Yazar: Masis Kürkçügil

  • Millî Mücadele’ye geldi, komploya kurban gitti

    Bakü’den gelip Ankara’ya giderek Millî Mücadele’ye katılma amacındaki kafile, Trabzon’a yönlendirilir ve deniz yoluyla “hudut harici” edilecekleri söylenerek takaya bindirilir. Türkiye Komünist Partisi kurucusu Mustafa Suphi ve yanındaki 14 kişi, 28 Ocak 1921’de Karadeniz’de öldürülecektir. Siyasi tarihimizde soruşturmaya dahi uğramayan cinayetin yıldönümü.

    Göğsümde 15 yara var.
    Saplandı göğsüme 15 kara saplı bıçak!
    Kalbim yine çarpıyor,
    kalbim yine çarpacak!
    (NÂZIM HİKMET)

    Mustafa Suphi (1882/83-1921), Ga­latasaray Lisesi’nden sonra Hukuk Fakültesi’ni bitirip (1905) Paris’e okumaya gider ve 1908 İnkilabı sonrasında orada hem talebe birliğinin yöneticili­ğini hem de Tanin’in muhabir­liğini yapar. 1910’da “Türkiye’de Tarım Kredilerinin Örgütlen­mesi” başlıklı tezini teslim edip Türkiye’ye döner. Dönüşünde gazetelere makaleler yazar; aynı esnada Yüksek Ticaret Mekte­bi’nde ve Galatasaray’da hocalık yapar. İttihatçıların 1911 Selanik Kongresi’ne delege olarak katıl­dığına göre, saflarda kaldığı tak­dirde istikbal vadetmektedir.

    Mustafa Suphi: 100 yıl önce öldürülen siyasetçi-yazar

    1912’de Ahmet Ferit’in (Tek) başkanı olduğu Millî Meşrutiyet Fırkası’nın kurucuları arasında­dır. Aynı partiden Yusuf Akçu­ra’nın yayımladığı Türk Yurdu dergisine de yazar. Dolayısıyla dönemin önde gelen düşünürle­ri ile haşır-neşirdir. Kısa zaman­da yazıları, çevirileri ve kitapları ile tanınan bir yazar olarak be­lirir. Fikri dünyası genel olarak Yusuf Akçura’nın gölgesindedir; Mustafa Suphi bu dönemde bir sosyalist değil, bir liberal milli­yetçi olarak konumlanır.

    Haziran 1913’te Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’nın öldü­rülmesinden sonra muhaliflere yapılan baskılar artar ve parti­nin gazetesi İfham’ın sorumlusu olarak Mustafa Suphi de Sinop’a sürgüne gönderilir. Buradan ka­çıp Sivastopol’a geçen Mustafa Suphi, birlikte olduğu insanlar­dan farklı olarak Avrupa’ya geç­mek yerine Rusya’da Türkçülük akımıyla ilişkiye geçer; Yusuf Akçura aracılığıyla, ilişkisi ol­duğu Cedid Hareketi’nin ünlü siması İsmail Gaspıralı ile bu­luşur.

    Bir İttihatçı düşmanı olan Mustafa Suphi, Osmanlı Dev­leti’nin 1. Dünya Savaşı’na ka­tılmasına da karşı çıkar. Ancak savaş başladığında, düşman bir ülkenin vatandaşı olduğu için Çarlık yönetimi tarafından sür­gün edilir. Büyük kısmı Ural­lar’da geçen bu 3 yıllık sürgün­lük döneminde, ekmeğini Fransızca ders vererek kazanırken başkaca neler yaptığına dair kendi ifadelerinden başka bir bilgiye sahip değiliz. Bu dönem­de Çarlık Rusya’sındaki Müslü­man milletlerdeki aydınlar, daha ziyade milliyetler meselesin­de özerklikten yana tutumun­dan ötürü bir köylü partisi olan SR’lere (Devrimci Sosyalistler) yakın duruyorlardı.

    1917 Şubat Devrimi merkezî Rus Devleti’ni çökertince, sür­günler de denetimsiz kaldılar. Ancak Mustafa Suphi’yi Ekim Devrimi’nde göremeyiz. Ancak 1918 başlarında Moskova’da toplanan Milliyetler Halk Komi­serliği’nde, Müslüman Komiser­liği’ne bağlı bir Türk şubesinin kuruluşunda görürüz. Daha son­ra “tarihin meçhulleri” arasında yer alacak olan Sultan Galiyev de buradadır.

    İçsavaş sırasında esas ola­rak yerli Müslümanlardan olu­şan bir askerî birlikte ve bazı esir Osmanlı askerleriyle Kırım ve Odesa dolaylarında sava­şır. Haziran 1918’de Kazan’da Müslüman Komünistleri Kon­feransı’na katılır. Temmuz’da Moskova’da Müslüman Komi­serliği’nde Türkiye sol sosyalist­leri toplantısı gerçekleştirilir. Ancak S-R ayaklanmasının pat­lak vermesi, onlara yakın olarak nitelenen Mustafa Suphi’nin ko­numunu sarsar. Çıkardığı Yeni Dünya gazetesindeki yazıların “milliyetçi” olduğu iddia edilir.

    Mustafa Suphi, Mayıs 1920’de, Ankara’nın bölgede­ki uzantılarıyla (İttihatçılarla) desteklediği Müsavat Hükü­meti’nin düşürülüp Bakü’nün sovyetleştirilmesinden sonra kente gelir. Eylül başında, Bol­şevikler’in Enver Paşa’yı henüz gözden çıkarmadıkları günlerde Bakü’de Doğu Halkları Kurulta­yı gerçekleşir. Kongrede Musta­fa Suphi’nin yakın ilişki içinde olduğu Sultan Galiyev bulunma­maktadır; muhalif Zeki Velidi Togan ise gizlice bulunduğu Ba­kü’de Mustafa Suphi’nin evinde kalmaktadır. Ankara ile iyi iliş­kiler içinde olmayı hedefleyen Mustafa Suphi’nin, İttihatçılar hakkındaki fikri gözönüne alın­dığında Enver Paşa’nın varlığı tatsız bir durumdur.

    Türkiye Komünist Partisi kurucuları: (soldan sağa) İsmail Hakkı, Ethem Nejat ve Mustafa Suphi.

    Mustafa Suphi, Sovyet yö­netimi ile bir dizi görüşmeden sonra, İstanbul ve Anadolu’dan gelen delegelerin de katılımıyla, İttihatçılar tarafından kurulmuş olan “komünist” teşkilatı dağı­tarak (ama onların bir kısmını dahil ederek) 10 Eylül 1920’de TKP’nin kuruluşunu gerçekleş­tirir.

    Yine esir askerlerden 1 alay kuran Mustafa Suphi, Anado­lu’ya geçerek Ankara’da Millî Mücadele’ye katılma kararı alır. Ankara ile görüşmelerden sonra grup halinde trenle Kars’a geçi­lir (19 Aralık 1920). Burada Kâzım Karabekir tarafından res­men karşılanırlar.

    Ali Fuat Cebesoy Mosko­va Hâtıraları’nda kendisini zi­yaret eden Mustafa Suphi’nin “Anadolu hareketinin içtimaî bir ihtilal olmaktan ziyade, Türk milletinin emperyalist düşman­lara karşı istiklâl ve hürriyeti­ni kurtarmasından başka bir şey olmadığına kani bulunuyo­ruz. Türkiye’deki bey ve paşaları burjuvazi sınıfından addetmiyo­ruz. Bilâkis halk kitlelerinin en yakın yardımcıları olarak biliyo­ruz” dediğini yazar.

    Mustafa Suphi, Büyük Millet Meclisi başkanlığına gönderdiği telgrafta “her hususta memleket kanunlarının veregeldiği müsa­adeler dahilinde görev yapma” niyetlerini beyan ederek “sizlere katılmakla onur duyacağımızı arzederiz” demektedir. Hükü­mete yardımcı olmanın dışında bir amaç belirlemeyen bu me­tin, Ankara’da iç siyasetin alev­lenmeye başladığı günlere denk gelmektedir.

    1921 Ocak ayı, Ethem Bey’in (Kuvvayı Seyyare), mebuslar dahil olmak üzere Meclis için­deki solun tasfiyesi gibi hadi­selere sahne olacaktır. Mustafa Suphi’nin Ankara’ya gelişinin istenmediği kesindir. Karabekir, Ankara ile irtibatlı olarak Erzu­rum Valisi Hamit Bey aracılığıy­la Mustafa Suphi grubunu Erzu­rum üzerinden bir şekilde yolcu etmek niyetindedir. Teşkilat-ı Mahsusa ile yakın ilişkisi olan Erzurum valisi Hamit Bey’in planlamasıyla, Mustafa Suphi ve yanındakiler Erzurum’da ya­pılan gösterilerle bir linç havasında Trabzon’a gönderilir. Bu­rada da yine Teşkilat-ı Mahsu­sa’da çalışmış Yahya Kâhya’nın düzenlediği bir komplo sonucu açık denizde boğdurulurlar (28- 29 Ocak 1921).

    “Halkın galeyana gelerek Mustafa Suphi ve arkadaşları­nın ‘hudut harici’ edilmesini is­tediği” ve Ankara’nın da bunu onayladığı, Meclis’te 1 yıl son­raki gizli celsede söylenecek­tir. Ancak bu kadar gözönünde cereyan eden toplu cinayetin herhangi bir soruşturmaya uğ­ramaması; cinayetin uygulayı­cısı olan kayıkçılar kahyası Yah­ya’nın “bilinmeyen kişilerce” öldürülmesi; ardından bu defa Topal Osman’ın öldürülmesine kadar uzanan cinayetler; “derin devlet”in görev başında olduğu­nu göstermektedir.

    Mustafa Suphi ve arkadaşla­rı katledilirken, Millî Meşrutiyet Fırkası dönemindeki çalışma arkadaşları Ankara’da önem­li mevkilerdedir. Parti başkanı Ahmet Ferit Tek Maliye Baka­nı’dır, partinin ideologu Yusuf Akçura, Hariciye’dedir…

    Hakkında kapsamlı bir kitap (Türkiye Komünist Partisi’nin Kuruluşu ve Mustafa Suphi, Türk Tarih Kurumu, 1997) yaz­mış olan Yavuz Aslan, “vatanse­ver, yurtsever” bir Mustafa Sup­hi ile karşı karşıya olduğumuzu belirtir.

    1912-1921

    Mustafa Suphi’nin broşürü ve Yeşil Hoca’nın tarihî notu”: ‘Güya bu adam Bolşevik imiş’

    Mustafa Suphi’nin 1328’de (1912) yazdığı ve İstan­bul’da Ahmet İhsan ve Şürekası Matbaacılık Osmanlı Şirketi’nce basılan Vazife-i Temdin (Mede­nileştirme Görevi) adlı kitapçık. Eser, “Darülmuallimîn İktisad Muallimi” Mustafa Suphi tarafın­dan “Kardaşım Osman Bey’e” yazılarak imzalanmış. Çerçeve içerisinde “Trablusgarp İçün-Fikr-i Muhaceret ve İsti’mâr-İsti’mârın Felsefesi, Vazife-i Temdîn-İs­ti’mârın Usûlü” yazılı.

    Eseri elinde bulunduran ise, üzerindeki mühürden anlaşıldığı üzere Esbak Erzurum Mebusu Yeşilzade Mehmed Salih (Yeşil Hoca). 1. Büyük Millet Meclisi Erzurum Milletvekili Yeşilzade Mehmed Salih Efendi, döneminin önde gelen mutasavvıf, siyaset adamı, milletvekili ve araştır­macılarındandı. Daha sonra 2. TBMM’ye alınmayan ve İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanan Mehmed Salih’in, bu kitapçı­ğın üzerine ve belli ki Mustafa Suphi’nin katlinden hemen sonra yazdığı not da çok ilginç:

    “1337’de [1921], bu eserin müellifi Mustafa Suphi’yi 4 [14] arkadaşıyla Trabzon’da Yahya Kâhya eliyle denize atıp boğdur­dular? Güya bu adam Bolşevik olmuş imiş? Tafsilatı, Şark Orduları Kumandanı Kazım Karabekir Paşa ile Erzurum Mebusu Raif Hoca’dan öğrenilmeli”.

    (Özgün Uçar koleksiyonu)

  • Trump göreve çağırdı Beyaz Amerika şahlandı

    6 Ocak’ta ABD Kongre Binası’nın, seçim sonuçlarını kabul etmeyen Trump yandaşlarınca işgal edilmesi, ülke tarihinde görülmemiş bir olay; “dünyanın jandarması” ABD’nin içeride ne kadar kırılgan olduğunun bir işareti ve İçsavaş gerilimlerinin halen aşılamadığının bir göstergesi olarak yorumlandı. Ülkenin içinde bulunduğu ortamdan çıkması içinse seçim sonuçlarına bel bağlamaktan fazlasını yapması gerekiyor. ABD’nin tersyüz olmuş kutupları ve işgale giden yolun analizi.

    ABD, geçen yaz polisin siyah bir yurttaşı ade­ta insanlığa meydan okuyarak uluorta infaz etme­si üzerine büyük kitle gösteri­lerine sahne olduktan sonra 6 Ocak 2021’de bu kez aksi yön­de bir meydan okumayla karşı karşıya kaldı. Başkan Trump’ın çağrısıyla Amerika’nın dört bu­cağından gelen gruplar, Kongre binasını işgal etti. “Ayaklan­ma”, “başkaldırı”, “darbe teşeb­büsü”, “iç terörizm” diye nite­lenen Kongre işgali, rejimin karakteri üzerinde yeni tartış­malara yol açtı. “Demokrasi ih­racatçısı”, denge-denetim me­kanizmalarının merkezi, “dün­yanın jandarması” Amerika’nın bu kadar kırılgan durumda ol­ması tüm dünyada büyük bir şaşkınlık yarattığı gibi ABD ta­rihi açısından da bir dönemeç olarak değerlendiriliyor.

    Kongre’de kargaşa
    Washington’da, Seçiciler Kurulu oylarının sayıldığı ve 3 Kasım 2020’deki başkanlık seçimlerinin sonuçlarının resmileştiği Kongre oturumu devam ederken Trump destekçileri “ilginç kıyafetleriyle” Kongre binasını bastılar.

    ABD halen “dünyanın 1 numarası” olarak görülüyor. Fakat bunun arkasında aynı zamanda çok derin toplumsal eşitsizliklerin, kurumsallaşmış bir ırkçılığın, şiddetli bir cinsi­yetçiliğin hüküm sürdüğü, sos­yal güvenliğin bulunmadığı, fa­natik mezheplerin, Nazi grup­larının ve silahlı çetelerin at oynattığı bir ülke. Şimdiye dek dünyanın farklı ülkelerinde desteklediği otoriter rejimleri ve diktatörlükleri de eklersek bu noktaya üç günde gelinme­diği aşikar.

    Trump’a maledilen Mek­sika sınırına duvar inşa etme projesine Clinton’ın başladığı­nı unutmamak gerek. Trump gökten zembille inmedi; baş­kan seçilmesi bir kaza değil, derinlerdeki birtakım dina­miklerin ifadesiydi. Bu yüzden bazılarına şok edici gelen 2016 seçimini, bir kaza olarak değil, hegemonya krizi içinde bunal­mış bir dünyada, neoliberal politikaların uygulanmasının giderek güçleştiği bir bağlam­da okumak gerekir. Bu tür or­tamlarda bireylerin siyasetteki özerkliği artar. Güçlü iktidar, ana eğilimdir. Dünyanın diğer önde gelen güçlerinde gözüken eğilim de budur.

    Polisin iki yüzü Washington’da, Kongre binasını basan Trump destekçilerine polisin müdahalesi, kapıları neredeyse elleriyle açmakken geçen sene Black Lives Matter protestocuları en barışçıl anlarında bile polisin sert müdahalesiyle karşılaşmıştı (altta).

    2007-2008 krizi sırasın­da bankaların kurtarılması, “kitle imha silahları” palavra­sını bahane ederek girişilen Irak Savaşı’nın tam bir fiyas­koyla sonuçlanması “izolasyo­nistlerin” elini güçlendirmiş­ti. Geleneksel siyasal partiler sisteminin içine düştüğü kriz, solda “Occupy”, “Black Lives Matter”, Demokrat Parti içinde Bernie Sanders’ın temsil etti­ği hareket, 21 Ocak yürüyüşü, kadın hareketi, asgari ücretin saatlik 15 dolara çıkarılması için protestolar gibi toplumsal hareketlerde ifadesini bulur­ken sağda da Tea Party (Çay Partisi) ve sonra Trump’ı öne çıkarmıştı.

    Trump’ın destekçileri için cazibesi, ABD’yi dünyanın tek hegemonik gücü olarak ko­numlandırmak için ülkeyi bü­yük bir işletme gibi yönetmeye, “Hıristiyan-Yahudi kapitaliz­minin” kalesi haline getirmeye çalışmasıydı. Kişisel pozisyo­nu ve rakiplerine karşı hoyrat tutumu aslında iş hayatında­ki tavrını siyasete taşımaktan ibaretti. Kültürsüz, hatta kültür düşmanı, ırkçı, cinsiyetçi, ho­mofobik, İslamofobik, antise­mit söylemler etrafında ABD’yi kendi suretine dönüştürmeye çalışıyordu.

    Bugün 1980’lerde kapitalist dünyanın çehresini değiştiren krizden daha derin bir krizle karşı karşıyayız. 2. Dünya Sa­vaşı sonrası hegemonya müca­delesindeki dizilişinden olduk­ça farklı gerilimler de buna da­hil edildiğinde dönemeç hayli keskin olabilir.

    Seçime doğru

    Çin’in Dünya Ticaret Örgü­tü’ne girmesinin sonucu olarak ABD imalat sanayindeki istih­dam kaybının 2,4 milyona ulaş­tığı biliniyor. 2016’da Trump’ın Michigan, Wisconsin ve Pen­nsylvania gibi sanayi kentlerin­deki mutlak zaferinin ardından Çin’le gelişen ticaretin istih­dam üzerindeki etkisine dair araştırmalar var. Küreselleşme ve sanayisizleşme ile hayatları altüst olan toplumsal kesimler, Cumhuriyetçilerin gelenek­sel tabanının yanısıra Trum­pizm’in de toplumsal temelini oluşturuyor.

    Bu kitlenin ortaya çıkma­sında Demokratların uygula­dığı politikaların da payı var. Daha önce Obama, işlerini kay­beden bu kesimin dertlerine derman olamadı. Hazine Ba­kanlığı’na Wall Street’e yakın Timothy Geithner’ı getirmesi bunun bir örneği. 2008 krizi sı­rasında sorumlu bankacıların peşine düşeceğine milyonlarca insanın emekliliklerini ve ko­nutlarını kaybetmesine yolver­mesi de başka bir örnekti.

    Geleneksel olarak “emek­çiler partisi” olarak nitelenen Demokratlar uzun zamandan beri özellikle beyaz emekçiler arasında zemin kaybediyor­du. Diplomasız beyazlar ara­sında Biden’ın aldığı %32’lik oy, Trump tarafından katlan­mıştı. Evanjelistler arasında %76 olması doğal karşılana­bilir belki, ama kırsal kesim­lerde de Trump’ın oy oranı %57’ydi. Sendikalıların %40’ı da Trump’a oy verdi. Ülkenin en yoksul kesimlerinde Trump kazanırken en zengin kesimle­rinde Demokratlar öndeydi.

    2020 Şubat’ına gelindiğin­de ABD’de işsizlik %3,5 ile en düşük seviyesindeydi. Enflas­yon ancak %2,3’tü ve son üç çeyrekte yıllık millî gelir %2,4 artmıştı. Muhafazakar örgüt­lerin tam desteği sürerken, Trump’ı başarıya götüren göç­menlere karşı düşmanlık, ırkçı öfke, çokuluslu şirketlerin le­hine olan küreselleşmeye kar­şı hınç gibi temalar da etkisi­ni sürdürüyordu. Bu şartlarda Trump’ın ikinci kez seçileceği­ne kesin gözüyle bakılıyordu.

    Eylemcilerden biri hatıra olarak Kongre podyumunu evine götürmeye niyetlenmişken kameralara “neşe içinde” gülümsüyor.

    Covid-19 ve yarattığı eko­nomik tahribat gibi tersyüz gelişmeler, işsizliği 1930 buh­ranından bu yana en yüksek seviyeye, %14,7 gibi yüksek bir orana çıkararak Trump’ı tökezletse de buna rağmen 73,7 milyon oyla tüm zaman­ların en yüksek oyla kaybeden ABD Başkan adayı oldu. Pan­demi vesilesiyle sürü bağışık­lığını tercih eden Trump en güçlünün yaşama hakkını öne çıkaran sosyal Darwinizm’i­nin kurbanı oldu. Columbia Üniversitesi’nin Ekim 2020’de yaptığı bir araştırmaya göre pandemiye karşı ciddi önlem­ler alınsaydı sonuç %60 ora­nında değişebilirdi.

    Bir terslik var

    Biden yalnızca siyaseten ku­tuplaşmış bir ülkeye başkan olmadı; Covid-19’un toplum­sal yarılmaları alabildiğine de­rinleştirdiği bir tablo da var önünde. Çalışma Bakanı’na göre tarihin en büyük eşitsiz­liğini yaratan ekonomik kri­zinlerinden birinden geçiyor ABD. Evden internet üzerine çalışmak, diplomalıları nispe­ten korusa da en alt kesimler­de durum vahim. En elverişsiz konumda çalışanlar arasında yayılan işsizlik, yüksek ücret­lilere göre 8 kat daha fazla. En yukardaki işlerse tam tersine bir patlama yaşıyor. Mart’tan Ekim’e 643 milyarderin serveti 931 milyar dolar arttı. Bir gara­bet de milyarderlerin (Ama­zon’un patronu dahil) önünü açanın Trump olmasına rağ­men “seçkinler”in Biden’a des­tek vermesi. Biden, onun döne­minde çıkarlarının korunaca­ğı inancında olan Wall Street, Silikon Vadisi, Hollywood gibi kesimlerin desteğini aldı.

    Alman Der Spiegel, Haziran 2020 kapağıyla Kongre işgalini önceden görmüş.

    Biden, Trump’ı tarih sah­nesine çıkaran, kendisinin de dahil olduğu uygulamaları sür­dürdüğü takdirde bir iyileşme görülmesi mümkün değil. Bu­nun için siyasi hayatı boyunca benimsediği “temkinli merkez­ci” rolünden vazgeçmesi gere­kiyor. Örneğin pandemi süre­since zenginleşenlere 2. Dünya Savaşı sonrasında olduğu gibi bir vergilendirme getirebilecek mi? 2009’da Obama’nın yaptı­ğı gibi krizden etkilenen büyük işletmelere yöneleceğine kriz­den gerçekten etkilenen “dar gelirlilere” yönelik politikalar geliştirebilecek mi?

    Bu konulara el atmadığı takdirde, toplumsal sınıflar­la siyasal tercihler arasındaki bu tersleme, Trump olmadan da Trump’ın zihniyetinin top­lumsal zeminini koruyacağına işaret ediyor. Yani en yoksulla­rın sorunları çözülmedikçe bu kesim, göçmenleri, siyahları, yabancıları, “seçkinleri” günah keçisi olarak görerek, kendi çözümsüz sorunlarının nede­ni olarak onları hedef alma­ya devam edecek ve aşırı sağın nüfuz alanında kalacak. Mal­zemenin Trump’tan daha teh­likeli siyasi eğilimlere elverişli olduğu da söylenebilir.

    Bu karedeki siyah olsaydı? Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi’nin ofisini de basan göstericiler, Pelosi’nin bilgisayarından aldıkları e-postaları internette yayımladı.

    Öteki Amerika

    Seçim sonuçlarına 60 civa­rında itiraz başvurusu yapıldı. Cumhuriyetçi Parti yönetimi tarafından da desteklenen bu itirazlar, Cumhuriyetçi valile­rin görevde olduğu eyaletler­de bile reddedilmesine rağmen Cumhuriyetçi seçmenin %70’i halen seçimin “üç kağıt” oldu­ğuna inanıyor. Trump kaybet­me ihtimaline baştan hazırlıklı olduğu için propagandasını bu yönde yürüttü. Kademe kade­me gidişata çomak sokmaya çalıştı. Sonunda faşist Proud Boys’un (Gururlu Oğlanlar) da dahil olduğu beyaz üstünlük­çüleri, milliyetçi taraftarlarını “millî görev”e çağırdı. Kongre binasına girdiklerinde birinin gömleğinde “Camp Auschwitz” yazıyor; diğeri faşistlere özgü mitolojik aksesuarla sahne alı­yor; bir diğeri açıkça polise sal­dırıyordu. Amerikan İçsava­şı’nın bitmediğini ihsas eden, 19. yüzyılın köleci devletinin bayraklarının dalgalanması da bu tabloyu tamamlıyordu.

    Aslında 1861-1865 İçsa­vaşı’ndan sonra ırkçılık kağıt üzerinde yenilgiye uğratılmış­sa da ülkenin egemenleri, Ku Klux Klan bayrağı altında ci­nayetlerin (en az 250 bin), iş­kencelerin sürmesini dert et­memişlerdi. Yakın zamana dek siyahların en temel haklarının bile hayata geçirilemediği ül­kede Henry Ford’un meşhur Hitler hayranlığı gibi eğilim­ler, her zaman en pespaye aşırı sağ düzenin ayrılmaz bir par­çası olmuştu. Herkesin eşit ol­duğundan dem vuran Thomas Jefferson, George Washington gibi kurucular bile köle sahi­biydi.

    Senato önünde bir darağacı Amerikan Senatosu’nun önüne dikilen darağacı ve darağacının önünde “Tüm kongre üyelerini asın” diye bağıran göstericiler, canlı yayın yaptıkları halde kimlikleri tespit edilmeden evlerine gönderildi.
    Senato Odası balkonuna tırmanmış bir gösterici.

    Toplumsal adalet ve ırk­çılığa karşı eylem yapanların katledilmesi, ırkçılığın tarih boyunca cezasız kaldığı Ame­rika’da artık “yeni normal”. Afro-Amerikalılara, Latinlere, Müslümanlara ve kendilerin­den olmayan diğer tüm öte­kilere karşı korku ve nefretle dolmuş bu güruh, kendini ül­kenin bekasının güvencesi ola­rak görüyor. Eğer kurumsallaş­mış olduğu söylenen bu halet-i ruhiyenin ötesinde iliklere işlemiş ırkçılık olmasaydı, po­lislerle “selfie” çekilecek kadar bir hısımlık kurulabilir miy­di? Aksini düşünenler ırkçılı­ğa karşı eylem yapmak üzere Kongre binasına girenler “Si­yah Hayatları Değerlidir” ha­reketinin mensubu olsaydı ne olurdu diye kendilerine sorabi­lirler. Fazla düşünmeye gerek yok; geçtiğimiz yıl Washington D.C.’de “Black Lives Matter” hareketinin, asker ve polisler­den oluşan bir orduyla karşı­landıklarını hatırlamak yeterli. BLM göstericilerine karşı si­lah kullananlara karşı göste­rilen hoşgörü, Uluslararası Af Örgütü’nün 26 Mayıs-5 Hazi­ran 2020 arasında kaydettiği 125 polis şiddeti eyleminde de kaydedilmiş. Oysa bu kez, ba­zı polisler engelleri kaldırarak göstericileri adeta güvenlik­li bölgeye elleriyle davet etti. Ordu ve polisin pasifliği silahlı göstericiler etrafı tahrip edip vandalizm örnekleri sergiler­ken de binayı ellerini kollarını sallayarak terk ederken de sür­dü. Amerikan demokrasisinin mihenk taşı olarak gösterilen denge ve denetim mekanizma­larının Trump tarafından nasıl ihlal edilebildiğinin bir başka göstergesi…

    Boynuzlu eylemci Baskın esnasında boynuzlu bir başlık takan ve kendinin “Q(Anon) Şaman” olarak tanıtan Jake Angeli, tüm fotoğraflarda önplandaydı.

    İşgalden sonra?

    Aşırı sağ, olayın ardından hü­kümete karşı büyük ölçekli bir saldırı gerçekleştirmenin özgüvenini kazandı. Artık on­ların kahramanları ve şehitle­ri var. Bu bir hükümet darbesi olmasa da 10 binlerce insanı seferber edebileceklerini gös­terdiler. Olaya karşı tepkile­rin Cumhuriyetçi saflarda da yayılması üzerine vandalizmin sorumlusu olarak “antifa” diye anılan faşizme karşı gruplara yüklenmekten de çekinmedi­ler. Türkiye’deki kimi yorum­cular da bu iddiayı kullandı. Ne de olsa seçim arifesinde resmî beklenti Trump’ın ka­zanmasıydı. Missouri Sena­törü Josh Hawley, Kongre’nin işgalinden söz edildiğinde he­men lafı çevirdi: “Şiddetten bahsediyorsak bu ülkenin ge­çen yılki halini hatırlayın” der­ken işaret ettiği “Black Lives Matter” hareketiydi. Trump yanlıları kendi eylemlerine sahip çıkmaktan kaçınırken Trump da onları yüzüstü bı­raktı.

    Kongre binasının işgali dünyanın dört bucağında farklı şekillerde yorumlandı. Örne­ğin kitle görünce hepsini bir torbaya sokanlar, Fransa’da­ki “Sarı Yelekliler” hareketi ile Kongre işgali arasında para­lellik kurdular. Evet, onlar da sokağa çıkmışlardı ancak açık bir toplumsal talepler manzu­mesine sahiplerdi. Sokağa çık­malarının önemli bir nedeni kurumsal siyaset içinde sesle­rinin duyulmamasıydı. Oysa Trump yanlıları iktidarı tapulu malları olarak görüyor ve top­lumsal sorunları ayrımcı, ırkçı bir bakış açısıyla sisteme değil, beyaz üstünlükçü olmayanlara mal ediyorlar. İş, ekmek, hür­riyet istemiyorlar. Kölecilikten kalma avantajlarını hatırla­tırcasına memleketin tapusu kendi üstlerinde kalsın istiyor­lar. Karşı oldukları işsizlik ve yolsuzluk olsaydı diğer işsizler ve yoksullarla birlikte olmala­rı lazımken, onlar gerekirse ci­nayet işleme pahasına siyahla­ra, eşcinsellere, Müslümanla­ra, Latinlere saldırıyorlar. Sarı Yelekliler ise kesin olarak top­lumsal adalet talep ediyorlardı ve son günlerde yeniden görül­düğü üzere göçmenlerin hakla­rını da savunuyorlardı.

    İçsavaş mirası gerilimler Güney eyaletlerini temsil eden Konfederasyon bayrağı, İçsavaş esnasında dahi Washington DC’ye en fazla 10 km yaklaşabilmişti.

    FBI müdürü ABD’ye karşı en büyük terörist şiddet tehdi­di olarak ırkçı aşırı sağı göste­rirken, polisin Şubat 2019’da olduğu gibi faşist Proud Boys ile işbirliği içinde hareket et­tiği bilinirken, akademik ça­lışmalardan gazete sütunla­rına “faşizm”, “proto-faşizm” gibi tabirler giderek daha faz­la kullanılırken bir seçimle “normal”e dönüleceğine kim­se inanmıyor. Ülkede şu anda New York Times okuyanların %91’i kendisine demokrat, Fox News’u tercih edenlerin %93’ü cumhuriyetçi diye nitelendi­riyor. Biden bu kutuplaşmayı azaltmak amacıyla bir ulusal birlik çağrısında bulunuyor, ancak bunun için iki yayın or­ganının ortalamasını almak yetmeyecektir.

    Biden, “Biz, Amerika’yız” derken hoşgörü, saygı, haysi­yet gibi değerlerden söz ediyor, ama tarihin, kızılderili soykı­rımı, kölelik, ırkçılık, Vietnam Savaşı gibi pek de haysiyetli sayılmayacak bir dizi olayı da Amerika’nın künyesine yaz­mak gibi bir kötü huyu var.

    Tepki çeken polisle selfie görüntüleri…
  • Arşivin pusulasında TKP’nin kuruluş yılları

    Arşivin pusulasında TKP’nin kuruluş yılları

    Mete Tunçay ve Erden Akbulut’un arşiv belgelerine dayanarak yazdıkları Türkiye Komünist Partisi’nin Kuruluşu, 1919-1925, ampirik verilerin günışığına çıkarılmasının yanında cesur ve dürüst değerlendirmeleriyle de literatüre önemli bir katkı sunuyor. 

     Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) tarihi, çarpıtmalar ve güzellemeler salınımında siyasi tarihimizin vazgeçilmez ilgi odaklarından oldu. Fethi Tevetoğlu, İlhan Darendelioğlu gibi anti komünist yazarlar bu tarihle ilgili hacimli eserler verirken, TKP’den ayrılan Aclan Sayılgan gibileri de daha mesafeli kitaplar yazmıştı. 1967’de yayımlanan doktora tezinden başlayarak, ampirik verilerle sınırlı kalmadan, ama gelişigüzel soyutlamalara da düşmeden bu tarihi yeniden inşa etmek için çalışan Mete Tunçay ise ayrı bir yerde duruyor. Yordam Kitap’tan çıkan Mete Tunçay ve Erden Akbulut imzalı Türkiye Komünist Partisi’nin Kuruluşu, 1919-1925, bu tarih açısından bir son söz değilse de ampirik verilerin günışığına çıkarılmasının yanında, cesur ve dürüst değerlendirmeleriyle vazgeçilmez bir kaynak. Bu yeni çalışma; gazete haberleri, iddianameler, polis kayıtları ve hatıralarının ötesinde “teşkilat çalışmaları”na da genişçe yer vererek daha içerden bir boyut eklemiş. Önceki çalışmaların ulaşmaktan mahrum oldukları Rusça, Fransızca, Almanca arşiv belgelerinin yoğun bir biçimde kullanımıyla gelişigüzel denebilecek yorumları açığa çıkararak, yöntem açısından da öncekilerden farklılaşmış. Birincil kaynaklar öne çıkarılırken, TKP’nin oluşumundan itibaren nüfuzu altında olduğu Komintern (Komünist Enternasyonal) tarihi de ele alınmış. 

    Her siyasal partinin tarihini olduğu gibi TKP’nin tarihini de ülke tarihinin içinde okumak gerekir. Cumhuriyet öncesi kurulan TKP, cumhuriyet döneminin de ilk siyasal partisiydi. Partinin Millî Mücadele ve cumhuriyetin kuruluş dönemiyle çakışan dönemindeki tartışmalar, bu açıdan da önem taşır. 

    Türkiye Komünist Partisi kurucuları: (soldan sağa) İsmail Hakkı, Ethem Nejat ve Mustafa Suphi. 

    Cumhuriyetin kuruluş yıllarında toplumsal güçlerarası ilişkiler, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Şeyh Sait İsyanı olarak bilinen 1925 Kürt İsyanı gibi siyasal muhalefet hareketlerinin sıcağı sıcağına değerlendirilmesi gibi hususlar, siyasal literatür açısından eğrisiyle doğrusuyla ilk “modern” örneklerden olmuştu. Ayrıca Millî Mücadele yıllarında kritik önem taşıyan Türk-Sovyet ilişkilerinin seyri, TKP tarihiyle fazlasıyla içiçedir. 

    Kitap bize iç gerilimleriyle kuruluş döneminin sancılarını serimlerken tozlu arşivlerin içine dalmadan “ön okuma parçaları” ile bir pusula da veriyor. Bu pusula sayesinde arşivin karanlıklarında kaybolmadan ilerlemek mümkün olabilmiş. 

    Olumlu-olumsuz ucuz soyutlamaların at koşturduğu bir alanda ampirik verileri keyfe keder bir tasnife tabi tutmadan, ama arşiv fetişizmine de kapılmadan gerçekleştirilmiş bir çalışma. 

  • Ne muhalefet ne iktidar, halk hepsine aleyhtar

    Ne muhalefet ne iktidar, halk hepsine aleyhtar

     6 Aralık’ta Venezuela, 2015’ten beri muhalefetin kontrolünde olan Ulusal Meclis’e girecek vekillerini seçmek için sandık başına gitti. En azından seçimleri boykot etmeyen % 31’lik kesim… Halkın açlık sınırında yaşadığı, ABD yaptırımlarıyla Covid-19 arasında tam bir felaket tablosunun gölgesinde Maduro’nun ‘kazandığı’ seçimlerin arkaplanı. 

    Venezuela, 6 Aralık’ta Ulusal Meclis’te görev yapacak vekillerini seçmek üzere sandık başına gitti. Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun liderliğindeki Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi’nin (PSUV) de içinde yer aldığı Büyük Yurtsever Cephe (Gran Polo Patriótico), 2015’ten beri muhalefetin kontrolünde olan Meclis’te yeniden çoğunluğu elde etti. İttifak, oyların % 68’ini alsa da, muhalefet lideri Juan Guaidó’nun boykot çağrısı nedeniyle seçime katılım oranı % 31’de kaldı. 

    Bir zamanlar Latin Amerika’nın en güçlü ekonomilerinden olan Venezuela, kötü yönetime ABD’nin 2013 ve 2017 yaptırımlarının eklenmesiyle açlık ve yoksulluk girdabına sürüklenmiş; en temel ihtiyaç maddelerine dahi ulaşamaz olmuştu. Enflasyon 2018’de % 1.300.000 seviyesine fırlamış; 2019’u ise (Ulusal Meclis’in rakamlarına göre) % 7374’le kapamıştı! Bu tablonun üzerine bir de pandemi sırasında ABD yaptırımları yüzünden tıbbi gereçlere ulaşılamaması eklenince, Venezuela’nın karşı karşıya olduğu felaketin boyutları anlaşılabilir. 

    Muhalefet lideri Juan Guaidó, 2019’da kendisini başkan ilan etmiş, 2020 seçimlerinden önce de halkı boykota çağırmıştı. 

    Krizin siyasi cephesinde ise 2017’de çerçevesini Maduro’nun çizdiği bir Kurucu Meclis’in atanmasıyla işlevsizleştirilmiş parlamento var. Meclisin yasama yetkisini elinden alan bu hamlenin ardından, Juan Guaido liderliğindeki muhalefet, yönetimi diktatörlükle suçlamaya başlamıştı. Sonunda da Guaido, Ocak 2019’da Caracas’taki bir mitingde kendini başkan ilan etmişti. İki meclisli ülkede böylece iki başkan olmuştu! ABD ve AB’yle birlikte 50’ye yakın ülke Juan Guaido’yu “meşru” başkan kabul etmişti. 

    Mayıs 2020’de paralı askerlerin Maduro’yu devirmek için Macuto’ya çıkarma yapmaları üzerine ordu bunları hemen derdest etmişti. Bu darbe girişiminin Juan Guaido’nun çevresi tarafından yönlendirildiğinin anlaşılmasıyla, Venezuela’nın iki büyük geleneksel sağ partisi Demokratik Hareket (AD) ve Hıristiyan Demokratlar (COPEI) oyunu hükümetin çizdiği çerçevede oynamaya karar verdi. Maduro bu durumu fırsata çevirdi. Yüksek Adalet Divanı’nı harekete geçirip muhalefet partilerini, yönetimlerini değiştirmeye zorladı. Sağ partilerin arasındaki ayrılıklar sonucunda bir kısmı seçim sürecine dahil olmayı kabul etti. Toplamda 30 ulusal parti ve 50 civarında bölgesel örgüt kayıtlarını yaptırdı. 

    Venezuela’da sol, hükümetteki Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi’nden (PSUV) ibaret değil. Ülkede iktidara karşı sol gruplar da var. Marea Socialista (Sosyalist Dalga) gibi bazıları geçersiz oy kullanılmasından yana iken, Ağustos’ta Venezuela Komünist Partisi’nin de (PCV) dahliyle kurulan APR (Alternativa Popular Revolucionaria-Devrimci Halkçı Alternatif), yolsuzluğa karşı mücadeleyi öne çıkararak seçimlere katılmayı tercih etti. Bu tabloda hükümet koalisyonunun galebe çalacağı baştan belliydi. 

    Maduro, seçimlere hile karıştırıldığının iddia edilmemesi için AB’den gözlemci talep ettiyse de reddedildi. Boykotçu Sağ muhalefet ise seçime alternatif olarak 7-12 Aralık tarihlerinde gerçekleştirilecek bir yoklama çağrısında bulundu. Böylece kendi yoklamalarında daha fazla oy toplayarak seçimi gayrimeşru gösterebileceklerdi. Gerçi Amerikan Devletler Örgütü ve AB, seçim daha gerçekleşmeden hileli olacağını ilan etmişti bile… 

    Venezuela’ya sevgi lazım  2017 Temmuz ayında muhalefetin çağrısıyla seçim öncesi Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu protesto etmek için boykot, grev ve eylemler düzenlendi. Göstericilerden birinin sırtında “Venezuela’ya sevgi lazım” yazıyordu. 

    6 Aralık’ta % 50’yi aşması hedeflenen katılım oranının % 31’de kalması Maduro için hezimet oldu. GPP, 2015 seçimlerinde oyların % 40.9’unu 5.625.248 oyla almıştı. Bu seçimde ise ancak 4.3 milyon oy (%21) alabildiler. Seçimlere katılması uygun görülen Sağ partiler ise 1.1 milyon oy ile % 18’lik bir oy oranına ulaştılar. 2015’de Sağ’ın oylarının % 56.2 olması muhafazakar eğilimli seçmenin boykota cevap verdiğini gösteriyor. 

    Yine de seçim sisteminin birinci partiyi kayırması nedeniyle GPP, 277 kişilik parlamentoda her türlü radikal değişimi yapabilmesi için gereken üçte ikilik çoğunluğu fersah fersah aşarak 250 sandalye kazandı! Katılımın düşüklüğünü açıklamak için salgının ötesinde siyasal açıklamalar gerektiği ise aşikar. Maduro, Chavez’in 2012’deki son kampanyasında elde ettiği gücün çok uzağında. Halkın temel ihtiyaçlarını karşılamak için gereken politikalar yürütülemezken, kayırmacılığın beslediği “Bolivarcı” burjuvazinin keyfi yerinde. Özel ve kamusal kesimdeki işçiler ve sendikacılardan oluşan bir grup, hem yeni hem de geleneksel burjuvaziye karşı çıkıyor. Öte yandan Sağ muhalefet, boykot stratejisiyle boy ölçüşmekten kaçıp bir alternatif olma imkanını zedeledi. Aslında iktidar da muhalefet de sokağı kaybetti. 

    Eğer halkın bir kısmı Maduro’ya oy veriyorsa, bu Chavizm geçmişinin hatrına… Chavizm en radikal söylemlerinde bile kapitalizmi cepheden sorgulamamıştı. İlk yıllarında en yoksul kesimlerin sağlık, eğitim gibi ihtiyaçları konusunda yaptığı iyileştirmelerle 2007’ye kadar seçmen nezdinde önemli başarılar kaydetmişti. 2008-2009’dan ve özellikle de Maduro’nun başkanlığa gelmesinden sonra ise bu harcamalar kısılmış; ekonomi liberalleşirken, yeraltı zenginlikleri de peşkeş çekilmişti. 

    Seçimlere katılım oranının düşüklüğü, yürütmenin yasa ve kararnamelerle güçlendirildiği ülkede aslında parlamentonun pek de bir anlamı olmadığının göstergesi oldu. Yürütme gücü başkanın şahsında somutlaşmışken, Venezuela halkı sorunlarıyla başbaşa kalmış gibi. 

  • Zafer, kadınlarla yerlilerin

    Zafer, kadınlarla yerlilerin

    Dünyamız koronavirüs salgınıyla sarsılırken, geçen Ekim ayında Latin Amerika’da sessiz sedasız bir devrim gerçekleşti. Yapılan seçimlerde Kasım 2019’da askerî darbeyle devrilen Evo Morales’in partisi Movimiento al Socialismo’nun (MAS) adayı Luis Arce, tabandan gelen toplumsal hareketlerin de desteğiyle ezici bir zafer kazandı.

    Bolivya’da Ekim sonunda gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimleri, en iyimser tahminlerin bile ötesinde bir sonuçla noktalandı: Kasım 2019’da askerî darbeyle devrilen Evo Morales’in partisi Movimiento al Socialismo’nun (MAS-Sosyalizme Hareket Partisi) adayı Luis Arce, Comunidad Ciudadana’nın adayı Carlos Mesa ve Creemos adayı Luis Fernando Camacho karşısında ezici bir zafer kazandı. Mesa, liberal sağın 2003-2005 arasındaki başkanı ve 2019’daki başkan adayıydı. Kendisi gaz savaşları sırasındaki katliamlarıyla da tarihe geçmişti.

    “Otoriter popülizm” çağında bu kavrama katkısı büyük olan Latin Amerika’da görülmedik bir biçimde, bir “caudillo” (siyasi/askerî lider) değil de ekonomi bakanlığı yapmış bir teknokrat olarak halkın belleğine yerleşen Luis Arce, iktidarı elinde bulunduran azınlığa ve elbette arkalarındaki uluslararası desteğe rağmen kazandı bu zaferi. Arce, darbeyi desteklemiş güvenlik güçlerine yönelik herhangi bir kovuşturmada bulunmayacağını önceden belirterek, zorlu bir dönemde geçmişi tekrar ederek değil, MAS’ın hatalarından da ders çıkararak hareket edeceğini açıkça bildirdi.

    Teknokrattan başkanlığa
    Evo Morales’in ekonomi bakanlığını da yapmış olan MAS adayı Luis Arce, seçim zaferinin ardından destekçilerini selamlıyor.

    Bir başka siyaset: MAS

    Latin Amerika’nın en yoksul ülkesi olan ve nüfusunun üçte ikisini yerli halkların oluşturduğu Bolivya, 1825’de bağımsızlığını elde etmesinin ardından, siyasetin beyazların tekelinde olduğu 2 yüz yıl geçirdi. 20. yüzyılın son yıllarından başlayarak parçalı ancak geniş halk kitlelerinin içinden çıkan bir dizi yatay örgütlenmenin yaygınlaşmasıyla neoliberalizmin yarattığı tahribata karşı bir siyasal güç olarak öne çıkan MAS ve onun sözcüsü Evo Morales iktidara geldi. Bu gruplar arasında başta yerliler olmak üzere “cocaleros” (koka yaprağı yetiştiricileri), madenciler, bütün emekçilerin merkezi örgütü COB, kadın hareketi, suyun özelleştirilmesine karşı koordinasyon gibi hareketler de vardı. 1829-39’dan sonra ilk kez bir yerli başkan olmuştu. Üstelik Latin Amerika’da esen yeni ilerici dalganın bir parçası olarak… Egemenlik koşullarındaki en önemli dönüşüm, madun kesimlerin kendi siyasal-seçimsel ifadelerinin aracı olarak MAS’ı oluşturmalarıydı. MAS’ın kuruluşundan itibaren artık geleneksel seçkinlerin ’90 model sağ popülizmle çoğunluğu sağlaması mümkün değildi.

    14 yıllık yönetimi sırasında Evo aşırı yoksulluğu %38’den %15’e indirdi. 2008 mali krizi ve 2014’teki emtia fiyatlarının düşüşü pek çok ülkeyi etkilerken, Bolivya’da devletin ekonomiye müdahalesi tüm bu çalkantılı dönem içinde dahi artmaya devam edebildi. Evo, iktidara gelir gelmez, 180 gün içinde, yeraltı zenginliklerinin millîleştirilmesi işine girişti. Buradan elde ettiği kaynaklarla eğitim, sosyal hizmetler ve sağlık harcamalarını ciddi bir biçimde artırdı. 2006’da millî gelirden yatırımlara ayrılan pay %14 iken 2016’da bu oran %21’e çıktı. 2006’dan 2017’ye kişi başı gelir %46 arttı. %4,7 büyüme ile 2018’de Bolivya bölgenin en dinamik ekonomilerinden biriydi. Millî gelir dört kat arttı (9 milyar dolardan 40 milyara), devlet bütçesi katlandı. Nadir bir değişim daha gerçekleşti; yerli kültürünün önemli bir parçası olan “Toprak Ana”nın Hakları Kanunu’yla doğanın tahribatına karşı yasal önlemler alındı.

    Evo Morales, Latin Amerika’nın Ekvador, Venezuela gibi diğer “ilerici” yönetimlerinin aksine herhangi bir meşruiyet sorunu yaşamıyordu. Yeniden seçilmesini engelleyen 2016 Anayasa Referandumu’nu kaybetmesine rağmen Kasım 2019 seçimlerinde yeniden aday olup kazandığında seçime hile katıldığı gerekçesiyle gösteriler başladı. Bu gösterilerin ardından ABD’nin nüfuzu altındaki Amerika Devletler Örgütü’nün desteklediği doğu bölgelerindeki aşırı sağcı, beyaz ve zengin muhalefet, başkanlık sarayını bastı ve Morales yurtdışına çıkmak zorunda kaldı.

    Kasım 2019 seçimlerinin ardından aşırı sağcı, beyaz ve zengin muhalefet, başkanlık sarayını basınca, Evo Morales yurtdışına çıkmak zorunda kaldı.

    Kırsal kesimin seçim sonuçlarının geç ulaşmasından ötürü oy oranlarının kesintili bir şekilde açıklanması, kırsal kesimde çok daha güçlü olan Evo Morales’in ikinci turu geçmesini sağlayacak %10’u kıl payı aşmasını sağlamıştı. Bu durum “olmamışsa da olmuştur” diye durumdan vazife çıkaranlara seçimlerin hileli olduğu bahanesini uydurma imkan verdi.

    Güvenlik güçleri, Kasım 2019’da Morales destekçilerinin gösterilerine oldukça sert müdahale etmişti.

    de facto darbe

    2016 referandumunda Morales karşısında bir alternatif oluşturmaya çalışan kentli, orta sınıfları temsil eden 21-F Hareketi, Carlos Mesa’nın tabanıydı. Seçim kampanyası başlayınca bu harekete Morales’e karşı olan yedi parti daha katıldı. Özellikle gençler arasında ırkçı şiddetle kaos yaratmaya yönelen aşırı sağın etkin olduğu kentler de Morales’e karşı örgütlenmişlerdi. Bu kesimler Morales döneminde nüfuzlarının azaldığını görerek radikal bir dönüşüm yaratmaya odaklanmışlardı. Özellikle devlet kademelerinde onların yerlerine yavaş yavaş yerli kökenlilerin gelmesi Bolivya tarihinde ilk defa yaşanıyordu.

    Sol yumruk
    Sömürgecilik kalıntılarına, ırkçılığa ve patriyarkaya karşı radikal dönüşümler gereken ülkenin ilk adımlarından biri “Kültürler, Dekolonizasyon ve Depatriarkalizasyon Bakanlığı” kurmak oldu.
    İlk “Kültürler, Dekolonizasyon ve Erkek Egemenliğin Ortadan Kaldırılması” Bakanı Sabina Orellana’nın yemin töreninde sol yumruk havada verdiği poz tarihe geçti.

    Ülkenin doğusunda ve zengin-beyaz bölgede yer alan Santa Cruz’daki muhalefet lideri Camacho, bu hoşnutsuzluğun bir timsaliydi. Morales’in düşürülme operasyonu sırasında elinde İncil ve silahlarla başkanlık sarayını basıp “Dios vuelve al Palacio” (Tanrı başkanlık sarayına döndü) diyen Camacho (MAS’ın takdimiyle “faşo, maço, blanko”) seçimlerde en azından kendi bölgesinde %45 oy alarak alarm çanlarını çaldıracaktı.

    Morales’in artık haksız olduğu kanıtlanan “düşürülme operasyonu”ndan sonra meşruiyeti oldukça tartışmalı bir durum ortaya çıktı. Başkan olmadığında onun yerini senato başkanının doldurması gerekirken MAS üyesi senato başkanının çekilmesiyle %4’lük oy oranına sahip olan bir partinin üyesi olan senarist Jeanine Anez kendini başkan ilan etti. MAS hem mecliste hem de senatoda çoğunlukta olmasına rağmen ordunun, ABD’nin ve ülkenin doğusundaki zengin, beyaz, ırkçı kesimlerin desteğini alan Jeanine Anez ülkeyi yönetmeye başladı.

    Sağcı senatör Anez’in döneminde Bolivya pandemiye çok hazırlıksız yakalandı. Nüfusuna oranla verdiği kayıplarda dünyanın üçüncü ülkesi oldu. Bunun önemli bir nedeni de darbecilerin ilk iş, Bolivya’daki 700 Kübalı hekimi sınırdışı etmesiydi. Darbeci hükümetin ikinci “başarısı” ise 17 yıl sonra ilk kez IMF’den 327 milyon borç almaları olmuştu. Morales’in düşürüldüğü Kasım 2019’da polis ve ordu iki kentteki gösterileri bastırmak için 21 kişiyi öldürmüş ve 70 kişiyi de yaralamıştı. Uluslararası Af Örgütü 20 Ağustos 2019’da yayımladığı raporda, seçim sonrasında insan hakları ihlallerinin cezasız kaldığını belirtiyordu.

    Uruguay ve Meksika yönetimleri olayı açıkça darbe olarak tanımlarken Brezilya gibi ABD’nin yörüngesindeki ülkeler yeni yönetimi desteklediler. MAS bir an önce seçimlerin yapılması için bastırıyordu, fakat pandemi bahanesiyle iktidarını uzatmaya niyetlenen Jeanine Anez ertelemeye başvurdu. Ağustos’tan beri madenciler, köylüler ve yerliler kitlesel yürüyüşlerle seçimlerin düzenlenmesi için baskı yapıyorlardı. Özellikle COB’un (Bolivya İşçi Sendikaları), yerli örgütlerinin ve parlamentoda çoğunluk olan MAS milletvekillerinin baskısı nihayet sonuç verdi. İki ertelemenin ardından hükümet Ekim ayında seçime gitti.

    Irkçılığa ve faşizme karşı haysiyetin zaferi

    18 Ekim 2020’de yapılan seçimlerde MAS’ın başkan adayı, uzun yıllar Evo Morales’in ekonomi bakanlığını yapan Luis Arce’ydi. Eski Dışişleri Bakanı David Choquehuanca da yardımcısı olmak için adaydı. Bu ikili, Morales’in geçen seçimlerde aldığı oyun 8 puan üzerine çıkarak %55 ile seçimleri kazanırken iki muhalif aday ancak %28,8 ve %14 oy alabildi. Başkent La Paz’da üçte iki çoğunluğu elde eden MAS, muhalefetin kalesi Santa Cruz’da da oyların üçte birini aldı.

    MAS’ın bu başarısı karşısında Jeanine Anez de sonucu kabullenmek zorunda kaldı. Katılım oranı geçen seçimde olduğu gibi %88 iken MAS’ın oylarını 500 bin artırmasını, seçmenin Evosuz bir MAS’ı daha fazla tercih ettiği ya da geçen yıl şartları zorlayarak aday olmasını onaylamadığı şeklinde yorumlamak da mümkün. Orta sınıfın bir kesiminin belirsizliğe değil Morales yönetimi boyunca ekonomiyi yöneten adaya oy vermesinde, pandemi süresince darbeci yönetimin gösterdiği başarısızlığın, Sağlık Bakanlığı’nda açığa çıkan yolsuzlukların da payı büyük. Ayrıca MAS, Morales’in iktidarını ebedileştirmesine sahip çıkmayarak muhalefetin üzerine gittiği konuyu da boşa çıkardı.

    Kırsal kesimde, plato ve vadilerdeki yerliler arasında başkan yardımcısı adayı David Choquehuanca isminin önemli bir etkisi olmuştu. David Choquehuanca, MAS’ın son kongresinde bu kesimlerden gelenlerin başkan adayı idi. İlk görev döneminden sonra düzen güçleriyle ilişkilerini geliştiren, sosyal hareketlerle arasında bir mesafe oluşmaya başlayan Evo Morales ve yardımcısı Alvaro Garcia Linera ile toplumsal örgütlenmeleri pasifize etmeleri ve devlete bağımlı kılmaları nedeniyle ayrı düşmüştü. 2017’de Dışişleri Bakanlığı’ndan ayrılmak zorunda kalması “yerlilerin temsilcisinin” ayrımcılığa uğradığına inanan yerli örgütlerini MAS’tan soğutmuştu. 2011’de Morales’in yerlilerin topraklarından ve ulusal parktan geçecek bir otoyol yapmaya kalkması da iplerin gerilmesine neden olmuştu.

    Kıtanın en fazla kadın cinayeti işlenen ülkesinde, Mujeres Creando gibi kadın örgütleri kadına yönelik şiddete karşı bir seferberlik başlatmışlardı. Hükümetin maden şirketlerine verdiği yetkiler, gazın uluslararası şirketlere peşkeş çekilmesine karşı olan kesimleri yeniden harekete geçirmişti. Toplumsal hareketlerin temel eleştirisi, MAS döneminde bir yolsuzluk kültürünün sonucunda devlet bürokrasisine bağlı, devletle sözleşmeler yapan, ticarette, kaçakçılıkta, maden kooperatiflerinde ve uyuşturucu kaçakçılığına bağlı koka yaprağı üretiminde “yeni bir burjuvazinin” palazlandığı yönündeydi. Taleplerinin karşılık bulmaması karşısında hükümetten bağımsız hareket etmeye başlayan bu gruplar, Morales’e oy vermiş olsalar da darbe karşısında darbeden sonra gösterdikleri direnci göstermediler. Bu örgütlerin devlet aygıtına bağlanması, onların bürokratikleşmesine ve dinamizmlerini büyük ölçüde kaybetmelerine yolaçmıştı. MAS’ın bu taban örgütlerle arasına giren soğukluğu gidermek, 2020 seçim kampanyasının temelini oluşturdu.

    Yerlilerin ve kadınların zaferi
    Latin Amerika’nın en fazla kadın cinayeti işlenen, nüfusunun üçte ikisini yerli halkların oluşturduğu Bolivya’da Arce aldığı oyu büyük oranda bu gruplara borçlu.

    2009 Anayasası’yla bir dizi yerli dilinin resmî dil olarak kabul edilmesi, yerlilerin devlet kademelerinde daha fazla görev alması gibi önemli adımlar atılmış olsa da ırkçılık, son darbede de görüldüğü üzere toplumun önemli bir kesiminde halen yaygın. 2005’te Evo Morales’i başkanlığa götüren büyük toplumsal hareketliliği de bu ırkçılık nedeniyle anlamaktan aciz olan seçkinler, Kasım 2019’daki yenilgisine rağmen MAS’ın yeniden böylesi bir toplumsal hareketliliğe dayanarak zafer kazanmasını beklemiyorlardı. Aşırı sağın paramiliter örgütlenmelere de sahip olduğu düşünülürse toplumsal örgütlenmeler, hükümet ve aşırı sağ arasındaki gerilim kısa zamanda çözülecek gibi görünmüyor. Sömürgecilik kalıntılarına, ırkçılığa, patriyarkaya karşı eğitimden ekonomiye radikal dönüşümler gerekmesi bir yanda, büyük toprak sahiplerinin ve oligarkların orduyu da yanlarına alarak ülkeyi istikrarsızlaştırmaya çalışması öbür yanda, işaretler Bolivya için önümüzdeki dönemin hiç de kolay olmayacağını gösteriyor.

  • Şili’de kırılan zincirler ve dünyayı sarsan 1000 gün

    Şili’de kırılan zincirler ve dünyayı sarsan 1000 gün

    Şili’de bundan tam 50 yıl önce, 4 Kasım 1970’te başkan seçilen Salvador Allende, ABD’nin açık destek sunduğu General Pinochet’nin darbesiyle devrilmişti. Geçtiğimiz ay, Pinochet anayasasını yürürlükten kaldırmak için referanduma giden Şilililer, %78’lik zaferlerini sokaklarda kutlarken, 20. yüzyılın kaydettiği en ilginç sosyalizm deneyimi… Eksileri ve artıları, dönüm noktalarıyla reformist hükümetin 1000 günü…

    Geleneksel olarak mu­hafazakar sağın ege­menliğinde olan Latin Amerika’da parlamenter de­mokrasinin hüküm sürdüğü tek ülke olan Şili, tarihsel ola­rak kıta Avrupası’nın siyasal yelpazesine benzer bir manza­ra arzediyordu: Hıristiyan Demokratların temsil ettiği daha ılımlı bir sağ, CUT (İşçi Sendi­kaları Konfederasyonu) safla­rında sendikalaşan bir işçi sı­nıfı ve onlarla organik bağla­rı olan sosyalist ve komünist partiler… 20’li ve 30’lu yıllarda askerî darbelere sahne olmuş olsa da, diğer Latin Amerika ülkelerinden farklı olarak or­du uzun süredir kışlasından çıkmamıştı.

    50’li yılların sonlarındaysa Şili, ekonomisinin en büyük ih­racat kalemi olan bakır fiyatla­rındaki düşüşün tetiklediği bir ekonomik krize girdi; ülkenin dış borçları katlandı. İşsizliğin artması ve ücretlerin dondu­rulması, işçi sınıfının ve kırsal­daki yoksul halkın toplumsal taleplerini radikalleştirdi. Bu radikalleşmenin siyaset sahne­sindeki en paradoksal yansı­ması, 1964 başkanlık seçimleri sırasında Hıristiyan Demokrat­lar’ın adayı Eduardo Frei’nin artık “evrimden değil devrim­den” sözedilmesi gerektiğini söylemesiydi! Bu yaklaşım, sağ partinin de geleneksel kesim­lerle ilişkisini kesip halkın ta­leplerine kulak vermek zorun­da kaldığını gösteriyordu. Dev­rimci olmak bir yana solcu bile sayılamayacak birinin bu sözle­ri sarfetmek zorunda kalması­nın siyasal bir gerekçesi vardı: İkinci bir Küba’nın doğmaması için Şili ekonomisinin halktan yana önemli reformlara ihtiya­cı vardı.

    Şili’de kırılan zincirler
    26 Ekim’de Pinochet dönemi anayasasını yürürlükten kaldırma yönünde oy kullanan Şilililer, anket sonuçlarını sokaklarda kutladı.

    Şili’de köylüler topraksız­dı. Ekilebilir toprakların yarısı, toplumun yüzde 2’sini oluşturan mülk sahiplerine aitti. Bu oligarşik yapıyı kırmak için köylülerin küçük toprak sahibi olması hedefleniyordu. Birkaç büyük aile tarafından yöneti­len, Amerikan tröstlerine ait sanayi ve banka kesiminde de bir reform gerekiyordu. Örne­ğin ülke ihracatının %80’ini oluşturan bakır, Amerikan şir­ketlerine aitti. Başkan Frei, ba­kırı Şililileştirmek (millîleştir­mek) için çokuluslu şirketle­rin hisselerinin %51’ini almak durumunda kaldı. Ancak bu girişim için hem çok yüksek bir fiyat önerdi hem de bu para Amerikan bankalarından alı­nan borçlarla ödendi!

    Sonunda yüksek enflasyon ve işsizlik hortladı; insanlar so­kağa döküldü. 1965’te sıkıyöne­tim ilan edilmesine ve sendika yöneticilerinin tutuklanması­na rağmen bakır madenlerin­deki grev 1 ay sürmüştü. Kırsal kesimde de kendilerine vaade­dilen reformu bir türlü göre­meyen köylüler reformu bizzat gerçekleştirmek üzere büyük toprak sahiplerinin toprakları­nı işgale başladılar.

    Şili’de kırılan zincirler
    Seçim turunda
    Başkan Salvador Allende, 1973 Mart ayında katılacağı genel seçimden bir ay önce halkı selamlıyor. Bu seçimlerde Allende, 1970’e göre oylarını %8 artırarak %44’e çıkardı.

    20. yüzyılın kaydettiği en il­ginç sosyalizm deneyimine yo­laçan 1970 seçimlerine bu top­lumsal hava içinde girildi.

    Salvador Allende başkan oluyor

    Başkan Frei yine Hıristiyan Demokratlar-HD (Partido Demócrata Cristiano) adına aday olurken, rakipleri Ulusal Parti adına Alessandri, çeşit­li sol partilerin oluşturduğu Halk Birliği adına ise Salva­dor Allende’ydi. Halk Birli­ği (UP-Unidad Popular), İşçi Sendikaları Konfederasyo­nu’nu yöneten Komünist Par­ti-KP (Partido Comunista de Chile), Allende’nin kurucu­su olduğu Sosyalist Parti-SP (Partido Socialista de Chile), orta sınıfları temsil eden Ra­dikal Parti ve HD’den sol bir kopuş olan MAPU’nun (Birleşik Halkçı Eylem Hareketi) it­tifakından oluşuyordu.

    UP’nin programı, ülkenin yağmalanması ve kitlelerin sö­mürülmesine karşı radikal bir tutum sergiliyordu. Programın öne çıkan hedefleri, Frei’nin başlattığı toprak reformuna de­vam etmek, ücretleri artırmak, bakır başta olmak üzere ekono­minin kilit sektörlerini millî­leştirmekti. Fiyatları ve enflas­yonu denetlemek, her çocuğa her gün yarım litre süt ve halka parasız sağlık hizmeti sunmak gibi hedefler de ardından geli­yordu.

    Seçimlerde hiçbir aday mutlak çoğunluğu elde edeme­diği için parlamentonun önde gelen iki aday (Allende ve Ales­sandri) arasında karar vermesi gerekti. UP parlamentoda çoğunluğa sahip olmadığı için HD’nin vereceği oylar belirleyi­ci olacaktı. Amerikan tröstleri ve CIA açıkça Frei’ye baskı ya­parak Allende’ye oy verilmesini engellemeye çalıştı.

    Şili’de kırılan zincirler
    Özgürlüğün son günleri
    4 Eylül 1973’te, Pinochet’nin darbesinden tam bir hafta önce UP’nin son yürüyüşünden kareler (üstte ve altta). Eylül 1973’te, Allende nihayet askerî darbenin kapıda olduğuna kanaat getirerek referanduma gitmek istedi, ama artık çok geçti.
    Şili’de kırılan zincirler

    Ancak Allende, 24 Ekim 1970’de ezici bir çoğunluk­la (35’e karşı 153 oy) başkan seçildi; 4 Kasım’da ise hükü­met kurulduktan sonra resmen göreve başladı. Hıristiyan De­mokratlar, Allende’nin idarede muhalefetin mevkilerine do­kunulmayacağına, kilise, polis ve ordunun özerkliğine saygılı davranacağına dair bir belge­yi imzalaması karşılığında onu destekledi. Yeni iktidar dev­rimci bir hükümet değil, emek­çilerin çıkarlarını gözetirken müesses nizama da dokunma­yacak bir reformist hükümet olarak yola çıktı.

    Reformlar dönemi

    Allende hemen Frei’nin baş­lattığı toprak reformunu hız­landırdı. 1971 sonunda bakır, kömür, nitrat gibi maden iş­letmelerinin hemen hemen tamamı ve banka sektörünün %90’ı denetim altındaydı. İş­letmelerin verimliliğini artır­mak için, fabrikalarda emek­çilerin yönetime katılmasını sağlayan bir sistem yürürlü­ğe sokuldu. Allende’nin ilk yı­lında memurların geliri %35, askerlerinki %70; işçi ve köy­lülerinki ise %100 arttı. 200 bin yeni istihdam yaratıldı. 1970’de %35 olan enflasyon 1971’de %3.8 oldu. En çok da çocuklara dağıtılan süt dikka­ti çekti. Bütün bu reformların sonucunda UP, 1971 yerel se­çimlerinde %50.9 ile mutlak çoğunluğu elde etti.

    Buna karşılık patronlar, millîleştirme ve yönetime ka­tılma süreçlerini baltalamak için örgütlenmeye giriştiler. Allende’nin polis ve yargıda kendisine karşı olan gruplara dokunmaması, işgallere katılan köylülerin ve işçilerin hapsedil­mesine yolaçtı.

    Allende, sosyal çatışmaların yaşanması halinde düzeni sağ­layacak gücün ordu olacağını düşünüyordu. 1970’de ABD’den 3.2 milyon dolarlık silah alımı yapılmışken 1971’de bu raka­mın 13.5 milyona çıkması da dikkati çekiciydi.

    Balayı bitiyor

    UP’nin iktidara gelişinden 1.5 yıl sonra, ülke giderek daha da ağırlaşan bir ekonomik krizin içine girmişti. ABD’nin baskı­sı, çokuluslu şirketlerin tutu­mu, dünya piyasasında bakırın fiyatının düşüşü ve millîleştir­melerin “çok iyi fiyatlarla” ya­pılmasının yarattığı borçlan­ma gibi bir dizi husus, krizin dönüşsüz hâle gelmesine ne­den oldu. Enflasyon bir yılda %200 artmıştı.

    1971 ilkbaharında, hükümet kapitalistlerin yatırım yapma­sını sağlayamadığı gibi yaban­cı ülkelere para çıkarmalarının önüne de geçemedi ve ekono­mik bir kaos başgösterdi.

    Kentte ve kırsalda geniş halk kitleleri, sağın siyasi ve as­kerî karşı saldırılarına ve bur­juvazinin ekonomik sabotajına karşı hükümetin yetersiz kaldı­ğını görünce daha radikal ara­yışlar içine girdi. Toprak refor­munda toprakların %40’ı köy­lülere dağıtılmış olsa da %30’u halen topraksız olan yoksul köylüler de giderek daha radi­kal talepler ileri sürmeye başla­dılar. Kenar mahallelerde doğ­rudan demokrasi ve özyönetim organları öne çıkmaya başladı.

    Allende sokağın kendi seç­meni tarafından kullanılma­sına karşı çıkarken, sağ kesim devlet kurumlarındaki nüfuzu sayesinde sokağı alabildiğine kullandı. Mart 1972’de başarı­sız bir darbe girişimi yaşandı.

    Grev ve işgal

    Mayıs 1972’de grevler bir ön­ceki senenin 10 katına çık­mıştı. Emekçiler fabrikaları, yoksul köylüler ise tarımsal işletmeleri işgal ediyorlardı. O zamana kadar daha çok öğren­ci çevrelerinde etkin olan MIR (Movimiento de Izquierda Revolucionaria-Devrimci Sol Hareket), yavaş yavaş büyük kentlerin yoksul mahallelerin­de ve yoksul köylüler arasında yayılmaya başlamıştı.

    İşçilerle köylülerin ortak bir gösterisinden sonra “sanayi cordon’u” denilen yeni tipte bir örgütlenmeye girişildi. Emekçi­ler tarafından seçilen ve geri de çağrılabilen işçi konseyleri, fi­ilen bir halk meclisi işlevi gör­meye başlamıştı.

    Şili’de kırılan zincirler
    Her şeye rağmen halk Allende’yle
    1964 başkanlık seçimlerinin öncesinde Allende’ye destek yürüyüşü (altta). 1964’te Hıristiyan Demokratlar’ın adayı Eduardo Frei seçimin galibi olmuştu. 1970’de ise Halk Birliği (UP-Unidad Popular), Allende’yi başkan yaptı. CUT (İşçi Sendikaları Konfederasyonu) da ittifakın destekçilerindendi (üstte).
    Şili’de kırılan zincirler

    Halkın yükselen talepleri UP saflarını da bölmüştü. Par­lamento yoluyla sosyalizme geçmeyi hedefleyen KP’ye (ve bağlı olduğu Moskova’ya) göre Şili tam kapitalist bir ülke de­ğildi. Dolayısıyla “komprador” denen burjuvaziden ayrı olan ve “millî” diye vaftiz edilen bur­juvazinin bir kesimiyle birlikte yürünmesi gerekiyordu. Siya­seten ABD’ye bağlı Ulusal Par­ti’ye karşı çıkarken millî burju­vazi ve orta sınıfı temsil eden Hıristiyan Demokrat Burjuva­zi ile ittifaka özen göstermek gerekiyordu. Bu durumda aşa­ğıdan halk hareketini dizginle­meli; ordu da dahil olmak üzere devlet kurumlarına saygılı dav­ranılmalıydı!

    SP’nin sol kanadı ve Hıris­tiyan Demokratlardan koparak hızla sosyalizme yönelen MA­PU ve Hıristiyan Sol (la Izqu­ierda Cristiana) ise aksi yönde bir strateji benimsemiş; MIR de onları dışarıdan destekle­mişti. Onlara göre Şili, emper­yalizme bağımlı olsa da tam anlamıyla kapitalist bir ülkey­di. Dolayısıyla “komprador ve millî” diye bir ayrıma gitmek anlamsızdı. Üstelik UP’yi sabo­te edenler, burjuvazinin “yurt­sever olmayan” bir kısmı değil, bütünüydü. Dolayısıyla emek­çilerin ve yoksulların ihtiyaç­larını karşılamak için üretimi artırmaktan çok daha önemli olan, baltalanan üretimin çalı­şanlar tarafından denetim altı­na alınmasıydı.

    Sonuçta tartışma sağ kana­dın zaferiyle sonuçlandı. Hü­kümet Hıristiyan Demokratları tatmin etmek için işgallere son verilmesi çağrısında bulunduğu gibi bazı bölgelere bunun için polis de gönderdi.

    Şili’de kırılan zincirler
    Gençler ve kadınlarla elele
    1973’te UP’nin son yürüyüşünde, Şili’nin Komünist Gençliği (JJ. CC) (üstte) ve kadınlar da (altta) sokaklardaydı.
    Şili’de kırılan zincirler

    Ağustos 1972’de o zama­na kadar bloke edilen fiyatla­rın serbest bırakılmasıyla bir anda %60-150 oranında artış görüldü. Ahali için bir felaket­ti bu. Esnaf greve gitti. Ulusal Parti’nin faşist çeteleri yardı­ma çağrıldı ve bunlar da kara elbiseleri, ellerindeki sopalarla peydah olup insanları ve hatta polisleri dövdüler. 4 Eylül’de, seçimlerin ikinci yılında, so­kaktaki bir pankart şöyle diyor­du: “Hükümet b..tan, ama bi­zim; onu savunuyorum”.

    Hükümetin yumuşama­sı muhalifleri cesaretlendir­mişti. Önceki başarısız darbe girişiminin sözcüsü General Canales’in yeni hamlesi tekrar savuşturuldu. Ekim’de ise sağ cenah ve patronlar açıkça sal­dırıya geçti. Dağlar ile kıyı şeri­di arasında sıkışmış ülkede özel bir önemi olan ulaşım sektörü greve giderek ülkeyi felç etti. Onları serbest meslek erbabı izledi. Ulusal Parti’nin koman­doları greve katılmayanlara hadlerini bildirmek için sokak­lardaydı. Grevde ABD’den gelen fonların da katkısı vardı.

    Sağcıların saldırısı

    Ancak sağın bu saldırısı işçile­ri de harekete geçirdi. Üreti­min durduğu birçok fabrikanın yönetimini ele alarak üretime başladılar. Yoksul mahallelerde JAP gıda ürünlerinin dağıtı­mını üstlendi. Birçok hekim ve hastabakıcının iş bıraktığı has­tanelerde bile gönüllüler hiz­met sundu. Özsavunma komi­teleri belirmeye başladı. Yoksul mahallelerde bölgesel temelde seçilenlerden oluşan meclisler, “Commandos Communales” adı altında patronların grevine karşı sanayi kordonlarının ve JAP’ın faaliyetlerini eşgüdüm­lemek için kuruldu.

    Allende bu karmaşık du­rumda sıkıyönetim ilan etti. Fabrikaları işgal edilen patron­lara durumun düzeltileceğine dair söz verdiği gibi HD ile de anlaşarak önde gelen üç gene­rali hükümete aldı.

    Şili’de kırılan zincirler
    Sonun başlangıcı
    Darbenin ardından Ulusal Stadyum’da toplanan binlerce insan işkence gördü; toplamda 3 binden fazla insan öldürüldü; 30 binin üzerinde insan işkenceden geçirildi (üstte). Allende, hayattayken çekilmiş son fotoğrafında 11 Eylül sabahı, elinde silahla La Moneda’dan çıkarken (altta).
    Şili’de kırılan zincirler

    6 Kasım’da grev bitti ama ülkenin takati kalmamıştı. Mart 1973’te, Allende’nin hükümeti kurmasından beri ya­pılan ilk genel seçimlerde UP %44 oy aldı ve milletvekili sa­yısını katladı. Bu gerçekten Al­lende için bir başarıydı; oyla­rını 1970’e göre %8 artırmıştı (ancak 1971’deki yerel seçim­lere göre %6 düşürmüştü). Bu seçim sonuçları sağın meşru yollardan hükümeti devirme umutlarını suya düşürünce, bütün cephelerde saldırıya ge­çerek askerlerin müdahalesini sağlamaya yöneldiler. Ekono­mik kaosu derinleştirme çaba­larının yanısıra Vatan ve Öz­gürlük (Patria y Libertad) çe­teleriyle sol partilere saldırılar düzenleyerek “huzur ve güven” boşluğu yaratmak istediler.

    29 Haziran’da bir zırhlı bir­lik başkanlık sarayına saldırdı. Emekçiler olağanüstü bir se­ferberlikle yanıt verip fabrika­ları işgal ettiler. Tarım refor­mundan nasiplenmeyen yoksul köylüler de o güne kadar doku­nulmayan arazilere elkoydular. Ancak bu büyük kitle hareketi­nin silahsız olduğu eklenmeli. Hükümet ise yine HD’ye yakın­laşarak ekonominin yeniden toparlanması ve emekçilerin fabrikaları terketmesi çağrısın­da bulundu.

    Darbe geliyor

    Emekçilerde bir terkedilmiş­lik halet-i ruhiyesi peydahlan­mıştı. Artık saat başı bir saldırı oluyor, günlük ölü sayısı 10’un altına düşmüyordu. Or­du bu arada darbe karşıtı as­kerleri elekten geçirmeye baş­ladı. Eylül 1973’te UP’nin se­çim zaferinin üçüncü yılında, nihayet askerî darbenin ka­pıda olduğuna kanaat getiren Allende referanduma gitmek istedi. Bu arada darbecileri hi­zaya getirmek için de General Pinochet’yi görevlendirdi!

    Pinochet önce Allende’ye sadık veya “meşruiyetçi” su­bayları temizledi ve 11 Eylül sabahı askerî darbeyi ilan etti. Başkanlık Sarayı bombalandı­ğında Allende kendini savunsa da elinde silahıyla öldürüldü. Saat 14.00 olduğunda saraydan geriye bir harabe yığını kalmış­tı. Washington Post’un gönder­diği özel muhabir, aynı akşam ABD elçisinin darbenin başa­rısını kutlamak için şampanya patlattığını yazıyordu.

    Ordu tek tek fabrikaları ele geçirdi. Direnen işçiler anında kurşuna dizildi; Ulusal Stad­yum’da toplanan binlerce insan işkence gördü; toplamda 3 bin­den fazla insan öldürüldü; 30 binin üzerinde insan işkence­den geçirildi. Bir yıl içinde 300 bin işçi işten atıldı. Birkaç yıl içinde uygulanan ekonomik ve sosyal politikalar sonucu satın alma gücü %40 düşmüştü.

    Pinochet’in darbesi, Latin Amerika’nın diğer ülkelerinde de neoliberal politikalar ve as­kerî diktatörlükler için bir la­boratuvar işlevi görecekti. Şili halkının Pinochet anayasasını değiştirmek için geçtiğimiz ay sandığa gitmesi için ise 47 yıl geçmesi gerekti.

  • Azerbaycan-Ermenistan: Değişen devirler değişmeyen düşmanlık

    Azerbaycan’ın geçen Eylül sonunda Dağlık Karabağ bölgesinde başlattığı askerî harekat ikinci ayını doldururken; taraflar arasındaki görüşmeler ve Moskova’nın müdahalesine rağmen çatışmalar devam ediyor. Azerbaycan’ın sahada elde ettiği ilerlemelere, Ermenistan sivil yerleşim yerlerini bombalayarak cevap veriyor. Bölgedeki mücadelenin son 100 yıldaki dönüm noktaları.

    Azerbaycan ve Erme­nistan Cumhuriyet­leri kendi tarihlerine gönderme yaparken 1918-20 dönemindeki ülkelerini öne çıkarsalar da, bu kısa erim­li ve istikrarsız dönem her iki toplumun kurumlarının, top­lumsal yapısının, siyasal kül­türünün oluşumunda önemli bir yer tutmaz. Çarlık döne­mi Rusya’sının egemenliğin­de yaşayan bu iki toplum, 1917 Devrimi’nden sonra esas ola­rak Kızıl Ordu aracılığıyla sov­yetleştirilmiş; 70 yıl boyunca “uluslaşmalarını” Sovyetler Birliği’nin siyasal ve toplumsal değişimlerinin nüfuzu altında yaşamak durumunda kalmış­lardır.

    SSCB bütün iddiasına rağ­men ulusları “sönümlendir­mek” veya “kaynaştırmak” bir yana “ulus inşaı”na yataklık ettiği için, çöker çökmez bir dizi ulus-devlet ortaya çıka­bilmiştir. Ancak toplumsal ta­bakalaşma esas olarak Sovyet döneminde kristalize olmuş ve çöküşten sonra çevre ülkelerde de merkezde olduğu gibi oli­garkların egemenliğinde otori­ter rejimler oluşmuştur. Hatta çok nadir örnekler dışında bu oligarklar, kamu sektörünün özelleştirilmesine dayanan es­ki nomenklaturanın devamı­dır. Örneğin Azerbaycan’ın 30 yıldır Aliyev ailesi tarafından yönetiliyor olması bunun çar­pıcı bir örneğidir. Devralınan kurumlar ve siyasal kültürün, tarih-i kadimle değil bu yakın geçmişle doğrudan bağlantı­sı vardır.

    Ermenistan ile Azerbaycan arasında devam eden çatışmanın bugün İlham Aliyev gibi yeni aktörleri var.

    Sovyetler Birliği döne­minde “iç sınırlar”ın belirsiz olduğu, yani itibari ulusların egemenlik coğrafyasında bu­lunan azınlıkların sorun oldu­ğu yerlerde hoşnutsuzluklar, merkezî devletin güçlü olduğu dönemlerde bastırılabilmiş; ancak devletin hızla çözüldü­ğü süreçte, “özerk bölgelerle” ulus-devlet arasında (örne­ğin Kafkasya’da) Dağlık Kara­bağ’ın yanısıra Osetya ve Ab­hazya gibi bölgelerde de çatış­malar başgöstermiştir (“Çeçen Savaşları”nı da buraya ekle­mek gerekir). Rusya’nın çev­re ulusları baskıladığı ne ka­dar doğruysa, itibari ulusların “özerk bölge” azınlıklarını bas­kıladığı da o kadar doğrudur.

    Dağlık Karabağ’ın SSCB içinde Azerbaycan’a bağlı bir özerk bölge olmaktan çıkıp Er­menistan ile birleşme hareke­ti, Şubat 1988’de esas olarak Moskova’ya karşı bir halk ha­reketi olarak başladı ve Baltık Devletleri’ne kadar uzanacak olan bir zincirin tetikleyicisi oldu. İki halk arasında 1905 ve 1918’de cereyan eden olayların devamı olarak gösterilse de, Aralık 1991’de merkezî ordu­nun çökmesiyle Sovyet devle­tinin bir iç meselesi olmaktan çıkıp iki ülke arasındaki bir as­kerî çatışma düzeyine sıçradı (Abhazya’da da olduğu gibi).

    Sovyet sisteminden kopuş sürecinde Komünist Parti’den başka bir siyasal oluşum söz­konusu olmadığı için, itici güç olarak “milliyetçilik” her ce­nahta birleştirici bir işlev gö­rüyordu.

    İlk büyük eylem: Azad Azerbaycan

    İki ulusun tarihyazımı çok farklı temellere dayanır. Bi­ri tarihe öncelik verirken di­ğeri toprağa dayanır. Azer­baycan’da “Azad Azerbaycan” hareketini kuran Azerbaycan Halk Cephesi’nin ilk önemli ve büyük eylemi Aralık 1989’da­dır. Nahiçevan Özerk Cumhu­riyeti’nde toplanarak İran sını­rına saldırıp sınır karakollarını yakmışlar ve İran’a geçmiş­lerdi. Ancak “Birleşik Azer­baycan” diye haykırışları aynı dile, aynı dine ve aynı mezhe­be sahip olan güneydekiler ta­rafından paylaşılmadı. Bunun önemli bir nedeni Azerbay­can’ın laik bir toplum olma­sı ise, bir diğer önemli nedeni neredeyse 200 yıldır koptuğu İran’daki Azerilerin kimlikle­rini ifade etmek için başka bir zeminde bulunmalarıdır.

    Bazı İran yöneticilerinin “Birleşik Azerbaycan”ı eski İran toprağı olarak kendi dev­letleri içinde düşünmeleri de ayrı bir konudur. Keza 1918- 20 döneminde de Azerbaycan siyaset erbabının bir kısmı Osmanlı etkisine açıkken, bir yandan da Türkiye’nin bugün­kü sınırlarındaki kimi yerleri de içeren “Büyük Azerbaycan”­dan sözedilmekteydi. Bunlara Pantürkizmi de eklemek müm­kün. Ermenistan cenahındaki “hayali haritalar” zaten malum olduğu için ayrıca belirtmeye gerek yok.

    Karabağ bağlamında en il­ginç tartışma ise yaklaşık 1000 yıl önce Romalıların “Albania” ve Arapların “Aran” dedikle­ri bölgede yaşayanların kimler olduklarıdır? Buradaki kaç­karlar, kiliseler, manastırlar bir şey ifade eder mi? Dağıs­tan dahil geniş bir arazide yer alan bu Hıristiyan halk, bölge­deki akınlar sırasında ortadan kaybolmuştur. Kimine göre bu insanlar Azerilerin ataları ol­duğu için Karabağ’da Ermeni varlığı olmamıştır. Ermeni ta­rihçilere göre ise Azeriler, Sel­çuklu akınlarıyla bu bölgeye gelen Türkler olarak, bu kay­bolmuş kadim halkın mirasçı­sı olamazlar. “Kafkas Arnavut­ları” tartışması 80’li yıllarda başlamış olsa da esas olarak iddialar Sovyet dönemi üzeri­ne yürütülmektedir.

    Hocalı ‘kaçkınları’ Azerbaycan’da sayısı 1 milyon civarı olan mültecilere topraklarından kaçmak durumunda kaldıkları için “kaçkın” deniyor. Hocalı katliamından kurtulan çocuklar ve yaşlılar Ağdam’da bir trende.

    Karabağ kararı

    1917 Devrimi’nden sonra Transkafkasya ile Türkiye sı­nırı Moskova ve ardından Kars Antlaşması’yla çizildi. Sovyet­leştirilmiş olan Transkafkas­ya Cumhuriyetleri arasında sürekli tartışma konusu olmuş sınırların halli için, Mayıs-Ha­ziran 1921’de üç cumhuriyet­ten temsilcilerle birlikte Tif­lis’te toplanıldı. Ermenistan delegesi Ermenilerin çoğun­lukta olduğu Gürcistan sınır­larındaki Ahılkelek (% 72) ve Yukarı Karabağ (% 94)’ın kendilerine verilmesini istedi. Azeri Komünist Parti sekrete­ri Kirov ise ülkesinde milliyet­çiliği tetikleyeceği için buna karşı çıktı. Öte yandan Azeri ve Gürcüler arasında Karayaz Ovası’nın kime ait olacağı da tartışmalıydı.

    Nihayetinde 4 Temmuz 1921’de Stalin’in katılımıyla toplanan Kavbüro (Kafkasya Bürosu), Gürcistan ve Azer­baycan’ın hiç beklemediği bir biçimde Karabağ’ın Ermenis­tan’a bağlanmasına 3’e kar­şı 5 oyla karar verdi. Neri­manov’un kararın en yüksek merciye götürülmesi teklifi karşısında Orconikidze ve Na­zaretyan, Müslümanlar ve Er­meniler arasında ulusal barı­şın sağlanması için; Yukarı ve Aşağı Karabağ arasındaki eko­nomik ilişkiden ötürü Kara­bağ’ın Azerbaycan’a bağlanma­sı ancak geniş bir otonomiyle donanması gerektiğini açıkla­dılar. Bu statü kabul edildi ve uzun süre varlığını sürdürdü. Ancak 1960’larda Karabağ ha­reketi yeniden canlandı.

    Ermenistan nasıl devreye girdi?

    1963’te Yukarı Karabağ’ın Er­meni yöneticileri, Azerbay­can’ın “şoven politikaları”ndan şikayetle 2500 imzalı bir dilek­çe ile dönemin devlet başka­nı Nikita Hruşçov’dan (Kruş­çev) bölgenin Ermenistan’a bağlanmasını talep ettiler. O dönemki Soğuk Savaş koşulla­rında tartışılmayan konu, an­cak 1987’de yeniden gündeme gelebilecekti. O tarihte Azer­baycan’ın özerk bölgesi Yukarı Karabağ bölgesinde oturan 188 bin sakinin 150 bini Ermeni asıllıydı. Ekim 1987’de Yere­van’da nükleer santralin ka­patılması için yapılan gösteri­ler sırasında Karabağ’daki bir Ermeni köyüne Azeri yönetici atanması ve cezalandırma ön­lemleri alınması, Karabağ’ın Ermenistan’a bağlanması ta­lebinin yükseltilmesine vesile oldu.

    Babadan oğula geçen bir rejim Azerbaycan’da Halk Cephesi lideri Elçibey, Azerbaycan’ın cumhurbaşkanı seçildikten sonra silahlı Azeriler tarafından istifaya zorlandı (üstte). Yerine meclis kararı ile Haydar Aliyev, ardından da oğlu İlham Aliyev geldi. O dönem Azerbaycan Komünist Partisi Merkezî Komitesi Genel Sekreteri olan Haydar Aliyev ve ailesi Moskova’da (altta).

    Ocak ve Şubat 1988’de Er­menistan’daki Azeri köyleri­ne yapılan baskı üzerine 4 bin Azeri Bakü’nün sanayi bölge­si Sumgait’e göçetmek zorun­da kaldı. Şubat’ta Sumgait’te söylentilerle başlayan çatışma­larda 26’sı Ermeni 6’sı Azeri 32 kişi öldü. Azerbaycan Halk Cephesi lideri, ikinci cumhur­başkanı, önceki rejimin yöneti­ci kastından gelmeyen Ebufez Elçibey “Olayları çıkaranlar Bakülü değildi. Başka yerler­den gelmişlerdi. İki yıl peri­şan, sefil olmuş olan Ermenis­tan’dan kovulmuş göçmenler de kışkırtmaya kapıldılar ve maalesef kan döküldü, engel­leyemedik. Zira olaylar bizim dışımızda başlatılmıştı” (Mil­liyet– 05.02.1990) diyecekti. Henüz SSCB’nin çökmediği bir ortamda, 3 gün boyunca güven­lik güçlerinin kente getirilme­mesi de dikkati çekiciydi.

    Sovyet dönemi sonrası ipler iyice geriliyor

    1988-1990 arasında “etnik te­mizlik ve arındırma” her iki ke­simde de sürdürüldü. 23 Mart 1988’de SSCB Yüksek Sovyet Prezidyumu Dağlık Karabağ’ın Azerbaycan’dan ayrılması tale­bini reddetti ve toplumsal-kül­türel alanlarda reform yapıl­masını gerekli gördü. Çatış­malar sürerken Gorbaçov, 28 Haziran’da SBKP 19. Konferan­sı’nda sınır değişikliklerinin sözkonusu olmadığını açıkladı.

    Bu dönemde Azerbaycan’da Halk Cephesi kurulur. Ancak Ruslara karşı bağımsızlık için her iki ülkede oluşan muhale­fet arasında herhangi bir ilişki yoktur ve her iki ülke de Yukarı Karabağ için Moskova’yı esas muhatap olarak görür. Saldı­rılar devam eder; Ermenistan 27 Kasım’dan itibaren toprak­larındaki bütün Azerilerin sı­nırdışı edilmesi kararını alır. Buna rağmen her iki taraf da mültecilerin kendi iradeleriyle yer değiştirdiklerini iddia ede­ceklerdir.

    Ateş hattındakiler 1962’de ABD’de Başkan Kennedy’yle görüşmeye giden Ermeni Sovyet siyasetçi Anastas Mikoyan’ın gündeminde Erivan’ın Türkiye sınırına yakınlığı konusundaki endişeleri de vardı.

    7 Aralık 1988’de Ermenis­tan’da 25 bin ila 50 bin insanın ölümüne neden olan büyük bir deprem meydana gelir. Mos­kova birkaç gün sonra Karabağ komitesi üyelerini tutuklar; 12 Ocak 1989’da “durumu istik­rara kavuşturma ve milliyet­lerarası çatışmayı durdurma gerekçesiyle” Dağlık Karabağ yönetimine elkoyar. Bölge böy­lece Bakü’nün denetiminden çıkar.

    26 Şubat 1992’de Hocalıdan kaçmaya çalışan siviller.

    Petrosyan – Muttalibov

    Ermenistan’da daha sonra Devlet Başkanı olacak olan Le­von Ter Petrosyan’ın temsil ettiği Ermeni Ulusal Hareketi kurulur. Ocak ayında Bakü’de 170 kişinin ölümüyle sonuç­lanan olayların ardından mer­kezî Rus otoritesine karşı çık­mış olan Baltık ülkelerindeki Halk Cephesi temsilcilerinin girişimiyle, Ermeni Ulusal Hareketi ve Azerbaycan Halk Cephesi’nden temsilciler Ri­ga’da buluşur. 3 Şubat 1989’da­ki bu görüşmede Ermeniler kendi kaderlerini belirleme hakkını, Azeriler sınırların ih­lal edilmemesini öne çıkarırlar ve toplantılar sona erer.

    Karabağlılar bölgedeki Rus askerlerine saldırırlar. 1990’da 12, 1991’in ilk aylarında 14 Rus askeri öldürülür. 1991 Hazi­ran’ında Karabağ çatışmala­rında ölen insan sayısı 816’dır.

    Yeltsin, Gorbaçov gibi Rus liderlerin Ter Petrosyan ve Muttalibov arasında sağlama­ya çalıştıkları görüşmeler sıra­sında Yukarı Karabağ, 21 Ey­lül’de bir referandum yaparak %99.4 ile bağımsızlığı tercih ettiğini bildirir. 26 Kasım’da Azerbaycan Yüksek Sovyeti, Dağlık Karabağ’ın özerkliğine son verir ve başkent Stepana­kert’in adını, eski adı Hanken­ti olarak değiştirir. 12 Aralık’ta kendilerini Dağlık Karabağ Cumhuriyeti olarak ilan eden Karabağ yöneticileri, yeni ku­rulan Bağımsız Devletler Top­luluğu’na katılma kararı alırlar. 24 Aralık’ta bölgedeki Rus or­dularının komutanı SSCB’nin lağvı nedeniyle bölgeyi derhal boşaltma kararı alır. Sovyet­ler Birliği 1991’de yıkıldığın­da, Azerbaycan’ın fiilen Yukarı Karabağ üzerinde herhangi bir denetimi sözkonusu değildir.

    Çatışmalar başlıyor

    Büyük ölçekli çatışmalar 1992 kışında gerçekleşir. 1993 baha­rında Ermeni güçleri, kuşatıl­mış toprakların dışına çıkıp başka bölgelere de yayılır; böy­lece Azerbaycan toprakları­nın Yukarı Karabağ dışındaki topraklarının %9’unu, Karabağ ile birlikte %14’ünü ele geçirir. Azerilerin toprak kaybının en önemli nedeni içteki siyasal çatışmalardır. İlk Cumhurbaş­kanı Muttalibov, Moskova’nın eski kadrolarına bağlıdır. Gor­baçov’un gitmesi ve Yeltsin’in gelişiyle yalnızlaşır. Askerler Ermenilerle çatıştıkları gibi birbiriyle de çatışırlar. Elçi­bey’in gitmesine neden olan isyancı Hüseyinov, Haydar Ali­yev döneminde başbakan olur.

    Gerilim yükseliyor Büyük ölçekli çatışmaların gerçekleştiği 1992’de Azerbaycan askerleri (üstte). 1994’te Karabağ’daki Ermeni askerlerinde de Rusya Silahlı Kuvvetleri’nin miğferleri ve ana saldırı tüfekleri olan AK-74’ler görülüyor (altta).

    Ancak, Hocalı katliamı baş­ta olmak üzere bölgedeki ça­tışmalarda gerek silah satışıy­la gerekse de paralı askerlik vasıtasıyla önce Rus orduları, daha sonra da onun kalıntıları yer alır.

    Elçibey bu konuda da şun­ları söylemiştir: “Sizi kırıyor­lar, bir köyü alıyorlar, ‘Bu Aze­rilerin’ diyorlar. Sonra olay tersine oluyor. Onlar da uzak­tan seyrediyor. Hocalı katlia­mını yapan Moskova’nın 366. Birliğidir; 1945’te, 1920’de, 1918’de de bunu yaptılar. Şimdi de yapıyorlar. Gürcistan’da da yaptılar. Moskova gücü elinde tutmak istiyor. Elinde tutsun ki ilerde sömürsün… Gürcü’yü Gürcü’ye düşürdü. Buradaki amacı da Ermeni’yi bize saldır­tıp Azeri’yi Azeri’ye kırdırmak­tı. Vatandaş savaşı istedi…”(­-Cumhuriyet-10.03.1992)

    Kafkasya’da Savaş ve Barış adlı kitabın yazarı Vicken Che­terian ise yaptığı çalışmalar so­nucunda “bu katliam, Ermeni savaşçılar tarafından yapılmış­tı” diye yazar. Azerbaycan’ın resmî açıklamasına göre 1992 Şubat sonundaki saldırıda 106’sı kadın, 83’ü çocuk olmak üzere toplam 613 Azeri katle­dilmiştir.

    1994’te, Rusya’nın müda­halesiyle taraflar ateşkes ilan eder. 700 bini aşkın kaçkın, Karabağ ve Ermenistan’dan Azerbaycan’a; 500 bine yakın Ermeni de Azerbaycan’dan Er­menistan’a geçer.

    Aktörler değişti, savaşın acısı aynı Dönemin Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev cephe hattında (üstte). Bugün Dağlık Karabağ bölgesindeki Stepanakert’in yıkıntıları arasında yürüyenler ise savaşın acısını ilk kez yaşamıyor (altta).

    Yeni bir dönem mi?

    O dönemden bugüne geçen çeyrek asırlık sürede, iki ülke­de de ciddi siyasal krizler ya­şandı. Ermenistan Parlamen­tosu 1999’da basıldı ve baş­bakan öldürüldü. Karabağ’da savaşanlar Yerevan’da iktidara geldiler ve ekonomik iktidar gelişmekte olan oligarklara ge­çerken, kendileri de seçimlere hile karıştırarak iktidarda kal­dılar. 2018’de şimdiki Başba­kan Nikol Paşinyan yolsuzluk­lara ve iktidarı tekeline alan bu kesime karşı mücadeleyle öne çıktı.

    Azerbaycan’da ise Halk Cephesi lideri Elçibey, Azer­baycan’ın ikinci cumhurbaş­kanı seçildikten sonra silah­lı Azeriler tarafından istifaya zorlandı. Yerine meclis kararı ile Haydar Aliyev geldi ve ülke­de o günden bugüne babadan oğula geçen bir yönetim ku­ruldu. Arada Süleyman Demi­rel’in Haydar Aliyev’e bildirdi­ği, Türkiye’den etkili ve yetkili kişilerin adının karıştığı bir darbe girişimi de (1995) oldu.

    Öte yandan kabuğuna çe­kilmiş olan Rusya, 2008’de Osetya vesilesiyle Gürcis­tan’da, yakın zamanlarda ise Ukrayna’da görüldüğü üze­re kendi eski nüfuz alanın­da kırmızı çizgilerini çekti ve yeniden küresel bir güç olarak ağırlığını koydu. Ancak son dönemde Ermenistan yöneti­minin Dağlık Karabağ dışında işgal atında olan 7 rayon hak­kındaki görüşünü belirsizleş­tirmesi; Bakü’nün de Dağlık Karabağ için kaldırılmış olan özerklik önerisini geri çekmesi Rusya’nın işinin pek kolay ol­madığını gösteriyor.

    Azerbaycan’ın NATO ile ilişkileri; İsrail’den silah al­ması; İran’ın kendi güvenliği için bölgede istikrar isteme­si; ABD’nin Kafkasya’ya dahil olma planları; Türkiye’nin tu­tumu; petrol hatları gibi me­seleler olmadan da tarihten devralınan bir Dağlık Karabağ meselesi olduğu atlanmamalı.

  • Latin Amerika’da Condor Operasyonu: Akbabaların karşısında hafıza, hakikat ve adalet

    Latin Amerika’da Condor Operasyonu: Akbabaların karşısında hafıza, hakikat ve adalet

    Latin Amerika’nın “uzun 10 yılı”nda sol popülist ve ilerici hükümetleri ardı ardına deviren askerî darbeler, toplumu demir yumruklarıyla ezmiş; arkalarında bir enkaz bırakmışlardı. 1992’de Paraguay’da tesadüfen bulunan “zulüm arşivi”, “Akbaba”nın pençesinden kurtulamayan onbinlerce Latin Amerikalının hikayesini anlatıyordu. Akbaba (Condor) bir benzetme değil, ABD’nin yerli işbirlikçileriyle yürüttüğü kirli operasyonun adıydı…

    Latin Amerika’nın askerî diktatörlüklerle örülen “uzun on yılı”, Ocak 1959’da Küba’da Batista diktatörlüğünün devrilmesi ile başlatılabilirse de aslında bu tarihten önce de kıtanın başka köşelerinde cunta yönetimleri görülmeye başlanmıştı. 1954’te Paraguay’da halkı inleten General Alfredo Stroessner’in demir yumruğu tam 35 yıl boyunca ülkeden elini çekmemişti. Brezilya’da 1964’ten itibaren askerler iktidardaydı; 1971’de ise General Banzer’in zorba iktidarı Bolivya’nın kontrolünü ardı ardına darbelerle ele geçirmişti. General Pinochet’ye bağlı kuvvetler 11 Eylül 1973’te Şili’nin seçilmiş başkanı Salvador Allende’yi devirmiş ve ardından Peru’da 1975’te ilerici popülist General Alvardo’nun yerine meslektaşı General Francisco Morales Bermudez geçmişti. Tabloyu Peron’un ölümünden beri istikrarsızlığa sürüklenmiş olan Arjantin’de kanlı bir diktatörlük kuran General Videla 1976’da tamamladı.

    Latin Amerika'da Condor Operasyonu: Akbabaların karşısında hafıza, hakikat ve adalet
    Şilili diktatör Augusto Pinochet, ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ile el sıkışırken, 1976.

    Soğuk Savaş koşullarında gerçekleştirilen bu darbeler sırasında yaşanan devlet terörünün faturası korkunç olmuştu: Ülkesini terk ederek önce yakın ülkelere, bazen orada da darbelerin gerçekleşmesiyle daha da uzak diyarlara kaçmak zorunda kalan 4 milyon insan; en iyimser tahminlere göre bile hayatını kaybeden 50 bin kişi; 35 binden fazla kayıp; 400 binin üzerinde hapis cezası… Canlı canlı uçaktan denize atılanlar… Üstelik bu kayıpların içinde yalnızca solcular ve militanlar da yoktu. Sağcı milletvekilleri ve hiçbir siyasi faaliyeti olmayan sıradan insanlar da şiddetten payını almıştı. Arjantin İnsan Hakları Komisyonu’nun verdiği rakamlara göre kaybedilen ya da öldürülenlerin 8 bini çocuk yaştaydı. Çocuklarını arayan Mayıs Meydanı Anneleri’nden de aynı akıbeti paylaşanlar vardı. Ölen annelerin çocukları ailelerinden ayrılıyordu. İleriki yıllarda bu durumdaki 500 çocuktan yalnızca 128’i biyolojik ailelerine teslim edildi. Çocuklarının ve torunlarının bulunması için mücadele eden Mayıs Meydanı Anneleri bu dönemin belleğini halen ayakta tutmaya devam ediyor.

    Aslında bu askerî diktatörlükler dalgasının öncesinde, Latin Amerika’yı şekillendirenler arasında, kitle seferberlikleri, toplumsal siyasallaşma, güçlü siyasi parti ve örgütler, Amerikan emperyalizmiyle ilişkilerin koparılmasını savunan sol popülist veya ilerici hükümetler vardı. İşçi hareketinin genelleşmiş geri çekilişinin, devlet kurumlarının şiddet kullanımının, demokratik katılım ve ifade alanlarının neredeyse topyekûn imhasının, sendikal ve siyasal muhaliflerin ideolojik olduğu kadar fiziken de ezilmesinin ardından ise Latin Amerika’nın bugün halen sonuçlarıyla günbegün yüzleşmek zorunda kaldığı neoliberalizm gündeme geldi. Peki nasıl olmuştu da böylesi güçlü bir toplumsal mücadele bu denli beklenmedik şekilde kırılmıştı?

    Latin Amerika'da Condor Operasyonu: Akbabaların karşısında hafıza, hakikat ve adalet
    Annelerin çığlığı Nisan 1977’de 14 kadın, Arjantin yönetiminin gözaltına aldığı çocuklarının akıbetini sormak için Buenos Aires’teki Mayıs Meydanı’nda (Plaza de Mayo) toplandı. O günden beri de diktatörlük döneminin belleğini ayakta tutuyorlar.

    Bu sorunun yanıtı, siyasal ve toplumsal açıklamaların yanında Amerikan emperyalizminin desteği ile insanlık tarihinde rastlanmadık ölçüde bir uluslararası devlet terörizminin kıtasal ölçekte (ve hatta kıtanın ötesinde) uygulamaya sokulmasında yatıyor. Daha somut olarak söylemek gerekirse, ABD’nin kırmızı çizgisinin demokrasi olmadığını gösteren “Condor (Akbaba) Operasyonu”nda…

    30 Eylül 1974’te Buenos Aires’te Şili eski devlet başkanı yardımcısı ve Allende hükümetinin bakanı General Carlos Prats’ın bombalı bir suikastte öldürülmesi, Pinochet’nin ordu içinde “meşruiyetçi” çizgiyi temsil eden en önemli rakibinin tasfiyesi anlamına geliyordu. Bu saldırının aktörlerinden biri Ekim 1972’de önde gelen 72 muhalifin öldürülmesinden sorumlu olan ordu içindeki “ölüm grubu”nun üyesi Amerikalı Michael Townley idi. Operasyonun Buenos Aires polisinin doğrudan yardımıyla gerçekleştirildiği açıktı. Ardından sürgün olduğu İtalya’da Pinochet’ye karşı muhalefet eden Şili Hıristiyan Demokrat Partisi yöneticisi Bernardo Leighton’un, 6 Ekim 1975’te öldürülmesi geldi. Cinayetin arkasında Stefano Delle Chiaie’nin yönetimindeki Avanguardia Nazionale ve Ordine Nuovo gibi neofaşist gruplara bağlı kişiler vardı.

    Condor Operasyonu Amerika’nın kalbinde de suikastlerini sürdürdü. Yine Townley’in dahliyle eski Şili büyükelçisi ve Pinochet’ye muhalefetin liderlerinden Orlando Letelier, 21 Eylül 1976’da Washington’ın merkezinde öldürüldü. Bu cinayet, Amerikalı gazeteci Jack Anderson’un ülkesinin Condor Operasyonu’ndaki rolünü araştırmaya başlamasına yolaçtı. 1976’da bu kez gazeteci Richard Gott, Phœnix Operasyonu’nu açığa çıkardı ve açıkça Henry Kissinger’i itham etti.

    “Devlet terörü”nün bahaneleri

    Diktatörlüklerin devlet terörünü haklı çıkarmak için kullandıkları bahane “gerilla mücadelesi” oldu. Toplumsal eşitsizliğe ve baskıya karşı silahlı mücadeleyi meşru gören, özellikle Guevarizm’den etkilenen bir dizi hareket “uzun on yılda” kıtayı boydan boya sarmıştı. Uruguay’da Tupamaros(geçen dönem başkan olan Mujica bu örgütün ünlü bir simasıydı) gözalıcı eylemler yaparken Arjantin’de ERP (Halkın Devrimci Ordusu) ve Monteneros (sol Peronist silahlı örgüt), bakan José Lopez Rega yönetimindeki paramiliter örgütlerin ve meşru hükümetin silahlı kuvvetlerinin uyguladığı yasadışı baskılara karşı direniyordu. Peru’nun güneyinde Hugo Blanco’nun önderliğinde bir köylü hareketi örgütleniyordu. Brezilya’da askerî diktatörlüğe karşı silahlı mücadeleyi savunan çeşitli örgütler vardı. Şili’de ise durum oldukça karmaşıktı: 1970-73 Unidad Popular hükümeti döneminde silahlı mücadele stratejisini reddeden MIR (Devrimci Sol Hareket) “uzatmalı halk savaşı”nı savunuyordu.

    Latin Amerika'da Condor Operasyonu: Akbabaların karşısında hafıza, hakikat ve adalet
    Brezilya sokakta Brezilya halkı 1964’te Rio De Janerio sokaklarında ABD tarafından desteklenen Brezilya Silahlı Kuvvetleri darbesine hayır diyor.

    Diğer yanda aşırı sağın açıkça Amerikan emperyalizmi ve devletle işbirliği içinde geliştirdiği paramiliter terör örgütleri vardı. En belirgin örneği de Arjantin’deki AAA’nın (Arjantin Anti-Komünist İttifakı) “ölüm birlikleri”ydi. Ulusal değerleri yüceltme iddiasındaki bu akımlar “muhaliflere” karşı bir “kutsal savaş” ilan etmişlerdi. Sol hareketlerin varlığı, işkence, insan kaçırma ve kaybetme gibi yöntemlerle toplumsal mücadelelerde yükselen her çeşit itirazın bastırılması için bir meşruiyet zemini olarak sunuluyordu.

    Bu durumu açıklayan en iyi örnek Şili’ydi. Şili’de dikkate değer bir silahlı örgüt olmadığı gibi sol hükümet “meşrutiyetçi” dedikleri askerlerin ve “millî burjuvazi”nin desteğiyle sosyalizme barışçıl ve kurumsal bir geçişin mümkün olduğuna inanıyordu. Bu koşullarda bir iç düşmanın inşası için hedef alınan, Batılı ve Hıristiyan geleneğe saygı temelinde “Marksist kargaşa” oldu. Daha sonra Beyaz Kitap’ta açıklandığı üzere askerî darbeyi meşrulaştırmak için Arjantin, Brezilya ve elbette Küba gibi ülkelerin teröristleri arasından özenle seçilmiş 1500 uzman gerilladan söz edilmeye başlandı. Bu tehlikeli gerillalara bir de Kübalı General Tony de la Guardia’nın ülkenin kuzeyini komuta ettiği iddiası eklendi. Sözde hazırlığı yapılan bu içsavaşa karşı memleketi “Marksist kargaşa”dan kurtaracak olan da askerî diktatörlüktü. Tabii Şili’de 11 Eylül askerî darbesine karşı gözle görülür bir direnişin olmaması, ortada böyle bir “kargaşa” da olmadığını açıkça gösteriyordu. Solcu olmayan muhaliflerin öldürülmesi ve kıtadaki sol siyaset güçlerinin Moskova’nın dümen suyunda olmaması da “Soğuk Savaş” bahanesini inandırıcı olmaktan çıkarıyordu.

    Arşivler de tükürür

    Paraguay, alt kıtanın ortasında küçük ve yoksul bir ülke olmasına rağmen diktatörlükler açısından zengin bir tarihe sahipti. Kaçak Nazi savaş suçlularından uyuşturucu kaçakçılarına, soykırımcılardan casuslara her tür gerici militan, Paraguay’ı bir sığınak olarak görmüştü. Stroessner’in (1954-1989) demir ökçesi altında inleyen ülke, ortada değil bir komünizm tehlikesi, komünizmin esamesi bile okunmazken ABD Başkanı Richard Nixon tarafından komünizme karşı mücadelede en tutarlı ulus olarak takdim edilmişti. Şubat 1989’da rejimin devrilmesine rağmen 35 yıllık diktatörlük herhalde kendisini öylesine güvende hissediyordu ki arşivleri imha etmek kimsenin aklına gelmemişti. Yöneticilerin önemli bir kısmının kokain kaçakçılığına, kara para aklama işlerine, kumarhanelere bulaşmış olması da “mesleki” titizliklerini etkilemiş olabilir. Böylece ülkenin kolluk kuvvetleri, nasıl olsa cezalandırılmayacaklarını düşünerek geriye kurbanları ve yakınları için paha biçilmez bir arşiv bıraktılar.

    “Terör arşivi” ya da “zulüm arşivi” diye adlandırılan bu belgeler, Aralık 1992’de Condor Operasyonu’nun eski mahkumu, profesör Martin Almada tarafından ele geçirildi. Almada, bir yargıcın refakatinde kendi kovuşturması hakkında araştırma yaparken olmadık bir banliyöde, “Akbaba”nın pençesinden kurtulamayan binlerce Latin Amerikalının hikayesiye karşılaşmıştı. Bu arşiv Condor’a üye ülkeler arasındaki ilişkilerin yanısıra “büyük birader” ile ilişkileri de tartışmasız bir açıklıkta ortaya koyuyordu. 35 yılda 700 bin döküman birikmişti. 180 arşiv dolabı, 10 binden fazla fotoğraf, 8369 gözaltı fişi, 1888 pasaport ve kimlik, 115 cilt polis raporu, alfabetik olarak düzenlenmiş 740 defter, 500’den fazla kaset, siyasi partiler üzerine 574 dosya ve 1500’den fazla kitabı olan bir kitaplık. Yaklaşık 4 tonluk lanetli bir hazine! Ailelerinin, değişik ülkelerdeki diktatörlüklerin kurbanı olan binlerce kişinin akıbetini öğrenmesi için bulunmaz bir kaynak.

    Elbette tablonun tamamlanması için başta AID (Amerikalararası Kalkınma Ajansı) olmak üzere diğer kurumların da katkısı gerekiyordu, ancak onlar bu belgeleri temizlemeyi tercih ettiler. Almada, 1999’da UNESCO’nun arşivi “Dünyanın Belleği” olarak tasnif etmesini, ayrıca Condor Operasyonu’nun kıta ülkelerinin üniversite programlarına dahil edilmesini talep etti.

    Condor için önemli bir kaynağın da Washington’da olduğu kesin. 1974’te ABD’nin Şili darbesine dahlini araştıran demokrat milletvekilinin adıyla anılan “Church Komisyonu” bütün engellemelere rağmen bazı belgeleri ortaya çıkardı. Washington Üniversitesi sayesinde, National Security Archive (NSA) sitesinde de bilgi edinme hakkı kullanılarak bazı belgelere ulaşılabiliyor.

    Latin Amerika'da Condor Operasyonu: Akbabaların karşısında hafıza, hakikat ve adalet
    Bitmeyen yas Mayıs Meydanı Annelerii baskılara rağmen hükümet tarafından ellerinden alınan çocukları için her hafta daha da büyüyerek buluştular. Başlarına bağladıkları beyaz eşarplar zaman içerisinde onların sembolü haline geldi.
    Latin Amerika'da Condor Operasyonu: Akbabaların karşısında hafıza, hakikat ve adalet

    Akbabalaşma süreci

    Şubat 1945’te Meksika’nın Chapultepec kentinde yapılan Panamerikan Konferansı’nda ABD, Latin Amerikalı askerlere komünizm tehlikesi etrafında kenetlenmenin önemini anlatmış, 1951’de Panama’da kurduğu okulla Latin Amerika ordularının subaylarını eğitime tabi tutmuştu. 1959 Küba Devrimi, önce yılda bir, sonra iki yılda bir yapılan Amerikan Orduları Konferansı’nın (CEA) oluşumunu hızlandırdı. Eylül 1973’te Caracas’ta gerçekleştirilen 10. toplantıda alıntılandığı üzere daha o zamandan “terörizmi engellemek ve her ülkedeki yıkıcı unsurları denetlemek için” bilgi alışverişini artırma gereği konuşulmaya başlanmıştı.

    Condor Operasyonu’nun ruhu da buradaydı… Bu bilgi alışverişi “Agremil Ağı” denen askerî ataşeler aracılığıyla yürütülecekti. Bu ağın tamamlayıcı unsurları, “terörist” denilenlere yönelik işkence ve infazlara katılan askerî istihbarat servisleri, diktatörlüklerin siyasi polisleri ve ölüm birlikleriydi. Böylece Uruguay, Brezilya ve Arjantin ölüm birlikleri arasında bir koordinasyon kurularak bir ülkeden diğerine geçiş halinde “muhaliflere” hayat hakkı tanınmayacaktı. Artık elimizde Guatemala ve Şili’deki “kirli savaş”la ilgili bu koordinasyon hakkında yeterince arşiv belgesi bulunuyor. Seçimle gelmiş Allende hükümetinin istikrarsızlaştırılması için (başta Dışişleri Bakanı Kissinger olmak üzere) Richard Nixon yönetiminin ekonomik sabotaj ve terörizm faaliyetlerinde bulunduğu bugün kimsenin inkar edemeyeceği açıklıkta.

    45.yil_dunya_tLatin Amerika'da Condor Operasyonu: Akbabaların karşısında hafıza, hakikat ve adaletarihi_72
    Kayıp yüzler Ana María Luna Barrios, annesini ararken Şili’deki Augusto Pinochet diktatörlüğünü başlatan 1973 darbesinden sonra “kaybolan” insanların fotoğraflarını biraraya getirdi.

    Paraguay’da bulunan arşivin kitaplığında Martin Almada’nın dikkat çektiği kitaplardan birinin başlığı şöyleydi: İşkence edilen kişiler nasıl hayatta tutulur? Ölen kişiye işkence yapılamayacağına göre bu da ciddi bir titizlik gerektiyordu demek… 1952’den 1977’e kadar CIA elemanı olarak çalıştıktan sonra pişmanlığını ifade eden Ralph W. McGehee de Deadly Deceits: My 25 Years in the CIA (Ölümcül Aldatmaca: CIA’deki 25 Yılım) adlı kitabında bu yöntemleri açıkladı ve Condor Operasyonu’nda CIA ile ölüm birliklerinin ortak yürüttükleri faaliyetleri ifşa etti.

    ABD’nin muhaliflere karşı düzenlenen operasyonlara önayak olması elbette Latin Amerika ile sınırlı değildi. Örneğin 60’lı yıllarda Phœnix Operasyonu ile başta Vietnam ve Endonezya olmak üzere Güneydoğu Asya ülkelerinde de binlerce insanın öldürülmesine ve 1965’te Endonezya’da gerçekleşen askerî darbede olduğu gibi pek çok müdahalede bulunmuşlardı. Zaten Condor Operasyonu yürürlüğe sokulduğunda da CIA’in başında Phœnix Operasyonu’nun önde gelenlerinden William Colby vardı. 25 Ekim 1974’te “Birleşik Devletler dünyanın herhangi bir bölgesinde yasadışı davranma hakkına sahiptir” diyen zat, bu William Colby’ydi.

    Condor Operasyonu arşivlerden öğrendiğimize göre hazırlık dönemi oldukça yavaş olmuştu. Condor’un resmî kuruluş tarihi olarak 25 Kasım 1975 zikredilse de ortak faaliyetlere önceden başlanmıştı. Örneğin 1974 Mart ayında, Şili’den Peron’un henüz iktidarda olduğu Arjantin’e geçen “yıkıcı” unsurların kökünün kazınması için bir toplantı yapılmıştı. Uruguay, Bolivya, Arjantin, Şili, Brezilya ve Paraguay’ın karanlık güçlerinin hamleleri, 1976 Mart’ında Arjantin’de askerî diktatörlüğün iktidara gelmesiyle perçinlenmişti.

    Ya adalet?

    Önde gelen üç diktatörün ikisi, Augusto Pinochet ve Alfredo Stroessner işledikleri suçlardan dolayı mahkum olmadılar. Anayasa Mahkemesi’nin sağlık sorunları nedeniyle yargılanamayacağını söylediği Pinochet 2006’da öldü. Stroessner aynı yıl, sürgünde olduğu Brezilya’da herhangi bir adli kovuşturmaya uğramadan ömrünü noktaladı. Arjantin diktatörü Jorge Rafael Videla ise 2013’te 87 yaşındayken hayatını hapishanede tamamladı. Hukuk teklese de tarih hükmünü ağır verdi. Arjantin’deki darbenin yıldönümü olan 24 Mart her yıl hatırlanırken Condor Operasyonu da asla unutulmadı. Nunca Más!

  • Sosyalizm, Müslümanlık, Türkçülük, milliyetçilik ve devrim… Hepsi birarada!

    Sosyalizm, Müslümanlık, Türkçülük, milliyetçilik ve devrim… Hepsi birarada!

    100 yıl önce (1-8 Eylül 1920) Bakü’de toplanan 1. Doğu Halkları Kurultayı, 1917 Sovyet Devrimi’nin harekete geçirdiği, ümit verdiği mazlum halkların temsilcilerini biraraya getirdi. Birbirinden çok farklı ideoloji, inanç ve siyasi görüşlerin temsil edildiği kurultayda, hem “Eski Türkiye”nin sembolü Enver Paşa da yer alacaktı. 

    İttihatçı triumvira (Talat-Enver-Cemal), 3 Mart 1918’deki Brest-Litovsk Barışı’nda Alman emperyalizmiyle birlikte yeni Sovyet yönetimine karşı masaya oturmuştu. Bu tarihten tam 8 ay sonra, Kasım ayında Avrupa’ya kaçan İttihatçılar, “kaderin cilvesi” olarak bu defa Bolşeviklerle masanın aynı tarafında oturmaya mecbur kaldılar. 

    İngiltere kapıyı kapatınca Talat Paşa Sovyetler’e yanaştı; Turancılıkla karışık panislâmizm davası için Petrograd’la ittifak kaçınılmaz gözükmüştü.

    Talat Paşa ve ardından Enver, Brest-Litovsk’ta masanın karşı tarafında yer alan Karl Radek’le görüşmüştü. Değişen koşullarda iki tarafın da ortak düşmanı İngiliz emperyalizmine karşı mücadele fikri, Versailles Antlaşması’yla iyice sıkışmış olan Almanlara da makul gelmişti. Bu tarihte Ankara henüz Sovyet yönetimi ile üst düzey bir ilişki kurmamıştı. Dolayısıyla uluslararası alanda İttihatçı önderler, “Anadolu hareketini de temsil eder gibi” gözükebiliyorlardı. 

    Enver Paşa, Dr. İbrahim Tali Bey ve Azmi Bey ile birlikte Doğu Halkları Kurultayı’na giden trenin kapısında…

    Böylelikle farklı nedenlerle Britanya emperyalizminden şikayetçi olan, ancak yine farklı amaçlar peşinde olan üç siyasi merkez de facto bir işbirliği içine girdiler. Radek’in önerisi taraflara makul gözükmüştür. O kadar ki Enver ile Radek neredeyse birlikte Rusya’ya gideceklerdir. 

    Ekim Devrimi’nin yarattığı heyecan hem Batı’da hem Doğu’da yeni siyasal hareketlerin oluşmasını tetiklemiştir. Özellikle Çarlık Rusyası’nda ezilen halklar, radikal bir beklenti içine girmişlerdir.

    Bolşevikler Mart 1919’da cılız bir katılımla kurdukları 3. Enternasyonal’i dünya devriminin partisi olarak geliştirmek için, sömürgelerdeki halkların emperyalizme karşı mücadelesiyle ilişkilenmeleri gerektiğini anlamış, 1919’dan itibaren bu meseleye değinmeye başlamışlardı. Türk tarihçi Zeki Velidi Togan, Lenin ile birlikte çalıştığı günlerde, Moskova’daki Başkurdistan mümessilliğinde verdiği bir ziyafette Bakü’de “Müslüman Milletleri Şark Kongresi” toplama fikrini ortaya attığını yazar. Ancak başka bir kaynak bunu doğrulamaz. Her halükârda Zeki Velidi’nin önerisi ile Komintern’in düzenleyeceği kurultay içerik olarak farklı olacaktır.

    Başkanlık divanı 1 Eylül 1920’de Neriman Nerimanov’un konuşması ile açılan kurultayın Başkanlık Divanı ve salonun genel görünümü…

    Ekim 1917’de Rusya’da devrimin zafere ulaşmasının ardından, İngiliz ve Fransızların başını çektiği bir dizi ülkenin desteğiyle ülkede “içsavaş” patlak verir. 1. Dünya Savaşı’nın hemen ardından kıtlık ve açlık ülkeyi sarmıştır (toplamda 12 milyon kayıp verildi). Ülkenin ablukadan kurtulmasına katkıda bulunacak olan 1919 Alman Devrimi ve Macaristan devrimleri de ezilince, Bolşevik önderler yeni müttefiklere ihtiyaç duydular.

    1914-18 savaşı aslında bir sömürgeler savaşıydı. Ardından gelen Versailles Antlaşması, Avrupa halklarının kendi kaderini tayin hakkını kabul etse de, Asya ve Afrika’daki sömürgeler için bu ilke geçerli değildi. 

    Henüz devrim rüzgarının dinmediği bir dönemde, 1919 Mart’ında temsil kabiliyeti sınırlı olan Komünist Enternasyonal (Komintern) kurulmuş; kuruluş metinleri daha ziyade temenniler düzeyinde kalmış; Eylül 1920’de yapılacak olan 2. Kongre de çok kısıtlı imkanlarla hazırlanmıştı. Komintern kendini “dünya devrimin partisi” olarak sunarken, bu kongreye çağrılan partiler çoğunlukla Avrupa’dan gelecekti. Oysa “şark”, hem emperyalizmin dayandığı bir sömürgeler yumağıdır hem de Çarlık Rusyası’ndan kalma bölgelerde çok ciddi bir Müslüman nüfus bulunmaktadır.

    Şubat Devrimi ve Ekim’in vaatleri bu bölgelerde memnuniyetle karşılanmıştı. Ancak bu bölgelerde çok farklı toplumsal formasyonlarda yaşayan insanların kendi sorunları; bunların siyasete tahvil edebilecek örgütlenmeden uzak olması; Çarlık döneminde bu bölgelere yerleşen göçmen Rusların varlığı ve yerli halkla aralarındaki çelişkiler ciddi sorunlar oluşturuyordu.

    Komünist Enternasyonal’in 2. Kongresi, özellikle İtalya, Almanya, Fransa gibi sosyalist hareketin güçlü olduğu ülkelerden gelen temsilcilerle birçok açıdan adına layık bir içerik kazanır. 2. Kongre’nin iki önemli gündem maddesi vardır: İlki –esas olarak Avrupa’yı ilgilendiren– 2. Enternasyonal partileri içindeki sol kanatların sosyal demokrat partilerden ayrılarak komünist partiler kurmalarını teşvik etmek için hazırlanan bir tüzüğün (ünlü 21. madde) kabul edilmesidir. İkincisi ise, dünya devriminin Doğu halklarına, bir başka ifadeyle sömürge halklara ve ezilen uluslara nasıl yayılabileceği üzerine tartışmadır. İleride Hindistan Komünist Partisi’nin kurucusu olacak, ancak o sırada Meksika’nın genç komünist partisinin delegesi olan M. N. Roy; Bolşevik parti üyesi, aynı zamanda İran Komünist Partisi’nin kurucusu Avetis Sultan Zade; Kore’den Pak Şin-Soley bu tartışmalarda öne çıkarlar.

    Kurultay katılımcıları
    Kurultaya delege gönderenler arasında, İran, Türkiye, Ermenistan, Gürcistan, Azerbaycan, Sovyet Türkistanı, Hive, Buhara, Afganistan, Çin Türkistanı, Kuzey Kafkas Dağlıları, Kazan Tatarları, Başkırtlar, Kalmıklar, Kırgızlar, Kırım Tatarları ve Hintliler vardı.

    Sovyet Rusya’nın dış politikası ile dünya devriminin sorunları arasında elbette bir gerilim vardır. Bolşevikler içsavaşın bitimine doğru Polonya’nın saldırısını püskürttükten sonra karşı saldırıya geçmiş ve tekrar Batı’ya doğru bir yöneliş kazanılmıştır. Bir yandan da İngiltere ile “ticaret anlaşması” çerçevesinde görüşmeler yürütülmektedir.

    2. Kongre’de Roy ile Lenin tartışması biraz da bu gerilim üzerine kurulur. Sovyet Rusya ile dost ülke rejimleri arasındaki ilişki ile, dünya devriminin sömürgelere yayılması arasındaki bu gerilim, daha sonra ülke politikasında önemli bir yer tutacaktır. Ancak kongre, sömürge ülkelerde kapitalist gelişme aşamasından Sovyet sistemine geçilebileceğini de karar altına alır! Roy, Sovyet Rusya ile dostluk kurabilecek milliyetçi rejimlerle ilişkiye fazla bel bağlanmamasından yanadır. Kore ve İran delegeleri de ona yakın dururlar.

    Kongre, Avrupa devrimi ile sömürgelerin kurtuluşu arasında bir bağ kurar; Avrupa’da hâli hazırdaki sosyal demokrat partilerin sol kanatlarının ayrı partiler olarak siyaset yapmalarını benimser; ancak “Doğu” için somut bir siyasal-örgütsel seçenek ortaya koy(a)maz.

    1920 Haziran’ında Komintern Yürütme Kurulu, 1918’de bağımsız olan ancak “Rusya ve şarkın kavşağında” bulunan Bakü’de bir kurultayın yapılmasına karar verir. Zinoviev ve Orconikidze kurultayın düzenleme görevini üstlenir; yanlarına meseleye daha yakın olan Stasova, Anastas Mikoyan, Neriman Nerimanov ve Sultan Gabiyev eklenir. Hazırlık çalışmalarına Midiviani, Mustafa Suphi, Eminov, Hüseyinov ve Karayev de katılır.

    Bakü aynı zamanda bir petrol kentidir. Kurultayda konuşan ünlü Amerikalı gazeteci, Ekim Devrimi’ni anlatan anıtsal Dünyayı Sarsan On Gün kitabının yazarı John Reed, delegelere “Amerikancada Bakü nasıl telaffuz edilir bilmez misiniz? Oil (petrol) olarak” demiştir. Öte yandan Azerbaycan, devrimden önce komünist hareketin varolduğu tek Müslüman ülkedir. 

    Kurultay bundan tam 100 yıl önce, 1 Eylül 1920’de Bakü’de toplanır. Kafkasya’da Kasım 1920’ye kadar Wrangel ordusunun tehdidi devam etse de Bakü’de Sovyet iktidarı güvendedir. Yine de Bakü’ye ulaşmak delegeler için kolay olmamıştır. İran’dan gelen delegeleri taşıyan buharlı gemi bir İngiliz uçağının saldırısına uğramış, iki delege ölmüş, bazıları yaralanmıştır. İran polisi de Azerbaycan sınırında iki delegeyi öldürmüştür. İngiliz gemilerinin Türk delegelerin Karadeniz’den geçişini engellediği söylenmektedir. Ankara da kendi dışındaki çevrelerin kongreye katılımını engellemiştir. Komintern toplantısının ardından Bakü’ye katılan delegeler ise içsavaş bölgelerinden geçmek zorunda kalacaktır.

    Kurultay, Ekim Devrimi ve içsavaşın yanısıra insanların kıtlıktan kırıldığı; siyasal istikrarın sağlanamadığı; ekonomik bir yeniden yapılanmanın kendini dayattığı; Müslüman coğrafyasında yerel halkla yöneticiler arasında ciddi gerilimlerin olduğu bir dönemde gerçekleşir. Bölgedeki çeşitli milliyetçi akımların, 1. Cihan Harbi’nden zaferle çıkmış müttefiklerin ve Sovyet iktidarının çıkarları çatışmaktadır.

    Doğunun kurtuluşu
    Kurultay Başkanı Zinovyev, kapanış konuşmasında “Doğunun kurtuluşunun yalnız Komünist idaresinin kurulması ile olacağını” vurgulamıştı.

    Sekiz gün süren kurultayda, günde yedi oturum gerçekleşir. Kurultay başkanlığına Komintern’in başkanı başkanı Zinoviev getirilmiş, Lenin ve Troçki de onursal başkan ilan edilmiştir. Başkanlık divanına John Reed, Tom Quelch, Rosmer, Radek, Steinhardt ve Stalin dahil olmak üzere 10 onursal üye seçilmiştir. Kurultaya katılanların kesin sayısı bilinmese de tutanaklarda 1273’ü komünist olmak üzere 1891 delege bildirilmektedir (3280 delegenin gelmesi beklenirken). Delegelerin çoğu Rusya coğrafyasından ve Ortadoğu’dan gelmektedir. Zaten çağrı da esas olarak “İran, Ermenistan ve Türkiye’nin köleleştirilmiş halk kitleleri”ne yöneliktir. 235’i Türk, 192’si İranlı, 157’si Ermeni, 100’ü Gürcü, 8’i Çinli, 8’i Kürt, 3’ü Arap, 15’i Hint delegenin yanısıra, çeşitli Kafkas kavimlerinden ve Kore’den gelen delegeler de vardır. Azeriler 496 delege ile orantısız bir ağırlığa sahiptir.

    Delegelerin nasıl seçildiğinin ve neyi temsil ettiklerinin belirsizliğini en iyi Zinoviev’in şu sözleri ortaya koyar: “Hangi partiye üye olduğunuzu sormadık. Şu soruyu soruyoruz: ‘Emekçi misin? Çalışan sınıfların bir üyesi misin? İçsavaşa son vermek ve zalimlere karşı örgütlenmek istiyor musun?’ Başka bir şeye ihtiyacımız yok”.

    Lori Komünist Grubu’nun 17 delegeyle temsilinin de gösterdiği gibi Ermeniler ve Transkafkasya delegasyonu nüfusuna göre orantısız temsil edilmektedir. Şark’ın en batısında yer alan bu kesim, “cihad” çağrıları ve Enver Paşa gibilerin varlığından rahatsızdır. Türkiye, Çin ve Kore’den gelen “yabancı” delegasyon ise ülkeleri adına karar almaktan ziyade bilgilenme amaçlı gelmiştir.

    Açılış konuşmasında başkan Zinoviev, delegasyonun halet-i ruhiyesine seslenerek “Şark’ın ve başka memleketlerin dinî akidelerine biz ihtiyatla yaklaşıyoruz” demeyi ihmal etmez. Zinoviev konuşmasında dünyanın yalnızca “beyaz” insanlardan oluşmadığını; Avrupa’nın dışında Asya ve Afrika’da yüz milyonlarca başka ırktan insan yaşadığını; bu insanların da kapitalizmin tahakkümü altında bulunduğunu; Komünist Enternasyonal’in yalnızca Avrupa proletaryasına değil tüm Asya’nın köylülerine seslendiğini belirtir.

    Zinovyev, Komünist Manifesto’daki “Bütün ülkelerin işçileri birleşin” mottosunu “Bütün ülkelerin işçileri, dünyanın bütün ezilenleri birleşin” diye genişletir. Hatta “cihat” tabirini kulllanarak “İngiliz ve Fransız kapitalistlere karşı kutsal savaş”tan sözeder. Alfred Rosmer, emperyalist ülke yöneticilerinin sömürge halkları 1. Dünya Savaşı’nda nasıl kendi çıkarları adına savaşa sürdüklerini anlatır. Rus delege Skaçko, Kuran’a göre toprağın yalnızca onu işleyene ait olduğunu söyler ve örneğin İran’daki mollaların Müslümanlığın savunucusu değil istismarcısı olduklarını belirtir.

    Bu arada kurultayın kurgusuyla uyuşmayan aykırı sesler de çıkar. Türkistan’daki Bolşevik bürokratların faaliyetlerini açıkça eleştiren Narbutabekov şunları söyler: “Yoldaşlar, Türkistan’da işçi kitlelerinin iki cephede mücadele ettiklerini size söyleyeceğim; burada gerici mollara ve orada Avrupalıların milliyetçi eğilimlerine karşı. Ne yoldaş Zinoviev, ne yoldaş Lenin, ne yoldaş Troçki Türkistan’da son üç yılda olup bitenlerden haberdar değiller” Bununla da kalmaz, Lenin’in “büyük Rus şovenizmi” diye eleştirdiği durumun Bolşeviklerin iyi niyetine rağmen yokolmadığını da ekler (Bu sorun, kısa zamanda Bolşevik yönetimde yarılmalara neden olacaktır).

    Bir dizi önerge arasında siyonizm ve Filistin’de olanlar da vardır. Bu metinlerde siyonistler yapay yerleşimci, ayrıcalıklı ve İngiliz emperyalizminin hizmetinde bir kesim olarak nitelenir. Ancak bunlar vakitsizlik nedeniyle tartışılmaz!

    Kadınların temsili Kurultayda kadınlara ve kadınların kurtuluşuna ne kadar önem verildiğini göstermek için başkanlık kurulunda kadın üyelerin bulunmasına özen gösterilmişti. Bunlar arasında Bulaç (Bulak Tatu) (Dağıstan), Naciye Hanım (Türkiye), Şabanova (Azerbaycan) da vardı. Naciye Hanım, en önde.

    Komintern tarafından bir tür işçi-köylü ittifakı olarak görülen kurultay, çoğunluk için daha ziyade İngiliz sömürgeciliğine karşı ortak bir tavır olarak algılanır. Öte yandan hesaba katılmayan Müslüman olmayanların da bulunduğu kurultayda “cihad” çağrılarının içini anti-emperyalizmle doldurmanın zorluğudur. Victor Serge, “Müslüman dünyasıyla, onun kendi ulusal ve dinsel emelleriyle bağdaştırılacak gerçek bir uzlaşma kolay görünmüyordu” derken bu zorluktan bahsediyordu.

    Gerçi Müslüman delegelerin bir bütün oluşturmadığı açıktır. İttihatçıları ve Ankara ekibini bir yana koyarsak, Rusya coğrafyasındaki Müslümanlar arasında dahi siyasal bir birlik yoktur. Sultan Gabiyev ile örneğin Zeki Velidi arasındaki ayrımlar bile, anlaşmazlığın derinliğini göstermesi açısından önemlidir. Zeki Velidi aralarındaki farklılığı “Bizim gibi komünizmi bir zaruret icabı değil, bizzat buna inanarak intisap etmiş ve samimi olarak din aleyhtarı kesilmiş olması” diye açıklar. Öte yandan “milliyetçiler”in de kürsüde bir karşılığı olmadığı hatırlanmalıdır. Cihad çağrısı kürsüden yankılansa da, Zeki Velidi’nin Enver Paşa’ya söylediği gibi panislâmizm ve panturanizmin Orta Asya’ya doğru bir karşılığı yoktur.

    Kurultayın son toplantısında Bakü Komünü’nün şehitleri (26 komiser) anısına yapılan cenaze töreni ile İngiliz emperyalizmine karşı ajitasyon zirveye ulaşır. Paradoksal gibi gözüken durum ise, İngilizlerle Sovyetler arasında ticaret anlaşması görüşmeleri sürerken bu kurultayın gerçekleşmesidir! 

    Türkiye delegasyonu

    Kurultaydaki Türkiye delegasyonu, gözlemci Ankara heyeti ve statüsü belirsiz Enver ve Mustafa Suphi’nin öncülüğündeki Komünist Partisi üyelerinden oluşur. Mustafa Suphi’nin İttihatçılar tarafından sürgüne gönderildiği ve Sinop’tan Sivastopol’a kaçtığı hatırlanırsa, siyaseten iki kesim arasında yakınlık yoktur. 

    Öte yandan Mustafa Suphi’nin konumu da ilginçtir. Mustafa Suphi’nin Bakü’deki evinde kalan Zeki Velidi şöyle diyecektir: “O komünist ise de, Rusların Şark siyasetini beğenmiyordu. Bilhassa harp esiri olan Türkiyelilerden bazılarını ‘hakiki komünist’ sayıp kendisini bırakmak istemelerinden dolayı Stalin ve arkadaşlarına küskündü”. Mustafa Suphi’nin çalışma arkadaşı Sultan Gabiyev’in kurultaya katılamaması da hatırlanırsa, bu izlenim önemlidir. Buna kurultay sonunda oluşturulan 48 kişilik “Propaganda ve Hareket Sovyeti”ne partililerden Süleyman Nuri, İsmail Hakkı ve partisizlerden Bahaddin Şakir’in seçilmesi de eklenirse, Suphi’nin rahatsızlığı anlaşılabilir.

    Ancak Mustafa Suphi’nin “Fakat şunu da itiraf etmeli ki bu paşalarımız şüphesiz Ali Kemal gibi siyaset ve istikameti bozuk bir avantürist veya Anzavur paşalar mahiyetinde serseri değil, belki, bir veya diğer karışıklık içinde, kendilerine uzun müddet yol aramış, yalnız Türkiye’de değil Avrupa veya Asya’da gâh emperyalist devletlerle ittifaka ve gâh İslâm ve Türk ittihadı etrafında memleketlerini halasa (kurtarmaya) çalışmış siyasilerdir” demesi de, aradaki gerilimin sanıldığı kadar düşmanca olmadığını gösterir. Yine de hazırlık çalışmalarında yer alan birinin “kürsü almaması” dikkati çekicidir.

    Bakü Treni Bakü’ye giden trenin kapısında Mustafa Suphi, masa başoında Zinovyev ve arkasında Radek. İngiltere’nin engellemeleri nedeniyle Bakü;’Ye ulaşmak delegeler için hiç de kolay olmamıştı. 

    Enver Paşa

    Enver Paşa varlığı ile bir dalgalanma yaratmış; kendisine karşı çıkanlar yüzünden başkanlık divanını zora sokmuş; hatta daha sonra Avrupa’daki sosyalistlerle Zinoviev’in zorlu bir polemiğe girmesine neden olmuştur.

    Enver Paşa Bakü’ye geldiğinde Müslüman kavimler tarafından büyük bir muhabbetle karşılanmıştı. Zinoviev “Enver’in elini ayağını öpüyorlardı” der. 

    Enver Paşa’nın tutumu, “İslâm İhtilal Cemiyetleri İttihadı” adı altında faaliyet yürüttüğü iddiasıyla o günlerde ortaya çıkan “Müslüman komünizmi” akımına benzer. Bolşevik söylemle İslâm’ı bağdaştırmaya çalışan Enver Paşa’nın konuşması delegasyon tarafından engellenince, bu metin son gün İbrahim Tâli tarafından okunur. Rusça çeviride “Allah’ın hakimiyeti”, “İslâm mücahitleri” gibi terimler yer almaz. “İhtilalci Şark dünyasının temsilcileri olan bizler” cümlesi, “Bütün dünyada emperyalizme ve kapitalizme karşı savaşan bizler” diye düzeltilmiştir.

    Enver Paşa’nın metnini, Azerbaycan delegesi olarak kurultayda bulunan Şevket Süreyya Aydemir anılarında şöyle değerlendirir: “Enver Paşa’nın tebliği, tebliğ olmaktan ziyade yersiz, lüzumsuz bir şeydi. Yıkılmış, kararsız bir adamın, kendisine o kadar yabancı bir yerde, hazin ve acınacak bir ifadesiydi”.

    Kurultay başkanlığına Bela Kun’un verdiği önerge, örtük bir biçimde 1. Dünya Savaşı sırasında Enver Paşa’nın emperyalist bir grubun çıkarları adına işçilerin ve köylülerin katledilmesine yolaçtığından sözediyordu. Paşa’yı şimdi hatalarından dönmeye çağıran bu önerge, tartışmaya sokulmadan onaylanmıştı. Zinoviev de “plütokrat bir oligarşinin ve üst rütbeli subayların çıkarı” için İttihat Terakki yöneticilerinin işçileri ve köylüleri ölüme götürdüklerini söylemişti.

    Anlaşılacağı üzere Enver Paşa’nın Bakü Kurultayı’nda bulunması Zinoviev’in başını çok ağrıtmış, kendisi İsviçreli ve Alman sosyalistlerin ağır eleştirilerine maruz kalmıştır. Zinoviev bu eleştirileri karşılamak için “Evet, Enver Paşa Ermeni katliamının elebaşısıdır” diye devam etmiş; ancak muhataplarını da “Asya’nın katılımı olmaksızın proletarya devrimi dünyasal olamaz” diyerek karşılamıştır.

    M. N. Roy ise anılarında bu kongreye neden katılmayacağını nakleder. Ona göre Doğu’da devrim için böyle bir kurultay ajitasyondan öteye geçemeyecektir. Roy’un katılmaması kuramsal açıdan ne kadar önemliyse, kurultayın yapıldığı ülkenin önde gelen siması Neriman Nerimanov’un görüşü de en az o kadar önemlidir. Kurultaydan üç yıl sonra anılarında “Kurultayın genel izlenimi şöyleydi: Biz Doğu halkları delegelerine göstermek istiyorduk ki, nasıl güzel ve çok konuşabiliyoruz; bizde fotoğrafçılık sanatı nasıl da gelişmiştir ve konuşmacıları bütün pozlarda çekebiliyoruz… ve başka da bir şey yoktu. 

    Lloyd George, Doğu Halkları delegelerinin ellerinde hançerler, kılıçlar, revolverler tutup Avrupa sermayesini tehdit eden resimlerine bakarak herhalde gülümsemiş ve yoldaş Çiçerin’e şöyle yazmıştır: “Biz Sovyet Rusya’yla ticari ilişkiler kurmaya hazırız”.

    Komünist Partisi heyeti (Soldan sağa) Kayserili İsmail Hakkı, Komünist Partisi Katib-i Umumisi Ethem Nejat ve Merkez Heyeti Reisi Mustafa Suphi…

    Kurultayın belki de en genç delegesi olan Şevket Süreyya Aydemir, organizasyondaki havayı şöyle özetler: “Bahisler, bu mertebe, dallanıp budaklanıp da, sayın delegeler öğle sonu dalgınlığına kapılır gibi olunca, Zinoviyev’in sesi hemen gürlerdi. Lenin’den bir telgraf, Troçki’den bir mesaj derken, mızıkalar hemen enternasyonal marşını çalardı. O zaman kılıçlar, hançerler gene sıyrılırdı. Delegeler gece için ya büyük tiyatroda bir ‘Leyla-Mecnun’ operetine, yahut bir pandomime davet edilir, rapor oybirliğiyle kabul olunur, toplantı alkışlar arasında sona ererdi”.

    Ünlü bir yazar olmanın ötesinde Amerikan sosyalist hareketinin önemli bir siması  olan John Reed ise gitmeden “Bakü maskaralığı” derken dönüşte de  “sahnelenen demagoji ve gösterişten, yerel halka ve Uzakdoğu delegelerine yapılan kabalıklardan” yakınır. Fransız delegesi Rosmer, Lenin Döneminde Moskova adlı anı kitabında siyasal tartışmalara değinmezken, Ortadoğu’nun bütün giysilerinin arzı endam ettiği rengarenk kılık-kıyafetin şaşırtıcı bir tablo sunduğunu belirtir.

    Sonuç

    Eylül 1920 Bakü’de toplanan ve ikincisi yapılmayan 1. Doğu Halkları Kurultayı, 1. Dünya Savaşı sonrasında sömürge ve ezilen halkların emperyalist boyunduruktan kurtulmasının somut olarak tartışıldığı ilk kurultay olması nedeniyle tarihsel bir öneme sahiptir. 1922’de yapılan Doğu Emekçileri Kurultayı ise bileşimi ve içeriği itibarıyla Bakü kurultayından tamamen farklıdır. “Üçüncü Dünya” diye anılan ülkelerin sömürgeciliğe karşı kurdukları “Bağlantısızlar” hareketi ise Bandung Konferansı’yla ancak 1955’te başlayacaktır.

    Arap harfleriyle komünizm Türkmenistanlı komünistler, bir pankart hazırlığı içinde. Pankartta “Beynelmilel” ve “Şark Şurası” kelimeleri seçiliyor.

    Kimi tarihçiler Bakü kurultayının Doğu halklarının uyanışında kritik bir dönemeç olduğunu söylerken, 3. Enternasyonal tarihi üzerine kapsamlı bir kitap yazan Pierre Broué kurultayın önemli bir tarihsel olgu olmadığını belirtir.

    Kurultay’da bir eylem ve propaganda konseyi kurulduysa da varlığı geçici olmuştur. 1922’nin başlarına kadar süren bu konseyin çalışmalarından ziyade, Nisan 1921’de kurulan Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi (KUTV) daha etkindir. 1949 Çin Devrimi’nin önderlerinden Lui Şao Şi, Vietnam Devrimi’nin önderi Ho Şi Minh ve Nâzım Hikmet gibi dünya ölçeğinde insanlar burada dirsek çürüteceklerdir.

  • 12 Eylül: Türkiye’yi kötürüm bırakan darbe

    12 Eylül: Türkiye’yi kötürüm bırakan darbe

    Türk toplumunda bugüne uzanan kalıcı hasarlar oluşturan 12 Eylül askerî darbesi, daha sonra neoliberalizm denecek serbest pazar ekonomisine, sanayisizleşmeye geçişin siyasi düzenlemesiydi. “Terör” diye takdim edilen sokağın ne Sağ’ı ne Sol’u iktidar için bir seçenek oluşturmuyordu. Kaymağını yiyenlerin bile sonradan sahip çıkmadığı, her alanda lümpenleşmenin yolunu açan 12 Eylül…

    Darbeler tarihi içinde 12 Eylül, dünyanın çok kritik bir döneminde gerçekleşen, ordunun emir komuta zinciri içinde toplumun kılcal damarlarına kadar müdahale ettiği tek darbedir. 650 bin kişi gözaltına alınmış, 1 milyon 700 bin kişi fişlenmiş, 210 bin dava açılmış, 230 bin kişi askerî mahkemelerde yargılanmış, 14 bin kişi yurttaşlıktan atılmış, 171 kişi işkencede ölmüş, 7 bin kişi için idam istenmiş, 500’ü aşkın kişiye idam cezası verilmiş, 50 kişi idam edilmiştir. 

    12eylülekfoto2
    Ressam Evren! Kenan Evren’in bugün çöp olan resimlerini satın almak için memleketin ileri gelenlerin sıraya girmişti.

    70’li yılların ortalarından itibaren başlayan dünya ekonomik kriziyle 30 yıllık refah dönemi kapanıyor; panik içindeki dünya kapitalizmi, varlığını sürdürmek için yeni yollar arıyordu. Yeni bir birikim modeli, bölüşümde ve istihdamda aleyhine olduğu toplumsal kesimlerin siyaseten hizaya getirilmesini gerektiriyordu. Öte yandan geniş kesimler de örgütlü bir biçimde hak mücadelelerini yürütüyorlardı. Kenan Evren 1978 yazında “Demokrasiye inanan aydın bir general” olarak genelkurmay başkanlığına getirilmeseydi de, 12 Eylül bir başka generalin adıyla anılacaktı. 

    Bir askerî diktatörlük, esas olarak mevcut yönetimin sözcüsü olduğu çevrelerin uygun gördüğü politikaları geniş kitlelerin rızasını alarak sürdürememesiyle uğradığı itibar kaybının üzerine oturur. Türkiye’de 12 Eylül öncesinde ise iktidarın yanısıra kendi içinden başka türlü bir alternatif üretemeyen, 6 ay süren turlarda bir cumhurbaşkanı bile seçemeyen Meclis de meşruiyetini yitirmişti. 

    Kurumlar işlevsizleşirken insanların doğrudan hak arayışına girdikleri sokak da felç olmuştu. İkili iktidar iki gücün birbirini frenlemesi anlamına geliyorsa, ikili iktidarsızlık her iki seçeneğin de kötürümleşmesi anlamına gelmeli. “Terör” diye takdim edilen sokağın ne Sağ’ı ne Sol’u iktidar için bir seçenek oluşturmuyordu.

    Ekonomi 1977’den itibaren toplumsal beklentileri karşılamaktan giderek uzaklaşmakta, hak arayışları da buna paralel olarak giderek zorlaşmaktaydı. 

    12eylul02
    Sokaklarda emir-komuta 12 Eylül 1980’de Türk Silahlı Kuvvetleri emir-komuta zinciri içinde yönetime el koymuştu. Askerlerin otomobilleri, otobüsleri durdurarak arama yapması gündelik bir olaydı. 

    1978 Aralık ayında 100’ü aşkın insanın katledildiği Kahramanmaraş Katliamı vesilesiyle ilan edilen sıkıyönetimle birlikte ordu adım adım rejime ortak oluyordu. Ekim 1979 ara seçimi darbeyi ötelemiş; ancak 12 Eylül 1980’de toplumun yırtıldığı bir dönemin günbatımında darbe gerçekleşmiştir.

    Darbenin görünür gerekçesi, bir iktidar alternatifi olmamasına rağmen “komünizm”di. Kendisini “İttihatçı” olarak takdim etse de her nedense merkez sağın tarihî şahsiyeti olarak kabul edilen Celal Bayar da o dönem “Bu kış komünizm gelecek” diye buyurmuştu!

    1973’de Şili’nin seçilmiş sosyalist başbakanı Allende’yi deviren ordunun ABD’nin yörüngesinde uygulamaya başladığı ekonomi politikası (daha sonra neoliberalizm denecek) büyük bir devlet terörü eşliğinde Arjantin, Uruguay gibi ülkelerde de uygulanmıştı. 

    Türkiye 12 Mart askerî müdahalesi sonrasında Ecevit CHP’sinin şahsında toplumsal taleplerin yükseldiği ancak yeterli güce ulaşamadığı bir evreden sonra 24 Ocak 1980 kararlarıyla böylesi bir ekonomi politikasını önüne koymuştu. Ancak bu politikanın uygulanması için gereken kemer sıkmanın “olağan” bir rejimle gerçekleşemeyeceği gerçeği “darbe”yi gündeme getirmişti.

    “Yönetenlerin yönetememesi” açısından 12 Mart sonrası kurulan hükümetlerin ömrü iyi bir örnektir. Adalet Partisi, Milliyetçi Cephe hükümetlerinde MHP ve MSP ile istikrarı sağlayamazken, CHP de ancak transferlerle kıl payı hükümet kurabiliyordu. Koalisyon hükümetleri gerilimler, paylaşımlar bakımından dünya ekonomisinde 70’lerin ortasında başlayan kriz ortamında toplumsal beklentileri karşılamaktan acizdi. 

    Öte yandan İran’da ABD’nin müttefiki şahın devrilmesi, Afganistan’ın Rus ordusu tarafından işgali, ABD’nin acilen bir hamle yapmasını kaçınılmaz kılıyordu. Darbeciler için ABD yetkililerinin “bizim çocuklar” demesinin boşuna olmadığı; kendilerinin içerde, fikirlerinin iktidarda olduğunu söyleyen “milliyetçiler”in de bu vesile ile hangi değirmene su taşıdıkları açığa çıkmıştı. 

    12 Eylül Anayasası yürütmenin güçlendirilmesini savunan Adalet Partisi’nin taleplerinin de ötesine geçerek açıkça Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu’nun önerileri çerçevesinde oluşmuş, böylece toplumun hangi kesimlerini gözettiğini dosta düşmana göstermişti. Kenan Evren’in kim olduğuna dair soruya, “ressam” veya “Türkiye’nin ilk cumhurbaşkanı” gibi yanıtlar alınabildiği bir ülkede, “tarih”in kıymet-i harbiyesinin olmadığına rahatlıkla hükmedilebilir.

    Bugün çöp olan resimlerini iktidardayken satın almak için memleketin ileri gelenlerin sırada olduğu bir Kenan Evren… Bu tabloları alanların acaba 12 Eylül’le ne alıp veremedikleri vardı? Bu sorunun yanıtı, darbenin ekonomi politiği açısından olduğu kadar yeni Anayasa’nın ruhunu anlamak açısından da anlamlıdır.

    Kaymağını yiyenlerin bile sahip çıkmadığı 12 Eylül darbesi, sokaktaki insanın gündelik hayatına kabus gibi çöktü; eğitimden kültüre her düzeyde bir lümpenleşmenin güzergahını inşa ederek bugünün hazırlanmasında önemli bir işlev gördü.