Yazar: Masis Kürkçügil

  • Filistin ABD’yi sarsıyor: 68 ruhu yine üniversitede…

    Filistin ABD’yi sarsıyor: 68 ruhu yine üniversitede…

    Batılı yönetimler İsrail’in Filistinlilere yönelik terörüne açık destek veriyor. Ancak Batı toplumunun ciddi bir bölümü, soykırıma varan saldırılardan rahatsız. Özellikle ABD’nin seçkin üniversitelerinde, Filistin’e destek eylemleri yayılıyor. 25 eyalette 43 üniversiteye yayılan eylemler 68 direnişiyle paralellikler taşıyor.

    Dünyanın dört bucağında üniversite yerleşke­leri, İsrail ordusunun Gazze’deki katliamına karşı seferber olmuş durumda. Filistin topraklarında soykırım sürerken, güvenlik güçleri san­ki savaşı kampüslere taşıyor. 7 Ekim sonrası her gösteri, her savaş ve soykırım karşıtı söz ya da protesto, anti-semitist olarak damgalanıyor. Kampüs protestoları ile böylesi bir “şey­tanlaştırma” da izleniyor.

    GundeminTarihi-ABD-2
    ABD’de 1925’te yayın hayatına başlayan ve yaklaşık 1 milyon tiraja sahip The New Yorker 20 Mayıs 2024 tarihli sayısının kapağına karikatürist Barry Blitt’ın çizimiyle, mezunları ve protestoları durdurmak, kampları dağıtmak için çağrılan polisleri taşıdı.

    ABD’den başlayan ve bel­leklerden silindiği sanılan 68’in Vietnam Savaşı’na karşı gösterileri akla getiren gösteri­ler, ağır baskılara rağmen Paris, Lausanne, Montréal, Mexico, Sydney’e yayılmış durumda.

    17 Nisan’dan başlayarak Amerikan üniversite yerleşke­lerinde Gazze için seferberlik, 40’ı aşkın okul ve kampüste, Atlantik’ten Kaliforniya’ya kadar geniş bir coğrafyada şiddetli çatışmalara yol açtı. Yaklaşık 2.500 kişi gözaltına alındı. Ülkenin ve dün­yanın en prestijli üniversitelerinden olan Columbia, bu seferberliğin ağırlık merkezini oluşturdu. Ardın­dan Los Angeles’ta (University of California – UCLA) olaylar patlak ver­di. Brown Üniversi­tesi (Rhode Island) ise polis çağırıp öğ­rencileri şiddetle bastırmak yerine, göstericilerin kampı dağıtmaları karşılığında Gaz­ze’deki soykırımda rolü olan şirketlerle ilişkilerin oylanmasını kabul etti.

    Durum ABD’nin bir iç mese­lesi olmaktan çıktı ve Birleşmiş Milletler sıralarına yansıdı; üniversitelerdeki polis baskısın­dan endişe duyulduğu bildirildi. İnsan Hakları Yüksek Komiseri ve hukukçu Volker Türk, “göste­rileri dağıtmak ve sona erdirmek için alınan bir dizi sert tedbir”den rahatsız olduğunu belirterek “ifade özgürlüğü ve barışçıl top­lanma hakkının temel olduğunu” vurguladı.

    Öğrenci hareketleri temelde anti-siyonist bir nitelik taşırken, yönetimler tarafından anti-semitik olarak itham ediliyor. Bu arada ABD Temsilciler Meclisi de, İsrail Devleti’ne yönelik eleştirileri anti-semitizm olarak tescilleyen bir yasayı 5 Mayıs’ta onayladı. Bundan sonra artık araştırmalarda, gazetelerde, ko­nuşmalarda “Yahudi aleyhtarlığı” suç sayılacak (Senato’dan henüz geçmiş değil). ABD’deki muha­fazakarların temel taktiği, doğal olarak İsrail aleyhtarı gösterileri bu şekilde kriminalize etmek.

    GundeminTarihi-ABD-1
    ABD’nin seçkin üniversitelerinden Columbia’da başlayan İsrail protestoları ve Filistin’e destek, yönetimleri kızdırdı. Polisin üniversiteye girişi, gösterileri ve tepkiyi dindirmeye yetmedi.

    60’lı yıllardan bu yana ABD’de üniversite gençliğinin, sivil haklardan başlayarak Vietnam Savaşı’na karşı eylemleriyle devam eden; 1985’te Güney Afrika’daki apartheid rejimine karşı gösterileriyle ve son olarak “Siyah Hayatlar Değerlidir” eylemleriyle öne çıkan toplumsal olaylarda, alarm zillerini çalma gibi bir hassasiyeti var. Filistin meselesi, İsrail’in Gazze’deki eylemlerinden önce de bu has­sasiyetin bir parçasıydı. Dolayı­sıyla 7 Ekim’den sonra üniversite kampüsleri barışçıl gösterilere sahne olurken, dünyadaki haber kaynakları için bir haber değeri taşımıyordu. Ta ki toplumsal hareketlerin patlak vermesinde simgesel bir önemi olan yüksek prestijli Columbia Üniversitesi’n­deki gelişmelere kadar.

    3 Nisan’da Columbia Üniversi­tesi, Tel Aviv’de bir proje üzerin­de çalıştığını duyurdu. Bunun üzerine 93 öğretim görevlisi, bu çalışmaların İsrail’in mevcut politikasını onaylamakla eşde­ğer olduğunu açıkladı. Filistin yanlısı öğrenciler de bu durumu protesto etti. Üniversite rektörü Minouche Shafik’in Kongre hu­zuruna çağrıldığı 17 Nisan günü, öğrenciler Hamilton Hall’u işgal etmeye başladı. Devlet ricali ise, Columbia gibi seçkin bir üniver­sitede öğrencilerin kefiye takıp haftalarca Filistin yanlısı gösteri­ler yapmasına öfkeliydi.

    GundeminTarihi-ABD-3
    Columbia Üniversitesi’ne giren polis sadece öğrencileri değil, öğretim görevlilerini de gözaltına aldı.

    Rejimin tüm kurumları, üniversite yetkilileri, medya, De­mokratlar, Cumhuriyetçiler İsra­il’i kayıtsız-şartsız desteklerken; öğrencilerin Filistin’i destekle­mesi hesapta olmayan bir şekilde Biden yönetiminin siyonist eğilimlerini de deşifre eden bir boyuta taşındı. Protestocular, ku­rumlarının akademik-ekonomik bağımsızlığını ve üniversitenin Gazze’deki savaştan kâr sağlayan fon ve şirketlerdeki hisselerini elden çıkarmasını talep ettiler. İşgal 3. haftaya girdiğinde, rektör Minouche Shafik kampüsün bo­şaltılması için New York polisini çağırdı (18 Nisan). Mezuniyet törenine 1 aydan az bir süre kala göstericilere idari yaptırım uygu­landı. 22 Nisan’da tüm yüzyüze dersler iptal edildi. Ancak tüm bunlar protestoları yatıştıramadı. Polis bir defa daha müdahale ede­rek göstericileri dağıttı ve bu defa 300’e yakın öğrenci tutuklandı. Politikacılar da devreye girdi. De­mokrat Alexandria Ocasio-Cor­tez, “kampüsteki genç öğrencile­rin şiddet içermeyen gösterileri sırasında polisi aramak, gerilimi tırmandıran, pervasız ve tehli­keli bir eylemdir” diyerek polisin üniversiteye girmesini protesto etti. Başkan Biden ise Yahudi karşıtı protestoları ve “Filistinli­lere ne olduğunu anlamayanları” kınayarak uzlaşmacı bir duruş sergilemeye çalıştı.

    ABD’de üniversiteler için en önemli kaynağı/desteği sağlayan bağışçıların ve politikacıların baskısı altında kurum yöneti­cileri, sert önlemler için polise başvurdular. Bugüne kadar hocalar dahil 2.500 dolayında tutuklamaya yol açan bu baskı­nın yanısıra, öğrenciler Beyaz ırkın üstünlüğünü savunan ve siyonistlerin güdümündeki örgütlerin de saldırılarına maruz kaldılar. Yönetimlerin gösterici­lere karşı şiddete başvurulmasını istemesinin temel nedeni, tabii fon verenlerin sözsahibi oluşu ve bunu bir tehdit aracı olarak kullanabilmeleri. Fon verenlerin “fonumu geri çekerim” tehdidi, üniversite yönetimleri için çok daha ciddi.

    GundeminTarihi-ABD-4
    Başkent Washington’da yapılan ‘Özgür Filistin’ mitingine binlerce kişi katıldı.

    Bununla birlikte ABD’de üniversite yöneticilerinin hepsi polisle işbirliğine gitmedi. Özel­likle Vassar (New York), Brown Üniversitesi (Rhode Island), Nort­hwestern Üniversitesi (Illinois) ve Evergreen State College’daki (Illinois) yöneticiler, öğrenci taleplerinin yönetim kuruluna sunulması konusunda anlaştılar.

    Üniversitelerdeki hareketlilik, New York Times’ın “1968’in savaş karşıtı heyulasının geri dönüşü” başlıklı bir makale yayımlama­sına da yol açtı. 1968 her ne kadar öğrenci gençlikle sınırlı olmayan, çok daha geniş kapsamlı bir top­lumsal hareket idiyse de; yeni bir dünya tahayyülü ile donanmıştı ve özellikle ırkçılığa karşı duruşu, “Siyah Hayatları Değerlidir” gibi mottolarıyla tarihe geçmişti.

    GundeminTarihi-ABD-5
    Polis, Virginia Üniversitesi’ndeki gösteriye de saldırdı. Göstericilere destek veren bir avukat, gözaltına alınan protestocuya iletişim bilgilerini verirken böyle görüntülendi.

    ABD’deki öğrenci hareketi, gençliğin büyük çoğunluğunun hislerine tercüman olduğu için de meşru bir zemine oturuyor. Öte yandan Amerikan nüfusu­nun ancak üçte birinin İsrail’e sempati duyduğu belirtiliyor. 700 bin üyesi olan Otomobil İşçileri Sendikası (UAW), Kasım’daki başkanlık seçimi için Biden’dan yana tutum alıyor ve Filistin yan­lısı harekete açık destek veriyor. Sendikanın yeni başkanı radikal Shawn Fain, Filistin ile dayanış­masını net şekilde dile getiriyor. Daha ziyade Solcu sendikacıların oluşturduğu ve geleneksel yıllık toplantılarını sadece birkaç yüz katılımcıyla yapan Labor No­tes’un bu yılki toplantısına 4.700 kişi katıldı ve çoğunluk Filistin kefiyesi taktı.

    Filistin meselesi, ABD’deki iki partili sistem için de bir problem. Hem Demokratlar hem Cumhu­riyetçiler İsrail’i koşulsuz destek­liyor ama, üniversite gençliğinin Filistin yanlısı eylemleriyle denge bozulmak üzere. Geçmişte sivil haklar hareketi ve yakın geçmişteki “Black Lives Matter” gibi büyük kitle eylemleriyle öne çıkan toplumsal hareketlerden Demokratlar nemalanmışlar­dı. Ancak her iki partinin de siyonizme arka çıkması, özellikle Demokratlara oy veren kesimle­rin önümüzdeki seçimlerde Bi­den için ciddi bir sorun olacağını göstermekte. Daha düne kadar Trump karşıtlığı üzerinden bir anlatı inşa eden Demokratlar, son hadiselerle birlikte puan kaybet­miş görünüyor.

    GundeminTarihi-ABD-6
    Filistin yanlısı gösteriler tutuculuğuyla bilinen Texas eyaletine de sıçradı. Texsas Üniversitesi’ndeki gösteriye de polis müdahale etti.

    Biden 2 Mayıs’taki konuşma­sında tıpkı Cumhuriyetçiler gibi anti-siyonizmle anti-semitizmi harmanladı. 7 Mayıs’ta Holokost anısına düzenlenen toplantı­da ise “anti-semitizm ABD’de yoktur” demekle kalmadı, Filistin ile dayanışma içinde bulunan öğ­rencilere yönelik olarak “7 Ekim saldırısının unutulduğundan” dem vurdu. 7 Ekim saldırısında ölenlerle Holokost arasında bir bağ kurarken, Gazze’de öldürülen çoluk-çocuk savunmasız 35 bin insandan hiç sözetmedi.

    Donald Trump ise göstericileri “ücretli ajitatörler” diye niteledi. Biden’ın önlemlerini destekler­ken onları yetersiz bulan Trump, doğal olarak Demokratların siyo­nist tabanının da yanına çekme­ye çalışıyor. 60’lı-70’li yıllardaki anti-komünizm histerisi gibi, bugün de Filistin yanlısı hareketi şeytanlaştırmak için Yahudi düş­manlığı çığlıkları atmak doğal!

    Öte yandan İsrail’in Gazze’de­ki cinayetleri, ABD’nin Ortado­ğu’daki Arap müttefikleriyle ilişkilerini de zedeledi. Her ne kadar bu ülkelerin yönetim­leri bugüne kadar Filistin için kıllarını kıpırdatmadılarsa da, ABD’nin Gazze öncesindeki yu­muşama politikası da yerini bir durgunluğa -soğukluğa bırakmış durumda.

    GundeminTarihi-ABD-7
    İsrail’in saldırılarını protesto eden öğrencilerin Columbia Üniversitesi’nde kurduğu çadırlar.

    ABD Kasım ayındaki baş­kanlık seçimine giderken dış politika da önemli çatlaklar var. Ukrayna’ya yapılacak yar­dımlar kongrede Putin yanlısı Cumhuriyetçiler tarafından engellenirken, Filistin ko­nusunda Cumhuriyetçiler ve Demokratlar birlikte davranı­yor. Amerikan halkının giderek artan bir çoğunluğu Filistin’de­ki katliamı durdurmaktan yana tavır alırken, Biden bugüne kadar kendisine oy veren Arap, Müslüman, genç ve ilerici seç­menler nezdinde “soykırımcı Joe” olarak adlandırılıyor.

    GundeminTarihi-ABD-8
    55 yaşındaki Oscar ödüllü oyuncu Cate Blanchett, bu yıl 77.’si düzenlenen Cannes Film Festivali’nin kırmızı halısında, siyah elbisesi ve kıyafetinin ucundaki yeşil-beyaz kompozisyonla Filistin bayrağını resmetti.

    Eylemlerin ABD’de bu kadar ses getirmesi, ülkedeki güç­lü İsrail lobisi için de endişe verici; dolayısıyla bütün güçleri ile hareketi kriminalize etmeye uğraşıyorlar. 1948’de Filistin­lilerin yurtlarından kovularak İsrail devletinin kurulması da, sanki Nazilere karşı savaşın bir devamı olarak takdim edil­mişti. Bugün İsrail’in Filistin topraklarında yıllardır sürdür­düğü yerleşimci sömürgeciliği de, bu “savunma savaşı”nın de­vamı gibi sunulmakta. 1982’de aşırı Sağcı Likud partisinden başbakan seçilen Menahem Be­gin, Ronald Reagan’ın sivillerin ölümünden duyduğu kaygıyı dile getirmesi üzerine şöyle demişti: “Hitler ve adamları derinlerde gömülü bir sığı­nakta masum siviller arasında saklanıyor; başbakan olarak ben de Berlin’le karşı karşıya olan yiğit bir orduya talimat verme yetkisine sahip olduğu­mu hissediyorum.”

    Begin’den Netanyahu’ya İsrail Devleti’nin stratejisinde pek bir değişiklik olmadı.

    Filistin’e destek eylemleri tüm dünyada

    ▶ Kanada’da Filistin yanlısı öğrenci hareketleri Van­couver, Ottawa, Toronto ve Montreal gibi bir dizi kente yayıldı. Montréal’deki prestijli McGill Üniversitesi’nde 27 Nisan’da başlayan harekette, İsrail’le akademik ve mali ilişkilerin kesilmesine kadar işgalin süreceği belirtildi.

    ▶ Almanya’da başkent Berlin’deki Humboldt Üniversi­tesi’nde oturma eylemine polis müdahalesinden sonra, belediye başkanı Kai Wegner kentte “ABD ve Fran­sa’daki gibi bir durumu istemediğini” belirtti.

    ▶ Avustralya’da Sydney Üniversitesi’nde, öğrenci­ler İsrail kurumlarıyla ilişkilerin kesilmesini talep etti. Üniversite başkan yardımcısı Mark Scott öğrencilere ve personelin ifade özgürlüğüne bağlı olduğunu belirterek üniversiteye polis çağırmadı.

    ▶ Meksika’nın başkenti Mexico’da, ülkenin en büyüğü Meksika Ulusal Özerk Üniversitesi’nde (UNAM) öğrenci­ler gösteriler düzenledi; Meksika hükümetinden İsrail ile diplomatik ve ticari ilişkileri kesmesini istedi.

    ▶ İsviçre’de öğrenciler Lausanne Üniversitesi’nin (UNIL) giriş salonunu işgal ederek İsrail kurumlarının, üniversitelerinin boykot edilmesini, derhal ve kalıcı olarak ateşkes talep etti.

    ▶ Fransa’da başkentte 5-6 bin öğrenciyi ağırlayan prestijli sosyal bilimler üniversitesi Sciences-Po’nun (Institut d’études politiques de Paris) ana binasına güvenlik güçleri girdi. Buna rağmen protestolar devam etti. Öğretim üyelerinin de katıldığı tartışmalar yapıldı. Sorbonne’a ve birkaç üniversiteye daha yayılan olaylar karşısında Yüksek Öğrenim Bakanı Sylvie Retailleau üniversite rektörlerinden, özellikle karışıklık durumunda “ellerindeki yetkilerin tamamını kullanarak kamu düze­ninin korunmasını sağlamalarını” istedi.

    GundeminTarihi-ABD-Kutu
    Paris’teki Sorbonne Üniversitesi’nde Filistin’e destek eylemleri sürüyor.
  • Siyaset, ticaret, propaganda, hakikatler ve gazetecilik…

    Siyaset, ticaret, propaganda, hakikatler ve gazetecilik…

    Türkiye’nin Filistin meselesindeki sert tutumuna rağmen, kimi firmaların İsrail ile ticareti sürdürmesi; hatta bunların içinde askerî olarak da kullanılabilecek parçaların bulunduğunun ortaya çıkması geçen ayın gündemini belirledi. Türkiye, herkese açık kaynaklardaki belgelere ulaşıp gazetecilik yapan Metin Cihan sayesinde gelişmeleri izledi.

    İsrail’in Filistin toprakların­da başlattığı ve sivilleri de hedef alan askerî harekatın ardından, hem Türkiye’de hem dünyada ciddi tepkiler devam ediyor. Son olarak Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi Gazze’de acilen ateşkes talep eden karar tasarısını kabul etti, Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC) ise İsrail Başbakanı Binya­min Netenyahu hakkında savaş suçu işlediği gerekçesiyle tu­tuklama kararı çıkardı. Karar, üç Hamas liderini de kapsıyor.

    Tüm bu gelişmeler sırasında, yurtdışında yaşamak zorunda kalan genç bir gazeteci, Metin Cihan, kamuya açık kaynakları tarayarak Türkiye’nin İsrail’le ticari ilişkilerini tüm hızıyla sürdürdüğünü ortaya çıkardı. Üstelik ticaretin miktarı, Filis­tin’e saldırıların başlamasının ardından artmıştı.

    GundeminTarihi-Israil-1
    1979 doğumlu Metin Cihan yaptığı haberlerle ülke gündemini belirledi. Cihan’ın haberlerinin ardından, İsrail’le ticaretin kesilmesini isteyen gösteriler sert müdahalelerle engellendi.

    Metin Cihan, Türkiye ile İs­rail arasındaki ticareti belgele­riyle sosyal medya hesabından paylaşınca iktidar cenahında ilk önce sessizlik yaşandı. Filistin’e destek veren gruplar ise iktidarı protesto etmeye başladı. Ticaretin silah ve stra­tejik ürünler de içerdiği ortaya çıkınca, Cihan ağır hakaretler ve tehditlerle karşı karşıya kaldı. Eski Bakan, AK Parti mil­letvekili Mustafa Varank, Metin Cihan’a “Sen Türkiye’de yaşa­maya bile cesareti olmayan, ahlaksız, yalancı bir müfterisin” diye seslendi.

    Tüm bu gelişmelerin ve yerel seçimlerin ardından, 9 Nisan’da resmî yetkililer Türkiye’nin İsrail’le ticaretini kısıtladığını duyurdu. Bu kara­ra rağmen ambargolu ürünle­rin İsrail’e gittiğini yine Metin Cihan sosyal medya üzerin­den duyurdu. Metin Cihan ilk olarak 2014 yerel seçimi öncesi Yenikapı’da izlediği AK Parti mitinginden çektiği fotoğraf­larla kamuoyunda ilgi çek­mişti: Yayımladığı fotoğraflar, mitingdeki kalabalığın diğer mecralarda gösterilenden daha az olduğunu kanıtlıyordu.

    “Yurttaş gazeteciliği” yaptı­ğını söyleyen Cihan’ın hayatını değiştiren ise 2019’da Gire­sun’dan gelen bir mesaj oldu. Mesajda 11 yaşında şüpheli biçimde ölen Rabia Naz olayı­nı araştırması öneriliyordu. Araştırmalarının sonucunu sosyal medyadan paylaşınca, bu hadise tüm kamuoyuna mâ­loldu. İşin ucu bir takım “güçlü” siyasilere dayanınca, hapse gir­mekle sürgünde olmak arasın­da bir tercih yaptı ve yurtdışına çıktı.

    Cihan, İsrail’le ticaret dahil yaptığı bütün araştırmalarda genellikle herkesin erişiminin bulunduğu açık kaynakları kul­lanıyor ve ülkemizde giderek itibarsızlaşan gazeteciliğin bir “meslek” olduğunu gösteriyor, kanıtlıyor.

    GundeminTarihi-Israil-2
  • Soğuk Savaş döneminin en meşhur casusluk hadisesi

    Soğuk Savaş döneminin en meşhur casusluk hadisesi

    20. yüzyılın ikinci yarısına damgasını vuran Soğuk Savaş, esas olarak istihbarat ve casusluk faaliyetlerine sahne oldu. Doğu Alman ajanı Günter Guillaume’un, dönemin Batı Almanya Şansölyesi Willy Brandt’ın en yakınına kadar yükselmesi ve Brandt’ın istifasına neden olan hadiselerin öncesi, günümüze kadar uzanan etkileri…

    Soğuk Savaş döneminin (1947-1991) en ilginç casusluk hadiselerinden biri, Doğu Alman istihbarat servisinden bir ajanın Fede­ral Almanya Şansölyesi Willy Brandt’ın (1913-1992) yakın çevresine girmesi; deşifre olması üzerine Brandt’ın istifa etmesiydi.

    Willy Brandt sadece Alman­ya’da değil, dönemin dünya siyasetinde kolay rastlanma­yacak bir simaydı. 1929’da sosyal-demokrat partinin gençlik örgütüne, iki yıl sonra da daha radikal Sosyalist İşçi Partisi’ne katılmıştı. Hitler’in iktidara geldiği Ocak 1933’ten sonra illegal hayata geçtiğin­de, ilerde resmen kullanacağı Willy Brandt takma ismini aldı (gerçek adı Herbert Ernst Karl Frahm’dı). Birkaç ay sonra Danimarka üzerinden Norveç’e geçti. 1934’te merkezi Londra’da olan Devrimci Sosyalist Birlik İçin Uluslararası Büro’ya bağlı gençlik örgütünün kuruluşu­na katıldı. Gizlice Almanya’ya girdi; 1937’de gazeteci olarak İspanya İçsavaşı’nı izledi. 1940’ta Norveç vatandaşlı­ğına geçti. Aynı yıl Norveç’i işgal eden Naziler’den kaçarak tarafsız ülke İsveç’e geçti. Savaş sonuna kadar orada kaldı; sa­vaştan sonra Berlin’e döndü ve sosyal-demokratların safında siyasete girdi.

    Siyasi-Tarih-2
    Willy Brandt, üniversite yıllarında Naziler’e karşı çıkmış ve Almanya’dan kaçmak zorunda kalmıştı.

    Willy Brandt’ın dünya siya­setinde yankılanması, parça­lanmış olan Berlin’de 1957’de belediye başkanı seçilmesiyle başladı. Doğu’ya karşı başından itibaren geleneksel politika­dan farklı bir pozisyonu, yakın ilişkileri savunuyordu. 1964’te, 1987’ye kadar sürdüreceği SPD (Sosyal-Demokrat Parti) başkanlığına seçildi. Birkaç defa kaybettiği seçimlerden sonra, 1966’da Sosyal-Demokratlar’la Hıristiyan-Demokratlar’ın koalisyon hükümetinde dışiş­leri bakanı ve başbakan yar­dımcılığı görevlerini üstlendi. 1969 seçimlerinden sonra ise Almanya’nın savaş sonrası 4. şansölyesi, savaş sonrasının ilk sosyal-demokrat başbakanı oldu. Willy Brandt başbakanlığa geldikten sonra Almanya’nın Avrupa’daki geleneksel politi­kasını değiştirdi. “Ostpolitik”in Doğu’ya açılım) temellerini attı. Doğu Almanya resmen devlet olarak tanındığı gibi, Doğu Bloku’ndan Çekoslovakya ve Polonya’yla da ilişkiye geçildi.

    Siyasi-Tarih-1
    Willy Brandt ve Günter Guillaume bir parti kongresinde.

    Brandt, Kasım 1972’deki seçimlerde Sağ blok partileri ilk defa mağlup etti ve bu zaferi, “ostpolitik”in gerçek onayı olarak kabul edildi. Brandt, şansölye olduğu yıllarda Avrupa entegras­yonu politikasını desteklemeye devam etti. Özellikle Büyük Bri­tanya, İrlanda ve Danimarka’nın AET’ye (Avrupa Ekonomik Top­luluğu) girişini destekledi (1973) ve hem parasal entegrasyon hem de siyasi işbirliği için baskı yaptı. Willy Brandt, 1971’de Doğu Avru­pa ve Doğu Almanya ile yakın­laşma politikası nedeniyle Nobel Barış Ödülü’nü kazandı.

    Gelelim Günter Guillaume’a… Willy Brandt 1969’da şansölye olduğunda, Günter Guillaume hükümetin işçi sendikalarıyla ilgili sorumlularından biriydi. Ekim 1972’de SPD faaliyetleri konusunda Brandt’ın kişisel da­nışmanı oldu. Günter Guillaume, Willy Brandt’ın yakın çevresinde olduğu için yazışmaları da elden geçiriyordu; hatta onun kişisel gezilerinde de yer alıyordu.

    Siyasi-Tarih-3
    Gunter Guillaume ve eşi Christel, 1975’te Düsseldorf’taki yargılama sırasında.

    Guillaume’la ilgili ilk şüphe­ler aslında o yıl 1969’da ortaya çıkmıştı. Batı Almanya güven­lik servisi, onun bir komünist ajan olabileceğini düşündüren bilgiler buldu; ancak 1973’e kadar bunların peşine düşül­medi. Mayıs 1973’te Federal Anayasayı Koruma Dairesi Başkanı Günther Nollau, Guilla­ume hakkındaki şüphelerini ilk defa eski İçişleri Bakanı Hans-Dietrich Genscher’e, o da bu durumu Willy Brandt aktardı. Nollau, önce onu göz­lemlemek ve ihanet eyleminin ciddiyeti hakkında net bir fikir edinmek için Guillaume’un görevinde kalmasını, bu zama­nın daha fazla kanıt toplamak için kullanılmasını tavsiye etti. Willy Brandt da bunu kabul etti ve sadece Genelkurmay Başkanı Reinhard Wilke ve yardımcısı Horst Grabert’e bilgi verdi. Bu süre zarfında Guilaume göre­vini sürdürdü; hatta Temmuz 1973’te Norveç’teki tatili sıra­sında bile Brandt’a eşlik etti.

    Federal Alman mercileri ni­hayet Nisan 1974’te Guillaume’u ve eşini tutukladı. Brandt ise bu ihmalin sorumluluğunu üstle­nerek 1 ay sonra istifa edecekti. Guillaume sorgu sırasında Doğu Almanya’ya bağlılığını ve ca­susluk yaptığını kabul edecek; kendisi 13 yıl, eşi ise 8 yıl hapis cezasına çarptırılacaktı.

    BPK 30.008.359
    Willy Brandt’ın Varşova’da katledilen 500 bin Yahudi’nin anısı önünde diz çökmesi, siyaset tarihinin en önemli hadiselerinden biriydi.

    Guillaume’un ne tür bilgiler aktardığına dair kesin veriler olmasa da, daha sonra araların­da ABD Başkanı Nixon’un nük­leer stratejiler hakkında Bandt’a yazdığı mektupların da bulun­duğu gizli belgeleri İsveç’teki bir Doğu Alman bağlantısına vermeyi başardığını söyleye­cekti. Soğuk Savaş’ın krtik bir döneminde, Hauptverwaltung Aufklärung (HVA) veya Stasi’nin emriyle eşi Christel ile birlikte özel görevli subay olarak, kendi gerçek isimleriyle Batı’ya geçmişler; verilen talimata göre Frankfut’ta Sosyal-Demokrat Parti’ye katılarak yavaş yavaş yükselmişlerdi.

    Stasi ilk defa 1950’lerin ba­şında Guillaume’u birkaç defa görev için Batı Berlin’e gönder­mişti. Kendisi bunun ardından siyasi mülteci kılığında kalıcı olarak Batı’ya yerleştirildi. 1956’da Frankfurt am Main’de reklam fotoğrafçısı, alkol ve tütün satıcısı olarak işe başladı; ardından Frankfurt Sosyal-De­mokrat Partisi’nde kariyer yaptı ve 1970’te Willy Brandt’ın parti ile ilişkilerden sorumlu danış­manı oldu.

    Siyasi-Tarih-5
    Uzun yıllar Sosyalist Enternasyonal’in başkanlığını da yürüten Brandt, Bülent Ecevit döneminde CHP’nin de bu organizasyona alınmasını sağlayan isimlerdendi.
    Siyasi-Tarih-6
    “Ostpolitik” olarak bilinen politikayı oluşturan ve Doğu Bloku’yla ilişkileri geliştiren Brandt, Yugoslavya’nın efsanevi lideri Tito ile…

    Nisan 1974’te Günter Guilla­ume skandalı patlak verdiğinde, Sosyal-Demokratlar (SPD) ser­best düşüşteydi. Artan işsizlik ve %7’lik enflasyon da, Brandt’ın istifa kararında etkili oldu. Petrol krizi, hava trafik kont­rolörlerinin grevi, ulaştırma sendikalarının ücret taleple­riyle ilgili şiddetli tartışmalar Brandt’ı yormuştu. Hoşnutsuz­luğun temel nedeni, ekonomik olmaktan ziyade vaadedilen reformların gerçekleşmeme­siydi. Özellikle Jusos (Sosyalist Gençlik) saflarında hayalkırık­lığı derindi. Millî gelir dağı­lımında, vergilendirmede ve eğitimde yapılması planlanan projeler ertelenmişti. Brandt’ın 1974 başında desteği %33’lere gerilemişti.

    Bu koşullar altında bile Brandt istifası beklenmiyordu; aslında Doğu Almanya ve Stasi de böyle bir istifayı hedefleme­mişti. Doğu Almanya istihbarat teşkilatı eski başkanı Markus Wolf, daha sonra Willy Bran­dt’ın istifasını hiçbir zaman istemediklerini ve Stasi’nin stratejik bir hata yaptığını söyleyecek; Willy Brandt ise “as­lında o dönemde yaşananlarla hiçbir ilgisi olmayan neden­lerden dolayı çok yorgundum” diyecekti.

    Siyasi-Tarih-7
    Ekim 2003’te gösterime giren ve Oliver Storz’un yönettiği “Im Schatten der Macht“ filmi Brandt‘ın istifası öncesindeki 2 haftayı ele alıyordu. Filmin bir özelliği de Willy Brandt’ın oğlu Matthias Brandt’ın ajan rolünde olmasıydı.

    Günter Guillaume, 1981’de Batılı ajanlarla takas edilme­den önce 7.5 yıl Batı Almanya hapishanelerinde kaldı. Serbest bırakılıp Doğu’ya geçtiğinde devlet başkanı Erich Honecker ona ülkenin en değerli nişanı olan Karl Marx nişanını ver­di. Marx yerli yerindeydi ama nişanın da bir kıymeti harbiyesi kalmamıştı. Honecker’i de kim­se hayırla yad etmiyordu.

    Guillaume 1988’de ya­yımlanan bir söyleşide hayat hikayesini anlattı. Rusya’daki savaş sırasında esir düşmüştü. 1952’de Doğu Almanya Komü­nist Partisi’ne bir “barış partiza­nı” olarak katıldığını ve kendini “iki Almanya arasındaki Soğuk Savaş’ın bir sıcak savaşa dönüş­memesi”ne adadığını söyledi.

    Kendisiyle birlikte tutukla­nan ve 8 yıla mahkum olan eşi daha sonra onu terketti; oğlu Pierre, Berlin Duvarı yıkılma­dan 1987’de Batı’ya taşınmış­tı; babasının adını duymak istemediği gibi yeni bir isim ile hayatını sürdürdü. Günter Guil­laume ise 1995’te öldü.

  • Karanfillerle başladı, kısa sürdü ama unutulmadı

    Karanfillerle başladı, kısa sürdü ama unutulmadı

    Portekiz’de 42 yıl süren diktatörlük, 1974’te askerlerin başlattığı devrim ile kansız biçimde sona erdirilmişti. Namluların ucuna takılan karanfillerden hareketle “Karanfil Devrimi” adını alacak ve tüm ülkeyi etkileyen hareket, birçok alanda getirdiği kazanımlara ve yeşeren umutlara rağmen 19 ay sonra yenilgiye uğrayacaktı.

    Portekiz’de 25 Nisan 1974’te Rádio Renascença (Radyo Rönesans), José Afonso’nun rejim tarafından ya­saklanan “Grandola Vila Morena / Grandola, Kavruk Tenli Şehir” şarkısını yayımladığında genç subaylar harekete geçiyordu. Bu, “Karanfil Devrimi”nin başlan­gıç sinyaliydi: Genç subayların oluşturduğu Silahlı Kuvvetler Hareketi (MFA-Movimento das Forças), 42 yıllık diktatörlüğe karşı ayaklanmıştı.

    MFA 1973’te küçük rütbeli subaylar tarafından, özellikle Afrika’ya gönderilecek subayla­rın sivillerden de devşirilmesi kararıyla güçlenerek kurulmuş­tu. Amaçları askerî bir rejim değil, özgür seçimlerle sivil bir yönetim kurmak, demokrasiye geçmek ve sömürgelerin bağım­sızlığıydı.

    António de Oliveira Salazar, 1932’den beri Portekiz’i faşizan yöntemlerle idare ediyordu; ülkeye “Estado Novo” (Yeni Devlet) adını vermişti. Salazar’ın 1968’de beyin kanaması geçir­mesiyle Marcelo Caetano Konsey Başkanı olmuş ve ülkede dikta rejimi devam etmişti.

    Askerler 25 Nisan 1974’te kışlalardan çıkıp Caetano’nun bulunduğu binayı ve gizli polis merkezini (PİDE) kuşatırken, radyodan sık sık sokağa çıkıl­maması anons ediliyordu. Buna rağmen halkın kendiliğinden kitlesel katılımı ile sokaklar bayram yerine dönmüştü. Ateş açılması durumunda bir katliam yaşanması ihtimaline rağmen, binlerce insan Carno Kışlası önünde toplandı ve “faşizme ölüm” diye haykırmaya başladı. Lizbon’un ana caddesi Rossio’da bir çiçek satıcısı, satışa sunduğu mevsimlik çiçekleri askerle­re sundu: Kırmızı karanfiller! Ertesi gün Le Monde gazetesi başsayfada “Karanfil Devrimi Portekiz’de zafer kazanıyor!” manşetiyle çıkacaktı.

    Siyasi_Tarih_1
    Askerlerin “sokağa çıkmayın” çağrısına ragmen, halk coşkuyla devrimi kutlamıştı.

    Tankların ve tüfeklerin nam­lularına takılan karanfiller bir anda devrimin simgesi olmuştu. Caxias ve Peniche cezaevlerinin kapıları açıldı; tüm siyasi tutuk­lular serbest bırakıldı. Siyasi po­lis PIDE ve rejimin gazetesi A Epoca’nın genel merkezi dağı­tıldı ve sansür kaldırıldı. Darbe­ciler kan dökmekten sakınırken, PIDE ateş açarak 4 kişinin ölme­sine ve 45 kişinin yaralanmasına neden oldu. Devrim değil, karşı devrim kan akıtmıştı.

    25 Nisan 1974 darbesi, Otelo Saraiva de Carvalho ve Ramal­ho Eanes gibi genç subayların eseriydi. İletişim araçlarını hemen ele geçiren ve halkın aktif desteğini alan MFA, bu subay­ların sürpriz etkisi sayesinde başarılı oldu. Generaller António de Spínola ve Costa Gomes daha sonra bu girişime destek verdiler; ancak sömürge imparatorluğun­dan kademeli olarak çekilmeyi destekleyen bu eski moda gene­raller, olayların hızıyla kenara itileceklerdi.

    1973’ün Eylül ayında Şili’de ordu faşist bir rejimin temellerini atarken, Portekiz’de genç subay­ların hareketi ülkeyi demokra­tikleştiriyordu. Sömürgelerden başlayan hareket metropole yönlenmiş, toplumun birikmiş sorunlarının çözümü için hızla ve anında bir toplumsal devrim ihtiyacı ortaya çıkmıştı. Portekiz Devrimi’nin ardından İspanya ve Yunanistan’da da rejim değişik­likleri yaşanacaktı.

    Bugün belleklerden neredeyse silinmiş olsa da, Portekiz Dev­rimi o günlerde Vietnam Savaşı kadar önemliydi. Gabriel García Márquez, “dünyanın en büyük köyü” dediği Lizbon’dan “Herkes konuşuyor, kimse uyumuyor… Portekiz’de ücretler Avrupa’nın en düşüğü ama, insanlar ara vermeden, çalışma saatle­rine bakmaksızın çalışı­yorlar…” diye yazıyordu. Hadiseler sırasında Liz­bon’da bulunan İspanyol romancı Manuel Vazquez Mortalban “Bu, arabayla gidebileceğimiz ilk devrim” derken ekliyordu: “Faşist Por­tekiz’in önemli döviz kaynakla­rından biri eğlence turizmiydi, demokratik Portekiz’de bunu siyasal turizm ikame ediyor.”

    Her ne kadar diktatörlük bir anda ve kansız yıkılmışsa da bir dizi sorun vardı. Her şeyden önce 9 milyonluk ülkenin Afri­ka’daki sömürgelerinde (Angola, Mozambik, Gine) düzeni sağla­mak giderek imkansızlaşıyordu. Ulusal bütçenin 3’te 1’i buna ayrılırken, 60’lı yıllarda başla­yan bağımsızlık hareketlerini bastırmak için 800 bin Porte­kizli 4 yıllık askerlik hizmetine koşulmuş ve binlercesi ölmüştü. Gençler askere gitmek yerine, özellikle Fransa gibi daha iyi hayat koşullarının bulunduğu ülkelere kaçıyorlardı. 1960-74 arası 1.5 milyon genç ülkeden göçetmişti. Afrika’daki gerilla hareketinin başarısı rejimi çıkmaza sürüklerken, 1973’te kapitalizmin savaş sonrası en ağır krizi boy verdiğinde fabrikaların kapatılmasıyla işten çıkarmalar hızla artmıştı.

    Siyasi_Tarih_2
    Silahların namlularına takılan karanfiller, Portekiz devriminin simgesi olacaktı.

    Genç subayların yürüt­tükleri devrime, işçi hareketi de bütün deneyimsizliğine rağmen anında katıldı ve bu harekete “sosyal bir yöneliş” vermeye ça­lıştı. 60’lı yıllarda köyden kente gelen genç işçi sınıfı, yani nüfu­sun 3’te 1’ini oluşturan 3 milyon insan, kısa zamanda işçi, asker ve mahalle komisyonlarında toplandı. Lizbon ve Porto’da başarılı olunduysa da, ulusal öl­çekte bu taban örgütlenmelerin birliği sağlanamadı.

    Yine de resmî rakamlara göre sermayeden emeğe %18’lik bir transfer gerçekleşmiş; eğitim, sağlık ve sosyal güvenliğe eşitlik­çi ve evrensel bir erişim sağlan­maya başlanmıştı.

    Siyasi_Tarih_3
    Karanfil Devrimi’nin liderlerinden Carvalho 2021’de öldü.

    15 Mayıs 1974’te Cumhurbaş­kanı General Spinola’nın baş­kanlığında geçici bir hükümet kuruldu. Özgürlükler yeniden teminat altına alındı ve ekonomi­nin kilit sektörleri millîleştirildi. Sosyalist lider, Dışişleri Bakanı Mario Soares, sömürgelerin bağımsızlık hareketleriyle derhal müzakerelere başladı. Bu ülkeler hızla egemen devletler hâline gel­diler: 1974’te Gine-Bissau, 1975’te Angola, Mozambik, Goa, Daman ve Diu. Portekiz’in çekildiği Doğu Timor ise Endonezya tarafından işgal edildi. Ülkede Sol çoğun­luğun hakim olduğu Dışişleri Bakanlığı Devrim Konseyi, 25 Ka­sım 1975’te yeni bir darbe girişi­minin ardından feshedildi. Ilımlı subaylar ve demokratik partiler, inisiyatifi yeniden ele geçirdi. Sosyal ve demokratik yönelimli yeni bir Anayasa 2 Nisan 1976’da günışığına çıktı ve takip eden 25 Nisan’daki yasama seçimleri ile bir devir noktalandı.

    1.5 yıllık süreçte tüm bu yasal-politik dalgalanmalar ya­şanırken, insanlar harekete ge­çerek kendi sorunlarını çözmeye yönelmişti. Kadınların yalnızca “dul” olarak aile reisi sıfatıyla oy kullanabildikleri, onun dışında oy hakkının olmadığı; boşanma hakkı, diplomatik kariyer hakkı­nın bulunmadığı bir toplumdan; kadınların fabrikalardaki işçi denetim hareketinde faal olarak yer aldığı bir düzene geçildi (Kürtaj hakkı ise ancak 2007’de kabul edilecekti). Kadınların devrime katılımında, çalışma hayatında yüksek oranda yer almaları önemli rol oynamıştı. Öncelikle fabrika ve işletmeler­deki taban örgütlenmelerinde -hatta zaman zaman öncü ola­rak- yer aldılar ve özellikle konut sorunu dahil mahalli sorunların çözümü için kurulan komisyon­larda faaldiler.

    Halkın üretimde, mahallede kurduğu taban demokrasisi, ulusal ölçekte bir iktidar alterna­tifi olarak ortaya çıkamamıştı. Devrimin yenilgisi, Kilise ve Sağ’la ittifak içinde gerçekleşti­rilen 25 Kasım 1975 darbesiyle ve Komünist Parti’nin buna direniş göstermemesi nedeniyle başladı.

    1986’dan bu yana Avrupa Birliği ülkesi olan Portekiz, Avrupa’da Sol’un en güçlü ol­duğu ülkelerden biriydi. Ancak 10 Mart 2024’te yapılan erken genel seçimde Sağ toplamda %52.6 oy aldı. Geçen seçim­de %7 oy alan aşırı Sağ Chega oylarını %18’e çıkararak sürpriz yaptı. Chega 230 sandalyelik mecliste 48 sandalye kazandı. Sosyalist Parti ise tam 13 puan kaybederek %28 ile 77 sandalye kazanabildi. Sağcı Demokratik İttifak’ın azınlık hükümeti kur­ması bekleniyor. Ancak 50 yıl önce faşist diktatörlüğün son­landırıldığı Karanfil Devrimi’ni yaşayan ülkede aşırı Sağ’ın bir sonraki seçimde koalisyon or­tağı olma ihtimali büyük.

    Siyasi_Tarih_4
    Musolini’den sonra Hitler’den önce iktidar olan Portekiz diktatörü António de Oliveira Salazar, 36 yıl boyunca ülkeyi demir yumrukla idare etmişti.

    Devrimin şarkıları

    Karanfil Devrimi’nin işaret fişeği, José (Zeca) Afonso’nun “Grândola, Vila Morena” şarkısı oldu. İnsanlar “Grandola, kavruk tenli şehir/Kardeşliğin diyarı, öncülük eden insanlar sendedir, ey şehir” diye başlayan şarkıyla birlikte, 42 yıllık diktatörlüğü devirmek için sokağa çıktı. Şarkıyla başlayan devrim için, daha sonra başka şarkılar da yapıldı. Bunlardan en ünlüsü Yunan asıllı Fransız şarkıcı Georges Moustaki’nin “Portugal”ıydı.

  • Neoliberalizmin ilk saldırısı İngiliz işçilerin son raundu

    Neoliberalizmin ilk saldırısı İngiliz işçilerin son raundu

    Mart 1984’te başlayan ve 1 yıl süren madenci grevi, İngiliz tarihindeki geleneksel mücadelenin de son raundu, neoliberal politikalara geçişin ilk hesaplaşmasıydı. Başbakan Thatcher’ın zaferi aslında bir sınıf zaferiydi; neoliberalizm sadece ekonomik değil, kültürel ve siyasal olarak da sonraki sürece damgasını vuracaktı.

    Hikayenin kısa tarihi, 2. Dünya Savaşı sonrasın­da İngiltere’deki seçim­leri beklenmedik bir şekilde İşçi Partisi kazandığında, Başbakan Clement Attlee hükümetinin kömür üretimini millîleştir­mesiyle başlamıştı. Savaştan çok daha önce, 1926’da maden patronlarının lokavt yaparak üc­retleri düşürmeye çalıştığı, hatta madenleri kapattığı dönemdeki yenilginin ardından, madenciler için çok önemli bir kazanımdı bu karar.

    Ancak 1960’tan itibaren bu model teklemeye başladı. Yine İşçi Partisi hükümeti 1967’de Harold Wilson döneminde devalüasyona gidince işçilerin yaşam standardında düşüş kay­dedildi. Sanayi işçilerine kıyasla madencilerin durumu daha da kötüleşti; madenciler böylelikle mücadelenin ön safında yer ala­caklardı. Bundan 5 yıl sonra ise, NCB (National Coal Board-Ulusal Kömür Kurulu) İngiliz ekonomi­sinin rekabet gücünü artırmak için ücretleri düşük tutmaya çalışırken, Ulusal Maden İşçileri Sendikası (NUM) 9 Ocak 1972’de ulusal greve (1926’da beri ilk) gidecekti. Başbakan Edward Heath’in de meydan okumasıyla mücadele iyice sertleşti; sonunda 9 Şubat’ta “olağanüstü hâl” ilan edildi. Ancak elektrik kesinti­leri ekonomiyi felç edince NUM işbaşı çağrısı yaptı; sonuç olarak %21’lik bir ücret artışı kaydedildi.

    İngiltere’de Muhafazakar Heath 1974’te iktidarı kaybetti; Harold Wilson’ın İşçi Partisi tekrar iktidara geldi. Ancak bu defa da meşhur petrol krizi hem İngiltere’yi hem de dünyayı salla­yacaktı. Aslında olup biten, savaş sonrası Keynesçi politikaların tıkanması üzerine daha sonra “neoliberal” diye adlandırılacak ekonomi politikasına geçişin dünya ölçeğindeki ilk hesap­laşmasıydı (Eylül 1973’te Şili’de Sosyalist Allende hükümetinin kanlı bir askerî darbe ile bastı­rılmasıyla ilk defa doludizgin uygulanacaktı).

    Margaret Thatcher ise daha iktidar olmasından 4 sene önce hazırlıklara başlamıştı. 1975’te Muhafazakar Parti’ye başkan seçilmesinin ertesi günü, “siyasi ve toplumsal karşı devrim”i geliştirmekten sorumlu çalış­ma grupları kurdu. 1977’de akıl hocalarından Nicholas Ridley, NUM’la hesaplaşmaya ilişkin bir rapor hazırlamıştı. Buna göre saldırıya geçmeden önce kömür depolanmalı, elektrik santralleri petrole çevrilmeli, karayolu taşı­macılığında sendikasız kamyon şoförleri işe alınmalı ve bir dizi önlem alındıktan sonra savaşa girişilmeliydi.

    siyasi_tarih_masis_1
    Mart 1984’te başlayan greve onbinlerce madenci aileleriyle birlikte katılmıştı.

    1979’da Thatcher liderliğinde­ki Muhafazakarlar, İngiltere’de yeniden iktidara geldi. Hedefleri, savaş sonrası rejimi kökünden değiştirmek; onun yıkıntıları üzerine Milton Friedman’dan, Friedrich Hayek’ten esinlenen yeni rejimi oturtmak; buna karşı çıkacak güçleri cepheden çökertmekti. Daha sonra bir motto haline gelecek “başka bir alternatif olmadığına” (TINA: There is no alternative) toplumu inandırmak için her yol mubahtı ve madenciler bu savaşta başlıca hedefti. Madencilerin yenilgisi sendikaların yenilgisi anlamına gelecek ve artık sermayenin yeni birikim modeli rahatlıkla yürür­lüğe sokulacaktı. Böylece siyasal düzeyde 1972 ve 1974’te Muha­fazakar hükümetin yenilgisinin izleri de silinmiş olacaktı.

    Thatcher önce bir dizi “refor­m”la sendikal mücadeleyi hukuki alanda sınırlandırdı. Ancak acele etmedi; NUM ile mücadeleyi zamana yaydı ve madencileri desteksiz bırakmak için önce çelik, sağlık, demiryolları gibi daha az kuvvetli sektörleri zayıf­lattı. 1981’de grev tehdidi kar­şısında Muhafazakar hükümet geri çekildi; zira henüz koşullar oluşmamıştı.

    Nicholas Ridley’in tavsiyesi üzerine, 1926’daki grev kırıcıla­rından birinin kardeşi olan Ian MacGregor’u NCB’nin başına getirdi. Artık saldırıya geçmeye hazırdı. MacGregor, ekono­mik olmadığı gerekçesiyle 198 kuyudan 141’inin kapatılmasını önerdi.

    Madenciler, İşçi Partisi ve TU­C’un desteğini alamayacaklarını bilerek uzlaşmaz bir hükümetle karşı karşıya kaldılar. 1979’dan beri sendikalaşma oranı düştüğü gibi işsizlik de %13 gibi yüksek bir orana ulaşmıştı. İşçi Partisi neoliberal saldırı karşısında “yeni gerçekçi” bir pozisyon takınmıştı ve işçiler arasında eylemden yana olanların sayısı iyice düşmüştü.

    Madenciler sendikasının ka­rizmatik başkanı Arthur Scargill, mücadeleyi çalışma hakkı çer­çevesinde siyasallaştırdı ve güç dengesi alabildiğine elverişsiz bir durumda iken hükümetin restini görerek savaşı kabul etti. Grev, 5 Mart 1984’te Arthur Scargill’in kalesi olan Yorkshire’da, Cor­tonwood kuyusunun kapatılaca­ğı duyurulduğunda başlatıldı. 6 Mart’ta, 185 bin madencinin 20 bininin işten çıkarılmasına ve yaklaşık 20 ocağın kapatılma­sına dair bir yeniden yapılanma planı kamuoyuna açıklandı. Ekonomik olmayan veya daha az verimli kuyular kapatılacaktı.

    siyasi_tarih_masis_2
    Grevin en önemli olaylarından biri 18 Haziran 1984’teki “Orgreave Çatışması”ydı. Yüzlerce polis grevci işçilere saldırdı ve çok sayıda kişi yaralandı.

    12 Mart 1984’te Scargill ulusal grev ilan etti. 176 madenden 90’ı ve 184 bin madencinin büyük çoğunluğu bu harekete katıldı. Kadınlar kasaba kasaba her işletmeye giderek dayanışma çağrısında bulundu.

    Thatcher’ın siyasi danış­manı John Redwood, durumu şu sözlerle özetliyordu: “Sol’un amacı, hükümetin politikalarını ve güvenilirliğini yoketmektir.” Grev devam ettikçe baskılar da sertleşti. 18 Haziran’da Yorkshi­re’da atlı ve yaya polis grevcilere saldırdı (Orgreave Çatışması). Arthur Scargill dahil 123 kişi yaralandı, 95 kişi tutuklandı. Bu yetmezmişçesine, 1982’de Ar­jantin’le yaşanan savaş hatırla­tılarak grevciler dış düşmanlara benzetildi. Elektrik santralleri için gereken yakıt, Polonya’daki Jaruzelski rejiminden alınan kö­mürlerle takviye edildi. Temmuz ve Eylül 1984’te liman işçilerinin destek grevleri sendika liderle­rinin anlaşmazlığından dolayı daha başlamadan sona erdi. Sendikaların eylemsizliği ve İşçi Partisi’nin grevdeki “şiddeti” kınaması, hükümetin elini daha da güçlendirdi.

    Hükümetin saldırısı karşısın­da İşçi Partisi ve TUC, madenciler grevinin genişleyerek bir genel greve dönüşmesine destek ver­medi. 1985 Şubat’ında, kuyuların kapatılması konusunda herhangi bir garanti olmaksızın grevin sona erdirilmesini öngören bir anlaşmaya varıldı. Bu anlaşma NUM’un olağanüstü kongresi ta­rafından reddedildi ama; 6 Mart 1985’te, 1 yıl süren mücadelede izole edilmiş ve bitkin düşmüş madenciler ve temsilcileri, en küçük talepleri bile gerçekleş­meden işe dönmeye karar verdi­ler. Hükümetin zaferi tamdı.

    Birleşik Krallık, eğreti çalışma, düşük ücret ve derin eşitsizlikler çağına giriyordu. Toplumsal ilişkilerin ticari­leştirilmesinin yolu açılmıştı. Ancak neoliberalizm yalnızca ekonomik bir paradigma olarak değil, kültürel ve siyasal olarak da sürece damgasını vuracak­tı. Thatcher’ın 1985’teki zaferi, aslında 1926’daki gibi bir sınıf zaferiydi.

    Grev yenildi, futbolun seyri değişti

    İngiltere’deki madenciler grevinin 1985’te sendikaların yenilgisiyle sonuçlanması, işçi gençliğinin buna­lımını hızlandırdı. Kuşaklar boyunca ailelerinden miras kimliğin parça­lanmasına şahitlik eden gençler, kendilerini çaresiz hissediyordu. Kapatılan madenler kimi bölgeler için idam fermanıydı; ülkenin kuze­yiyle güneyi arasındaki refah farkı tırmanacak, ortaya çıkan öfke de bir yerde patlayacaktı.

    Futbol, Britanya’da “işçi sınıfının balesi”ydi; bir asır boyunca belki de en büyük eğlencesiydi. Marga­ret Thatcher, savaş açtığı kültürel kodlar arasında en çok futboldan tiksiniyordu. Zaten Demir Leydi’ye göre maç izlemeye giden herkes potansiyel suçluydu. Yasaklayabil­se, yasaklardı. 1982 Dünya Kupa­sı’nda İngiliz taraftarlar Thatcher’ın pompaladığı şoven milliyetçilik yüzünden olaylar çıkarmıştı. 1984’te taraftar kartı ve statlarda kapalı devre kamera sistemini getirmek isteyen Demir Leydi, muhalefetten gelen tepki üstüne geri adım atıyor­du; ancak yaşanacak iki büyük facia hükümetin ekmeğine yağ sürecekti.

    1985’teki Şampiyon Kulüpler Kupası finali, 39 taraftara mezar oldu. Her ne kadar Heysel Stadyu­mu’nda güvenlik zafiyeti olsa da bu sümenaltı edilmişti. İngiliz ekipleri Avrupa kupalarından uzaklaştırıldı. 1989’da ise Hillsborough Stadyu­mu’nda Liverpool’la Nottingham Forest arasında Federasyon Kupası yarı finali oynanacaktı. O gün 97 kişi hayatını kaybedecekti.

    Artık maçlara girmek isteyen taraftarlar kimlik kartı çıkarıyor, statlar gizli kameralarla izleniyordu. 1991’de “Futbol Kabahatleri Yasa­sı”yla taraftarların üzerindeki baskı daha da arttı. Futbolun Thatcher’cı dönüşümünü tamamlamak, John Major’a nasip olacaktı. Taraftarların arasına sivil polislerin karıştırılması o günlerde başladı.

    siyasi_tarih_masis_kutu
    1989’daki Hillsborough Faciası’nda stadyumda sonradan açılan kapılardan içeri yağan insan seli yüzünden oluşan izdihamda 97 kişi hayatını kaybetmişti. Çimlere atlayabilenler canlarını kurtarmıştı.

    Futbolun marka değerinin düşmesiyle irtifa kaybeden büyük kulüpler biraraya geliyor, statların modernizasyonu fikrini hayata geçi­riyordu. Bilet fiyatları artıyor, tribü­nün eski sahipleri maçlara gelmekte zorlanıyordu. Yeni “müşteri”lerin locaları doldurması için sistemin yeniden tasarlanması gerekiyordu.

    Sky’la yapılan yayın anlaş­masıyla Ada futboluna para yağmıştı. Gelirler başarı esasına göre dağıtılacak, küçük kulüpleri yüzyıl boyunca ayakta tutan havuz ortadan kalkacaktı. Premier Lig’in kuruluşuyla Thatcher’cı dönüşüm neredeyse noktalanmıştı. Küçük şehir büyük kulüpleri ekonomik bir darboğazdaydı. 50’den fazla takım iflas edecek, Manchester United, Liverpool, Manchester City, Chelsea gibi futbolun devleri yurtdışından İngiltere’ye taşınan büyük serma­yeyle yoluna devam edebilecekti. Aksi takdirde onlar da kapılarını kapatabilirdi.

    Ali Murat Hamarat

  • Yemen’de süren içsavaş deniz ticaretini de kilitledi

    Yemen’de süren içsavaş deniz ticaretini de kilitledi

    ABD ve onun oluşturduğu koalisyon, geçen aydan itibaren Kızıldeniz’de İsrail’e giden gemileri hedef alan Husiler’e karşı saldırı başlattı. Yemen’de İran’ın desteklediği Husiler ile Suudi Arabistan’ın desteklediği merkezî hükümet arasındaki savaş, 20 yıldır acımasızca sürüyor. Mücadelenin günümüze kadar uzanan kısa tarihi…

    İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırısına en sert tepki Yemen’den geldi. Hamas’ın 7 Ekim saldırılarını da coşkuyla karşılayan Husiler, Yemen’den İsrail’e füze ve insansız hava araçlarıyla saldırdı; ardından Kı­zıldeniz’den İsrail’e giden gemile­ri hedef aldı. Bu nedenle birçok gemicilik şirketi Bab el-Mandep Boğazı’ndan geçişi askıya aldığını duyurdu.

    Bunun üzerine, dünya tica­retinin %12’sinin, dünya deniz ticaretinin ise %40’ının güzerga­hını açmak için, ABD ve İngiltere 10 devleti kapsayan bir koalisyon kurarak USS Dwight Eisenhower uçak gemisi dahil, Husiler’e karşı saldırıya geçti. Husiler ise Gaz­ze’nin ihtiyacı olan gıda ve ilaç sağlanana kadar saldırılarının devam edeceğini açıkladı.

    Hamas ile İsrail arasındaki çatışmadan çok önce Husiler, Hizbullah ve Hamas ile birlikte İran’dan yana İsrail’e karşı “dire­niş ekseni”ninde yer alıyor. Füze ve insansız hava araçları gibi teknik yardımları ise İran sağ­lıyor. Yemen’de merkezî hükü­mete karşı isyancı güçleri temsil eden Husiler, İsrail ve Amerikan hedeflerine saldırarak Suudi Arabistan ile müzakerelerde ellerini güçlendirmeye çalışıyor. Böylece ABD üzerindeki baskının Suudiler’i bir anlaşmaya zorla­masını umuyorlar.

    Suudiler BM nezdinde bir ateş­kes müzakere etmenin yollarını aramakta ise de Husiler iktidarı paylaşmaktan yana olmadıkları için ateşkese yatkın değil. 7 Ekim saldırısından önce Suudi Arabis­tan, İran’ın gerilimi azaltmakta bir rol oynabileceğini beklerken, son 2 aydaki gelişmeler bunun kısa vadede mümkün olamaya­cağını gösterdi.

    Husiler, merkezî iktidara karşı Zeydî cemaatinin marji­nalleştirilmesine, eşitsizliğe ve ken­dilerinin kalabalık oldukları bölgenin azgelişmişliğine bir tepki olarak belirdi. Merkezleri Saada, 9. yüzyıl sonunda Zeydî imamlığı denen din­sel-siyasal bir rejim tarafından kuruldu. Zeydîliği Şia’nın diğer kollarından ayıran en temel hususlardan biri de, “12 İmam” inancı.

    Gundemin_Tarihi_1
    Dünya deniz ticaretinin en önemli yolu olan Süveyş Kanalı, İsrail’in Gazze’ye saldırısıyla tehdit altında. Saldırı başladıktan sonra gemi yoğunluğunun düşüşü grafiklere böyle yansıdı. (economist.com)

    1992’de Hüseyin Bedreddin el-Husi ve Muhammed Azza­ne’nin önderliğinde kurulan genç müminler cemaatinin siyasallaş­masının ürünü olan hareket, Su­udi Arabistan’ın bölgede Selefîliği yaymasına ve merkezî hüküme­tin bölgeyi ihmaline tepki olarak da gelişti. Ülkenin kuzeybatısın­da, Suudi Arabistan sınırındaki dağlarda örgütlenen ve Zeydî cemaatinin siyasi kolu olan bu hareket, özellikle 2004’ten itiba­ren isyancı bir karakter kazandı. Kurucularının Yemen güvenlik güçleri tarafından öldürülmesi üzerine genç müminler cemaati ikiye ayrıldı; aralarından silahlı mücadeleyi kabul edenler daha sonra Husiler diye anılacak ha­reketi oluşturdu. Husi hareketi, Hizbullah’dan etkilenmiş bir ha­reket; milliyetçilikle mezhepçilik karışımı karma bir ideolojisi var.

    Yemen’de merkezî hükümet ile Husiler arasındaki içsavaş, İran ile Suudi Arabistan arasın­da bir güç çekişmesi anlamına da geliyor. Öte yandan Husiler, Yemen’deki resmî hükümetin müttefiki El Islah Partisi (Müs­lüman Kardeşler), El Kaide gibi, Selefî hareketler ve IŞİD’le de mücadele ediyor.

    İLK DEMOKRATİK TÜRK DEVLETİYDİ

    1917’de sadece 1 ay yaşadı: Qırım Halq Cumhuriyeti…

    Rusya’daki Şubat-Ekim Devrimlerinden sonra 13 Aralık 1917’de kurulan Kırım Halk Cemiyeti’nin Başkanı Numan Çelebicihan “Qırım’da yaşayan milletler: Tatar, Rus, Ermeni, Yehudi, Rum, Nemse ve başqalarıdır. Maqsadımız hepsinden güzel bir buket yapmaqtır” diyordu. Bolşevikler 14 Ocak’ta Kırım’a müdahale edecekti.

    Rusya’da Çarlık İmparator­luğu’nun çöküşü, berabe­rinde bir dizi halkın kendi devletlerini kurma girişimlerine yolaçtı. 13 Aralık 1917 ila Ocak 1918 arasındaki çok kısa ömürlü Kırım Halk Cumhuriyeti, ilk de­mokratik Türk-Müslüman devleti olarak tarihe geçmiştir.

    O dönemde Kırım Yarımada­sı’nda nüfusun %41.2’si Ruslar, %28.7’si Kırım Tatarlar’ı, %8.6’sı Ukraynalılar ve geri kalanı Almanlar, Rumlar, Ermeniler ve Bulgarlar’dan oluşuyordu. 1917 Mart’ında “Tüm Kırım Müslü­manlar’ı Kong­resi” toplandı; Petrograd’taki Geçici Hükümet ve Ukrayna’daki Merkezî Rada ile irtibat kuracak bir Müslüman yürütme komitesi seçildi. Temmuz’da bağımsız bir devletin kurulmasını savunan Kırım-Tatar ulusal partisi Millî Fırka kuruldu. Nihayet Aralık ayında ulusal parlamento olan Kurultay, Kırım’da Bahçesaray’da toplandı. Seçilen 76 delegeden 4’ü kadındı (Şefika Gaspiranski, Hanife Bodaninski, İlhan Tohtar ve Hatice Avcı). Kırım Ahali Cum­huriyeti kuruldu ve Kânûn-ı Esâsî ilan edildi.

    Gundemin_Tarihi_2
    İstanbul-Vefa Lisesi mezunu Numan Çelebicihan aynı zamanda şair ve edebiyatçıydı.

    Seçimlerin tek dereceli yapıl­mış olması, Kânûn-ı Esâsî’nin kuvvetler ayrılığını temel alan parlamenter demokratik bir cumhuriyet hedeflemesi ve bü­tün sınıfsal-dinsel imtiyazların iptal edilmesi önemliydi. “Kırım gençleri heyet-i icraiyyesinin maksadı, bu Kânûn-ı Esâsî’nin kabulü üzerine ilan olunan Kırım istiklalinden sonra, diğer millet­lerin de iştirak ettirileceği umu­mi intihabat ile Kırım Kurulta­yı’nı toplamak ve orada da umum Kırım’a mahsus bir Kânûn-ı Esâsî yürürlüğe koymak” dene­rek, diğer milliyetlerden insan­ların da bu bölgesel-bağımsız yapıya katılması hedeflenmişti. Yeni cumhuriyetin başkanı Numan Çelebicihan bunu şöyle ifade ediyordu: “Qırım Yarıma­dası’nda türlü renklerde bir çoq zarif güller, şebboylar, zanbaqlar, laleler vardır ve bu ruhnevaz çiçeklerin hepsinin kendilerine mahsus bir güzelliği, özlerine mahsus Latif qoquları var. Bu güller, bu çiçekler Qırım’da yaşayan milletler: Tatar, Rus, Ermeni, Yehudi, Rum, Nemse ve başqalarıdır. Qurultayın maqsadı bunları bir yerde toplayup, hep­sinden güzel ve nefis bir buket yapmaqtır. Güzel Qırım adasında haqiqiy medeniy bir İsviçre tesis itmektir. Tatar Qurultay’ı yalınız Tatarlar’ı degil, asırlardan beri Tatarlar ile beraber qardaşça yaşayakelmiş diger milletleri de tüşünüyür. Onları da işe davet iderek, onlarle beraber qol qola virüp kitecektir. Tatar, bu işte bir amir degil, belki bir müteşebbis, yalınız bir inisiyatörlük vazifesi­ni icra edecektir”.

    Gundemin_Tarihi_3
    1917 Aralık’ında kurultayın toplanması, başkent Bahçesaray’da büyük heyecana yolaçmıştı.

    Kurultay ile ayı zamanda Sivastopol’da bir Bolşevik dev­rimci komite oluşturuldu ve silah zoruyla Kırım’daki iktidarı tehdit etmeye başladı. Bolşevikler 14 Ocak 1918’de Simferopol’ü ele­geçirdi ve Numan Çelebicihan’ı tutukladı. Çelebicihan öldürüle­cek ve cesedi denize atılacaktı.

    Kasım 1920’de Lenin’in Kırım’a gönderdiği Sultan Galiyev’in verdiği rapor üze­rine, 1921’de Tatarlar’ı gözeten bir özerk cumhuriyet kuruldu; ancak 1927’den itibaren onlar da tasfiye edilecekti.  

  • Lenin: Ne aziz ne de öcü, dünyayı sarsan bir devrimci

    Sadece Rusya’nın değil, dünyanın da kaderini değiştirecek olan Ekim Devrimi’nin lideri Lenin’in ölümünün üzerinden 100 yıl geçti. Bir dönem neredeyse her sokağında izi bulunan ülkesinde artık eskisi kadar sevilmese de, hâlâ üzerine kitaplar yazılıyor, araştırmalar yapılıyor. Tıpkı kendisinin de ilham aldığı Karl Marx gibi…

    Lenin (1870-1924) her ne kadar 1917 Ekim Devri­mi’yle Rusya’nın ve dün­yanın kaderini değiştirmişse de, bugün ülkesinde Putin’in pek hoşlanmadığı biri olarak anılı­yor. Rusya’daki araştırmalarda Putin’in yanısıra Stalin bile ilk 3’e girebilirken, Lenin yok. Oysa dünyanın dörtbir yanında Lenin üzerine olumlu-olumsuz incelemeler, kitaplar yeniden ve yeniden yayımlanıyor.

    Lenin kendisini de bir Rus devrimcisi olarak değil, Pet­rograd’da Nisan 1917’de tren garından indiğinde verdiği söylevdeki gibi “dünyayı de­ğiştirme” davasına adamış biri olarak görüyordu. Devrimden kısa bir süre sonra da Komünist Enternasyonal’i kurarak dünya devrimini hızlandırmanın yol­larını arayacaktı.

    Vladimir Ilyiç Ulyanov (Le­nin), bir yüksek memur ailesinin çocuğu olarak doğdu. Başarılı bir öğrenci olan ağabeyi Alek­sandr devrimci harekete katıldı ve 1887’de Çar’ın hayatına karşı komplo kurduğu suçlamasıyla asıldı. Lenin hukuk tahsil etse de kısa bir süre dışında avukatlık yapmayarak kendini devrimci harekete adadı. Yazar olarak hızla sesini duyuran Lenin, faa­liyetlerinden dolayı hayat arka­daşı ve yoldaşı N. Krupskaya ile siyasal sürgün olarak Sibirya’ya, oradan 1900’de İsviçre’ye geçti. Sürgündeki sosyal-demokrat­larla yakın ilişkiler kurdu ve 1899’da Rus Sosyal-Demok­rat İşçi Partisi’nin kurucuları arasında yer aldı. 2 yıl sonra da, bugüne kadar tartışmalı olan bir kitap yayımladı: Ne Yapmalı?

    Dunya_Tarihi_2
    SSCB ve Doğu Bloku’nun çözülmesiyle Lenin heykelleri 1991’de kaldırılmaya başlandı. Bu durum “Elveda Lenin” filminde trajikomik bir biçimde anlatılacaktı.

    Ne Yapmalı?’nın yayımlan­masından 110 yıl sonra, Prof. Lars T. Lih, Lenin’i Yeniden Keşfetmek başlıklı kitabıyla bu ünlü eserin aslında biraz eksik ve hatta yanlış anlaşıldı­ğını iddia etmiştir. Dünyanın dörtbir yanındaki sosyalistleri etkilemiş olan kitabın İngilizce çevirisindeki bir dizi temel kav­ramın Rusçadaki anlamından farklı (örneğin “konspiratsiya” komploya değil “tutuklanmama sanatı”na, profesyonel devrimci ise “meslekten devrimci”ye kar­şılıktı) kullanılması, onun stra­tejik önemini teknik bir alana indirgemiştir. Lenin bu eseriyle devrimi bir kaçınılmazlık olarak değil, ancak bir partinin öncü­lüğünde gerçekleşebilecek bir hedef olarak ortaya koyuyordu.

    1903’te Brüksel’de Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin (RSDİP) kongresi sırasında Lenin’in destekçileri ile Mar­tov’un destekçileri arasında bir bölünme meydana geldi. Lenin’in destekçileri kendilerine Bolşevikler (Rusçada çoğunluk) adını verdiler ve rakiplerini Menşevikler (azınlık) olarak tanımladılar.

    1905 Devrimi, Rusya’da devrimin mümkünlüğünü açığa çıkarınca, çarlığın nasıl devrile­ceğinden ziyade yerine geçecek toplumsal güçlerin bileşimin­deki işçi sınıfı ve ezilen uluslar öne çıktı. 1. Dünya Savaşı’nın yarattığı dalgalanma, Lenin’i başta Emperyalizm kitabı olmak üzere öncekilerden farklı, daha ustaca kitaplar yazmasına yol açan bir çalışmaya yöneltti.

    Şubat 1917 Devrimi patlak verdiğinde ise, çeşitli siyasal akımlar bocalarken Lenin bir stratejist olarak hedefi belir­lemişti. Nisan ayında geldiği Petrograd’da ayağının tozuyla Nisan Tezleri’ni açıkladı; “Bütün İktidar Sovyetlere” sloganıyla, derhal barış, köylüye toprak ve özgürlük için başka akımların aradığı ara çözümleri geçersiz ilan etti. Daha önce alınmış notlardan oluşan Devlet ve İhtilal kitabı ise, devrim sonrasına iliş­kin yapılacakları ele almıştı bile.

    Derhal barış, iktidar sovyet­lere, fabrikalar işçilere, toprak köylülere diye basitçe özetlenen bir programa bağlı kalarak, gi­derek geniş kesimlerin güvenini kazandı.

    Dunya_Tarihi_1
    Lenin 1920’de Moskova’da Kızılordu askerlerine seslenirken. Kürsünün yanındaki Dışişleri Komiseri ve Kızılordu komutanı Troçki. Troçki daha sonra bu fotoğraftan silinecek.

    Mevcut rejimin Lenin başta olmak üzere Bolşevikler’e karşı kullanacağı “Alman ajanı” gibi ithamlar insanlarda kısa bir süre tereddüt oluşturdu ama, askerî bir darbeyi bertaraf eden Bolşevikler kısa zamanda ken­dilerini toparladılar. Şubat’tan Ekim’e Lenin, parti içindeki eğilimleri, uzlaşmadan yana olanları büyük miktarda ikna ederek, tüm siyasal partilerin bölündüğü ve zayıfladığı bir dönemde sovyetlerde Bolşevik Partisi’nin nüfuzunun artması­nı sağladı.

    Devrimden hemen sonra, Alman Ordusu’nun ilerleme­sini durdurmak için yapılan Brest-Litovsk barışı, Bolşe­vikler’in hem müttefikleri Sol Sosyalist Devrimciler’le ilişki­lerinin kopmasına hem de parti içinde farklı kanatlar arasında sert gerilime yol açtı. Lenin, Ağustos 1918’de bir suikast so­nucu ağır yaralandı. Bu dönem aynı zamanda içsavaş, yabancı orduların saldırıları, kıtlık gibi hadiselerin yoğunlaştığı bir dö­nemdi. İçsavaşın bitimine kadar, rejim alabildiğine sertleşti. Dev­let ve İhtilal kitabında belirtilen ilkeler rafa kalktı. Parti dışında­ki Sol siyasal akımlar sindirildi. Parti içinde varolan demokrasi de rafa kaldırıldı.

    1922 yılı, iki açıdan Lenin’in ha­yatında dönüm noktası oldu. Ağır bir felç geçirmesine rağmen, zor­lu bir çalışma ile ekonomik ve sosyal alanın yanısıra siyaseten de rejimin alabildiğine eleştirel bir bilançosunu çıkardı. Beklenen Alman Devrimi gerçekleşmemiş, içsavaşın, kıtlığın tahrip ettiği ülkede bürokrasi palazlanmış ve iktidarı gasp etmişti.

    21 Ocak 1924’te, henüz 53 yaşındayken öldü. Ölümünden sonra Komintern’in 5. Kong­resi’nde Zinoviev’in ilanıyla “Leninizm” denilerek görüşleri kutsallaştırılırken, bir kısım metinleri arşive kaldırıldı. Ailenin itiraz etmesine karşın naaşı da tahnit edilerek putlaş­tırmaya; aslında onun mirası­nın kendi tekellerinde olduğu­nu iddia eden yeni yöneticilerin putlaştırılmasına yol açtı.

    Bugün klasik 45 ciltlik külliyatı bir yana konularak, düşünür yanı atlanarak; esas olarak Ekim Devrimi için değil de içsavaş ve büyük yıkıma ma­lolan bir dönemdeki açmazlar üzerinden eleştirilen, yargıla­nan bir Lenin var.

    Dunya_Tarihi_3
    Lenin 1918’deki suikast girişiminde ağır yaralandı. Daha sonra felç geçirdi ve 21 Ocak 1924’te 53 yaşında öldü.

    Lenin, 20. yüzyılın tartış­masız hem eylem hem düşün insanı, dünyayı sarsan ve yeni bir toplum kurmak için eskisini deviren en önemli simasıydı. Lenin’i bir kült haline getiren Stalin dönemi “O”nu tartışılmaz kılarken, aslında kendisine ait olmayan düşüncelerin de bekçisi hâline getirdi. Sağlı­ğında tekrar tekrar görüşlerini olayların sınamasına sunup, gerektiğinde düşüncelerini değiştirmekten çekinmeyen ve bunu açıklıkla belirten Lenin’in yerine, rejimi meşrulaştırmak için insanüstü bir varlık inşa ettirildi.

    Lenin’in düşünsel gelişimi, tarihsel deneyimlerle birlikte özet olarak üç evreye ayrılır: Şubat 1917’e kadar ilk evre, 1917-22 ikinci evre ve son olarak hayatının ünlü tarihçi Moche Lewin’in Lenin’in Son Kavgası diye nitelendirdiği, siyasal hayatının önemli bir bilançosu­nu oluşturan ve 1956’ya kadar resmen yayımlanmayan “son yazıları”nda öne çıkan evre.

    1918’de uğradığı suikasttan sonra ancak sekreteri aracılı­ğıyla çalışmalarını sürdürebildi ve devrimin kaderi üzerinde hayati denebilecek ikazlarda bulundu. Ekim Devrimi bir proleter devrimi olduğu kadar, halklar hapishanesi Çarlık Rusyası’ndaki uluslar için bir özgürlük devrimiydi. Gürcis­tan’dan Türkistan’a yerelle merkez arasındaki gerilimleri ele alan Lenin, Stalin’in tersine daha gevşek bir devlet yapı­lanmasıyla halklara inisiyatif tanınmasını savunuyordu; öte yandan açıkça parti ve devlet bürokrasisine karşı savaş ilan ediyordu. Lenin döneminin kendisinden sonraki Stalin dö­nemi ile arasında bir devamlılık mı bir kopuş mu bulunduğu, tükenmemiş bir tartışmadır. Lenin hasta yatağında büyük Rus şovenizmine savaş açtığın­da, karşısına aldığı kişi açıkça Stalin’di.

    Ölümünden 100 yıl sonra, adı dünyayı sarsan Ekim Devri­mi’yle özdeşlemiş bir insan hakkında yazılanlar-söylenen­ler, büyük oranda siyasi tercih­lere göre şekilleniyor şüphesiz. Ancak 21. yüzyılda, ilk dönemin abartılı övgü ve yergilerinin yerini daha derinlemesine bir ilgi ve bilimsel çalışmaların aldığını görüyoruz; tıpkı üstadı Marx için olduğu gibi.

    Dunya_Tarihi_Kutu

    “Yoldaşlar, erkek ve kadın işçiler, köylüler! Sizlere sesleniyorum. Acınız, Vladimir İlyiç’in kişiliğine duyduğu­nuz saygıyı bir tapınmaya dönüş­türmesin. Onun adına saraylar veya abideler inşa etmeyiniz. O, hayatı bo­yunca böyle şeylere önem vermedi. Bu ülkenin bir zamanlar neler çektiği­ni, nasıl bir sefalet-başıboşluk içinde bulunduğunu biliyorsunuz. Eğer onun anısını yaşatmak istiyorsanız; kreşler, çocuk bahçeleri, evler, okullar, hastaneler inşa ediniz ve onun dünya görüşüyle uyumlu şekilde yaşayınız.”

  • Emperyalizme adanmış 100 yıllık bir yaşam öyküsü

    Nazi zulmünden kaçıp Amerika Birleşik Devletleri’ne sığındıktan sonra, özellikle Soğuk Savaş’ın son dönemine damgasını vuran politikalar geliştirdi. Henry Kissinger, ardında Uzakasya’dan Ortadoğu’ya kadar dünyanın her köşesinde ABD’nin emperyal çıkarları için yapılan katliamlar, işlenen cinayetler ve kanlı askerî darbeler bıraktı.

    Birleşik Devletler’in Cumhuriyetçi iki başkanı döneminde Dışişleri Bakanı olarak görev yapan Henry Kissinger, bugün ne­redeyse belleklerden silinmiş olan Nixon ve Ford’un aksine 20. yüzyıl tarihine adını yazdırdı. Beyaz Saray’da ister Demokrat ister Cumhuriyetçi kimi oturur­sa otursun, diğer ülkelerin ABD politikasına ayak uyduramadık­ları hâllerde hizaya getirilmeleri “Kissinger doktrini”nin temeliy­di; bunun sonucunda da kendisi Şili’den Doğu Timor’a oldukça geniş bir coğrafyada nefretle anılır olmuştu. Tabii bu nefret kişisel değil, onun resmî Ame­rikan dış politikasının vücut bulmuş hâli olmasındandı.

    1923’te Almanya’da Yahudi bir ailenin çocuğu olarak doğan Henry Alfred Kissinger, ailesiyle Nazi zulmünden kaçıp ABD’ye iltica etmiş, 1943’te yurttaşlığa geçmiş ve 2. Dünya Savaşı’nda Avrupa’da idari görevler almıştı. 1946’da Harvard’da siyasal bi­limler okumuş; 1954’te doktora­sını tamamlamıştı. Doktora tezi -sanki kendisinin gelecekteki misyonunu bildirircesine- 1815 Viyana Kongresi’nin mimarı ünlü Dışişleri Bakanı Metterni­ch üzerineydi (Metternich, güç ilişkileri üzerinden Avrupa’yı yeniden tasarladığına inanı­yordu. 1848 Devrimleri onun hayalinin dayandığı temelleri yıkacaktı). Kissinger’ın ikinci rol modeli ise Alman Birliği’nin mi­marı Bismarck’tı; özetle siyasete adım atmadan önce, kendini “dünyaya nizam verme”ye ha­zırlamıştı. Kissinger akademik kariyerinin yanısıra 1955’ten itibaren ulusal güvenlik danış­manlığı da yapmaya başladı. Cumhuriyetçi çevrelerle ilişki kurmadan önce, New York Valisi Nelson Rockefeller ile kurduğu ilişki üzerinden Eisenhower, Kennedy ve Johnson’a da danış­manlık verdi.

    Ardindan_Kissinger_1
    Henry Kissinger, 29 Kasım 2023’te 100 yaşındayken öldü.

    Kissinger’ın tarih sahnesine çıkışı, önce Richard Nixon ve sonra Gerald Ford döneminde yani Soğuk Savaş’ın en sıcak olduğu 1968-1977 arasındadır. Önce ulusal güvenlik danış­manı, 1973’ten sonra Dışişleri Bakanı oldu.

    Fransız, Japon sonra yine Fransız ve en son olarak da Amerikan sömürgeciliğine karşı Vietnam halkının verdiği mücadele 1973 Paris Antlaşma­sı’yla sona erdiğinde Kissinger’a da Nobel Barış Ödülü verildi! (Ancak Nobel komitesinden 2 kişi, kararı protesto ederek istifa etti). Kissinger sade­ce Vietnam’da değil, Laos ve Kamboçya’da da yüzbinlerce insanın ölümüne yol açan savaş suçlarından sorumluydu. O dönemde bir yandan SSCB ile ABD arasında nükleer bomba sayısının sınırlandırılması için SALT 1 Antlaşması’nı müzakere ederken, diğer yandan 1970’ten itibaren başkan Mao ile ABD-Çin yakınlaşmasının hazırlıklarını yapıyordu.

    Kissinger’ın Ortadoğu dosya­sı da oldukça kabarıktı. Bugün Gazze’de barbarlık hükmünü sürdürürken, hadiselerin bu noktaya taşınmasında Kissin­ger’ın siyonist çıkarlar doğrul­tusundaki inisiyatifleri belirle­yicidir. 1973 Arap-İsrail Savaşı sırasında başkan Nixon, Water­gate Skandalı nedeniyle Ulusal Güvenlik Konseyi’ne başkanlık edemiyordu ve askerî-diplo­matik yönetim Kissinger’daydı. Başlangıçta dengeli bir politika yürütürken, savaşın ilk 4 gü­nünde İsrail 500 tank kaybedip zor duruma düşünce bir hava köprüsü kurdurdu. İsrail’in durumu düzeltmesinden sonra da “muteber” arabulucu rolünü üstlendi. 1974-75’te Ortadoğu’ya 11 seyahat yaparak Mısır, İsrail ve Suriye arasında müzakereleri yürüttü ve İsrail’e elverişli bir konum sundu; bu girişimleri 1978’de Mısır ve İsrail arasında­ki ünlü Camp David Antlaşma­sı’yla sonuçlanacaktı.

    Ardindan_Kissinger_2
    Henry Kissinger Kıbrıs Barış Harekatı’ndan 1 yıl sonra Başbakan Bülent Ecevit’le. Ankara, 1975.

    Kissinger’ın Latin Amerika defteri Uzakdoğu kadar kanlı olmasa da, işlenen insanlık suçları bakımından sorumlu­luğu büyüktür. 1970’te Şili’de Sosyalist Allende’nin başkan seçilmesi karşısında “halkının sorumsuzluğu nedeniyle bir ülke komünist olduğunda ne diye sessiz kalacakmışız?” di­yordu. Latin Amerika’da “Con­dor” adı altında terör estiren örgütlenmenin ardında CIA’nin olduğu biliniyordu. Kissinger 2001’de Paris’te iken, Şili’de kaybolan 5 Fransızın akıbeti nedeniyle tanık olarak mah­kemeye çağrıldı ama gitmedi. 2002’de Şili’de bir mahkeme darbeye ilişkin soruları yanıt­lamasını talep etti. “Condor” Operasyonu için Arjantinli bir yargıç, Kissinger’ı gelecekteki cezai suçlamalar için potansiyel sanık veya şüphelilerden biri olarak niteledi. Söylentilerin yoğunlaşması üzerine Brezilya gezisini iptal edecekti (Chris­topher Hitchens’in Kissinger’in Yargılanması kitabı, ayrıntı­larıyla kendisinin bu karanlık sicilini anlatır).

    Kissinger Amerikan impara­torluğunun kritik bir dönemin­de baş stratejistlerinden biri oldu. ABD’deki her iki partinin de dış politikasını belirledi. Emperyalizm onun için bir mis­yondu. Karanlık başarılarından oluşan bir miras bıraktı.

    BİLAL ÇETİN (1958 – 2023)

    Son usta gazetecilerindendi, objektif haberciliği gösterdi

    Bilal Çetin, Türk basınının en çalışkan ve güvenilir isimlerinden biriydi. Onun mesleki kalitesi günümüzde pek rastlanmayan, tarihe gömülen bir gelenek adeta. Medyadaki kirlenmenin günümüzdeki çöküşe ulaşmadığı günlerde, “angaje” olmayan bir gazeteciliğinin mümkün olduğunu Türkiye’ye kanıtlamıştı.

    Ardindan_Bilal_Cetin

    Türk basını bir dönem, üs­telik yakın bir dönemde gerçekten “gazeteci” sıfa­tını haketmiş insanlar yetiştir­di. Bu kişilerin bir ortak özelliği, şimdi neredeyse “tarih olmuş” bir nitelikleri vardı: Çalışkan­lık. Bilal Çetin’i 80’li yılların ortasında, Cumhuriyet’teyken tanıdım; daha sonra Yeni Yüzyıl gazetesinde de birlikte çalıştık. Ankara’nın politik atmosferini, dolayısıyla Türkiye’nin iktidar alanlarını siyasetüstü bir anla­yışla, habercilik yaparak aktardı Bilal Çetin. Gazeteciliği ve yöne­ticiliğiyle, Türkiye’de de “angaje” olmayan bir basının mümkün olabileceğini gösterdi.

    Bugün onun haberlerine, analizlerine baktığımızda, hep çok yönlü ve çok ihtimalli veriler sunduğunu; okurun merak etmesi muhtemel tüm tarafları yansıtmaya çalıştığını görürüz. Tabii böylesi bir kalite ve emek “pek bize göre değil”di. Safı­nı-tarafını-çizgisini belli etmiş ve onu “kahramanca” savunan karakterler; bugün her kesim­de gördüğümüz “denyo”lar; “tamamen duygusal nedenlerle” klavye oynatan meslektaşları­mız giderek “hakim tür” haline geldiler.

    Ancak Bilal Çetin, hem yazı­ları hem kitaplarıyla bizlere bir fikr-i takip, bir araştırmacılık, bir kılı kırk yarmacılık olmadan kalıcı bir iş yapılamayacağını gösterdi.

    Saat olmuş 15.00. Taşra baskısına taş çatlasa 3 saat var. Gazetenin manşeti boş. “Bilal Abi n’apıcaz ya?” diye ağlıyo­rum telefonda. “1-2 son detayı bekliyorum; yarım saate sende, merak etme” diyor. Sonunda ertesi sabah gündemi sarsacak bir röportaj ve haber geliyor. Sayfaya uyguluyoruz hızlıca.

    Anılarda değil sadece; ar­şivlerde Bilal Çetin. Bu bakım­dan hiç ölmeyecek. Gününü gün eden, “parayı öbür tarafa götüren” ve hiç hatırlanmayacak olanlar düşünsün.

    Güvenilir ve kalburüstü ekonomi muhabiri

    “…Bilal’in Ankara gazeteciliğinde temayüz etmesi, uzun yıllar Ankara Temsilciliği görevinde bulunmasın­dan çok, önce ekonomi muhabirliği alanında ortaya koyduğu başarılı mesai ile olmuştu. 1980 ve 1990’lı yıl­larda Ankara’nın kalburüstü ekonomi muhabirlerinden biri olarak haklı bir şöhret yapmıştı Bilal; özellikle makro ekonomi ve finans alanlarına dönük haberciliğiyle. (…) Bilal’in muhabir olarak en önemli hasletlerinden biri, dürüstlüğü, objektifliği ve uzmanlı­ğıyla özellikle ekonomi bürokrasinin güvenini kazanmış olmasıydı. Eski Hazine Müsteşarı Mahfi Eğilmez, dünkü sohbetimizde Bilal Çetin’i ‘Ko­nularına son derece hakimdi ve neyi soracağını çok iyi bilirdi. Bizler için her zaman güven duyduğumuz, dürüst bir gazeteciydi’ diye anlattı. Daha sonra Ankara Temsilciliği yaptığı yıllarda da aynı ölçüleriyle, siyasilerle mesafe­sini koruyabilmiş saygın bir gazeteci olarak kendisini gösterdi…”

    Sedat Ergin; Hürriyet’teki köşesinden (22.12.2023)

    YUNUS EMRE GÖÇER (1985 – 2023)

    Motorkurye kazası ve skandal: ‘Biri’lerinin oğlu değildi…

    Motokurye Yunus Emre Göçer, Somali Cumhurbaşkanı’nın oğlunun kullandığı aracın çarpması sonucu hayatını kaybetti. Yetkililer önce, bir kaza değil “intihar” olduğunu söyleyecekti.

    Ardindan_Yunus_Emre

    Bazı kişiler ölümleriyle tarihe geçer. Bir trafik kazasıyla yaşamını yitiren motokurye Yunus Emre Göçer, geçen ayın en çok konuşulan isimlerindendi. Aslında İBB kameraları olmasaydı nere­deyse her gün yaşanan “iş kazaları”ndan biri olarak kayıtlara geçecekti. “Kaza”, 30 Kasım’da Yenikapı Sahilyolu’nda mey­dana geldi. Avraysya Tüneli çıkışında bir araç, Göçer’in kullandığı motosiklete arkadan çarptı. Ağır yaralanan genç kurye hastanede yaşamını yitirdi.

    Olay kayıtlara ‘kaza’ olarak geçti. Bir süre sonra kazayı yapan kişinin Somali Cumhurbaşkanı’nın oğlu Şeyh Mahmud olduğu ortaya çıktı. Ortaya çıkan sadece bu değildi. Emniyet’ten bir yetkilinin, kazanın hemen ardından hastanede kuryenin arkadaşlarına “Göçer’in intihar ettiğini” söylediğini; Şeyh Mahmud’a daha önce siyasi sığınma hakkı verildiği­ni; sığınma hakkına rağmen diplomatik plakalı araç kullandığını; neredeyse her davada uygulanan adli kontrol uygu­laması bile yapılmadan karakoldan serbest bırakıldığını; serbest bırakılma­nın savcılığın bilgisi dahilinde olduğunu; kendisinin kazanın hemen ardından Dubai’ye gittiğini; kaza sonrası olay yeri incelemesi ve ilk kusur değerlendirmesi yapan polisler hakkında soruşturma açıldığını öğrenmiş olduk…

    CAN GÜRZAP (1944 – 2023)

    Sanat dünyasının önemli kaybı Türk tiyatrosunun Can Hoca’sı

    Tiyatro-sinema-dizi oyuncusu, seslendirme sanatçısı, senarist, tiyatro eğitmeni Can Gürzap 79 yaşında hayatını kaybetti. Gürzap sanat camiasında üretkenliği, mütevazılığı ve efendiliğiyle tanınıyordu.

    Ardindan_Can_Gurzap

    Türk tiyatrosunun önemli isimlerinden ve İstanbul Devlet Tiyatrosu’nun kurucu müdürü Can Gürzap, 26 Ma­yıs 1944’te İstanbul’da doğdu. Ankara Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü’nü bitirdikten sonra eğitimine Londra’daki Central School of Speech and Drama’da devam etti. Gürzap oyunculuğunun yanısıra seslendirme, konservatuvarda öğretmenlik, çevirmenlik ve senaryo yazarlığı da yaptı. Kurucusu olduğu Dialog’da güzel ve etkili konuşma eğitimi verdi.

    Can Gürzap, Kemal Tahir’in ünlü eseri Yorgun Savaşçı’nın dizi hâline gelme­sindeki önemli isimlerden biriydi. Ünlü yönetmen Halit Refiğ ile dizinin senar­yosunu yazan Gürzap aynı zamanda Yüzbaşı Cemil karakterini canlandırmıştı. Gürzap son dönemlerinde de çok izlenen birçok televizyon dizisinde rol almıştı.

    Atatürk Kültür Merkezi’nde anısında düzenlenen törende konuşan Işıl Yüce­soy, Can Gürzap için şunları söyledi: “Çok zarif bir adamdı, şık bir adamdı. Hoca­ların hocasıydı. Ben hayatımda konser­vatuvara ilk gittiğim zaman Can’dan öğrendim Brecht adını… Can üzerine düşen işleri o kadar tevazu içinde yaptı ki, o kadar kendinden ve doğasından yaptı ki… Hiçbir cilası olmadan aramızda yaşadı; şimdi de kalbimizde yaşayacak”.

  • Farklı bir Atatürk biyografisi: ‘Kurucu ideoloji’nin nitelikleri

    Şükrü Hanioğlu tarafından yazılan Atatürk – Entelektüel Biyografi kitabı, Mustafa Kemal üzerine yazılmış ve ideolojik yönü ağır basan “güzelleme”lerden farklı bir nitelik taşıyor. Hanioğlu, “O, ‘çağdaş’, ‘medeni’ ve ‘modern’ toplum yaratılması ve yeni kimlik ve aidiyetleri olan millet inşa edilmesi tasavvurları üzerine yoğunlaşmıştı”diyor. Röportaj.

    Kitap-2

    Cumhuriyetin 100. yılına denk gelen kitabınızın bugüne kadarki biyografi çalışmalarından farklı olarak “entelektüel biyografi” olarak tasarlanmasının nedeni nedir?

    Bu kategorideki eserler doğal olarak, bir şahsın hayatını ele almakta, ama onun dünya görü­şünün oluşumu, düşüncelerinin şekillenmesi üzerine yoğun­laşmakta ve bulguların tarihî açıdan taşıdığı önemi ortaya koymaktadır. Ben de bu çerçeve­de, Atatürk’ün dünya görüşünün nasıl şekillendiği, bunun kendi­sinin geliştirdiği siyasetleri nasıl etkilediği ve değişik alanlarda or­taya koyduğu tezleri teorik çerçevelere yerleştirmek için yaptığı okumaları ele alan bir ente­lektüel biyog­rafi hazırla­maya çalıştım. Amacım, ya­şamının deği­şik veçhelerini konu alan çok sayıda çalışma yayımlanan Atatürk’ün en fazla ihmal edilen yönünü değerlendir­mek ve sürekli atıfta bulunulma­sına karşılık içi doldurulamayan “kurucu ideoloji”nin temel daya­naklarını ortaya koymaktı.

    Bugüne kadarki geleneksel biyografi çalışmaları ne oranda tatminkar?

    Atatürk hakkında yazılan ki­tapların önemli bir bölümü Batı literatüründe “hagiography”, bizim yazımımızda ise “menâ­kıbnâme” ve “tezkire” şeklinde adlandırılan türün örnekle­ri. Bu niteliklerinden dolayı, entelektüel biyografi özelliği taşımıyorlar. Bunlar, Atatürk’ün nasıl şekillendiğinden ziyade nasıl şekillendirdiği konusuna odaklanıyorlar ve Atatürk’ün etrafında oluşturulan şahıs kültünün de etkisiyle söz konusu şekillendirmeyi insanüstülük, öncesizlik ve mucize kavramları üzerinden açıklamaya gayret ediyorlar. Bunun da ötesinde, çoğunluğu yabancı yazarlar tarafından kaleme alınan az sayıda çalışma dışında, Atatürk üzerine yazılan biyografiler de uluslararası akademik ölçütlerle değerlendirildiğinde “biyografi” niteliği taşımamaktadır.

    Atatürk’ün düşünce dünyasını şekillenmesinde temel etmenler nelerdir?

    Atatürk’ün dünya görüşünün şekillenmesinde; Tanzimat’ın eşitlik temelli kozmopolitliği­nin hayata geçirildiği en önemli şehirlerden olan Selânik’te geçen çocukluk ve gençlik yılları; Os­manlı askerî eğitiminin aşılama­ya çalıştığı değerler; Colmar von der Goltz’un Osmanlı subaylarına biçtiği yeni toplumsal rol; ana akım ikinci kuşak Jön Türklük ve İttihadçılığın temel yaklaşım­ları; 2. Abdülhamid döneminde entelektüel mehâfilde etkili olan bilimcilik; Le Bon etkisiyle ortaya çıkan seçkincilik;2 Meşrutiyet Garpçılığı ve Türkçü hareket etkili olmuştur. Bu etkileşimler, onun, geleceğin toplumunda hurâfeye indirgenecek “din”in yerini “bilim”in aldığı, “moder­n”in “geleneksel”i sahneden sildiği bir toplum tasavvuru ge­liştirmesine yol açmıştır. Bunun yanısıra siyasî açıdan kendisini, Goltz’un kuramı çerçevesinde, “Türk millet-i müsellâhası”nın (silahlanmış millet) yol gösteri­cisi ve Le Bon’un kavramsallaş­tırmasıyla, “yığınlar”ı eğitecek, onları aydınlatarak doğru yolu gösterecek rehber olarak gören bir karakter şekillenmiştir. Derinden etkilendiği ve sosyal Darwinist tezlerle eklemlediği Türkçülük de “millî”nin “dinî”yi ikame etmesini, ulusunun İslâ­miyet öncesindeki altın çağına geri dönmesini sağlama hedefli güçlü bir seküler milliyetçilik geliştirmesini sağlamıştır.

    Atatürk’ün düşünsel yaşamında bir kırılmaya, sıçramaya yolaçan bir hadise veya okumadan sözedilebilir mi?

    Süregelen “Hangi Atatürk?” tartışmasına karşılık cumhu­riyet kurucusu, dünya görüşü büyük değişimler geçiren, yaptığı okumalar neticesinde düşünsel kopuş veya dönüşümler geçiren bir lider olmamıştır. Tam tersine, kendisinin genç yaşlarda geliştir­diği dünya görüşünü vefatına kadar muhafaza eden bir kişi ol­duğu söylenebilir. Tabiî bu alanda gerçekleşen bir evrim, olgunlaş­ma ve şartların farklılaşmasının neden olduğu yeni yorumlardan sözetmek anlamlıdır. Bu anlamda “sıçramalar”dan bahsedebiliriz. Örneğin, çokuluslu imparatorluk gerçekliği içinde belirli sınırların ötesine geçemeyen Türkçülük, ulus-devlet kuruluşu yeni millet inşa edilmesi faaliyeti sırasında böylesi kısıtlamalardan bütü­nüyle âzâde Türk milliyetçiliğne dönüşmüştür. Bunun neticesinde de Atatürk, seküler Türkçülü­ğün savunuculuğundan, Erken Cumhuriyet Türk milliyetçiliği­nin entelektüel zeminini hazır­lamaya çalışan bir kişi hâline gelmiştir. Ancak söz konusu olan bir kırılma değildir. Bu vurgula­nırken, Atatürk’ün okumaları ile dünya görüşünün şekillenmesi ve siyasetlerinin üretilmesi ala­nında diğer örneklerde göz­lemlenenden farklı bir ilişkinin varolduğu gözden kaçırılma­malıdır. Atatürk’ün liderlik rolü üstlenmesini takiben, bilhassa cumhuriyet döneminde yaptığı yoğun okumalar, kendi dünya görüşü ve geliştirmek istediği siyasetlere bilimsel çerçeveler yaratma hedefiyle gerçekleştiril­miştir. Bir örnek verecek olursak, Atatürk yaptığı okumalar netice­sinde Türk Tarih Tezi’ni şekil­lendirmemiş; bu kuramın ana hatlarını, temel iddiasını belirle­dikten sonra, onu destekleyecek bilimsel kanıtlar bulma amacıyla kapsamlı ama seçici okumalar gerçekleştirmiştir.

    Kitap-1
    Şükrü Hanioğlu kitabı hazırlarken güttüğü amacı “Atatürk’ün en fazla ihmal edilen yönünü değerlendirmek ve sürekli atıfta bulunulmasına karşılık içi doldurulamayan ‘kurucu ideoloji’nin temel dayanaklarını ortaya koymak” şeklinde ifade ediyor.

    Atatürk’ün siyasi mirası hakkında neler söylenebilir?

    Atatürk’ün temel amacı; modern, seküler, Fransız 3. Cumhuriye­ti’nin (La Troisième République) benzeri bir cumhuriyet kur­mak ve onun medenileştirilen vatandaşlarına yeni kimlik ve aidiyetleri benimsettirmek olmuştur. Doğal olarak, bu alan­daki hedeflerine ulaşmasında başarı sağlayabilmesinin temel aracı siyasettir. 1919’dan itibaren siyasetin içinde ve uzun süre de tepesinde yer alan bir lider ola­rak, bu kurumun önemini kav­radığı şüphesizdir. Buna karşılık, o, siyasete büyük tasavvurunu hayata geçirecek bir vasıta olarak yaklaşmış; bu alanda, gerekli olduğunu düşündüğü güç temer­küzü ve iktidar tekelini elde etme ve koruma üzerine odaklanmış­tır. Atatürk bir siyaset teorisyeni olmadığı gibi, konuyu dönüşüm programının önceliklerinden biri hâline de getirmemiştir. O, kurulacak demokrasi ve siyasi sistemin kuramsal temelleri­ni en ince ayrıntılarına inerek tartışan, anayasayı fetişleştiren ABD “kurucu babalar”ının tersi­ne; “çağdaş”, “medeni” ve “mo­dern” toplum yaratılması ve yeni kimlik ve aidiyetleri olan millet inşa edilmesi tasavvurları üze­rine yoğunlaşmıştır. Bu açıdan bakıldığında, Atatürk’ün tesis ettiği siyasi sistem ve yaptırdığı anayasanın günümüzde mev­cut olmaması şaşırtıcı değildir. İlginç olarak, Atatürk’ün bânisi olduğu “cumhuriyet” dışındaki en önemli iki siyasi mirası, kur­duğu siyasi sistem ve parti değil; inşa edilmesine dolaylı katkı verdiği “şahıs kültü” ile belirli bir seviyenin ötesinde kurumsallaş­masını arzulamadığı “Kemalizm” olmuştur. Yeni bir yorumunu yaptığı neo-patrimonyal siyasi sistem sürmektedir; ancak, bu onun mirasını sahiplenmeden ziyade Osmanlı-Türk toplumla­rında patrimonyalizmin ege­men siyaset modeli olması, kısa aralıklar sonrasında ona geri dönülmesinden kaynaklanmak­tadır. Benzer şekilde, kurduğu si­yasi parti vefatından başlayarak önemli bir dönüşüm yaşamış, iki savaş arası dönem yapısından, çoğulculuğa karşı çıkmayan ve sosyal-demokrat olma iddiası ta­şıyan bir örgütlenmeye evrilmiş­tir. Buna karşılık, onun mimarı olmadığı, ama yaratılmasına katkıda bulunduğu şahıs kültü ile dogma haline dönüşmesini engellemeye çalıştığı Kemalizm varlığını ve etkisini sürdürmek­tedir.

  • Komünistlerin yenilgisi ve Hitler’in ilk iktidar provası

    Komünistlerin yenilgisi ve Hitler’in ilk iktidar provası

    1. Dünya Savaşı’nın yıkıntıları arasındaki Almanya, Rus Devrimi’nin dünyaya açılacağı kapı olarak görülüyordu. Ancak komünistlerin yanı sıra, Alman ulusunun yeniden inşaına talip olan başka bir grup daha yükseliyordu: Naziler. 1923’ün Ekim ayı bir devrim girişimine, Kasım ayı ise Hitler’in başarısız Birahane Darbesi’ne sahne olacaktı.

    Jean Jaurès’in (1859-1914) Fransız Devrimi’ni Avrupa devriminin başlangıcı olarak görmesi gibi; Lenin de Petrog­rad’a vardığı andan itibaren Rus Devrimi’ni dünya devriminin başlangıcı olarak selamlamıştı. Tabii o günlerde “dünya”dan kas­tedilen esas olarak Almanya’ydı.

    Savaş öncesinde en güçlü sos­yal demokrat parti ve sendikalar Almanya’da kurulmuştu. Spar­taküs Ayaklanması’nda (1919 başı) ilk deneme başarısızlığa uğramış olsa da devrim beklen­tisi 1923’e kadar devam edecekti. Ancak Alman imparatorunun Kasım 1918’de devrilmesiyle başlayan devrimci sürecin doruk noktası “Alman Ekimi” ciddi bir şekilde başarısız olmuştu.

    O güne kadarki hazırlıklar, Rusya’daki Ekim Devrimi’nden alınan derslerin tekrarı gibiydi. Çok daha gelişkin bir işçi sınıfına sahip Almanya’nın, Rus Devri­mi’ni tecritten kurtaracağına inanılıyordu. Bu bakımdan Al­manya’daki bir devrim Almanla­ra bırakılamayacak kadar hayati görülüyor ve Sovyetler tarafın­dan merkezden yürütülüyordu.

    Komünist Enternasyonal Başkanı Grigori Zinovyev, “Al­man Devrimi’nin problemleri”ne ayrılan 8 makalelik bir dizi hazır­lamıştı. Bunların 6’sı, Komünist Parti Merkez Komitesi’nin resmî yayın organı Pravda’da yayım­lanmıştı. Ancak Alman Komü­nist Partisi (KPD) yöneticilerinin ayaklanma kararını geri çekme­siyle bu yazılar havada kalmış­tı. Geri çekilme kararından zamanında haberdar olmayan Hamburg şehri, trajik bir ayak­lanmanın merkezi olacaktı.

    Masis-SiyasiTarih-2
    Ekim 1923’te Moskova’dan yönlendirilen “Alman Ekimi” planı son dakikada iptal edilmiş, ancak geri çekilme kararı Hamburg’a ulaşmamıştı. Şehir trajik bir ayaklanmanın merkezi olacaktı.

    Ocak 1923’te Fransa ve Belçika, savaş tazminatı olarak Almanya’nın Ruhr havzasını işgal etti. 1. Dünya Savaşı yenilgisinin ardından gelen siyasi istikrarsızlığa, işgalle birlikte işsizlik ve enflasyon da eşlik etti. Savaş arifesinde 1 Dolar, 4.20 Mark’a denk gelirken, Ocak 1923’te 17.972 Mark, Ağustos’ta 4.620.455 Mark, Eylül’de ise 98.980.000 Mark’a yükseldi. 15 Kasım’a gelindiğinde 1 Dolar, 4.2 milyon Mark’a karşılık geliyordu. Temmuz’dan Aralık’a işsizlik oranları %3.5’tan %28.2’ye çıkmıştı. Sendika üyelerinin dörtte biri işsiz kalmış, yarısı da ancak yarı zamanlı işlerde tutunabilmişti. 1923 boyunca 1.8 milyon işçi greve girmişti. Hamburg’ta tersaneler felç olmuş, kentlerde silahlar patlamaya başlamıştı. 

    KPD’nin 29 Temmuz 1923’te düzenlediği büyük anti-faşist eyleme, parti dışı birçok militanın yanında Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD) üyeleri de katıldı. 11 Ağustos’ta 20.000 işyeri konseyini temsil eden 2.000 delege, taleplerini karşılayacak bir işçi hükümeti kurmak için oybirliğiyle 3 günlük genel grev başlatma kararı aldı. Grev çağrısı kısa sürede bütün Almanya’da karşılık buldu. İşgal altındaki Ruhr bölgesinde 200 bin maden işçisi, ücretlerin artırılması için iş yavaşlatmaya gitti ve sonunda 12 Ağustos’ta Cuno hükümeti çekildi. Saksonya, Türingiya gibi eyaletlerdeki komünistler, sosyal demokratlarla birlikte hükümet kurdular. 

    Bild 146-2007-0003
    Adolf Hitler’in Kasım 1923’te Münih’te başlattığı Birahane Darbesi, birkaç saat içinde bastırıldı ve “geleceğin Führer’i” dokuz aylığına hapse atıldı.

    Henüz birkaç yıllık bir parti olan KPD, Moskova’da Sovyet liderlerle birlikte “Alman Ekimi”ni nasıl hayata geçireceklerinin hesabını yaparken, Alman genelkurmayı da yükselen işçi hareketini bastırmak için fırsat kolluyordu. 

    KPD’nin programına göre 21 Ekim 1923 Pazartesi günü bütün ülkede genel greve gidilecekti. Salı günü özel müfrezeler eyleme geçecek, birkaç saat içerisinde de ayaklanma başlayacaktı. Partinin öngörüsü, kendileri dışındaki Sol partilerden işçilerin de onlara katılacağı yönündeydi. Ancak 21 Ekim’de bu olmadı ve yönetim geri çekilme kararı aldı.  

    Saksonya üzerine kurulan plan çökerken, bugün bile tam olarak aydınlatılamayan bir durum yaşandı. Geri çekilme kararının ulaşmadığı Hamburg’ta yerel örgüt harekete geçti. 23 Ekim’de sabaha karşı iletişimi engellemek için telefon kablolarını kesmeye başladılar. Saat 05.00’te banliyölerdeki karakollara saldırarak buradaki silahlara elkoymaya çalıştılar. Genel ayaklanma kararından vazgeçildiğini öğrenmelerinin ardından geri çekilen işçi kitleleri, 24 Ekim’de çok büyük kayıp vermeden hareketi sonlandırdı. Geride 24 ölü, 175 yaralı ve 200 tutuklu kaldı. Çatışmalarda 17 polis de hayatını kaybetti. 

    26 Ekim’de Berlin’de bütün grevler yasaklanmıştı. Kentteki yaklaşık 14 bin KPD üyesinden yalnızca birkaç yüz kişi silahlı mücadeleye katılmıştı. Orta sınıfın da dahil olduğu geniş çaplı sempatiye rağmen katılımın düşük kalması, silahların yetersizliğine ve yerel tecrit altında bir ölüm-kalım mücadelesine girme riskine bağlıydı. 

    Hamburg’un ardından Altona ve Stormarn bölgelerinde de ayaklanmalar başlamıştı. Bramfeld ve Billstedt’teki polis karakolları saldırıya uğramış; Bad Oldesloe, Ahrensburg ve Rahlstedt’te barikatlarla karayolu ve demiryolu trafiği engellenmişti. Bargteheide’de belediye başkanı kaçırılmış ve “Stormarn Sovyet Cumhuriyeti” ilan edilmişti. Barmbek-Süd, Eimsbüttel ve Schiffbek bölgelerinde isyan birkaç saat sonra bastırılmıştı. .

    Etkin bir devlet aygıtına sahip olan burjuvazi daha örgütlü ve hızlıydı. Hükümet, Reich genelinde sıkıyönetim ilan etti ve Saksonya’yı işgal etti. Bir kez daha tereddüte düşen KPD, savaşmadan geri çekilmeye karar verdi. 23 Kasım’da yasaklanmasının ardından da yenilmiş bir parti olarak yeraltına çekildi.

    F201409300879501
    Birahane Darbesi davası sanıkları (soldan sağa): Pernet, Weber, Frick, Kriebel, Ludendorff, Hitler, Bruckner, Röhm ve Wagner. 

    1924’e gelindiğinde Alman burjuvazisi, Amerikan sermayesinin (Dawes Planı) desteği, ama her şeyden önce komünistlerin başarısızlığı sayesinde durumu istikrara kavuşturdu. Böylece Rus Devrimi kalıcı şekilde izolasyona mahkum edildi.

    Almanya 1929’da bir başka ekonomik krizle çalkalanmaya başlayacak; Hitler’in partisi oylarını 1928’deki %2.8 seviyesinden 1932’deki %37.3’e çıkaracaktı. Hücum kıtaları da 400 bin kişiye kadar yükselecekti. 

    Naziler tarih sahnesinde

    Savaş ve ardından gelen kargaşa, karşı-devrimci güçleri kendi milis teşkilatını kurmaya yöneltmişti. Berlin’e ve Yahudilere karşı düşmanlık, Bavyera’yı ayrı bir merkez olarak öne çıkarıyordu. Bavyera’daki Yurttaş Savunma Gücü’nün (Einwohnerwehr) elinde 400 bin milis ve 2.5 milyon silah vardı. 

    1920’den itibaren, kısaca SA olarak bilinen Sturmabteilung (Fırtına Bölüğü) adlı paramiliter örgüt öne çıkmaya başladı. Hitler’in başında olduğu Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’nin de (NSDAP) 1921’de 2.000 olan üye sayısı, 20.000’e yükseldi. 

    Bu arada Mussolini’nin İtalya’daki iktidar yürüyüşü, Hitler taraftarlarını umutlandırıyordu; Hitler, “Almanya’nın Mussolini’si” olarak takdim ediliyordu. 

    Kasım 1922’den itibaren Hitler’in bir darbe hazırlığı içinde olduğu söylentileri başladı. Ocak 1923’te Ruhr’un işgal edilmesinin ardından darbe söylentileri iyice yayıldı. Aynı yıl Nazi Partisi üye sayısını 35.000’den 55.000’e çıkardı. Bu üyelerin üçte biri işçilerden oluşuyordu. İşgalle birlikte ordu da yasaklı karşı devrimci Freikorps birliklerini el altından desteklemeye girişmişti. 

    1-2 Eylül 1923’te Nürnberg’de, 1870 Fransa-Prusya Savaşı’nın anısına yapılan gösteride Hitler, General Ludendorff ile birlikte podyumdaydı. Böylece yarı-resmî bir hüviyet kazanmaya başladı. 

    Hitler hakkında önemli biyografi kitaplarından birinin yazarı olan Ian Kershaw’ın söylediği gibi “Krizler Hitler’in oksijeniydi.” Gerçekten de Almanya’da siyasal ve toplumsal kriz derinleştikçe karşı devrimin ihtiyaç duyduğu “lider” de önlenemeyen yükselişine devam ediyordu. Ancak Nazi hareketi, kırılgan bir görüntü sergiliyordu. Eğer ciddi bir eylemde bulunmazlarsa, tabanlarını kaybedebilecekleri söyleniyordu.  

    Birahane Darbesi

    7 Kasım’da karar alındı. Bir gün sonra Kasım Devrimi’nin 5. yılı için Münih’te bir birahanede anma düzenlenecekti. Toplantıya Fırtına Birlikleri’yle birlikte gelen Hitler, tabancasını sallayarak “Ya Alman devrimi bu gece başlayacak ya da şafakta hepimiz öleceğiz” dedi. Göring de eylemin polise ve Reichswehr’e değil, “Berlin Yahudi hükümetine ve 1918 Kasım suçlularına” karşı olduğunu söyledi.

    Ancak darbeciler ne ordudan ne de polis kuvvetlerinden destek bulamadı. Nazilerin, kışlaları ve hükümet binalarını kontrol altına alacak örgütlenme becerisinden yoksun olmaları, işleri tersine çevirdi. Geceyarısı itibarıyla darbe girişimi başarısızlığa uğramıştı. Buna rağmen Hitler, kentte bir yürüyüş yaparak güç gösterisine girişti. Çıkan çatışmalarda 14 darbeci ve 4 polis öldü. Hitler az farkla kurşun yemekten kurtulsa da yakalanıp hapse atıldı. Stefan Zweig şöyle yazacaktı: “1923’te gamalı haçlar ve Fırtına Birlikleri ortadan kayboldu ve Adolf Hitler ismi neredeyse unutuldu. Artık hiç kimse onun iktidara gelme şansı olduğunu düşünmüyordu.”

    Ancak Hitler, hükümete ihanet ve 4 polisin öldürülmesinden yargılandığı mahkemeyi “siyasi bir karnaval”a döndürdü; 5 yıllık cezası da 9 aylık hapse çevrildi. 1925’te yayımlanacak ünlü eseri Mein Kampf’ı (Kavgam), son derece konforlu koşullarda hapishanede kaleme alacaktı.