Yazar: Masis Kürkçügil

  • Filistin ulusal mücadelesinde FKÖ’den HAMAS’a doğru…

    Filistin ulusal mücadelesinde FKÖ’den HAMAS’a doğru…

    1967’deki Arap-israil savaşındaki yenilginin ardından bağımsız bir güç olarak şekillenen Filistin ulusal hareketinin tarihi, Ortadoğu’nun yakın geçmişine de ışık tutar. Bu tarihin içinde, Filistin Kurtuluş Örgütü’nden (FKÖ) sonra kendi geleneği ile bir konum edinen HAMAS’ın yapısı, özellikleri ve son savaşı hazırlayan sürecin dönüm noktaları.

    Amacı ne olursa olsun sivillerin, masumların katledilmesinin haklı gösterilmesi asla kabul edilemez. HAMAS’ı bu açıdan haklı olarak eleştirenler, aynı titizliği İsrail’in kuruluşundan itibaren Filistin halkına, sivillere yönelik cinayetlerini anmadıklarında inandırıcı olamayacaklardır.

    Şüphesiz Filistin ulusal mücadelesi HAMAS’la başlamadı; ancak bu örgüt kendi geleneği ile bu tarihin içinde ayrı bir konum edindi ve ayırdedici özelliklerini ancak bu mücadele içinde anlamak mümkündür.

    KapakDosyasi_Masis-1
    Filistin ulusal hareketine ivme kazandıran El Fetih örgütünü 1959’da Kuveyt’te sürgünde olan Yaser Arafat (sağda) ve Ebu Cihad kurmuştu.

    Bizzat İsrail’in kurucularından başlayarak ve “terörist” denilerek tarihte görmezden
    gelinen hareketlerin, bugün oldukça makbul sayılan devletlerin oluşumunda oynadıkları rol de hatırlanabilir. Buna aynı şekilde Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN) veya Nelson Mandela’nın Afrika Ulusal Kongresi (ANC) de eklenebilir. Hatta bugün medeni bir muhatap olarak gösterilen Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ), El Fetih’in de 1993 Oslo Antlaşması’na kadar “terörist” diye yaftalandığı unutulmamalıdır.

    Filistin ulusal hareketi, 1967’de “6 Gün Savaşı” diye anılan Arap-İsrail savaşındaki askerî yenilginin ardından bağımsız bir güç olarak şekillenmeye başladı. Her ne kadar özellikle Nasırcı Mısır’ın inisiyatifiyle Arap Birliği devletleri 1964’te FKÖ’nün kurulmasına katkı sağlamış olsalar da, o zamana kadar Filistin meselesi Arap devletlerinin bir meselesi olarak kalmıştı. Mısır ve Ürdün nezaretinde, soylu-büyük ailelere dayanan ulusal hareketin başlangıç evresi denilebilir buna.

    Aslında Filistin ulusal hareketi, 1959’da El-Fetih’in kurulmasıyla birlikte ivme kazanmıştı. Örgütü, Kuveyt’te sürgün olan Yaser Arafat, Ebu Cihad ve önde gelen şahsiyetler, 1948’deki savaş yenilgisinden sonra Arap devletlerinin Filistin sorunu karşısındaki pasif tutumlarına tepki olarak kurdular. Cezayirlilerin Fransız sömürgeciliğine karşı yürüttüğü bağımsızlık savaşının (1958-62) verdiği esinle “halk savaşı”na ağırlık veren El-Fetih, 1965’ten itibaren Ürdün ve Lübnan’ daki mülteci kamplarından İsrail askerî hedeflerine eylemler düzenledi.

    1967’deki “6 Gün Savaşı”nda gelen ağır yenilgi, Arap devletlerinin itibarını yerlebir etmiş, El Fetih’in yıldızı parlamaya başlamıştı. 1968’de Karameh’teki savaştaki başarıları da örgütün itibarını artırdı. 1968-69’da El Fetih başta olmak üzere gerilla örgütleri FKÖ’nün denetimini ele geçirdiler. El Fetih lideri Arafat, artık aynı zamanda FKÖ Yürütme Kurulu Başkanı’ydı. İsrail işgali altındaki Gazze ve Batı Şeria’da faaliyet yürütmek olanaksız olduğu için, FKÖ dışarıdaki kamplarda gelişti.

    KapakDosyasi_Masis-2
    1970’te Ürdün ordusu topraklarındaki Filistin kamplarında katliama girişti. Başkent Amman’da saldırılara direnen Filistin fedaileri.

    Eylül 1970’te Ürdün ordusu, ABD’nin talebi üzerine topraklarındaki Filistin kamplarında katliama girişmişti. FKÖ ve El Fetih lideri Arafat da Ürdün’de yaşıyordu. Çoğunluğu sivil olmak üzere 10 binden fazla insanın öldüğü çatışmaların ardından Temmuz 1971’de Arafat ve savaşçıları Ürdün’den sınırdışı edilip Suriye’nin himayesinde Lübnan’a yerleşti.

    Liderler dışarıda yaşıyordu ama artık içeride de ulusal hareket gelişmiş ve FKÖ Filistin halkının tek meşru temsilcisi olarak belirmişti. Ardından 1972 Münih Olimpiyatları’nda İsrailli atletlerin öldürüldüğü “Kara Eylül” komando eylemi büyük bir sarsıntıya yol açtı. FKÖ, 1975’te Lübnan’da İsrail’in desteklediği Hıristiyan Falanj’a karşı ilerici Müslümanlarla birlikte savaştı.

    KapakDosyasi_Masis-3
    İsrail, 1982’de Lübnan’ı işgal etti. İsrail Savunma Bakanı Ariel Şaron, Sabra ve Şatilla mülteci kamplarındaki katliamların baş sorumlusuydu

    Lübnan’a iyice yerleşen ve buradan İsrail’e saldırılar düzenleyip ülkenin güneyinde adeta kendi bölgesini yaratan FKÖ’nün yöneticileri, 1982’de İsrail’in Lübnan’a saldırısı sonucunda Tunus’a sürgün gitmek zorunda kaldı. Sabra ve Şatilla kamplarındaki çoğu sivil yüzlerce Filistinli de İsrail’in desteklediği Hıristiyan Falanj tarafından katledildiler.

    İntifada dönemi

    Filistin tarihinin yeniden yazılmaya başlandığı Aralık 1987’deki 1. İntifada, açıkça Filistin milliyetçiliğin işgal edilen topraklarda gelişmesinin bir ürünüydü. Herhangi bir organizasyona mâledilemeye-cek gerçek bir halk ayaklanmasıydı bu; yakalanan insanların hiçbiri örgüt üyesi değildi.

    Silahsız kadın, genç, çocuk, işçi, köylü, esnaf Filistinliler kitlesel gösteriler ve grevler yapıp İsrail askerleriyle çatıştı. Topraklarının işgali onları “artık yeter” demeye zorlamıştı ve hareket esas olarak özerk ve yerel halk komitelerine dayanıyordu. Ancak El Fetih’in yanısıra Filistin Halk Kurtuluş Cephesi ve Demokratik Cephe, yaptıkları baskıyla içerdeki bu özerk gelişmeyi durdurdular! Bildirileri bile Tunus’taki FKÖ yazmaya başladı.

    İntifadanın sağladığı prestijle FKÖ, 1988’de Cezayir’de Filistin’in bağımsızlığını ilan etti. Arafat, devlet, grup, bireysel her tür terörizme karşı olduğunu ilan ederek uluslararası meşruiyet kazanmaya yöneldi. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda İsrail ve ABD dışında çoğu ülke Filistin’in bağımsızlığını tanıdı.

    1987’de HAMAS’ın kurulmasında, 1. İntifada’nın kitlelerde oluşturduğu coşku ve katılımın da rolü vardı. Örgütün ilk broşürü 14 Aralık 1987’de İslâmî Direniş Hareketi imzasıyla çıkarıldı. İlk olarak laik ve Sol görüşlü Filistin hareketlerine yönelik şiddet eylemleri düzenleyerek kendilerine yer açtılar.

    KapakDosyasi_Masis-4
    Aralık 1987’de başlayan 1.İntifada, herhangi bir örgüte mal edilemeyecek gerçek bir halk ayaklanmasıydı.

    HAMAS’ın popülarite kazanması, 1950’lerden itibaren ABD’nin Suudi Arabistan ile birlikte Arap ilerici milliyetçiliğine ve komünizme karşı İslâmî köktenciliği desteklemesiyle başladı; ancak bu süreç, başlangıçta hesapta olmayan güzergahlardan geçerek kendi yörüngesini çizecekti. Özellikle 1970’lerde, mücadeleyi bağımsız bir şekilde başlatan akımların yıpranmasıyla beliren ideolojik boşluğu, ağırlıklı olarak yoksul halk kitleleri nezdinde yürüttükleri faaliyetlerle İhvan (Müslüman Kardeşler)-HAMAS çizgisi doldurmuştu. Ulusal ve toplumsal alandaki beklentilerin karşılıksız kalması İslâmî radikalizmi beslemiş; ABD ve Suudi Arabistan’ın şaşkınlıkla karşıladığı bir seçenek ortaya çıkmıştı.

    1989’da askerî eylemlere girişen HAMAS, 1991’de de silahlı kanat İzzeddin el-Kassam Tugayları’nı kurdu. Örgüt, kuruluşundan itibaren askerî ve siyasi faaliyeti ayırmıştı. Avrupa Birliği ve ABD tarafından terör örgütü olarak kabul edilen İzzeddin el Kassam Tugayları ile siyasi kısım arasında organik bir ilişki yokmuş gibi bir izlenim vermeye hep özen gösterdiler. Son çatışmalarda da bunun örnekleri görüldü.

    KapakDosyasi_Masis-5
    1993’teki Oslo Anlaşması’nın mimarlarından İsrail Başbakanı İzak Rabin, barış girişimlerinin bedelini canıyla ödedi ve 4 Kasım 1995’te İsrailli bir aşırı sağcı tarafından öldürüldü.

    Oslo Antlaşması

    KapakDosyasi_Masis-5A

    HAMAS’ın kuruluşunu tetiklemesi dışında İsrail ve Filistin siyasetinde başka değişikliklere de yol açan 1. İntifada rüzgarı Oslo Antlaşması ile dinecekti. 1992’de İsrail’de İşçi Partisi seçimleri kazanmış ve İzak Rabin başbakan olmuştu. FKÖ ile yapılan gizli görüşmelerden sonra 1993’te Oslo Antlaşması imzalandı.

    Antlaşmaya göre 5 yıl içinde statü, sınırlar, Yahudi yerleşimlerini geleceği, mültecilerin kaderi, Kudüs gibi yakıcı sorunlara bir çözüm bulunacaktı. Batı Şeria ile Gazze yönetimi Filistin Ulusal Yönetimi’ne bırakılıyordu.

    Oslo Antlaşması, FKÖ’nün yozlaşmasını hızlandırdı. Filistin halkının geleneksel liderlikle bağları giderek zayıflarken, İntifada’yı gerçekleştiren halkın denetim altına alınmasını üstlenen FKÖ bürokrasisi taban kaybetmeye başladı. Oslo’yu reddedenlerin itibar kazandığı bir ortamda HAMAS, El Kaide gibi terör örgütlerinden farklı bir yol izledi; halk sınıflarının temel ihtiyaçlarını gidermenin yollarını arayan toplumsal hizmetleri de örgütlemeye başladı (IŞİD’in 5 Ocak 2018’de Filistin’deki Müslüman gruplara ve HAMAS’a savaş ilan ettiği hatırlanmalı. Daha önce, 2015’te de Suriye’deki Filistin mülteci kamplarında El Nusra ve IŞİD ile HAMAS arasında ciddi çarpışmalar yaşanmıştı).

    KapakDosyasi_Masis-6
    1989’da askerî eylemlere girişen HAMAS, 1991’de örgütün silahlı kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları’nı kurdu.

    Nasıl ki 1. İntifada HAMAS’ın sahneye çıkmasını sağladıysa, FKÖ ve İsrail arasında 1993’te imzalanan Oslo Antlaşması da yine HAMAS’ın “uzlaşmazlığının” göstergesi oldu. Oslo’da ABD başkanı Clinton’ın nezaretinde sürdürülen görüşmelerin sonucunda, İsrail ve Filistin resmî olarak birbirlerini tanımış oldular. İsrail parlamentosu FKÖ ile ilişkiyi yasaklayan kanunu iptal ederken, FKÖ de “Filistin’i kurtarmak için tek yolun silahlı mücadele” olduğu yönündeki kararını iptal ediyordu. İsrail Başbakanı İzak Rabin’in 4 Kasım 1995’te İsrailli bir Sağcı militan tarafından öldürülmesi bu süreci kesintiye uğrattı. İsrail verilen sözlere rağmen işgale, “yerleşimciler”i yerleştirmeye, yani Filistinlileri göçe zorlamaya devam ederken, HAMAS ve diğer örgütler de İsrail’e saldırdılar.

    Oslo Antlaşması FKÖ’nün “müzakere” arayışlarının açmazlarını bir kez daha gözler önüne serdiği sırada, Ortadoğu’nun titiz gözlemcisi Robert Fisk şu notu düşüyordu: “Oslo Anlaşması denilen balkabağının altından bir arabaya dönüşebilmesi asla mümkün değildi; fakat bunun böyle olduğu ancak Arafat ve Ehud Barak arasındaki Camp David görüşmelerinin çöktüğü 2000 yılında anlaşılacaktı”.

    Müzakereler devam ederken sağcı Likud Partisi lideri Ariel Şaron’un 2000 yılında Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya yaptığı provo-katif ziyaret, yine beklenmedik bir ayaklanmaya, 2. İntifada’ya yol açtı. Ancak militarize karakteri nedeniyle bu İntifada ilkinin olumlu-halkçı dinamiklerini taşımıyordu.

    2001’deki İsrail seçimlerini sürpriz bir şekilde Likud kazandı ve 1982’deki Sabra ve Şatilla katliamının sorumlusu olan savaş suçlusu Ariel Şaron başbakanlık koltuğuna oturdu. Bu sonuç aynı zamanda Oslo Antlaşması’nın kağıt üzerinde kaldığının da resmiydi. Bush’un ABD başkanlığı sırasında, 2001 meydana gelen 11 Eylül saldırıları da hem bölgedeki siyasal ortamı hem de aslında dünyadaki neredeyse bütün dengeleri kökünden değiştirecekti.

    Bu gelişmelere, HAMAS’ın intihar saldırıları eşlik etti. Buna karşılık İsrail ordusu işgali genişletirken 2004’te Gazze Şeridi’nde askerî operasyonlara girişti. Ancak yine aynı yıl Arafat’ın ölmesi, yeni Filistin Yönetimi lideri Mahmud Abbas’la Şaron arasındaki görüşmeler ve HAMAS’ın ateşkesi ile olaylar durulur gibi oldu.

    KapakDosyasi_Masis-7
    İsrail-Filistin barış müzakerelerinin sürdüğü Eylül 2000’de Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya yaptığı provokatif ziyaretle 2.İntifada’nın başlamasına sebep olan sağcı Likud Partisi lideri Ariel Şaron, altı ay sonra İsrail Başbakanı oldu.

    2004’te ise HAMAS lideri Ahmed Yasin’in İsrail ordusu tarafından öldürülmesinden sonra, halefi Abdülaziz el-Rantisi de öldürüldü. Örgütün geleneksel liderliğinin yokedilmesi, tam da hareketin siyasal hayata daha fazla ağırlık verdiği bir döneme denk gelmişti. 2005’te İsrail, Filistin yönetimi ile müzakere etmeden tek taraflı olarak Gazze’den çekildi; ancak tüm denetimi elinde tuttu. Abluka altındaki bölgede su ve elektrik hizmetleriyle gıda giriş-çıkışını İsrail denetliyordu

    2005 Filistin belediye seçimlerinde HAMAS temsilcileri El Fetih karşısında güçlü bir muhalefet olarak belirdi. HAMAS suikastlarını sürdürürken, siyasal hayatta önemli bir kavşak olacak olan 2006 seçimlerini hedefliyordu. Mahmud Abbas seçimlere gidilirken “HAMAS’tan komünistlere biz tüm Filistinliler 1967 sınırlarında bir Filistin devleti istiyoruz” diyordu. HAMAS lideri Halid Meşal ise 2006’da İsrail ile ilişkilerini şöyle tanımlıyordu: “Bugün 1967 sınırları içerisinde bir Filistin devleti kurmayı kabul ediyoruz; ancak bu hiçbir şekilde İsrail’i tanıdığımız anlamına gelmez. İsrail’in statüsünü tanımdan, onlarla uzun vadeli bir ateşkes yapmaya hazırız”.

    2006 Filistin parlamento seçimlerini HAMAS kazandı. El Fetih yüzde 43.8 oy oranıyla 46 milletvekilliği alırken, HAMAS 48.3 oy oranı ile 74 milletvekilliği kazandı ve El Fetih’in geleneksel çoğunluğuna son verdi. El Fetih’in düşüşünde yöneticilerin nepotizmi ve yolsuzluğa bulaşmış olmaları ile kamu hizmetlerindeki aksamalar önemli bir rol oynadı.

    HAMAS’ın seçim zaferi, o güne kadar yürütmüş olduğu askerî eylemlerden ziyade siyasal ve toplumsal alanda yürüttükleri faaliyetlerin bir ürünüydü. Bir başka önemli etmen, liderlerinin diğerleri gibi yolsuzluğa bulaşmamasıydı. Mahmud Abbas, HAMAS’ı yeni yönetimi kurmaya davet etse de, uluslararası ilişkiler açısından paradoksal bir durum ortaya çıkıyordu: İsrail’i tanımayan bir yönetim nasıl müzakere edecekti? HAMAS’ın müzakere masasına oturması, İsrail’e göre ancak terörizmi terketmesi ve İsrail’i tanıması şartıyla mümkündü. ABD de ancak askerî hedeflerinden vazgeçmesi ve İsrail’in varlığını kabul etmesi halinde HAMAS ile görüşeceğini bildirdi.

    KapakDosyasi_Masis-8
    HAMAS taraftarları Batı Şeria’daki Nablus kentinde 29 Ocak 2006’daki seçim zaferini kutluyor.

    El Fetih ve HAMAS bir süre sonra anlaşıp bir ulusal birlik hükümeti kurdu. Başbakanlık koltuğuna HAMAS’tan İsmail Haniye oturacaktı. Ancak iki örgüt arasındaki gerilim devam etti ve 2007’de yaklaşık 600 kişinin ölümüyle sonuçlanan çatışmalar sonucunda HAMAS, El Fetih’i Gazze’den atarak tüm bölgenin denetimini ele geçirdi. Haziran 2007’de Filistin Yönetim Başkanı Mahmud Abbas, İsmail Haniye’yi başbakanlık görevinden alarak yerine Selam Fayyad’ı atadı. Ancak yalnızca Batı Şeria’yı denetiminde bulunduran bu hükümeti HAMAS tanımadı. Böylece Filistin toprakları fiilen ikiye bölünüyordu.

    2011’de iki örgüt seçimler için masaya oturdu ve Mayıs ayında Kahire’de “seçimleri hazırlamak üzere bağımsız bir geçici hükümet kurulmasını” öngören bir protokol imzaladılar. Ancak HAMAS, Mahmud Abbas’ın başbakan atamasına karşı çıkıyordu. Şubat 2012’de Abbas’ın başbakanlık görevini de kendisinin üstlenmesi önerisini Şam’da sürgünde olan HAMAS’ın siyasi lideri Halid Meşal kabul ettiyse de Gazze’deki yöneticiler kabul etmediler. Onlara göre bu, silahlı mücadeleye karşı barışçı direnişin kabulü anlamına geliyordu.

    Nisan 2014’te, El Fetih ve HAMAS bir ulusal birlik hükümeti kurma niyetlerini açıkladıktan 2 ay sonra bunu nihayet gerçekleştirdiler. ABD, HAMAS’ı hâlâ bir “terör örgütü” olarak nitelese de bu yakınlaşmaya karşı çıkmadı. İsrail Başbakanı Netanyahu ise uluslararası toplumu bu hükümeti tanımamaya davet etti. Tam bu sıralarda 3 vatandaşının kaçırılmasından HAMAS’ı sorumlu tutan İsrail’in saldırılarında 1.465’i sivil olmak üzere 2.252 Filistinli öldürüldü!

    KapakDosyasi_Masis-9
    HAMAS’ın kurucu lideri Ahmed Yasin (sağda) 22 Mart 2004’te, sağ kolu ve halefi Abdülaziz el-Rantisi de bir ay sonra İsrail ordusu tarafından öldürüldü.

    Mayıs 2017’de İsmail Haniye, Halid Meşal’in yerine HAMAS’ın başına geçti. Ekim’de HAMAS ve El Fetih “Siyonizme karşı birlikte çalışmak” üzere bir anlaşma yaptılar; ancak bu anlaşma da yürürlüğe girmedi. Gazze’de Mart 2019’da toplumsal huzursuzluk sokaklara taştı ve HA-MAS’ın güvenlik güçleri barışçıl gösterileri şiddet uygulayarak dağıttı.

    31 Temmuz 2021’de yapılması gereken Filistin devlet başkanlığı seçimi belirsiz bir tarihe ertelendi. Bugün anlaşılıyor ki HAMAS, bu tarihten itibaren 1973 Arap-İsrail savaşının 50. yıldönümüne, yani 7 Ekim 2023 saldırılarına hazırlanmış. ■

  • ABD’nin ‘arka bahçesi’nde tarihin alacakaranlık kuşağı

    ABD’nin ‘arka bahçesi’nde tarihin alacakaranlık kuşağı

    Dünya tarihinin en karanlık dönemlerinden birini başlatan Şili darbesinin üzerinden 50 yıl geçti. 11 Eylül 1973’te, Başkan Salvador Allende, ABD’nin açıkça destek sunduğu Pinochet’in darbesiyle devrildi. Sonraki dönem, binlerce işkence vakası ve faili meçhul cinayetin yanısıra özelleştirmelere, işsizliğe ve millî gelirdeki düşüşe kapı açacaktı.

    Türkiye’nin 12 Mart darbesinden (1971) çıkıp 12 Eylül darbesine (1980) doğru yol aldığı günlerde, dünyanın öbür ucunda bir başka darbe, siyasal tartışmaların ortasına karabasan gibi çökmüştü: 1973 Şili. Bu darbeden önce Demirel, Ecevit’i Şili’de Allende’nin uyguladığı politikaları benimsemekle suçlarken, Ecevit’e muhalif basın da meşhur “Allende-Büllende” başlığıyla tartışmayı kızıştırıyordu. Gerçi Türkiye’de ordunun demokrasiye bağlı olduğunu söyleyerek “gönülleri ferahlatanlar” da vardı ama; Allende’nin Pinochet’i başkomutan ataması gibi, Kenan Evren de Ecevit hükümeti tarafından genelkurmay başkanlığına getirilmişti!

    Amerikan emperyalizminin “arka bahçesi” olarak gördüğü Şili’de demokratik-parlamenter yollarla iktidara gelmiş sosyalist bir liderin kurduğu hükümet, Demirel’in tabiriyle “tapulu arazine gecekondu yapılmasına karşı” olan ABD’nin düğmeye basmasına neden olmuştu. ABD böylece, tıpkı 1954’te Guatemala’da ve Paraguay’da, 1964’te Brezilya’da olduğu gibi Küba Devrimi’nin açtığı yolun genişleme ihtimaline kanlı bir biçimde ket vurmuştu. Soğuk Savaş’ın en kritik anlarından biri olan bu darbe, daha sonra adına “neoliberal” denecek bir modelin de askerî diktatörlük altında uygulanmaya başlamasına zemin hazırlayacaktı.

    ABD’nin iddiasına göre Şili’nin Salvador Allende önderliğinde parlamenter yolla sosyalizme geçişi, Latin Amerika’da Castro modelinin yayılma tehlikesinin en belirgin örneğiydi. ABD Başkanı Nixon ve Dışişleri Bakanı Kissinger’ın kararlı tutumu ve CIA’in yönlendirmesiyle başlatılan darbe; 1971 Bolivya, 1972 Ekvator, 1973 Uruguay ve Şili, 1975 Peru ve 1976 Arjantin askerî darbeleriyle birlikte ABD’nin altkıtada kontrgerilla rejimleri kurma çabasının zirve noktasıydı.

    Gerilla hareketine karşı gösterilen kıtasal tepki, böylece demokratik yollarla yapılan iktidar değişikliklerini de kapsayacak şekilde genişletilmiş ve Ocak ayında Paris görüşmelerinde Vietnam’dan çekilmek zorunda kaldığını kabul eden ABD, bir anlamda yenilginin faturasını Şili’deki demokratik yönetime ödetmişti.

    Masis Gundem-2
    Allende’nin ABD güdümündeki Şili Silahlı Kuvvetleri’nin Başkomutanı Pinochet tarafından katledilmeden önceki son fotoğrafı. Allende, son ana kadar elindeki silahını bırakmamıştı.

  • Fransız polisinin ırkçı tavrı protestocuların ateşli öfkesi!

    17 yaşındaki Nahel M.’nin, polisin dur ihtarına uymadığı gerekçesiyle öldürülmesinin ardından başlayan isyan dalgası Fransa’yı felce uğraşı. Polis teşkilatı içindeki ırkçılık, Fransa’da sömürgecilik döneminin mirası yapısal bir sorun. Protestocu gençler ise “şiddet olmadan devleşen tepki alamayacakları” düşüncesiyle hareket ediyor.

    Fransa, tarihi boyunca sokak gösterilerine, çatışmalara, yakıp-yıkmalara alışık sayılabilecek bir ülke oldu. Ancak 27 Haziran günü, 17 yaşındaki Nahel M.’nin Paris’in kıyısındaki Nanterre’de bir polis tarafından yakın mesafeden vurularak öldürülmesinin ardından başlayan olaylar, öncekileri kat be kat aşmış durumda; hem süreklilik hem de toplumda yolaçtığı yarılma bakımından…

    Masis Gündem - ASIL
    Polis tarafından öldürülen Fransız gencin annes! Mounia, 29 Haziran’da Fransa’nın Nanterre kentinde oğlu Nahel !ç!n düzenlenen anma yürüyüşünde… ABDULMONAM EASSA/GETTY IMAGES

    Ağustos sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • Haydut Pancho Villa’dan devrim önderi bir generale

    Meksika Devrimi’nin liderlerinden Pancho Villa, 20 Temmuz 1923’te öldürüldüğünde arkasında hayatının her evresinden fışkıran bir efsane bırakmıştı. Amerikalı gazeteci John Reed, bir hayduttan devrim önderine dönüşen bu isyancıyı şöyle takdim ediyordu: “Tanıdığım en doğal insandı. Vahşi hayvanlara en yakın olma anlamında doğal…”

    Asıl adıyla Doroteo Arango Arámbula, namı-diğer Pancho Villa, Haziran 1878’de Durango eyaletinde doğar. 12 yaşında ailesine yardım etmek için bir çiftlikte çalıştığı söyleniyor­sa da çok genç yaşta Antonio Parra ve Refugio Alvarado gibi ünlü suçlularla tanışacak ve onlardan mesleğin inceliklerini öğrenerek haydutluk camiası­na adım atacaktır. John Reed, kendisiyle yakın mesaiden sonra kaleme aldığı İhtilalci Meksika (1914) kitabında Villa’nın 4 cinayet işlediğini, 10 kundaklanmaya katıldığını ve birçok çiftlik soygunuyla adam kaçırma olayına karıştı­ğını yazar.

    masis g. tarihi
    Diktatör Díaz’a karşı başlayan ayaklanmaya katıldığında binbaşı rütbesi verilen Pancho Villa’nın yıldızı kritik muharebelerdeki başarılarından sonra yükseldi.

    Haydutluk yapmadığı sakin günlerinde si­yasetle hiçbir ilgisi bulunmayan Pan­cho Villa’nın bir devrim önderi­ne dönüşme­sinin miladı, 1910’da Mek­sika diktatö­rü Porfirio Díaz’a karşı başlayan ayaklanma oldu. O yıl yapılan başkanlık seçiminde ülkeyi 34 yıldır yö­neten Díaz, rakibi Francisco Ma­dero’yu tutuklatmış ve seçimleri kazanmıştı. ABD’ye kaçmayı başaran Madero, diktatöre karşı silahlı ayaklanma çağrısı ya­pınca, taraftarları eli silah tutan insanlarla ordu kurmaya girişti. Chihuahua eyaletinin devrimci yöneticisi Abraham González, önceki suçlarını affetme ve or­duda rütbe karşılığında Pancho Villa’yı 400 adamıyla birlikte saflara katmayı başarmış, Ma­dero da kendisini binbaşı tayin etmişti. Binbaşı Villa, Madero’yla görüşmesinde “Chihuahua’da bana eşkiya diyorlar, bu yanlış. Gerçek hırsızlar eyaleti yöneten­ler. Onlarla karşılaştırırsak ben bir centilmenim” diyecekti.

    Generalliğe tam gaz giden yol askerî okuldan değil askerî başa­rılardan geçiyordu. Villa, Mayıs 1911’de Ciudad Juárez şehrini ele geçirmeyi başarınca, diktatör Díaz’ın kaderi belli olmuştu. Kasım 1911’de Madero başkan seçildi. Diktatör devrilince Vil­la da terhis olmuş ve Chihu­ahua’da mesleği kasaplığa dönüp yine evlenmişti (“Yine” demek lazım; çünkü 27 defa evlenip 30’dan fazla çocuğu olduğu söylense de kaç kez evlendiğine dair kesin bilgi yok).

    resim_2024-08-31_233037344
    Güney Kurtuluş Ordusu komutanı Zapata ve Kuzey Tümeni komutanı Villa’nın Kasım 1914’te başkent Mexico’ya girişi.

    Pancho Villa sakin bir hayatın keyfini sürmeye çalışırken, Baş­kan Madero baş­lattığı hareketin fikirlerine ihanet edince ülkede tekrar isyan başladı. Madero’ya sadık kalan Villa tuğgeneralliğe terfi etmişti ama, başkomutan Victoriano Huerta’yla hiç anla­şamıyordu. O kadar ki Huerta, Villa’yı tutuklatıp idam etmeye bile yeltenmişti. Madero’nun en­gellemesiyle idamdan kurtulan Villa, başkent Mexico’da itaatsiz­lik, hırsızlık, isyan suçlamalarıy­la yargılanırken hapisten kaçtı; Aralık 1912’de ABD’ye, El Paso’ya geçti.

    9 Şubat 1913’te Başkan Ma­dero askerî darbeyle devrilince, Villa’yı devrim saflarına katan Abraham González hemen ülkeye dönmesini istemişti. Villa’yı idam ettirmeye kalkan Huerta 19 Şubat’ta başkanlık koltuğuna oturdu; üç gün sonra ise hem Madero hem González, Huerta’nın adamları tarafından öldürüldü. Villa bu ortamda sadece 8 adamıyla gerilla savaşı başlattı. Chihuahua’daki diğer gerilla gruplarının, División Del Norte (Kuzey Tümeni) diye ünlenecek ordunun başına geçmesi teklifini kabul etmişti. Önemli bir demiryolu kavşağı olan Torreon’u ele geçirerek hem kendini gösterdi hem de Meksika Devrimi’nde önemli rol oynayan demiryolları üzerinde güç sahibi oldu.

    resim_2024-08-31_233041048
    Meksika’daki içsavaşın tüm tarafları lojistik
    açısından büyük önem taşıyan demiryollarına egemen olmak için mücadele ediyordu.

    O zamana kadar Huerta’yı, federal ordu, eski rejim taraf­tarları ve ABD destekliyordu. Ancak 4 Mart 1913’te demokrat aday Wilson’ın başkan olması üzerine Huerta, ABD desteğini yitirdi. Venustiano Carranza 26 Mart 1913’te Huerta’yı devirmek ve anayasal düzeni yerleştirmek için, federal orduya karşı Anaya­sacı orduyu kurmuştu. Villa’nın komuta ettiği Kuzey Tümeni de bu ordunun önemli bir parça­sıydı.

    24-25 Eylül 1913’te Tierra Blanca’daki muharebeyi ka­zanan ve Chihuahua eyaletine egemen olan Pancho Villa’nın komuta ettiği Kuzey Tümeni başlıbaşına bir ordu hâline gel­mişti. 1914’e gelindiğinde Anaya­sacılar ülkenin yarısına hâkim durumdaydılar. Villa, kuzeyden başkente hareket emrini verdi. Huerta’nın akıbeti belliydi ama Anayasacı güçler arasın­da gerilim çıkınca bu durum gecikti. Carranza, ele avuca sığmaz Villa’yı ordunun önemli bir komutanı olarak tanımak­ta tereddüt ediyordu. Nihayet aralarında anlaştılar. Villa hızla güneye indi ve Haziran 1914’te başkent Mexico yolunda kilit bir mevki olan Zacatecas’ta kanlı bir zafer kazandı.

    Huerta, Temmuz 1914’te devlet başkanlığından çekildi. Anayasacı ordu, başta Álvaro Obregón, ardından Carran­za’nın birlikleri başkente girdi. Diktatör Díaz’ın gidişinden beri süren mücadelelerde kabaca şu eğilimler öne çıkmıştı: 1) Sol kanat yani ülkenin güneyini denetleyen Zapata önderliğin­deki Güney Kurtuluş Ordusu ile kuzeydeki Chihuahua ve Durango eyaletlerinde konum­lanmış olan, Carranza muhalifi Pancho Villa önderliğindeki Kuzey Tümeni. 2) Sağ kanatta Carranza ve Pablo González komutasındaki Kuzeydoğu ordusu. 3) Siyaseten merkezde, Álvaro Obregón komutasındaki Kuzeybatı ordusu.

    resim_2024-08-31_233047154
    Kaç kez evlendiğine dair kesin bilgi olmayan Pancho Villa, en tanınmış eşi olan Luz Corral ile.

    6 Kasım 1914’te Eulalio Gutiérrez, Kongre tarafından geçici başkan seçildi. Carranza ise ayak sürüyordu. Bu arada Kongre, Villa’yı da başkomu­tanlığa önerince Obregón karşı çıktı ve Carranza’nın yanında yer aldı. İsyancı liderler ara­sında bölünmeler had safhaya varmıştı. Bir yanda Villa ve Zapata ile ittifak hâlindeki Eulalio Guitiérez başkanlığında Konvansiyoncular; öte yanda Carranza’nın yönettiği Anaya­sacılar.

    24 Kasım’da güneyden gelen Zapata’nın birlikleri başkentten içeri girdi. Pancho Villa ise bir­kaç gün sonra kentin yamacına gelmişti. Aslında ikisinin eylem tarzları, destekçilerinin top­lumsal bileşimi, zihniyetleri ve hatta kılık-kıyafetleri arasında derin bir uçurum vardı; Zapata her zaman çok şık giyinir Villa günlük kıyafetlerden şaşmazdı örneğin. Ancak ikisinin de en büyük zaafı, merkezî güçler karşısında bir komuta merke­zinden yoksun olmalarıydı.

    resim_2024-08-31_233051988
    6 Aralık 1914’te başkent Mexico’da ilk defa yanyana gelen Zapata ve Pancho Villa, başkanlık sarayında. Villa (ortada) ve Zapata (sağda).

    6 Aralık’ta iki köylü lideri ordularını Ulusal Saray’ın bal­konundan selamlarken sistem Bakanlarıyla, bürokratlarıyla ve tüm diğer aygıtlarıyla tıkır tıkır işliyordu. Köylü liderlerinin bu mekanizmayla bir ilişkileri yoktu. Villa ve Zapata toprak için mücadele ediyorlardı ama bunun için siyaseten ne yapma­ları gerektiğini kestiremiyor­lardı.

    resim_2024-08-31_233056116
    Devrimin 100. yılı olan 2010’da NTV tarih adına Meksika’ya giden Masis Kürkçügil, Chihuahua Müzesi’nde sergilenen Pancho Villa’nın öldürüldüğü ve 150 kurşun isabet eden otomobille.

    İsyancı köylülerin başken­ti işgali, devrimci dalganın zirvesiydi. Ondan sonra kitleler beklentilerinin karşılanmadı­ğını görecekler ve yavaş yavaş sular geri çekilecekti. Durumun tam farkına varamayan Villa tekrar kuzeye yönelip Carran­za’nın birliklerine saldırınca Obregón harekete geçti ve Zapata ile Villa’nın arasındaki alanı kapsayarak onları birbi­rinden ayırdı. 1915’in baharında ülkenin merkezinde içsavaşın en kanlı muharebeleri cereyan edecekti. Obregón savunmaya ağırlık verirken, Villa sürekli saldırıyla güçlerini heba etti. Bir dizi muharebenin sonunda birçok subayı kurşuna dizilen Villa, aylar boyu süren çatış­malarla geri çekildi ve sonunda Aralık 1915’de tekrar gerilla savaşına döndü. 1916 başlarında artık Kuzey Tümeni yoktu. Villa çevresindeki birkaç yüz adamla 4 yıl sürecek gerilla savaşına başlamıştı.

    Ocak 1916’da Villa’nın 400 kişilik birliği bir treni ele geçi­rip sınırı 4 kilometre geçerek Columbus adlı küçük kente girdi. Dünyada işgal görmemiş tek büyük güç olan ABD istila edilmişti! Baskında 14’ü asker 31 ABD vatandaşı ile Villa’nın 100 askeri öldü. İddialara göre Avrupa’daki savaşın bir yansı­ması olan bu baskının nedeni, Alman İmparatoru’nun 800 bin mark vadetmiş olmasıydı. Ancak Villa bizzat katılmadığı bu baskını ABD kendisine silah ve mühimmat satmadığı için düzenlemişti.

    ABD hemen General Pers­hing komutasında 12 bin kişilik bir ordu gönderdi. Pershing, 1 yıl boyunca kuzeyin elverişsiz arazisinde Villa’nın peşinde koşacaktı. Ancak ABD’nin cezalandırma operasyonu hem başarısız olmuş hem de ordu­su 10 bin kişiye ulaşan Villa’ya yeniden itibar kazandırmıştı. Ocak 1917’de General Pershing ordusunu geri çekme emri aldı.

    resim_2024-08-31_233100872
    Pancho Villa’nın son üç yılını geçirdiği Canutillo’daki heykeli.

    Villa kendi bölgesinde zaman zaman güç toplayarak ancak genelde kaybederek savaşmaya devam ederken giderek zalim­leşti. Zalimleştikçe çevresi da­raldı ve sınırlı sayıda adamıyla vurkaç eylemlerine yöneldi. Nihayet Obregón liderliğindeki ekip 1920’de Caranza’yı devir­diğinde Villa’ya bir uzlaşma önerdi. Zaten Villa’nın Caran­za’ya nefreti, savaşa devam etmesinin asıl itici gücü hâline gelmişti. O gittiğine göre savaşı sürdürmesine gerek yoktu.

    Haziran 1920’de yapılan an­laşmaya göre doğduğu Durango eyaletindeki Canutillo çiftliği Villa’ya verildi. Ancak Obregón her ihtimale karşı kendisini yoketmenin yollarını arıyordu. Sonunda, 20 Temmuz 1923’te 45 yaşındaki Pancho Villa öldürül­dü. Bindiği otomobile tam 150 mermi isabet etmişti. Cinayeti üstlenenler mahkum edildiler­se de birkaç ay sonra affedildi­ler. Mezarında da rahat edemedi Pancho Villa. Gömüldükten 3 yıl sonra başı çalınacaktı.

    Bugün insanlar hâlâ vurul­duğu yerde sembolik bir süvari geçişi ile onu selamlıyor, bir aziz gibi ruhunu çağırıyor­lar. Doğumgününde törenler yapılıyor. Heykeller, binalar, bir dizi turistik eşya onun hâlâ bir umut ışığı olduğunun belirtisi. Devrimin 100. yılı olan 2010’da Meksika’ya gittiğimizde birkaç insanın “Bize ikinci bir Pan­cho Villa gerek” dediğine şahit olmuştuk. Efsanesi zamana meydan okuyan Villa, şairin dediği gibi, devrimi kaybetmiş ama edebiyatı kazanmıştı.

    Sinemada Meksika Devrimi aşkı

    g.tarihi

    Meksika Devrimi’yle ilgili, 134 Meksika yapımı ve 86 yabancı belgesel ile 156 Meksika yapımı ve 143 yabancı kurgu film yapıldı. Hollywood, demiryolu haydutları, sakal tıraşı görmemiş barbarları ve idealist generalleriyle Meksika Devrimi’ne çok erken tarihlerde vuruldu. Daha 1912’de Raoul Walsh’ın “Villa’nın Hayatı” adlı filminde, Pancho Villa ve onun haydut sürüsü, dev kaktüsler arasında çöllerden dağlara koşturan birer kahraman olarak belirdi. Bütün büyük sinemacılar bu büyülü atmosfere vuruldu. Sergey Ayzenştayn (“¡Que viva México!” 1931), Louis Malle (“Viva Maria!”1965), Sam Peckinpah (“The Wild Bunch”, 1969) ve Sergio Leone (“Giu la Testa”, 1971) en ünlüleri. Elia Kazan imzalı “Viva Zapata!” (1952) ise bir klasik. Marlon Brando, Emiliano Zapata rolündedir, onun kardeşini ise aslında Pancho Villa’nın bölgesindeki bir köyde doğmuş olan Anthony Quinn oynar.

  • Refah devleti Uruguay’ı küme düşüren askerî darbe

    50 yıl öncesine kadar “Latin Amerika’nın İsviçre’si” diye nitelenen Uruguay’da 1973’te yaşanan askerî darbe, o zamana dek görülmemiş bir baskı-şiddet dönemini başlatmıştı. Uruguay darbesi, bir millî güvenlik ve beka sorunu olmadığı durumlarda bile kapitalizmin girdiği krize çözüm olarak diktatörlüğün ortaya çıkmasının belirgin örneğiydi.

    Fransız-Yunan sinemacı Costa-Gavras, Yunanis­tan’da Solcu milletvekili Lambrakis’in öldürülmesini 1969 yapımı “Z” adlı filmde ele almış; 1970’te de Arthur London’ın İtiraf kitabından uyarladığı aynı adlı filmi çekmişti. 1972’de kamera­larını gerilla hareketi ve darbeler diyarı Latin Amerika’ya çevirdi. 1970 yazında Uruguay’da yaşa­nan gerçek olaylardan esinlenen “Sıkıyönetim” (État de siège) adlı film; kalkınma yardımlarından sorumlu gibi görünen ama ger­çekte Uruguay polisine işkence konusunda danışmanlık yapan ABD’li görevli Dan Mitrione’nin, şehir gerillası örgütü Tupamaros tarafından kaçırılması ve öldü­rülmesi sürecini anlatıyordu.

    Esas olarak toplumdaki şiddet sarmalına odaklanan filmin gösterime girmesinin ertesi sabahı, 9 Şubat 1973’te, Uruguay Ordusu başkent Montevideo sokaklarında tanklarla arz-ı endam etti. Başkan Juan María Bordaberry’nin atadığı Savunma Bakanı’nı beğenmeyen askerler, durumu protesto ederek emir­leri yerine getirmeyeceklerini bildirmişti. Başkan halkı göreve çağırdı; ordu radyo ve televizyon istasyonlarını işgal etti. İzle­yen günlerde askerle hükümet arasında pazarlıklar başladı ve 12 Şubat’ta ordunun siyasi seçim­lerdeki rolünü kurumsallaştıran bir anlaşmaya varıldı. 23 Şubat’ta hükümeti desteklemek üzere ordu mensuplarından oluşan Millî Güvenlik Kurulu oluştu­ruldu.

    Refah devletini küme düşüren darbe
    Haziran 1973 O zamana kadar darbe geleneği olmayan Uruguay ordusu, hükümetle aylar süren pazarlıklar sonucu 1973’ün Haziran ayında ülke yönetimini ele geçirdi.

    Millet Meclisi ile Millî Güven­lik Kurulu arasında yetki payla­şımı konusunda çatışma, konu­munu korumak isteyen Başkan Bordaberry’nin 27 Haziran’da meclisi feshedip yerine üyelerini kendisinin atayacağı bir Devlet Konseyi kurma kararı vermesiy­le sonuçlandı. Yürütmenin ale­nen eleştirilmesi de yasaklan­mıştı. Bunun üzerine sendikalar hemen bir grev çağrısı yaptı. İki hafta süren grev, sendikalara ve Solcu partilere yapılan acımasız baskı sonucunda bitti.

    Uruguay’da 1985’e kadar sü­recek yeni bir rejime geçilmişti. Görünüşte rejim sivildi ancak ordu tarafından denetleniyordu. Dönemin komşu ülkelerdeki diktatörlüklerinden şeklen farklı olsa da toplumun tarihinde görülmedik bir baskı ve şiddet dönemi başlamıştı.

    Aynı yılın Eylül ayında Şili’de General Pinochet’in Allende yö­netimine yaptığı darbeye kıyasla Uruguay’daki darbe az bilinir. Şili’deki darbe kendine has bir ilerici rejime karşı yapılmışken Uruguay’da böyle bir durum olmadan, üstelik 70 yıldır alt kıtada demokrasi ve refah için örnek gösterilen, “Latin Ameri­ka’nın İsviçre’si” diye nitelenen bir ülkede sırf iktidar paylaşımı uğruna gerçekleşmişti. İnsan haklarına saygıyla, ordunun yurttaşlık bilinciyle örnek göste­rilen ülke, bir anda insan hakları ihlalleriyle anılmaya başlıyordu.

    Uruguay darbesi, bir millî güvenlik ve beka sorunu olma­dığı durumlarda bile kapitaliz­min girdiği krize çözüm olarak diktatörlüğün ortaya çıkmasının belirgin örneği olması açısından önemliydi. Bunu daha iyi anla­mak için ülkenin yakın geçmişi­ne kısaca gözatmak gerekiyor.

    Uruguay 1828’de İngiltere’nin Brezilya ve Arjantin arasında bir tür tampon ülke olarak oluş­turuldu. 20. yüzyıla girerken ülkede iki geleneksel parti vardı: Toprak sahiplerinin çıkarlarını temsil etmesi için kurulan Blan­co’lar (Ulusal Parti) ve başkent Montevideo burjuvazisini temsi­len Colorado’lar (Colorado Parti­si). 1904’te iktidardaki Colorado Partisi’nin başlattığı reformlar sayesinde 15 yıl içinde zamanına göre ileri bir sosyal devlet inşa edildi. Örneğin 1915 gibi erken bir tarihte 8 saatlik işgününden söz ediliyordu. 30 yıllık çalış­manın ardından 60 yaşında emeklilik yalnızca memurlar için değil tarım işçileri hariç tüm işçilere uygulandı. Daha ilginci, 10 yıl çalışan emekçi kadınlara çocuk doğurmak için ayrıldık­larında küçük de olsa bir maaş bağlanmasıydı.

    Siyasi Tarih
    İktidarı kendi elleriyle orduya teslim eden Uruguay Başkanı Juan María Bordaberry’ye göre ülkedeki ekonomik ve toplumsal krizi çözmek için diktatörlüğe geçmek gerekiyordu!

    İngiliz sermayesini kamu­laştıran devlet, ekonominin merkezine yerleşmişti. Elektrik, su, sigorta, banka, ulaşım gibi sektörler tamamen devletin elindeydi. Ayrıca sağlık, eğitim ve altyapıya önemli yatırımlar yapıldı. 1905’den 1913’e millî gelirin beş kat artması da önemli başarıydı. Yönetim kırsal oligar­şinin çıkarları aleyhine geniş kesimlerin hayatını kolaylaş­tırırken, ulusal sermayenin gelişimine de önayak olmuştu. Tarımsal ihracatın kaldıraç işlevi gördüğü bu ekonomi politikası, Uruguay demokrasisinin de temel taşını oluşturuyordu. Bir anlamda orta sınıfın güçlendiril­diği bir demokrasinin inşaı söz konusuydu. Ancak 1929 dünya ekonomik krizi sonrası emtia fiyatları düşünce sistem tıkan­dı ve muhafazakarlar iktidara geldi. 1933’te sivil bir diktatörlük bile kuruldu.

    Ücretlerin bastırıldığı, re­formların tıkandığı bir dönem­den sonra 1942’de Colorado Partisi yeniden iktidara döndü ve ikinci reform hamlesi başladı. 1943’te kırsal kesimde çalışan­lara da emeklilik hakkı tanındı, 1948’de İngiliz şirketlerinin millîleştirilmesi tamamlandı, 1950’de sağlık sigortası getirildi. Bu dönemde kamu yatırımları desteklenirken, ithalat zor­laştırılıp ithal ikamesi yoluyla sanayileşmeye hız verilmişti. 10 yılda sanayi ikiye katlanıp ihra­cat patlama yapınca, Arjantin ve Brezilya’dan gelen tasarruflar da ülkeye yöneldi ve bu sayede finans sektörü gelişti. Uruguay işte tam bu dönemlerde “Latin Amerika’nın İsviçresi” diye anıl­maya başlandı.

    Siyasi Tarih
    1973’ten 1985’e kadar süren baskı ve devlet terörü döneminde her 450 Uruguaylıdan biri siyasi mahkum oldu.
    Siyasi Tarih

    Her şey yolunda gibi görünür­ken 1950’li yılların ortalarından itibaren işler tersine döndü. 2. Dünya Savaşı ve Kore Savaşı döneminde yün, et ve tarım ürünlerinin fiyatları çok yüksel­miş, Uruguay süreçten çok kârlı çıkmıştı. Ancak savaş koşulları kalkıp bu malların fiyatları düştüğünde bütün avantajını kaybetti.

    İhracat 1952-1959 arasında yüzde 43 azaldı. Para değer kaybetti, ülke bir finans merkezi olmaktan çıktı. Büyüme durun­ca iflas dalgası başladı. Hayat standardındaki düşüş herkesi etkilemişti. Böylece Colorado Partisi 1958’de seçimleri kaybet­ti, Ulusal Parti iktidara geçti.

    Uruguay’da kapitalizmin rekabet gücünü kazanabilmesi için eski sistemdeki sosyal kaza­nımların tasfiyesi gerekiyordu. Ancak siyaset erbabı kurumsal çerçevede bir çözüm üreteme­di. 1967’ye gelindiğinde sistem tıkanmıştı: Hükümet çözüm üretemiyor, demokrasi işlemi­yordu. Aynı yıl yapılan seçim­lerde Colorado Partisi yeniden iktidara geldi.

    1968, Uruguay için siyasal, ekonomik ve toplumsal krizin tırmandığı bir yıl oldu. Enf­lasyonun yüzde 130’u aştığı ülkede işçiler ve öğrenciler ayaktaydı. Ücretlerin dondu­rulması, demokratik hakların kısıtlanması, grevleri ve öğrenci olaylarını alevlendirdi. Tam da bu dönemde adını İspanyol sömürgecilerine karşı savaşan İnka isyancısı Tupac Amaru’dan alan Tupamaros şehir gerillası hareketi öne çıktı. Tupamaros, Bolivya’daki Che’nin gerillala­rından farklı olarak kırda değil kentte örgütlenmişti. Ülkenin 2.6 milyon nüfusunun 1 milyonu başkent Montevideo’da yaşı­yordu. Tupamaros banka soyup yoksul halka dağıtıyor, böylece yoksul halkın da sempatisini ka­zanıyordu. Eylemlerinde kimse de ölmüyordu.

    Siyasi Tarih
    Diktatörlük dönemini cezaevinde geçiren ve Tupamaros’un tarihî simalarından olan Mujica (solda), 2010’da başkanlık seçimlerini kazandı.

    1968’den itibaren örgüt adam kaçırma, bombalama, fabrika yakma gibi eylemlere de başla­yınca iktidar paniğe kapıldı. ABD ise iktidar değişikliğine gidile­bileceği endişesiyle hükümetin baskısını örgütlemek üzere ülkeye özel uzmanlar, işkenceci­ler gönderdi. Bir yandan da aşırı Sağcıların örgütlenmesiyle ölüm mangaları kuruldu. Costa Gav­ras’ın “Sıkıyönetim” filmi işte tam da bu dönemi ele alıyordu.

    1971 seçimleri alarm zillerini çaldı. Sol partiler ve Hıristiyan Demokrat Parti, Şili’deki Allen­de’yi iktidara getiren ittifaka benzeyen Frente Amplio’da (Ge­niş Cephe) birleştiler. Tupama­ros seçim sırasında ateşkes ilan etti. Solun iktidar olma ihtimali kurulu düzeni tedirgin ediyor­du. İktidarın düzenbazlıkları altında yapılan seçimlerde Geniş Cephe’nin adayı Frente Amplio yüzde 18 oy alabildi. Ekonomik durumu düzeltmekten aciz yeni başkan Juan María Bordaberry gerillalara karşı mücadeleyi esas aldı ve polisin yerine orduyu göreve çağırdı. O zamana kadar Uruguay Ordusu’nun bir darbe geleneği yoktu; 1933’teki darbe bile polis aracılığıyla gerçekleş­mişti. Ancak toplumsal uzlaş­manın zeminin kalmadığı bir dönemde kartlar yeniden karıl­maktaydı. Başkan Bordaberry, gerillaların kökünü kazımak için 15 Nisan 1972’de savaş ilan etti ve ordu büyük bir vahşetle birkaç ay içinde Tupamaros hareketini ezdi.

    Siyasi Tarih
    Uruguaylılar 1996’dan beri her 20 Mayıs’ta gözaltında kaybedilenlerin anısına düzenlenen “Sessizlik Yürüyüşü”nde biraraya geliyor. Geçen ay düzenlenen yürüyüş…

    Böylece ekonomik krizden rejim krizine ve oradan da askerî müdahaleye yani demokrasi­nin tedavülden kaldırılmasına hızlı bir geçiş yapıldı. Başkana göre özgürlüğü kurtarmak için diktatörlüğe geçmek gerekliydi! Darbenin yapıldığı 1973’le 1977 arasında işçiler reel ücretlerinin yüzde 30 düştüğünü gördüler. Ekonomi liberalleştirilirken iş­gücünün maliyeti de düşürülü­yordu. 1985’e kadar yurttaşların toplumsal ve demokratik hakları kısıtlandı. Küçük ülkede 6 bin kişi (her 450 kişiden biri) siyasi mahkum oldu; 116 ölüm (suikast, gözaltı ölümleri, “intiharlar”) ve 172 “zorla kaybetme” vakası tespit edildi.

    Siyasi Tarih
    Görev yaptığı beş yıl boyunca ülkesinin karanlık geçmişiyle yüzleşmesi için çabalayan Mujica (Pepe) mütevazı yaşamıyla da tüm dünyada sempati topladı.

    İlerleyen yıllarda, diktatörlük döneminde kaçırılan çocuklar, kayıplar ve yargılamalarla yüz­leşmek, hesaplaşmak için yoğun çaba sarfedildi. Hapsedilenler, kaybedilenler tek tek tespit edilip akıbetleri ortaya çıkarıldı. Vahşi devlet terörünün mağ­durlarına, kurbanlarına ilişkin belleğin yeniden inşaı için giri­şimler diktatörlüğün suçlarının dökümünü çıkarmakla kalmadı, bu suçları kısmen de olsa kovuş­turdu. Örneğin 2006’da birkaç eski asker ve polis, üç Solcu mi­litanın “kaybolmasından” dolayı mahkum edildi. Aynı yıl döne­min Başkanı ve Dışişleri Bakanı 4 cinayetten sorumlu olarak 20 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

    Tupamaros’un tarihî simala­rından “Pepe” Mujica 2010-2015 arasında Frente Amplio’nun adayı olarak başkan seçildi. Uru­guay, mütevazı hayatıyla dikkat çeken Mujica döneminde kendi karanlık geçmişiyle yüzleşme imkanına sahip oldu.

  • Fransa: Yakarsa dünyayı emekliler yakar

    Fransa: Yakarsa dünyayı emekliler yakar

    Bu yıl başında ülkede ilan edilen emeklilik reformu, başta ilgili yaş grubu olmak üzere geniş kesimlerin ciddi tepkisiyle karşılaştı. Macron hükümetinin by-pass manevralarıyla yasalaşan karar sonrası başlayan gösteriler kitlesel nitelik kazandı. Neoliberalizmin, krizi toplumun en örgütsüz bölümüne yükleme çabası…

    Fransa 2023’te yeni bir siyasal-toplumsal buna­lıma girdi. Bunun ekolojik ve demografik boyutları var. Emeklilik yasa tasarısına karşı uzatmalı toplumsal hareketler; dünyanın sayılı kültür turiz­mi merkezlerinden Paris’te çöp tepeleriyle, ulaştırmadaki aksaklıklarla, yolların kapatıl­masıyla gündelik hayatı sürekli kesintiye uğratmakta. Başkan Emmanuel Macron’un otoriter yönetimine, uluslararası insan hakları kuruluşların da eleş­tirdiği polis baskısı ve şiddeti eklenince siyaset iyice gerildi.

    18-23 GUNDEMIN TARIHI

    10 Ocak’ta ilan edilen emek­lilik reformu, Fransa’da tam emekli maaşı almak için gere­ken katkı payı yıllarını artırıyor. Dolayısıyla daha uzun süre çalışmak gerekiyor. Oysa özel­likle son dönemeçte (55-64 yaş) bulunanlar için bu o kadar kolay değil. En vasıflı 55-64 yaşında­kiler, yöneticiler ve halihazırda bir işe sahip olanlar çalışmaya devam etme eğiliminde. İşsiz olanlar ise “daha düşük üret­kenlik” gibi özellikle yaşla ilgili önyargılar nedeniyle iş bulmak­ta zorlanmakta.

    Emeklilik yaşının 62’den 64’e yükseltilmesi konusundaki yasa tasarısı, Macron’un çoğun­luğuna sahip olmadığı millet meclisinin by-pass edilmesiyle senatodan geçti. Eylemler ise, Mart’ın 7-8-9’unda başlayıp sokak siyasetine alışık olan Fransa’da bile tahminleri altüst ederek 50 yıldır görülmemiş bir genişliğe ve yoğunluğa ulaştı. Yurttaşların %70’inin emeklilik yasasına karşı olduğu, %60’ının da sokak eylemlerini destek­lediği bir ortamda, daha dün başkanlık seçimlerini kazanmış olan Macron’un itibarı dibe vur­muş durumda (Garip gelebilir ama %35 de fikirlerin ve dava­nın sesinin duyurması adına kimi zaman şiddet eylemlerinin ‘gerekli’ olduğu kanaatinde).

    Macron sendikacıları emek­lilik maaşlarının nasıl karşıla­nacağına dair bir öneri getirme­mekle itham ederken, herhangi bir işgal veya savaş tehlikesiyle karşı karşıya olmayan Fransa’da önceki dönemde 293 milyar Euro olan askerî harcamaların 2024-2030 döneminde 413 mil­yara çıkarılacağını belirtti.

    resim_2024-08-25_174747893
    Macron hükümetinin Meclis’i bypass ederek geçirdiği emeklilik reformu büyük sokak protestolarına neden oldu.

    Yeni yasa, insanların 43 yıl çalışmasını zorunlu kılıyor. Çalışanların önemli bir kısmı­nın emekliliği görememesi bile muhtemel! Ne de olsa emekçi­lerin ortalama ömrü, Fransa’da neredeyse müstakbel emeklilik yaşına denk gelmekte.

    Öfkenin girdabını anlamak için yurttaşların %82’sinin baş­kanın sendikalarla görüşmesi gerektiğini belirttiği; %79’unun kararın geri çekilmesini iste­diği; %63’ünün sokak sefer­berliğini desteklediği; hayatı felç eden grevler ve blokajları destekleyenlerin oranının da %54 olduğu gözönüne alınırsa, demokrasinin mihenk taşının hayli tartışmalı olduğu anlaşı­labilir.

    Hükümet ise mecliste azınlık olduğu için kararı kaçırırken, yine azınlık olduğu senatoda Anayasa’nın otoriter bir boş­luğunu kullanarak emeklilik yasasını bir oldubittiye getirdi. Böylece 5. Cumhuriyet anaya­sasının yürütmeyi son derece güçlendiren, otoriter yapısı bir defa daha ortaya çıktı.

    2022 başkanlık seçimlerinin ilk turunda Macron, seçmenler­den sadece beşte bir oy almıştı (%20.07). İkinci turda eski Ulusal Cephe (Front National) yeni RN’nin faşist adayı Marine Le Pen’e karşı çıkan seçmenlerden aldığı %38.55 ile başkan seçil­di. Oyların yarısı çoğunlukla Sol’dan, yalnızca aşırı Sağ’ı engellemek için ona oy veren seçmenlerden geldi. Hatta bizzat Macron, sonra çabucak unutsa da 24 Nisan 2022’de “Birçok yurttaşımızın benim fikirleri­mi desteklemek için değil, aşırı Sağ’ı engellemek için bana oy verdiğini biliyorum (…) Görev bilincinin, cumhuriyete olan bağlılığının ve son haftalarda dile getirilen farklılıklara saygı­nın bekçisiyim” demişti.

    Bunu izleyen yasama seçim­lerinde, ittifakının adayları ilk turda seçmenlerin %11.97’sinin oyunu aldı. Bu oranlar, 5. Cum­huriyet tarihinin tamamındaki en düşük oranlar. Bütün bunla­rın sonunda, Macron’un etrafın­daki ittifakın milletvekilleri, 289 ile çoğunluğun sağlandığı mec­liste ancak 250 sandalye alabil­diler. Böyle bir durum herhangi bir parlamenter sistemde, bir program etrafında bir koalisyon oluşturmak için az çok uzun bir tartışmayı zorunlu kılardı. Mac­ron, 2017’de Sosyalist Parti’nin (216 sandalye kaybetmişti) ve LR’nin (92 sandalye kaybetmişti) bazı seçilmiş temsilcilerini ilk defa toplayarak 314 sandalye almayı başardı. Benzer bir duru­mu 2022’de esas olarak LR’lerle yenileyebileceğini düşündü. Başarısızlığını kabul etmek ve gerçek bir ittifak önermek istemediğinden, çoğunluktay­mış gibi hareket etmeyi tercih etti. Ancak Macron, 5. Cumhu­riyet’teki en zayıf sosyal tabana, en zayıf seçmen tabanına sahip.

    Nüfusun büyük çoğunluğu ta­rafından reddedilen bir reformu hayata geçirmek için kullanılan yöntemler, demokratik olmayan bir sistemin ve fiilen itibarını kaybetmiş bir başkanın redde­dilmesini kolaylaştırdı. Macron, kendisi parlamentoda çoğun­luğa sahip olmadan emeklilik reformunu geçirmeye çalışan; Meclis’teki tartışmaları 20 gün ve tüm prosedür için 50 günle sınırlayan; meclisi oldu bittiye getiren bir maddeyi kullanmak­la kalmadı; aynı zamanda bir azınlık yasa tasarısının oylama yapılmaksızın dayatılmasına izin veren ünlü 49.3’ü kullanarak emekliliğe erişim koşullarını bü­yük ölçüde değiştiren bir yasayı geçiren ilk devlet başkanı oldu.

    Fransa’daki toplumsal hare­ketlerin tarihine dönüp bakar­sak, emekli maaşları üzerindeki mücadelelerin önemi çarpıcıdır. 1982’den itibaren kaydedilen çok sayıda işçi, köylü ve öğrenci mü­cadelesi var. Bunların yaklaşık 15’i ulusal seferberliklerle büyük ölçekli toplumsal hareketler. 1995’te Juppé emeklilik reform planına karşı; 2003’te Fillon’un emeklilik sisteminde reform yapma planına karşı; 2010’da yeni Fillon planına karşı; 2018’de demiryolu çalışanlarının du­rumuna karşı; 2019’da Edouard Philippe reformuna karşı; ve son olarak 2023’te mevcut reforma karşı.

    1982’de 60 yaşında emekli­liğin getirilmesinden bu yana birbirini izleyen tüm hükümet­lerin öncelikli hedefi, saplantısı, bunu değiştirmek. “Uluslararası rekabet buna imkan vermez, Fransız ekonomisini mahvolur” teranesiyle emeklilerle ilgili haklarda kısıtlama temel bir hedef. Oysa şirketler tarafından ödenmesi gereken sosyal güven­lik katkı payları sistematik olarak azaltılmasına rağmen, emekli maaşlarının finanse edilmesi şüphesiz imkansız değil.

    resim_2024-08-25_174752656
    Kamuoyu araştırmalarına göre halkın %70’i emeklilik yaşını 62’den 64’e yükseltecek değişikliğe karşı.

    Öte yandan Fransa’nın durumu Avrupa ve uluslararası sermaye için kabul edilemez görünüyordu. Zira diğer Avrupa ülkelerinde çalışma süresinin ve emeklilik yaşının yükselmesi yönündeki eğilim gerçekleşmiş durumda. Çoğu ülkede emeklilik yaşı 67’ye çıkıyor ve bunun 70’e çıkması bekleniyor. Dolayısıyla kapitalizmin bir Fransız istisnası yapması beklenemez.

    Çalışma yıllarının artırıl­masına yönelik baskılar özel­likle 2008 krizinden sonra iyice pekişti. Güvenlikçilikle kemer sıkmayı birleştiren neolibera­lizm, krizi toplumun en örgütsüz kesimlerinin sırtına yüklemeye yöneldi. Böylece bir dönemin çalışma saatlerini (35 saat!) ve yıllarını azaltmaya yönelik mücadeleler, sendikaların ve Sol siyasal partilerin zayıflamasıyla uygulanabilir bir hâle geldi.

    Ancak Fransa’daki eylemler­de bu defa önemli bir fark var. Geçen dönemde siyasal düzeyde, mecliste ciddiye alınabilir bir destek olmazken, bu defa LFI (Boyun Eğmeyen Fransa-Me­lenchon’un hareketi) milletve­kilerinin önemli bir kısmının gösterilerde, ablukalarda yer aldığı görülmekte. Yani uzun zamandan beri ilk defa sokaktaki mücadele, meclisle bir bağlantı kurabildi.

    resim_2024-08-25_174757548
    Paris’teki Arc de Triomphe üzerine protestocuların astığı pankart: “64’e hayır”.

    31 Ocak’ta 2 milyondan fazla insanın katılımıyla ilk gösteriler başladı. Bu rakam, 1995’te dö­nemin başbakanı Alain Juppé’yi gerileten gösterilerdekinden fazlaydı. Ancak gösterilerin bir başka özelliği, ilk defa küçük ve orta ölçekli kentlerde de yüksek katılımın sağlanmış olmasıydı. 1970’lerden bu yana gösteri yüzü görmeyen yerlerde bile insanlar sokaklardaydı. Ocak’tan Nisan 13’e, sendikalar tam 12 defa insanları eyleme çağırdı. Polisin ve sendikaların verdiği katılım oranları her yerde olduğu gibi çok farklıydı (sayılar 500 binden 3.5 milyona uzanmakta). Olay­larda gözaltına alınanların sayısı 1.000’i geçti. Grevler (bir genel grev olmadı) gündelik hayatı felç edecek güce ulaşmadıysa da kesintiye uğrattı.

    Emeklilik reformuna karşı mücadeleyi sendikalararası (CGT, Solidaires, CFDT, FO, FSU) koordinasyon yürütmekte. Dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi Fransa’da da sendi­kacılık altın çağından epey uzak. Sendikalaşma oranı 1970’le­rin sonunda keskin bir düşüş gösterdikten sonra 1990’larda durağan bir seyir izledi ve son birkaç yılda yeniden azalma eğiliminde. 1970’lerde %25 olan sendikalaşma oranı, 1980’lerin başlarında %10 dolaylarına düş­tü. 2013-2019 arasında %11.2’den %10.3’e geriledi. Bu gelişmelerde istihdam koşullarının bozulması belirleyici ise de 2017 Macron kararnamelerini de işaret etmek gerekiyor. Bu kararnameler işyeri temsilcisi sayısını üçte bir oranında azalatarak sendikacılı­ğı zayıflattı.

    Militan dokudaki bu kırıl­ganlık, emeklilik reformuna karşı gösteriler ölçeğinde pek görülmedi. Gösterileri bu kadar güçlü kılan, birleşik bir sen­dika cephesinin yerel sendika ağlarıyla içiçe geçmesi. Küçük kentlerde özellikle hastanelerde güçlü olan CFDT veya FO, EDF ve fabrikalarda güçlü olan CGT, eğitim kesiminde FSU sayesinde hareket genişledi ve yayıldı. CGT, Solidaires ve FSU gibi mücade­leci sendikaların etkin olduğu alanlarda grevler daha etkili ise de çok azı sürekli. Taban hare­ketleri, öz-örgütlenme biçimleri­ne geçişte önemli olması gereken AG (meclisler) ise yeterli değil. İnsanların sokakları, meydanları doldurması için bu çeşitliliğin katkısı önemli; ancak greve çık­mak için yeterli değil.

    resim_2024-08-25_174802807
    Temizlik işçilerinin 6 Mart’ta başlayan grevi nedeniyle Paris kaldırımlarında yığılan çöpler…

    Sendikalar arasındaki ayrım kabaca iki çizgiye indirgenebilir: Biri sivil seferberlikle kamuoyu oluşturup siyasal baskıya ağırlık verirken, diğeri sendikacılığın daha geleneksel, “sınıfçı” tutu­muna uygun olarak grevlerle eylem gücünü gösterip sonuç almaya yönelmekte. Birinci çizgi esas olarak CFDT, ikinci çizgi de ağırlıklı olarak CGT tarafından temsil edilmekte.

    Bununla birlikte Macron’un itibar kaybı, genel olarak bir siyasal meşruiyet meselesini öne çıkarmıyor. Bütün baskı aygıtlarıyla, Fransa’da düzen hüküm sürmeye devam ediyor. Macron’un temsil ettiklerinden ziyade kendisinin hedef alınması da henüz toplumsal hareketin daha genel bir sorgulamadan uzak olduğunu gösteriyor. Bunun bir kanıtı da birkaç milyonluk gösterilerin ve kısmi grevlerin bile halkın büyük çoğunluğunu içermemiş, onları mücadeleye çekememiş olması. Tabii bunun bir nedeni de geniş kesimlerin içinde bulundukları güvence­sizlik, belirsizlik ortamında risk almaktan uzak durması.

    Emmanuel Macron, faşist Ma­rine Le Pen karşısında kitlelerin kerhen desteği ile ikinci turda başkanlık koltuğuna oturmuş olsa da, emeklilik reformu için gereken meclis çoğunluğundan yoksun kaldı. Şimdilik, Anayasa Konseyi’nin kararından sonra sendikalar ve meclisteki Sol mu­halefet 68’in mirası “mücadeleye devam” şiarını sürdürüyor.

  • Peru’da taht oyunları ve siyasal bunalımın kodları

    2016’dan beri altı kez başkan değiştiren Peru’da, Temmuz 2021’de göreve gelen Pedro Castillo’nun darbeyle indirilmesinin ardından başlayan protestolar dinmiyor. Ondan önceki başkanların biri sürgüne gönderilmiş, diğeri gözetim altındayken intihar etmiş, diğer üçü ise istifa etmişti. Peru’da uzun süredir devam eden siyasal-kurumsal bunalımın yapıtaşları ve aktörleri…

    Peru’da 2021’de seçilen eski devlet başkanı Pedro Castillo’nun 7 Aralık 2022’de darbe ile iktidardan düşürülmesi ve tutuklanması sonrasında başlayan protesto gösterileri 4 aydır devam ediyor. Mart sonu itibarıyla, polis ve ordunun sert müdahalesi ve sıkıyönetim şartlarına rağmen hız kesmeyen protestolarda, özellikle yerliler ve köylülerin etkin olduğu bölgelerde 100’e yakın kişi hayatını kaybetti, yaralananların sayısı 2 bine yaklaştı. Yoğunluğu ve süresi itibarıyla dünyada son 20 yılın en önemli toplumsal gösterileri bunlar.

    Castillo, 7 Aralık 2022’de yaptığı bir açıklamayla Kongre’yi dağıttığını, ordu ve polisi göreve çağırdığını ve bir olağanüstü hâl hükümeti kurduğunu ilan ettikten sonra “kendi kendisine darbe düzenlemek”le suçlandı ve tutuklandı. Destekçileri ise eski başkanın, onu yasadışı yollardan devirmeye çalışan Kongre’nin aşırı sağcıkanadına karşı kendini savunduğunu ileri sürüyor.

    Bu göstericiler, Castillo’nun yerine Kongre tarafından göreve getirilen yardımcısı Dina Boluarte’nin istifa etmesini, Kongre’nin kapatılmasını, Castillo’nun serbest bırakılmasını, derhal erken seçimlerin düzenlenmesini ve yeni bir anayasanın çıkarılması için halkın her kesiminin dahil edildiği bir Kurucu Meclis toplanmasını talep ediyor.

    14 Aralık’ta ülke çapında olağanüstü hâl ilan eden Boluarte hükümeti, 30 gün süreyle seyahat özgürlüğü, toplantı ve gösteri özgürlüğü gibi birçok anayasal hakkı askıya aldı. Sağ kesimler ise şimdiden gösteriler sırasında yaşanan cinayet, işkence, keyfî tutuklamalar gibi insan hakları ihlallerine karşı cezasızlığı sağlamak için harekete geçmiş görünüyor. Aşırı sağcı Renovación Popular Partisi, Peru’nun Amerikalararası İnsan Hakları Yüksek Mahkemesi’nden çekilmesini talep ediyor. Ulusal ve uluslararası insan hakları örgütleri, gösterilerin bastırılması sırasında cereyan eden olayları “uluslararası hukuka karşı cürüm” ve “insanlığa karşı işlenmiş suç” olarak nitelendiriyor.

    image-129
    Peru’da eski devlet başkanı Pedro Castillo’nun darbe ile iktidardan düşürülmesi sonrasında başlayan protesto gösterileri 4 aydır devam ediyor.

    Bu sırada sokağın “Dina, katil, istifa”, “Çürümüş meclis, çekil!” taleplerinin baskısıyla 2026’da yapılacak olağan seçimlerin 2024’e çekilmesi için meclis oylamaları da başladı. Sol muhalefetin Kurucu Meclis çağrısı reddedilirken, seçimler yeniden olağan tarihine, 2026’ya bırakıldı. Oysa kamuoyu araştırmalarına göre, başkanlık ve meclis seçimlerinin bu yıl yapılmasına onay verenlerin oranı %73 idi.

    Peru’da yönetici sınıfın içinde bulunduğu kriz, yeni bir durum değil. 2016’dan bu yana ülkede altı kez başkan değişti. 2016’da seçilen Pedro Pablo Kuczynski, iki yıl sonra meclis oylamasıyla devrildi. 2018’de Başkan Yardımcısı Martín Vizcarra, onun yerine geçici başkan olarak atandı. 2020’de Vizcarra’nın yerine önce beş günlüğüne Manuel Merino ve sonra da Francisco Sagasti geçti. Temmuz 2021’de göreve başlayan Castillo’nun darbeyle itham edilerek indirilmesinin ardından yerini alan Dina Boluarte ise Peru’nun bağımsızlığından bu yana, yani yaklaşık 200 yıldır başkanlık makamına geçen ilk kadın oldu. Kendisinden önceki başkanların biri sürgüne gönderilmiş, diğeri gözetim altındayken intihar etmiş, diğer üçü ise istifa etmişti.

    2021’de 18 kişi başkanlığa aday olmuştu. Bu adaylar arasındaki Castillo %19 ile sürpriz bir birincilik elde ederken, sistemin kabusu diktatör Alberto Fujimori’nin hapisten de olsa nüfuzunu sürdürmesini sağlayan kızı Keiko Fujimori %13 ile en yakın rakibi olmuştu. Her ikisi de birinci tur öncesinde yapılan IPSOS anketinde ilk dört aday arasında görünmüyordu. Ancak pandemiden ciddi şekilde etkilenen Peru’da geleneksel aşırı sağ ve pragmatik Fujimoristlerin birleşik bir aday çıkaramaması, halkın Lima seçkinlerine tepkisiyle birleşince Castillo beklenmedik bir biçimde öne çıkmıştı.

    resim_2024-09-03_014427610
    İstenmeyen başkan Pedro Castillo’nun ardından Peru’nun devlet başkanlığına getirilen Dina Boluarte’yi desteklemeyenlerin oranı %71’de.

    Başkanın seyir defteri

    Pedro Castillo her ne kadar solcu Perú Libre partisinin adayı olsa da bu partinin organik bir üyesi değildi. Yıllar boyunca 2001’de başkan olan Alejandro Toledo’nun partisi Perú Posible bayrağı altında siyaset yapmıştı. Perú Libre kendisini Marksist, Leninst ve Mariategist (bu isim Peru’da sosyalizmin tarihsel siması José Carlos Mariátegui’den geliyor) olarak nitelendirse de adaylarının önemli bir kısmı komünist değildi. Stalinci bir gelenekten gelen bu parti, daha ziyade ekonominin stratejik sektörlerinin ulusallaştırılmasından yana, yeni kalkınmacı bir ekonomik program öneriyordu.

    51 yaşında iktidara gelen Castillo, ulusal siyaset sahnesinde 2017’de 75 gün süren öğretmenler grevi sırasında bürokratik sendika yönetimine karşı çıkarak yürüttüğü mücadele ile belirmişti. Peru için çok önemli olan yerli kimliğinden ziyade, köylü ve “taşralı” kimliği ile öne çıkmıştı.

    resim_2024-09-03_014433183
    Peru’da devam eden protestolarda, özellikle yerliler ve köylülerin etkin olduğu bölgelerde 100’e yakın kişi hayatını kaybetti.

    Kampanya boyunca “rondero” geçmişinin, yani Sendero Luminoso’nun (Aydınlık Yol) yenilgisinde önemli bir rol oynayan yerli-köylü özsavunma örgütlerinin (Rondas campesinas) bir üyesi olduğunun altını çizmişti.

    Castillo, ülke nüfusunun %40’ının Lima ve civarında toplandığı Peru’da, And bölgelerinde neoliberalizmin tahribatına karşı mücadele eden yerlilerin oylarının %70-90’ını alarak öne çıkmıştı. Öte yandan Latin Amerika’nın ilerici önderlerinden farklı olarak LGBTİ+ ve kadın haklarına karşıydı. Dolayısıyla, Kurucu Meclis’ten beklentisi de Latin Amerika’daki diğer yerli-köylü hareketlerindeki gibi patriyarka, neoliberalizm ve emperyalizme karşı bir tutum değildi.

    Büyük medya, aşırı sağcı milletvekilleri ve yargı, köylü kökenli bir sendikacının başkanlığını başından itibaren kabul etmedi. Hatta meclisteki sağ ve aşırı sağ kesimler, Kurucu Meclis önerisinin referanduma götürülmesinin önüne geçmek için Castillo’yu indirmeyi de hedefledi.

    Pedro Castillo, ilk zamanlarında hem başkent Lima hem de taşra solunu kapsayan bir hükümet oluşturabildiyse de 1.5 yılda 70 bakan ve 5 başbakan değiştirdi. Üstelik vaatlerini yerine getirebilmek için toplumsal örgütlenmelere yaslanacağına, solcu veya ilerici Bakanları geri çekip yerlerine kendi ideolojisiyle taban tabana zıt, neoliberal teknokratları hükümetine alarak yönetici sınıfları ikna etmeye yöneldi. Örneğin insan hakları konusunda uzmanlaşmış avukat Mirtha Vásquez’in yerine, aşırı sağcı Renovacion Nacional (Ulusal Yenilenme) Partisi üyesi Hector Valer’i başbakan olarak atadı. Böylece 1.5 yılda siyasal inisiyatifini kaybetti.

    resim_2024-09-03_014437818
    Peru’nun ‘rondero’su Pedro Castillo, seçim kampanyasında yerli-köylü özsavunma örgütlerinin bir üyesi olduğu dönemin, yani “rondero” geçmişinin altını çizmişti (üstte). Elinde “Pedro’ya acil özgürlük” pankartı taşıyan bir protestocu (altta sağda).
    g. tarihi

    Castillo, 7 Aralık 2022’de televizyona çıkıp da Kongre’yi geçici olarak feshettiğini, adalet kurumunu yeniden düzenleyeceğini, kararnamelerle işleyecek bir olağanüstü hâl hükümeti oluşturacağını ve yeni anayasa için bir Kurucu Meclis seçimine gidileceğini ilan ettiğinde 18 aylık yönetimine Kongre’nin son vereceğini, ordu ve polisin de bunu onaylayacağını düşünmemişti.

    Kongre’yi feshetme aşamasında, kararına katılmayan Bakanları dakikalar içinde istifa etmeye başladı. 9 dakika içerisinde, savunma hakkı da tanınmadan başkanlıktan indirildi ve bir dizi yolsuzluk davasının öznesi hâline getirildi. Sonunda da Meksika elçiliğine sığınmaya giderken kendi korumaları tarafından tutuklandı. Bütün bunlar sadece iki saat içinde cereyan etmişti!

    Krizden krize

    Peru’daki rejim ilk bakışta güçlerarası denge ve denetleme ilişkisinin kurulamadığı bir hiper-başkanlık sistemi gibi gözükse de yarı parlamenter bir karakter taşıyor. Diğer Latin Amerika ülkelerinde meclis, bütçenin hazırlanmasında, hükümetin yönetiminde engeller çıkarabilirken Peru’da, Castillo’nun durumunda olduğu gibi “başkanın ahlaki yetersizliği”nden hareketle soruşturma açabilir ve onu indirebilir.

    Ülkenin son beş başkanının yolsuzluk ithamlarıyla görevlerinden ayrılmak zorunda kalmasına neden olan bu siyasal-kurumsal bunalım, Alberto Fujimori’nin 1993’te Anayasa’ya eklediği bir maddeden kaynaklanıyordu. Bugün de geçerli olan madde, siyasal partilerin ve adaylarının iş çevreleri tarafından finanse edilebileceğini söylüyordu. Böylece mecliste iş çevrelerinin çıkarlarının gözetileceği bir çoğunluğun sağlanması hedefleniyor, Başkan da meclis tarafından kıskaca alınabiliyordu.

    resim_2024-09-03_014536303
    Krizin mimarı 1990-2000 arasında Peru’nun devlet başkanlığını yapan Alberto Fujimori, bugün yaşanan siyasalkurumsal bunalımın temel aktörlerindendi.

    Peru nereye?

    Halkın %90’ının güvenmediği meclisin kararı ve medyanın linç girişimi, Peruluların yapısal sorunlarının çözümü için seçim talebiyle başlattığı büyük gösterilere neden oldu. Bugün, halkın %71’i Dina Boluarte’nin başkanlığını benimsemiyor. Gösteriler esas olarak sendikaların, kayıtdışı çalışanların ve köylü kesimlerinin desteğiyle sürüyor. Meclisteki muhalefet ise yeni başkanın siyasi sığınma almadığı takdirde hapse gönderileceğini iddia ediyor.

    Şu anda Peru’da halk nezdinde meşruiyeti olmayan kurumlar ve meclis, kendi içinden bir seçenek sunma kapasitesinde olmadığı gibi yenilenmenin önünde de engel olarak durmaya devam ediyor.

    resim_2024-09-03_014540407
    Protestocular, geçmiş gösterilerde hayatını kaybedenlerin portrelerini taşıyor.
  • Latin Amerika siyasetinde yeni ‘ilerici’ hükümetler…

    “İlerici” tanımlaması her ne kadar tartışmaya açık olsa da Latin Amerika ülkelerinde son zamanlarda yapılan seçimler sonucu iktidara gelen yönetimler bu sıfatla anılıyor. Ortak bir düşünsel kanaldan beslenen bu güçlerin kıtada yeni bir dalga oluşturup oluşturmayacağı tartışılmaya devam ediyor. Sözkonusu hükümetlerin karşı karşıya olduğu açmazlar, fırsatlar ve başarı şansları…

    Dünyanın bir dizi bölgesiyle kıyaslandığında Latin Amerika alt kıtası ekonomiden siyasete çok sıkı karşılıklı etkileşim içinde. Ortak kurumsal yapıların yanısıra siyaseten de birbirlerinin rüzgarından etkileniyor. Vakti zamanındaki gerilla mücadelelerinden askerî diktatörlüklere, başta yerli hareketi olmak üzere alabildiğine renkli toplumsal hareketlerden ABD’nin nezaretinde “Condor” gibi kanun dışı faşizan örgütlenmelere, Latin Amerika sanki ortak bir kaderi paylaşıyor.

    8 Ocak 2023’te sabık başkan Jair Bolsonaro’nun aşırı sağcı taraftarlarının başkent Brasilia’da
    Kongre, Yüksek Mahkeme ve Başkanlık Sarayı’nın bulunduğu mekanı -6 Ocak 2021’de Donald Trump taraftarlarının ABD Kongresi’nde yaptıklarına benzer bir şekilde- basması ile gözler yeniden Latin Amerika’ya çevrildi. Tıpkı ABD’de olduğu gibi, aşırı sağcılar seçimden önce, eğer kazanamazlarsa seçim sonuçlarını hileli ilan edeceklerini duyurmuştu. İktidarı devredip devretmeyeceği tartışılırken, Bolsonaro hapsedileceği korkusuyla devir teslime iki gün kala ABD’ye kaçtı.

    Kıtadaki darbe serisi, 2009’da Honduras ve Paraguay ile başlamıştı. 2016’da Brezilya’da parlamenter ayak oyunlarıyla, 2019’de ise Bolivya’nın karizmatik başkanı Evo Morales’in zaferinden sonra seçimler iptal edilmişti. Bu durum son olarak Aralık2022’de Peru’da yerli ve sendikacı kökenli başkan Pedro Castillo’ya karşı yapılan darbe ile devam etti.

    Brezilya’da seçim süresince ve seçimden sonra da kışlalar önünde çadırlar kuran Bolsonaro’nun aşırı sağcı taraftarları, açıkça askerî darbe çağrısında bulundu. Latin Amerika’nın en yoksul ülkesi Haiti’de uyuşturucu çetelerinin “içsavaşı”nda insanlar nefes alamazken, Meksika’da her yıl 35 bin insan benzer çetelerin savaşından ölürken, Latin Amerika’nın bir ortak tarihinden söz edilebilir mi?

    Brezilya’nın eski Devlet Başkanı Jair Bolsonaro’nun destekçileri 8 Ocak 2023’te Ulusal Kongre’yi işgal etmişti.

    Yine de tarih…

    Bilindiği gibi son aylarda La­tin Amerika’da “ilerici” de­nilen hükümetlere dönüşten sözediliyor. Ancak bu tabirin kullanımı konusunda ciddi şüpheler de var. “İlerici” etike­ti, 1999’da Venezuela’da Hugo Chavez’in ve 2002’de Brezil­ya’da Lula da Silva’nın başa geçmesiyle ulusal-popülist re­jimler için kullanılmaya baş­landı. Ardından Bolivya (Evo Morales) ve Ekvador (Rafael Correa) gibi iki yoksul ülkenin tarihinde radikal bir değişime yolaçan iktidar değişiklikleri oldu. “İlerici” denilen hükü­metler neoliberal ekonomi po­litikalarıyla cepheden çatış­madan, hakim sınıfların belini kırmadan, emtia fiyatlarının artışının verdiği itkiyle, özel­likle maden çıkarma rantla­rının sağladığı elverişli bir ekonomik bağlamda yeniden dağıtım politikaları sayesinde, yoksul ve emekçilerin günde­lik hayatlarında önemli iyileş­tirmeler sağladılar.

    Eski oligarşinin çıkarlarını zedeleyen bu gelişmeler, böl­gesel düzeyde de yankı buldu. ABD’nin bastırdığı Amerika­lararası Serbest Rekabet Giri­şimi’ne karşı UNASUR (Gü­ney Amerika Uluslar Birliği) ve MERCOSUR (Güney Ortak Pazarı) ile bir ara yol bulundu. Bu dönemde Venezuela Devlet Başkanı Chavez, artan petrol fiyatlarının verdiği imkanlarla hem ülkesinde sağlık ve eğitim alanlarında “önemli misyon­lar” gerçekleştirdi hem de AL­BA (Karayipler ve Latin Ame­rika için Bolivarcı Alternatif ) ile yukarıdaki bölgesel ilişkiler ağından farklı, radikal bir giri­şimde bulundu.

    Ancak bu dönemin ardın­dan Sağ’ın geri dönüşünün, gerici veya muhafazakar güç­lerin vahşi yükselişinin dam­gasını vurduğu çok çetin bir döneme girildi. Renkli top­lumsal hareketlerin zayıflama­sı veya hükümetler karşısın­da özerkliğini önemli oranda kaybetmesiyle, ilerici atılımın stratejik sınırlarının da yeter­sizliği kanıtlandı. “İlerici” hü­kümetlerin yalnızca dışardan, özellikle ABD’den gelen yap­tırımlarla zayıflaması değil; örneğin Venezuela’da Bolivar­cı sürecin yolsuzluklar, rüşvet ve esas olarak eski oligarşinin musluklarını kısarken kendi burjuvazisini (Boliburjuvazi) oluşturması gibi nedenler de bu noktada önemli oldu.

    2018’den bu yana, Mek­sika, Arjantin, Bolivya, Peru, Honduras, Şili, Kolombiya ve son olarak Brezilya’da “ilerici” hükümetlerin başa geçmesi, ilk dalgadan sonra yeni bir dönem anlamına gelebilir mi?

    28 Haziran 2009’da
    Tegucigalpa’da Devlet
    Başkanı Manuel Zelaya’nın
    devrildiği darbenin
    ardından başkanlık
    sarayının yakınlarında
    bekleyen bir dizi askerin
    yanından geçen bir sivil.

    Son 4 yıldır Meksika’da Lo­pez Obrador’un seçilmesiyle ki­milerinin “geç ilerlemecilik anı” olarak adlandırılan durumun geri dönüşüne ve bu süreçte Ar­jantin’de Cristina Kirchner ile solcu Peronizm’in yeniden ikti­dara gelmesine tanık olduk. Bo­livya’da 2020’de MAS’ın (Sosya­lizme Doğru Hareket) önceki se­çimlere göre oylarını arttırarak, karizmatik lider Evo Morales’in olmadığı koşullarda yerlilerin büyük desteği ile iktidara dönü­şü, gericilere karşı açık bir se­çim zaferiydi.

    Kıtada şiddetin en yaygın ve oligarşinin sert olduğu Kolom­biya’da, Gustavo Petro ülkenin ilk Solcu başkanı olarak seçil­di. Başkan yardımcısı olarak da toplumsal hareketlerin çok ya­kından tanıdığı siyah bir kadın, Francia Marquez’in seçilmesi ve silahlı mücadele yürüten ör­gütlerle masaya oturma girişim­leri beklenmedik gelişmelerden birini oluşturdu. Venezuela ile sınırları açan ve böylece Ma­duro’nun tecritine bir kapı ara­layan Petro; Rusya’nın Ukray­na’yı işgali sonucu beliren yeni koşullarda, ABD’nin de Venezu­ela’ya yaptırımlarını gevşetme­siyle iki ülkenin yeni dönemde daha sıkı işbirliğine geçmesi­ne imkan sağladı. Venezuela’da Sağcı güçlerin kendi kendileri­ne ilan ettikleri “başkan” ABD ve AB tarafından tanınmışken, yine Sağcı muhalefet toplanarak oyçokluğu ile bu sözde makamı iptal etti.

    İki dalga ve farklılıklar

    Eski gerilla, matematikçi, sos­yolog ve önemli bir entelektüel olan, 2006-2019 arasında Bo­livya Devlet Başkanı Evo Mo­rales’in yardımcılığını yapan Alvaro Garcia Linera ise kıta­daki yeni dalganın geçmişteki karizmatik liderlikler yerine da­ha ılımlı olduğunu belirtmekte. Ayrıca bu yeni durumun, dünya rekabetinden azade olmadığını da eklemek gerekir. Arjantinli akademisyen Daniel García Del­gado, Latin Amerika’nın ABD ve Çin gibi iki büyük gücün çatış­masının merkezinde yer aldığını ve bunun bölge için bir kazanım olabileceğini belirtiyor. Ancak bu ikinci ilerici dalganın, Latin Amerika mali ve adli seçkinle­rinin (oligarşi) direniş kapasite­sinin tehdidi altında olduğu da eklenmeli. Aşırı sağ 20 yıl önce­sine göre çok daha kemikleşmiş durumda.

    Hükümet olmak yeter mi? Büyük güçler arasındaki çatışmadan istifade etmek için çevre ülkelerin sağlayacağı manevra imkanlarının değerlendirilmesinde, toplumun farklı kesimlerinin nasıl etkileneceği ayrı bir tartışma konusu. Arjantinli siyaset bilimci Atilio Borón, anahtarın toplumsal hareketlerde olduğunu belirtiyor. Halkçı kesim örgütlerinin etkin seferberliğinin yokluğunda, yani “aşağıdan” bir baskı gelmedikçe ilerici hükümetlerin kurumsal çerçevede yapabileceklerinin sınırlı olduğunu dile getirmekte. O da 2018’de Meksika’da Obrador’un başa geçmesinin önemli bir dönemeç olduğu kanısında. Ancak ABD ile komşuluğun ve bağımlılığının değişim için büyük güçlüklere yol açtığını eklemekte.

    Honduras’ın devrik başkanı Honduras’ın devrik Devlet Başkanı Manuel Zelaya, yeni rejime meydan okuyarak Honduras’a geri döndüğü 2009 Eylül’de destekçilerini selamlıyor (üstte). Zelaya’nın destekçileri 29 Haziran 2009’da Tegucigalpa’daki başkanlık konutu yakınlarında askerlerle çatışıyor (altta).

    Bir önceki dalganın temsil­cisi karizmatik liderlerin (Cha­vez, Kirchner ve Mujica gibi) ol­maması, yukarıdan hamlelerin imkanlarını sınırlamakta. Eski Bolivya İletişim Bakanı Manuel Canelas ise seçim sonuçlarının ilerici hükümetin önünün açıl­ması için yeterli olmadığını, ide­olojik açıklamalarla uygulamalar arasındaki açığın kapatılama­dığını vurguluyor. Örnek olarak gösterdiği ise, Ekvador’daki baş­kanlık seçimini kazanan Lenin Moreno’nun (2017-2021) anında 180 derece pozisyon değiştirerek ABD’nin dümen suyuna girmesi.

    Lula’nın 1 Ocak 2023’te Pla­nalto Sarayı’na gelişinin, benzer düşünen hükümetler arasındaki ilişkileri iyileştirmesi muhtemel. Mart 2022’den beri Şili Dev­let Başkanı olarak görevde olan Gabriel Boric, Aralık 2019’dan bu yana Arjantin’in başkanı Al­berto Fernández’in veya Kolom­biya Devlet Başkanı Petro’nun Venezuela’daki Nicolás Maduro hükümetiyle ilişkilerini olağan­laştırması da önemli. Böylece bölgesel entegrasyon projeleri gündeme gelebilir ve ABD-Çin rekabeti kıskacında Latin Ame­rika’nın yerel çıkarların ortak savunusu mümkün olabilir.

    Ancak, başarıları öne çıkarır­ken en büyük sorunlarından bi­rinin özellikle hataların üzerine gidilmemesi olduğu atlanmama­lı. Şili’de anayasa referandumu öncesinde Mapuç yerlileri ile hükümet arasındaki gerilim, ör­neğin Evo Morales’in And Dağ­ları’nda yerlilerin yaşam alan­larını daraltan girişimlerinden ders çıkarılmadığını göstermek­te. Öte yandan kıtanın bütünü için söylenebilecek şey ise, as­kerî diktatörlük dönemlerinden kalma baskı aygıtlarının icraatı ile açık bir hesaplaşmaya gidil­mediğinde, parlamenter veya askerî darbe ihtimallerinin gün­demden düşmeyeceği.

    Geç İlericilik’

    Bu “geç ilericilik” döneminin geleceği, Brezilya seçimlerini Lula’nın kazanmasıyla şekillen­meye başladı ama, aynı zaman­da Bolsonarizm toplumun ve devletin geniş kesimlerini kuşat­mış görünmekte. Tıpkı ABD’de Trumpizmin Trump’ın seçimi kaybetmesi ile tükenmediği gibi. Bu yeni dönemin, pandemi, yük­sek enflasyon, iklim değişikliği­nin etkisi ve derin bir ekonomik krizin damgasını vurduğu çok bozulmuş bir ortamda başladığı­na dikkat edilmeli.

    Henüz iktidarlarını kaybetmeden önce Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez, Bolivya Devlet Başkanı Evo Morales, Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inácio Lula da Silva ve Ekvador Devlet Başkanı Rafael Correa (soldan sağa)…

    Öte yandan uzun süre La­tin Amerika’ya damgasını vuran toplumsal hareketler de yeniden canlanmaya başladı: 2019’da Şili, Kolombiya, Haiti ve Ekvador’da çok faktörlü, genellikle sınıflara­rası, çok güçlü ve radikal sefer­berlikler oldu. Bu hareketler ara­sında öne çıkanlar ise feminist, yerli ve radikalleşmiş gençlik hareketleriydi. Özellikle gençlik, -seçimlerde çekimser oyların %50’nin üstünde olmasının ka­nıtladığı gibi- kurumsal yapılarla arasına mesafe koymuş durum­da. Sağ’ın ve aşırı Sağ’ın, tama­men sermayenin komutasında­ki bir medya alanının desteğiyle, genellikle Evanjelik kiliselerin muhafazakar akımıyla, büyük toprak sahipleri ve büyük şirket­lerle ittifak ve saldırı hâlinde ol­duğu bir türbülans sözkonusu.

    Arka planda, jeopolitik ve as­kerî düzeyde “efendi” olmaya de­vam eden ABD ile Çin arasında, büyüyen bir emperyalistlerarası çatışma yaşanıyor. Öte yandan Bolivya’da Morales’in seçimi­nin iptal edilip indirilmesine yol açanlara ve Brezilya’da Bolsona­rocu darbecilere karşı yapılan kovuşturmalar, Latin Amerika’yı sıcak günlerin beklediğini gös­termekte.

    26 Ekim 2020’de Pinochet dönemi anayasasını yürürlükten kaldırma yönünde oy kullanan Şilililer, anket sonuçlarını sokaklarda kutladı.
  • Lula efsanesi geri döndü ama gerçekler artık farklı

    Brezilya’da Ekim sonunda yapılan seçimleri, eski başkan Lula mevcut başkan Bolsonaro’ya karşı çok az bir farkla kazanabildi. Ancak seçim sonrası Bolsonaro destekçileri yol kapatma eylemleri, kışlaların önünde “Darbe şimdi!” çağrılarıyla ülkeyi karıştırdı. “Sağa yatan” ülkede, Lula’nın işi her zamankinden zor görünüyor. Güney Amerika kıtasının kalbi Brezilya’da, mevcut durumun iktisadi-siyasi analizi.

    Amerika Birleşik Dev­letleri’nin eski başkanı Richard Nixon, “Brezil­ya nereye giderse Latin Ame­rika oraya gider” demişti. Bre­zilya seçimleri, yakın tarihte Kolombiya, Peru, Bolivya, Hon­duras gibi ülkelerdeki ılımlı so­lun iktidara gelmesinden sonra daha bir önem kazanmıştı.

    Kamuoyu yoklamalarında eski başkan Lula, mevcut baş­kan Bolsonaro’ya karşı %50- 36 önde gözükürken her şey çantada keklik gibi gözüküyor­du. Oysa ilk turda fark sadece %5 oldu. İkinci turda bu farkın açılması beklenirken tahmin­ler bir defa daha altüst oldu ve Lula ancak %1.8’lik bir farkla seçimi kazanabildi.

    513 üyeli meclis ve senato­nun üçte biri (81) için yapı­lan seçimlerde Bolsonaro’nun partisi 2014’te tek bir sandalye almışken 2018’de 52 sandalye ve bu seçimlerde 99 sandalye kazanarak en büyük parti oldu. Lula’nın Emekçiler Partisi (PT) ise 68 sandalye kazanabildi (it­tifaklarıyla 80). Soldaki ikinci parti konumundaki PSOL (Sos­yalizm ve Özgürlük Partisi) ise ittifakıyla birlikte 11’den 14’e çıkardı milletvekili sayısını. 1 sandalyeye sahip olanlar da da­hil edilirse, meclise 20 dolayın­da parti girmiş bulunuyor.

    Özetle Lula’nın başkan yar­dımcısı seçmekten başlayarak geleneksel neoliberal çevreler­le kurduğu ittifak, onun mec­liste azınlık olmasını engel­leyemedi. Yasamanın “Sağ’a yatmış olması” da Lula’nın önünde ciddi bir engel olarak durmakta.

    Brezilya Devlet Başkanlığı seçimlerinin sonucu, Lula da Silva destekçileri tarafından sevinçle karşılandı.

    Gaipten gelen başkan

    1980’li yıllarda askerî diktatör­lük dönemindeki bir işçi lideri olan Lula, sendikaların üzeri­ne oturan PT’nin önderi olarak öne çıkmıştı. Parti, 2002’de onun başkan seçilmesiyle bir­likte gündelik hayat koşulları­nı iyileştirilmesine dayalı bir politika uygulamış ve giderek bir “kitle partisi” hüviyetini ka­zanmıştı. Kendisinden sonra gelen Dilma Rousseff (2011- 2016) döneminde bu politikaya devam edilirken bir takım ayak oyunlarıyla Rouseff görevden alınmış ve ülkede yeni bir dö­nem başlamıştı. Bu istikrarsız­lık döneminde muhalefet Lu­la’yı yolsuzlukla itham etmiş; kamuoyu araştırmalarının onu açık ara önde gösterdiği bir dö­nemde Lula hapsedilmiş; o gü­ne kadar hesapta olmayan Bol­sonaro aşırı sağ-neofaşist bir söylemle iktidara geçmişti.

    Kimileri “sol bir popülist” yerine “sağ bir popülist”in ik­tidara geçtiğini söylese de Bol­sonaro döneminde Brezilya’da çok önemli değişiklikler oldu. Ülkenin en sanayileşmiş böl­gelerinde (Brezilya’yı kuzey­den güneye kesen bir eksende) ekonomi durağanlaştı. Gıda ürünleri ihracatında ise güçlü bir artış oldu. Tarihsel olarak en dinamik kıyı merkezleri çö­küşe geçti. Endüstriyel tarım, burjuvazinin aşırı ilgisini çek­meye başladı. Orta sınıfın des­tek verdiği aşırı sağ, kitlesel bir destek de bulmaya başladı.

    Lula da Silva, Ekim sonundaki Brezilya Devlet Başkanlığı seçiminin ikinci turunu Jair Bolsonaro’ya karşı %50.9’a karşı %49.1’le kazanarak tarihî bir zafer elde etti.

    Lula efsanesi

    Brezilya’da emekçi sınıflar iki ana kısma bölünmüştür. Bir yanda, daha çok güneydoğu ve güneyde yoğunlaşan özel sek­törde 30 milyondan biraz fazla resmî sözleşmeli ücretli işçi ve 13 milyon memur bulunur. Öte yandan sözleşmesiz çalışan 10 milyon ve çok çeşitli faaliyet­lerde kendi hesabına çalışan 25 milyon insan daha vardır. Bu “yarı-proletarya”nın ağırlığı ülke genelinde muazzamdır ve ülkenin kuzey ve kuzeydoğu­sunda yoğunlaşmıştır.

    PT 1980’lerde, işçi sınıfının seferberliğinden, sendikalaş­mış, örgütlenmiş, kitlesel etki­ye sahip bir parti hâline geldi. 2002’den önce ise ülkenin gü­neydoğusunda her zaman daha güçlüydü. Lula yoksulluğa kar­şı mücadele ederken yeni bir orta sınıf oluştu ve paradoksal olarak parti tabanında bir kay­ma gerçekleşti.

    Lula, iktidar yılları boyunca (Ocak 2003’ten Ocak 2011’e), farklı toplumsal kesimlerin çı­karlarının uzlaştırılmasına yö­nelik bir model uygulamaya çalıştı. “Lulizm”, çeliş­kileri çözmek yerine onları hafifletmeye çalıştı: Sermayeyle çatış­madan yoksulluğu azaltmak, tarımsal ticareti desteklerken Topraksız Emekçiler Hareke­tini (MST) desteklemek gibi. Yoksul kuzeydoğuda ise ilerici reformlar gerçekleştirdi.

    Eski metal işçisi ve sendika lideri 1980’li yıllarda askerî diktatörlük döneminde bir işçi lideri olan Lula, sendikaların üzerine oturan PT’nin önderi olarak öne çıkmıştı.

    Askerî diktatörlüğe karşı direniş hareketinin bir parçası olarak 1980’lerde ortaya çıkan PT’nin ilk programında böyle bir uzlaşmacı tutum sözkonusu değildi. Lula, Fernando Collor de Mello (1989’da) ve Fernan­do Henrique Cardoso’ya (iki defa: 1994 ve 1998’de) karşı ar­ka arkaya yenilgilerin ardından ılımlı bir yönelişe geçti. Ancak mecliste çoğunluğu elde etmek için yapılan bu manevra, Hazi­ran 2005’te patlak veren olay­larda görüldüğü üzere, ülkenin merkezinde ve güneyinde orta sınıfın, aydınların ve sendika­lı işçilerin oluşturduğu büyük kesimlerinin hoşnutsuzluğu­na yolaçtı. Bu kesimlerin yeri­ni, kentsel çeperlerin en yoksul bölgelerinden ve özellikle ku­zeydoğudan gelen seçmenler aldı; ancak sosyal politikaların kapsayıcı dinamiği ve “Bolsa Familia” (çocukların okullaştı­rılması koşuluyla yoksullukla mücadele) sayesinde bu kesim­ler Lula’ya oy vermeye başladı.

    Lula, Brezilya tarihinin ilk solcu başkanı oldu. Lula efsane­sinin temelinde, bankaların ve şirketlerin kâr marjlarını etkile­meden gelirin yeniden dağıtı­mında ilerleme sağlayan “emtia patlaması”nın da katkısı vardı. Lula da bu dönemde müzake­re gücü ile farklı kesimleri to­kuşturmadan iktidarını sürdü­rebildi. Halefi Dilma Rousself dönemi dahil PT hükümetleri 35 milyon insanın yoksulluktan kurtulmasını sağladı.

    Lula’nın stratejisi basitti: Sağ’a karşı bir Sol ileri sürmek yerine, neo-faşizme karşı koyan demokrasiye dayalı bir ittifak kurmak.

    Brezilya toplumu, artık 20 yıl önce, Lula’nın büyük bir umut dalgasıyla iktidara geldiği zamanki gibi değil. Evanjelik ki­liselerin siyasallaşması, sosyal ağların yıkıcı gücü, aşırı Sağ’ın güçlenmesi… Lula, zamanın akıntısına karşı yüzüyor.

    Lula (arka koltukta), 1980 yılında bir grevi desteklediği için Ulusal Güvenlik Yasası’na dayanılarak tutuklanmıştı.

    Devlet içinde örgütlenme

    Bolsonaro’nun 4 yıllık yönetimi (2018-2022), 2013-2014’teki sokak gösterilerinden nasiple­nen bir aşırı Sağ’ın toplumsal zeminde iyi yapılanmış bir ha­reket hâline gelmesine imkan sağladı. Kiliseler bu hareke­tin görünür merkezi olsa da sivil oluşumlar da buna eşlik etti. Bunların bazıları açıkça silahlı ve sokağa müdahale et­me eğiliminde oldu. Militari­zasyonun normalleşmesine bir örnek, Bolsonaro’nun faal veya emekli askerleri Bakanlık dahil prensler gibi yaşadıkları önemli mevkilere getirmesi. Bir tahmi­ne göre devlet aygıtındaki sivil mevkilere bu şekilde 8 bin do­layında “yerleştirme” yapılmış durumda. Her ne kadar Lula’nın muhtemel dönüşünü hesaba ka­tan yüksek kademedekiler Bol­sonaro’ya bir miktar mesafeli davransa da Silahlı Kuvvetler’in tabanında ve Emniyet teşkila­tında (hatta paramiliter güçler­de) Bolsonaroculuğun nüfuzu küçümsenecek gibi değil.

    Lula’nın geleneksel neo­liberal Sağ dahil olmak üze­re (2006 seçimlerinde rakibi olan yardımcısı, muhafazakar Geraldo Alckmin başta olmak üzere) kurduğu geniş ittifakın bir gerekçesi de böylesi bir gü­venlik tehdidinin bulunması. İttifakın diğer gerekçesi elbette Sağ’ı Bolsonaroculuktan uzak­laştırmak kadar, seçim sonuç­larının kıl payı kazanılmasının da gösterdiği gibi kağıt üzerin­de bir başka çözümün olmama­sı. Tabii böyle bir ittifakla Lula yönetiminin özellikle mecliste, eyaletlerde çoğunluğu sağlama­dan yapabileceklerinin de hayli sınırlı olabileceği söylenebilir.

    Bolsonaro’nun seçim süre­cindeki söylemi tam bir içsavaş söylemiydi. Uyuşturucunun yasallaştırılması, kürtaj hak­kına karşı çıkma gibi mesele­lerin yanısıra, Bolsonarocula­rın kullandığı demagojinin en uç noktalarından biri, Lula’nin kiliseleri kapatacağı ve din adamlarını da hapse tıkacağı yolundaydı.

    Üçüncü kez başkanlık Lula, 2003-2011 arasında iki dönem devlet başkanlığı yaptı. Başkanlığı sırasında, Latin Amerika’nın en büyük demokrasisi olan Brezilya’da yoksulluğun azaltılmasına yönelik politikalarıyla öne çıktı.

    Nereden nereye?

    Öte yandan Bolsonaro çizgi­sinin ağırlığını yalnızca baskı ile açıklamak mümkün değil. Onun döneminde endüstri­yel tarım gelişti (tabii bunun sonucunda korkunç bir or­mansızlaştırma gerçekleşti) ve orta sınıfların satın alma gücü düşerken, yoksul kesim­lere yönelik gelir transferinde bir artış yaşandı. Son iki ayda ekonomi göreli olarak iyileş­ti ve bunun sonucunda işsizlik de bir miktar düşerken vergi indirimleri sayesinde akar­yakıt fiyatlarında %40’lık bir düşüş gerçekleşti. Ayrıca Ara­lık 2021’de seçimlere yönelik olarak yoksul ailelere, “Auxilio Brasil” hamlesiyle aylık 1.000 Reais (190$) yardım yapıl­dı (asgari ücret 1.212 Reais). Hatta Bolsonaro, seçildiği tak­dirde bu konuda yeni bir ham­le yapacağını belirtti.

    Dolayısıyla Bolsonaro seç­menin yarısının oyunu, Lula’yı komünizmle suçlayarak veya “Tanrı, vatan ve aile” ve diğer muhafazakar değerlere vurgu yaparak almadı. Ancak Lula’ya karşı yolsuzluk iddialarını if­rata vardırarak kendi döne­mindeki yolsuzlukların üstü­nü örtmeye çalıştı. Özellikle çevresiyle birlikte gayrimen­kul satışlarındaki yolsuzluklar­dan kendi seçmen kitlesi dahi bihaber kaldı. 2018’den itiba­ren Bolsonaro’nun teşvik etti­ği kutuplaşmayla “üçüncü yol” tamamıyla kapandı ve örne­ğin 2003’e kadar başkan olan F. H. Cardoso’nun partisi PSDB (Brezilya Sosyal Demokrasi Partisi) neredeyse silindi.

    Askerî darbe çağrıları Silva’nın zaferi, Bolsanaro yanlısı kamyoncuların yolları kapatması, kışlaların önünde askerî darbe çağrıları gibi protestolara da neden oldu.

    Ülkenin bu kadar kutuplaş­ması geleneksel Sağ-Sol siya­sallaşmasından farklı. Sosyolog José de Souza Martins, “Bre­zilya tarihsel ve siyasal olarak Sol’un azınlık olduğu Sağ bir toplumdur” diyor; hatta “Av­rupa’daki gibi Sağ ve Sol değil, daha ziyade “daha Sağ” ile “da­ha az Sağ” arasındaki ayrım sözkonusudur” diye ekliyor. Brezilya bir dönem gelişmekte olan kapitalist ülkeler arasın­da sayılırken şimdi tekrar dışa bağımlı bir ülke durumuna sü­rüklenmekte. Ekonomik per­formansa göre dünya sıralama­sında 2013’te 7. olan ülke, şim­di 13. sıraya gerilemiş durumda (aynı dönemde Türkiye 16. sı­radan 20. sıraya geriledi).

    2002’de Lula başkan oldu­ğunda Latin Amerika’nın vic­danı denebilecek ünlü yazar Eduardo Galeano “Paradoks­lar” adlı yazısında şöyle diyor­du: “Brezilyalıların yarısı yok­sul ya da çok yoksuldur; ancak Lula’nın ülkesi dünya pazarın­da Montblanc dolmakalemle­ri için ikinci, Ferrari otomobil­lerinde dokuzuncudur ve Sao Paulo’nun Armani mağazaları New York’takinden fazla sa­tış yapar”. Galeano belki 20 yıl sonra haklı çıkmak istemezdi ama, Brezilya, Bolsonaro döne­minde derinleşen adaletsizlik ve eşitsizlikle kavruldu; Baş­kan’ın aşı düşmanlığı ile 700 bin insanını kaybetti.

  • İran’da kitle hareketi tüm kesimleri kucaklıyor ‘JİN, JİYAN, AZADİ’

    Eylül ayında başı açık olduğu için gözaltına alınan ve sonrasında hayatını kaybeden Mahsa Jîna Emînî, İran’da görülmemiş boyuttaki protestoları tetikledi. Ülkenin bütününe yayılan, farklı toplumsal kesimleri biraraya getiren, öndersiz ve kendiliğinden gelişen; yaş ortalaması 20 olan hareket; 1979’daki İslâm Devrimi’nden bu yana en kapsamlı toplumsal gösterilerle sürüyor.

    İran’daki protestolar sıra­sında 18 Ekim 2022 itiba­rıyla, insan haklarını sa­vunma gruplarının tahminine göre 28’i çocuk olmak üzere 240 kişi öldürüldü, 12.450 ki­şi gözaltına alındı. İranlı yet­kililere göre, aynı süre içinde öldürülen güvenlik güçlerinin sayısı ise 24. Uluslararası Ga­zeteciler Federasyonu’na göre şu ana kadar 24, Sınır Tanıma­yan Gazeteciler’e göre 30 gaze­teci gözaltında.

    13 Eylül 2022’de ailesiyle Tahran’a gelen Seqiz kentin­den 22 yaşındaki Mahsa Jîna Emînî, yakınlarının anlatımıy­la metro çıkışında başörtü­süyle saçını usulünce örtme­diği gerekçesiyle Geşt-i İrşad (irşad devriyesi-ahlak polisi) tarafından derdest edildi. Gö­türüldüğü polis noktasında ko­maya giren Emînî, 3 gün sonra Kasra hastanesinde hayatını kaybetti. Gazeteci Nilüfer Ha­medi olayı açığa çıkartırken, kurbanın fotoğrafları kamuo­yunu ateşledi. Cenazenin def­nedilmesi sırasında haykırılan “Jin, Jiyan, Azadi” sloganı, böl­genin yanısıra mevcut başkan İbrahim Reisi’nin memleketi, kutsal kent Maşhad’a kadar ül­kenin dörtbir yanında yankı­landı. Mezartaşında “Sevgili Jîna, asla ölmeyeceksin! Adın bir simge olacak” yazıyordu.

    Hadiselerle birlikte İran’da “Z” kuşağı beklenmedik bir şe­kilde teokratik rejimin gayri­meşru karakterini açığa çıkar­dı. İslâm Devrimi’nden 43 yıl sonra gerçekleşen bu ayaklan­ma, öncekilerden farklı olarak şimdiden tarihte yerini almış durumda. Büyük bir ihtimal­le 68’in “Gerçekçi ol imkansı­zı iste” sloganı gibi “Jin, Jiyan, Azadi” sloganı da dönemin sembolü olacak.

    İran’da göstericilerin orta­lama yaşı 20. Ülkede nüfusun %70’i 25 yaşının altında oldu­ğu için, rejimin (nizam) uzun vadeli bir meşruiyet krizinde olduğu söylenebilir. Yeni ku­şakların, iktidardaki rejimin tarihi ile bir ilgisi yok. 1979 İslâm Devrimi’nin menkıbe­leri de onları ilgilendirmiyor. Ailelerin çoğu ise nizamın va­atlerinden hüsrana uğramış durumda.

    İstanbul’daki protestolardan Ozan Köse imzalı bir kare.

    Gerçekten de 43 yıl önce rejimin toplumsal tabanı özel­likle yoksul müminlerden olu­şuyordu. Devrimden sonra­ki zaman içerisinde devletin yoksulların hizmetinde olması bir yana sadece kendini koru­yacak bir kastın keyfi ile idare edilmesi, İslâm Cumhuriye­ti’nin ideolojik meşruiyetini giderek kaybetmesine yolaçtı. Zenginler daha zengin oldular ve bunu rejimin otoriteleriy­le ilişkileri sayesinde -özellikle de Ayetullahlara yakın olanlar-sağladılar.

    İran’da gençliğin %27’si iş­siz; enflasyon %40 ve diplo­malılar da dahil olmak üzere önemli bir kesim kayıtdışı eko­nomide çalışıyor; resmî istatis­tiklere göre nüfusun yarısı yok­sulluk sınırının altında. 2020 raporlarına göre 7 milyonu tehlikeli işlerde olmak üzere 10 milyon “çalışan çocuk” var. Özetle bugün İranlılar daha az zenginler, daha az özgürler ve hiç şüphesiz 1979 öncesine kı­yasla daha az dindarlar. Bazıla­rına göre İran, Şii din adam­larının yönettiği teokratik bir rejim olmaktan ziyade İslâm Devrimi Muhafızları (Pasda­ran) tarafından yönetilen as­kerî bir devlet. Pasdaran, fabri­kalar, şirketler, altyapı, banka­lar, konut, havayolu şirketleri, turizm ve diğer sektörleri elin­de tutan büyük bir güç. Yolsuz­luk ayyuka çıksa da hükümete hesap vermek zorunda değil; doğrudan “yüce rehber”e bağlı.

    Son 30 yılda neoliberal uy­gulamaların yarattığı sefalet, Amerikan emperyalizmi karşı­tı ucuz söylemlerle örtülemi­yor; egemen oligarşinin yarat­tığı toplumsal sorunlar iyice açığa çıkıyor. İnsanlar İslâm Devrimi’yle onlarca yılda elde ettikleri kazanımları yitirir­ken, yöneticiler lüks içinde ya­şıyor; paralar İsviçre banka­larında, çocukları yurtdışında okusun diye Batı’ya gönderi­liyor.

    Tahran sokaklarında devam eden gösterilerde giderek daha fazla kadın başörtüsü takmayı reddediyor.

    Gösterilerde rejimin kuru­cu babalarının (Humeyni ve Hamaney) portrelerinin yırtıl­ması, İslâm Cumhuriyeti’nin teorisyeni Morteza Motaha­ri’nin heykelinin yakılması, rejimle bir pazarlık arayışın­da olunmadığını göstermekte. Dolayısıyla önceki muhalefet hareketlerine kıyasla yapısal bir farklılık sözkonusu.

    Çeşitli rejim muhalifi çev­reler ise ülkedeki gösterileri kendilerine yontmakta. Oysa bu hareketin önderi, başı yok; kitlesel, kendiliğinden bir ha­reket sözkonusu. Tabii protes­to hareketinin temel zorluğu, bir alternatif sunacak yapı­lanmış bir muhalefet oluştur­mamasında. Rejim muhalifi partiler ve sendikalar hareketi desteklemekte ancak bunla­rın da toplumsal karşılıkları oldukça zayıf. Öte yandan ha­reketin bu zayıflığı gücünü de oluşturuyor. Farklı kuşaklar, sınıflar, kadınlar başta olmak üzere gençler, liseliler ve ço­ğunluğu Sünni Kürtler başta olmak üzere farklı mezheptekiler; ülkedeki neredeyse bü­tün kesimleri ortaklaştıran bir protesto içerisinde.

    Merkezden uzak bir yer­de başlayan protestolar tüm ülkede, diğer etnik gruplar­da da hemen yankı buldu; İran Azerbaycanı’na, gösterilerin sert bir şekilde bastırıldığı Be­lucistan’a yayıldı. Gösteriler Türkmenler, Azeriler, Kürt­ler, Beluciler, Araplar başta ol­mak üzere bütün İran halkları­nı derinden etkiledi. Bir başka deyişle laik ve İslâmcı femi­nistler, Haft Tappeh (Ahvaz) sınai tarım kompleksi işçile­ri, Abadan’da petrol rafineri­si işçileri, Tahran ve çevresin­de Vahed’deki otobüs şoförleri, öğretmen sendikaları, işsizler, liseliler rejimi ikna etmek ye­rine artık ona cepheden mey­dan okumayı tercih ettiler. Kadınların eşitlik talebi, halk egemenliği, laiklik, insan hak­ları, ifade ve düşünce özgürlü­ğü, sendikal ve siyasal haklar gibi toplumu cendereye alan sorunların etrafında yeni bu­luşmalara imkan hazırladı.

    8 Mart, Tahran 8 Mart 1979’da “zorunlu örtünmeye hayır” demek için Tahran’da toplanan kadınlar (altta). Bir grup kadın 1980 yılında Tahran’daki başbakanlık ofisinin önünde peçe takmayı protesto ediyor (üstte).

    1979 Devrimi’nden beri İslâmi rejim, ideolojik söy­leminin temeline örtünme­nin kutsanmasını koymuştu. Rıza Şah Pehlevi (1925-1941) döneminde modernlik karşıtı olarak nitelenerek yasaklanan örtünmenin kitlesel dönüşü, devrimin zaferinin bir nişane­si olarak görülmüştü. Üniver­sitelerde kadınlar siyah çadoru (çarşaf ) rejime muhalefetin bir simgesi olarak giymişler­di. Şimdi ise tarihin bir ironisi olarak rejim karşıtlığının sim­gesi olarak çadorlar, başörtüler yakılmakta…

    Örtünmenin araçsallaştı­rılmasının, örneğin Magrip’te, Mısır’da olduğu gibi 19. yüz­yıldan kalma bir hikayesi var. Fransız ve İngiliz sömürge re­jimleri, kendi toplumsal de­ğerlerini ideal olarak sunma­larının bir tezahürü olarak kadınların başlarını açmasını onların kurtuluşu olarak sunu­yordu. Bundan 1 asır sonra ise Humeyni’nin yakını Ayetullah Teleghani, İran’ın “bir devrim ve köklü bir değişim” geçir­diğinin dünyaya gösterilmesi için kadınları çador giymeye cesaretlendiriyordu. Kadın­ların giyim-kuşamı basit bir toplumsal denetim veya dev­letin meşru şiddet tekelinin ötesinde ülkenin karakterinde önemli bir değişikliğe, Pehlevi monarşisinden İslâm Cumhu­riyeti’ne geçişi ifade ediyordu. O günden beri kadınlar, ülke­nin içinde ve dışında rejimin mesajı açısından önemli bir rol oynadı. Anti-monarşist bir devrimle Batı’nın emperyalist sömürüsünden kurtulan ülke­nin kimliği, kadınların bedeni üzerinden inşa edilecekti.

    İran’da kadınların ülke öl­çeğinde yaygınlaşan ve ulus­lararası ölçekte yankılanan gösterilerin başını çekme­si, onların ilk defa toplum­sal hareketlere öncülük ettiği anlamına gelmiyor şüphesiz. Şah’ın devrilmesinden hemen sonra, Humeyni’nin kadınların başını örtmesini dayatmasın­dan 3 gün önce, 8 Mart 1979’da Uluslararası Kadın Günü’nde kadınlar özgürlüklerini kısıtla­yan şeriata ve cinsiyetçi baskı­nın yeni biçimlerine karşı so­kağa inmişlerdi. 3 gün boyun­ca 100 bin kişi “Eşitlik, eşitlik, ne çador ne başörtüsü” hay­kırışıyla alarm zillerini çaldı. “Devrimi, geriye gitmek için yapmadık” diye haykırdılar. Bu gösteriler sert bir biçimde bastırıldı; “muhalif erkekler” de kadınları desteklemek için fazla bir şey yapmadılar (Ka­dınlardan sonra Humeyni’nin gelişine karşı çıkan ikinci ke­sim Kürtler olacaktı). Siyasal ve toplumsal örgütlerin çoğu “bir karşı-devrime yol açabi­lir” diye kadınların gösterileri­ni desteklemedi. Humeyni’nin Amerikan karşıtlığı, Sol’un önemli kesimlerinin de elini kolunu bağlamıştı. Bu durum­da kadınların taleplerinin bir önceliği yoktu!

    1979 Devrimi’nden sonra kadınların İran toplumunda­ki konumu temelden değişti. Kadınların kazanmış olduğu bir dizi hak geri alındı. Eldeki medya, eğitim, siyasal merci­ler ve adli sistemle kadınların toplumsal rolleri sınırlanırken bunun bir göstergesi olarak “hicap” öne çıktı.

    İslâm Devrimi’nden 3 yıl önce 1976’de kadınlar arasın­da okuma-yazma oranı %35 iken, faal nüfus içinde payla­rı %12.9’du. Oysa 1986’da oku­ma-yazma oranı %52’ye çık­mış, faal nüfus içindeki payları ise %8.2’ye düşmüştü. Bu ko­nuda eldeki son veriler 2016’ya ait: Okuma yazma oranı %82.5’a çıkmış, faal nüfus için­deki pay ise %14.9 olmuş! Üni­versitede öğrencilerin %60’ı kadın ama, ayrımcılık, yolsuz­luk ve sürekli özelleştirmeler­le değişen çalışma hayatında bunun bir karşılığı yok. Yıllar geçtikçe kadınların eğitim dü­zeyi yükselmiş ama yoksulla­şan da onlar olmuş.

    Kadınların iş ve eğitim hayatı 1979 İslâm Devrimi’nden önce laboratuvarda çalışan kadınlar… Devrim öncesi %35 olan okuma-yazma oranı 2016’da %82.5’e çıkmış, üniversite öğrencilerinin de %60’ı kadın, ancak çalışma hayatında bunun bir karşılığı yok.

    Öte yandan kadınlar, evli­lik, boşanma ve çocuklarına sahip olma bakımından da eşit haklara sahip değil. Küçük yaş­ta evlilik yasallaşmış durumda. Çokeşlilik meşrulaşırken, evli bir kadının başka biri ile ilişki içinde olmasının cezası idam! İran’da başörtüsü artık bir ter­cih değil, baskının bir simgesi. Yani yakılan başörtüsü bu zor­lamaya karşı bir tavır; yoksa bu gösterilere katılan insanların bir çoğu dindar. “Dinimizde zorlama olmadığına göre rejim ne cumhuriyet ne de İslâmi” diyorlar.

    İslâm Devrimi’nden 2 yıl sonra kurulan ahlak polisi ise, son olayda da görüldüğü gibi sert önlemler alabiliyor ve reji­min meşruiyetini özellikle ka­dınların kılık-kıyafeti üzerin­den sağlamaya çalışıyor.

    2009, 2017 ve 2019’daki büyük gösterilerle 2022 karşı­laştırıldığında, farklı dinamik­lerin sözkonusu olduğu ortada. 2009’da Ahmedinecad’ın yeni­den seçilmesindeki yolsuzluk üzerine patlak veren olaylar daha ziyade orta ve üst sınıfla­rın hareketiydi ve insanlar oy­larına sahip çıkmak istiyorlar­dı. Hadiselerin ancak 8. ayında “yüce rehber” Ali Hamaney hedef alınacaktı. 2017’de ise sadece ABD’nin yaptırımlarına bağlı olmayan ekonomik kriz, özellikle Tahran’ın güneyin­de halkın sokağa dökülmesine yolaçtı ve ülkenin 100’e yakın küçük kentinde insanlar gös­terilere katıldılar. 2019’da yine akaryakıt fiyatlarına yapılan zam, hükümetin kötü yöne­timi, dinî lider Ali Hamaney ve o zamanki cumhurbaşkanı Hasan Ruhani yönetimindeki yaygın yolsuzluklara karşı bir tepki olarak, özellikle çalışan kesimler sokağa döküldü. Bu­gün ise yalnızca orta sınıflar değil alt sınıflar da sokağa dö­külmüş durumda. Kadın hak­ları meselesinden başlayan ha­reket böylece toplumun bütün kesimlerini kucakladı. Hare­ketin temel özelliği artık dev­let başkanına hitap etmemesi; doğrudan “yüce rehber”i hedef alması. “Kahrolsun diktatör­lük! Kahrolsun İslâmi Cum­huriyet” sloganı, göstericilerin iktidardan bir beklentileri ol­madığını gösteriyor.

    Bugün kılık-kıyafet-peçe mecburiyetiyle sınırlı olmayan ve açıkça sisteme karşı çıkan göstericiler ve ayaklanma sı­nırlarını zorlayan bir hareket söz konusu. Başörtüsü ile baş­layan hareket, artık sistemin meşruiyet merkezine yöneli­yor. Gösterilere katılanlar ya­kalandıklarında başlarına ge­lebilecekleri bildikleri hâlde, haftalardır bunu sürüdürüyor. İlginç olan, hareketin en mu­hafazakar, en ücra kentlere ka­dar yayılması.

    Devrimden bu yana ilkdefa orta sınıfların, işçilerin, öğret­menlerin, öğrencilerin ve etnik azınlıkların bir bütün olarak rejime karşı çıktıklarına tanık olunuyor. Hareketin önder­siz olması, ordunun yekpare kalması gibi bir dizi nedenle iktidarın değişmesi zor; ancak tıpkı 68 gibi, iktidar olmasa da kalıcı değişikliklere, nizam­da gediklere yol açabilecek bir mücadeleye tanık oluyoruz.