Yazar: Masis Kürkçügil

  • Soğuk Savaş’ı başlatan cehennem bombaları…

    Biliminsanları bombanın kullanımı halindeki tehlikeleri belirtir ve Japonya’yı teslime zorlamak için bunun hiç değilse boş bir yere atılmasını ister. Ancak yeni Başkan Harry Truman, hem direnişi “en az maliyetle” kırmak için hem SSCB’ye dünyanın yeni patronunun kim olduğunu göstermek için hem de yatırımları meşrulaştırılmak için düğmeye basacaktır.

    İkinci Dünya Savaşı’ndan da önce ABD, Nazi Almanyası’nın nükleer füzyon sayesinde istisnai ölümcüllükte güçlü bir bomba imal etmesinden kaygılanıyordu. Başkan Roosevelt 1942’de Almanlardan önce davranılarak bir nükleer bombanın gizlice yapılması için karar verdi. Ancak bomba yapıldığında Almanya şartsız teslim olma konumunda idi. Artık sadece askerî, sınai ve bilimsel gücü Almanya’nın çok gerisinde olan Japonya bir tehdit oluşturuyordu.

    Japonlar savaşı ölümüne sürdürmekten yana generallerin yönetiminde umutsuz bir direniş sürdürüyorlardı. Yalnızca Okinava adasının ele geçirilmesi Amerikan ordusuna 7.600 askerin ölümüne mal olmuştu. Genelkurmay, takımadalarının önde geleni Hoşnu’yu işgal etmek için 500 bin asker kaybedeceğini hesap ediyordu.

    Emsali görülmemiş bir silah Hiroşima’ya atılan bombadan 3 gün sonra “Fat Man” kod adlı ikinci bomba, içinden atılacağı uçağa taşınıyor.

    Atom bombası bu gerekçeyle, direnişi en az maliyetle kırmak için kullanılacaktı.

    Başkan Roosevelt 12 Nisan 1945’te ölünce yerine geçen Henry Truman, bu projeyi Japonya’yı Stalin’in yardımı olmaksızın ele geçirmenin tek yolu olarak görüyor ve sunuyordu. 16 Temmuz’da çölde (New Mexico) ilk nükleer deney gerçekleştirildi. “Başarılı” geçen deneye rağmen biliminsanları bombanın “insan üzerindeki etkisini” kestirmek için bunun yeterli olmadığı kanısındaydılar. 26 Temmuz’da ABD, İngiltere ve Çin, Japonya’ya korkunç bir silahı da ima eden bir ültimatom verdiler.

    6 Ağustos’ta 4.5 ton uranyum yüklü bombardıman uçağı, 340 bin sakinin yaşadığı sanayi kenti Hiroşima semalarına gönderildi. Japonların teslim olmaması üzerine bu kez 200 bin nüfusu olan Nagazaki’ye 9 Ağustos’ta bir bomba daha atıldı. Değişen tahminlere göre toplam can kaybı 110 bin ila 250 bin kişi arasındadır.

    Nagazaki’ye saldırının eşiğinde Rusya, Japonya’ya savaş ilan etti ve birliklerini Mançurya’ya sürdü. Japon generalleri artık direnişin anlamsızlığını farkettiler ve Japonlar şartsız teslim oldu. 2. Dünya Savaşı bitmişti. Ancak insanlık bir nükleer felaket tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Sadece Albert Camus gibi çok ender düşünür Hiroşima’daki patlamanın dünyayı değiştirdiğini farketmiş ve buna karşı sesini yükseltmişti.

    Atom bombalarının Japon şehirlerindeki etkisi tek kelimeyle korkunçtu.

    Enerjiden bombaya

    Atom bombası yarım yüzyıllık bir çalışma ve bir dizi uluslararası bilim insanının ürünüydü. 19. yüzyıl sonunda başlayan çalışmalar, 1905’de Albert Einstein’ın ünlü formülüyle kağıt üzerinde ortaya konmuş olsa da 2. Dünya Savaşı bir dönüm noktası olacaktı. Einstein 1955’deki ölümünden kısa bir süre önce “bu mektubu yazdığımda, hayatımda büyük bir hata işledim” diyecektir ama Nazilerin böylesi bir bomba yapacağı kaygısıyla ABD yetkililerini ikaz eden bir mektup yazmış ve başkan Roosevelt’i ikna etmiştir. Böylece Nazilerden kaçıp ABD’ye gelen biliminsanlarının katkısıyla araştırmalar başlar.

    Japonların Aralık 1941’de Pearl Harbor baskınından sonra ABD, Japonya ve ardından Almanya’ya kaşı savaş ilan edince, askerî yetkililer için atom bombası öncelikli hale gelir. 1942 yazında Roosevelt büyük bir gizlilik içinde Manhattan Projesi denilen bir programı yürürlüğe sokar. Yürütme askeriyenin, bilimsel çalışmalar ise Robert Oppenheimer’in yetkisindedir. ABD’nin kuş uçmaz kervan geçmez bölgesinde kurulan üç yerleşkede, önemli bir kısmı hangi amaçla çalıştığının da farkında olmayan toplam 150 bin insanın istihdam edildiği bir program başlatılır. Uranyum Belçika Kongosu’ndan gelir ve nihayet 1945 ilkbaharında 3 atom bombası üretilir.

    Tesiste üretilen plütonyum Trinity bölgesinde test edilen ilk nükleer bombada (üstte) ve Nagazike’ye atılan “Fat Man”de kullanıldı.

    Kuvveden fiile

    O dönemde Japonya’nın böyle bir bomba geliştirecek ne bilimsel ne sınai gücü vardır. Almanya’da ise Werner Heisenberg ve Otto Hahn gibi bu alandaki çalışmaları geliştirebilecek uzmanlar vardır. Bunun için ABD, buradaki gelişmeleri izlemek için özel bir karşı casusluk ağı geliştirir. Fizikçi Samuel Goudsmit’in sorumluğunda 100 dolayında biliminsanı ve asker düşmanın bu alandaki gelişmelerini izler. 1944 sonunda nükleer araştırmanın Hitler’in önceliği olmadığı anlaşılır. Hatta Almanların, Amerikalıların bu işini istihbaratına ayırdığı kadar bile para bile ayırmadığı anlaşılır. Bu bilgi Manhattan misyonunun ideolojik gerekçesini çökertmektedir.

    Biliminsanları Roosevelte’e bombanın kullanımı halindeki tehlikeleri belirtir ve ondan üretimin durdurulmasını isterler. Ancak Başkan 12 Nisan’da ölünce bundan haberdar olmaz. Yerine geçen Harry Truman, meselenin incelenmesi için Savaş Bakanı ve dört biliminsanından oluşan bir komisyon oluşturur. Bu arada 8 Mayıs 1945’te Almanya teslim olmuştur. Ancak Nazilere karşı kazanılan zafer, komisyonun önünü kesmez. 1 Haziran’da azami psikolojik sonucu elde etmek için nüfusun ve askeriyenin yoğun olduğu bir hedefe önceden haber vermeden bombanın atılması yönünde görüş bildirilir. Belirlenen beş hedef vardır: Kyoto, Hiroşima, Kokura, Niigata ve Nagazaki.

    Biliminsanları atom bombasının kullanılmasının uzun vadedeki sonuçları üzerinde durarak projenin durdurulması için tekrar ısrar ederler. ABD’nin nükleer silah kullanmasının ardından genel bir silahlanmanın geleceğini; 10 yıl içinde başkalarının da nükleer silah sahibi olabileceğinden büyük yıkımlara yol açabileceğini belirtirler. Öneri olarak da Japonya’nın gözünü korkutmak için bombanın boş bir yere atılmasını iletirler. Ancak Beyaz Saray bu görüşü benimsemez ve yazdan önce bombanın hazır olmasını ister.

    Öte yandan Truman, Almanya’nın Potsdam kentinde Churchill ve Stalin ile birlikte galiplerin durumunu görüşmektedir. Bir yandan bombanın test sonuçlarını beklenmektedir. 16 Temmuz’da “bebeklerin normal doğdukları” bildirilir. Bomba başarıyla test edilmiştir.

    Potsdam Konferansı bitiminde 26 Temmuz’da, Japonya’nın şartsız teslimini isteyen bir ültimatom yayınlanır. Japon başbakanın cevabı, tehlikenin farkında olmadığını göstermektedir. Indianapolis kruvazörü 30 Temmuz 1945’te San Francisco’dan hareket eder.

    6 Ağustos’ta Hiroşima cehenneme döner. 9 Ağustos’ta bu kez Kokura’yı bombalamak için kalkan uçaklar hava şartlarının müsait olmaması üzerine en yakın sanayi kenti Nagazaki’ye yönelir. İkinci cehennem…

    Patlama sonrası Hiroşima, neredeyse yeryüzünden silinmişti.

    ‘Medeniyet için yeni bir çağ’

    Hiroşima’ya atom bombası atılmasından 16 saat sonra Başkan Truman, kentte işçiler, kadınlar ve çocuklar olduğunu gizleyerek bunu “askerî bir üssün yıkımı” olarak sunar. Dünya atom bombasından haberdar olmuştur ama henüz ortada fotoğraflar ve gerçekler yoktur. Fotoğrafların çoğu ancak 20 yıl sonra dolaşıma girecektir. Hayatta kalanların daha sonradan gizemli ve korkunç bir şekilde öldükleri yıllar sonra ortaya çıkacaktır.

    Truman’ın hangi saiklerle atom bombasını kullandırdığı sorgulanabilir. Manhatttan Projesi 2 milyar dolara mâlolmuştur ve bu yatırımın meşrulaştırılması gerekmektedir. Sınai lobilerin rolü, bu işin içinde yer almış olanların uluslararası planda kendilerini göstermeleri açısından bombanın kullanılması önemlidir.

    Stalin ve Truman, Hiroşima’dan 13 gün önce, 24 Temmuz 1945’te Berlin Konferansı’nda… Truman bu toplantıda Stalin’e Japonya’ya atacakları ölümcül bir bombadan bahsetmişti.

    Öte yandan tarihçilerin üzerinde durduğu en önemli saik SSCB ile olan çatışmadır. SSCB Doğu Avrupa’da alan kazanmış; öte yandan Japonya’ya savaş ilan ederek Asya’da da söz sahibi olma yolun girmiştir. Nitekim Hiroşima’nın bombalanmasından sonra durumdan istifade eden Stalin, Japonya ile görüşerek üç gün sonra, 9 Ağustos’ta Mançurya’ya sefer düzenler. SSCB’nin yardımı olmadan Japonya’nın çökertilmesi, yalnızca savaşın mağluplarına değil galiplerine de yeni dünyanın patronunun kim olacağını bildirme anlamına gelmektedir. Dolayısıyla 2. Dünya Savaşı’nın böyle sona ermesi, aynı zamanda Soğuk Savaş’ın başlaması demekti.

    Savaşların görünür gerekçeleri (“resmi görüş”), herkesin bildiği gibi gerçeklerle uyuşmak gibi bir kaygı taşımak zorunda değil. Daha dün Tony Blair, ABD önderliğindeki koalisyon güçlerinin Irak’ı işgal etmesini bu ülkenin nükleer silahlara sahip olmasına bağlamıştı. Yıllar sonra ise herkesin zaten bildiğini itiraf etti ve yanıldığını belirtti.

    Hiroşima ve Nagazaki’nin bir insanlık suçu olduğunu anlamadan, bilmeden, hissetmeden; savaş hakkında konuşmak anlamsız.

  • Türkiye’yi sarsan iki gün

    Türkiye’yi sarsan iki gün

    Türkiye’deki işçilerin kendilerini fiilen sokakta gösterdikeleri ilk ve en büyük eylemdi 15-16 Haziran. Onbinlerce çalışan ilk defa kendi işyerlerinden, kendi mahallelerinden başka yerlerde, İstanbul’un mutena semtlerinde boy gösteriyor; sendikal hakları için yürüyüşe geçiyordu. Siyasi partiler, siyasi örgütler, ideolojiler, hatta sendikalar bile geride kalacaktı.

    Bundan 51 sene önce yapılan 1969 seçimlerinde Adalet Partisi (AP) zafer kazanmıştı. Meclis’teki 450 sandalyenin 256’sını aldılar. Ancak 27 Mayıs darbesi sonrasındaki endişeler geride bırakılıp yeni ve nurlu ufuklara yelken açıldığı sanılırken, 1970 başlarındaki iki önemli olay, ciddi bir siyasal krize yol açacaktı.

    Önce Ocak ayında Necmettin Erbakan, Millî Nizam Partisi’ni kurarak Odalar Birliği’ndeki temsiliyetini siyasileştirmeye yöneldi. Öte yandan 72 Adalet Partili, Genel Başkan Süleyman Demirel ile anlaşmazlıkların giderilmesi için “muhtıra” verdi. Ardından 11 Şubat’ta bütçe 201’e 224 reddedilince, bütçeye red oyu kullanan 41 AP’li haysiyet divanına verildi. Bu durumda 3 bağımsız milletvekili AP’ye “girdi”.  Hükümet çekildi ve yeniden görevi alan Demirel’in kurduğu yeni hükümet mecliste güvenoyu alırken 41’lerin 30’u oylamaya katılmadı. Böylece kurulacak olan Demokratik Parti’nin oluşumu şekilleniyor; tarım ve ticaret kesimindeki tabanını kaybetme riski taşıyan AP, önemli bir temsiliyet sorunu ile karşı karşıya kalıyordu.

    Toplum polisi topluma karşı

    Eylem sırasında en önde yürüyen kadın işçilere toplum polisinin coplarla saldırması, işçilerin tansiyonunu yükseltmişti. Taş, sopa ve demir çubuklarla karşı koyan işçilerin önünde polis tutunamadı.

    Öte yandan ana muhalefet partisi Cumhuriyet Halk Partisi de (CHP)  kaynıyordu. CHP Parti Meclisi’nde 38 üyenin 34’ü oylamada çekimser kalırken, Ecevit olağanüstü kurultay çağrısında bulunuyordu. Ortanın Solu hareketi, sonunda Ebedi Şef İsmet İnönü’yü istifaya kadar götürecek bir zorlu sürecin pimini çekmişti. 

    Birkaç yıl öncesine kadar hem Meclis içinde hem toplumsal muhalefette gücünün üzerinde sesini duyuran Türkiye İşçi Partisi (TİP); 1968’den önce uygulanan ve herkesin aldığı oy oranında temsiline imkan veren millî bakiye sisteminin değiştirilmesiyle, 1965’de çıkardığı 14 milletvekili yerine ancak 2 milletvekili çıkarabilmişti. Aynı süreçte Çekoslavakya’nın SSCB tarafından işgali ile su yüzüne çıkan parti içi yarılmalarla zayıflamış, önceki etkisini kaybetmiş durumdaydı.

    Kurumayan kan İşçi eylemlerine şiddetle müdahale etmek bir gelenek halini almıştı. 16 Şubat 1969’daki Emperyalizme ve Sömürüye Karşı İşçi Yürüyüşü, kışkırtmalar sonucu tarihe Kanlı Pazar olarak geçti.

    Dipten gelen dalga: Sendikal mücadele

    Her ne kadar 1968’de ABD ve Avrupa’da başlayan toplumsal hareketlenmeler farklı bir dinamizm ortaya koymuş olsa da, Türkiye’de AP’nin iktidarını zorlayacak bir alternatif ortada gözükmüyordu. Yine de kurumsal siyaset mecrasında yukardaki gelişmeler yaşanırken, çeşitli kesimlerin hak arayışları da sokakta renkleniyordu. Öncesinde başlayan köylü hareketi, öğretmen hareketi, öğrenci hareketi, “Doğu mitingleri”nin yanısıra 1967’de Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (DİSK) kurulması, kurumsal siyaseti zorlamaya başlamıştı. Hükümet ve işverenler, işçilerin iradelerine karşı sarı sendikalar lehine ağırlıklarını koymaya başladılar. 1968-1969’daki Derby, Kavel, Demir Döküm, Singer, Sungurlar, Gamak gibi fabrikalardaki işçiler, esas olarak işçilerin büyük çoğunluğunun iradesinin hiçe sayılarak işverenin tercih ettiği sendikanın dayatılması üzerine işyerlerini işgal etmeye başladılar. Örneğin Derby’de hakim nezaretinde yapılan referandumda oylamaya katılan 950 işçinin 930’u Lastik İş’i tercih etmişken, ancak 20 oy alabilen Kauçuk İş’e yetki verilmek istenmekteydi.

    Mayıs 1970’de, personel kanuna karşı çıkan polisler bile greve gittiler! Günün bir gazetesi “Grev önleye önleye grevi öğrenen polisler sonuna kadar direnecekler” diye yazıyordu. 

    Demirel ise cemiyetler, ceza, gösteri ve toplantı yürüyüşleri kanunlarında değişikliklerle, meclisten sonra sokağı da zapt-ı rapt altına almaya yöneliyordu. 1968’de İş Kanunu’nda yapılacak değişikliklerle kıdem tazminatı hakkını budamaya yöneldiğinde her ne kadar Türk-İş buna karşı çıkmış olsa da, sonuçta TİP konuyu Anayasa Mahkemesi’ne götürecek ve Mayıs 1970’de bu kanun iptal edilecekti. 

    Hareket alev gibi hızla yayılıyor Anayasal Direniş Komitesi bildirisinde grevi sabah haber aldıkları yazıyor.

    İşler kızışıyor, işçiler geriliyor

    Böyle bir ortamda Mayıs ayında Erzurum’da yapılan Türk-İş’in 8. Kongresinde AP Eski Çalışma Bakanı ve Meclis’teki çalışma komisyonu başkanı Turgut Toker,  274 Sayılı Sendikalar Kanunu ve 275 Sayılı Toplu iş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu’nu kastederek şöyle diyordu: “Sendikalar Kanun Tasarısı’nın yürürlüğe girmesiyle, Türkiye’de Türk-İş’ten başka işçi konfederasyonu kalmayacak”. 

    Kavel Kablo (üstte, sağda) ve Doğa Galvaniz (altta) işçileri direnişe katılanlardan.

    “Bir sendikanın Türkiye çapında faaliyet gösterebilmesi için işkolu işçilerinin üçte birini temsil etmesini” öngören tasarıdaki madde, aslında hükümetin meclise gönderdiği metinde dahi bulunmuyordu. Bunu, Çalışma Komisyonu’nda aralarında daha sonra DİSK genel başkanı olacak ve 12 Eylül 1980’de hapishanelerde DİSK’i savunacak olan Abdullah Baştürk’ün de bulunduğu CHP’nin Türk-İş’e bağlı sendikacı milletvekilleri önermişti! Ve tabii AP’li sendikacı milletvekilleri tarafından da hemen kabul edilmişti. 

    Bir dizi baraj ve noter mecburiyeti ile işçilerin mevcut sendikalardan özgür iradeleri ile ayrılmalarının neredeyse imkansız olduğu bir sistem getiriliyordu. DİSK’in yanısıra bir dizi bağımsız sendika bu durumda temsil kabiliyetini kaybedeceği gibi, Türk-İş’teki bir çok sendika da ancak idarenin hoşgörüsü ile ayakta kalabilirdi. DİSK başkanvekili ve TİP’in iki milletvekilinden biri olan Lastik-İş Sendikası Genel Başkanı Rıza Kuas ise Meclis’te “bununla Türk-İş diktası getirilmek isteniyor… DİSK anayasa haklarını kullanarak sonuna kadar direnecektir” diyordu. Seçim sisteminin değiştirilmesiyle TİP’in Meclis’teki temsiliyeti engellenmişken, şimdi de DİSK’in tasfiyesi ile “huzur ve sükun”un daim kılınması hedefleniyordu.

    İşçiler ne ister? Olaylar sırasında işçilerin hazırladığı pankartlar içinde iş güvenliği, yönetime katılma, işten çıkarılmama, takımların toplanması için 10 dakika önce paydos gibi aletler öne çıkıyordu.
    “Uyu uyu dediler, artık uyumak yok” gibi sloganlar da vardı.

    Türk-İş’in keyfine diyecek yoktu. Demokratik herhangi bir ülkede görülmeyen ve bilinmeyen bir sendikal yapılanma uluslararası sendikal örgütleri de hayrete düşürmüştü. Kanun yapıcı yalnızca işçileri düşünse de işveren sendikaları da endişeliydi. TİSK ve TOBB gibi işveren örgütleri kanunun kendilerine dokunabileceği kaygısını taşıyordu. Yayınladıkları ortak imzalı bildiride şöyle diyorlardı: “Sendika, federasyon ve konfederasyonların kuruluşunda ‘sendikalı işçilerin 1/3’ünü temsil etme’ şartı gibi bir şart katiyen düşünülmemelidir. Veya; bu hükmün konulması bir zaruret olarak görülüyorsa münhasıran işçi sendikaları için konulmalı ve işveren sendikası, federasyonu ve konfederasyonunun kuruluş şartları ayrıca ilave edilmelidir”.  

    Haziran’ın 15’i:  Hadiseler başlıyor

    Sözkonusu kanun TBMM’de 4 red oyuna karşılık 230 oyla kabul edilince, DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler iki arkadaşıyla ertesi gün cumhurbaşkanı Cevdet Sunay ile görüştü. Sunay tasarıyı inceleyeceğini ama “vetonun bir halta yaramadığını” ekledi. Millî Güvenlik Kurulu ile de görüşme talebinde bulunuldu ise de, Millî Güvenlik Sekreterliği “Sendikalar Kanunu’nun millî güvenlikle bir ilgisinin bulunmadığı” gerekçesiyle görüşme talebini kabul etmedi. Demirel’in görüşme talebini kabul etmediğini eklemeye gerek yok. CHP genel sekreteri Ecevit ise kurultay işleriyle uğraştığı için kanunu incelemediğini; kendisine bir sakınca bulunmadığını bildirdiklerini; ancak şimdi tasarının anti-demokratik olduğunu anladığını ve DİSK’e hak verdiğini; CHP milletvekillerinin Türk-İş yöneticisi olmaları hasebiyle bu duruma ancak Senato’da karşı çıkabileceklerini bildirdi.

    Bayrağın altında Genç, yaşlı, kadın, erkek işçiler pek çok yerde Türk bayraklarıyla eylem yapmışlardı. Bazı durumlarda bayraklar polis ve askerin eylemcilere saldırırken tereddüt yaşamasına da neden olmuştu.

    Kurumsal çerçevede bütün yollar denendikten sonra DİSK yöneticileri 13 Haziran’da yöneticilerle, 14 Haziran’da 700 dolayında temsilcinin katılımıyla “ne yapmalı” sorusuna cevap arıyordu. İki günlük eylemden sonra Taksim’de büyük bir miting planlandı.

    15 Haziran günü İstanbul ve Gebze’de birçok işyerinde işçiler işbaşı yapmadı. Ankara Yolu üzerinde bulunan Otosan’da 2.700 işçi yürüyüşe başladı. Bir başka cenahtan Cevizli’den Üsküdar’a bir yürüyüş kolu oluşurken, Silahtarağa ve Alibeyköy’de de işçiler yürümeye başladı. “Bütün kininiz işçilere mi?”, “Yaşasın işçi sınıfı”, “Zincirlerimizden başka kaybedecek bir şeyimiz yok”, “AP iktidarı bizim iktidarımız değildir” gibi sloganlar yazılı dövizler bir selin üzerinde dalgalanıyordu. Yürüyüş öylesine etkili ve kalabalıktı ki, Demir Döküm fabrikasından dört işçiyi polisler alınca işçiler karakolu sardılar ve arkadaşlarını geri aldılar. Kartal kavşağında  bir askerî birlik ve üç tankla kurulan barikatı askerlerin zor kullanmadığını gören işçiler kolaylıkla aştılar.

    Kendiliğinden bir eylem Türkiye İşçi Partisi yöneticilerinden Sadun Aren, TİP’in eylemden haberi olduğunu söylemişti. Görünüşe göre daha önce birbirlerini görmemiş işçiler, hakları için kolkola sokağa çıkmıştı.

    Soğanlı’da Süleyman Demirel’in kardeşi Hacı Ali Demirel’e ait bina ile Türk-İş’in örgütlü olduğu Soğanlı’daki Haymak Döküm Fabrikası’nın bürosu tahrip edildi. Olaylardan sonra bir gazeteye işçilerden biri şunu söyleyecekti: “Biz arkadaşlarımızı yürüyüşe çağırmak için gittik. Fakat işveren karşımıza eli silahlı fedailerini çıkardı”. Hürriyet gazetesinin belirttiğine göre işveren Maden-İş’in örgütlenmesini engellemek için iki gün önce Eskişehir’den bir grup “işçi” getirerek fabrikanın lojmanlarına yerleştirmişti. 10 bin dolayında işçi Haymak’ın önüne yığılınca, sendikal örgütlenmeyi kırmaya gelen “işçiler”le çıkan gerilim sonucu idari kısımda tahribat olmuş, Haymak işçisi öfkesini idari bürodan çıkarmıştı.

    İşçiler Göztepe’de durakladıklarında gün akşam olmuştu. Bu yürüyüşün yarını da vardı. DİSK 115 işyerinde 75 bin işçinin yürüyüş ve gösteriye katıldığını belirtirken İstanbul’dan Ankara’ya gitmekte olan Demirel “Bu gibi hareketlerini içine girenlerin tahriklere alet olduğu gerçektir. Kanunsuzluklara alet olmanın sonu yoktur. Devlet güçleri her şeyin üstünden gelecektir” diyordu.

    16 Haziran: Çatışmalar başlıyor

    Devletin tepkisi ağırdı. Fenerbahçe’de üzerlerine ateş açılan işçiler…

    Bu beyanatın bir gözdağı olması bir yana, ertesi günkü olayları alevlendirdiği bile söylenebilir. 16 Haziran günü İstanbul’un her iki yakasında işçiler, önlerini kesmeye çalışan polisler ve askerlerle çatışmaya girdiler. Ateş açılınca, Kadıköy kaymakamlık binasını ateşe verildi. Bağdat Caddesi’ni işçiler ilk defa görüyordu ve buranın sakinleri de muhtemelen işçileri ilk defa görüyordu. Orta ve üst sınıfın yaşadığı semtlerde ciddi bir panik oluşmuş; çocuklar aceleyle evlere çağrılmış; balkonlara bayraklar asılmıştı!

    Araba vapuru seferleri durduruldu. Galata ve Atatürk Köprüsü açılarak geçişler engellendi. İşçi mahallerinin çevresinde tank birlikleri yerleşti.

    Demir yumruğun karşısında tek yumruk Eylemciler pek çok yerde polis barikatlarıyla karşılaştı (üstte). Bir gün sonra gazete manşetlerinde sıkıyönetim haberleri vardı (altta).

    İstinye’deki Kavel’den gelen işçilerle Levent’te birleşen kortejin Taksim’e doğru yönelmesi sırasında polisler yolu kesince, ilk büyük çatışma burada cereyan edecekti. “Sağduyunun timsali” olarak gösterilen Abdi İpekçi’nin genel yayın yönetmenliğindeki Milliyet,  “En önde yürüyen kadın işçilere toplum polisinin coplarla vurması, gerideki erkek işçileri tahrik etti. Taş, sopa, demir çubukla karşı koyan işçilerin önünde toplum polisi tutunamadı” diye yazıyordu. Kadınların çığlıklarına silah sesleri karıştı. Toplum polisi kaçmağa başladı. Esentepe üzerinden Şişli’ye varan işçiler buradaki askerî yığınak karşısında geri döndüler.  Saat 21.00’de hükümet sıkıyönetim ilan etti. 

    Olaylar sırasında 3 işçi (Yaşar Yıldırım, Mustafa Bayram, Mehmet Gıdak), bir esnaf (Doğukan Dere) ve 1 polis memuru (Yusuf Kahraman) hayatını kaybedecek; yüzlerce kişi yaralanacak ve gözaltına alınacaktı.

    “Sorumlu kim, kimi suçlayacağız?”

    İçişleri Bakanı hemen kararını vermişti: “Bu bir isyan, bir ayaklanmadır”. Baş suçlu TİP’tir! Bir takım gizli raporlar, değme casusluk romanlarını kıskandıracak yazılar ortalıkta dolaşmaya başlar. Türk-İş için mesele basittir: “… bir kısım masum işçi vatandaşlarımız aşırı sol militanların tahriki ile sokaklara dökülmekte, can ve mal güvenliğini tehdit etmektedir”. Tahrikçi olarak gösterilenlerden TİP’in önemli yöneticilerinden Sadun Aren’in anılarına göre ise “TİP süreçten habersizdi”.

    En büyük sendikalardan Maden-İş’in tabanının ideolojik olarak bir bütün teşkil ettiğini söylemek ise imkansızdı. Sendika başkanın TİP’in kurucusu ve milletvekili olduğu dönemde bile yapılan araştırmalara göre, işçiler genel olarak AP’ye oy vermektedir. Seçim sonuçlarına bakılırsa zaten bütün DİSK üyelerinin de TİP’e oy vermedikleri açıktır.  

    Daha ilginç bir istatistik de şöyledir: Direnişe katılan 168 işyerinin 121’inde Türk-İş sözleşme yapmış durumdadır! Olaylarda hayatını kaybeden üç işçinin ikisi, ağır yaralı 30 işçiden 22’si Türk-İş’in örgütlü olduğu işyerlerinde çalışmaktadır! Yazar Ferit Öngören bunları belirttikten sonra, Cumhuriyet’teki yazısında şu sonuca varıyordu: “Gürültünün, DİSK ile Türk-İş arasındaki çatışma gibi gösterilmesi, olayları DİSK’in tahrik ettiği, temel yanılgı oluyor. Partilerin günü birlik çıkar hesapları, ortalığı bulandırmaya yetmiştir. DİSK, sembolik bir eylem düzenlemiş, infilak Türk-İş’e üye iş yerlerinden gelmiştir”. 

    Yürüyüşün ruhunu en iyi anlatan cümleyi ise tekstil fabrikası Eyüp şubesi yöneticilerinden Süleyman Çelebi söyleyecektir: “Hiç tanışmayan, hayatında birbirini hiç görmemiş, ayrı fabrikalardan çalışan işçiler sanki 20 yıldır birlikte mücadele ediyormuş, can-ciğer arkadaşmış gibi kola kola yürüyorlardı”.

    Anayasaya aykırı yasalar geçidi

    16 Haziran akşamı ilan edilen sıkıyönetimi fırsat bilerek, özellikle Maden-İş’e üye işçilerin bulunduğu fabrikalarda işten çıkartmalar başlar. Akabinde bir daha kolay kolay iş bulamayacak olan yaklaşık 5 bin işçi işten atılır. Madeni Eşya İşverenler Sendikası bunu “ekonomik darlığa bağlamak gerek” dese de yarım ağızla bu gerçeği kabul etmek durumunda kalır. İşten atılanlar yalnızca DİSK üyesi işçiler değildir, Örneğin Türk-İş Bölge temsilcisi Nejat Karacagil “özellikle tekstil işkolunda işten çıkartmaların olduğunu” belirtir. 

    Türkiye İşçi Partisi ve ardından CHP’nin Anayasa Mahkemesine götürdüğü kanun 1972’de Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilecek; 12 Mart’ın Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç’ın ifadesiyle “anayasanın fazla bol gelmesinin” bir göstergesi olarak askerî müdahaleye giden yol açılacaktır.  

  • PANDEMİ GEÇİCİ, IRKÇILIK KALICI

    PANDEMİ GEÇİCİ, IRKÇILIK KALICI

    ABD’nin 50 eyaletinin yaklaşık 1.000 yerleşim merkezinde üç hafta boyunca her gün kitlesel gösteriler yaşandı. Kurumsal ırkçılığa karşı her kesimden, her renkten, her yaştan insanı sokağa döken protestolar, Amerikan toplumunda emsali görülmemiş bir patlamanın göstergesi. Gözaltına alınırken öldürülen George Floyd’un tetiklediği hareket Avrupa’da da yankı bulurken, protestoların arkasındaki “yeni anlayış”, tarihî deneyimlerle besleniyor.

    Geçen Mayıs’ın 25’iydi. ABD’nin Minneapolis kentinde yaşayan 46 yaşındaki George Floyd, marketten sigara almak istedi. Verdiği 20 dolarlık banknotun sahte çıkması üzerine rutin bir protokol yüzünden polis çağrılmıştı. Silahsızdı. Daha önce de cinayetle suçlanan polis memuru Derek Chauvin, diziyle 8 dakika 46 saniye boyunca yere yatırdığı Floyd’un boynuna bastırırken, polis şiddetiyle hayatını kaybeden pek çok siyahın son sözleri çıktı ağzından: “Nefes alamıyorum”. 

    ABD’de ırkçılık alışılmadık, yeni bir durum değil. Siyah Amerikalıların polis tarafından uluorta öldürülmesi neredeyse gündelik bir olay. Son yıllarda bu cinayetlere karşı büyük protestolar da düzenleniyordu. Ancak George Floyd’un öldürülmesi yalnızca polise karşı değil, topyekun adalet sistemine ve hatta bütün bu eşitsizliğin temelindeki devlet yapısına yönelik bir seferberliği de tetikledi. Üstelik tüm bunlar kendiliğinden, seferberliği ilan eden kimse olmadan gerçekleşti.

    Siyahlar tek yumruk ABD’nin her yerine yayılan, oradan dünyanın farklı kentlerine de sıçrayan ırkçılık karşıtı hareket, gündelik hayattaki polis şiddetiyle tetiklendi (üstte). Eylemler, George Floyd’un öldürüldüğü Minneapolis’ten başladı
    (altta).

    Minneapolis’teki bir polis karakolunun ardından iki karakolun daha ateşe verilmesi, yangınlarla birlikte çok tartışılan “yağmalar”ın başlaması tam bir ayaklanma işareti gibiydi. Gösteriler ABD’nin sınırlarını da aştı. Son olarak İngiltere’nin Bristol kentinde bir köle tüccarının heykelinin devrilmesiyle simgeleşen küresel dalga, insanlık tarihinin tüm lekelerini açığa vuracak gibi…

    Floyd’un cenaze töreninde, “George Floyd’un hikayesi tüm siyahların hikayesidir” diyen Rahip Al Sharpton, bunun bireysel bir feryat olmadığına işaret ediyordu. 2015’te nüfusun yüzde 6’sını oluşturan siyah erkeklerin, silahsız olmalarına rağmen polis şiddetiyle öldürülenler içindeki oranı yüzde 40’tı. 2019’da güvenlik güçleri 1.000 kişiyi öldürmüş; siyahların nüfusa oranı yüzde 13’in altında olmasına rağmen öldürülenlerin dörtte birini siyahlar oluşturmuştu. Son 5 yılda silahsız olmalarına rağmen polis tarafından öldürülen 5 bin kişinin çoğunluğu da beyaz değildi. Geçen 15 yılda, bu tür olaylar yüzünden soruşturma açılan polis sayısı ise yalnızca 110’du. Aralarından yalnızca 5’i cinayetten hüküm giymişti! 

    Siyahlara karşı polis şiddetinin neredeyse “normal” kabul edildiği bir ülkede, Floyd cinayetinin aniden ABD’nin devlet yapısını teşhir eden bir hareketi tetiklemesi; bu defa öldürülen kişinin kendi cemaatinde tanınan, mahallesindeki kilise ve insan hakları gruplarıyla bağlantılı biri olmasından da kaynaklanıyor. Siyahlar ve beyazlar olarak bölünmüş Minneapolis’te cemaatler oldukça örgütlü ve toplumsal ayrımcılığa karşı hassaslar. 2014’ten bu yana devam eden Black Lives Matter (BLM) hareketinin başladığı Ferguson ve Baltimore’da da benzer bir durum vardı. Her ne kadar o zaman şehirlerdeki örgütlülük, ülke ölçeğine taşınamamış, ulusal bir koordinasyon sağlanamamış olsa da BLM üyeleri yerel yapıları geliştirmeye yöneldiler. 

    2016’da Donald Trump’ın seçilmesinin ardından siyah topluluğa karşı polis şiddetiyle kendini gösteren ırk ayrımcılığı daha da arttı. Genellikle bu olaylar, polis sendikasının öldürülen kişinin ailesine kendi bütçesinden bir tazminat ödemesiyle kapatılıyordu.  George Floyd’un ailesinin bu defa anlaşmaya yanaşmayıp, olaya karışan dört polisin yargılanması konusunda kararlı davranması olayların seyrinde belirleyici oldu. Bu tutum, yakın zamanda yaşanan diğer polis cinayetlerinin de gündeme taşınmasını sağladı. Böylece BLM’ın bugüne dek kuramadığı ulusal ölçekli ağ için gereken koşullar sağlanmış oldu. Kesintisiz üç hafta devam gösteriler, sokağın kolay kolay vazgeçmeyeceğinin göstergesi.

    Neredeyse savaş Polis şiddetiyle tetiklenen eylemler sırasında da polis şiddeti eksik olmadı. Orantısız güç kullanımı ve toplu gözaltılar polisle göstericiler arasında neredeyse bir savaş manzarası yarattı.

    Tabii bu kararlılık, devlet nezdinde ciddi bir dirençle karşılaştı. Siyah, Latin, beyaz gençler, emekçiler, din adamlarından oluşan barışçıl göstericiler ve basın; Pentagon helikopterlerinin, Ulusal Muhafızlar’ın ve polisin gaddarca saldırısı altında protestolara devam etti; Başkan Trump elinde İncil’le fotoğraf çektirmeye gitsin diye St. John’s Kilisesi’nin yolunda gaz bombaları ve patlayıcılar kullanıldı. Trump’a devletin sivil ve askerî yüksek kademesinin refakat etmesi, kendisinin militarizme ne denli bel bağladığının da bir göstergesiydi. Başkanın göstericilere karşı orduyu göreve çağırması öylesine bir rezillikti ki, Ortadoğu’dan Latin Amerika’ya, Afrika’dan Asya’ya, yoksul halklara karşı soykırıma varan yıkımların yürütücüsü olan ırkçı generaller bile Trump’la ters düşmekten çekinmediler.

    Siyah Amerikalıların şiddete maruz kaldıkları her eylemden sonra gerilimi gidermek için benzer bir tartışma başlıyor. Kimi protestocuların öfkelerini açığa vururken özel mülkiyete zarar vermesi, katilleri değil cinayeti protesto edenleri suçlu sandalyesine oturtacak bir bahane olarak kullanılıyor. Öyle ya, öfkenin meşru olması için haddini bilmesi gerekir! Özellikle yağma olaylarının birdenbire cinayetin önüne geçerek, neredeyse cinayeti meşrulaştıracak şekilde konumlandırılması daha önce de şahit olunan bir durum. Başkan Putin bile, ırk ayrımcılığına karşı çıkarken “aşırılık ve kargaşa olmadığı takdirde” diye eklemeyi unutmadı. 

    Beyazlar da eylemde Eylemlere destek veren beyazlar olduğu gibi (üstte), karşı çıkanlar da vardı (altta). Özellikle daha önce ekoloji hareketleri tarafından mobilize edilmiş gençler, eylemlerde çoğunluktaydı.

    George Floyd’un öldürülmesinden sonra ise bu alışıldık tartışma, göstericiler tarafından tersine döndürüldü. Cinayeti ve şiddeti görmezden gelip, yağma olaylarını öne çıkaranların “ama”larına karşı, eylemciler “gerçek yağmacılar sizsiniz” diyerek karşılık verdiler. Bir mağazanın yağmasını görürken topyekûn bir kıtanın, bir ırkın emeğinin yağma edilmesini görmeyenleri, ABD’nin temellerini üstüne kurduğu köleliği tartışmaya çağırdılar. Tartışmayı “münferit bir olay” ekseninden çıkarıp yapısal taraflarını ifşa eden hareket, gettoyu hizaya getirme taktikleriyle sömürgeleri “huzura kavuşturma” mantığının paralelliklerini de öne çıkardı. Böylece ABD’de beyaz orta sınıf banliyölerinden farklı olarak “renkli cemaatler”in her zaman polis devletinin sıkı gözetimi altında olmasının tarihsel arkaplanı tartışılmaya başlandı.   

    Bu durumda, polisin tutumunun münferit olup olmadığını konuşmak anlamını yitiriyor. George Floyd’un katili Derek Chauvin’in gerçekten haddinden fazla “sert” davranıp davranmadığı değil, sert olduğu için bu işe alınıp alınmadığı sorusu önem kazanıyor ki, geçmişine bakıldığında hoyratlığının tesadüfi olmadığı meydanda… Sivillerdeki silah sayısının toplam insan sayısını geçtiği ABD’de, polisin silaha başvurması için “makul şüphe” yeterli. Polis sendikalarının mali desteği ve sözleşmeleri sayesinde kovuşturma oldukça zor. Harvard Üniversitesi Felsefe Bölümü profesörlerinden Cornel West, polis teşkilatındaki “iyileştirmeleri” Amerikan futboluna benzetiyor. Yaralanmayı azaltmak için oyunculara daha iyi antrenman yapmaları öğütlenebilir; ama hoyratlık ve sertlik oyunun ayrılmaz bir parçası! 

    Bir kamu sağlığı sorunu: Eşitsizlik Pandemi günlerinde herkes sosyal mesafe derken, ırklararası mesafelerle birlikte, cinsiyetler, sınıflar arası mesafeleri de kapatmaya niyetlenen eylemcilere sağlıkçılardan da destek geldi (altta). Eylemciler gündelik ayrımcılıkla birlikte eşitsizliğin tarihsel köklerine de dokunuyor; ilhamlarını siyah hareketin tarihinden alıyorlardı (üstte).

    Katil polislerin cezalandırılması elbette önemli; ancak protestocular, polisler cezalandırılsa da olayların bu şekilde sona erdirilemeyeceğinin de bilincinde. Ne de olsa geçmişte olduğu gibi bugün de bu bir savaş! Polisin eylemlere katılanlara “suçlu” gözüyle bakması da bundan kaynaklanıyor.

    Siyahlar, cinayetten hemen bir gün sonra, 26 Mayıs’ta gösterilere başlamıştı bile. Minneapolis ve New York’taki siyah cemaat örgütleri hemen eylem çağrısında bulundu. Diğer kentlerde Black Lives Matter ve benzeri yerel örgütler de bu çağrıya anında karşılık verdi. Ancak itirazlarının hızla tüm ülkeye yayılmasının; siyahların olmadığı bazı kentlerde tamamıyla beyazlardan oluşan dayanışma eylemlerinin görülmesinin; eylemlerde önderleri bile 19-20 yaşlarında olan neredeyse yeniyetme sayılabilecek gençlerin çoğunlukta olmasının arkasında, bir süredir devam eden toplumsal hareketliliğin katkısı da yadsınamaz.

    2019’daki öğretmen eylemlerinden Covid-19 krizi sırasında hastane çalışanlarının protestolarına uzanan bu canlılık, Trump’ın başa gelmesinden beri görülmekteydi. Son seçimlerden bu tarafa enikonu mobilize olmuş kadın hareketinin yanısıra Sunrise Movement, Extinction Rebellion ve Fridays for Future gibi ekoloji odaklı hareketler de bir süredir gençleri örgütlemeye başlamıştı. Gençlerin çeşitli vesilelerle harekete geçme alışkanlığı kazanmasını sağlayan ekoloji hareketi, gösterilerin kitlesel hale gelmesinde önemli rol oynadı.

    Etnik azınlıkları kabul eden, ırkçılığa karşı, cinsel farklılıklara açık gençlerin oluşturduğu yeni bir kuşak var bugün. Geleceğinin tehlikede olduğunun bilincinde bir kuşak bu. Dayanışma, bu gençler için neredeyse doğal bir durum. ABD gibi pandeminin dörtnala gittiği bir ülkede yakın temasın tehlikeleri ortadayken bile, bir kısmını liselilerin oluşturduğu bu gençlerin siyasi yönelişleri çok kararlı. Bir gün önce gösteri yapanların ertesi gün sokakları temizlediği bu ortamda, münferit olanın polis şiddeti değil yağma olduğunu da akılda tutmak gerekiyor.

    Hareketin kitleselleşmesi, taleplerin de hızla evrilmesine yol açtı. Önce cinayetlerden sorumlu polislerin yargılanıp mahkum edilmesi talebiyle yola çıkıldı. Ardından hızla gelen, yerel ve ulusal bütçeden polislere ayrılan payın azaltılması çağrısı ulusal çapta yankı buldu. Talepler “makul” bir şekilde Minneapolis’te polisin ilga edilmesine kadar vardı. Bugün Los Angeles Belediye Başkanı, bütçeden polis teşkilatına ayrılan 3 milyar dolardan 150 milyon dolar kesinti yapmayı değerlendiriyor. Ayrıca ordudan polise silah aktarma programının da durdurulması isteniyor. 

    Pandemi günlerinde direniş Risklerine rağmen pandamı günlerinde direniş hız kesmedi. Eylemciler, sloganlarını maskelerin (altta), caddelerin (üstte) üzerine yazdılar. Taleplerini yaratıcı yöntemlerle dile getirdiler.

    Talepler, koronavirüs salgınının da etkisiyle polis şiddeti ve ırk ayrımcılığının ötesine geçebiliyor. Pandemi günlerinde insanlara mezar bile bulunamayan bir dönemden geçen ABD, temel insani ihtiyaçların karşılanmasının önündeki sistematik engellerin, örneğin sağlıkta özelleştirmenin, çok daha tehlikeli, yaygın ve ülke ölçeğinde bir yağma olduğu gerçeğiyle yüzleşiyor. 

    ABD’de ırk ayrımcılığına karşı hareket, Black Lives Matter’la başlamadı şüphesiz. Bugün sokakları dolduran genç kuşak, kölelik döneminden başlayan 400 yıllık bir tarihin ürünü olduğunu her fırsatta vurguluyor. Özellikle son yarım asırda kendine özgü siyasi arayışlara yönelen; 60’lı ve 70’li yıllarda birçok metropolün sınai gettolarında büyük ayaklanmalar başlatan Afro-Amerikan halk hareketinin tarihi ile kurulan organik bağ, bugünkü eylem biçimlerini de etkiliyor. 

    Hareketin sola yöneldiği 60’larda, o zamanlar otomobil endüstrisinin kalbi olan Detroit’i sarsan ayaklanmalar, ırk ayrımcılığı kadar ekonomik eşitsizlikler tarafından da tetiklenmişti. Doğu yakasında ise çöküntü içindeki kesimlere ve ayaklanan gençlere yaslanan halk hareketini Kara Panterler yönlendiriyordu. Martin Luther King gibi siyasal seçkinlerin Vietnam Savaşı karşıtı gruplarla kurduğu yeni ittifaklar, hareketin genişleyen nüfuzuyla birlikte sola yaklaştığını gösteriyordu. 

    Siyasal iktidar, siyah hareketin bu yeni yönelimini çok yoğun bir baskıyla sindirmeye girişmişti. Önce kendilerini silahlı “öncüler” olarak tanımlayan Kara Panterler yokedildi. Ardından radikalleşen işçi kesimi, sendikalar tarafından bastırıldı. Neoliberal politikalarla yavaş yavaş bir hayalet kent haline gelecek olan Detroit’te olduğu gibi birçok fabrika kapatıldı. 

    Gücü köklerinde Black Lives Matter hareketi, kölelik döneminden başlayan 400 yıllık bir geleceğin ürünü olduğunu her fırsatta söylüyor; Martin Luther King Jr., Malcolm X (üstte) gibi liderlerini hatırlamayı ihmal etmiyor. Ama yeni dönemde cinsiyet, cinsel yönelim, sınıf gibi kavramlar da daha çok dile geliyor. Direnişin kültürel yansımaları, sokaklara taşıyor (altta).

    Özellikle Clinton döneminde, Demokratlar tarafından teşvik edilen bir siyah orta sınıf öne çıktı. Önceki yılların radikalizmine kıyasla bu kesim, açıkça piyasa ekonomisi ve emperyalizm taraftarıydı. 2000’lerin dönemecinde siyasal yelpaze, popülist bir akımın lehine yeniden hareketlendi. George W. Bush döneminde, ABD’nin orta ve güney kesimlerindeki birçok kentte radikal sağın yükselişi, ırkçılığı kısmen görünmez kılan siyasetlerin çöküşüne neden oldu. Hatta Ku Klux Klan’ın söylemlerini aratmayan ve Cumhuriyetçi Parti’nin sağ kanadını oluşturan Çay Partisi (Tea Party), malum medya tarafından beslenen bir aşırı sağ hareketin belirginleşmesine yol açtı. 

    İşsizlik, harap olan kent merkezleri ve artan polis baskıları -bu baskı Obama döneminde bile devam ediyordu- siyahların gündelik hayatlarını idame ettirmesini giderek zorlaştırdı. Trump’ın göreve gelmesi ise zaten parlak olmayan gidişatı içinden çıkılmaz hale getirdi. 

    80’lerde yükselen neoliberalizmle birlikte yaşanan siyasi ve ekonomik dönüşümler, önceki dönemlerde ırkçılığın üstünü kısmen de olsa örten, ayrımcılık karşıtı özgürleşme söylemini geriletti. İlginçtir ki bu evrimin doruk noktası, ABD tarihinin ilk siyah başkanının dönemine denk geldi. Irklararası eşitlik ve adalet fikri giderek kamusal söylem düzeyinde bile kendine yer bulamamaya başladı. Trump’ı başa getiren ve onun döneminde iyice güçlenen beyaz ırkın üstünlüğü miti, aslında Amerikan toplumunun bağrında köklendiği yerde duruyordu. 

    Öte yandan Afro-Amerikan toplumunun seçkinleri de neoliberal dünyaya iyice yerleştiler. Finansal operasyonlar yapan önemli bir grup siyah, hem Muhafazakar hem de Liberal partilerin kanatlarında yerlerini aldılar. Yüksek yargı makamlarında bulunan siyahların açıkça muhafazakar bir tutum benimsediği de oldu.

    Seçkinler dışında kalan siyahlar ise bu dönemde giderek kayıtlı ekonominin daha da dışına itildi. Irkçı kapitalizm, büyük kentlerin gettolarını, kıt-kanaat geçinebilen, güvencesizlik ve eğretilik nedeniyle kriminal bir ortama sürüklenen bir toplum kesimiyle doldurdu. Amerikan hapishanelerdeki 2 milyon civarında mahkumun, yaklaşık yüzde 50’sinin (bunlar içindeki kadınlar giderek artıyor) siyah olması, toplumsal bir çöküntünün göstergesi (ABD’deki siyah insanlar, toplam nüfusun yaklaşık yüzde 14’ünü oluşturuyor).

    İşler bu sefer değişecek mi? Öldürüldüğü caddeye George Floyd’un ismi verildi. Dünyanın her yerinde sömürgeciliğin, köleliğin sembolü ‘eski’ kahramanların rahtları sallantıda. Yeni dünyanın kahramanları ise bambaşka…

    Martin Luther King, Malcolm X ve Kara Panterler’in çocukları, 50 yıl sonra halen polis şiddetine, ayrımcılığa ve ırkçılığa maruz kalmaya devam ediyor. Siyah toplulukların mücadelesinin gelişmesinde, yüzyıllardır sistematik şiddete, özellikle polisin şiddetine maruz kalan ve öldürülen Afro-Amerikalıların öfkesi önemli rol oynamıştı. Hareketin yeni kuşağı için ise “ırkçılıktan kurtuluş stratejisi”, ırklararası eşitliğin sınıf, cinsellik, cinsiyet gibi kavramlarla zenginleştirilmesiyle daha radikal bir boyuta taşınıyor. Önceki dönemin militanlarından farklı olarak bu kuşak, yasama aygıtının temel meseleleri çözme konusunda yeterli olmayacağının farkında. Dolayısıyla ırkçılığa karşı çıkılırken daha bütünlüklü bir özgürleşme perspektifiyle Afrika kıtasında devam eden sömürgeciliğe, emperyalizme, ekonomik sömürüye ve de hetero-ataerkil düzene de karşı çıkılıyor. 

    1966’da Kara Panterler California-Oakland’da polis şiddetinin kasıp kavurduğu mahallelerde özsavunma birlikleri kurarak “adalet” sağlamaya yönelmişlerdi. Ilımlı yurttaşlık hareketine radikal bir alternatif olarak tüfeklerini kuşanıp polis arabalarını gözetliyorlardı. Polisin yakışıksız bir hareketinde belli bir mesafede bitiveriyorlardı. BLM’ın başlıca kurucularından Alicia Garza’nın da Kara Panterler’in kenti Oakland’dan olması tesadüf değil. California’nın en angaje topluluklarının bulunduğu kent, 2011’deki “Occupy Oakland” sırasında da ırksal adalet ve toplumsal dava militanları arasında kaynaşmaya iyi bir örnek oluşturmuştu.

    Bu deneyimden esinlenen yeni kuşak, tartışmalarını ve eylemlerini mahalleyi esas alan, yeni tip yatay örgütlenmelerle sürdürüyor. Bu örgütlenmenin hip-hop gibi kültürel yansımaları da var. BLM giyimden hayat tarzına, müzikten gündelik sorunlara kendi toplumuyla kaynaşmış durumda. KRS-One gibi grupların şiir ve müziğinde dile gelen bu direniş tarzı, polis şiddetine ancak mahallenin güçlendirilmesiyle karşı konabileceği iddiasında.

    Bu durumun en belirgin tezahürü, 2014’te Michael Brown’un öldürülmesi üzerine başlayan Ferguson ayaklanmasıydı. Önce internet üzerinden harekete geçen BLM, Missouri’de bir siyahın öldürülmesiyle alevlenen olaylar sırasında bütün ülkeye yayıldı. Black Youth Project 100, Dream Defenders, Million Hoodies veya Hands Up United gibi grupları da içine alarak protesto hareketinin simgesi haline geldi. 

    Hatırlamanın önemi ABD’de bu günleri yaşayan çocuklar ve gençler, muhtemelen parçası oldukları bu deneyimi asla unutmayacaklar. Bu yüzden aileler çocuklarını George Floyd’un öldürüldüğü köşeye götürüyor (üstte). Caddelere şimdiye kadar öldürülen siyahların isimleri yazılıyor (altta).

    Dönüşü olmayan bir noktada, ülkede yüzyıllardan bu yana süregelen bir hareketin temsilcisi olduklarını söyleyen BLM eylemcileri, piramidal örgütlenmeye ve geleneksel otorite mantığına olduğu gibi bir takım ünlü simaların öne çıkmasına da karşı. Adem-i merkeziyetçi olup üç kadın tarafından yönetilen hareket, kişiselleştirmeye yol vermemek için genç bir siyah eşcinsel olan DeRay McKesson’ın sözcülüğüyle ilerliyor. Militanlar, en ilerici kesimlerin bile ihmal ettiği fahişeler, eşcinseller, mahkumlar, kaçaklar gibi insanlarla özellikle ilgileniyor. 50 yıl öncenin erkek egemen söylemi, yerini feminist hassasiyetlere bırakıyor. Bu anlamda Angela Davis’in feminist marksizmi onlara yol gösteriyor.

    BLM sempatizanları, 2014 sonbaharında ülkenin büyük alışveriş merkezlerinde asgari ücret üzerine tartışma açmak, üniversite yerleşkelerinde ırkçılığı deşifre etmek gibi eylemlere de girişmişti. 2015 yazında genç militanlar ve özellikle kadınlar, başkanlık seçimi için kampanya yürüten adayların toplantısına müdahale etti; özellikle Demokratların ırk adaletiyle ilgili samimiyetlerini sorguladılar ve onları siyahların hayatının değerli olduğunu açıkça vurgulamaya zorladılar. Bernie Sanders, BLM’ın taleplerinden bazılarını programına dahil etti. 

    Hareketin bir başka bileşeni de 1968’de katledilmesinin ardından birçok kentte ayaklanmaların patlak vermesine neden olan King’in mirasına yeniden yapılan göndermelerdi. King, barışçıl bir şekilde beyaz üstünlüğüne ve sisteme karşı mücadelesini yürütmüş; Memphis’e grevdeki işçileri desteklemeye gitmiş ve belirgin bir biçimde ırk meselesiyle sınıf meselesini buluşturmuştu. Elbette bu direniş Vietnam Savaşı karşıtı gösterilerin radikalleştirdiği bir ortamda cereyan etmişti ve bu savaşın da ağır ırkçı bir yanı vardı. Unutmamak gerekir ki ABD’nin Vietnam’a savaşmaya gönderdiği askerlerin yüzde 40’ı işçi ailelerinden gelen siyahlardı.

    Sokak haykırınca, kurumlar da izledi Sokaktan yükselen çığlık, artık görmezden gelinemeyecek hale gelince, kurumlar da tepki vermek zorunda kaldı. Floyd’un cenaze töreninde konuşan Rahip Al Sharpton, ‘Floyd’un hikayesi bütün siyahların hikayesidir’ diyordu (üstte). Meclis üyeleri öldürülenler için saygı duruşunda (altta).

    Dünyanın 1 numarası ABD’de, arkaik gözüken kölecilik döneminin “kalıntısı” ırkçılığa karşı yürütülen mücadele, gecikmiş bir sosyal mesele olarak görülebilir. Ancak modernlikle barbarlığın atbaşı gittiği, “modernliğin barbarlığı” olarak değerlendirilebilecek bu tip örnekler tarihte de mevcut. Modernlik özellikle ABD’de militarizm, yoksulluk ve ırkçılık üzerine temellenmişken; Siyahların, Latinlerin ve Sarılar’ın payına, ülkenin insani kazanımlarını savunmak düşüyor. 60’lardan bu yana muhalefetin her türlüsüne tanık olan Bernie Sanders, “Bu inanılmaz! Bu Amerikan tarihinde görülmedik bir şey” derken aslında 21. yüzyılın hazin bir gerçekliğini dile getiriyordu. Böylesine bir linç kültürünün hâkim olduğu ülkede “sessizlik”, herhalde insaniyet namına “yağma”dan çok daha tehlikeli olurdu.

    ABD’yi sarsan ırkçılık karşıtı hareketin, ülkenin tarihinde benzeri olmayan bir atmosfer ortaya çıkardığında herkes hemfikir. Pandemi öncesinde Çin-ABD rekabeti üzerinden dünyanın nereye gittiğini yorumlamaya çalışanlar, pandemi ile birlikte en yoksul ülkelerde bile eşi benzeri görülmemiş ölüm oranları ve Büyük Buhran’dan bu yana en feci ekonomik krizin beklenmesi üzerine “hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” tiradına güncellik kazandırdılar. George Floyd’un hunharca öldürülmesi ise beklenmedik bir şekilde en azından ABD’nin artık eski ABD olmasının öyle Trump’ın keyfine kalamayacağını gösterdi. Dünyayı bir üst aklın yönettiğini düşünenler de, kökleri tarihten gelen bir çığlıkla piyasalarını kaybettiler.

    Federal devletin bütün eyaletlerinde herhangi bir örgütün, dış güçlerin, uzaydan gelenlerin vs. tahrik ve teşviki olmadan, tamamıyla kendiliğinden büyük bir dayanışma ve direniş sergilendi. Yetmezmiş gibi dünyanın çeşitli ülkelerinde, üstüne vazife olmaması gerekenler bile bu insanlık ayıbının utancıyla dayanışma eylemlerine katkıda bulundular. Otoriterlik, ırkçılık, polisin hoyratlığı yalnızca ABD’nin sorunu olmadığı için Brezilya’dan Fransa’ya insanlar, Amerika’dakilerle aynı saiklerle sokağa çıktı. Üstelik pandemi günlerinde… 

    Çıplak gerçeği herkes biliyor: Pandemi geçici; ırkçılık kalıcı. Irkçılık sadece ABD’de değil dünyanın dört bucağında kapitalist egemenliğin çimentosunu oluşturuyor.

  • ‘Mübarek’ bir otokrat ve 30 yıllık idare-i maslahat

    Mısır’ın devrik lideri Hüsnü Mübarek, sessiz sedasız öldü. Oysa iktidarda bulunduğu 30 yıl boyunca, hem ülke hem bölgenin siyasi coğrafyasında en önemli pozisyonda olmuş; defalarca suikast girişimlerinden kurtulmuş; tarih sahnesinin başrol oyuncularından olmuştu. Nâsır ve Sedat kadar vizyoner değildi ama, pragmatik politikalarıyla uzun süre “idare” etti.

    Hüsnü Mubarek 25 Şubat 2020’de 91 yaşında Kahire’deki Galaa askerî hastanesinde vefat etti. Kendinden önceki iki başkan Cemal Abdül Nâsır ve Enver Sedat’tan farklı olarak iktidarda ölmeyen ilk başkan oldu. Öldüğü sırada onlar gibi prestij sahibi değildiyse de, onların toplamından daha fazla, 1981’den 2011’e tam 30 yıl hükmetti.

    Mubarek bölgenin siyasal tarihinde pek rastlanmadık bir biçimde Arap Baharı’nın şafağındaki Tahrir meydanındaki halk ayaklanmasının kanla bastırılmaya çalışılmasının sorumlusu olarak  istifa etmek zorunda kalmış; 850 göstericinin ölümünden sorumlu olarak yargılanmıştı.

    Mübarek bir otokrat
    Fırtına sonrası sessizlik Mübarek ne Nâsır gibi karizmatik ne Sedat gibi vizyonerdi. Ancak çalkantılı bir 30 yılın ardından istikrar isteyenler için güvenilir bir limandı.

    Mısır başkanlarından en fazla sarakaya alınan, iri yarı oluşu ve yersiz neşeliliğiyle “gülen inek” (la vache qui rit-bir Fransız peynir markası) diye lakap takılan Mubarek, bir gün başkan olacağını aklının ucundan bile geçirmiyordu. Yine de 30 yılla monarşiden cumhuriyete modern Mısır tarihinin en uzun iktidarında bugünkü ülkenin mimarı oldu. Doğal ölümüne kadar başkan olacağı beklenirken, 11 Şubat 2011’de Kahire’nin merkezindeki Tahrir meydanında halkın üç haftalık direnişinden sonra içinden geldiği ordu bile onu koruyamadı.

    Hüsnü Mubarek ile ilgili olarak en çok söylenegelen nükte, Mısır’ın başına geçtikten yıllar sonra bile kendine bir başkan yardımcısı atamamış olmasıydı. Onun da öncelleri gibi kendine en az zarar verecek, vasat bir yardımcı seçmesi bekleniyordu. 1956’da Cemal Abdül Nâsır böyle yaparak Enver Sedat’ı yardımcısı yapmıştı; o da 1970’te başkan olduğunda aynı ölçütle yani vasatın vasatı, kendine yönelik herhangi bir girişimde yer alamayacak bir kişi olarak Hüsnü Mubarek’i yardımcısı olarak atamıştı. Mubarek ise boşu boşuna kendinden daha silik birini aradı durdu. Sonuçta alaşağı edilmesinin arefesine kadar kendine bir yardımcı atamadı.

    Nâsır’dan Sedat’a makas değişimi

    Arap milliyetçiliğinin altın çağının lideri Nâsır, devlet sektörünün öncülüğünde altyapı yatırımları ve sanayileşme ile ülkeyi modernize etmeye çalışırken tarım reformu, parasız eğitim, asgari ücret, çalışma saatlerinin azaltılması gibi sosyal konulara önem vermişti.

    Yerine geçen Enver Sedat ise devletin ekonomideki payını kısıtlayıp yabancı yatırımları çekmeye çalıştı. Bunun sonucunda 70’lerin ortasında hızla zenginleşen bir kesimin yanısıra, nüfusun %40’ı yoksulluk sınırının altında kaldı. Kentlere yoksul kitleler yığıldı ve bu politikanın yürütülmesi için alınan devasa borçların yeniden yapılandırılması için IMF temel ürünlere yapılan sübvansiyonun kaldırılmasını talep edince 1977’de açlık ayaklanması patlak verdi. Sedat, Nâsır döneminde nüfuzlarını yetirmiş olan kırsal kesimdeki egemen güçlerin desteğini sağladı. Sonuçta köylüler topraklarını yitirdiler.

    Havadan başkanlığa

    Küçük bir memur ailesinin çocuğu olarak 1928’de doğan Hüsnü Mubarek, 1947’de Harp akademisine girmiş, iki yıl sonra hava akademisine geçmiş, 24 yaşında tam da Nâsır’ın Hür Subaylar Hareketi’nin monarşiyi devirdiği 1952’de mezun olarak eğitmen olmuştu. Yeni rejimin müttefiki SSCB’de iki kez savaş pilotluğu eğitimi gördü ve sonunda bu akademinin yöneticisi, 1969’da da hava kuvvetleri kurmay başkanı oldu.  

    1967 Arap-İsrail savaşının yenilgisiyle bütün Mısırlılar gibi allak bullak olmuş Hüsnü Mubarek, 1973 savaşı patladığında hava kuvvetleri komutanıydı. Bu savaştaki başarısı, ordu içinde olduğu gibi halk katında da popülaritesini arttırdı. 1975’te başkan yardımcısı olmadan önce askerî görevinin yanısıra savunma bakanlığında çalıştı; 1978’de Ulusal Demokratik Parti’nin başkan yardımcılığına getirildi.

    Enver Sedat 1975’te Mubarek’I başkan yardımcısı yaptı. Sedat, Nâsır’dan farklı olarak Moskova’dan uzaklaşarak Washington’a yaklaşmak ve buna uygun bir ekonomi politikası yürütmeye çalıştı. Bunun için de İsrail’le 1979’da yaptığı antlaşmayı temel almıştı. Nitekim ABD’den 1.3 milyarı askerî olmak üzere yıllık 2.1 milyar Dolar yardım alacaktı. Ayrıca  İsrail’le uzlaşması karşılığında, 1982’de Sina Yarımadası’nı da geri alabildi.

    Mübarek bir otokrat
    Halef-selef Enver Sedat’ın suikastindan yalnızca saatler önce, askerî geçit törenini yanında izleyen kişi daha sonra onun yerine geçecek olan yardımcısı Hüsnü Mübarek.

    1981’de Enver Sedat’ın öldürüldüğü suikastta Mubarek hafifçe yaralandı. Yapılan erken seçimlerde başkanlığa getirildiği gibi partinin de başkanı oldu. Kendisinde Nâsır’ın karizması olmadığı gibi, Sedat gibi jeopolitik vizyon sahibi de değildi. Ancak çalkantılı bir 30 yıldan sonra “istikrar” isteyenler için güvenilir bir limandı. Sedat suikastından sonra yargısız infazların yanısıra geniş bir tutuklama dalgası meydana geldi. Bu dalgadan nasibini alanlar serbest kaldıklarında da, Ruslara karşı “cihat için” savaşmak üzere Afganistan’a savaşmaya gönderildi. Ancak 10 yıl kadar sonra bunların Mısır’a dönüşü, hem kendisine yönelik bir suikastlara hem diğer kanlı eylemlere hem de turizme büyük bir darbe vuracak yeni bir şiddet dalgasına yol açacaktı. Mubarek en az 6 suikastın hedefi olmuş; 1995’te Addis Ababa’da kortejinin yolu kesilmiş ve özel zırhlı aracı kalbura çevrilmişti. Suikastı, Cemaat-ı İslâmiye denen silahlı grup üstlenmişti.

    İktidarın sırrı

    Sedat’ın silik yardımcısı Mubarek, Ekim 1981’de hiç de olağan olmayan koşullarda iktidara geldi. Sedat, Mısır ile İsrail arasındaki Camp David antlaşmasını imzaladıktan sonra bir suikast sonucu öldürülmüştü. Hüsnü Mubarek bu antlaşmayı uzun ömürlü kılmayı öncelikli görevi olarak gördü ve iktidarda bu kadar uzun kalmasının başlıca nedeni de bu oldu. Döneminde bütün Amerikan yönetimleriyle ilişkisi o kadar iyiydi ki İsrail’den sonra ABD’nin dış yardımından en çok istifade eden ikinci ülke Mısır oldu.

    Mübarek bir otokrat
    İki dünyanın arabulucusu 1984’te Beyaz Saray’da Ürdün Kralı Hüseyin ve dönemin ABD başkanı Reagan’la.

    Mubarek, Arap dünyasındaki en büyük ülke olan Mısır’ı 30 yıl boyunca Ortadoğu’daki savaş ortamından uzak tuttu. Hafız Esad ve Kaddafi gibi savaşçı liderlerin karşısında “ılımlı” Arapların öncülüğüne sıvanıp İsrail ile barış yapan ilk ülke olarak dışlandığı Arap dünyasına yeniden dahil oldu. İsrail ile Filistin arasında (Fetih yönetimi) her ikisi için de güvenilir bir arabulucu rolü üstlendi. Zaten ölümünden sonra ilk taziyeler de sınırdaşı bu iki ülkeden geldi. Benjamin Netanyahu ülkesinin barış ve güvenliği için Mubarek’in öneminden söz ederken, 84 yaşındaki Mahmud Abbas Filistin’in bağımsızlığı için sarfettiği çabalar dolayısıyla unutulmayacağını belirtiyordu.

    İsrail ve Filistin arasındaki konumunun ötesinde, Mubarek zamanla uluslararası toplantıların alışılageldik bir siması oldu. 2008’deki Akdeniz İçin Birlik toplantısında, Fransa Devlet Başkanı Sarkozy ile eşbaşkandı. Obama, Müslüman-Arap dünyasına yönelik önemli stratejik söylevini Kahire’de verdi. Ancak Mubarek, dış politikasının kendi halkında yarattığı tepkiyi göremedi. İsrail 2006’da Lübnan’daki Hizbullah’a saldırdığında, 2008’de Hamas’a karşı Gazze’ye saldırdığında sesini çıkarmadı ve bu da halkın büyük öfkesine yol açtı.

    Mübarek bir otokrat
    Mübarek döneminde Mısır, 30 yıl boyunca hem Amerika ve İsrail hem de Arap ülkeleri için güvenilir bir arabulucu oldu. 1988’de Irak Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin ve Filistin Kurtuluş Örgütü Lideri Yaser Arafat’la birlikte.

    Kefaya! (Yeter!)

    1987, 1993 ve 1999 seçimlerini asgari % 80 oy oranıyla kazanan Mubarek’in karşısına bir rakip çıkamadı. Tek parti yönetimi ile diktatörlüğünü pekiştirdi. Arap dünyasının liderliğine oynamakla birlikte, 1990’lı yılların ortasından itibaren ülke içindeki desteği tedrici olarak azaldı.

    Mubarek ülkeyi demir bir pençeyle yönetmiş, yeni siyasal oluşumları yasaklamıştı. Günah keçisi olarak gördüğü Müslüman Kardeşler resmen yasaklı olsalar da, parlamentoya bağımsız aday göstermelerine izin veriliyordu! Sedat’ın öldürülmesiyle ilan edilen olağanüstü halin devamı için, radikal İslâmi hareket bahane olarak kullanılıyordu. Radikal İslâmcı hareket El Kaide ise çok sonraları kendini açıkça gösterecekti.

    30 yılda yoksulluğun katlandığı ülke azgelişmişlik okyanusunda kaybolmuş,  toplumsal ve ekonomik duraklamanın yanısıra siyasal hayat da iyice kötürümleşmişti. Milyarca dolarlık Amerikan yardımı ülkede işsizliğin, yoksulluğun azalmasına zerre kadar katkıda bulunmadığı gibi, iktidara yakın işbitirici bir sınıf palazlanmıştı. Mubarek ise istikrar bahanesiyle İhvan-ı Müslim’in yanısıra bütün muhalefeti sürekli bir baskı altında tuttu. Enver Sedat’ın öldürülmesi üzerine ilan edilen olağanüstü hâli kaldırmayarak sivil toplumun hayat damarlarını kuruttu. İslâmi radikalizme karşı mücadele için ilan edilen sıkıyönetim de toplumsal ve siyasal itirazlara karşı kullanıldı. İktidarın emrindeki ordu gösterileri bastırmanın aracı olurken, keyfi tutuklamalar siyasal faaliyetleri engellemeyi hedefliyordu.

    90’lı yıllarda İslâmi çevreler şiddetle bastırılmıştı. 2 milyar Dolar’dan fazla yıllık yardımda bulunan ABD ise bu “istikrar”dan hoşnuttu. Yine de Bush yönetiminin Ortadoğu’daki yeni projelerine uygun olarak bastırması sonucu kısmi bir açılım yaşandı. Liberal bir muhalefetin bastırıldığı, bulunmadığı siyasal ortamda, Müslüman Kardeşler 2005’te beklenmedik bir şekilde 88 milletvekilliği kazandılar.

    Oğlu Cemal Mubarek’in çevresinde toplanan ve hızla zenginleşen yeni bir zümre  büyük bayındırılık işlerinden, turizmden ve hidrokarbürden nemalanırken; her yıl çalışma hayatına giren ve kendine yer bulmakta zorluk çeken 1 milyon gencin beklentileri arasındaki uçurum, Tahrir meydanında bir çığlığa dönüştü: Kefaya! (Yeter!).

    18 gün süren ve yüzlerce insanın katledilmesiyle sonuçlanan Tahrir meydanındaki direnişin ardından, Mubarek nasıl geldiğini anlamadığı gibi nasıl gittiğini de anlayamadı; istifa etmek zorunda kaldı ve tarih sahnesinden indi.

    Mübarek bir otokrat
    Aklanma süreci Mübarek, Tahrir meydanındaki göstericilerin öldürülmesi davasından aklanırken, oğulları Cemal (solda) ve Alaa (sağda) Mübarek’le birlikte kamu kaynaklarını zimmetlerine geçirmekten yargılandıkları davada suçlu bulundu.

    İade-i itibar

    Devrilmesinden sonra mahkemede parmaklıklar arasında, sonra hasta yatağında çekilen fotoğrafları ile hatırlanmaya başlanan Hüsnü Mubarek, öldürülen göstericilerden sorumlu olarak yargılandığı davada aklandı. Kamu kaynaklarından 10 milyon Euro aşırmaktan dolayı oğullarıyla birlikte 3 yıl mahkumiyet dışında herhangi bir adli bir sorunu kalmadan “özgür” bir şekilde hayata veda etti.  Son zamanlarda, bakımı için özel olarak düzenlenen Şarm el Şeyh ikametgahında yaşıyordu.

    General Abdel Fatah el Sisi’nin darbesine kadar, eski başkan tamamen tarihten silineceğe benziyordu. Ülkedeki ilk serbest başkanlık seçimi yapıldığında Mubarek ölüm cezası ile yargılanıyordu. Muhamed Mursi başkan olduğunda, Mubarek adı verilen bina, sokak ve meydanların isimleri değiştirildi. Ancak 2010’da kendisi tarafından askerî istihbaratın başına getirilen Sisi’nin darbesi, onun için bir kurtuluş olacaktı. Kahirede’ki Rabia el Adawiya meydanında yüzlerce Müslüman Kardeşler taraftarının öldürülmesinden 1 hafta sonra Mubarek şartlı olarak serbest bırakıldı.  Böylece Mart 2017’de adli bakımdan kesin olarak aklanmasıyla sonuçlanacak süreç başlamıştı. Nihayetinde, 30 yıllık mutlak hükümdarlıktan sonra bir kenarda son nefesini verdi.

    Mübarek bir otokrat
    Sisi darbesinden sonra ise eski başkan tamamen aklandı. Vefatının ardından askerler cenazesini selamlıyor.
  • Cepheden cepheye savaştan savaşa… Mika: ‘La Capitana’

    Cepheden cepheye savaştan savaşa… Mika: ‘La Capitana’

    Arjantin doğumlu Yahudi asıllı Mika Etchebéhère, İspanya İçsavaşı’nda Cumhuriyet saflarında çarpışan askerî bölük komutanı tek kadındı. Arjantin’den Patagonya’ya, Fransa’dan İspanya İçsavaşı’na, sonrasında tekrar Arjantin’e ve 68 Paris’ine uzanan bir devrimcinin hikayesi. Savaşta ve barışta kadınların rolünü kökünden değiştiren bir öncü.

    Paris 1968.

    70’ine yaklaşmış bir kadın, barikat kurmak için kaldırım taşlarını söken gençlere yardım ediyor. Müdahale eden polisler, bu muhterem büyükannenin kazara buraya düştüğünü sanarak evine kadar kendisine refakat ediyor. Kadının adı var: İspanya İçsavaşı’nda Cumhuriyetçilerin saflarında çarpışan ve askerî bölük komutanı olan tek kadın: Mika Etchebéhère. Nâm-ı diğer “La Capitana”.

    Rusya’dan Arjantin’e göç etmek zorunda kalan Yahudi ve emekçi bir ailenin çocuğu Mika, yani Micaela Feldman, Santa Fe’deki Moisés Ville’de 1902’de doğar. Bir süre sonra babasının küçük bir restoran işletmeye başlayacağı Rosairo’ya geçerler; burada Sibirya steplerinden kaçan devrimcilerin de bulunduğu bir sosyalist göçmen ortamında, geçmişin hikayeleriyle yetişir. Henüz 14 yaşındayken bir grup anarşistle tanışır; ardından Paris Komünü’nün önde gelen siması Louise Michel’in adını taşıyan bir kadın grubuna katılır. 1920’de 18 yaşındayken diş hekimliği okumak üzere geldiği başkent Buenos Aires’de, Rus Devrimi’nin etkisiyle marksizme evrilen Grupo Universitario Insurrexit adlı bir dergi çıkaran öncü gruba dahil olur. Burada Hipólite Etchebéhère ile tanışır ve aralarında büyük bir aşk başlar.

    Buenos Aires yıllarında

    1920’de henüz 18 yaşında Buenos Aires’e gelen Mika burada hem hayatını etkileyecek siyasi kavramlarla hem de hayatının aşkı Hipólite Etchebéhère’yle tanışır.

    Mika, kadınlardan oluşan bir grup kurarak tarım işçileriyle ilişkiye geçer; seçimlerde, fabrika önlerinde veya sokaklarda söylevleriyle dikkat çeker. 1925’te Komünist Enternasyonal’in politikalarını eleştirdiklerinde, Troçkizme sempati duydukları ithamıyla partiden ihraç edilirler. 1926’da Partido Comunista Obrero’nun kuruluşuna katılırlar ve yayın organı La Chispa’yı yönetirler. Mika kadın propaganda komisyonunda yer alır.

    Ardından Jack London’ın macera romanlarından fırlamış insanların yatağı Patagonya’ya giderler. Arjantin ordusu ve büyük toprak sahiplerinin 1500 tarım işçisini katlettiği bu bölgede, hayatta kalanlarla bağlantı kurarlar. Mika olayların hikayesini yazmak için görüşmeler yapar. 30’lu yılların başlarında, tarihin akışını değiştirecek olayların cereyan edeceğine inandıkları Avrupa’ya gitmeye karar verirler.

    Bir ülkeden diğerine Mika Etchebéhère, Jack London’ın macera romanlarında tasvir ettiği yerlere benzeyen Patagonya’da Hipólite’le birlikte. 1920’lerin sonları.

    Haziran 1931’de Madrid’e gelince, İkinci Cumhuriyet’in vaatlerini yerine getirmesini talep eden göstericilere uyguladığı şiddeti görünce hayalkırıklığına uğrarlar. Ekim 1932’de Paris’e, oradan Weimar Cumhuriyeti’nin ölüm marşının çalındığı Berlin’e geçerler. Burada Kurt Landau’nun önderliğindeki Sol Muhalefet’e katılırlar. Hindenburg’un Kasım 1932’de Adolf Hitler’i şansölye ilan etmesinin sessizce geçiştirildiği günler, sonun başlangıcıdır.

    Dünyanın en güçlü işçi hareketinin bulunduğu Almanya’da, hem sosyal demokratların hem komünistlerin nasyonal sosyalizme karşı ittifak yapmak yerine birbirlerini itham ettikleri bir ortama, geniş işçi kitlelerinin nasıl afalladığına tanık olurlar. Hipólite, Juan Ristico takma ismiyle yayımladığı 1933: Alman proletaryasının trajedisi. Mücadelesiz yenilgi, tehlikesiz zafer kitabında derlenen makalelerini yazar.

    Tekrar Paris’e dönerler. Orada Kurt Landau ile buluşurlar. Tarhçi Pierre Broué tarafından “iki başlı bir militan” diye tanımlanan Alfred Rosmer ve Marguerite Thévenet ile yakınlık kurarlar. 1934’te Etchebéhère’ler Ne Yapmalı? dergisini çıkaran bir örgüte katılırlar. Mika evde İspanyolca dersleri verirken, Hipólite tüberkülozla mücadele etmektedir.

    Ekim 1934’te Asturias madenlerindeki greve ilişkin notları şöyledir: “Asturias madencilerinin mücadelesi patlak verdiğinde İspanya’ya gitme amacıyla pasaportlarımızı hazırladık. Hareketin kanlı bir biçimde bastırılması coşkumuzu kırdı”. İspanya’da siyasetin radikalleşmesinin belirtisi olan bu radikal grev dalgası sanki geleceğin habercisidir. Yine de kurumsal siyaset kör topal yürümektedir. 1935’de Hipólite 6 aylığına hastaneye yatırılır.

    İspanya yılları: Sorumlu komutan

    1936’da Mika ve Hipólite, inceleme ve tatil için (Madrid havası Hipólite’in hastalığına iyi gelir diye) İspanya’ya geçerler. Kısa bir süre sonra, olayların patlak verdiği Temmuz ayı geldiğinde POUM (Partido Obrero de Unificación Marxista) saflarına milis olarak katılır ve cepheye yollanırlar. Devrim savunmasının daima devrimci ordunun inşaından geçtiğine inanan Hipólite, “sorumlu komutan” görevini üstlenir. 29 gün sonra milislerin en önünde savaşırken, darbeci general Francisco Franco kuvvetleriyle yapılan Atienza muharebesinde hayatını kaybeder. Milisler Mika’yı onun vârisi kabul eder. Daha sonra, POUM milisinin Cumhuriyet ordusuna katılması sırasında Cipriano Mera’nın (anarko-sendikalist bir duvarcıyken general olmuş ve 60’lı yılların başlarına kadar birkaç kez Franco’yu öldürme girişiminde bulunan ekibin içinde yer almıştır) komutasındaki tümende yüzbaşı rütbesini alır. İspanyol İçsavaşı’nda, böylesi bir komuta mevkiindeki tek kadın Mika olacaktır.

    Mika cephede Mika, 1936’da Guadalajara cephesinde… Eşi ve yoldaşı Hipólite’le birlikte cephenin en ön saflarında savaşıyordu.

    Onun örnek cesareti, erkeklerle eşit hak ve görevlere sahip olması, diğer birliklerden kadınların da onun bölüğüne geçmesini getirir. Zira bu dönemde genel olarak kadınlara silah verilmemekte, bulaşık-çamaşır gibi evişleri yaptırılmaktadır. Mika kendi bölüğündeki erkeklere, görevlerin eşit bir şekilde dağıtılmasını kabul ettirir: “Bizimle birlikte olan kızlar hizmetçi değil, milistir. Hepimiz, kadınlar ve erkekler, eşit olarak birlikte devrim için mücadele ediyoruz. Kimse bunu unutmamalı. Ve şimdi çabuk, iki gönüllü temizliğe!”.

    Mika, “Bolivyalı” lakaplı bir yoldaşıyla cephede.

    Mika da Hipólite gibi cephenin en ön safında yer alır. Aynı zamanda bir Troçkisttir. Yanında çarpışanlar bunun ne anlama geldiğini tam olarak bilmezken, bir gün bir duvarda orak-çekiçle imzalanmış bir yazı görürler: “Bir faşist bulursan onu tutukla, bir Troçkist bulursan onu öldür ”. Moskova Mahkemeleri’nin bir karikatürü İspanya’ya taşınmıştır. POUM’un lideri Andrés Nin dahil, önde gelen simalar Sovyet gizli servisinin yol göstericiliğinde özel hapishanelerde öldürülecektir.

    Hangi savaş?

    İspanya İçsavaşı’nın başlangıcından Malaga’nın düştüğü Şubat 1937’ye kadar yaşanan hadiseleri Mika Etchebéhère’in Mi Guerra de España kitabından izlemek mümkün. Bu kitap, cephedeki bir kadın tarafından yazılan tek eser olarak da tarihe geçecektir. Bundan sonra, Madrid’in düşüşüne kadar yaşananlar ise sonradan günışığına çıkarılacaktır. 1986’da, bir yakının tamamıyla unutulmuş olan Mika’dan sözetmesi üzerine, Arjantinli romancı Elsa Osorio onun hakkında her şeyi toplamaya başlar ve sonunda bir roman yazar: La Capitana.

    Devrime adanmış bir hayatın öyküsü Mika Etchebéhère, İspanya İçsavaşı’nın başından Malaga’nın düşüşüne kadar yaşanan olayları 1976’da Mi Guerre de España kitabında yazdı.

    İspanya İçsavaşı’nda anti-faşist cephede Moskova Mahkemeleri’ne paralel yürütülen temizlik hareketini anlamak için Mika gibi POUM saflarında savaşıp gırtlağından yaralanan George Orwell’in Katalunya’ya Selam kitabına bakmak gerekir. Ernest Hemingway ve André Malraux’dan farklı olarak cephede savaşan Orwell’in anlattığı hikaye tamamıyla farklıdır. 1995’de Ken Loach’ın “Toprak ya da Özgürlük” filmiyle İspanyol Devrimi’nin gerçek yüzünün anlaşılmasında önemli bir adım atılır. Mika’nın anıları ve kitabı bu açıdan Orwell’inki gibi öncü bir eser olarak tarihe yazılır.

    Mayıs 1937’de Barcelona’da Stalinistlerle anarşistler ve POUM üyeleri arasında yaşanan çatışmadan sonra Mika, cumhuriyete karşı gelmekle suçlanarak tutuklanır ve Genel Güvenlik Yönetimi’nin Madrid’deki hücrelerine atılır. Ancak komutanı Cipriano Mera, Mika’nın askerî becerilerini kanıt göstererek onun serbest bırakılmasını sağlar. Cipriano Mera’nın komuta ettiği 14. Tümen -Sovyet GPU’sunun aktif katılımıyla anarşistlerin ve Troçkistlerin tasfiye edilmesine karşın- devrimcilerin sığınağı durumundadır. Buna karşın POUM’un önderi Andrés Nin’in ve Kurt Landau katledilir; Mika ise İspanyol Devrimi’nin gölgede kalan ancak onu bugüne taşıyan önemli örgütlenmelerinden biri olan “Mujeres Libres” (Özgür Kadınlar) hareketine katılır (“Mujeres Libres”, anarşist kadınlar tarafından Madrid’de kurulmuştu. Bunlara 1936’da Barcelona’daki Kadın Kültür Grubu da katıldı. Cephe gerisinde çeşitli bir dizi faaliyette bulundular. Çoğunluğu işçi olmak üzere 30 bin kadını buluşturan bir federasyon oluşturdular. Mujeres Libres yalnızca cephe gerisinde lojistik destekle kendini sınırlamıyor radikal bir toplumsal devrim talep ediyordu).

    Mika, 1936’da Hipólite’in hastalığı nedeniyle geldiği İspanya’da POUM saflarına milis olarak katılacaktır.

    Mart 1939’da faşistler Madrid’e girdiğinde Mika bir devriye tarafından yakalansa da Fransız pasaportu sayesinde bir Fransız kolejine sığınacaktır. Fransa’daki dostları onun tekrar Fransa’ya geçmesini sağlar. Avrupa’da patlayan 2. Dünya Savaşı Eylül’de Fransa’yı da içine alır ve 14 Haziran 1940’da Naziler Paris’i işgal eder. Mika, Buenos Aires’e döner. 1943’te Peronizmin yükselişine tanık olduktan sonra savaşın bitiminde, 1946’da tekrar Fransa’ya gider. Tercümeler yaparak hayatını idame ettirir. Gençlik değerlerine sadık kalarak 68’i yaşar, Arjantin diktatörlüğüne karşı gösterilere katılır.

    50’li yıllarda Paris’e gelen ve o sıralar adı bilinmeyen ünlü Arjantinli yazar Julio Cortázar’ın çok yakınıdır; ona da tercüme işi bulur ve Paris’e yerleşmesine sağlar. Mayıs 1968’in coşkulu tanığı, sürgündeki memleketlileriyle ilişkisini sürdürür ve 7 Temmuz 1992’de hayata veda eder. Vasiyeti uyarınca külleri Seine Nehri’ne serpilir.

    11 Temmuz 1992’de Le Monde gazetesinde yakın dostları onu şöyle selamlayacaktır:

    “Mika dürüstlük, cesaret, dostluk, kararlılık demekti. Paris’i, kuşları, kedileri ve şakayıkları sevdi”.

  • ‘Müslüman Che Guevara’ ve bir cinayetin arka planı

    ‘Müslüman Che Guevara’ ve bir cinayetin arka planı

    Bu yılın hemen başında Trump’ın talimatıyla Suriye’de öldürülen 63 yaşındaki Kasım Süleymani, İran’ın Ali Hamaney’den sonra en etkili ikinci ismi, parlak bir komutan, istihbaratçı ve diplomattı. “Savaş alanı insanlığın kaybolan cennetidir” sözleriyle hatırlanan Süleymani’nin portresi ve analizi.

    Irak’ta yaklaşık 500 kişinin ölümüne, 2000 bin kişinin yaralanmasına yol açan gösteriler devam ederken, İran’ın Ayetullah’dan sonra gelen en önemli siması Kasım Süleymani öldürülünce, düyanın gözü-kulağı bu çatışmaya odaklandı. Bölgedeki hegemonya mücadelesinin görünmeyen kaybedeni ve kurbanları ise, geçen Ekim ayından bu yana mezhepsel ayrımların ötesinde yurttaşlık talebini öne çıkaran Iraklı gençlerdi.

    Kasım Süleymani’nin 3 Ocak 2020’de öldürülmesi ile Ortadoğu’daki bölgesel kaos bir defa daha tartışma masasına yatırıldı. Ancak ABD-İran eksininde ele alınan kaosun künyesi çok kısa tutuluyor. Kaos 1991’de ABD’nin 1. Körfez Savaşı ile başladı; ancak buna bütün ülkelerde uygulanan neoliberal politikalar da eşlik edince eski yapıların çözülmesi ve savaşlar ciddi toplumsal yıkımlara yolaçtı. Bölgedeki diktatörlük rejimleri de bu kaosu pekiştirdi.

    İran’ın karizmatik siması Karizması ve deneyimiyle geniş bir özerklik sahibi olan Süleymani’nin öldürülmesinin ardından, İran’ın dört büyük kenti yüzbinlerce insanın katıldığı kitlesel yürüyüşlere sahne oldu.

    ABD’nin, 11 Eylül 2001’de New York’ta İkiz Kuleler’e yapılan saldırıdan sonra hedef tahtasına oturttuğu Irak’ı 2003’de işgal etmesi, ülkenin toplumsal dokusunda ciddi bir yırtılmaya yolaçtı; Irak, kendi iradesi dışındaki gelişmelerin tutsağı oldu.

    ABD bölgeye yerleşmeye hazırlanırken, Irak ve Suriye’nin çökmesiyle Suudi Arabistan ve İran ekonomik ve jeostratejik üstünlük sağlama mücadelesine giriştiler. İran’ın Irak’ta Şii milisleri örgütlemesi ve IŞİD’in ortaya çıkmasıyla, Tahran’ın bölge üzerindeki ağırlığı arttı. ABD’nin Ortadoğu’ya bu müdahalesi, paradoksal olarak 80’lerde İran’la savaşmış olan Irak’ı darmadağın etti; 1991’de yine Irak’a karşı ABD’yi desteklemiş Suriye’yi de çökerterek İran’ı ön plana çıkardı.

    Bir efsanenin doğuşu

    Kerman dağlarında yoksul bir köylünün çocuğu olarak doğan Süleymani, 13 yaşına kadar sürdürdüğü mecburi eğitimden sonra 1979 İran Devrimi’ne kadar işçilik yapmış; daha sonra yeni doğmakta olan Devrim Muhafızları ile hayatını birleştirmişti. Düşman ordusunun arkasına sızan komando eylemlerine katılan Süleymani, Irak radyosunun hedef gösterdiği militanlardan biri haline gelmişti. Mitin oluşumu o zamanlar başlamıştı.

    İran’ın karizmatik siması İran devletinin en önemli simalarından Kasım Süleymani, Devrim Muhafızları’nın bir toplantısında…

    Batı’nın desteklediği Irak karşısında bilenen Süleymani, savaştan sonra doğduğu kentteki Devrim Muhafızları’nın başına geçti. Daha sonra komşu Belucistan bölgesindeki ayaklanmayı ve Afgan sınırındaki uyuşturucu kaçakçılığını bastırmaya gönderildi. İran için ciddi bir meydan okuma olan Taliban’ın Kâbil’de iktidarı ele almasından iki yıl önce, 7 bin kişilik savaşçısıyla Devrim Muhafızları’nın seçkin istihbarat-operasyon birliklerini oluşturan Kudüs Gücü’nün başına geçti. Süleymani İran dışında yürüttüğü açık ve gizli operasyonlar, istihbarat ve eylemleriyle rejimin konsolidasyonuna da ciddi katkı sağlıyordu. Gümrüğe bildirilmeyen malların da geçtiği limanları, havaalanlarını denetledikleri gibi; inşaat, gemicilik ve iletişim gibi sektörlerdeki işletmelerin de sahibi olan Devrim Muhafızları, İran ekonomisinin en önemli unsurlarından biri hâline geldi.

    Bir dönemki İran-Irak savaşının eski muharipleri siyasetçi veya işadamı olurken, Süleymani, “Müslüman Che Guevara” diye anılmaya başlanacak, ülkeden ülkeye İslâm Devrimi’nin yayılması için çalışacaktı. 2009’da Irak sınırında, “Savaş alanı insanlığın kaybolan cennetidir. İnsan fazilet ve eyleminin en yüksek olduğu cennet burasıdır” diyordu. ABD’ye karşı mücadelesi, bir dizi ülkedeki faaliyeti Che’nin ünlü “Bir, iki, üç… daha fazla Vietnam” mottosuyla bağlantılandırılıyordu.

    Afganistan, Irak ve oradan Suriye’ye

    Süleymani pragmatik bir liderdi: ABD, 11 Eylül 2001’deki İkiz Kuleler saldırısından sonra Afganistan’ı işgal etmeye karar verdiğinde, Ulusal Güvenlik Konseyi’nde  Taliban’ı devirmek ve Hamid Karzai’yi iktidara taşımak için Washington’la işbirliğini savunmuştu. Cenevre’de onun yönlendirdiği İranlı diplomatların Amerikalılarla görüştüğü ve Taliban hakkında haritaların, saldırı planlarlarının ABD’ye aktarıldığı bir dönemdi bu.  

    Ocak 2002’de Amerikan Başkanı Georges W. Bush’un, Irak ve Kuzey Kore ile birlikte İran’ı da “şer ekseni”nde anması bu işbirliğini çökertti. ABD, Irak’ı işgale hazırlanmaya başladı. Böylece İran, doğudan ve batıdan, Afganistan ve Irak’tan ABD kıskacına girdi. İran’ın en büyük düşmanı Saddam’ı deviren ABD, sürgündeki Iraklı muhaliflerden, 80’lerden beri İran’da sürgün olanlardan bir alternatif üretmeye çalıştı.

    Süleymani bu dönemde Kürtlerden eski Baas mensuplarına, Şiilerden Sünnilere, yani herkesle müzakere etti. ABD temsilcisi Ryan Crocker ile Bağdat’taki ilk geçici hükümeti oluşturmak üzere tekrar görüştü. Böylece İran’ın çıkarlarıyla uzlaşmaz gördüğü ihtimalleri sınırlandırdı.

    Süleymani’nin devlet aygıtındaki yükselişi yabancıların da gözünden kaçmamıştı. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov 2005’te Tahran’ı ziyaret ettiğinde sadece iki kişiyle görüşmek istemişti: Ayetullah Ali Hameney ve Kasım Süleymani.

    Zirvedeki ikili Ayetullah Ali Hamaney (oturan) ve Kasım Süleymani, Tahran’da dinî bir tören sırasında. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov 2005’te Tahran’ı ziyaret ettiğinde sadece bu iki isimle görüşmüştü.

    Haşdi Şabi ve IŞİD mücadelesi

    ABD Afganistan’dan sonra Irak’a da kalıcı bir şekilde yerleşince, Süleymani uzun süre İran’da bulunmuş olan Ebu Mehdi el-Mühendis ile Iraklı milisleri örgütlemeye başladı. Devrim Muhafızları konvansiyonel savaş tecrübesine sahipken, milisler Hizbullah modeli üzerinden örgütlenerek İsrail’e karşı mücadele taktiklerini, yani işgalci bir orduya karşı bir tür kent gerillası taktiklerini öğrendiler.

    Bu arada Beşar Esad’a danışmanlık yapan Süleymani, bir iddiaya göre Amerikalılara karşı savaşmaları için Sünni cihatçılara kapıları açmayı öğütledi. Böylece Irak’ta içsavaşın tohumu ekildi. Bunların arasında IŞİD’i doğuracak olan El Kaide de bulunuyordu. 2007’de Irak’ta Amerikan kuvvetlerinin başına geçen general David H. Petraeus, onu “gerçekten şeytani biri” diye niteleyecekti.

    Başkan Barack Obama 2011’de Irak’tan çekilme kararı alınca, meydan tamamen İran’a kaldı. Irak’ta yolsuzluğa bulaşan ve mezhepçi davranan yöneticileri destekleyen İran, ülkenin parçalanmasını da hızlandırdı. Süleymani bu dönemin de  önde gelen simasıydı.

    IŞİD’in 2014 yazında Musul’u ele geçirmesi, Maliki iktidarına karşı suni ayaklanmanın doğurduğu bir sonuçtu. Başkent cihatçıların tehdidi altındayken, Süleymani İranlı subaylarla müdahale etti ve onun sayesinde IŞİD Kürdistan’ın başkenti Erbil’i ele geçiremedi. Amerikalılar o sırada Kürtleri terketmişti (ancak iki ay sonra döneceklerdi). Geçen ayki Amerikan baskınında Süleymani ile birlikte öldürülen Ebu Mehdi el-Mühendis de, esas olarak Şii gönüllülerden oluşan bir örgütün, Haşdi Şabi’nin başında olarak yine yanındaydı (Bu örgüt, Irak ordusu IŞİD karşısında gerilerken Ayetullah Ali Sistani’nin çağrısı üzerine kurulmuştu).

    Asıl adı Cemal Cafer İbrahimi olan Ebu Mehdi el-Mühendis ise hem Irak’ta Süleymani’nin temsilcisi ve yardımcısı konumundaydı; hem de İran’daki Devrim Muhafızları veya Lübnan’daki Hizbullah gibi, kendini devlet içinde devlet inşa etmekle görevli görüyordu. Onun amacı da Irak’ı yeniden inşa etmek değil İslâm Devrimi’ni yaygınlaştırmaktı. Üstelik 1980-88 İran-Irak savaşında, kendi ülkesi Irak’a karşı İran ordusu saflarında yer almış; daha sonra 1983’te ABD, Fransa ve Kuveyt elçiliklerine düzenlenen saldırılara katılmıştı. 

    O dönemde IŞİD’e karşı mücadelede yer alan bir dizi yasadışı kesim milis kuvvetlere katılarak meşruiyet kazandı, hatta daha da ötesinde kahraman sayıldı. Haşdi Şabi’nin 120 ila 150 bin kişiden oluştuğu, 2.2 milyar USD’lik bir bütçeyi kontrol ettiği tahmin ediliyor.

    Kasım Süleymani, bazıları 1990’lı yıllardan bu yana İran’da yerleşmiş ve Taliban’a karşı mücadele etmiş Afgan-Pakistanlı Şii göçmenlerden oluşan 20-25 binlik bir milis örgütüne dayanarak Suriye’nin yanısıra Irak’ta da rejimi ayakta tuttu. Bugün ABD Iraklı seçkinlerle ilişkisini sürdürmesine rağmen, İran daha geniş bir kesime sesleniyor. ABD’nin desteklediği güçlerin -son seçimlerde görüldüğü gibi- toplumsal tabanları iyice daralmış görünüyor. Ancak İran’ın da eski etkisini sürdüremediği ortada. Süleymani’nin örgütlediği milislerin Irak devletiyle petrol rantının paylaşılmasına dayanan kayırmacılık ilişkileri onları kısmen Tahran’dan uzaklaştırıyor. Irak’taki son gösterilerin de kanıtladığı üzere, Tahran’ın halkla ilişkileri iyice zayıflamış durumda.

    Süleymani ve Suriye’nin varoluşu

    Süleymani özellikle Suriye’de, 2012’den beri rejimi ayakta tutan ve önce sivil protestoların sonra ayaklanmanın bastırılması için vargücüyle savaşan bir insan olarak temayüz etti. Bugün Beşar Esad eğer devrilmediyse, bunu hem Halep’te olduğu gibi bizzat cephede savaşan hem de 2015’te olduğu gibi Moskova’da Putin’i harita üzerinde ikna ederek Suriye’de savaşa sokan diplomat Süleymani’ye borçlu. İran’ın Suriye rejimine yaptığı maddi ve askerî yardım olmadan Esad’ın ayakta kalması imkansızdı. Halen Suriye’de İran’a bağlı güçlerin sayısının, rejimin kendi güçlerinden fazla olduğu tahmin ediliyor (2016 için 50 bine karşılık 70 bin). İran’ın kontrol ettiği askerler arasında Afgan, Pakistanlı ve Iraklılar da bulunmakta. Suriye’de en az 2 bin Afganın bu saflarda öldüğü, 8 bininin de yaralandığı biliniyor.

    Süleymani bu savaşla birlikte, cephe hattında çekilen fotoğraflar-selfi’lerle, çok daha kamusal bir kimlik kazandı. Onu hareket geçiren güç, İran milliyetçiliğinden ziyade Şii kimliği idi. Her ne kadar İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri General Ali Şemhani “Süleymani, Tahran’a gelir, alandaki durumu anlatır ve biz de onun icra ettiği staratejiyi belirleriz” dese de; İran’ın sınırötesi operasyon kararlarını kişilerin değil sistemin aldığını vurgulasa da; Kasım Süleymani karizması, tecrübesi ve başardıklarıyla oldukça geniş bir özerkliğe sahipti.

    Bir devrin sonu mu?

    IŞİD’in yenilgisi Suudi Arabistan ile İran adasındaki rekabeti kızıştırmıştı. Buna ilaveten Ortadoğu’dan çekilme niyetindeki Obama’nın yerine Trump’ın gelmesi ve Suudi Arabistan’da yeni yönetimle birlikte, Washington-Tel Aviv-Riyad ekseninde İran’ı çökertmenin yolları aranmaya başlandı.

    Cinayetlerin kararını veren Trump’ın bu yılın Kasım’ında yapılacak seçimlerdeki başarısının kesin olmaması; senatoya gönderilmiş olan aleyhindeki ithamların durumunu zayıflatması; her zaman kullanışlı görülen “terörizme karşı mücadele” iddiasıyla bu beklenmedik hamleyi yapmasına yol açtı. Ancak cinayetler ne İran’ın dış politikasını değiştirebilir ne de Haşdi Şabi milislerinin dağıtılmasına yol açabilir.

    Bayrağa saygı

    İran’da ise Süleymani cinayetini protesto eden öğrenciler yere çizilen ABD ve İsrail bayraklarına basmak yerine etrafından dolaşınca, Trump duyarlılıkları için kendilerine teşekkür etti.

    Hatırlanacağı gibi IŞİD’in halifesi Ebu Bekir el Bağdadi’nin öldürülmesi de bölgeyi terörizmden temizleyememişti. Öte yandan Suriye rejimi ve Rusya, anti-terörizm iddiasıyla cihatçı veya cihatçı olmayan bütün muhalefete karşı temizlik hareketlerini sürdürmekte.

    2017 ve 2018’de Trump’ın rejimi hedefleyen hava akınları da Şam yönetimini yolundan çevirememişti. ABD’nin Ortadoğu’ya müdahalesi paradoksal olarak bölgede İran nüfuzunun artmasına yol açmışsa da, esas olan Arap dünyasının bugün büyük oranda çeşitli yabancı ülkelerin tasallutu altında olması.

    Kasım Süleymani’nin katledilmesinden sonra, ülkelerindeki yas törenine katılan Iraklılar oldukça azdı. 7 milyonluk başkentte Şii camilerinde yapılan törene katılanlar birkaç bini geçmezken, Necef ve Kerbela gibi Şii kentlerinde de durum farklı değildi.

    Bu durumun İran’da dört kentte günlerce süren ve izdihamdan 60 kişinin öldüğü cenaze alaylarıyla karşılaştırılması, Kasım Süleymani’nin Irak’ta pek sevilmediğini göstermekte.

    Sokak gösterileri Irak’ta geçen Ekim’den beri devam eden sokak protestoları devam ederken, Süleymani’nin öldürülmesi neredeyse hiç yankı bulmadı.

    ‘Jeostrateji’ ve gerçek

    Aylardır Bağdat’taki Tahrir Meydanı’nın işgal etmiş olan gençler de bu ölüm haberini sevinçle karşıladı. Irak’ın güneyinde Nassıriya’da bir genç yas törenine katılmayı reddetiği için öldürüldü. Basra’da ise milisler göstericilerin toplandığı bir yere saldırdı. El Arabiya kanalı, Hizbullah’ın göstericilere ateş açtığını açıkça gösterdi.

    Sivil ölümlerini görmezden gelen “jeostratejik” bir değerlendirme ile sadece İsrail ve ABD’nin bölgede yaptığı katliamları sıralamak son zamanlarda sıklıkla karşılaşılan bir durum. İran dahil olmak üzere diğer devletlerin kendi halklarına veya vekalet savaşı yürüttüğü ülkenin halkına yönelik benzer eylemleri ise ya sessizce geçiştirilmekte ya da sosyal-demokratik haklar için gösterilere katılanlar kolaylıkla “terörist” damgası yemekte. Kasım Süleymani’nin yeri doldurulmayabilir; ama onu yüceltmek için kullanılan “Guevara” örneğinde olduğu gibi, dünyanın dört bucağında özgürlük arayanların gönüllerinde taht kuramayacağı açık. Unutmamak gerekir ki Irak’ta, Lübnan’da, İran’da ölümü göze alıp özgürlük için sokaklara çıkanlar, Süleymani’yi monarşinin bir komutanı olarak görüyorlar.

    Protestolarda 60 kişi öldü İran’da Süleymani’nin öldürülmesinin ardından başlayan protestolardaki izdiham sırasında 60 kişi hayatını kaybetti. Süleymani, İran halkı için bir semboldü.
  • Sarı Yelekliler bitti genel grev başladı…

    Sarı Yelekliler bitti genel grev başladı…

    “En grève jusqu’à la retraite!” (Emekliliğe kadar grev!)

    Fransa’da akaryakıt zamlarıyla alevlenen “Sarı Yelekliler” hareketi ivme kaybederken, emeklilik yaşı ve haklarıyla ilgili yeni düzenlemeler, işçi kesiminde büyük reaksiyon yarattı. Uzun zaman sonra neredeyse tüm solu ve işçi sendikalarını biraraya getiren genel grev kitlesel ölçekte devam ediyor. Bu defa Başkan Macron’un işi zor görünüyor.

    Fransa’da 2019’un son ayında, 5 Aralık’ta başlayan ve ülkeyi felç eden grevler, büyük sokak gösterileriyle devam ediyor. Artık tarihin tozlu sayfalarına kalktığı sanılan, çalışanların en geleneksel eylem biçimlerinden biri ve en etkilisi olan “genel grev”, aslında başka dillere çevrilse de esas olarak bir Fransız mamulatıydı. 19. yüzyıl sonunda Fransa’daki sendikacılık çevresinde “devrim” ile eşanlamlı bir sözcük olarak kullanılmış, 1906’da CGT (Confédération Générale du Travail) tarafından başlıca ilke olarak kabul edilmişti.

    1905 Sank Peterburg, 1917 İspanya, 1920’de Kapp darbesine karşı Almanya, 1926 İngiltere, 1936 Fransa (Amsterdam’da Yahudilerin tehcirine karşı), 1968 Fransa, 1975’te eşit haklar için kadınların genel grevleri… ilk akla gelenler. Fransa için henüz belleklerden silinmemiş ve o zamanki başbakan Juppé’nin adıyla anılan bir emeklilik planının ardından patlak veren 1995 genel grevi, eylemcilerin de hükümetin de gözünde bir zirve.

    Macron geliyor

    Macron başkan olurken emeklilik sistemini değiştireceğini belirtmişti. Seçmenin % 25 oyu ile iktidar olan Macron, aşırı sağcı Marine Le Pen karşısında çoğunluğun “defi bela” kabilinden oy vermesiyle kazanmıştı. Önümüzdeki dönemde de en büyük güvencesi, iki turlu seçimden ikinci çıksa bile birinciliği sağlama alacağı inancı. Macron iki sene önce -60’lardan bu yana ülkeyi yöneten Cumhuriyetçi Parti (de Gaulle’cü) ile Sosyalist Parti’nin çöküşünün üzerine iktidara gelince- güçlü devlet ve neoliberal ekonomik politikalar için önceki hükümetlerin beceremediği bir işe girişti: Çalışanların kazanımlarını tırpanlamak için Thatcher’vari reformlar yapmak! Bunun için Thatcher nasıl madenciler sendikasını çökerttiyse, Macron da demiryollarını hedef aldı.

    İktidara gelir gelmez sendikaların tepkisine yol açmadan iş kanununda bazı değişiklikler yaptı. 2018’in ilk aylarında ise SNCF’in (demiryolları) statüsünü değiştirdi. Bir çok anonim şirkete dönüştürülen işletmede binlerce kilometre yol iptal edildi ve hatlar rekabete açıldı. Demiryolcuların neredeyse bir asırlık statüsü, 1 Ocak 2020 itibarıyla artık değişmiş durumda. İş garantisinin yanısıra mesleğin zorluğundan ötürü emeklilik hakkını hareket halinde olanlar için 52, yerleşikler için 57 yaş olarak belirleyen eski düzenleme artık kaldırılıyor.

    Fransa’daki Sarı Yelekliler hareketi her ne  kadar akaryakıta yapılan zamlara karşı ortaya çıkmışsa da, kısa zamanda satın alma gücünün arttırılması, asgari ücretin yükseltilmesi, özetle zenginler için zenginlerce yönetilen topluma karşı halk sınıflarının sesini duyurabileceği bir demokrasi talebini yükseltti. Macron hükümeti 80’li yıllardan bu yana sürdürülen kemer sıkma politikalarındaki kritik eşik denebilecek emeklilik tasarısını gündeme getirince, bu defa sendikalar nihayet kış uykusundan uyandılar.

    Fransa’da Macron’un bu saldırısına karşı, Sarı Yelekliler hareketinin dışında liselilerden demiryolları çalışanlarına kadar bir dizi kısmi ve kendiliğinden direnişler oldu. Hastahanelerin acil servislerinde çalışanlar sendikaların da desteği ile bir ulusal eşgüdüm komitesi kurdular ve dokuz ay süren bir direniş yürüttüler (halkın % 88’i bu hareketi destekliyordu). 13 Eylül’de Paris’te toplu ulaşımda 1 günlük de olsa çok yaygın bir greve gidildi.

    Kuğuların grevi Macron’un emeklilik planına karşı başlatılan greve Paris Operası da katıldı. Garnier Sarayı önünde Paris Senfoni Orkestrası eşliğinde Kuğu Gölü’nden bir sahne sergileyen balerinler, 64 yaşına kadar işlerini sürdürmelerinin imkansız olduğunu söyledi.

    Hedefteki paralar: Emeklilik fonları

    Oldukça karmaşık olan emeklilik sistemi, 42 meslek grubundaki ayrı sistemleri tek bir sisteme bağlamayı hedeflerken, mesleki zorluklar gözardı edilecek ve 62 yaş limiti kaldırılacak. Hükümetin emeklilik reform tasarısını reddeden beş sendika,  20 Eylül’de yaptıkları bir toplantı ile 5 Aralık’ta harekete geçeceklerini ilan etmişlerdi.  Reform kelimesi eskiden işçilerin bir takım kazanımları için kullanılırken, birkaç on yıldır iş kanundan emekliliğe, sağlıktan ulaşıma, işçi haklarındaki “gerilemeler” anlamına geliyor!

    İki ay önceden hem sektörel hem de süresiz olarak ilan edilen grev, emeklilikten başlayarak Macron yönetiminin siyasetine toptan karşı çıkmayı hedefliyordu. 5 Aralık 2019 Ulusal Eylem Günü’nde, özellikle kamu sektöründe, toplu ulaşım ve demiryollarında, Paris başta olmak üzere tüm Fransa felç oldu. Macron’un emeklilik sistemindeki değişime çok da karşı çıkmayan en büyük işçi konfederasyonu CFDT’den de greve katılımların olması, Macron’un zaten tartışmalı olan meşruiyetini daha da zedeledi.

    Güvenlik güçlerinin verdiği 800 bin sayısına karşılık, sendikalar ilk gün 1.5 milyon insanın greve katıldığını belirtiyor. Sokak gösterileri ise ülkenin irili-ufaklı kentlerinde yoğun bir katılımla sürdü.

    SNCF’de grev kitleseldi. Greve katılım, kondüktörler arasında % 87, kontrolcüler arasında % 80 gibi yüksek bir oranda gerçekleşti. Paristeki 14 metro hatının 10’u o gün ve sonraki günlerde çalışmadı. Üniversiteler ve liseler de kapandı. Bu sırada sendika yönetimleri ile Sarı Yelekliler arasındaki görüşmeler karşılıklı bir güvensizlik içinde cereyan etti. Marseilles, Nantes, Bordeaux gibi kentlerde Sarı Yelekliler gösterilere katıldılar, yolları kestiler, paralı geçişleri ücretsiz kıldılar. İlginç toplantılardan biri de yalnızca kadınların katıldığı (feminist militanlar, tarihçiler, ekonomistler ve sendikacılar) 9 Aralık’taki bir toplantıydı. Emeklilik tasarısının kadınların durumunu hükümetin dediğinin aksine daha da ağırlaştıracağı vurgulandı; “Bu tasarı erkekler tarafından erkekler için tasarlanmış”.

    Fransa’nın her köşesinde Protestolar yalnızca başkent Paris’te değil Marsilya, Bordeaux, Rennes, Lille ve Lyon gibi kentlerde de devam ediyor. Joker, tüm dünyada olduğu gibi Marsilya’daki gösterilerde de sembol…

    Başbakanın hamlesi

    Başbakan Edouard Philippe’in 11 Aralık’ta yaptığı açıklama, Fransızların % 61’i tarafından ikna edici bulunmadı. Aynı araştırma halkın % 68’inin de grevcileri haklı bulduğunu gösterdi. En düşük emekli gelirinin 1000 euro olması ise iyi karşılandı. Hükümet 15 Aralık’tan sonra, yaklaşan Noel tatili vesilesiyle hareketin sönümlenmesini beklemekteydi. SNCF’in başındaki Jean-Pierre Farandou, bayram dönemlerinin ailelerin buluşması için önemli bir an olduğunu söyleyerek grevlere ara verilmesi çağrısında bulunurken, kimi sendikalar buna sıcak bakmadı.

    Başbakan  görüşmeye hazır olduğunu, elini uzattığını belirterek özellikle CFDT yönetimininden bir işaret bekliyor. İstifayı düşündüğünü söyleyerek tereddüt eden ve ardından istifa eden projenin mimarı hükümet üyesi Jean-Paul Delevoye’in emekliliğin 1963 doğumlulardan itibaren başlatılmasını önerdiği tasarı, başbakan tarafından şimdiden 1975 doğumlulara çekilmiş vaziyette!

    Noel ruhu sokaklarda Hükümet 15 Aralık’tan sonra, yaklaşan Noel tatili vesilesiyle eylemlerin hız keseceğini tahmin ediyordu, ama sendikalararası toplantıda yeni bir ulusal eylem günü saptamadan yerel eylemlere devam kararı alındı.

    Solu birleştiren Macron!

    17 Aralık’ta hükümetin “reformuna” hepten karşı olan ve tasarının geri çekilmesini talep eden sendikalar (CGT, FO, FSU, Solidaires ve dört gençlik örgütü) ve Sosyalist Parti’den başlayarak, popülistlere, Komünist Parti ve Troçkistlere kadar geniş bir yelpazenin katıldığı bir toplantıda seferberlik ilan edildi. Yeni Anti-Kapitalist Parti sözcüsü Olivier Besancenot ironi yaparak “harekete yeni bir nefes verdiği için” Başkan Edouard Philippe’e teşekkür etmeyi ihmal etmedi. Ne de olsa merkezin solundaki siyasal partiler 23 yıl sonra ilk kez biraraya geliyorlardı!

    Özellikle başlıca sınai faaliyetlerin büyük kısmının mekan değiştirmesi; emeklilik, iş kanunu gibi ulusal ölçekteki uygulamalar ve işten çıkarmalar; kamu kesiminin çözülmesi gibi sektörel alandaki gerilemeler yüzünden, sendikalar toplumdaki nüfuzlarını önemli ölçüde kaybetmişlerdi. Sarı Yelekliler hareketinin giderek zayıflamasıyla, sendikalar emeklilik tasarısı etrafında bir meşruiyet oluşturarak yeniden hayat bulma imkanı yakaladılar.

    CGT 17 Aralık’ta katılımın 1.8 milyon olduğunu belirtti. Sendikalararası toplantıda yerel eylemlerle ve Noel’de kesinti yapmadan ama yeni bir ulusal eylem günü de saptamadan harekete devam kararı alındı.18 Aralık sabahı toplantılar başlamadan  birkaç saat önce Macron, özellikle emeklilik yaşı konusunda bir “iyileştirme”nin mümkün olabileceğinden sözederek hiç değilse bayram süresince eylemlere bir ara verilmesini sağlamaya çalıştı.

    Merakla beklenen ise, hükümete yakın ve kırmızı çizgisi 64 yaş olan  CFDT Genel Sekreteri Laurent Berger’nin tavrıydı. Görüşmeler sonucunda sendikacılar hükümetin kararlığının anladıklarını belirttiler ancak kendilerinin de kararlı olduklarını açıkladılar. Uzlaşma olmamıştı. Laurent Berger ise bugün-yarın bir ilerlemenin kaydedilebileceğine inanmadığını, ancak başbakanın bu konuda adım atması gerektiğini belirtti.

    Fransa hâlâ ayakta…

  • Diktatörü, patronu, polisi hepsi gitmeli, hepsi!

    Diktatörü, patronu, polisi hepsi gitmeli, hepsi!

    Lübnan’dan Şili’ye, Hong Kong’dan İran’a dünyanın dört bir yanında eşzamanlı sokak hareketleri yükselişte… Toplu ulaşıma zam ya da whatsApp’a vergi gibi küçük kıvılcımlarla başlayan hareketlerin radikalleşmesinin kökeninde toplumsal eşitsizlikler, yoksulluk ve yaşam koşullarının tahammül sınırlarını zorlaması gibi nedenler var. Ülke ülke yakın tarih ve gündem analizi.

    Arap Baharı, Occupy, M 15, Gezi adlarını alan dalganın anlam ve önemi üzerine tartışmalar henüz tükenmemişken, dünyanın dörtbir yanında muhalefet hareketleri farklı taleplerle bir defa daha eşzamanlı sokağa döküldü. 

    Kapanmayan şemsiyeleriyle Hong Kong, dünyanın yeni devi Çin’in teşhir edildiği bir gösteriler manzumesiyle daha önceki dalgada rastlanmayan bir boyut ekledi haritaya. 30 yıl önce Tiananmen Meydanı’nda kanla bastırılan özgürlük talebi yeniden boy göstermiş gibi… Arap Baharı’nı kazasız belasız atlatan Cezayir, 22 Şubat’tan bu yana sokakta. Boyu-posu küçük olsa da milletler ve mezheplerdeki çeşitlilik açısından dünyanın sayılı ülkeleri arasında olan Lübnan’da bütün bu bölünmüşlüğü aşan sokak hareketi, hükümeti istifaya zorlayabiliyor. İran’da nüfusun 60 milyonu yoksulluk sınırındayken hükümetin bölgede nüfuz sahibi olabilmek adına devlet bütçesinde yarıklar açmasına yönelik tepkiler, İslâm Cumhuriyeti’nin meşruiyetini sorgulamaya vardı. Ülke ya da toplum statüsü tartışılan Irak’ta ise 100’ü aşkın göstericinin hayatını kaybetmesinin ardından bile sokak hareketi devam ediyor. 

    1 milyon Hong Konglu Çin’e karşı ayakta Hong Kong’daki gösteriler, Haziran ayında suç işlediklerinden şüphelenilen kişilerin Çin’e iadesine imkan veren tartışmalı yasa tasarısı nedeniyle başladı. “İki sistem, tek devlet” ilkesiyle yönetilen yarı özerk Hong Kong’da yaşayan 1 milyon kişi bu yasa tasarısını protesto için sokağa döküldü.

    Latin Amerika’ya gelince… Ekvador’da dağdan inen yerliler kenti işgal ediyor. Şili’de nice ölümlerden sonra bile sokak çatışmaları dinmiyor; hükümet geri çekilmesine rağmen talepler sürüyor. Bolivya’da ABD’nin desteği ile genelkurmay nezaretinde bir darbe gerçekleşti. Seçim anketlerinde açık ara önde iken uydurma gerekçelerle hapse atılıp seçime girme imkanı elinden alınan eski başkan Lula’nın hapisten çıkması ise Brezilya’da yeni hareketliliklere yol açabilir. 

    Bir önceki protestolardan farklı olarak Güney’de, yani yoksul ülkelerde uygulanan politikalar sorgulanıyor; sandık için verilen sözlerin akıbeti sokakta soruluyor. Güney’de talepler içinde yoksulluğa çözüm, Hong Kong ve Katalonya gibi yerlerde ise demokrasi öne çıkıyor. Başlangıçta toplu ulaşıma, akaryakıta zam ya da whatsApp’a vergi gibi çok basit nedenlerle tetiklenen hareketlerin aniden radikalleşmesinin kökeninde toplumsal eşitsizlikler, yoksulluk, yaşam koşullarının tahammül sınırlarını zorlaması var. 2010-11 Arap devrimleri, 2011’deki Şili öğrenci hareketi, 2014’te Hong Kong’da başlayan şemsiye hareketi, 2018’de Nikaragua ve İran’daki gösterilerden sonra yeni bir dalga mı bu?

    Haiti’de otomatik silah su tabancasına karşı Haiti’de Şubat ayında başlayan gösterilerde talep: Devlet Başkanı Moise’nin istifası, zamların geri çekilmesi ve yolsuzlukların cezasız kalmaması. 9 kişinin hayatını kaybettiği protestolarda, otomatik silahlı askerlerin karşısında su tabancalı siviller de vardı.

    Ulusal bağlamlarda tetikleyici neden özgül olmakla birlikte, kısa zamanda her bir hareket iktidarın ve yolsuzluğun reddine doğru daha geniş bir eleştiriye vardı. Ekvador ve Haiti gibi ülkelerde yerel seçkinlerin ve uluslararası finans kurumlarının hızla gösterilerin hedefi haline gelmesi buna işaret ediyor. Göstericilerin moral gücü alabildiğine yüksek. Zamlara ya da kamu hizmetlerinin ticarileştirilmesine karşı barışçıl taleplerle yürütülen bir mücadele karşısında bir isyanı bastırırcasına sert tedbirlere başvurulması, mevcut yönetimlerin meşruiyetinin sorgulanmasına da yol açıyor. 

    Henüz elimizde bu gösterilere kimlerin katıldığıyla ilgili sosyolojik araştırmalar bulunmasa da fotoğraflardan kentli gençlerin yüksek katılım gösterdiği rahatlıkla seçiliyor. Bir önceki dalgada öne çıkan kadınlar, bu sefer daha da belirgin bir şekilde görünür hale geldi. Bu da eylem tarzlarının yenilenmesine katkıda bulunuyor. Sudan gibi bir ülkede kadınların devrimin sesi olması tek başına yeterince önemli. Yine bir önceki dalgadaki gibi bu gösterilerin de siyasal partilerle bağlantılı olmaması, taleplerin sistematize edilmesi, bir program olarak sunulması açısından zorluklar getirse de, alabildiğine yatay hareketlenmelere olanak vermekte.

    Siyasal İslâm’dan geriye ne kaldı?

    30 yıldır iktidarda olan soykırımcı başkan Ömer el Beşir’in devrildiği Sudan’dan başlayan ve Arap Baharı’nın ikinci dalgası olarak da adlandırılan hareketliliğin öncekinden önemli bir farkı, Müslüman Kardeşler başta olmak üzere çeşitli İslâmi hareketlerin “muhalefet” olarak inandırıcılığını yitirmesi. 2013’te iktidara gelen diktatör Sisi’ye karşı 20 Eylül’de Kahire’de başlayıp diğer kentlere yayılan gösterileri sert bir şekilde bastıran rejim kısa zamanda 3 bin kişiyi tutukladı. Mısır başkanı Mursi’nin idam edilmesinin ardından göreve gelen darbeci Sisi’nin protesto edildiği gösterilerde, Mursi döneminin de geniş kitlelerce hayırla yâd edilmemesinin bir sonucu olarak bu idamın gündemden düşmesi dikkati çekiciydi. Bu dönemde devletin silah alımını aksatmazken, paranın değerinin yüzde 50 düşmüş olması; zaruri ihtiyaç maddelerine devlet katkısının kaldırılması ve Uluslararası Para Fonu’ndan 2016’da alınan kredi için kemerlerin iyice sıkılması protestoların ana mevzularındandı.

    Tunus’da 13 Ekim’deki ikinci turda, siyasal İslâm’ın da dahil olduğu muhalefetin karşısında, bağımsız aday Kays Said’in yüzde 70 oyla başkan seçilmesinde kayırmacılık ve yolsuzluğa karşı söylemleri etkili oldu. 2011’de Müslüman Kardeşler, tarihinde ilk kez iktidarda yürütme gücüne sahip oldu ve o zamana kadarki adalet ve özgürlük vaatlerini gerçekleştirmek bir yana halkın gündelik sorunlarını bile iyileştiremedi. Libya, Suriye ve Yemen’de Sünni, Irak’ta Şii yönetimler halkın tepki duyduğu uygulamalara imza attı. 

    Hareketlerin özgül çıkış noktalarıyla birlikte ortak noktalarını da görebilmek için İran, Lübnan, Cezayir, Irak, Şili, Ekvador ve Bolivya’yı mercek altına aldık.

    İRAN

    Merg Ber-Kârger, Dürûd Ber-Sitemger – İşçiye Ölüm, Yaşasın Diktatör

    15 Kasım gecesi petrole yüzde 300 zam yapılmasıyla İran’nın 21 kentinde başlayan gösteriler, kısa sürede İslâm Cumhuriyeti’nin meşruiyetini de sorgulayan siyasal bir yöneliş kazandı. Rejimin cevabı ise protestocuları hakiki kurşun kullanarak şiddetle bastırmak oldu. Zaten devletin denetimi altındaki internet anında kesilerek ülkenin dünyayla ilişkisi koparıldı ve böylece sosyal medya üzerinden paylaşılacak görüntülerle, baskının boyutlarının dünyaya duyurulmasının önüne geçildi. Basınçlı su, gaz ve hakiki mermi sonucu ölenlerin sayısı hakkında kesin bir bilgi olmasa da 100-300 arasında değişen rakamlar veriliyor. Gösterilerin ilk gününde rejimin aktardığı rakama göre 1000 kişi tutuklandı. Uluslararası Af Örgütü başta barışçıl bir şekilde süren gösterilerde çıkan taş atma, bazı bankalara zarar verme ve yangın gibi olayların güvenlik güçlerinin baskısına tepki olarak gerçekleştiğini söylüyor. Rejim ise başta ABD olmak üzere dış güçleri olaylardan sorumlu tutuyor.

    İran Riyali geçen yılki değerinin üçte ikisini kaybetti. Son iki yılın enflasyon oranları yüzde 31 ve yüzde 37; Uluslararası Para Fonu’na göre geçen yıl millî gelirde yüzde 4.8 düşüş yaşanırken, bu yıl bu oran yüzde 9.5’e ulaşacak. Hâl böyleyken rejimin yoksullara yardım etme bahanesiyle benzine zam yapması halkı ayaklandırdı. Özellikle son yıllarda Amerikan yaptırımlarının yanısıra rejimin de “ideolojik” saplantısıyla Lübnan, Irak, Suriye ve Yemen başta olmak üzere bölgede nüfuz sahibi olmak için yürütülen çalışmalar, devlet bütçesinde derin yarıklar açmış durumda. Irak’ta göstericiler “İran dışarı” derken İran’daki kimi göstericiler de “Gazze hayır, Lübnan hayır” demekte. Jeopolitik güç gösterilerinin getirdiği yükün yanısıra son yıllarda orta sınıfı neredeyse yokeden, yönetici kastın ise semirmesine yol açan politikaların sonucu olarak yoksullar umutsuz. Demokrasinin olmadığı ülkede sandıktan da beklenti olmadığı için genç nüfus kendini ancak sokakta ifade edebiliyor. 

    İran dünyadan koptu birbirine bağlandı 15 Kasım günü başlayan eylemlerin ardından
    İran hükümeti ülkenin internet bağlantısını kesti. Yaklaşık beş gün süren protestoları öncekilerden ayıran, geleneksel olarak hükümete yakın sayılan şehirlerde yaşayanların da sokağa çıkmasıydı (üstte). Eylemlerde özellikle bankalar ateşe verildi (altta).

    İran, doğalgaz ve petrol gelirlerinde dünyada ilk dört ülke içinde yer alırken bu zenginliğin bölgesel nüfuz uğruna harcanması, ekonomik resesyona ise “ideolojik” yanıtlar verilmesi bir sonuç üretmiyor. Yaptırımlar nedeniyle devlet gelirlerinin neredeyse yarısını oluşturan petrol ihracatında, 2.2 milyondan 600 bin varile varan dramatik bir düşüş yaşandı. Yüzde 75’i 40 yaş altında olan 83 milyonluk İran halkı, artan işsizlik ve pahalılık karşısında umutsuz. Bu nüfusun 60 milyonu, yoksulluk sınırında! Ruhani’nin olayların arkasında ABD ve İsrail’in bulunduğu iddiası karşısında sokaktaki insan vatandaşlık haklarını savunmak zorunda hissediyor. 

    Beş günlük protestoların ardından İran’da şimdilik sükunet sağlanmış gibi görünüyor. Ne var ki bedeli ağır oldu. 

    LÜBNAN

    Küllün Ya’nı Küllün – Hepsi Yani Hepsi!

    Lübnan, Fransız ve İngiliz emperyalistlerinin bölgeyi paylaşma döneminde Arap milliyetçiliği ile Lübnan Hıristiyan milliyetçiliği arasında çıkan uzlaşmazlıklardan İsrail işgaline, tarihi boyunca siyasal krizlere, iç ve bölgesel savaşlara sahne olmuş bir ülke. Cumhurbaşkanından başbakanına her mevkinin ülkedeki 18 cemaatten birine hasredildiği siyasal sistem bir parçalı bohça manzarası sunuyor. 

    Göstericilerden birinin deyişiyle “Lübnan’da tek bir cemaat var, o da ezilenlerin cemaati” diye açıklanabilecek son gösteriler ise ülke tarihindeki bütün bölünmüşlüklerin üstüne çıkmış gibi görünüyor. Cemaat yöneticileri durumdan istifade ederken herhangi bir mezhepsel veya etnik çözümün imkansız olması, siyasal sistemi bloke etmiş halde. Siyasilerin hepsini karşısına alan hareket, Gilbert Achcar’ın Arap Baharı’yla ilgili kitabına da adını veren ünlü slogan “Halk istiyor”a (Halk rejimin değişmesini istiyor) yeniden güncellik kazandırmış durumda. 

    Hizbullah ve Emel gibi sosyal görevler de üstlenen din temelli gruplar, geçen dönemde siyasal sisteme entegre olup sokaktaki bağımsız ve güdümsüz hareketten rahatsız olmaya başladı. Libya, Bahreyn, Mısır ve Suriye deneyimlerinden dersler çıkarmış gibi görünen sokak, “tapınak tacirleri ve savaş beylerinin” ittifakı üzerine kurulu siyasal sistemi kökünden sarsmakta. Trablus ve Beyrut sokaklarında “devrim” sözcüğü kitlesel olarak organize yolsuzluğa karşı en çok kullanılan sloganlardan biri olarak öne çıkıyor. Talepler kimi zaman ulusal sınırların dışına da taşıyor. Örneğin Lübnanlı komünist bir militan olan ve 35 yıldır Fransız zindanlarında yatan Georges Abdallah’ın serbest bırakılması, Filistin davası gibi konular da gösterilerde yerini alıyor. Polis ve ordu, olağan görevlerinin dışında aşırı bir sertlik göstermedi.

    WhatsApp’tan patladı Lübnan’ı salladı Hükümet, ekonomik kriz karşısında vergi zamlarına 6 dolarlık WhatsApp vergisini de ekleyince Lübnan, son 10 yılın en büyük eylemlerine sahne oldu (üstte). Başbakan Hariri’yi istifaya zorlayan Lübnanlılar, şişme bir havuzdan bayrak sallamak gibi ilginç protestolara da imza attılar (altta).

    Sokak gösterilerinin yükselişi, toplumsal ve ekonomik taleplerle jeopolitik kaygılar arasındaki dengeyi iyice bozdu. Örneğin Hizbullah lideri Nasrallah, karışıklıkların Suudi Arabistan, ABD ve İsrail üçlüsüne yaramaması için gösterilere cepheden karşı çıkamazken, bir yandan da taraftarlarına gösterilere katılmamalarını tavsiye etti. Brezilya ve Güney Afrika ile birlikte eşitsizliğin en yüksek olduğu ülkelerden Lübnan’da en zengin yüzde 2’nin geliri en yoksul yüzde 60’ınkiyle eşit. Saydamlık konusunda ise Lübnan, 180 ülke arasında 138. sırada.

    20 Ekim’de başlayan olaylardan dört gün sonra Başbakan zamları geri almakla kalmadı, bir takım iyileştirme vaatlerinde de bulundu. Ne de olsa erken bir seçime giderek halk hareketinin baskısından kurtulmak istiyordu. Ancak manevra alanı kalmamıştı. Suudi Arabistan’ın müttefiki Hariri, babasını öldürdüğünü iddia ettiği İran yanlısı Hizbullah’ın ağırlıkta olduğu bir hükümet kurmak zorunda kalmıştı. Zaten istikrarsız bir zeminde kıvranıyordu. 

    Lübnan, Cezayir ile birlikte 2011’deki Arap Baharı’nı es geçmiş sayılır. Ancak şimdi bu bahara yeni bir soluk üfleniyor.  

    CEZAYİR

    Yetnehav Gâ’ – Hepsi Gitmeli

    1 Kasım’da Cezayir’in kurtuluşunun 65. yılı kutlanırken, 22 Şubat’tan bu yana sokakları dolduran insanlar Cezayir tarihinde ilk kez ulusal kurtuluşlarına bir içerik kazandırmaya çalışıyorlardı. Herkes bir ağızdan “Halk bağımsızlık istiyor” diye slogan atıyor, Cezayir devriminin altı mimarının çehrelerinin basılı olduğu pankartlar taşıyorlardı. 

    Cezayir’de kanlı 90’lı yıllarda Ulusal Kurtuluş Cephesi kalıntılarıyla İslâmi Selamet Cephesi arasındaki savaşın ve sivil katliamlarının bıraktığı acı izler, her iki cephenin de meşruiyet kaybetmesine neden oldu. Cuma gösterilerinde İslâmi renk kaybolmuş gibi görünüyor. Ancak güvenlik güçleri 70’li yıllardaki gibi evleri bastı, insanları ailelerinin ve avukatlarının bilmediği yerlere götürdü. Rejimin başındaki General Ahmed Gaid Salah, hareketi doğrudan bastırmak yerine, pek ortalıkta gözükmeden seçici bir baskı uyguladı. Cumhuriyetin kurucusu kabul edilen ordu ile göstericiler arasında müzakerelerin sürmesi, sokağın herhangi bir kurumsal kimliğe sahip olmamasına rağmen ne kadar güçlü ve meşru olduğunu da gösteriyor. Öte yandan geçen ilkbaharda beşinci kez aday olan Cumhurbaşkanı Abdülaziz Buteflika, protestolar karşısında adaylığını geri çekti. Şimdi 12 Aralık’ta seçim yapılması için bastırıyor. 

    Devlet içinde devlet olan ordunun toplumdaki her türlü ağırlığına karşı çıkılırken sosyo-ekonomik reform talebi giderek radikalleşiyor. 1962’den beri yürürlükte olan askerî siyasal sistem, halkla karşı karşıya kalmış durumda. El Vatan gibi günlük gazetelerde göstericilerin en radikal görüşleri bile rahatlıkla yer bulabiliyor. Rejimin seçimi bastırmasına karşı olan sokak önce “Kurucu Meclis” istiyor.

    Cezayir’de 10 binler sokakta

    Cezayir’de Şubat’tan beri süren Cuma gösterilerinde İslâmi renk kaybolmuş gibi görünüyor. Cezayirliler, kronikleşen yolsuzluk ve işsizliğin simgesi olarak gördükleri Buteflika’nın 20 yıllık iktidarının artık bitmesi gerektiğini düşünüyor.

    IRAK

    Eş-şa’b Yürîdü Iskâte’n-Nizam – Halk Rejimin Düşmesini İstiyor

    Irak Kürdistan’ı ve Sünni bölgelerde sükunet var. Bağdat ve güneyde ise İslâmileştirme sürecine ve siyasal/toplumsal hayatın mezheplere göre düzenlenmesine karşı eşit yurttaşlık hakları için gösteriler sürüyor.  Ünlü slogan, “Halk rejimin düşmesini istiyor” Irak’ı da sarmış durumda. İşsizlik, yoksulluk, keyfe keder kamu hizmetleri karşısında sosyal adalet talebi öne çıkıyor. Mezhepsel, dinsel ve etnik temsil düzeyinde, her yöneticinin kendi grubunun çıkarlarını koruyup geniş kitlelerin gündelik sorunlarına bigane kalması eleştiri topluyor. Talepler içinde en önemlisi, tıpkı Lübnan’daki gibi rejimin bu cemaat yapılanmalarına karşı yurttaşlık temelinde yeniden inşa edilmesi. Uzaktan bakanlar için Şii bölgelerinde İran’ın nüfuzuna karşı gösterilerde açıkça “İran dışarı” sloganı atılması şaşırtıcı olabilir. ABD’nin 2003 Irak işgalinden bu yana Şii hareketini desteklemesi ve milisleri sayesinde, İran burada azımsanmayacak bir nüfuza sahip oldu.

    Ekim’in başında 100 olan ölü sayısı 250’ye varırken, yaralı sayısı 10 bine ulaştı. Bir yandan da merkezî hükümet 100 bin konut inşaı, işsiz gençlere konut yardımı gibi önlemler alacağını vaadediyor. Ancak artık özellikle gençler rejimden umudunu kesmiş durumda. Arap dünyasında devletlerin reforma yanaşmamaları, kentlerde yaşayan işsiz genç kitlesinin statükoya karşı hoşnutsuzluğunu eyleme dökmesine yol açıyor. Sokağa çıkanlar yurttaş olarak ciddiye alınmayı ve saygı görmeyi bekliyor. En temel hakların hiçe sayıldığı otoriter rejime “Yeter” derken, önceki dalgalardan farklı olarak eşitlik talebini de yükseltiyorlar.

    Iraklı öğrenciler, Divaniye’deki hükümet karşıtı gösteriler sırasında güvenlik güçleriyle “selfie” çekerken…

    ŞİLİ

    Que Se Vayan Todos – Hepsi Gitmeli

    Latin Amerika’nın en zengin ülkesi Şili, fiyatların Avrupa ayarında, maaşların ise kendi bölgesinin ilerisinde ama Avrupa’nın çok gerisinde olması nedeniyle her an patlamaya hazır. 13 Ekim’de, her gün 3 milyon kişinin kullandığı metro ücretlerine yapılan zam üzerine liseliler sokağa döküldü. Ardından 17 Ekim’de Metro Çalışanları Sendikası açıkça öğrencileri desteklediğini belirtti. 18 Ekim’de sosyal ağlar aracılığıyla yapılan çağrının arkasından geniş halk kitleleri sokağa döküldü. Polis ve ordunun koruduğu metro istasyonlarının 78’i yakıldı, süpermarketler yağmalandı. Durum kontrolden çıkmıştı.

    2017’de emeklilik için 1 milyon insanın katıldığı ve sendikaların desteklediği, “No+AFP” gibi eski protestolardan kalma pankartlar, lise öğrencilerinin tetiklediği hareket sırasında her sokak başında yeniden boy gösterdi. Bu hareket özel emeklilik fonu yöneticilerinin yolsuzluklarına karşı başlatılmıştı. Kimsenin cezalandırılmaması üzerine 21 Ekim’de genel grev ilan edildi. 8 Mart’ta 350 bin kişinin katıldığı bir gösteriyle Şili tarihinin ilk feminist grevini örgütleyen Feminist Koordinasyon da grev çağrısında bulundu. 

    25 Ekim’de ülke, tarihinin en büyük gösterilerine tanık oldu. 1.2 milyon insan başkanlık sarayına giden yolu ve meydanı doldurmuştu. Allende’nin portreleri ve askerî diktatörlüğün 1973’te öldürdüğü ünlü müzisyen Victor Jara’nın şarkıları her yerdeydi. Sokaklar korkunun ne olduğunu bilmeyen yeni bir kuşak tarafından işgal edilmişti. Santiago’nun mahallelerindeki “caceroleos” (tencere-tava konseri) ve büyük meydanların işgal edilmesi güvenlik güçlerini çaresiz bırakacaktı. Devlet sarayında (Moneda) toplanan hükümetin ilan ettiği olağanüstü hal askeri öne çıkarınca göstericilerin meşruiyeti daha da arttı. 30 yıllık dönemin en büyük sosyal ayaklanması, 20 Ekim’de başkanın sokaktakilerle savaşta olduğunu söylemesine yol açtı. Yolsuzlukların iyice itibarsızlaştırdığı yönetimin savaş ilanı, Şili toplumunun yapısal eşitsizliğine bir yanıt olmayacağı gibi ulaşım, sağlık, elektrik gibi kamu hizmetlerinin pahalılaşmasını da durduracak gibi değildi. Halkın kredi borçlarını ödemesinin imkansızlaşması ve toplumsal hakların eğretileşmesi, Şili gibi zengin bir ülkenin bile ikiye bölündüğünü göstermekte. 

    Şili tarihinin en büyük isyanı Şili’de metro ücretlerine yapılan zamdan patlak veren protestolar, ülke tarihinin en büyük isyanına dönüştü. 25 Ekim’de 1 milyonun üzerinde insan başkanlık sarayına giden yolu ve meydanı doldurdu (üstte). Latin Amerika’nın en demokratik ülkeleri arasında sayılan Şili’de, güvenlik güçleri şiddetin dozunu artırdıkça, göstericiler de kendilerini
    savunmak için lavaboyu kalkan yapmak gibi yaratıcı çözümlere başvuruyor (altta).

    Nüfusun yüzde 1’lik kısmının ülke zenginliğinin üçte birini elinde tuttuğu Şili’de ilk bakışta durum hiç de kötü gözükmeyebilir. 30 yıldır kesintisiz bir büyüme var; enflasyon düşük. Arjantin’de yoksulluk yüzde 35 iken burada yüzde 8. Öte yandan 14 milyon yetişkinin 11 milyonu borçlu. İnsanlar bu ekonomik büyümenin aslan payını kimlerin aldığını sorguluyor. 

    Olaylarla başa çıkamayacağını anlayan başkan, “Mesajı aldık: Neşeli ve barışçıl Şilililer daha adil ve daha dayanışmacı bir Şili istiyorlar” diyerek emekli maaşlarına yüzde 20 zam gibi bir dizi vaatte bulunmasına rağmen hareket durmadı. Sözde hakiki mermi kullanılmamasına rağmen doğrudan göstericilerin üzerine açılan ateşle ölenlerin sayısı 20’yi, gözlerini kaybedenlerin sayısı 250’yi aştı. 

    Sistemi kökten sorgulayanlar daha temelden önlemler alınmasını istiyor. İktidardakilerin gitmesi bile yeterli görülmüyor; nisbi temsille oluşturulacak gerçek bir Kurucu Meclis ile yurttaşların (yüzde 50+1 değil) üçte iki çoğunluğu ile yeni bir Anayasa yapılması talep eidliyor. 2.8 milyar dolarlık servetiyle Başkan Pinera’nın halk desteğinin yüzde 15’lerde olması, rejimin meşruiyetinin ne kadar tartışmalı olduğunu açıkça gösteriyor. 2017’deki başkanlık seçimine de katılım yarı yarıya olmuş ve Pinera seçimi ancak seçmenin dörtte birinin oyunu alarak kazanmıştı. 

    EKVADOR

    Ni Moreno No Correa – Ne Moreno Ne Correa

    İspanyolların Amerika’yı işgal etmesinden 527 yıl sonra ülkenin dört bir yanında barikatlar kuruldu, anayollar kesildi, on binlerce insan sokakları doldururken birçok vilayet binasının yanısıra parlamento binası da geçici olarak işgal edildi. Bir önceki reformcu başkan Rafael Correa’nın izinden gittiğini söyleyerek iktidara geçen Lenín Moreno, seçilmesinin sabahına kalmadan redd-i mirasta bulunup neoliberal politikaları yürürlüğe sokmuştu. Böylece yoksulluğun azaldığı (2007-2016 arasındaki Correa döneminde yoksulluk oranı yüzde 37’den yüzde 23’e düştü), borçların yeniden yapılandırıldığı, Julian Assange’a sığınma hakkı tanındığı bir dönemden sonra “yurttaşlık devrimi”nin kazanımlarının tersine çevrilmeye çalışıldığı yeni bir döneme geçildi. 

    Kredi vermek için IMF’nin şart koştuğu kemer sıkma politikalarına sıra gelince sendikalar, kadınlar, öğrenciler ve ülkenin toplumsal ve siyasal hayatında özel bir yeri olan yerliler, 3-12 Ekim arasında başkent Quito’yu fethettiler. Halk gıda, giyim, ilaç gibi ihtiyaçlar için kent dışından gelenlerle dayanışmada bulunuyor, kamyonlarla kente inen yerliler ve köylüler Arbolito Parkı’na ve üniversiteye yerleşiyordu.

    Sendikalarla yerliler elele Ekvador’da protestocular, IMF’nin kemer sıkma politikalarına son verilmesi için otoyollara barikatlar kurdu, parlamentoyu bastı, polisle çatıştı (üstte). Zamlardan en çok etkilenecek grup olacaklarını söyleyen yerli gruplar da yıllar sonra ilk defa sokağa çıktılar (altta).

    Ordu ve polis şiddetinin artması yeterli gelmeyince hükümet olağanüstü hal ilan etti. Ekvador Yerli Milletler Konfederasyonu da (CONAIE) misilleme yaparak kendi bulunduğu topraklarda olağanüstü hal ilan etti! Kendi izinleri olmadan topraklarına girecek olan polis ve askerlerin tutuklanacağını ilan ettiler. Gerçekten de 50 üniformalı, günlerce And Dağları’ndaki Chimborazo’da tutuldu. 

    Hükümet, Ekvador tarihinin en şiddetli önlemleriyle hareketi bastırmaya çalışıyordu. Barışçıl ancak kitlesel gösterilerde yaşanan çatışmalarda 8 kişi öldü, 1300 kişi yaralandı ve 1200 kişi tutuklandı. Buna rağmen geri çekilmeyen hareket karşısında hükümet 14 Ekim’de diyalog arayışına girdi ve nihayetinde ayaklanmaya neden olan kararnameyi geri çekti. Ekim ayaklanması 12 yıldan sonra yerli hareketinin yeniden sahneye çıktığını gösterdi. 

    BOLİVYA

    Resistencia, Resistancia – Direniş, Direniş

    Nüfusunun üçte biri yerlilerden oluşan Bolivya’da ilk kez bir yerli başkanın seçilmesi için 21. yüzyılı beklemek gerekti. Siyaset erbabı olmayan, sendikacılıktan gelen Evo Morales toplumsal hareketlerin desteğini alarak 14 yıldır başkanlık koltuğunda oturuyordu. Ancak anayasa artık yeniden seçilmesine izin vermiyordu. 2016’da yapılan bir referandumu da kaybetmesine rağmen idari yollarla bunu aşıp yeniden aday olduğunda toplumda genel bir hoşnutsuzluk oluştu. Halbuki Haiti’den sonra kıtanın en yoksul ülkesi olan Bolivya, bu 14 yılda ekonomik ve toplumsal olarak önemli gelişme kaydetmişti. Ortalıkta bir ekonomik sıkıntı yoktu.

    Bolivya’nın seçim sistemine göre bir aday, rakibiyle arasındaki farkı yüzde 10’a çıkardığında ikinci tura gerek kalmıyor. 20 Ekim’de yapılan seçimlerde Evo Morales 7 puan önde giderken, sayımda bir duraklama yaşandı. Birkaç gün sonra aradaki farkın 10.5 puan, yani tam da Morales’in ihtiyaç duyduğu kadar olduğu ilan edilince geçen 14 yılda mevkilerini ve nüfuzlarını kaybeden geleneksel kentli ve beyaz muhalefet, yani eski seçkinler, başkent La Paz ve Santa Cruz’da büyük gösterilere girişti. Evo Morales’in atamış olduğu genelkurmay başkanı istifa ettiğinde, muhalefet zaten Morales’in evini basıp yakmıştı bile. Morales, Meksika’ya sığınmak durumunda kaldı. Ancak 14 yıllık dönemde makroekonomik gelişmelerden nasiplenen Evo Morales taraftarları da sokağa dökülünce bu kez açılan ateşle insanlar ölmeye başladı.

    Tersine hareket: Bolivya Yerlilerin nüfusun önemli bir bölümünü oluşturduğu Bolivya’nın ilk yerli başkanı Morales, ağırlıklı olarak ülkenin nüfuzunu kaybeden beyaz, kentli seçkinleri tarafından protesto ediliyor (üstte). Evi, seçimlerde yolsuzluk yaptığı iddiasıyla yakıldı ve Morales, Meksika’ya sığındı.
  • 1930-60 Türkiye’sinde komünist, milliyetçi ve Kemalist kültür kavgaları

    1930-60 Türkiye’sinde komünist, milliyetçi ve Kemalist kültür kavgaları

    Günlük gazeteler ve köşe yazarları üzerinden yürütülen tartışmalar, dönemin ağır topları olan Nâzım Hikmet, Peyami Safa ve Nurullah Ataç’ı karşı karşıya getiriyor; özgürlükler açısından hiç de parlak olmayan bu dönemde, yazarların kültürel birikimi dikkati çekiyordu. O yıllardaki gazetelerin kültür-sanat sayfaları da bugünkülerle kıyaslanmaz şekilde iyi, çok daha ileriydi.

    Dünya ile Devlet Arasında Türk Muharriri (1930-1960), Tuncay Birkan, Metis Yayınları, 522 s. 54 TL.

    Son zamanlarda iktidar tarafından “kültürel hegemonyanın bir türlü sağlanmadığı”ndan şikayet edilir oldu. Kültürel hegemonyanın serencamı hakkında çok fazla düşünülmediğinde, bunun siyasal iktidarı elde bulundurmanın doğal sonucu sanılması tabii gözükebilir. Veya kültürel hegemonyayı sağlamak için bütün yazar ve gazetecileri bir türlü fişlemenin yeterli olacağı sanılabilir (1938’de Emniyet Umum Müdürlüğü Dokuzuncu Şube’yi bu iş için kurmuş; şimdilerde devlet aşkıyla denmese de tamamıyla “duygusal” olarak bu işi yapanlar var!).

    Tek parti dönemindeki bu fişleme merakı 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti tarafından deşifre edilmişse de, onlar da aynı yöntemleri uygulamaktan kendilerini alamamışlardır. Bütün bu dönemlerlerde kültürel hegemonya ne tür bir seyir izlemekteydi?

    Tuncay Birkan’ın “siyasi edebiyat tarihinden fragmanlar” da denebilecek kitabı, tür olarak sınıflandırılması zor olsa da (şart da değil), seçtiği dönem itibarıyle piyasadaki muharririn geçim derdinden devraldığı mirasla ilişkisine; devlet baskısıyla kendine seçtiği özgürlük alanı arasındaki gelgitlere; dünya ile yani etkilendiği merkez akımlarla ilişkisine uzanan; kimi zaman ayrıntılara boğulan ancak genel geçer ifadelerden mümkün mertebe sakınan iyi bir çalışma. 

    Bitmemiş bir arkeolojik kazı olarak da niteleyebileceğimiz Dünya ile Devlet Arasında Türk Muhariri (1930-1960) kitabı, çoktandır tozlu arşivlere terkedilmiş yazılar ve eserlerden hareketle genişçe bir dönemin kültürel dökümünü çıkarmaya yönelmiş. Köroğlu, Tasvir-i Efkar, Akşam, Kurun, Son Posta, Açıksöz, İnsan vd. tartışmaların merkezinde. “Edebiyatımız Ne Halde?”, “Muharrir Neden Yetişmiyor?”, “Millî Bir Edebiyat Yaratabilir Miyiz?” gibi  anketler  geçmişle gelecek arasında gelgitler sağlıyor. Değerlendirmeleri tartışmalı, ayrıntıları veya kimi “kuramsallaştırmaları” gereksiz bulanlar da malzemenin tasnifi konusundaki titizlik karşısında buna katlanmak durumunda.

    Yazar bir bilanço çıkartmak niyetinde değil. Önyargılarla dolu güzergahın düzenlenmesi bile tek başına ilginç. Birkan “geçmişte sadece yeknesak bir çoraklık, devasa bir çöl görebilen belli toptancı perspektiflerin hegemonyasını sarsmak” gibisine mütevazı  bir iddiayı başarıyla savunmakta. İktidarlar 1930-60 döneminde gerçekten bir kültürel hegemonyayı sağlamış mıydı? Muharrir taifesi, Nâzım Hikmet’in “Hava Kurşun Gibi Ağır” şiiriyle yansıttığı, özgürlükler açısından hiç de parlak olmayan bu dönemde, “yukarıdan” vaazedilen bir çerçevenin içinde mi dolanmaktaydı? Başta gazete ve dergi sayfalarında ölüme yatırılan yazıların, gerçekten muhabbet ve hassasiyetle yeniden canlandırmasına eşlik eden eserlerin değerlendirilmesi ile edebiyat tarihimiz ile sınırlı kalmayan bir çalışma var önümüzde.

    30’lu yıllarda matbuat alemi aslında ciddi bir maddi kıskaca da alınmış, bankadan istenecek teminat mektubu konusunda Peyami Safa şöyle demişti: “Büyük sermayasi olmayan bir adam –yani Türk mütefekkir ve münevverlerimizin yüzde doksan dokuz üç çeyreği– … bütün sosyal mevzuulardan ve bu arada Türk cemiyetine aid meselelerden de bahsetmemeğe razı olacaktır”. Yine de uygulamada kimi gevşeklikler olmuş ki adı anılmaya değer dergiler de yayımlanabilmiş.

    Elbette her dönemselleştirme gibi “1930-60” da biraz öznel kalmaya mahkum. Genel olarak 1. Cihan Harbi ve Rus Devrimi’nin baskısıyla irrasyonelliğin ve mistisizmin etkili olduğu yıllar… 30’lu yılların pek de içaçıcı olmayan siyasal rejimlerinin damgası her alanda… Edebiyatta farklı meşreplerden muharrirlerin bir “ecnebi müktesebat”ına sahip olmaları dikkati çekiyor. Genellikle “Batıcı aydınlar”a yüklenen ve örneğin Peyami Safa, Yahya Kemal gibi muhafazakar okurun gönlünde taht kuranların; Action Française gibi pek yerli ve millî olmayan, Fransız sağının en sağında hatta faşizan bir eğilimden etkilenmesi de bunun bir göstergesi. Charles Maurras, Maurice Barrès gibi sağcı ve ırkçı yazarların nasıl olup da Türk muhafazakarlığının fikri ebevyni oldukları atlanmamalı.

    Muharrirlerimizi “kökü dışarda” meseleler de meşgul etmiş. Fransa’da 30’lu yıllardaki siyasal akımlar, neredeyse tam olarak buraya da yansımış. İspanya İçsavaşı ise özünde “herkes cumhuriyetçi-kemalist olmasına rağmen”, yazarlarımızı karşıt saflaşmalara sürüklüyor.

    Nâzım Hikmet, Peyami Safa ve Nurullah Ataç, üç avangard olarak temayüz ediyor. Her birinin dönemin önde gelen tartışmalarından haberdar olması, günümüz okuruna ilginç gelebilir. Peyami Safa ortalama bir okurun tanıdığından daha farklı ve öne çıktığı polemiklerin gölgelediği bir kültürel birikime sahip biri olarak beliriyor.

    Üç avangard Nurullah Ataç, Peyami Safa ve Nâzım Hikmet, dönemin edebiyat tartışmalarını kendi açılarından yorumlasalar da, modernist bir yaklaşımda birleşiyorlardı.

    30’lu yıllardaki Tan ve Akşam gazetelerinin kültür-sanat sayfaları, bugünkü gazetelerle kıyaslanmaz şekilde iyi, onlardan çok daha ileri.

    1930-60 döneminin bu dökümü, 60’lı yıllardaki sıçramanın ardındaki birikimi gösteriyor. Ayrıca bugün çok satan olmasa da “uzun satan” bir dizi yazarın bu dönemde ortaya çıktığı unutulmamalı. Sabahattin Ali, Sait Faik, Peyami Safa, Necip Fazıl ile devam edecek bir silsile ilk akla gelen. Ayrıca kültürel hegemonya sözkonusu edildiğinde, bugün belli başlı cenahların nasiplendiği Nâzım Hikmet ve Necip Fazıl’ın da bu dönemde öne çıktığı hatırlanmalı.

    Birkan bu dönemi seçmesini, Refik Halid’in gazete yazılarıyla ülfetine (sürgün dönüşü sonrası, yazılarını 18 cilt halinde yayına hazırladı) ve daha önemlisi yazarların 50’li yılların sonralarından itibaren devlet perspektifinden bağımsızlıklarını ilan etmelerine bağlamakta. Ayrıca eski Türkçe bilmediğini ve 1930 öncesi cumhuriyet döneminde dişe dokunur bir ürün verilmemiş olduğunu belirtiyor. 1960 sonrası ise bir kopuş değilse de neredeyse bir sıçrama göstererek önceki dönemden ayrılıyor.

    Edebiyatın hal-i pür melali üzerinde farklı cenahlardan (komünist Nâzım Hikmet, milliyetçi Peyami Safa, Kemalist Nurullah Ataç) yeni-eski edebiyat üzerine tartışmalar belki bugün için arkaik gözükebilir; ancak bunların hepsinin eski edebiyatın anlam ve önemi üzerinde neredeyse anlaşık olmaları; bu üçlüye Necip Fazıl da katıldığında her birinin modernist bir yaklaşımda ortaklaştığı tesbiti, 30-60 tercihinin çok da öznel olmadığını göstermekte.

    Putları kıran Nâzım Hikmet Türk edebiyatının eski-yeni kavgasında Nâzım Hikmet’in “Putları Kırıyoruz” kampanyasının özel bir önemi var. Ratıp Tahir Burak’ın karikatüründe, Abdülhak Hamit, Mehmet Emin, Hamdullah Suphi ve Yakup Kadri’yi baltayla alaşağı eden Nâzım Hikmet… (1929, Resimli Ay)

    Yazar ister istemez bugünle bir mukayese yaparken “Bu insanlar edebiyatta, sanatta, bilimde, düşüncede, yanlış veya eksik öncüllerden yola çıkmış olsalar da, birşeyler kurmaya, sözkonusu kuruluş süreci çoğu zaman anti-demokratik, baskıcı, dışlayıcı yöntemler içerse de kurulanı daha insani bir hale getirmeye çalışmış, içlerinde hakikaten memleket sevgisi olan insanlardı” diyerek inceledikleri yazarlarla araya bir mesafe koymaktan ziyade onlara muhabbetle bakmakta.

    Tuncay Birkan iddialarından ziyade serimlemesiyle amacına ulaşmış denebilir. Her ne kadar 60’lı yıllar farklıysa da, bir önceki dönemin yazarları arasında yer alan Sabahattin Ali, Sait Faik gibi yazarlar bugün hâlâ “uzun satan” konumunda. Öte yandan dönemin öne çıkan siyasetiyle de ilgili olan iki yazarı, hâlâ güncel siyasetin simgeleri arasında yer almaktadır: Nâzım Hikmet ve Necip Fazıl. Bu açıdan Nâzım Hikmet her türlü “Bolşeviksizleştirme” girişimlerine, yani uysallaştırma ve yalnızca “yerli ve millî bir şair” derecesine indirme çabalarına rağmen yalnızca ülkesinde değil dünya ölçeğinde (“Güzel günler göreceğiz çocuklar…”) bir umut aşılarken; Necip Fazıl da örneğin bugünkü iktidarın temel besin kaynağı olarak ortaya çıkmaktadır.

    Sözü dönemin orta yerinde, 1945’te, Türk münevverinin güzergahını veciz bir biçimde özetleyen Mahmut Yesari’ye bırakalım: “İstibdat terbiyesi gördük; bunu bıraktık, Meşrutiyet usullerini benimsemeğe koyulduk; tam alışırken cumhuriyet doğdu; berikileri attık, ona sarıldık. Her birine uymakta az çok kusurumuz olduysa suçlu sayılmamalıyız ve büsbütün sersemleşmeden benliğimizi koruyabilmemize şükretmeliyiz”.

    Muharrir, edip ve düşünürlerimizin doğum tarihlerinin karşısına aynı tarihte doğmuş dünyadaki benzerlerini koyup bir mukayese yapmak ise pek tercih etmek istemeyeceğimiz bir şey olurdu herhalde.

  • Ho Ho Ho Şi Min… Daha fazla Vietnam

    Ho Ho Ho Şi Min… Daha fazla Vietnam

    Türkiye’de 68 kuşağının dilinden düşmeyen bir slogan, 1980’lere gelinceye dek tüm muhalif gösterilerde tekrarlanmaya devam etti: “Ho Ho Ho Şi Min / İki, üç… / Daha fazla Vietnam …” Dünyanın uzak ucunda önce Fransa’ya, ardından ABD’ye kafa tutan küçük ülke Vietnam’ın ulusal kurtuluş savaşı, tüm dünyada anti-emperyalist mücadelenin simgesine dönüşmüş, Ho Chi Minh ise dönemin dünya liderleri arasında yer almıştı. 

    Ho Amca ve Vietnam ulusal kurtuluş mücadelesi, önce 2. Dünya Savaşı sonrasında tükenmiş durumdaki Fransız sömürgeciliğine, ardından 1960’larda ABD’ye karşı yürütülen mücadeleyle 20. yüzyıla damgasını vurdu. Başta Amerikan halkı olmak üzere, başka ülkelerin halkları nezdinde büyük bir sempatiye mazhar olan bu mücadele, 1968’in ortak halet-i ruhiyesinin oluşmasında çok önemli rol oynamıştı. 

    Ho Ho Ho Şi Min... Daha fazla Vietnam
    Ho gençlerle…
    Renkli bir kişilik olan ve gençlerle zaman geçirmeyi seven Ho Chi Minh 1961’de çekilen bu fotoğrafta Çin’deki Lijiang Nehri’nde yürüyüşte. 

    O yıllarda ABD’deki savaş karşıtı hareket dünyanın belli başlı ülkelerini derinden etkiliyor; Şubat 1968’de Doğu Berlin’de 30 bin, Ekim 1968’de Londra’da 100 bin kişi (2. Dünya Savaşı sonrasındaki en büyük toplantı) gösterilere katılmıştı. ABD’de gençlik, sendikalar ve harp malûllerine uzanan bir zincirdeki protestolar, savaşın beklenenin aksi bir seyir izlemesiyle birleşince, Pentagon Vietnam’dan geri çekilmek zorunda kalmıştı. 

    Bu savaş vesilesiyle ünlü Britanyalı filozof Bertrand Russell’ın başkanlığında (Jean-Paul Sartre, Simone de Beauvoir, Laurent Schwartz, Lélio Basso, Isaac Deutscher vd. -Türkiye’den de Mehmet Ali Aybar’ın katılımıyla) sivil bir uluslararası mahkeme kurularak, ilk kez bir devletin yargılanmasına da tanık olunuyordu. Bu mahkeme, ABD’nin Vietnam halkına karşı bir soykırım suçu işlediği kararına varmıştı. 

    Vietnam’daki savaşın simgesi ise “Ho Amca” diye de anılan Ho Chi Minh’di. Paris, Berkeley, Torino, Tokyo, Berlin sokaklarında Ernesto Che Guevara’nın yanısıra onun siması da arzı endam eylemişti. 

    Ho, 1890’da üç kardeşin sonuncusu olarak dünyaya geldi. Yetim kalan babası çok küçük yaşlardan itibaren hem okumak hem çalışmak zorunda kalmış ve 1901’de edebiyat doktorası yaparak Vietnam’daki en yüksek akademik düzey eğitimi tamamlamıştı. Yüksek memurluk önerilerini başta reddettiyse de, sömürgeci Fransızların ısrarıyla Annam Protektorası’nda mandarin olarak görev yaptı. Sonrasında ise “kölelikten beter” dediği bu görevden ayrıldı ve ölümüne kadar bir köyde geleneksel hekimlik yaptı. 

    Ho Ho Ho Şi Min... Daha fazla Vietnam
    Cumhuriyeti ilan etti Ho, 1945’te Demokratik Vietnam Cumhuriyeti’ni ilan ettiği Hanoi’de bir askerî kampta çalışıyor, 1951. 

    Bu köyde okuyan Ho ise 1908’deki bir köylü gösterisinde sözcülük yapınca okuldan atılmış ve çeşitli mesleklerde çalışmıştı. Daha sonra köyden ayrılmaya karar vererek üç yıl boyunca Vietnam’ın her köşesini dolaşmış ve ülkesini tanımıştı. 1911-1917 arasında ise aşçı yamağı olarak çalıştığı gemiyle beş kıtayı görme fırsatını yakalamıştı. Londra’dayken İrlandalı milliyetçilerle ilişki kurmuş, Paris’teki toplantılara katılarak sömürgecilik karşıtı yazılar kaleme almıştı. Yazıları Le Populaire ve La Nouvelle Vie Ouvrière gibi Fransız Solu’nun yayın organlarında yayımlanmıştı. Fransa’da bulunduğu süre içerisinde, çeşitli tiyatro oyunları da yazdı. 

    ‘Vietnam Dilekçesi’ 

    Ho, 1. Dünya Savaşı sonrasında tarihe geçecek bir metin kaleme aldı. Amerikan, Fransız ve İngiliz yetkililere hitaben kaleme aldığı “Vietnam Halkının Dilekçesi”ni bu ülkelerin devlet başkanlarına gönderdi. Ho’nun Vietnam halkının kendi geleceğini belirleme hakkını vurgulayan bu yazısı, L’Humanité gazetesinde yayımlandı. Ho yazısında, sömürge halklarının geleceğinin Versailles Antlaşması’yla belirlenmesine karşı çıkıyordu. 

    1919’da Fransız Sosyalist Partisi’ne katılan Ho, yaşamını Paris’te sürdürürken çeşitli dergilerde yazılar yazmaya devam etti; 25 Aralık 1920’deki kongrede, çoğunlukla birlikte partiden ayrılarak Komünist Parti’nin kuruluşunda yer aldı. 

    Mayıs 1923’te Jean Cremet ile birlikte Moskova’ya çağırıldı (Jean Cremet, 1927’de Troçki’nin ihracına karşı çıktığı için gözden düşen; Komintern görevlisi olduğu Çin’de 1931’de izini kaybettiren; André Malraux’nun İnsanlık Durumu ve Umut romanlarında sözü edilen; ölümünden sonra isimsiz hayatı keşfedilen ilginç bir eylem adamıydı). Köylü meselelerinde uzman olarak kabul gördüğünden Köylü Enternasyonal’i (Krestintern) başkan yardımcılığına atandı. Akabinde Hindiçini’de devrimci örgütler kurmakla görevlendirilerek Çin’e gönderildi. 1924’te Kanton’a geldi ve burada göçmen Vietnamlılar arasında çalışarak “Viet Nam’ın Genç Devrimcileri” örgütünü kurdu; burada öne çıkanları Moskova’ya eğitime gönderdi. 1927’de Çinli bir Katolik kadınla evlendi. 1927’de komünistlerle ittifakına son veren Çan Kay Şek’in katliamlarından sonra milliyetçilerle ilişkisini kesti ve tutuklanmamak için önce Hong Kong’a, oradan Moskova’ya geçti. 1928-30 yıllarında bu kez yerel komünist örgütlenmeler için gönderildiği Malezya ve Siam’da görev yaptı. 

    Ho Ho Ho Şi Min... Daha fazla Vietnam
    ‘Sosyalist kamp’ın üçüncü adamı 1950’lerle birlikte “sosyalist kamp”ın yüksek tribününde kendine yer bulan Ho Chi Minh, Sovyetler Birliği Komünist Partisi 1. Sekreteri Nikita Kruşçev ve Çin Halk Cumhuriyeti lideri Mao Zedung’la birlikte bir yemekte. 

    Şubat 1930’da Mao’nun yardımıyla Laos ve Kamboçya’yı da kapsayacak şekilde Hindiçini Komünist Partisi’ni kurdu. Bu esnada İngilizlerce tutuklanıp sınırdışı edildi; 1934-1938 döneminde Moskova’da sakin bir hayat sürdü. Komünist Enternasyonal’in 7. ve son kongresinde Genel Sekreter Giorgi Dimitrov’la birlikte “Halk Cephesi” fikrini savundu. 

    1936’da Fransa’da Léon Blum başkanlığındaki hükümet siyasi af ilan etmiş ve sömürge Vietnam’da komünistlere de kanun çerçevesinde siyaset yapma imkanı tanınmıştı. Vietnam’ın bir başka özelliği ise Moskova’da mahkemeler aracılığıyla parti ve Komünist Enternasyonal’de “temizlikler” başlamışken, Vietnam’da Stalinistlerle Troçkistlerin belediye seçimlerinde işbirliği yapabilmesiydi (Vietnam’daki Troçkistler, 2. Dünya Savaşı sonrasında Stalinistler tarafından katledileceklerdi). 

    Ho Chi Minh: 1941’deki isim 

    Ho 1938’de Çin’de 8. Ordu’nun siyasi komiserliğine atandı; oradan Vietnam sınırına geçti ve burada iki müstakbel mesai arkadaşıyla tanıştı: İlki askerî komutan olarak, ikincisi ise dış politikada öne çıkarak tarihe geçecek olan Vo Nguyen Giap ve Pham Van Dong. 

    1941’de Fransa’nın Almanya karşısında yenilgisi üzerine bir grup insanla birlikte Tonkin bölgesine hareket etti. Aslında o güne kadar Nguyen Ai Quoc başta olmak üzere yeraltı çalışmasında ve yazılarında en az 150 takma isim kullanmışken artık yerleşik olarak kalacak Ho Şi Minh adını burada aldı. “Vietnam’ın Bağımsızlığı İçin Birlik”i (Viet Minh) kurdu ve bu örgütle hem işgalci Japonlara hem de sömürgeci Fransızlara karşı savaş açtı. Ortak düşman olan işgalci Japonlara karşı yardım için gittiği Çin’de, milliyetçi Mareşal Çiang Fa Kwai tarafından 1942’de tutuklandı ve 1 yılını hapiste geçirdi. Aralık 1944’te Vo Nguyen Giap’ın yöneteceği kurtuluş ordusunun ruşeymi olan Vietnam’ın Kurtuluşu İçin Silahlı Propaganda Birliği’ni kurdu. Bundan 1 yıl sonra, düşen bir Amerikan uçağının pilotu sayesinde ilişkiye geçtiği ABD güçlerinden silah ve mühimmat yardımı aldı. 

    1945’te Japonların yenilgisiyle Hanoi’de Demokratik Vietnam Cumhuriyeti’ni ilan etti. Fransız Hindiçini için 9 yıl sürecek bir dönemeç böylece başlamış oldu. Fransızlarla Temmuz 1946’da Paris’te başlayan görüşmeler çıkmaza girince, Çin’in de yardımıyla özellikle ülkenin kuzeyinde Fransız sömürgeciliğine karşı silahlı mücadeleye devam edildi. 2. Dünya Savaşı bitiminde barutunu tüketmiş olan Fransız sömürgeciliği, Kasım 1946’da Hai Phong’u bombalayarak saldırıya geçti. 

    Ho Ho Ho Şi Min... Daha fazla Vietnam
    ABD’den yardım aldı Ho Chi Minh, 2. Dünya Savaşı’nda Japonya’ya karşı işbirliği yaptığı ABD güçlerinden silah ve mühimmat yardımı almıştı. 

    Stalin ve Mao’nun yanındaki yerini alıyor 

    Ho Chi Minh 1951’de Moskova’da Stalin ve Mao’nun yanında Sovyetler Birliği’nin yüksek tribününde yer alarak artık yalnızca Vietnam direnişinin simgesel bir siması olmanın ötesine geçmiş, o zamanki adıyla “sosyalist kamp”ın önemli bir yöneticisi olmuştu. Mayıs 1954’te Dien Bien Phu yenilgisiyle Fransa geri çekilmeyi kabul etmiş ve Temmuz 1954’te Cenevre Antlaşması’yla ülke ikiye bölünmüştü. 

    Bu bölünmenin ardından 17. paralelin kuzeyi ve güneyi yirmi yıllık bir mücadeleye sahne olacaktı. Ho Chi Minh ülkenin birliğini sağlamak için ABD desteğindeki güneyin kukla rejimine karşı mücadeleyi sürdürmüştü. Kuzey Vietnam’ın insani ve maddi açıdan yardımda bulunduğu Güney Vietnam Kurtuluş Cephesi (Vietkong) 1960’ta kuruldu. Güney Vietnam’daki bu örgütlenmeye karşılık ABD’nin helikopterler, silah ve mühimmat yardımlarıyla mevcut hükümeti ayakta tutma çabası ancak üç yıl sürebildi. 1963’te Güney’deki hükümet devrildi ve 1966’da yoğun ABD bombardımanı başladı. Sadece bir yıl sonra 485 bin Amerikan askeri Vietnam topraklarında savaşa girmişti. ABD karşısında gerilla mücadelesi veren Vietnam Kurtuluş Cephesi ağır kayıplarına rağmen Amerikan askerlerinin çekildikleri bölgeleri tekrar ele geçiriyordu. 

    Ho Ho Ho Şi Min... Daha fazla Vietnam
    Ho, Moskova’da toplanan 5. Komintern Kongresi’nde arkadaşlarıyla, 1924 (en önde oturan). 

    1968’de ABD’de başlayan yoğun protestolar ve Başkan Johnson yönetiminin Vietnam’da zafer elde ettiğine dair algı oluşturma çabasının boşa çıkmasıyla barış görüşmeleri konuşulmaya başlandı. ABD’nin Mart ayında My Lai köyünde 500’den fazla köylüyü akıl almaz yöntemlerle katletmesi kamuoyunda infiale yol açmış, tüm dünyada muhaliflerin Vietnam’daki mücadeleye desteğini başka bir noktaya taşımıştı. 

    Paris’te 1969’da ağır aksak başlayan barış görüşmeleri ancak Ocak 1973’te antlaşmayla sonlanabildi. Yapılan antlaşma ile ABD çekilme kararı aldı ve bu kanlı savaş 1975’te savaş sona erdi. Ho Chi Minh 40 yıllık yolculuğunun sonunu göremeden Eylül 1969’da öldü. Onun yerini alan Le Duan, barış imzalanana kadar savaşmayı sürdürdü. Ülkenin birliği sağlandığında Vietnam Savaşı’nda çok önemli bir role sahip Saygon kentine onun adı verildi. “Ho Chi Minh düşüncesi” bugünkü Vietnam’ın resmî ideolojisi. Ancak bugünkü Vietnam’ın onun hayal ettiği ülke olup olmadığı ayrı bir konu… 

    BİYOGRAFİ

    Lacouture’ün 51 yıllık kitabı

    Ünlü Fransız gazeteci ve biyografi yazarı Jean Lacouture, 1967’de Ho Chi Minh’in biyografisini yazmıştı. Kitap sadece bir yıl sonra 1968’de Şerif Hulusi çevirisiyle Payel Yayınları’ndan basıldı. Bugün Türkçede Ho Chi Minh ile ilgili külliyat zayıf olduğundan, bu biyografi 51 yıl sonra hâlâ önemini koruyor. Ne yazık ki bu kitabın da yeni baskısı yok. Merak edenlerin sahaflardan eski baskısına ulaşmaya çalışması veya kütüphanelerden faydalanması gerekiyor