Bakü’den gelip Ankara’ya giderek Millî Mücadele’ye katılma amacındaki kafile, Trabzon’a yönlendirilir ve deniz yoluyla “hudut harici” edilecekleri söylenerek takaya bindirilir. Türkiye Komünist Partisi kurucusu Mustafa Suphi ve yanındaki 14 kişi, 28 Ocak 1921’de Karadeniz’de öldürülecektir. Siyasi tarihimizde soruşturmaya dahi uğramayan cinayetin yıldönümü.
Göğsümde 15 yara var. Saplandı göğsüme 15 kara saplı bıçak! Kalbim yine çarpıyor, kalbim yine çarpacak! (NÂZIM HİKMET)
Mustafa Suphi (1882/83-1921), Galatasaray Lisesi’nden sonra Hukuk Fakültesi’ni bitirip (1905) Paris’e okumaya gider ve 1908 İnkilabı sonrasında orada hem talebe birliğinin yöneticiliğini hem de Tanin’in muhabirliğini yapar. 1910’da “Türkiye’de Tarım Kredilerinin Örgütlenmesi” başlıklı tezini teslim edip Türkiye’ye döner. Dönüşünde gazetelere makaleler yazar; aynı esnada Yüksek Ticaret Mektebi’nde ve Galatasaray’da hocalık yapar. İttihatçıların 1911 Selanik Kongresi’ne delege olarak katıldığına göre, saflarda kaldığı takdirde istikbal vadetmektedir.
Mustafa Suphi: 100 yıl önce öldürülen siyasetçi-yazar
1912’de Ahmet Ferit’in (Tek) başkanı olduğu Millî Meşrutiyet Fırkası’nın kurucuları arasındadır. Aynı partiden Yusuf Akçura’nın yayımladığı Türk Yurdu dergisine de yazar. Dolayısıyla dönemin önde gelen düşünürleri ile haşır-neşirdir. Kısa zamanda yazıları, çevirileri ve kitapları ile tanınan bir yazar olarak belirir. Fikri dünyası genel olarak Yusuf Akçura’nın gölgesindedir; Mustafa Suphi bu dönemde bir sosyalist değil, bir liberal milliyetçi olarak konumlanır.
Haziran 1913’te Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’nın öldürülmesinden sonra muhaliflere yapılan baskılar artar ve partinin gazetesi İfham’ın sorumlusu olarak Mustafa Suphi de Sinop’a sürgüne gönderilir. Buradan kaçıp Sivastopol’a geçen Mustafa Suphi, birlikte olduğu insanlardan farklı olarak Avrupa’ya geçmek yerine Rusya’da Türkçülük akımıyla ilişkiye geçer; Yusuf Akçura aracılığıyla, ilişkisi olduğu Cedid Hareketi’nin ünlü siması İsmail Gaspıralı ile buluşur.
Bir İttihatçı düşmanı olan Mustafa Suphi, Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na katılmasına da karşı çıkar. Ancak savaş başladığında, düşman bir ülkenin vatandaşı olduğu için Çarlık yönetimi tarafından sürgün edilir. Büyük kısmı Urallar’da geçen bu 3 yıllık sürgünlük döneminde, ekmeğini Fransızca ders vererek kazanırken başkaca neler yaptığına dair kendi ifadelerinden başka bir bilgiye sahip değiliz. Bu dönemde Çarlık Rusya’sındaki Müslüman milletlerdeki aydınlar, daha ziyade milliyetler meselesinde özerklikten yana tutumundan ötürü bir köylü partisi olan SR’lere (Devrimci Sosyalistler) yakın duruyorlardı.
1917 Şubat Devrimi merkezî Rus Devleti’ni çökertince, sürgünler de denetimsiz kaldılar. Ancak Mustafa Suphi’yi Ekim Devrimi’nde göremeyiz. Ancak 1918 başlarında Moskova’da toplanan Milliyetler Halk Komiserliği’nde, Müslüman Komiserliği’ne bağlı bir Türk şubesinin kuruluşunda görürüz. Daha sonra “tarihin meçhulleri” arasında yer alacak olan Sultan Galiyev de buradadır.
İçsavaş sırasında esas olarak yerli Müslümanlardan oluşan bir askerî birlikte ve bazı esir Osmanlı askerleriyle Kırım ve Odesa dolaylarında savaşır. Haziran 1918’de Kazan’da Müslüman Komünistleri Konferansı’na katılır. Temmuz’da Moskova’da Müslüman Komiserliği’nde Türkiye sol sosyalistleri toplantısı gerçekleştirilir. Ancak S-R ayaklanmasının patlak vermesi, onlara yakın olarak nitelenen Mustafa Suphi’nin konumunu sarsar. Çıkardığı Yeni Dünya gazetesindeki yazıların “milliyetçi” olduğu iddia edilir.
Mustafa Suphi, Mayıs 1920’de, Ankara’nın bölgedeki uzantılarıyla (İttihatçılarla) desteklediği Müsavat Hükümeti’nin düşürülüp Bakü’nün sovyetleştirilmesinden sonra kente gelir. Eylül başında, Bolşevikler’in Enver Paşa’yı henüz gözden çıkarmadıkları günlerde Bakü’de Doğu Halkları Kurultayı gerçekleşir. Kongrede Mustafa Suphi’nin yakın ilişki içinde olduğu Sultan Galiyev bulunmamaktadır; muhalif Zeki Velidi Togan ise gizlice bulunduğu Bakü’de Mustafa Suphi’nin evinde kalmaktadır. Ankara ile iyi ilişkiler içinde olmayı hedefleyen Mustafa Suphi’nin, İttihatçılar hakkındaki fikri gözönüne alındığında Enver Paşa’nın varlığı tatsız bir durumdur.
Türkiye Komünist Partisi kurucuları: (soldan sağa) İsmail Hakkı, Ethem Nejat ve Mustafa Suphi.
Mustafa Suphi, Sovyet yönetimi ile bir dizi görüşmeden sonra, İstanbul ve Anadolu’dan gelen delegelerin de katılımıyla, İttihatçılar tarafından kurulmuş olan “komünist” teşkilatı dağıtarak (ama onların bir kısmını dahil ederek) 10 Eylül 1920’de TKP’nin kuruluşunu gerçekleştirir.
Yine esir askerlerden 1 alay kuran Mustafa Suphi, Anadolu’ya geçerek Ankara’da Millî Mücadele’ye katılma kararı alır. Ankara ile görüşmelerden sonra grup halinde trenle Kars’a geçilir (19 Aralık 1920). Burada Kâzım Karabekir tarafından resmen karşılanırlar.
Ali Fuat Cebesoy Moskova Hâtıraları’nda kendisini ziyaret eden Mustafa Suphi’nin “Anadolu hareketinin içtimaî bir ihtilal olmaktan ziyade, Türk milletinin emperyalist düşmanlara karşı istiklâl ve hürriyetini kurtarmasından başka bir şey olmadığına kani bulunuyoruz. Türkiye’deki bey ve paşaları burjuvazi sınıfından addetmiyoruz. Bilâkis halk kitlelerinin en yakın yardımcıları olarak biliyoruz” dediğini yazar.
Mustafa Suphi, Büyük Millet Meclisi başkanlığına gönderdiği telgrafta “her hususta memleket kanunlarının veregeldiği müsaadeler dahilinde görev yapma” niyetlerini beyan ederek “sizlere katılmakla onur duyacağımızı arzederiz” demektedir. Hükümete yardımcı olmanın dışında bir amaç belirlemeyen bu metin, Ankara’da iç siyasetin alevlenmeye başladığı günlere denk gelmektedir.
1921 Ocak ayı, Ethem Bey’in (Kuvvayı Seyyare), mebuslar dahil olmak üzere Meclis içindeki solun tasfiyesi gibi hadiselere sahne olacaktır. Mustafa Suphi’nin Ankara’ya gelişinin istenmediği kesindir. Karabekir, Ankara ile irtibatlı olarak Erzurum Valisi Hamit Bey aracılığıyla Mustafa Suphi grubunu Erzurum üzerinden bir şekilde yolcu etmek niyetindedir. Teşkilat-ı Mahsusa ile yakın ilişkisi olan Erzurum valisi Hamit Bey’in planlamasıyla, Mustafa Suphi ve yanındakiler Erzurum’da yapılan gösterilerle bir linç havasında Trabzon’a gönderilir. Burada da yine Teşkilat-ı Mahsusa’da çalışmış Yahya Kâhya’nın düzenlediği bir komplo sonucu açık denizde boğdurulurlar (28- 29 Ocak 1921).
“Halkın galeyana gelerek Mustafa Suphi ve arkadaşlarının ‘hudut harici’ edilmesini istediği” ve Ankara’nın da bunu onayladığı, Meclis’te 1 yıl sonraki gizli celsede söylenecektir. Ancak bu kadar gözönünde cereyan eden toplu cinayetin herhangi bir soruşturmaya uğramaması; cinayetin uygulayıcısı olan kayıkçılar kahyası Yahya’nın “bilinmeyen kişilerce” öldürülmesi; ardından bu defa Topal Osman’ın öldürülmesine kadar uzanan cinayetler; “derin devlet”in görev başında olduğunu göstermektedir.
Mustafa Suphi ve arkadaşları katledilirken, Millî Meşrutiyet Fırkası dönemindeki çalışma arkadaşları Ankara’da önemli mevkilerdedir. Parti başkanı Ahmet Ferit Tek Maliye Bakanı’dır, partinin ideologu Yusuf Akçura, Hariciye’dedir…
Hakkında kapsamlı bir kitap (Türkiye Komünist Partisi’nin Kuruluşu ve Mustafa Suphi, Türk Tarih Kurumu, 1997) yazmış olan Yavuz Aslan, “vatansever, yurtsever” bir Mustafa Suphi ile karşı karşıya olduğumuzu belirtir.
1912-1921
Mustafa Suphi’nin broşürü ve Yeşil Hoca’nın tarihî notu”: ‘Güya bu adam Bolşevik imiş’
Mustafa Suphi’nin 1328’de (1912) yazdığı ve İstanbul’da Ahmet İhsan ve Şürekası Matbaacılık Osmanlı Şirketi’nce basılan Vazife-i Temdin (Medenileştirme Görevi) adlı kitapçık. Eser, “Darülmuallimîn İktisad Muallimi” Mustafa Suphi tarafından “Kardaşım Osman Bey’e” yazılarak imzalanmış. Çerçeve içerisinde “Trablusgarp İçün-Fikr-i Muhaceret ve İsti’mâr-İsti’mârın Felsefesi, Vazife-i Temdîn-İsti’mârın Usûlü” yazılı.
Eseri elinde bulunduran ise, üzerindeki mühürden anlaşıldığı üzere Esbak Erzurum Mebusu Yeşilzade Mehmed Salih (Yeşil Hoca). 1. Büyük Millet Meclisi Erzurum Milletvekili Yeşilzade Mehmed Salih Efendi, döneminin önde gelen mutasavvıf, siyaset adamı, milletvekili ve araştırmacılarındandı. Daha sonra 2. TBMM’ye alınmayan ve İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanan Mehmed Salih’in, bu kitapçığın üzerine ve belli ki Mustafa Suphi’nin katlinden hemen sonra yazdığı not da çok ilginç:
“1337’de [1921], bu eserin müellifi Mustafa Suphi’yi 4 [14] arkadaşıyla Trabzon’da Yahya Kâhya eliyle denize atıp boğdurdular? Güya bu adam Bolşevik olmuş imiş? Tafsilatı, Şark Orduları Kumandanı Kazım Karabekir Paşa ile Erzurum Mebusu Raif Hoca’dan öğrenilmeli”.
6 Ocak’ta ABD Kongre Binası’nın, seçim sonuçlarını kabul etmeyen Trump yandaşlarınca işgal edilmesi, ülke tarihinde görülmemiş bir olay; “dünyanın jandarması” ABD’nin içeride ne kadar kırılgan olduğunun bir işareti ve İçsavaş gerilimlerinin halen aşılamadığının bir göstergesi olarak yorumlandı. Ülkenin içinde bulunduğu ortamdan çıkması içinse seçim sonuçlarına bel bağlamaktan fazlasını yapması gerekiyor. ABD’nin tersyüz olmuş kutupları ve işgale giden yolun analizi.
ABD, geçen yaz polisin siyah bir yurttaşı adeta insanlığa meydan okuyarak uluorta infaz etmesi üzerine büyük kitle gösterilerine sahne olduktan sonra 6 Ocak 2021’de bu kez aksi yönde bir meydan okumayla karşı karşıya kaldı. Başkan Trump’ın çağrısıyla Amerika’nın dört bucağından gelen gruplar, Kongre binasını işgal etti. “Ayaklanma”, “başkaldırı”, “darbe teşebbüsü”, “iç terörizm” diye nitelenen Kongre işgali, rejimin karakteri üzerinde yeni tartışmalara yol açtı. “Demokrasi ihracatçısı”, denge-denetim mekanizmalarının merkezi, “dünyanın jandarması” Amerika’nın bu kadar kırılgan durumda olması tüm dünyada büyük bir şaşkınlık yarattığı gibi ABD tarihi açısından da bir dönemeç olarak değerlendiriliyor.
Kongre’de kargaşa Washington’da, Seçiciler Kurulu oylarının sayıldığı ve 3 Kasım 2020’deki başkanlık seçimlerinin sonuçlarının resmileştiği Kongre oturumu devam ederken Trump destekçileri “ilginç kıyafetleriyle” Kongre binasını bastılar.
ABD halen “dünyanın 1 numarası” olarak görülüyor. Fakat bunun arkasında aynı zamanda çok derin toplumsal eşitsizliklerin, kurumsallaşmış bir ırkçılığın, şiddetli bir cinsiyetçiliğin hüküm sürdüğü, sosyal güvenliğin bulunmadığı, fanatik mezheplerin, Nazi gruplarının ve silahlı çetelerin at oynattığı bir ülke. Şimdiye dek dünyanın farklı ülkelerinde desteklediği otoriter rejimleri ve diktatörlükleri de eklersek bu noktaya üç günde gelinmediği aşikar.
Trump’a maledilen Meksika sınırına duvar inşa etme projesine Clinton’ın başladığını unutmamak gerek. Trump gökten zembille inmedi; başkan seçilmesi bir kaza değil, derinlerdeki birtakım dinamiklerin ifadesiydi. Bu yüzden bazılarına şok edici gelen 2016 seçimini, bir kaza olarak değil, hegemonya krizi içinde bunalmış bir dünyada, neoliberal politikaların uygulanmasının giderek güçleştiği bir bağlamda okumak gerekir. Bu tür ortamlarda bireylerin siyasetteki özerkliği artar. Güçlü iktidar, ana eğilimdir. Dünyanın diğer önde gelen güçlerinde gözüken eğilim de budur.
Polisin iki yüzü Washington’da, Kongre binasını basan Trump destekçilerine polisin müdahalesi, kapıları neredeyse elleriyle açmakken geçen sene Black Lives Matter protestocuları en barışçıl anlarında bile polisin sert müdahalesiyle karşılaşmıştı (altta).
2007-2008 krizi sırasında bankaların kurtarılması, “kitle imha silahları” palavrasını bahane ederek girişilen Irak Savaşı’nın tam bir fiyaskoyla sonuçlanması “izolasyonistlerin” elini güçlendirmişti. Geleneksel siyasal partiler sisteminin içine düştüğü kriz, solda “Occupy”, “Black Lives Matter”, Demokrat Parti içinde Bernie Sanders’ın temsil ettiği hareket, 21 Ocak yürüyüşü, kadın hareketi, asgari ücretin saatlik 15 dolara çıkarılması için protestolar gibi toplumsal hareketlerde ifadesini bulurken sağda da Tea Party (Çay Partisi) ve sonra Trump’ı öne çıkarmıştı.
Trump’ın destekçileri için cazibesi, ABD’yi dünyanın tek hegemonik gücü olarak konumlandırmak için ülkeyi büyük bir işletme gibi yönetmeye, “Hıristiyan-Yahudi kapitalizminin” kalesi haline getirmeye çalışmasıydı. Kişisel pozisyonu ve rakiplerine karşı hoyrat tutumu aslında iş hayatındaki tavrını siyasete taşımaktan ibaretti. Kültürsüz, hatta kültür düşmanı, ırkçı, cinsiyetçi, homofobik, İslamofobik, antisemit söylemler etrafında ABD’yi kendi suretine dönüştürmeye çalışıyordu.
Bugün 1980’lerde kapitalist dünyanın çehresini değiştiren krizden daha derin bir krizle karşı karşıyayız. 2. Dünya Savaşı sonrası hegemonya mücadelesindeki dizilişinden oldukça farklı gerilimler de buna dahil edildiğinde dönemeç hayli keskin olabilir.
Seçime doğru
Çin’in Dünya Ticaret Örgütü’ne girmesinin sonucu olarak ABD imalat sanayindeki istihdam kaybının 2,4 milyona ulaştığı biliniyor. 2016’da Trump’ın Michigan, Wisconsin ve Pennsylvania gibi sanayi kentlerindeki mutlak zaferinin ardından Çin’le gelişen ticaretin istihdam üzerindeki etkisine dair araştırmalar var. Küreselleşme ve sanayisizleşme ile hayatları altüst olan toplumsal kesimler, Cumhuriyetçilerin geleneksel tabanının yanısıra Trumpizm’in de toplumsal temelini oluşturuyor.
Bu kitlenin ortaya çıkmasında Demokratların uyguladığı politikaların da payı var. Daha önce Obama, işlerini kaybeden bu kesimin dertlerine derman olamadı. Hazine Bakanlığı’na Wall Street’e yakın Timothy Geithner’ı getirmesi bunun bir örneği. 2008 krizi sırasında sorumlu bankacıların peşine düşeceğine milyonlarca insanın emekliliklerini ve konutlarını kaybetmesine yolvermesi de başka bir örnekti.
Geleneksel olarak “emekçiler partisi” olarak nitelenen Demokratlar uzun zamandan beri özellikle beyaz emekçiler arasında zemin kaybediyordu. Diplomasız beyazlar arasında Biden’ın aldığı %32’lik oy, Trump tarafından katlanmıştı. Evanjelistler arasında %76 olması doğal karşılanabilir belki, ama kırsal kesimlerde de Trump’ın oy oranı %57’ydi. Sendikalıların %40’ı da Trump’a oy verdi. Ülkenin en yoksul kesimlerinde Trump kazanırken en zengin kesimlerinde Demokratlar öndeydi.
2020 Şubat’ına gelindiğinde ABD’de işsizlik %3,5 ile en düşük seviyesindeydi. Enflasyon ancak %2,3’tü ve son üç çeyrekte yıllık millî gelir %2,4 artmıştı. Muhafazakar örgütlerin tam desteği sürerken, Trump’ı başarıya götüren göçmenlere karşı düşmanlık, ırkçı öfke, çokuluslu şirketlerin lehine olan küreselleşmeye karşı hınç gibi temalar da etkisini sürdürüyordu. Bu şartlarda Trump’ın ikinci kez seçileceğine kesin gözüyle bakılıyordu.
Eylemcilerden biri hatıra olarak Kongre podyumunu evine götürmeye niyetlenmişken kameralara “neşe içinde” gülümsüyor.
Covid-19 ve yarattığı ekonomik tahribat gibi tersyüz gelişmeler, işsizliği 1930 buhranından bu yana en yüksek seviyeye, %14,7 gibi yüksek bir orana çıkararak Trump’ı tökezletse de buna rağmen 73,7 milyon oyla tüm zamanların en yüksek oyla kaybeden ABD Başkan adayı oldu. Pandemi vesilesiyle sürü bağışıklığını tercih eden Trump en güçlünün yaşama hakkını öne çıkaran sosyal Darwinizm’inin kurbanı oldu. Columbia Üniversitesi’nin Ekim 2020’de yaptığı bir araştırmaya göre pandemiye karşı ciddi önlemler alınsaydı sonuç %60 oranında değişebilirdi.
Bir terslik var
Biden yalnızca siyaseten kutuplaşmış bir ülkeye başkan olmadı; Covid-19’un toplumsal yarılmaları alabildiğine derinleştirdiği bir tablo da var önünde. Çalışma Bakanı’na göre tarihin en büyük eşitsizliğini yaratan ekonomik krizinlerinden birinden geçiyor ABD. Evden internet üzerine çalışmak, diplomalıları nispeten korusa da en alt kesimlerde durum vahim. En elverişsiz konumda çalışanlar arasında yayılan işsizlik, yüksek ücretlilere göre 8 kat daha fazla. En yukardaki işlerse tam tersine bir patlama yaşıyor. Mart’tan Ekim’e 643 milyarderin serveti 931 milyar dolar arttı. Bir garabet de milyarderlerin (Amazon’un patronu dahil) önünü açanın Trump olmasına rağmen “seçkinler”in Biden’a destek vermesi. Biden, onun döneminde çıkarlarının korunacağı inancında olan Wall Street, Silikon Vadisi, Hollywood gibi kesimlerin desteğini aldı.
Alman Der Spiegel, Haziran 2020 kapağıyla Kongre işgalini önceden görmüş.
Biden, Trump’ı tarih sahnesine çıkaran, kendisinin de dahil olduğu uygulamaları sürdürdüğü takdirde bir iyileşme görülmesi mümkün değil. Bunun için siyasi hayatı boyunca benimsediği “temkinli merkezci” rolünden vazgeçmesi gerekiyor. Örneğin pandemi süresince zenginleşenlere 2. Dünya Savaşı sonrasında olduğu gibi bir vergilendirme getirebilecek mi? 2009’da Obama’nın yaptığı gibi krizden etkilenen büyük işletmelere yöneleceğine krizden gerçekten etkilenen “dar gelirlilere” yönelik politikalar geliştirebilecek mi?
Bu konulara el atmadığı takdirde, toplumsal sınıflarla siyasal tercihler arasındaki bu tersleme, Trump olmadan da Trump’ın zihniyetinin toplumsal zeminini koruyacağına işaret ediyor. Yani en yoksulların sorunları çözülmedikçe bu kesim, göçmenleri, siyahları, yabancıları, “seçkinleri” günah keçisi olarak görerek, kendi çözümsüz sorunlarının nedeni olarak onları hedef almaya devam edecek ve aşırı sağın nüfuz alanında kalacak. Malzemenin Trump’tan daha tehlikeli siyasi eğilimlere elverişli olduğu da söylenebilir.
Bu karedeki siyah olsaydı? Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi’nin ofisini de basan göstericiler, Pelosi’nin bilgisayarından aldıkları e-postaları internette yayımladı.
Öteki Amerika
Seçim sonuçlarına 60 civarında itiraz başvurusu yapıldı. Cumhuriyetçi Parti yönetimi tarafından da desteklenen bu itirazlar, Cumhuriyetçi valilerin görevde olduğu eyaletlerde bile reddedilmesine rağmen Cumhuriyetçi seçmenin %70’i halen seçimin “üç kağıt” olduğuna inanıyor. Trump kaybetme ihtimaline baştan hazırlıklı olduğu için propagandasını bu yönde yürüttü. Kademe kademe gidişata çomak sokmaya çalıştı. Sonunda faşist Proud Boys’un (Gururlu Oğlanlar) da dahil olduğu beyaz üstünlükçüleri, milliyetçi taraftarlarını “millî görev”e çağırdı. Kongre binasına girdiklerinde birinin gömleğinde “Camp Auschwitz” yazıyor; diğeri faşistlere özgü mitolojik aksesuarla sahne alıyor; bir diğeri açıkça polise saldırıyordu. Amerikan İçsavaşı’nın bitmediğini ihsas eden, 19. yüzyılın köleci devletinin bayraklarının dalgalanması da bu tabloyu tamamlıyordu.
Aslında 1861-1865 İçsavaşı’ndan sonra ırkçılık kağıt üzerinde yenilgiye uğratılmışsa da ülkenin egemenleri, Ku Klux Klan bayrağı altında cinayetlerin (en az 250 bin), işkencelerin sürmesini dert etmemişlerdi. Yakın zamana dek siyahların en temel haklarının bile hayata geçirilemediği ülkede Henry Ford’un meşhur Hitler hayranlığı gibi eğilimler, her zaman en pespaye aşırı sağ düzenin ayrılmaz bir parçası olmuştu. Herkesin eşit olduğundan dem vuran Thomas Jefferson, George Washington gibi kurucular bile köle sahibiydi.
Senato önünde bir darağacı Amerikan Senatosu’nun önüne dikilen darağacı ve darağacının önünde “Tüm kongre üyelerini asın” diye bağıran göstericiler, canlı yayın yaptıkları halde kimlikleri tespit edilmeden evlerine gönderildi.
Senato Odası balkonuna tırmanmış bir gösterici.
Toplumsal adalet ve ırkçılığa karşı eylem yapanların katledilmesi, ırkçılığın tarih boyunca cezasız kaldığı Amerika’da artık “yeni normal”. Afro-Amerikalılara, Latinlere, Müslümanlara ve kendilerinden olmayan diğer tüm ötekilere karşı korku ve nefretle dolmuş bu güruh, kendini ülkenin bekasının güvencesi olarak görüyor. Eğer kurumsallaşmış olduğu söylenen bu halet-i ruhiyenin ötesinde iliklere işlemiş ırkçılık olmasaydı, polislerle “selfie” çekilecek kadar bir hısımlık kurulabilir miydi? Aksini düşünenler ırkçılığa karşı eylem yapmak üzere Kongre binasına girenler “Siyah Hayatları Değerlidir” hareketinin mensubu olsaydı ne olurdu diye kendilerine sorabilirler. Fazla düşünmeye gerek yok; geçtiğimiz yıl Washington D.C.’de “Black Lives Matter” hareketinin, asker ve polislerden oluşan bir orduyla karşılandıklarını hatırlamak yeterli. BLM göstericilerine karşı silah kullananlara karşı gösterilen hoşgörü, Uluslararası Af Örgütü’nün 26 Mayıs-5 Haziran 2020 arasında kaydettiği 125 polis şiddeti eyleminde de kaydedilmiş. Oysa bu kez, bazı polisler engelleri kaldırarak göstericileri adeta güvenlikli bölgeye elleriyle davet etti. Ordu ve polisin pasifliği silahlı göstericiler etrafı tahrip edip vandalizm örnekleri sergilerken de binayı ellerini kollarını sallayarak terk ederken de sürdü. Amerikan demokrasisinin mihenk taşı olarak gösterilen denge ve denetim mekanizmalarının Trump tarafından nasıl ihlal edilebildiğinin bir başka göstergesi…
Boynuzlu eylemci Baskın esnasında boynuzlu bir başlık takan ve kendinin “Q(Anon) Şaman” olarak tanıtan Jake Angeli, tüm fotoğraflarda önplandaydı.
İşgalden sonra?
Aşırı sağ, olayın ardından hükümete karşı büyük ölçekli bir saldırı gerçekleştirmenin özgüvenini kazandı. Artık onların kahramanları ve şehitleri var. Bu bir hükümet darbesi olmasa da 10 binlerce insanı seferber edebileceklerini gösterdiler. Olaya karşı tepkilerin Cumhuriyetçi saflarda da yayılması üzerine vandalizmin sorumlusu olarak “antifa” diye anılan faşizme karşı gruplara yüklenmekten de çekinmediler. Türkiye’deki kimi yorumcular da bu iddiayı kullandı. Ne de olsa seçim arifesinde resmî beklenti Trump’ın kazanmasıydı. Missouri Senatörü Josh Hawley, Kongre’nin işgalinden söz edildiğinde hemen lafı çevirdi: “Şiddetten bahsediyorsak bu ülkenin geçen yılki halini hatırlayın” derken işaret ettiği “Black Lives Matter” hareketiydi. Trump yanlıları kendi eylemlerine sahip çıkmaktan kaçınırken Trump da onları yüzüstü bıraktı.
Kongre binasının işgali dünyanın dört bucağında farklı şekillerde yorumlandı. Örneğin kitle görünce hepsini bir torbaya sokanlar, Fransa’daki “Sarı Yelekliler” hareketi ile Kongre işgali arasında paralellik kurdular. Evet, onlar da sokağa çıkmışlardı ancak açık bir toplumsal talepler manzumesine sahiplerdi. Sokağa çıkmalarının önemli bir nedeni kurumsal siyaset içinde seslerinin duyulmamasıydı. Oysa Trump yanlıları iktidarı tapulu malları olarak görüyor ve toplumsal sorunları ayrımcı, ırkçı bir bakış açısıyla sisteme değil, beyaz üstünlükçü olmayanlara mal ediyorlar. İş, ekmek, hürriyet istemiyorlar. Kölecilikten kalma avantajlarını hatırlatırcasına memleketin tapusu kendi üstlerinde kalsın istiyorlar. Karşı oldukları işsizlik ve yolsuzluk olsaydı diğer işsizler ve yoksullarla birlikte olmaları lazımken, onlar gerekirse cinayet işleme pahasına siyahlara, eşcinsellere, Müslümanlara, Latinlere saldırıyorlar. Sarı Yelekliler ise kesin olarak toplumsal adalet talep ediyorlardı ve son günlerde yeniden görüldüğü üzere göçmenlerin haklarını da savunuyorlardı.
İçsavaş mirası gerilimler Güney eyaletlerini temsil eden Konfederasyon bayrağı, İçsavaş esnasında dahi Washington DC’ye en fazla 10 km yaklaşabilmişti.
FBI müdürü ABD’ye karşı en büyük terörist şiddet tehdidi olarak ırkçı aşırı sağı gösterirken, polisin Şubat 2019’da olduğu gibi faşist Proud Boys ile işbirliği içinde hareket ettiği bilinirken, akademik çalışmalardan gazete sütunlarına “faşizm”, “proto-faşizm” gibi tabirler giderek daha fazla kullanılırken bir seçimle “normal”e dönüleceğine kimse inanmıyor. Ülkede şu anda New York Times okuyanların %91’i kendisine demokrat, Fox News’u tercih edenlerin %93’ü cumhuriyetçi diye nitelendiriyor. Biden bu kutuplaşmayı azaltmak amacıyla bir ulusal birlik çağrısında bulunuyor, ancak bunun için iki yayın organının ortalamasını almak yetmeyecektir.
Biden, “Biz, Amerika’yız” derken hoşgörü, saygı, haysiyet gibi değerlerden söz ediyor, ama tarihin, kızılderili soykırımı, kölelik, ırkçılık, Vietnam Savaşı gibi pek de haysiyetli sayılmayacak bir dizi olayı da Amerika’nın künyesine yazmak gibi bir kötü huyu var.
Mete Tunçay ve Erden Akbulut’un arşiv belgelerine dayanarak yazdıkları Türkiye Komünist Partisi’nin Kuruluşu, 1919-1925, ampirik verilerin günışığına çıkarılmasının yanında cesur ve dürüst değerlendirmeleriyle de literatüre önemli bir katkı sunuyor.
Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) tarihi, çarpıtmalar ve güzellemeler salınımında siyasi tarihimizin vazgeçilmez ilgi odaklarından oldu. Fethi Tevetoğlu, İlhan Darendelioğlu gibi anti komünist yazarlar bu tarihle ilgili hacimli eserler verirken, TKP’den ayrılan Aclan Sayılgan gibileri de daha mesafeli kitaplar yazmıştı. 1967’de yayımlanan doktora tezinden başlayarak, ampirik verilerle sınırlı kalmadan, ama gelişigüzel soyutlamalara da düşmeden bu tarihi yeniden inşa etmek için çalışan Mete Tunçay ise ayrı bir yerde duruyor. Yordam Kitap’tan çıkan Mete Tunçay ve Erden Akbulut imzalı Türkiye Komünist Partisi’nin Kuruluşu, 1919-1925, bu tarih açısından bir son söz değilse de ampirik verilerin günışığına çıkarılmasının yanında, cesur ve dürüst değerlendirmeleriyle vazgeçilmez bir kaynak. Bu yeni çalışma; gazete haberleri, iddianameler, polis kayıtları ve hatıralarının ötesinde “teşkilat çalışmaları”na da genişçe yer vererek daha içerden bir boyut eklemiş. Önceki çalışmaların ulaşmaktan mahrum oldukları Rusça, Fransızca, Almanca arşiv belgelerinin yoğun bir biçimde kullanımıyla gelişigüzel denebilecek yorumları açığa çıkararak, yöntem açısından da öncekilerden farklılaşmış. Birincil kaynaklar öne çıkarılırken, TKP’nin oluşumundan itibaren nüfuzu altında olduğu Komintern (Komünist Enternasyonal) tarihi de ele alınmış.
Her siyasal partinin tarihini olduğu gibi TKP’nin tarihini de ülke tarihinin içinde okumak gerekir. Cumhuriyet öncesi kurulan TKP, cumhuriyet döneminin de ilk siyasal partisiydi. Partinin Millî Mücadele ve cumhuriyetin kuruluş dönemiyle çakışan dönemindeki tartışmalar, bu açıdan da önem taşır.
Türkiye Komünist Partisi kurucuları: (soldan sağa) İsmail Hakkı, Ethem Nejat ve Mustafa Suphi.
Cumhuriyetin kuruluş yıllarında toplumsal güçlerarası ilişkiler, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Şeyh Sait İsyanı olarak bilinen 1925 Kürt İsyanı gibi siyasal muhalefet hareketlerinin sıcağı sıcağına değerlendirilmesi gibi hususlar, siyasal literatür açısından eğrisiyle doğrusuyla ilk “modern” örneklerden olmuştu. Ayrıca Millî Mücadele yıllarında kritik önem taşıyan Türk-Sovyet ilişkilerinin seyri, TKP tarihiyle fazlasıyla içiçedir.
Kitap bize iç gerilimleriyle kuruluş döneminin sancılarını serimlerken tozlu arşivlerin içine dalmadan “ön okuma parçaları” ile bir pusula da veriyor. Bu pusula sayesinde arşivin karanlıklarında kaybolmadan ilerlemek mümkün olabilmiş.
Olumlu-olumsuz ucuz soyutlamaların at koşturduğu bir alanda ampirik verileri keyfe keder bir tasnife tabi tutmadan, ama arşiv fetişizmine de kapılmadan gerçekleştirilmiş bir çalışma.
6 Aralık’ta Venezuela, 2015’ten beri muhalefetin kontrolünde olan Ulusal Meclis’e girecek vekillerini seçmek için sandık başına gitti. En azından seçimleri boykot etmeyen % 31’lik kesim… Halkın açlık sınırında yaşadığı, ABD yaptırımlarıyla Covid-19 arasında tam bir felaket tablosunun gölgesinde Maduro’nun ‘kazandığı’ seçimlerin arkaplanı.
Venezuela, 6 Aralık’ta Ulusal Meclis’te görev yapacak vekillerini seçmek üzere sandık başına gitti. Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun liderliğindeki Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi’nin (PSUV) de içinde yer aldığı Büyük Yurtsever Cephe (Gran Polo Patriótico), 2015’ten beri muhalefetin kontrolünde olan Meclis’te yeniden çoğunluğu elde etti. İttifak, oyların % 68’ini alsa da, muhalefet lideri Juan Guaidó’nun boykot çağrısı nedeniyle seçime katılım oranı % 31’de kaldı.
Bir zamanlar Latin Amerika’nın en güçlü ekonomilerinden olan Venezuela, kötü yönetime ABD’nin 2013 ve 2017 yaptırımlarının eklenmesiyle açlık ve yoksulluk girdabına sürüklenmiş; en temel ihtiyaç maddelerine dahi ulaşamaz olmuştu. Enflasyon 2018’de % 1.300.000 seviyesine fırlamış; 2019’u ise (Ulusal Meclis’in rakamlarına göre) % 7374’le kapamıştı! Bu tablonun üzerine bir de pandemi sırasında ABD yaptırımları yüzünden tıbbi gereçlere ulaşılamaması eklenince, Venezuela’nın karşı karşıya olduğu felaketin boyutları anlaşılabilir.
Muhalefet lideri Juan Guaidó, 2019’da kendisini başkan ilan etmiş, 2020 seçimlerinden önce de halkı boykota çağırmıştı.
Krizin siyasi cephesinde ise 2017’de çerçevesini Maduro’nun çizdiği bir Kurucu Meclis’in atanmasıyla işlevsizleştirilmiş parlamento var. Meclisin yasama yetkisini elinden alan bu hamlenin ardından, Juan Guaido liderliğindeki muhalefet, yönetimi diktatörlükle suçlamaya başlamıştı. Sonunda da Guaido, Ocak 2019’da Caracas’taki bir mitingde kendini başkan ilan etmişti. İki meclisli ülkede böylece iki başkan olmuştu! ABD ve AB’yle birlikte 50’ye yakın ülke Juan Guaido’yu “meşru” başkan kabul etmişti.
Mayıs 2020’de paralı askerlerin Maduro’yu devirmek için Macuto’ya çıkarma yapmaları üzerine ordu bunları hemen derdest etmişti. Bu darbe girişiminin Juan Guaido’nun çevresi tarafından yönlendirildiğinin anlaşılmasıyla, Venezuela’nın iki büyük geleneksel sağ partisi Demokratik Hareket (AD) ve Hıristiyan Demokratlar (COPEI) oyunu hükümetin çizdiği çerçevede oynamaya karar verdi. Maduro bu durumu fırsata çevirdi. Yüksek Adalet Divanı’nı harekete geçirip muhalefet partilerini, yönetimlerini değiştirmeye zorladı. Sağ partilerin arasındaki ayrılıklar sonucunda bir kısmı seçim sürecine dahil olmayı kabul etti. Toplamda 30 ulusal parti ve 50 civarında bölgesel örgüt kayıtlarını yaptırdı.
Venezuela’da sol, hükümetteki Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi’nden (PSUV) ibaret değil. Ülkede iktidara karşı sol gruplar da var. Marea Socialista (Sosyalist Dalga) gibi bazıları geçersiz oy kullanılmasından yana iken, Ağustos’ta Venezuela Komünist Partisi’nin de (PCV) dahliyle kurulan APR (Alternativa Popular Revolucionaria-Devrimci Halkçı Alternatif), yolsuzluğa karşı mücadeleyi öne çıkararak seçimlere katılmayı tercih etti. Bu tabloda hükümet koalisyonunun galebe çalacağı baştan belliydi.
Maduro, seçimlere hile karıştırıldığının iddia edilmemesi için AB’den gözlemci talep ettiyse de reddedildi. Boykotçu Sağ muhalefet ise seçime alternatif olarak 7-12 Aralık tarihlerinde gerçekleştirilecek bir yoklama çağrısında bulundu. Böylece kendi yoklamalarında daha fazla oy toplayarak seçimi gayrimeşru gösterebileceklerdi. Gerçi Amerikan Devletler Örgütü ve AB, seçim daha gerçekleşmeden hileli olacağını ilan etmişti bile…
Venezuela’ya sevgi lazım 2017 Temmuz ayında muhalefetin çağrısıyla seçim öncesi Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu protesto etmek için boykot, grev ve eylemler düzenlendi. Göstericilerden birinin sırtında “Venezuela’ya sevgi lazım” yazıyordu.
6 Aralık’ta % 50’yi aşması hedeflenen katılım oranının % 31’de kalması Maduro için hezimet oldu. GPP, 2015 seçimlerinde oyların % 40.9’unu 5.625.248 oyla almıştı. Bu seçimde ise ancak 4.3 milyon oy (%21) alabildiler. Seçimlere katılması uygun görülen Sağ partiler ise 1.1 milyon oy ile % 18’lik bir oy oranına ulaştılar. 2015’de Sağ’ın oylarının % 56.2 olması muhafazakar eğilimli seçmenin boykota cevap verdiğini gösteriyor.
Yine de seçim sisteminin birinci partiyi kayırması nedeniyle GPP, 277 kişilik parlamentoda her türlü radikal değişimi yapabilmesi için gereken üçte ikilik çoğunluğu fersah fersah aşarak 250 sandalye kazandı! Katılımın düşüklüğünü açıklamak için salgının ötesinde siyasal açıklamalar gerektiği ise aşikar. Maduro, Chavez’in 2012’deki son kampanyasında elde ettiği gücün çok uzağında. Halkın temel ihtiyaçlarını karşılamak için gereken politikalar yürütülemezken, kayırmacılığın beslediği “Bolivarcı” burjuvazinin keyfi yerinde. Özel ve kamusal kesimdeki işçiler ve sendikacılardan oluşan bir grup, hem yeni hem de geleneksel burjuvaziye karşı çıkıyor. Öte yandan Sağ muhalefet, boykot stratejisiyle boy ölçüşmekten kaçıp bir alternatif olma imkanını zedeledi. Aslında iktidar da muhalefet de sokağı kaybetti.
Eğer halkın bir kısmı Maduro’ya oy veriyorsa, bu Chavizm geçmişinin hatrına… Chavizm en radikal söylemlerinde bile kapitalizmi cepheden sorgulamamıştı. İlk yıllarında en yoksul kesimlerin sağlık, eğitim gibi ihtiyaçları konusunda yaptığı iyileştirmelerle 2007’ye kadar seçmen nezdinde önemli başarılar kaydetmişti. 2008-2009’dan ve özellikle de Maduro’nun başkanlığa gelmesinden sonra ise bu harcamalar kısılmış; ekonomi liberalleşirken, yeraltı zenginlikleri de peşkeş çekilmişti.
Seçimlere katılım oranının düşüklüğü, yürütmenin yasa ve kararnamelerle güçlendirildiği ülkede aslında parlamentonun pek de bir anlamı olmadığının göstergesi oldu. Yürütme gücü başkanın şahsında somutlaşmışken, Venezuela halkı sorunlarıyla başbaşa kalmış gibi.
Dünyamız koronavirüs salgınıyla sarsılırken, geçen Ekim ayında Latin Amerika’da sessiz sedasız bir devrim gerçekleşti. Yapılan seçimlerde Kasım 2019’da askerî darbeyle devrilen Evo Morales’in partisi Movimiento al Socialismo’nun (MAS) adayı Luis Arce, tabandan gelen toplumsal hareketlerin de desteğiyle ezici bir zafer kazandı.
Bolivya’da Ekim sonunda gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimleri, en iyimser tahminlerin bile ötesinde bir sonuçla noktalandı: Kasım 2019’da askerî darbeyle devrilen Evo Morales’in partisi Movimiento al Socialismo’nun (MAS-Sosyalizme Hareket Partisi) adayı Luis Arce, Comunidad Ciudadana’nın adayı Carlos Mesa ve Creemos adayı Luis Fernando Camacho karşısında ezici bir zafer kazandı. Mesa, liberal sağın 2003-2005 arasındaki başkanı ve 2019’daki başkan adayıydı. Kendisi gaz savaşları sırasındaki katliamlarıyla da tarihe geçmişti.
“Otoriter popülizm” çağında bu kavrama katkısı büyük olan Latin Amerika’da görülmedik bir biçimde, bir “caudillo” (siyasi/askerî lider) değil de ekonomi bakanlığı yapmış bir teknokrat olarak halkın belleğine yerleşen Luis Arce, iktidarı elinde bulunduran azınlığa ve elbette arkalarındaki uluslararası desteğe rağmen kazandı bu zaferi. Arce, darbeyi desteklemiş güvenlik güçlerine yönelik herhangi bir kovuşturmada bulunmayacağını önceden belirterek, zorlu bir dönemde geçmişi tekrar ederek değil, MAS’ın hatalarından da ders çıkararak hareket edeceğini açıkça bildirdi.
Teknokrattan başkanlığa Evo Morales’in ekonomi bakanlığını da yapmış olan MAS adayı Luis Arce, seçim zaferinin ardından destekçilerini selamlıyor.
Bir başka siyaset: MAS
Latin Amerika’nın en yoksul ülkesi olan ve nüfusunun üçte ikisini yerli halkların oluşturduğu Bolivya, 1825’de bağımsızlığını elde etmesinin ardından, siyasetin beyazların tekelinde olduğu 2 yüz yıl geçirdi. 20. yüzyılın son yıllarından başlayarak parçalı ancak geniş halk kitlelerinin içinden çıkan bir dizi yatay örgütlenmenin yaygınlaşmasıyla neoliberalizmin yarattığı tahribata karşı bir siyasal güç olarak öne çıkan MAS ve onun sözcüsü Evo Morales iktidara geldi. Bu gruplar arasında başta yerliler olmak üzere “cocaleros” (koka yaprağı yetiştiricileri), madenciler, bütün emekçilerin merkezi örgütü COB, kadın hareketi, suyun özelleştirilmesine karşı koordinasyon gibi hareketler de vardı. 1829-39’dan sonra ilk kez bir yerli başkan olmuştu. Üstelik Latin Amerika’da esen yeni ilerici dalganın bir parçası olarak… Egemenlik koşullarındaki en önemli dönüşüm, madun kesimlerin kendi siyasal-seçimsel ifadelerinin aracı olarak MAS’ı oluşturmalarıydı. MAS’ın kuruluşundan itibaren artık geleneksel seçkinlerin ’90 model sağ popülizmle çoğunluğu sağlaması mümkün değildi.
14 yıllık yönetimi sırasında Evo aşırı yoksulluğu %38’den %15’e indirdi. 2008 mali krizi ve 2014’teki emtia fiyatlarının düşüşü pek çok ülkeyi etkilerken, Bolivya’da devletin ekonomiye müdahalesi tüm bu çalkantılı dönem içinde dahi artmaya devam edebildi. Evo, iktidara gelir gelmez, 180 gün içinde, yeraltı zenginliklerinin millîleştirilmesi işine girişti. Buradan elde ettiği kaynaklarla eğitim, sosyal hizmetler ve sağlık harcamalarını ciddi bir biçimde artırdı. 2006’da millî gelirden yatırımlara ayrılan pay %14 iken 2016’da bu oran %21’e çıktı. 2006’dan 2017’ye kişi başı gelir %46 arttı. %4,7 büyüme ile 2018’de Bolivya bölgenin en dinamik ekonomilerinden biriydi. Millî gelir dört kat arttı (9 milyar dolardan 40 milyara), devlet bütçesi katlandı. Nadir bir değişim daha gerçekleşti; yerli kültürünün önemli bir parçası olan “Toprak Ana”nın Hakları Kanunu’yla doğanın tahribatına karşı yasal önlemler alındı.
Evo Morales, Latin Amerika’nın Ekvador, Venezuela gibi diğer “ilerici” yönetimlerinin aksine herhangi bir meşruiyet sorunu yaşamıyordu. Yeniden seçilmesini engelleyen 2016 Anayasa Referandumu’nu kaybetmesine rağmen Kasım 2019 seçimlerinde yeniden aday olup kazandığında seçime hile katıldığı gerekçesiyle gösteriler başladı. Bu gösterilerin ardından ABD’nin nüfuzu altındaki Amerika Devletler Örgütü’nün desteklediği doğu bölgelerindeki aşırı sağcı, beyaz ve zengin muhalefet, başkanlık sarayını bastı ve Morales yurtdışına çıkmak zorunda kaldı.
Kasım 2019 seçimlerinin ardından aşırı sağcı, beyaz ve zengin muhalefet, başkanlık sarayını basınca, Evo Morales yurtdışına çıkmak zorunda kaldı.
Kırsal kesimin seçim sonuçlarının geç ulaşmasından ötürü oy oranlarının kesintili bir şekilde açıklanması, kırsal kesimde çok daha güçlü olan Evo Morales’in ikinci turu geçmesini sağlayacak %10’u kıl payı aşmasını sağlamıştı. Bu durum “olmamışsa da olmuştur” diye durumdan vazife çıkaranlara seçimlerin hileli olduğu bahanesini uydurma imkan verdi.
Güvenlik güçleri, Kasım 2019’da Morales destekçilerinin gösterilerine oldukça sert müdahale etmişti.
de facto darbe
2016 referandumunda Morales karşısında bir alternatif oluşturmaya çalışan kentli, orta sınıfları temsil eden 21-F Hareketi, Carlos Mesa’nın tabanıydı. Seçim kampanyası başlayınca bu harekete Morales’e karşı olan yedi parti daha katıldı. Özellikle gençler arasında ırkçı şiddetle kaos yaratmaya yönelen aşırı sağın etkin olduğu kentler de Morales’e karşı örgütlenmişlerdi. Bu kesimler Morales döneminde nüfuzlarının azaldığını görerek radikal bir dönüşüm yaratmaya odaklanmışlardı. Özellikle devlet kademelerinde onların yerlerine yavaş yavaş yerli kökenlilerin gelmesi Bolivya tarihinde ilk defa yaşanıyordu.
Sol yumruk Sömürgecilik kalıntılarına, ırkçılığa ve patriyarkaya karşı radikal dönüşümler gereken ülkenin ilk adımlarından biri “Kültürler, Dekolonizasyon ve Depatriarkalizasyon Bakanlığı” kurmak oldu.
İlk “Kültürler, Dekolonizasyon ve Erkek Egemenliğin Ortadan Kaldırılması” Bakanı Sabina Orellana’nın yemin töreninde sol yumruk havada verdiği poz tarihe geçti.
Ülkenin doğusunda ve zengin-beyaz bölgede yer alan Santa Cruz’daki muhalefet lideri Camacho, bu hoşnutsuzluğun bir timsaliydi. Morales’in düşürülme operasyonu sırasında elinde İncil ve silahlarla başkanlık sarayını basıp “Dios vuelve al Palacio” (Tanrı başkanlık sarayına döndü) diyen Camacho (MAS’ın takdimiyle “faşo, maço, blanko”) seçimlerde en azından kendi bölgesinde %45 oy alarak alarm çanlarını çaldıracaktı.
Morales’in artık haksız olduğu kanıtlanan “düşürülme operasyonu”ndan sonra meşruiyeti oldukça tartışmalı bir durum ortaya çıktı. Başkan olmadığında onun yerini senato başkanının doldurması gerekirken MAS üyesi senato başkanının çekilmesiyle %4’lük oy oranına sahip olan bir partinin üyesi olan senarist Jeanine Anez kendini başkan ilan etti. MAS hem mecliste hem de senatoda çoğunlukta olmasına rağmen ordunun, ABD’nin ve ülkenin doğusundaki zengin, beyaz, ırkçı kesimlerin desteğini alan Jeanine Anez ülkeyi yönetmeye başladı.
Sağcı senatör Anez’in döneminde Bolivya pandemiye çok hazırlıksız yakalandı. Nüfusuna oranla verdiği kayıplarda dünyanın üçüncü ülkesi oldu. Bunun önemli bir nedeni de darbecilerin ilk iş, Bolivya’daki 700 Kübalı hekimi sınırdışı etmesiydi. Darbeci hükümetin ikinci “başarısı” ise 17 yıl sonra ilk kez IMF’den 327 milyon borç almaları olmuştu. Morales’in düşürüldüğü Kasım 2019’da polis ve ordu iki kentteki gösterileri bastırmak için 21 kişiyi öldürmüş ve 70 kişiyi de yaralamıştı. Uluslararası Af Örgütü 20 Ağustos 2019’da yayımladığı raporda, seçim sonrasında insan hakları ihlallerinin cezasız kaldığını belirtiyordu.
Uruguay ve Meksika yönetimleri olayı açıkça darbe olarak tanımlarken Brezilya gibi ABD’nin yörüngesindeki ülkeler yeni yönetimi desteklediler. MAS bir an önce seçimlerin yapılması için bastırıyordu, fakat pandemi bahanesiyle iktidarını uzatmaya niyetlenen Jeanine Anez ertelemeye başvurdu. Ağustos’tan beri madenciler, köylüler ve yerliler kitlesel yürüyüşlerle seçimlerin düzenlenmesi için baskı yapıyorlardı. Özellikle COB’un (Bolivya İşçi Sendikaları), yerli örgütlerinin ve parlamentoda çoğunluk olan MAS milletvekillerinin baskısı nihayet sonuç verdi. İki ertelemenin ardından hükümet Ekim ayında seçime gitti.
Irkçılığa ve faşizme karşı haysiyetin zaferi
18 Ekim 2020’de yapılan seçimlerde MAS’ın başkan adayı, uzun yıllar Evo Morales’in ekonomi bakanlığını yapan Luis Arce’ydi. Eski Dışişleri Bakanı David Choquehuanca da yardımcısı olmak için adaydı. Bu ikili, Morales’in geçen seçimlerde aldığı oyun 8 puan üzerine çıkarak %55 ile seçimleri kazanırken iki muhalif aday ancak %28,8 ve %14 oy alabildi. Başkent La Paz’da üçte iki çoğunluğu elde eden MAS, muhalefetin kalesi Santa Cruz’da da oyların üçte birini aldı.
MAS’ın bu başarısı karşısında Jeanine Anez de sonucu kabullenmek zorunda kaldı. Katılım oranı geçen seçimde olduğu gibi %88 iken MAS’ın oylarını 500 bin artırmasını, seçmenin Evosuz bir MAS’ı daha fazla tercih ettiği ya da geçen yıl şartları zorlayarak aday olmasını onaylamadığı şeklinde yorumlamak da mümkün. Orta sınıfın bir kesiminin belirsizliğe değil Morales yönetimi boyunca ekonomiyi yöneten adaya oy vermesinde, pandemi süresince darbeci yönetimin gösterdiği başarısızlığın, Sağlık Bakanlığı’nda açığa çıkan yolsuzlukların da payı büyük. Ayrıca MAS, Morales’in iktidarını ebedileştirmesine sahip çıkmayarak muhalefetin üzerine gittiği konuyu da boşa çıkardı.
Kırsal kesimde, plato ve vadilerdeki yerliler arasında başkan yardımcısı adayı David Choquehuanca isminin önemli bir etkisi olmuştu. David Choquehuanca, MAS’ın son kongresinde bu kesimlerden gelenlerin başkan adayı idi. İlk görev döneminden sonra düzen güçleriyle ilişkilerini geliştiren, sosyal hareketlerle arasında bir mesafe oluşmaya başlayan Evo Morales ve yardımcısı Alvaro Garcia Linera ile toplumsal örgütlenmeleri pasifize etmeleri ve devlete bağımlı kılmaları nedeniyle ayrı düşmüştü. 2017’de Dışişleri Bakanlığı’ndan ayrılmak zorunda kalması “yerlilerin temsilcisinin” ayrımcılığa uğradığına inanan yerli örgütlerini MAS’tan soğutmuştu. 2011’de Morales’in yerlilerin topraklarından ve ulusal parktan geçecek bir otoyol yapmaya kalkması da iplerin gerilmesine neden olmuştu.
Kıtanın en fazla kadın cinayeti işlenen ülkesinde, Mujeres Creando gibi kadın örgütleri kadına yönelik şiddete karşı bir seferberlik başlatmışlardı. Hükümetin maden şirketlerine verdiği yetkiler, gazın uluslararası şirketlere peşkeş çekilmesine karşı olan kesimleri yeniden harekete geçirmişti. Toplumsal hareketlerin temel eleştirisi, MAS döneminde bir yolsuzluk kültürünün sonucunda devlet bürokrasisine bağlı, devletle sözleşmeler yapan, ticarette, kaçakçılıkta, maden kooperatiflerinde ve uyuşturucu kaçakçılığına bağlı koka yaprağı üretiminde “yeni bir burjuvazinin” palazlandığı yönündeydi. Taleplerinin karşılık bulmaması karşısında hükümetten bağımsız hareket etmeye başlayan bu gruplar, Morales’e oy vermiş olsalar da darbe karşısında darbeden sonra gösterdikleri direnci göstermediler. Bu örgütlerin devlet aygıtına bağlanması, onların bürokratikleşmesine ve dinamizmlerini büyük ölçüde kaybetmelerine yolaçmıştı. MAS’ın bu taban örgütlerle arasına giren soğukluğu gidermek, 2020 seçim kampanyasının temelini oluşturdu.
Yerlilerin ve kadınların zaferi Latin Amerika’nın en fazla kadın cinayeti işlenen, nüfusunun üçte ikisini yerli halkların oluşturduğu Bolivya’da Arce aldığı oyu büyük oranda bu gruplara borçlu.
2009 Anayasası’yla bir dizi yerli dilinin resmî dil olarak kabul edilmesi, yerlilerin devlet kademelerinde daha fazla görev alması gibi önemli adımlar atılmış olsa da ırkçılık, son darbede de görüldüğü üzere toplumun önemli bir kesiminde halen yaygın. 2005’te Evo Morales’i başkanlığa götüren büyük toplumsal hareketliliği de bu ırkçılık nedeniyle anlamaktan aciz olan seçkinler, Kasım 2019’daki yenilgisine rağmen MAS’ın yeniden böylesi bir toplumsal hareketliliğe dayanarak zafer kazanmasını beklemiyorlardı. Aşırı sağın paramiliter örgütlenmelere de sahip olduğu düşünülürse toplumsal örgütlenmeler, hükümet ve aşırı sağ arasındaki gerilim kısa zamanda çözülecek gibi görünmüyor. Sömürgecilik kalıntılarına, ırkçılığa, patriyarkaya karşı eğitimden ekonomiye radikal dönüşümler gerekmesi bir yanda, büyük toprak sahiplerinin ve oligarkların orduyu da yanlarına alarak ülkeyi istikrarsızlaştırmaya çalışması öbür yanda, işaretler Bolivya için önümüzdeki dönemin hiç de kolay olmayacağını gösteriyor.
Şili’de bundan tam 50 yıl önce, 4 Kasım 1970’te başkan seçilen Salvador Allende, ABD’nin açık destek sunduğu General Pinochet’nin darbesiyle devrilmişti. Geçtiğimiz ay, Pinochet anayasasını yürürlükten kaldırmak için referanduma giden Şilililer, %78’lik zaferlerini sokaklarda kutlarken, 20. yüzyılın kaydettiği en ilginç sosyalizm deneyimi… Eksileri ve artıları, dönüm noktalarıyla reformist hükümetin 1000 günü…
Geleneksel olarak muhafazakar sağın egemenliğinde olan Latin Amerika’da parlamenter demokrasinin hüküm sürdüğü tek ülke olan Şili, tarihsel olarak kıta Avrupası’nın siyasal yelpazesine benzer bir manzara arzediyordu: Hıristiyan Demokratların temsil ettiği daha ılımlı bir sağ, CUT (İşçi Sendikaları Konfederasyonu) saflarında sendikalaşan bir işçi sınıfı ve onlarla organik bağları olan sosyalist ve komünist partiler… 20’li ve 30’lu yıllarda askerî darbelere sahne olmuş olsa da, diğer Latin Amerika ülkelerinden farklı olarak ordu uzun süredir kışlasından çıkmamıştı.
50’li yılların sonlarındaysa Şili, ekonomisinin en büyük ihracat kalemi olan bakır fiyatlarındaki düşüşün tetiklediği bir ekonomik krize girdi; ülkenin dış borçları katlandı. İşsizliğin artması ve ücretlerin dondurulması, işçi sınıfının ve kırsaldaki yoksul halkın toplumsal taleplerini radikalleştirdi. Bu radikalleşmenin siyaset sahnesindeki en paradoksal yansıması, 1964 başkanlık seçimleri sırasında Hıristiyan Demokratlar’ın adayı Eduardo Frei’nin artık “evrimden değil devrimden” sözedilmesi gerektiğini söylemesiydi! Bu yaklaşım, sağ partinin de geleneksel kesimlerle ilişkisini kesip halkın taleplerine kulak vermek zorunda kaldığını gösteriyordu. Devrimci olmak bir yana solcu bile sayılamayacak birinin bu sözleri sarfetmek zorunda kalmasının siyasal bir gerekçesi vardı: İkinci bir Küba’nın doğmaması için Şili ekonomisinin halktan yana önemli reformlara ihtiyacı vardı.
26 Ekim’de Pinochet dönemi anayasasını yürürlükten kaldırma yönünde oy kullanan Şilililer, anket sonuçlarını sokaklarda kutladı.
Şili’de köylüler topraksızdı. Ekilebilir toprakların yarısı, toplumun yüzde 2’sini oluşturan mülk sahiplerine aitti. Bu oligarşik yapıyı kırmak için köylülerin küçük toprak sahibi olması hedefleniyordu. Birkaç büyük aile tarafından yönetilen, Amerikan tröstlerine ait sanayi ve banka kesiminde de bir reform gerekiyordu. Örneğin ülke ihracatının %80’ini oluşturan bakır, Amerikan şirketlerine aitti. Başkan Frei, bakırı Şililileştirmek (millîleştirmek) için çokuluslu şirketlerin hisselerinin %51’ini almak durumunda kaldı. Ancak bu girişim için hem çok yüksek bir fiyat önerdi hem de bu para Amerikan bankalarından alınan borçlarla ödendi!
Sonunda yüksek enflasyon ve işsizlik hortladı; insanlar sokağa döküldü. 1965’te sıkıyönetim ilan edilmesine ve sendika yöneticilerinin tutuklanmasına rağmen bakır madenlerindeki grev 1 ay sürmüştü. Kırsal kesimde de kendilerine vaadedilen reformu bir türlü göremeyen köylüler reformu bizzat gerçekleştirmek üzere büyük toprak sahiplerinin topraklarını işgale başladılar.
Seçim turunda Başkan Salvador Allende, 1973 Mart ayında katılacağı genel seçimden bir ay önce halkı selamlıyor. Bu seçimlerde Allende, 1970’e göre oylarını %8 artırarak %44’e çıkardı.
20. yüzyılın kaydettiği en ilginç sosyalizm deneyimine yolaçan 1970 seçimlerine bu toplumsal hava içinde girildi.
Salvador Allende başkan oluyor
Başkan Frei yine Hıristiyan Demokratlar-HD (Partido Demócrata Cristiano) adına aday olurken, rakipleri Ulusal Parti adına Alessandri, çeşitli sol partilerin oluşturduğu Halk Birliği adına ise Salvador Allende’ydi. Halk Birliği (UP-Unidad Popular), İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nu yöneten Komünist Parti-KP (Partido Comunista de Chile), Allende’nin kurucusu olduğu Sosyalist Parti-SP (Partido Socialista de Chile), orta sınıfları temsil eden Radikal Parti ve HD’den sol bir kopuş olan MAPU’nun (Birleşik Halkçı Eylem Hareketi) ittifakından oluşuyordu.
UP’nin programı, ülkenin yağmalanması ve kitlelerin sömürülmesine karşı radikal bir tutum sergiliyordu. Programın öne çıkan hedefleri, Frei’nin başlattığı toprak reformuna devam etmek, ücretleri artırmak, bakır başta olmak üzere ekonominin kilit sektörlerini millîleştirmekti. Fiyatları ve enflasyonu denetlemek, her çocuğa her gün yarım litre süt ve halka parasız sağlık hizmeti sunmak gibi hedefler de ardından geliyordu.
Seçimlerde hiçbir aday mutlak çoğunluğu elde edemediği için parlamentonun önde gelen iki aday (Allende ve Alessandri) arasında karar vermesi gerekti. UP parlamentoda çoğunluğa sahip olmadığı için HD’nin vereceği oylar belirleyici olacaktı. Amerikan tröstleri ve CIA açıkça Frei’ye baskı yaparak Allende’ye oy verilmesini engellemeye çalıştı.
Özgürlüğün son günleri 4 Eylül 1973’te, Pinochet’nin darbesinden tam bir hafta önce UP’nin son yürüyüşünden kareler (üstte ve altta). Eylül 1973’te, Allende nihayet askerî darbenin kapıda olduğuna kanaat getirerek referanduma gitmek istedi, ama artık çok geçti.
Ancak Allende, 24 Ekim 1970’de ezici bir çoğunlukla (35’e karşı 153 oy) başkan seçildi; 4 Kasım’da ise hükümet kurulduktan sonra resmen göreve başladı. Hıristiyan Demokratlar, Allende’nin idarede muhalefetin mevkilerine dokunulmayacağına, kilise, polis ve ordunun özerkliğine saygılı davranacağına dair bir belgeyi imzalaması karşılığında onu destekledi. Yeni iktidar devrimci bir hükümet değil, emekçilerin çıkarlarını gözetirken müesses nizama da dokunmayacak bir reformist hükümet olarak yola çıktı.
Reformlar dönemi
Allende hemen Frei’nin başlattığı toprak reformunu hızlandırdı. 1971 sonunda bakır, kömür, nitrat gibi maden işletmelerinin hemen hemen tamamı ve banka sektörünün %90’ı denetim altındaydı. İşletmelerin verimliliğini artırmak için, fabrikalarda emekçilerin yönetime katılmasını sağlayan bir sistem yürürlüğe sokuldu. Allende’nin ilk yılında memurların geliri %35, askerlerinki %70; işçi ve köylülerinki ise %100 arttı. 200 bin yeni istihdam yaratıldı. 1970’de %35 olan enflasyon 1971’de %3.8 oldu. En çok da çocuklara dağıtılan süt dikkati çekti. Bütün bu reformların sonucunda UP, 1971 yerel seçimlerinde %50.9 ile mutlak çoğunluğu elde etti.
Buna karşılık patronlar, millîleştirme ve yönetime katılma süreçlerini baltalamak için örgütlenmeye giriştiler. Allende’nin polis ve yargıda kendisine karşı olan gruplara dokunmaması, işgallere katılan köylülerin ve işçilerin hapsedilmesine yolaçtı.
Allende, sosyal çatışmaların yaşanması halinde düzeni sağlayacak gücün ordu olacağını düşünüyordu. 1970’de ABD’den 3.2 milyon dolarlık silah alımı yapılmışken 1971’de bu rakamın 13.5 milyona çıkması da dikkati çekiciydi.
Balayı bitiyor
UP’nin iktidara gelişinden 1.5 yıl sonra, ülke giderek daha da ağırlaşan bir ekonomik krizin içine girmişti. ABD’nin baskısı, çokuluslu şirketlerin tutumu, dünya piyasasında bakırın fiyatının düşüşü ve millîleştirmelerin “çok iyi fiyatlarla” yapılmasının yarattığı borçlanma gibi bir dizi husus, krizin dönüşsüz hâle gelmesine neden oldu. Enflasyon bir yılda %200 artmıştı.
1971 ilkbaharında, hükümet kapitalistlerin yatırım yapmasını sağlayamadığı gibi yabancı ülkelere para çıkarmalarının önüne de geçemedi ve ekonomik bir kaos başgösterdi.
Kentte ve kırsalda geniş halk kitleleri, sağın siyasi ve askerî karşı saldırılarına ve burjuvazinin ekonomik sabotajına karşı hükümetin yetersiz kaldığını görünce daha radikal arayışlar içine girdi. Toprak reformunda toprakların %40’ı köylülere dağıtılmış olsa da %30’u halen topraksız olan yoksul köylüler de giderek daha radikal talepler ileri sürmeye başladılar. Kenar mahallelerde doğrudan demokrasi ve özyönetim organları öne çıkmaya başladı.
Allende sokağın kendi seçmeni tarafından kullanılmasına karşı çıkarken, sağ kesim devlet kurumlarındaki nüfuzu sayesinde sokağı alabildiğine kullandı. Mart 1972’de başarısız bir darbe girişimi yaşandı.
Grev ve işgal
Mayıs 1972’de grevler bir önceki senenin 10 katına çıkmıştı. Emekçiler fabrikaları, yoksul köylüler ise tarımsal işletmeleri işgal ediyorlardı. O zamana kadar daha çok öğrenci çevrelerinde etkin olan MIR (Movimiento de Izquierda Revolucionaria-Devrimci Sol Hareket), yavaş yavaş büyük kentlerin yoksul mahallelerinde ve yoksul köylüler arasında yayılmaya başlamıştı.
İşçilerle köylülerin ortak bir gösterisinden sonra “sanayi cordon’u” denilen yeni tipte bir örgütlenmeye girişildi. Emekçiler tarafından seçilen ve geri de çağrılabilen işçi konseyleri, fiilen bir halk meclisi işlevi görmeye başlamıştı.
Her şeye rağmen halk Allende’yle 1964 başkanlık seçimlerinin öncesinde Allende’ye destek yürüyüşü (altta). 1964’te Hıristiyan Demokratlar’ın adayı Eduardo Frei seçimin galibi olmuştu. 1970’de ise Halk Birliği (UP-Unidad Popular), Allende’yi başkan yaptı. CUT (İşçi Sendikaları Konfederasyonu) da ittifakın destekçilerindendi (üstte).
Halkın yükselen talepleri UP saflarını da bölmüştü. Parlamento yoluyla sosyalizme geçmeyi hedefleyen KP’ye (ve bağlı olduğu Moskova’ya) göre Şili tam kapitalist bir ülke değildi. Dolayısıyla “komprador” denen burjuvaziden ayrı olan ve “millî” diye vaftiz edilen burjuvazinin bir kesimiyle birlikte yürünmesi gerekiyordu. Siyaseten ABD’ye bağlı Ulusal Parti’ye karşı çıkarken millî burjuvazi ve orta sınıfı temsil eden Hıristiyan Demokrat Burjuvazi ile ittifaka özen göstermek gerekiyordu. Bu durumda aşağıdan halk hareketini dizginlemeli; ordu da dahil olmak üzere devlet kurumlarına saygılı davranılmalıydı!
SP’nin sol kanadı ve Hıristiyan Demokratlardan koparak hızla sosyalizme yönelen MAPU ve Hıristiyan Sol (la Izquierda Cristiana) ise aksi yönde bir strateji benimsemiş; MIR de onları dışarıdan desteklemişti. Onlara göre Şili, emperyalizme bağımlı olsa da tam anlamıyla kapitalist bir ülkeydi. Dolayısıyla “komprador ve millî” diye bir ayrıma gitmek anlamsızdı. Üstelik UP’yi sabote edenler, burjuvazinin “yurtsever olmayan” bir kısmı değil, bütünüydü. Dolayısıyla emekçilerin ve yoksulların ihtiyaçlarını karşılamak için üretimi artırmaktan çok daha önemli olan, baltalanan üretimin çalışanlar tarafından denetim altına alınmasıydı.
Sonuçta tartışma sağ kanadın zaferiyle sonuçlandı. Hükümet Hıristiyan Demokratları tatmin etmek için işgallere son verilmesi çağrısında bulunduğu gibi bazı bölgelere bunun için polis de gönderdi.
Gençler ve kadınlarla elele 1973’te UP’nin son yürüyüşünde, Şili’nin Komünist Gençliği (JJ. CC) (üstte) ve kadınlar da (altta) sokaklardaydı.
Ağustos 1972’de o zamana kadar bloke edilen fiyatların serbest bırakılmasıyla bir anda %60-150 oranında artış görüldü. Ahali için bir felaketti bu. Esnaf greve gitti. Ulusal Parti’nin faşist çeteleri yardıma çağrıldı ve bunlar da kara elbiseleri, ellerindeki sopalarla peydah olup insanları ve hatta polisleri dövdüler. 4 Eylül’de, seçimlerin ikinci yılında, sokaktaki bir pankart şöyle diyordu: “Hükümet b..tan, ama bizim; onu savunuyorum”.
Hükümetin yumuşaması muhalifleri cesaretlendirmişti. Önceki başarısız darbe girişiminin sözcüsü General Canales’in yeni hamlesi tekrar savuşturuldu. Ekim’de ise sağ cenah ve patronlar açıkça saldırıya geçti. Dağlar ile kıyı şeridi arasında sıkışmış ülkede özel bir önemi olan ulaşım sektörü greve giderek ülkeyi felç etti. Onları serbest meslek erbabı izledi. Ulusal Parti’nin komandoları greve katılmayanlara hadlerini bildirmek için sokaklardaydı. Grevde ABD’den gelen fonların da katkısı vardı.
Sağcıların saldırısı
Ancak sağın bu saldırısı işçileri de harekete geçirdi. Üretimin durduğu birçok fabrikanın yönetimini ele alarak üretime başladılar. Yoksul mahallelerde JAP gıda ürünlerinin dağıtımını üstlendi. Birçok hekim ve hastabakıcının iş bıraktığı hastanelerde bile gönüllüler hizmet sundu. Özsavunma komiteleri belirmeye başladı. Yoksul mahallelerde bölgesel temelde seçilenlerden oluşan meclisler, “Commandos Communales” adı altında patronların grevine karşı sanayi kordonlarının ve JAP’ın faaliyetlerini eşgüdümlemek için kuruldu.
Allende bu karmaşık durumda sıkıyönetim ilan etti. Fabrikaları işgal edilen patronlara durumun düzeltileceğine dair söz verdiği gibi HD ile de anlaşarak önde gelen üç generali hükümete aldı.
Sonun başlangıcı Darbenin ardından Ulusal Stadyum’da toplanan binlerce insan işkence gördü; toplamda 3 binden fazla insan öldürüldü; 30 binin üzerinde insan işkenceden geçirildi (üstte). Allende, hayattayken çekilmiş son fotoğrafında 11 Eylül sabahı, elinde silahla La Moneda’dan çıkarken (altta).
6 Kasım’da grev bitti ama ülkenin takati kalmamıştı. Mart 1973’te, Allende’nin hükümeti kurmasından beri yapılan ilk genel seçimlerde UP %44 oy aldı ve milletvekili sayısını katladı. Bu gerçekten Allende için bir başarıydı; oylarını 1970’e göre %8 artırmıştı (ancak 1971’deki yerel seçimlere göre %6 düşürmüştü). Bu seçim sonuçları sağın meşru yollardan hükümeti devirme umutlarını suya düşürünce, bütün cephelerde saldırıya geçerek askerlerin müdahalesini sağlamaya yöneldiler. Ekonomik kaosu derinleştirme çabalarının yanısıra Vatan ve Özgürlük (Patria y Libertad) çeteleriyle sol partilere saldırılar düzenleyerek “huzur ve güven” boşluğu yaratmak istediler.
29 Haziran’da bir zırhlı birlik başkanlık sarayına saldırdı. Emekçiler olağanüstü bir seferberlikle yanıt verip fabrikaları işgal ettiler. Tarım reformundan nasiplenmeyen yoksul köylüler de o güne kadar dokunulmayan arazilere elkoydular. Ancak bu büyük kitle hareketinin silahsız olduğu eklenmeli. Hükümet ise yine HD’ye yakınlaşarak ekonominin yeniden toparlanması ve emekçilerin fabrikaları terketmesi çağrısında bulundu.
Darbe geliyor
Emekçilerde bir terkedilmişlik halet-i ruhiyesi peydahlanmıştı. Artık saat başı bir saldırı oluyor, günlük ölü sayısı 10’un altına düşmüyordu. Ordu bu arada darbe karşıtı askerleri elekten geçirmeye başladı. Eylül 1973’te UP’nin seçim zaferinin üçüncü yılında, nihayet askerî darbenin kapıda olduğuna kanaat getiren Allende referanduma gitmek istedi. Bu arada darbecileri hizaya getirmek için de General Pinochet’yi görevlendirdi!
Pinochet önce Allende’ye sadık veya “meşruiyetçi” subayları temizledi ve 11 Eylül sabahı askerî darbeyi ilan etti. Başkanlık Sarayı bombalandığında Allende kendini savunsa da elinde silahıyla öldürüldü. Saat 14.00 olduğunda saraydan geriye bir harabe yığını kalmıştı. Washington Post’un gönderdiği özel muhabir, aynı akşam ABD elçisinin darbenin başarısını kutlamak için şampanya patlattığını yazıyordu.
Ordu tek tek fabrikaları ele geçirdi. Direnen işçiler anında kurşuna dizildi; Ulusal Stadyum’da toplanan binlerce insan işkence gördü; toplamda 3 binden fazla insan öldürüldü; 30 binin üzerinde insan işkenceden geçirildi. Bir yıl içinde 300 bin işçi işten atıldı. Birkaç yıl içinde uygulanan ekonomik ve sosyal politikalar sonucu satın alma gücü %40 düşmüştü.
Pinochet’in darbesi, Latin Amerika’nın diğer ülkelerinde de neoliberal politikalar ve askerî diktatörlükler için bir laboratuvar işlevi görecekti. Şili halkının Pinochet anayasasını değiştirmek için geçtiğimiz ay sandığa gitmesi için ise 47 yıl geçmesi gerekti.
Azerbaycan’ın geçen Eylül sonunda Dağlık Karabağ bölgesinde başlattığı askerî harekat ikinci ayını doldururken; taraflar arasındaki görüşmeler ve Moskova’nın müdahalesine rağmen çatışmalar devam ediyor. Azerbaycan’ın sahada elde ettiği ilerlemelere, Ermenistan sivil yerleşim yerlerini bombalayarak cevap veriyor. Bölgedeki mücadelenin son 100 yıldaki dönüm noktaları.
Azerbaycan ve Ermenistan Cumhuriyetleri kendi tarihlerine gönderme yaparken 1918-20 dönemindeki ülkelerini öne çıkarsalar da, bu kısa erimli ve istikrarsız dönem her iki toplumun kurumlarının, toplumsal yapısının, siyasal kültürünün oluşumunda önemli bir yer tutmaz. Çarlık dönemi Rusya’sının egemenliğinde yaşayan bu iki toplum, 1917 Devrimi’nden sonra esas olarak Kızıl Ordu aracılığıyla sovyetleştirilmiş; 70 yıl boyunca “uluslaşmalarını” Sovyetler Birliği’nin siyasal ve toplumsal değişimlerinin nüfuzu altında yaşamak durumunda kalmışlardır.
SSCB bütün iddiasına rağmen ulusları “sönümlendirmek” veya “kaynaştırmak” bir yana “ulus inşaı”na yataklık ettiği için, çöker çökmez bir dizi ulus-devlet ortaya çıkabilmiştir. Ancak toplumsal tabakalaşma esas olarak Sovyet döneminde kristalize olmuş ve çöküşten sonra çevre ülkelerde de merkezde olduğu gibi oligarkların egemenliğinde otoriter rejimler oluşmuştur. Hatta çok nadir örnekler dışında bu oligarklar, kamu sektörünün özelleştirilmesine dayanan eski nomenklaturanın devamıdır. Örneğin Azerbaycan’ın 30 yıldır Aliyev ailesi tarafından yönetiliyor olması bunun çarpıcı bir örneğidir. Devralınan kurumlar ve siyasal kültürün, tarih-i kadimle değil bu yakın geçmişle doğrudan bağlantısı vardır.
Ermenistan ile Azerbaycan arasında devam eden çatışmanın bugün İlham Aliyev gibi yeni aktörleri var.
Sovyetler Birliği döneminde “iç sınırlar”ın belirsiz olduğu, yani itibari ulusların egemenlik coğrafyasında bulunan azınlıkların sorun olduğu yerlerde hoşnutsuzluklar, merkezî devletin güçlü olduğu dönemlerde bastırılabilmiş; ancak devletin hızla çözüldüğü süreçte, “özerk bölgelerle” ulus-devlet arasında (örneğin Kafkasya’da) Dağlık Karabağ’ın yanısıra Osetya ve Abhazya gibi bölgelerde de çatışmalar başgöstermiştir (“Çeçen Savaşları”nı da buraya eklemek gerekir). Rusya’nın çevre ulusları baskıladığı ne kadar doğruysa, itibari ulusların “özerk bölge” azınlıklarını baskıladığı da o kadar doğrudur.
Dağlık Karabağ’ın SSCB içinde Azerbaycan’a bağlı bir özerk bölge olmaktan çıkıp Ermenistan ile birleşme hareketi, Şubat 1988’de esas olarak Moskova’ya karşı bir halk hareketi olarak başladı ve Baltık Devletleri’ne kadar uzanacak olan bir zincirin tetikleyicisi oldu. İki halk arasında 1905 ve 1918’de cereyan eden olayların devamı olarak gösterilse de, Aralık 1991’de merkezî ordunun çökmesiyle Sovyet devletinin bir iç meselesi olmaktan çıkıp iki ülke arasındaki bir askerî çatışma düzeyine sıçradı (Abhazya’da da olduğu gibi).
Sovyet sisteminden kopuş sürecinde Komünist Parti’den başka bir siyasal oluşum sözkonusu olmadığı için, itici güç olarak “milliyetçilik” her cenahta birleştirici bir işlev görüyordu.
İlk büyük eylem: Azad Azerbaycan
İki ulusun tarihyazımı çok farklı temellere dayanır. Biri tarihe öncelik verirken diğeri toprağa dayanır. Azerbaycan’da “Azad Azerbaycan” hareketini kuran Azerbaycan Halk Cephesi’nin ilk önemli ve büyük eylemi Aralık 1989’dadır. Nahiçevan Özerk Cumhuriyeti’nde toplanarak İran sınırına saldırıp sınır karakollarını yakmışlar ve İran’a geçmişlerdi. Ancak “Birleşik Azerbaycan” diye haykırışları aynı dile, aynı dine ve aynı mezhebe sahip olan güneydekiler tarafından paylaşılmadı. Bunun önemli bir nedeni Azerbaycan’ın laik bir toplum olması ise, bir diğer önemli nedeni neredeyse 200 yıldır koptuğu İran’daki Azerilerin kimliklerini ifade etmek için başka bir zeminde bulunmalarıdır.
Bazı İran yöneticilerinin “Birleşik Azerbaycan”ı eski İran toprağı olarak kendi devletleri içinde düşünmeleri de ayrı bir konudur. Keza 1918- 20 döneminde de Azerbaycan siyaset erbabının bir kısmı Osmanlı etkisine açıkken, bir yandan da Türkiye’nin bugünkü sınırlarındaki kimi yerleri de içeren “Büyük Azerbaycan”dan sözedilmekteydi. Bunlara Pantürkizmi de eklemek mümkün. Ermenistan cenahındaki “hayali haritalar” zaten malum olduğu için ayrıca belirtmeye gerek yok.
Karabağ bağlamında en ilginç tartışma ise yaklaşık 1000 yıl önce Romalıların “Albania” ve Arapların “Aran” dedikleri bölgede yaşayanların kimler olduklarıdır? Buradaki kaçkarlar, kiliseler, manastırlar bir şey ifade eder mi? Dağıstan dahil geniş bir arazide yer alan bu Hıristiyan halk, bölgedeki akınlar sırasında ortadan kaybolmuştur. Kimine göre bu insanlar Azerilerin ataları olduğu için Karabağ’da Ermeni varlığı olmamıştır. Ermeni tarihçilere göre ise Azeriler, Selçuklu akınlarıyla bu bölgeye gelen Türkler olarak, bu kaybolmuş kadim halkın mirasçısı olamazlar. “Kafkas Arnavutları” tartışması 80’li yıllarda başlamış olsa da esas olarak iddialar Sovyet dönemi üzerine yürütülmektedir.
Hocalı ‘kaçkınları’ Azerbaycan’da sayısı 1 milyon civarı olan mültecilere topraklarından kaçmak durumunda kaldıkları için “kaçkın” deniyor. Hocalı katliamından kurtulan çocuklar ve yaşlılar Ağdam’da bir trende.
Karabağ kararı
1917 Devrimi’nden sonra Transkafkasya ile Türkiye sınırı Moskova ve ardından Kars Antlaşması’yla çizildi. Sovyetleştirilmiş olan Transkafkasya Cumhuriyetleri arasında sürekli tartışma konusu olmuş sınırların halli için, Mayıs-Haziran 1921’de üç cumhuriyetten temsilcilerle birlikte Tiflis’te toplanıldı. Ermenistan delegesi Ermenilerin çoğunlukta olduğu Gürcistan sınırlarındaki Ahılkelek (% 72) ve Yukarı Karabağ (% 94)’ın kendilerine verilmesini istedi. Azeri Komünist Parti sekreteri Kirov ise ülkesinde milliyetçiliği tetikleyeceği için buna karşı çıktı. Öte yandan Azeri ve Gürcüler arasında Karayaz Ovası’nın kime ait olacağı da tartışmalıydı.
Nihayetinde 4 Temmuz 1921’de Stalin’in katılımıyla toplanan Kavbüro (Kafkasya Bürosu), Gürcistan ve Azerbaycan’ın hiç beklemediği bir biçimde Karabağ’ın Ermenistan’a bağlanmasına 3’e karşı 5 oyla karar verdi. Nerimanov’un kararın en yüksek merciye götürülmesi teklifi karşısında Orconikidze ve Nazaretyan, Müslümanlar ve Ermeniler arasında ulusal barışın sağlanması için; Yukarı ve Aşağı Karabağ arasındaki ekonomik ilişkiden ötürü Karabağ’ın Azerbaycan’a bağlanması ancak geniş bir otonomiyle donanması gerektiğini açıkladılar. Bu statü kabul edildi ve uzun süre varlığını sürdürdü. Ancak 1960’larda Karabağ hareketi yeniden canlandı.
Ermenistan nasıl devreye girdi?
1963’te Yukarı Karabağ’ın Ermeni yöneticileri, Azerbaycan’ın “şoven politikaları”ndan şikayetle 2500 imzalı bir dilekçe ile dönemin devlet başkanı Nikita Hruşçov’dan (Kruşçev) bölgenin Ermenistan’a bağlanmasını talep ettiler. O dönemki Soğuk Savaş koşullarında tartışılmayan konu, ancak 1987’de yeniden gündeme gelebilecekti. O tarihte Azerbaycan’ın özerk bölgesi Yukarı Karabağ bölgesinde oturan 188 bin sakinin 150 bini Ermeni asıllıydı. Ekim 1987’de Yerevan’da nükleer santralin kapatılması için yapılan gösteriler sırasında Karabağ’daki bir Ermeni köyüne Azeri yönetici atanması ve cezalandırma önlemleri alınması, Karabağ’ın Ermenistan’a bağlanması talebinin yükseltilmesine vesile oldu.
Babadan oğula geçen bir rejim Azerbaycan’da Halk Cephesi lideri Elçibey, Azerbaycan’ın cumhurbaşkanı seçildikten sonra silahlı Azeriler tarafından istifaya zorlandı (üstte). Yerine meclis kararı ile Haydar Aliyev, ardından da oğlu İlham Aliyev geldi. O dönem Azerbaycan Komünist Partisi Merkezî Komitesi Genel Sekreteri olan Haydar Aliyev ve ailesi Moskova’da (altta).
Ocak ve Şubat 1988’de Ermenistan’daki Azeri köylerine yapılan baskı üzerine 4 bin Azeri Bakü’nün sanayi bölgesi Sumgait’e göçetmek zorunda kaldı. Şubat’ta Sumgait’te söylentilerle başlayan çatışmalarda 26’sı Ermeni 6’sı Azeri 32 kişi öldü. Azerbaycan Halk Cephesi lideri, ikinci cumhurbaşkanı, önceki rejimin yönetici kastından gelmeyen Ebufez Elçibey “Olayları çıkaranlar Bakülü değildi. Başka yerlerden gelmişlerdi. İki yıl perişan, sefil olmuş olan Ermenistan’dan kovulmuş göçmenler de kışkırtmaya kapıldılar ve maalesef kan döküldü, engelleyemedik. Zira olaylar bizim dışımızda başlatılmıştı” (Milliyet– 05.02.1990) diyecekti. Henüz SSCB’nin çökmediği bir ortamda, 3 gün boyunca güvenlik güçlerinin kente getirilmemesi de dikkati çekiciydi.
Sovyet dönemi sonrası ipler iyice geriliyor
1988-1990 arasında “etnik temizlik ve arındırma” her iki kesimde de sürdürüldü. 23 Mart 1988’de SSCB Yüksek Sovyet Prezidyumu Dağlık Karabağ’ın Azerbaycan’dan ayrılması talebini reddetti ve toplumsal-kültürel alanlarda reform yapılmasını gerekli gördü. Çatışmalar sürerken Gorbaçov, 28 Haziran’da SBKP 19. Konferansı’nda sınır değişikliklerinin sözkonusu olmadığını açıkladı.
Bu dönemde Azerbaycan’da Halk Cephesi kurulur. Ancak Ruslara karşı bağımsızlık için her iki ülkede oluşan muhalefet arasında herhangi bir ilişki yoktur ve her iki ülke de Yukarı Karabağ için Moskova’yı esas muhatap olarak görür. Saldırılar devam eder; Ermenistan 27 Kasım’dan itibaren topraklarındaki bütün Azerilerin sınırdışı edilmesi kararını alır. Buna rağmen her iki taraf da mültecilerin kendi iradeleriyle yer değiştirdiklerini iddia edeceklerdir.
Ateş hattındakiler 1962’de ABD’de Başkan Kennedy’yle görüşmeye giden Ermeni Sovyet siyasetçi Anastas Mikoyan’ın gündeminde Erivan’ın Türkiye sınırına yakınlığı konusundaki endişeleri de vardı.
7 Aralık 1988’de Ermenistan’da 25 bin ila 50 bin insanın ölümüne neden olan büyük bir deprem meydana gelir. Moskova birkaç gün sonra Karabağ komitesi üyelerini tutuklar; 12 Ocak 1989’da “durumu istikrara kavuşturma ve milliyetlerarası çatışmayı durdurma gerekçesiyle” Dağlık Karabağ yönetimine elkoyar. Bölge böylece Bakü’nün denetiminden çıkar.
26 Şubat 1992’de Hocalı‘dan kaçmaya çalışan siviller.
Petrosyan – Muttalibov
Ermenistan’da daha sonra Devlet Başkanı olacak olan Levon Ter Petrosyan’ın temsil ettiği Ermeni Ulusal Hareketi kurulur. Ocak ayında Bakü’de 170 kişinin ölümüyle sonuçlanan olayların ardından merkezî Rus otoritesine karşı çıkmış olan Baltık ülkelerindeki Halk Cephesi temsilcilerinin girişimiyle, Ermeni Ulusal Hareketi ve Azerbaycan Halk Cephesi’nden temsilciler Riga’da buluşur. 3 Şubat 1989’daki bu görüşmede Ermeniler kendi kaderlerini belirleme hakkını, Azeriler sınırların ihlal edilmemesini öne çıkarırlar ve toplantılar sona erer.
Karabağlılar bölgedeki Rus askerlerine saldırırlar. 1990’da 12, 1991’in ilk aylarında 14 Rus askeri öldürülür. 1991 Haziran’ında Karabağ çatışmalarında ölen insan sayısı 816’dır.
Yeltsin, Gorbaçov gibi Rus liderlerin Ter Petrosyan ve Muttalibov arasında sağlamaya çalıştıkları görüşmeler sırasında Yukarı Karabağ, 21 Eylül’de bir referandum yaparak %99.4 ile bağımsızlığı tercih ettiğini bildirir. 26 Kasım’da Azerbaycan Yüksek Sovyeti, Dağlık Karabağ’ın özerkliğine son verir ve başkent Stepanakert’in adını, eski adı Hankenti olarak değiştirir. 12 Aralık’ta kendilerini Dağlık Karabağ Cumhuriyeti olarak ilan eden Karabağ yöneticileri, yeni kurulan Bağımsız Devletler Topluluğu’na katılma kararı alırlar. 24 Aralık’ta bölgedeki Rus ordularının komutanı SSCB’nin lağvı nedeniyle bölgeyi derhal boşaltma kararı alır. Sovyetler Birliği 1991’de yıkıldığında, Azerbaycan’ın fiilen Yukarı Karabağ üzerinde herhangi bir denetimi sözkonusu değildir.
Çatışmalar başlıyor
Büyük ölçekli çatışmalar 1992 kışında gerçekleşir. 1993 baharında Ermeni güçleri, kuşatılmış toprakların dışına çıkıp başka bölgelere de yayılır; böylece Azerbaycan topraklarının Yukarı Karabağ dışındaki topraklarının %9’unu, Karabağ ile birlikte %14’ünü ele geçirir. Azerilerin toprak kaybının en önemli nedeni içteki siyasal çatışmalardır. İlk Cumhurbaşkanı Muttalibov, Moskova’nın eski kadrolarına bağlıdır. Gorbaçov’un gitmesi ve Yeltsin’in gelişiyle yalnızlaşır. Askerler Ermenilerle çatıştıkları gibi birbiriyle de çatışırlar. Elçibey’in gitmesine neden olan isyancı Hüseyinov, Haydar Aliyev döneminde başbakan olur.
Gerilim yükseliyor Büyük ölçekli çatışmaların gerçekleştiği 1992’de Azerbaycan askerleri (üstte). 1994’te Karabağ’daki Ermeni askerlerinde de Rusya Silahlı Kuvvetleri’nin miğferleri ve ana saldırı tüfekleri olan AK-74’ler görülüyor (altta).
Ancak, Hocalı katliamı başta olmak üzere bölgedeki çatışmalarda gerek silah satışıyla gerekse de paralı askerlik vasıtasıyla önce Rus orduları, daha sonra da onun kalıntıları yer alır.
Elçibey bu konuda da şunları söylemiştir: “Sizi kırıyorlar, bir köyü alıyorlar, ‘Bu Azerilerin’ diyorlar. Sonra olay tersine oluyor. Onlar da uzaktan seyrediyor. Hocalı katliamını yapan Moskova’nın 366. Birliğidir; 1945’te, 1920’de, 1918’de de bunu yaptılar. Şimdi de yapıyorlar. Gürcistan’da da yaptılar. Moskova gücü elinde tutmak istiyor. Elinde tutsun ki ilerde sömürsün… Gürcü’yü Gürcü’ye düşürdü. Buradaki amacı da Ermeni’yi bize saldırtıp Azeri’yi Azeri’ye kırdırmaktı. Vatandaş savaşı istedi…”(-Cumhuriyet-10.03.1992)
Kafkasya’da Savaş ve Barış adlı kitabın yazarı Vicken Cheterian ise yaptığı çalışmalar sonucunda “bu katliam, Ermeni savaşçılar tarafından yapılmıştı” diye yazar. Azerbaycan’ın resmî açıklamasına göre 1992 Şubat sonundaki saldırıda 106’sı kadın, 83’ü çocuk olmak üzere toplam 613 Azeri katledilmiştir.
1994’te, Rusya’nın müdahalesiyle taraflar ateşkes ilan eder. 700 bini aşkın kaçkın, Karabağ ve Ermenistan’dan Azerbaycan’a; 500 bine yakın Ermeni de Azerbaycan’dan Ermenistan’a geçer.
Aktörler değişti,savaşın acısı aynı Dönemin Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev cephe hattında (üstte). Bugün Dağlık Karabağ bölgesindeki Stepanakert’in yıkıntıları arasında yürüyenler ise savaşın acısını ilk kez yaşamıyor (altta).
Yeni bir dönem mi?
O dönemden bugüne geçen çeyrek asırlık sürede, iki ülkede de ciddi siyasal krizler yaşandı. Ermenistan Parlamentosu 1999’da basıldı ve başbakan öldürüldü. Karabağ’da savaşanlar Yerevan’da iktidara geldiler ve ekonomik iktidar gelişmekte olan oligarklara geçerken, kendileri de seçimlere hile karıştırarak iktidarda kaldılar. 2018’de şimdiki Başbakan Nikol Paşinyan yolsuzluklara ve iktidarı tekeline alan bu kesime karşı mücadeleyle öne çıktı.
Azerbaycan’da ise Halk Cephesi lideri Elçibey, Azerbaycan’ın ikinci cumhurbaşkanı seçildikten sonra silahlı Azeriler tarafından istifaya zorlandı. Yerine meclis kararı ile Haydar Aliyev geldi ve ülkede o günden bugüne babadan oğula geçen bir yönetim kuruldu. Arada Süleyman Demirel’in Haydar Aliyev’e bildirdiği, Türkiye’den etkili ve yetkili kişilerin adının karıştığı bir darbe girişimi de (1995) oldu.
Öte yandan kabuğuna çekilmiş olan Rusya, 2008’de Osetya vesilesiyle Gürcistan’da, yakın zamanlarda ise Ukrayna’da görüldüğü üzere kendi eski nüfuz alanında kırmızı çizgilerini çekti ve yeniden küresel bir güç olarak ağırlığını koydu. Ancak son dönemde Ermenistan yönetiminin Dağlık Karabağ dışında işgal atında olan 7 rayon hakkındaki görüşünü belirsizleştirmesi; Bakü’nün de Dağlık Karabağ için kaldırılmış olan özerklik önerisini geri çekmesi Rusya’nın işinin pek kolay olmadığını gösteriyor.
Azerbaycan’ın NATO ile ilişkileri; İsrail’den silah alması; İran’ın kendi güvenliği için bölgede istikrar istemesi; ABD’nin Kafkasya’ya dahil olma planları; Türkiye’nin tutumu; petrol hatları gibi meseleler olmadan da tarihten devralınan bir Dağlık Karabağ meselesi olduğu atlanmamalı.
Latin Amerika’nın “uzun 10 yılı”nda sol popülist ve ilerici hükümetleri ardı ardına deviren askerî darbeler, toplumu demir yumruklarıyla ezmiş; arkalarında bir enkaz bırakmışlardı. 1992’de Paraguay’da tesadüfen bulunan “zulüm arşivi”, “Akbaba”nın pençesinden kurtulamayan onbinlerce Latin Amerikalının hikayesini anlatıyordu. Akbaba (Condor) bir benzetme değil, ABD’nin yerli işbirlikçileriyle yürüttüğü kirli operasyonun adıydı…
Latin Amerika’nın askerî diktatörlüklerle örülen “uzun on yılı”, Ocak 1959’da Küba’da Batista diktatörlüğünün devrilmesi ile başlatılabilirse de aslında bu tarihten önce de kıtanın başka köşelerinde cunta yönetimleri görülmeye başlanmıştı. 1954’te Paraguay’da halkı inleten General Alfredo Stroessner’in demir yumruğu tam 35 yıl boyunca ülkeden elini çekmemişti. Brezilya’da 1964’ten itibaren askerler iktidardaydı; 1971’de ise General Banzer’in zorba iktidarı Bolivya’nın kontrolünü ardı ardına darbelerle ele geçirmişti. General Pinochet’ye bağlı kuvvetler 11 Eylül 1973’te Şili’nin seçilmiş başkanı Salvador Allende’yi devirmiş ve ardından Peru’da 1975’te ilerici popülist General Alvardo’nun yerine meslektaşı General Francisco Morales Bermudez geçmişti. Tabloyu Peron’un ölümünden beri istikrarsızlığa sürüklenmiş olan Arjantin’de kanlı bir diktatörlük kuran General Videla 1976’da tamamladı.
Şilili diktatör Augusto Pinochet, ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ile el sıkışırken, 1976.
Soğuk Savaş koşullarında gerçekleştirilen bu darbeler sırasında yaşanan devlet terörünün faturası korkunç olmuştu: Ülkesini terk ederek önce yakın ülkelere, bazen orada da darbelerin gerçekleşmesiyle daha da uzak diyarlara kaçmak zorunda kalan 4 milyon insan; en iyimser tahminlere göre bile hayatını kaybeden 50 bin kişi; 35 binden fazla kayıp; 400 binin üzerinde hapis cezası… Canlı canlı uçaktan denize atılanlar… Üstelik bu kayıpların içinde yalnızca solcular ve militanlar da yoktu. Sağcı milletvekilleri ve hiçbir siyasi faaliyeti olmayan sıradan insanlar da şiddetten payını almıştı. Arjantin İnsan Hakları Komisyonu’nun verdiği rakamlara göre kaybedilen ya da öldürülenlerin 8 bini çocuk yaştaydı. Çocuklarını arayan Mayıs Meydanı Anneleri’nden de aynı akıbeti paylaşanlar vardı. Ölen annelerin çocukları ailelerinden ayrılıyordu. İleriki yıllarda bu durumdaki 500 çocuktan yalnızca 128’i biyolojik ailelerine teslim edildi. Çocuklarının ve torunlarının bulunması için mücadele eden Mayıs Meydanı Anneleri bu dönemin belleğini halen ayakta tutmaya devam ediyor.
Aslında bu askerî diktatörlükler dalgasının öncesinde, Latin Amerika’yı şekillendirenler arasında, kitle seferberlikleri, toplumsal siyasallaşma, güçlü siyasi parti ve örgütler, Amerikan emperyalizmiyle ilişkilerin koparılmasını savunan sol popülist veya ilerici hükümetler vardı. İşçi hareketinin genelleşmiş geri çekilişinin, devlet kurumlarının şiddet kullanımının, demokratik katılım ve ifade alanlarının neredeyse topyekûn imhasının, sendikal ve siyasal muhaliflerin ideolojik olduğu kadar fiziken de ezilmesinin ardından ise Latin Amerika’nın bugün halen sonuçlarıyla günbegün yüzleşmek zorunda kaldığı neoliberalizm gündeme geldi. Peki nasıl olmuştu da böylesi güçlü bir toplumsal mücadele bu denli beklenmedik şekilde kırılmıştı?
Annelerin çığlığı Nisan 1977’de 14 kadın, Arjantin yönetiminin gözaltına aldığı çocuklarının akıbetini sormak için Buenos Aires’teki Mayıs Meydanı’nda (Plaza de Mayo) toplandı. O günden beri de diktatörlük döneminin belleğini ayakta tutuyorlar.
Bu sorunun yanıtı, siyasal ve toplumsal açıklamaların yanında Amerikan emperyalizminin desteği ile insanlık tarihinde rastlanmadık ölçüde bir uluslararası devlet terörizminin kıtasal ölçekte (ve hatta kıtanın ötesinde) uygulamaya sokulmasında yatıyor. Daha somut olarak söylemek gerekirse, ABD’nin kırmızı çizgisinin demokrasi olmadığını gösteren “Condor (Akbaba) Operasyonu”nda…
30 Eylül 1974’te Buenos Aires’te Şili eski devlet başkanı yardımcısı ve Allende hükümetinin bakanı General Carlos Prats’ın bombalı bir suikastte öldürülmesi, Pinochet’nin ordu içinde “meşruiyetçi” çizgiyi temsil eden en önemli rakibinin tasfiyesi anlamına geliyordu. Bu saldırının aktörlerinden biri Ekim 1972’de önde gelen 72 muhalifin öldürülmesinden sorumlu olan ordu içindeki “ölüm grubu”nun üyesi Amerikalı Michael Townley idi. Operasyonun Buenos Aires polisinin doğrudan yardımıyla gerçekleştirildiği açıktı. Ardından sürgün olduğu İtalya’da Pinochet’ye karşı muhalefet eden Şili Hıristiyan Demokrat Partisi yöneticisi Bernardo Leighton’un, 6 Ekim 1975’te öldürülmesi geldi. Cinayetin arkasında Stefano Delle Chiaie’nin yönetimindeki Avanguardia Nazionale ve Ordine Nuovo gibi neofaşist gruplara bağlı kişiler vardı.
Condor Operasyonu Amerika’nın kalbinde de suikastlerini sürdürdü. Yine Townley’in dahliyle eski Şili büyükelçisi ve Pinochet’ye muhalefetin liderlerinden Orlando Letelier, 21 Eylül 1976’da Washington’ın merkezinde öldürüldü. Bu cinayet, Amerikalı gazeteci Jack Anderson’un ülkesinin Condor Operasyonu’ndaki rolünü araştırmaya başlamasına yolaçtı. 1976’da bu kez gazeteci Richard Gott, Phœnix Operasyonu’nu açığa çıkardı ve açıkça Henry Kissinger’i itham etti.
“Devlet terörü”nün bahaneleri
Diktatörlüklerin devlet terörünü haklı çıkarmak için kullandıkları bahane “gerilla mücadelesi” oldu. Toplumsal eşitsizliğe ve baskıya karşı silahlı mücadeleyi meşru gören, özellikle Guevarizm’den etkilenen bir dizi hareket “uzun on yılda” kıtayı boydan boya sarmıştı. Uruguay’da Tupamaros(geçen dönem başkan olan Mujica bu örgütün ünlü bir simasıydı) gözalıcı eylemler yaparken Arjantin’de ERP (Halkın Devrimci Ordusu) ve Monteneros (sol Peronist silahlı örgüt), bakan José Lopez Rega yönetimindeki paramiliter örgütlerin ve meşru hükümetin silahlı kuvvetlerinin uyguladığı yasadışı baskılara karşı direniyordu. Peru’nun güneyinde Hugo Blanco’nun önderliğinde bir köylü hareketi örgütleniyordu. Brezilya’da askerî diktatörlüğe karşı silahlı mücadeleyi savunan çeşitli örgütler vardı. Şili’de ise durum oldukça karmaşıktı: 1970-73 Unidad Popular hükümeti döneminde silahlı mücadele stratejisini reddeden MIR (Devrimci Sol Hareket) “uzatmalı halk savaşı”nı savunuyordu.
Brezilya sokakta Brezilya halkı 1964’te Rio De Janerio sokaklarında ABD tarafından desteklenen Brezilya Silahlı Kuvvetleri darbesine hayır diyor.
Diğer yanda aşırı sağın açıkça Amerikan emperyalizmi ve devletle işbirliği içinde geliştirdiği paramiliter terör örgütleri vardı. En belirgin örneği de Arjantin’deki AAA’nın (Arjantin Anti-Komünist İttifakı) “ölüm birlikleri”ydi. Ulusal değerleri yüceltme iddiasındaki bu akımlar “muhaliflere” karşı bir “kutsal savaş” ilan etmişlerdi. Sol hareketlerin varlığı, işkence, insan kaçırma ve kaybetme gibi yöntemlerle toplumsal mücadelelerde yükselen her çeşit itirazın bastırılması için bir meşruiyet zemini olarak sunuluyordu.
Bu durumu açıklayan en iyi örnek Şili’ydi. Şili’de dikkate değer bir silahlı örgüt olmadığı gibi sol hükümet “meşrutiyetçi” dedikleri askerlerin ve “millî burjuvazi”nin desteğiyle sosyalizme barışçıl ve kurumsal bir geçişin mümkün olduğuna inanıyordu. Bu koşullarda bir iç düşmanın inşası için hedef alınan, Batılı ve Hıristiyan geleneğe saygı temelinde “Marksist kargaşa” oldu. Daha sonra Beyaz Kitap’ta açıklandığı üzere askerî darbeyi meşrulaştırmak için Arjantin, Brezilya ve elbette Küba gibi ülkelerin teröristleri arasından özenle seçilmiş 1500 uzman gerilladan söz edilmeye başlandı. Bu tehlikeli gerillalara bir de Kübalı General Tony de la Guardia’nın ülkenin kuzeyini komuta ettiği iddiası eklendi. Sözde hazırlığı yapılan bu içsavaşa karşı memleketi “Marksist kargaşa”dan kurtaracak olan da askerî diktatörlüktü. Tabii Şili’de 11 Eylül askerî darbesine karşı gözle görülür bir direnişin olmaması, ortada böyle bir “kargaşa” da olmadığını açıkça gösteriyordu. Solcu olmayan muhaliflerin öldürülmesi ve kıtadaki sol siyaset güçlerinin Moskova’nın dümen suyunda olmaması da “Soğuk Savaş” bahanesini inandırıcı olmaktan çıkarıyordu.
Arşivler de tükürür
Paraguay, alt kıtanın ortasında küçük ve yoksul bir ülke olmasına rağmen diktatörlükler açısından zengin bir tarihe sahipti. Kaçak Nazi savaş suçlularından uyuşturucu kaçakçılarına, soykırımcılardan casuslara her tür gerici militan, Paraguay’ı bir sığınak olarak görmüştü. Stroessner’in (1954-1989) demir ökçesi altında inleyen ülke, ortada değil bir komünizm tehlikesi, komünizmin esamesi bile okunmazken ABD Başkanı Richard Nixon tarafından komünizme karşı mücadelede en tutarlı ulus olarak takdim edilmişti. Şubat 1989’da rejimin devrilmesine rağmen 35 yıllık diktatörlük herhalde kendisini öylesine güvende hissediyordu ki arşivleri imha etmek kimsenin aklına gelmemişti. Yöneticilerin önemli bir kısmının kokain kaçakçılığına, kara para aklama işlerine, kumarhanelere bulaşmış olması da “mesleki” titizliklerini etkilemiş olabilir. Böylece ülkenin kolluk kuvvetleri, nasıl olsa cezalandırılmayacaklarını düşünerek geriye kurbanları ve yakınları için paha biçilmez bir arşiv bıraktılar.
“Terör arşivi” ya da “zulüm arşivi” diye adlandırılan bu belgeler, Aralık 1992’de Condor Operasyonu’nun eski mahkumu, profesör Martin Almada tarafından ele geçirildi. Almada, bir yargıcın refakatinde kendi kovuşturması hakkında araştırma yaparken olmadık bir banliyöde, “Akbaba”nın pençesinden kurtulamayan binlerce Latin Amerikalının hikayesiye karşılaşmıştı. Bu arşiv Condor’a üye ülkeler arasındaki ilişkilerin yanısıra “büyük birader” ile ilişkileri de tartışmasız bir açıklıkta ortaya koyuyordu. 35 yılda 700 bin döküman birikmişti. 180 arşiv dolabı, 10 binden fazla fotoğraf, 8369 gözaltı fişi, 1888 pasaport ve kimlik, 115 cilt polis raporu, alfabetik olarak düzenlenmiş 740 defter, 500’den fazla kaset, siyasi partiler üzerine 574 dosya ve 1500’den fazla kitabı olan bir kitaplık. Yaklaşık 4 tonluk lanetli bir hazine! Ailelerinin, değişik ülkelerdeki diktatörlüklerin kurbanı olan binlerce kişinin akıbetini öğrenmesi için bulunmaz bir kaynak.
Elbette tablonun tamamlanması için başta AID (Amerikalararası Kalkınma Ajansı) olmak üzere diğer kurumların da katkısı gerekiyordu, ancak onlar bu belgeleri temizlemeyi tercih ettiler. Almada, 1999’da UNESCO’nun arşivi “Dünyanın Belleği” olarak tasnif etmesini, ayrıca Condor Operasyonu’nun kıta ülkelerinin üniversite programlarına dahil edilmesini talep etti.
Condor için önemli bir kaynağın da Washington’da olduğu kesin. 1974’te ABD’nin Şili darbesine dahlini araştıran demokrat milletvekilinin adıyla anılan “Church Komisyonu” bütün engellemelere rağmen bazı belgeleri ortaya çıkardı. Washington Üniversitesi sayesinde, National Security Archive (NSA) sitesinde de bilgi edinme hakkı kullanılarak bazı belgelere ulaşılabiliyor.
Bitmeyen yas Mayıs Meydanı Annelerii baskılara rağmen hükümet tarafından ellerinden alınan çocukları için her hafta daha da büyüyerek buluştular. Başlarına bağladıkları beyaz eşarplar zaman içerisinde onların sembolü haline geldi.
Akbabalaşma süreci
Şubat 1945’te Meksika’nın Chapultepec kentinde yapılan Panamerikan Konferansı’nda ABD, Latin Amerikalı askerlere komünizm tehlikesi etrafında kenetlenmenin önemini anlatmış, 1951’de Panama’da kurduğu okulla Latin Amerika ordularının subaylarını eğitime tabi tutmuştu. 1959 Küba Devrimi, önce yılda bir, sonra iki yılda bir yapılan Amerikan Orduları Konferansı’nın (CEA) oluşumunu hızlandırdı. Eylül 1973’te Caracas’ta gerçekleştirilen 10. toplantıda alıntılandığı üzere daha o zamandan “terörizmi engellemek ve her ülkedeki yıkıcı unsurları denetlemek için” bilgi alışverişini artırma gereği konuşulmaya başlanmıştı.
Condor Operasyonu’nun ruhu da buradaydı… Bu bilgi alışverişi “Agremil Ağı” denen askerî ataşeler aracılığıyla yürütülecekti. Bu ağın tamamlayıcı unsurları, “terörist” denilenlere yönelik işkence ve infazlara katılan askerî istihbarat servisleri, diktatörlüklerin siyasi polisleri ve ölüm birlikleriydi. Böylece Uruguay, Brezilya ve Arjantin ölüm birlikleri arasında bir koordinasyon kurularak bir ülkeden diğerine geçiş halinde “muhaliflere” hayat hakkı tanınmayacaktı. Artık elimizde Guatemala ve Şili’deki “kirli savaş”la ilgili bu koordinasyon hakkında yeterince arşiv belgesi bulunuyor. Seçimle gelmiş Allende hükümetinin istikrarsızlaştırılması için (başta Dışişleri Bakanı Kissinger olmak üzere) Richard Nixon yönetiminin ekonomik sabotaj ve terörizm faaliyetlerinde bulunduğu bugün kimsenin inkar edemeyeceği açıklıkta.
Kayıp yüzler Ana María Luna Barrios, annesini ararken Şili’deki Augusto Pinochet diktatörlüğünü başlatan 1973 darbesinden sonra “kaybolan” insanların fotoğraflarını biraraya getirdi.
Paraguay’da bulunan arşivin kitaplığında Martin Almada’nın dikkat çektiği kitaplardan birinin başlığı şöyleydi: İşkence edilen kişiler nasıl hayatta tutulur? Ölen kişiye işkence yapılamayacağına göre bu da ciddi bir titizlik gerektiyordu demek… 1952’den 1977’e kadar CIA elemanı olarak çalıştıktan sonra pişmanlığını ifade eden Ralph W. McGehee de Deadly Deceits: My 25 Years in the CIA (Ölümcül Aldatmaca: CIA’deki 25 Yılım) adlı kitabında bu yöntemleri açıkladı ve Condor Operasyonu’nda CIA ile ölüm birliklerinin ortak yürüttükleri faaliyetleri ifşa etti.
ABD’nin muhaliflere karşı düzenlenen operasyonlara önayak olması elbette Latin Amerika ile sınırlı değildi. Örneğin 60’lı yıllarda Phœnix Operasyonu ile başta Vietnam ve Endonezya olmak üzere Güneydoğu Asya ülkelerinde de binlerce insanın öldürülmesine ve 1965’te Endonezya’da gerçekleşen askerî darbede olduğu gibi pek çok müdahalede bulunmuşlardı. Zaten Condor Operasyonu yürürlüğe sokulduğunda da CIA’in başında Phœnix Operasyonu’nun önde gelenlerinden William Colby vardı. 25 Ekim 1974’te “Birleşik Devletler dünyanın herhangi bir bölgesinde yasadışı davranma hakkına sahiptir” diyen zat, bu William Colby’ydi.
Condor Operasyonu arşivlerden öğrendiğimize göre hazırlık dönemi oldukça yavaş olmuştu. Condor’un resmî kuruluş tarihi olarak 25 Kasım 1975 zikredilse de ortak faaliyetlere önceden başlanmıştı. Örneğin 1974 Mart ayında, Şili’den Peron’un henüz iktidarda olduğu Arjantin’e geçen “yıkıcı” unsurların kökünün kazınması için bir toplantı yapılmıştı. Uruguay, Bolivya, Arjantin, Şili, Brezilya ve Paraguay’ın karanlık güçlerinin hamleleri, 1976 Mart’ında Arjantin’de askerî diktatörlüğün iktidara gelmesiyle perçinlenmişti.
Ya adalet?
Önde gelen üç diktatörün ikisi, Augusto Pinochet ve Alfredo Stroessner işledikleri suçlardan dolayı mahkum olmadılar. Anayasa Mahkemesi’nin sağlık sorunları nedeniyle yargılanamayacağını söylediği Pinochet 2006’da öldü. Stroessner aynı yıl, sürgünde olduğu Brezilya’da herhangi bir adli kovuşturmaya uğramadan ömrünü noktaladı. Arjantin diktatörü Jorge Rafael Videla ise 2013’te 87 yaşındayken hayatını hapishanede tamamladı. Hukuk teklese de tarih hükmünü ağır verdi. Arjantin’deki darbenin yıldönümü olan 24 Mart her yıl hatırlanırken Condor Operasyonu da asla unutulmadı. Nunca Más!
100 yıl önce (1-8 Eylül 1920) Bakü’de toplanan 1. Doğu Halkları Kurultayı, 1917 Sovyet Devrimi’nin harekete geçirdiği, ümit verdiği mazlum halkların temsilcilerini biraraya getirdi. Birbirinden çok farklı ideoloji, inanç ve siyasi görüşlerin temsil edildiği kurultayda, hem “Eski Türkiye”nin sembolü Enver Paşa da yer alacaktı.
İttihatçı triumvira (Talat-Enver-Cemal), 3 Mart 1918’deki Brest-Litovsk Barışı’nda Alman emperyalizmiyle birlikte yeni Sovyet yönetimine karşı masaya oturmuştu. Bu tarihten tam 8 ay sonra, Kasım ayında Avrupa’ya kaçan İttihatçılar, “kaderin cilvesi” olarak bu defa Bolşeviklerle masanın aynı tarafında oturmaya mecbur kaldılar.
İngiltere kapıyı kapatınca Talat Paşa Sovyetler’e yanaştı; Turancılıkla karışık panislâmizm davası için Petrograd’la ittifak kaçınılmaz gözükmüştü.
Talat Paşa ve ardından Enver, Brest-Litovsk’ta masanın karşı tarafında yer alan Karl Radek’le görüşmüştü. Değişen koşullarda iki tarafın da ortak düşmanı İngiliz emperyalizmine karşı mücadele fikri, Versailles Antlaşması’yla iyice sıkışmış olan Almanlara da makul gelmişti. Bu tarihte Ankara henüz Sovyet yönetimi ile üst düzey bir ilişki kurmamıştı. Dolayısıyla uluslararası alanda İttihatçı önderler, “Anadolu hareketini de temsil eder gibi” gözükebiliyorlardı.
Enver Paşa, Dr. İbrahim Tali Bey ve Azmi Bey ile birlikte Doğu Halkları Kurultayı’na giden trenin kapısında…
Böylelikle farklı nedenlerle Britanya emperyalizminden şikayetçi olan, ancak yine farklı amaçlar peşinde olan üç siyasi merkez de facto bir işbirliği içine girdiler. Radek’in önerisi taraflara makul gözükmüştür. O kadar ki Enver ile Radek neredeyse birlikte Rusya’ya gideceklerdir.
Ekim Devrimi’nin yarattığı heyecan hem Batı’da hem Doğu’da yeni siyasal hareketlerin oluşmasını tetiklemiştir. Özellikle Çarlık Rusyası’nda ezilen halklar, radikal bir beklenti içine girmişlerdir.
Bolşevikler Mart 1919’da cılız bir katılımla kurdukları 3. Enternasyonal’i dünya devriminin partisi olarak geliştirmek için, sömürgelerdeki halkların emperyalizme karşı mücadelesiyle ilişkilenmeleri gerektiğini anlamış, 1919’dan itibaren bu meseleye değinmeye başlamışlardı. Türk tarihçi Zeki Velidi Togan, Lenin ile birlikte çalıştığı günlerde, Moskova’daki Başkurdistan mümessilliğinde verdiği bir ziyafette Bakü’de “Müslüman Milletleri Şark Kongresi” toplama fikrini ortaya attığını yazar. Ancak başka bir kaynak bunu doğrulamaz. Her halükârda Zeki Velidi’nin önerisi ile Komintern’in düzenleyeceği kurultay içerik olarak farklı olacaktır.
Başkanlık divanı 1 Eylül 1920’de Neriman Nerimanov’un konuşması ile açılan kurultayın Başkanlık Divanı ve salonun genel görünümü…
Ekim 1917’de Rusya’da devrimin zafere ulaşmasının ardından, İngiliz ve Fransızların başını çektiği bir dizi ülkenin desteğiyle ülkede “içsavaş” patlak verir. 1. Dünya Savaşı’nın hemen ardından kıtlık ve açlık ülkeyi sarmıştır (toplamda 12 milyon kayıp verildi). Ülkenin ablukadan kurtulmasına katkıda bulunacak olan 1919 Alman Devrimi ve Macaristan devrimleri de ezilince, Bolşevik önderler yeni müttefiklere ihtiyaç duydular.
1914-18 savaşı aslında bir sömürgeler savaşıydı. Ardından gelen Versailles Antlaşması, Avrupa halklarının kendi kaderini tayin hakkını kabul etse de, Asya ve Afrika’daki sömürgeler için bu ilke geçerli değildi.
Henüz devrim rüzgarının dinmediği bir dönemde, 1919 Mart’ında temsil kabiliyeti sınırlı olan Komünist Enternasyonal (Komintern) kurulmuş; kuruluş metinleri daha ziyade temenniler düzeyinde kalmış; Eylül 1920’de yapılacak olan 2. Kongre de çok kısıtlı imkanlarla hazırlanmıştı. Komintern kendini “dünya devrimin partisi” olarak sunarken, bu kongreye çağrılan partiler çoğunlukla Avrupa’dan gelecekti. Oysa “şark”, hem emperyalizmin dayandığı bir sömürgeler yumağıdır hem de Çarlık Rusyası’ndan kalma bölgelerde çok ciddi bir Müslüman nüfus bulunmaktadır.
Şubat Devrimi ve Ekim’in vaatleri bu bölgelerde memnuniyetle karşılanmıştı. Ancak bu bölgelerde çok farklı toplumsal formasyonlarda yaşayan insanların kendi sorunları; bunların siyasete tahvil edebilecek örgütlenmeden uzak olması; Çarlık döneminde bu bölgelere yerleşen göçmen Rusların varlığı ve yerli halkla aralarındaki çelişkiler ciddi sorunlar oluşturuyordu.
Komünist Enternasyonal’in 2. Kongresi, özellikle İtalya, Almanya, Fransa gibi sosyalist hareketin güçlü olduğu ülkelerden gelen temsilcilerle birçok açıdan adına layık bir içerik kazanır. 2. Kongre’nin iki önemli gündem maddesi vardır: İlki –esas olarak Avrupa’yı ilgilendiren– 2. Enternasyonal partileri içindeki sol kanatların sosyal demokrat partilerden ayrılarak komünist partiler kurmalarını teşvik etmek için hazırlanan bir tüzüğün (ünlü 21. madde) kabul edilmesidir. İkincisi ise, dünya devriminin Doğu halklarına, bir başka ifadeyle sömürge halklara ve ezilen uluslara nasıl yayılabileceği üzerine tartışmadır. İleride Hindistan Komünist Partisi’nin kurucusu olacak, ancak o sırada Meksika’nın genç komünist partisinin delegesi olan M. N. Roy; Bolşevik parti üyesi, aynı zamanda İran Komünist Partisi’nin kurucusu Avetis Sultan Zade; Kore’den Pak Şin-Soley bu tartışmalarda öne çıkarlar.
Kurultay katılımcıları Kurultaya delege gönderenler arasında, İran, Türkiye, Ermenistan, Gürcistan, Azerbaycan, Sovyet Türkistanı, Hive, Buhara, Afganistan, Çin Türkistanı, Kuzey Kafkas Dağlıları, Kazan Tatarları, Başkırtlar, Kalmıklar, Kırgızlar, Kırım Tatarları ve Hintliler vardı.
Sovyet Rusya’nın dış politikası ile dünya devriminin sorunları arasında elbette bir gerilim vardır. Bolşevikler içsavaşın bitimine doğru Polonya’nın saldırısını püskürttükten sonra karşı saldırıya geçmiş ve tekrar Batı’ya doğru bir yöneliş kazanılmıştır. Bir yandan da İngiltere ile “ticaret anlaşması” çerçevesinde görüşmeler yürütülmektedir.
2. Kongre’de Roy ile Lenin tartışması biraz da bu gerilim üzerine kurulur. Sovyet Rusya ile dost ülke rejimleri arasındaki ilişki ile, dünya devriminin sömürgelere yayılması arasındaki bu gerilim, daha sonra ülke politikasında önemli bir yer tutacaktır. Ancak kongre, sömürge ülkelerde kapitalist gelişme aşamasından Sovyet sistemine geçilebileceğini de karar altına alır! Roy, Sovyet Rusya ile dostluk kurabilecek milliyetçi rejimlerle ilişkiye fazla bel bağlanmamasından yanadır. Kore ve İran delegeleri de ona yakın dururlar.
Kongre, Avrupa devrimi ile sömürgelerin kurtuluşu arasında bir bağ kurar; Avrupa’da hâli hazırdaki sosyal demokrat partilerin sol kanatlarının ayrı partiler olarak siyaset yapmalarını benimser; ancak “Doğu” için somut bir siyasal-örgütsel seçenek ortaya koy(a)maz.
1920 Haziran’ında Komintern Yürütme Kurulu, 1918’de bağımsız olan ancak “Rusya ve şarkın kavşağında” bulunan Bakü’de bir kurultayın yapılmasına karar verir. Zinoviev ve Orconikidze kurultayın düzenleme görevini üstlenir; yanlarına meseleye daha yakın olan Stasova, Anastas Mikoyan, Neriman Nerimanov ve Sultan Gabiyev eklenir. Hazırlık çalışmalarına Midiviani, Mustafa Suphi, Eminov, Hüseyinov ve Karayev de katılır.
Bakü aynı zamanda bir petrol kentidir. Kurultayda konuşan ünlü Amerikalı gazeteci, Ekim Devrimi’ni anlatan anıtsal Dünyayı Sarsan On Gün kitabının yazarı John Reed, delegelere “Amerikancada Bakü nasıl telaffuz edilir bilmez misiniz? Oil (petrol) olarak” demiştir. Öte yandan Azerbaycan, devrimden önce komünist hareketin varolduğu tek Müslüman ülkedir.
Kurultay bundan tam 100 yıl önce, 1 Eylül 1920’de Bakü’de toplanır. Kafkasya’da Kasım 1920’ye kadar Wrangel ordusunun tehdidi devam etse de Bakü’de Sovyet iktidarı güvendedir. Yine de Bakü’ye ulaşmak delegeler için kolay olmamıştır. İran’dan gelen delegeleri taşıyan buharlı gemi bir İngiliz uçağının saldırısına uğramış, iki delege ölmüş, bazıları yaralanmıştır. İran polisi de Azerbaycan sınırında iki delegeyi öldürmüştür. İngiliz gemilerinin Türk delegelerin Karadeniz’den geçişini engellediği söylenmektedir. Ankara da kendi dışındaki çevrelerin kongreye katılımını engellemiştir. Komintern toplantısının ardından Bakü’ye katılan delegeler ise içsavaş bölgelerinden geçmek zorunda kalacaktır.
Kurultay, Ekim Devrimi ve içsavaşın yanısıra insanların kıtlıktan kırıldığı; siyasal istikrarın sağlanamadığı; ekonomik bir yeniden yapılanmanın kendini dayattığı; Müslüman coğrafyasında yerel halkla yöneticiler arasında ciddi gerilimlerin olduğu bir dönemde gerçekleşir. Bölgedeki çeşitli milliyetçi akımların, 1. Cihan Harbi’nden zaferle çıkmış müttefiklerin ve Sovyet iktidarının çıkarları çatışmaktadır.
Doğunun kurtuluşu Kurultay Başkanı Zinovyev, kapanış konuşmasında “Doğunun kurtuluşunun yalnız Komünist idaresinin kurulması ile olacağını” vurgulamıştı.
Sekiz gün süren kurultayda, günde yedi oturum gerçekleşir. Kurultay başkanlığına Komintern’in başkanı başkanı Zinoviev getirilmiş, Lenin ve Troçki de onursal başkan ilan edilmiştir. Başkanlık divanına John Reed, Tom Quelch, Rosmer, Radek, Steinhardt ve Stalin dahil olmak üzere 10 onursal üye seçilmiştir. Kurultaya katılanların kesin sayısı bilinmese de tutanaklarda 1273’ü komünist olmak üzere 1891 delege bildirilmektedir (3280 delegenin gelmesi beklenirken). Delegelerin çoğu Rusya coğrafyasından ve Ortadoğu’dan gelmektedir. Zaten çağrı da esas olarak “İran, Ermenistan ve Türkiye’nin köleleştirilmiş halk kitleleri”ne yöneliktir. 235’i Türk, 192’si İranlı, 157’si Ermeni, 100’ü Gürcü, 8’i Çinli, 8’i Kürt, 3’ü Arap, 15’i Hint delegenin yanısıra, çeşitli Kafkas kavimlerinden ve Kore’den gelen delegeler de vardır. Azeriler 496 delege ile orantısız bir ağırlığa sahiptir.
Delegelerin nasıl seçildiğinin ve neyi temsil ettiklerinin belirsizliğini en iyi Zinoviev’in şu sözleri ortaya koyar: “Hangi partiye üye olduğunuzu sormadık. Şu soruyu soruyoruz: ‘Emekçi misin? Çalışan sınıfların bir üyesi misin? İçsavaşa son vermek ve zalimlere karşı örgütlenmek istiyor musun?’ Başka bir şeye ihtiyacımız yok”.
Lori Komünist Grubu’nun 17 delegeyle temsilinin de gösterdiği gibi Ermeniler ve Transkafkasya delegasyonu nüfusuna göre orantısız temsil edilmektedir. Şark’ın en batısında yer alan bu kesim, “cihad” çağrıları ve Enver Paşa gibilerin varlığından rahatsızdır. Türkiye, Çin ve Kore’den gelen “yabancı” delegasyon ise ülkeleri adına karar almaktan ziyade bilgilenme amaçlı gelmiştir.
Açılış konuşmasında başkan Zinoviev, delegasyonun halet-i ruhiyesine seslenerek “Şark’ın ve başka memleketlerin dinî akidelerine biz ihtiyatla yaklaşıyoruz” demeyi ihmal etmez. Zinoviev konuşmasında dünyanın yalnızca “beyaz” insanlardan oluşmadığını; Avrupa’nın dışında Asya ve Afrika’da yüz milyonlarca başka ırktan insan yaşadığını; bu insanların da kapitalizmin tahakkümü altında bulunduğunu; Komünist Enternasyonal’in yalnızca Avrupa proletaryasına değil tüm Asya’nın köylülerine seslendiğini belirtir.
Zinovyev, Komünist Manifesto’daki “Bütün ülkelerin işçileri birleşin” mottosunu “Bütün ülkelerin işçileri, dünyanın bütün ezilenleri birleşin” diye genişletir. Hatta “cihat” tabirini kulllanarak “İngiliz ve Fransız kapitalistlere karşı kutsal savaş”tan sözeder. Alfred Rosmer, emperyalist ülke yöneticilerinin sömürge halkları 1. Dünya Savaşı’nda nasıl kendi çıkarları adına savaşa sürdüklerini anlatır. Rus delege Skaçko, Kuran’a göre toprağın yalnızca onu işleyene ait olduğunu söyler ve örneğin İran’daki mollaların Müslümanlığın savunucusu değil istismarcısı olduklarını belirtir.
Bu arada kurultayın kurgusuyla uyuşmayan aykırı sesler de çıkar. Türkistan’daki Bolşevik bürokratların faaliyetlerini açıkça eleştiren Narbutabekov şunları söyler: “Yoldaşlar, Türkistan’da işçi kitlelerinin iki cephede mücadele ettiklerini size söyleyeceğim; burada gerici mollara ve orada Avrupalıların milliyetçi eğilimlerine karşı. Ne yoldaş Zinoviev, ne yoldaş Lenin, ne yoldaş Troçki Türkistan’da son üç yılda olup bitenlerden haberdar değiller” Bununla da kalmaz, Lenin’in “büyük Rus şovenizmi” diye eleştirdiği durumun Bolşeviklerin iyi niyetine rağmen yokolmadığını da ekler (Bu sorun, kısa zamanda Bolşevik yönetimde yarılmalara neden olacaktır).
Bir dizi önerge arasında siyonizm ve Filistin’de olanlar da vardır. Bu metinlerde siyonistler yapay yerleşimci, ayrıcalıklı ve İngiliz emperyalizminin hizmetinde bir kesim olarak nitelenir. Ancak bunlar vakitsizlik nedeniyle tartışılmaz!
Kadınların temsili Kurultayda kadınlara ve kadınların kurtuluşuna ne kadar önem verildiğini göstermek için başkanlık kurulunda kadın üyelerin bulunmasına özen gösterilmişti. Bunlar arasında Bulaç (Bulak Tatu) (Dağıstan), Naciye Hanım (Türkiye), Şabanova (Azerbaycan) da vardı. Naciye Hanım, en önde.
Komintern tarafından bir tür işçi-köylü ittifakı olarak görülen kurultay, çoğunluk için daha ziyade İngiliz sömürgeciliğine karşı ortak bir tavır olarak algılanır. Öte yandan hesaba katılmayan Müslüman olmayanların da bulunduğu kurultayda “cihad” çağrılarının içini anti-emperyalizmle doldurmanın zorluğudur. Victor Serge, “Müslüman dünyasıyla, onun kendi ulusal ve dinsel emelleriyle bağdaştırılacak gerçek bir uzlaşma kolay görünmüyordu” derken bu zorluktan bahsediyordu.
Gerçi Müslüman delegelerin bir bütün oluşturmadığı açıktır. İttihatçıları ve Ankara ekibini bir yana koyarsak, Rusya coğrafyasındaki Müslümanlar arasında dahi siyasal bir birlik yoktur. Sultan Gabiyev ile örneğin Zeki Velidi arasındaki ayrımlar bile, anlaşmazlığın derinliğini göstermesi açısından önemlidir. Zeki Velidi aralarındaki farklılığı “Bizim gibi komünizmi bir zaruret icabı değil, bizzat buna inanarak intisap etmiş ve samimi olarak din aleyhtarı kesilmiş olması” diye açıklar. Öte yandan “milliyetçiler”in de kürsüde bir karşılığı olmadığı hatırlanmalıdır. Cihad çağrısı kürsüden yankılansa da, Zeki Velidi’nin Enver Paşa’ya söylediği gibi panislâmizm ve panturanizmin Orta Asya’ya doğru bir karşılığı yoktur.
Kurultayın son toplantısında Bakü Komünü’nün şehitleri (26 komiser) anısına yapılan cenaze töreni ile İngiliz emperyalizmine karşı ajitasyon zirveye ulaşır. Paradoksal gibi gözüken durum ise, İngilizlerle Sovyetler arasında ticaret anlaşması görüşmeleri sürerken bu kurultayın gerçekleşmesidir!
Türkiye delegasyonu
Kurultaydaki Türkiye delegasyonu, gözlemci Ankara heyeti ve statüsü belirsiz Enver ve Mustafa Suphi’nin öncülüğündeki Komünist Partisi üyelerinden oluşur. Mustafa Suphi’nin İttihatçılar tarafından sürgüne gönderildiği ve Sinop’tan Sivastopol’a kaçtığı hatırlanırsa, siyaseten iki kesim arasında yakınlık yoktur.
Öte yandan Mustafa Suphi’nin konumu da ilginçtir. Mustafa Suphi’nin Bakü’deki evinde kalan Zeki Velidi şöyle diyecektir: “O komünist ise de, Rusların Şark siyasetini beğenmiyordu. Bilhassa harp esiri olan Türkiyelilerden bazılarını ‘hakiki komünist’ sayıp kendisini bırakmak istemelerinden dolayı Stalin ve arkadaşlarına küskündü”. Mustafa Suphi’nin çalışma arkadaşı Sultan Gabiyev’in kurultaya katılamaması da hatırlanırsa, bu izlenim önemlidir. Buna kurultay sonunda oluşturulan 48 kişilik “Propaganda ve Hareket Sovyeti”ne partililerden Süleyman Nuri, İsmail Hakkı ve partisizlerden Bahaddin Şakir’in seçilmesi de eklenirse, Suphi’nin rahatsızlığı anlaşılabilir.
Ancak Mustafa Suphi’nin “Fakat şunu da itiraf etmeli ki bu paşalarımız şüphesiz Ali Kemal gibi siyaset ve istikameti bozuk bir avantürist veya Anzavur paşalar mahiyetinde serseri değil, belki, bir veya diğer karışıklık içinde, kendilerine uzun müddet yol aramış, yalnız Türkiye’de değil Avrupa veya Asya’da gâh emperyalist devletlerle ittifaka ve gâh İslâm ve Türk ittihadı etrafında memleketlerini halasa (kurtarmaya) çalışmış siyasilerdir” demesi de, aradaki gerilimin sanıldığı kadar düşmanca olmadığını gösterir. Yine de hazırlık çalışmalarında yer alan birinin “kürsü almaması” dikkati çekicidir.
Bakü Treni Bakü’ye giden trenin kapısında Mustafa Suphi, masa başoında Zinovyev ve arkasında Radek. İngiltere’nin engellemeleri nedeniyle Bakü;’Ye ulaşmak delegeler için hiç de kolay olmamıştı.
Enver Paşa
Enver Paşa varlığı ile bir dalgalanma yaratmış; kendisine karşı çıkanlar yüzünden başkanlık divanını zora sokmuş; hatta daha sonra Avrupa’daki sosyalistlerle Zinoviev’in zorlu bir polemiğe girmesine neden olmuştur.
Enver Paşa Bakü’ye geldiğinde Müslüman kavimler tarafından büyük bir muhabbetle karşılanmıştı. Zinoviev “Enver’in elini ayağını öpüyorlardı” der.
Enver Paşa’nın tutumu, “İslâm İhtilal Cemiyetleri İttihadı” adı altında faaliyet yürüttüğü iddiasıyla o günlerde ortaya çıkan “Müslüman komünizmi” akımına benzer. Bolşevik söylemle İslâm’ı bağdaştırmaya çalışan Enver Paşa’nın konuşması delegasyon tarafından engellenince, bu metin son gün İbrahim Tâli tarafından okunur. Rusça çeviride “Allah’ın hakimiyeti”, “İslâm mücahitleri” gibi terimler yer almaz. “İhtilalci Şark dünyasının temsilcileri olan bizler” cümlesi, “Bütün dünyada emperyalizme ve kapitalizme karşı savaşan bizler” diye düzeltilmiştir.
Enver Paşa’nın metnini, Azerbaycan delegesi olarak kurultayda bulunan Şevket Süreyya Aydemir anılarında şöyle değerlendirir: “Enver Paşa’nın tebliği, tebliğ olmaktan ziyade yersiz, lüzumsuz bir şeydi. Yıkılmış, kararsız bir adamın, kendisine o kadar yabancı bir yerde, hazin ve acınacak bir ifadesiydi”.
Kurultay başkanlığına Bela Kun’un verdiği önerge, örtük bir biçimde 1. Dünya Savaşı sırasında Enver Paşa’nın emperyalist bir grubun çıkarları adına işçilerin ve köylülerin katledilmesine yolaçtığından sözediyordu. Paşa’yı şimdi hatalarından dönmeye çağıran bu önerge, tartışmaya sokulmadan onaylanmıştı. Zinoviev de “plütokrat bir oligarşinin ve üst rütbeli subayların çıkarı” için İttihat Terakki yöneticilerinin işçileri ve köylüleri ölüme götürdüklerini söylemişti.
Anlaşılacağı üzere Enver Paşa’nın Bakü Kurultayı’nda bulunması Zinoviev’in başını çok ağrıtmış, kendisi İsviçreli ve Alman sosyalistlerin ağır eleştirilerine maruz kalmıştır. Zinoviev bu eleştirileri karşılamak için “Evet, Enver Paşa Ermeni katliamının elebaşısıdır” diye devam etmiş; ancak muhataplarını da “Asya’nın katılımı olmaksızın proletarya devrimi dünyasal olamaz” diyerek karşılamıştır.
M. N. Roy ise anılarında bu kongreye neden katılmayacağını nakleder. Ona göre Doğu’da devrim için böyle bir kurultay ajitasyondan öteye geçemeyecektir. Roy’un katılmaması kuramsal açıdan ne kadar önemliyse, kurultayın yapıldığı ülkenin önde gelen siması Neriman Nerimanov’un görüşü de en az o kadar önemlidir. Kurultaydan üç yıl sonra anılarında “Kurultayın genel izlenimi şöyleydi: Biz Doğu halkları delegelerine göstermek istiyorduk ki, nasıl güzel ve çok konuşabiliyoruz; bizde fotoğrafçılık sanatı nasıl da gelişmiştir ve konuşmacıları bütün pozlarda çekebiliyoruz… ve başka da bir şey yoktu.
Lloyd George, Doğu Halkları delegelerinin ellerinde hançerler, kılıçlar, revolverler tutup Avrupa sermayesini tehdit eden resimlerine bakarak herhalde gülümsemiş ve yoldaş Çiçerin’e şöyle yazmıştır: “Biz Sovyet Rusya’yla ticari ilişkiler kurmaya hazırız”.
Komünist Partisi heyeti (Soldan sağa) Kayserili İsmail Hakkı, Komünist Partisi Katib-i Umumisi Ethem Nejat ve Merkez Heyeti Reisi Mustafa Suphi…
Kurultayın belki de en genç delegesi olan Şevket Süreyya Aydemir, organizasyondaki havayı şöyle özetler: “Bahisler, bu mertebe, dallanıp budaklanıp da, sayın delegeler öğle sonu dalgınlığına kapılır gibi olunca, Zinoviyev’in sesi hemen gürlerdi. Lenin’den bir telgraf, Troçki’den bir mesaj derken, mızıkalar hemen enternasyonal marşını çalardı. O zaman kılıçlar, hançerler gene sıyrılırdı. Delegeler gece için ya büyük tiyatroda bir ‘Leyla-Mecnun’ operetine, yahut bir pandomime davet edilir, rapor oybirliğiyle kabul olunur, toplantı alkışlar arasında sona ererdi”.
Ünlü bir yazar olmanın ötesinde Amerikan sosyalist hareketinin önemli bir siması olan John Reed ise gitmeden “Bakü maskaralığı” derken dönüşte de “sahnelenen demagoji ve gösterişten, yerel halka ve Uzakdoğu delegelerine yapılan kabalıklardan” yakınır. Fransız delegesi Rosmer, Lenin Döneminde Moskova adlı anı kitabında siyasal tartışmalara değinmezken, Ortadoğu’nun bütün giysilerinin arzı endam ettiği rengarenk kılık-kıyafetin şaşırtıcı bir tablo sunduğunu belirtir.
Sonuç
Eylül 1920 Bakü’de toplanan ve ikincisi yapılmayan 1. Doğu Halkları Kurultayı, 1. Dünya Savaşı sonrasında sömürge ve ezilen halkların emperyalist boyunduruktan kurtulmasının somut olarak tartışıldığı ilk kurultay olması nedeniyle tarihsel bir öneme sahiptir. 1922’de yapılan Doğu Emekçileri Kurultayı ise bileşimi ve içeriği itibarıyla Bakü kurultayından tamamen farklıdır. “Üçüncü Dünya” diye anılan ülkelerin sömürgeciliğe karşı kurdukları “Bağlantısızlar” hareketi ise Bandung Konferansı’yla ancak 1955’te başlayacaktır.
Arap harfleriyle komünizm Türkmenistanlı komünistler, bir pankart hazırlığı içinde. Pankartta “Beynelmilel” ve “Şark Şurası” kelimeleri seçiliyor.
Kimi tarihçiler Bakü kurultayının Doğu halklarının uyanışında kritik bir dönemeç olduğunu söylerken, 3. Enternasyonal tarihi üzerine kapsamlı bir kitap yazan Pierre Broué kurultayın önemli bir tarihsel olgu olmadığını belirtir.
Kurultay’da bir eylem ve propaganda konseyi kurulduysa da varlığı geçici olmuştur. 1922’nin başlarına kadar süren bu konseyin çalışmalarından ziyade, Nisan 1921’de kurulan Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi (KUTV) daha etkindir. 1949 Çin Devrimi’nin önderlerinden Lui Şao Şi, Vietnam Devrimi’nin önderi Ho Şi Minh ve Nâzım Hikmet gibi dünya ölçeğinde insanlar burada dirsek çürüteceklerdir.
Türk toplumunda bugüne uzanan kalıcı hasarlar oluşturan 12 Eylül askerî darbesi, daha sonra neoliberalizm denecek serbest pazar ekonomisine, sanayisizleşmeye geçişin siyasi düzenlemesiydi. “Terör” diye takdim edilen sokağın ne Sağ’ı ne Sol’u iktidar için bir seçenek oluşturmuyordu. Kaymağını yiyenlerin bile sonradan sahip çıkmadığı, her alanda lümpenleşmenin yolunu açan 12 Eylül…
Darbeler tarihi içinde 12 Eylül, dünyanın çok kritik bir döneminde gerçekleşen, ordunun emir komuta zinciri içinde toplumun kılcal damarlarına kadar müdahale ettiği tek darbedir. 650 bin kişi gözaltına alınmış, 1 milyon 700 bin kişi fişlenmiş, 210 bin dava açılmış, 230 bin kişi askerî mahkemelerde yargılanmış, 14 bin kişi yurttaşlıktan atılmış, 171 kişi işkencede ölmüş, 7 bin kişi için idam istenmiş, 500’ü aşkın kişiye idam cezası verilmiş, 50 kişi idam edilmiştir.
Ressam Evren! Kenan Evren’in bugün çöp olan resimlerini satın almak için memleketin ileri gelenlerin sıraya girmişti.
70’li yılların ortalarından itibaren başlayan dünya ekonomik kriziyle 30 yıllık refah dönemi kapanıyor; panik içindeki dünya kapitalizmi, varlığını sürdürmek için yeni yollar arıyordu. Yeni bir birikim modeli, bölüşümde ve istihdamda aleyhine olduğu toplumsal kesimlerin siyaseten hizaya getirilmesini gerektiriyordu. Öte yandan geniş kesimler de örgütlü bir biçimde hak mücadelelerini yürütüyorlardı. Kenan Evren 1978 yazında “Demokrasiye inanan aydın bir general” olarak genelkurmay başkanlığına getirilmeseydi de, 12 Eylül bir başka generalin adıyla anılacaktı.
Bir askerî diktatörlük, esas olarak mevcut yönetimin sözcüsü olduğu çevrelerin uygun gördüğü politikaları geniş kitlelerin rızasını alarak sürdürememesiyle uğradığı itibar kaybının üzerine oturur. Türkiye’de 12 Eylül öncesinde ise iktidarın yanısıra kendi içinden başka türlü bir alternatif üretemeyen, 6 ay süren turlarda bir cumhurbaşkanı bile seçemeyen Meclis de meşruiyetini yitirmişti.
Kurumlar işlevsizleşirken insanların doğrudan hak arayışına girdikleri sokak da felç olmuştu. İkili iktidar iki gücün birbirini frenlemesi anlamına geliyorsa, ikili iktidarsızlık her iki seçeneğin de kötürümleşmesi anlamına gelmeli. “Terör” diye takdim edilen sokağın ne Sağ’ı ne Sol’u iktidar için bir seçenek oluşturmuyordu.
Ekonomi 1977’den itibaren toplumsal beklentileri karşılamaktan giderek uzaklaşmakta, hak arayışları da buna paralel olarak giderek zorlaşmaktaydı.
Sokaklarda emir-komuta 12 Eylül 1980’de Türk Silahlı Kuvvetleri emir-komuta zinciri içinde yönetime el koymuştu. Askerlerin otomobilleri, otobüsleri durdurarak arama yapması gündelik bir olaydı.
1978 Aralık ayında 100’ü aşkın insanın katledildiği Kahramanmaraş Katliamı vesilesiyle ilan edilen sıkıyönetimle birlikte ordu adım adım rejime ortak oluyordu. Ekim 1979 ara seçimi darbeyi ötelemiş; ancak 12 Eylül 1980’de toplumun yırtıldığı bir dönemin günbatımında darbe gerçekleşmiştir.
Darbenin görünür gerekçesi, bir iktidar alternatifi olmamasına rağmen “komünizm”di. Kendisini “İttihatçı” olarak takdim etse de her nedense merkez sağın tarihî şahsiyeti olarak kabul edilen Celal Bayar da o dönem “Bu kış komünizm gelecek” diye buyurmuştu!
1973’de Şili’nin seçilmiş sosyalist başbakanı Allende’yi deviren ordunun ABD’nin yörüngesinde uygulamaya başladığı ekonomi politikası (daha sonra neoliberalizm denecek) büyük bir devlet terörü eşliğinde Arjantin, Uruguay gibi ülkelerde de uygulanmıştı.
Türkiye 12 Mart askerî müdahalesi sonrasında Ecevit CHP’sinin şahsında toplumsal taleplerin yükseldiği ancak yeterli güce ulaşamadığı bir evreden sonra 24 Ocak 1980 kararlarıyla böylesi bir ekonomi politikasını önüne koymuştu. Ancak bu politikanın uygulanması için gereken kemer sıkmanın “olağan” bir rejimle gerçekleşemeyeceği gerçeği “darbe”yi gündeme getirmişti.
“Yönetenlerin yönetememesi” açısından 12 Mart sonrası kurulan hükümetlerin ömrü iyi bir örnektir. Adalet Partisi, Milliyetçi Cephe hükümetlerinde MHP ve MSP ile istikrarı sağlayamazken, CHP de ancak transferlerle kıl payı hükümet kurabiliyordu. Koalisyon hükümetleri gerilimler, paylaşımlar bakımından dünya ekonomisinde 70’lerin ortasında başlayan kriz ortamında toplumsal beklentileri karşılamaktan acizdi.
Öte yandan İran’da ABD’nin müttefiki şahın devrilmesi, Afganistan’ın Rus ordusu tarafından işgali, ABD’nin acilen bir hamle yapmasını kaçınılmaz kılıyordu. Darbeciler için ABD yetkililerinin “bizim çocuklar” demesinin boşuna olmadığı; kendilerinin içerde, fikirlerinin iktidarda olduğunu söyleyen “milliyetçiler”in de bu vesile ile hangi değirmene su taşıdıkları açığa çıkmıştı.
12 Eylül Anayasası yürütmenin güçlendirilmesini savunan Adalet Partisi’nin taleplerinin de ötesine geçerek açıkça Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu’nun önerileri çerçevesinde oluşmuş, böylece toplumun hangi kesimlerini gözettiğini dosta düşmana göstermişti. Kenan Evren’in kim olduğuna dair soruya, “ressam” veya “Türkiye’nin ilk cumhurbaşkanı” gibi yanıtlar alınabildiği bir ülkede, “tarih”in kıymet-i harbiyesinin olmadığına rahatlıkla hükmedilebilir.
Bugün çöp olan resimlerini iktidardayken satın almak için memleketin ileri gelenlerin sırada olduğu bir Kenan Evren… Bu tabloları alanların acaba 12 Eylül’le ne alıp veremedikleri vardı? Bu sorunun yanıtı, darbenin ekonomi politiği açısından olduğu kadar yeni Anayasa’nın ruhunu anlamak açısından da anlamlıdır.
Kaymağını yiyenlerin bile sahip çıkmadığı 12 Eylül darbesi, sokaktaki insanın gündelik hayatına kabus gibi çöktü; eğitimden kültüre her düzeyde bir lümpenleşmenin güzergahını inşa ederek bugünün hazırlanmasında önemli bir işlev gördü.