Kendine has üslubuyla acıların unutulmaması için değil, umutların yitirilmemesi için yazdı. Latin Amerika’nın vicdanıydı.
Uruguay’da orta halli bir ailenin çocuğu olarak 3 Eylül 1940’da dünyaya gelen Eduardo Galeano, başta futbol olmak üzere merak sardığı uğraşlardan hiçbirinde dikiş tutturamayınca, 14 yaşında sosyalist El Sol’da gazeteciliğe başladı. Burada yazılar yazıyor, ünlü siyasi simaların karikatürlerini yapıyordu. Henüz 20 yaşında önemli haftalık dergilerden Marcha’nın yönetiminde yer aldı. 1964’te başkent Montevideo’daki günlük Epoca’nın yöneticisiydi. 1973’teki askeri darbede önce hapsedildi, ardından Arjantin’e sürgüne gönderildi. Burada üç yıl boyunca yöneteceği Crisis dergisini kurdu. 1976 askerî darbesinden sonra ölüm mangalarından tehditler alınca Barcelona’ya yerleşti, 1985’te ülkesine dönene kadar orada yaşadı.
Eduardo Galeano, en iyi olmasa da en ünlü eseri Latin Amerikanın Kanayan Damarları ile başlayarak ve giderek daha incelikli hale gelen bir uslupla bellek kaybına karşı özgün bir edebi bir tavır sergiledi. Yavanlığa düşmeden, propagandacılığa kaçmadan, büyük bir umut yeşerticisi olarak öncelikle kendi kıtasındaki yıkımlara karşı çıktı. Acıları istismar etmeyen bu samimi tavrı, Galeano’nun dünyanın dört bir yanından insanın geleceğe umudunu besleyen bir anlatıcı olarak tanınmasını sağladı. Galeano’nun nev-i şahsına münhasır yazarlığı, üslubunun farklılığı, yapıtının tasnif dışı oluşunun sırrı, muhtemelen yine 2009’da yaptığı şu açıklamada gizliydi: “Şehrazad’ı tanıma şansım olmadı, anlatı sanatını Bağdat sarayında öğrenmedim; benim üniversitelerim Monte- video’nun köhne kahveleriydi.” 2010’da saygın Stig-Dagerman edebiyat ödülü töreninde Galeano, “onların sözcüsü olmaya çalışmadan her zaman ‘dünyanın lanetlileri’nin yanında” diye takdim edilmişti. Edebi çalışmalarının yanı sıra dünya sosyal forumlarına katılması, Porto Alegre forumunun önde gelen imzacılarından olması, Filistin için Russel Mahkemesi’nde yer alması bu onur verici takdimi sonuna kadar hak ettiğinin en açık göstergeleriydi.
Galeano: Acıları istismar etmedi, umudu yeşertti.
TARİHE KALANLAR
Hayat 10:36’da durdu
31 Mart 2015 günü Türkiye tarihinin en büyük elektrik kesintisi yaşandı, neredeyse ülkenin tamamı bir gün boyunca enerjisiz kaldı. Batı illerinde 10:36’da başlayan kesintiler domino etkisiyle kısa sürede bütün Türkiye’yi etkisine aldı. Vatandaşlar ulaşım araçlarında mahsur kaldı, ameliyatlar yapılamadı, eğitim ve üretim aksadı. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı “anlaşılabilir” bir açıklama yapmadı.
Kenya’da katliam
2 Nisan’da Kenya’nın kuzeydoğusundaki Garissa kentinde, üniversite kampüsünü basan El Kaide’nin Somali kolu Eş Şebab’a bağlı saldırganlar, çoğu öğrenci 147 kişiyi katletti.
Akdeniz’de trajedi
13 Nisan’da Libya’dan İtalya’ya kaçak göçmen taşırken batan gemideki 550 kişiden yaklaşık 400’ü öldü. 19 Nisan’da yine aynı rotada seyreden ve 700’e yakın kaçak göçmen taşırken Lampedusa Adası açıklarında alabora olan gemiden sadece 28 kişi kurtarılabildi. Böylece, sadece 2015’te Akdeniz’de hayatını kaybeden göçmen sayısı 1600’ü buldu.
François Maspero öldü
Fransız editör, yazar, çevirmen François Maspero 83 yaşında öldü. 50’li yılların sonunda kendi adıyla anılan yayınevini kuran Maspero, özellikle 60’lı ve 70’li yıllarda yükselen sosyalist hareketin önemli figürlerindendi.
Yunanistan seçimlerini kazanarak bir yandan Avrupa solunda heyecan dalgası yaratan, diğer yandan AB’nin zengin ülkelerini korkutan Syriza’nın kökenlerinde, Anadolu’nun işgaline karşı Yunan ordusundaki bozguncu faaliyetlerden 1930’lu yıllardaki Metaksas diktatörlüğüne, II. Dünya Savaşı’ndaki işgalden 1967-74 Albaylar Cuntası’na karşı mücadeleye uzanan bir arka plan mevcut.
Altı yıl aradan sonra, 2014’te yeniden bir ekonomik gelişme gözüktüyse de Yunanistan savaş yaşamadan yıkıma uğrayan, ekonomisinin yüzde 30’unu yitiren bir ülke. 11 milyon nüfusun 2 buçuk milyonu yoksulluk sınırının altında ve 3 milyon 800 bin kişi de buna katılma tehlikesiyle karşı karşıya. İşsizlik yüzde 26.6, 15-24 yaş diliminde yüzde 52’ye çıkıyor. Ücretler 2009’dan bu yana her yıl yüzde 5 düşüyor. Nüfusun yarısı ihtiyacı olan ilacı almaktan aciz. Binlerce öğretmen işini kaybetti ve sınıflar tıka basa dolu. Eğitime ayrılan bütçe dört yılda yüzde 33 kesintiye uğramış durumda ve 2016 için de yüzde 14’lük bir kesinti öngörülüyor. İntihar sayısında artış var. 1930’lu yıllardaki krizden bu yana benzeri bir durum görülmemişti. Bu koşullar altında yapılan Ocak 2015 seçimlerini, Yu- nanistan’ın geleneksel iki partili sisteminin dışından gelen Radikal Sol Koalisyon (Syriza) yüzde 36.23 oyla kazandı. Şimdiden bu seçim zaferinin hem Yunanistan tarihinde hem de en azından Avrupa’da yaratacağı ciddi gelişmeler tarihin kapısını zorluyor.
Syriza 2004 (yüzde 3.5) ve 2009 (yüzde 4.9) seçimlerinde ulusal ölçekte ihmal edilebilir bir konumdaydı. Ancak 2012 Mayısında yapılan seçimde yüzde 16, bir ay sonraki seçimde yüzde 26 oy alarak Ocak 2015 seçimlerinde birinci parti olacağını göstermişti. Syriza’yı uçuran ise bir umut arayışında olan ve yıllardır genel grevden sokak gösterilerine büyük bir direniş gösteren kitle hareketliliği oldu.
Şimdi ihtiyar kıtada 1974 Portekiz’deki Karanfil Devrimi’nden bu yana görülmedik bir heyecan dalgası, özellikle Güney Avrupa’yı etkiliyor. Bu partinin kökeni ve ne menem bir parti olduğuna dair olmadık iddialar ileri sürülüyor. Yakın tarihte 1970’de Şili’de Salvador Allende’nin sosyalist partisinin seçimi kazanmasını hatırlatan bir durum var.
Partinin gövdesini oluşturan Synaspismos (SYN), 1968 Çekoslovakya işgalinin ardından işgale karşı çıkanlar ve 1970’li yıllarda Avrupa komünizminin etkisi altında olan Yunanistan Komünist Partisi’nden (KKE) kopanların oluşturduğu bir parti.
Ancak partinin damarında önemli yer tutan komünist geleneğin kökenleri daha eski.
KKE’nin 1919’da kuruluşundan sonra Anadolu’nun işgaline karşı Yunan ordusundaki bozguncu faaliyetlerden 1930’lu yıllardaki Metaksas diktatörlüğüne, İkinci Dünya Savaşı’nda önce İtalyan daha sonra Alman işgali ile 1967-74 Albaylar Cuntası’na karşı mücadeleye uzanan bir arka plan mevcut. Çipras’ın başbakan olur olmaz ilk işinin 1 Mayıs 1944’te Naziler tarafından infaz edilen 200 komünistin anıtını ziyaret etmesi bu geleneğe duyduğu saygıyı gösteriyor.
Solun daha önce gösterdiği en önemli seçim başarısı, yasaklı olan ve kendi adına seçime giremeyen KKE’nin 1958’de Solun Demokratik Birliği (EDA) olarak girdiği seçimlerde %28 oy almasıydı (Bu oran 1964’te yüzde 11’e düştü). EDA içinde 1961’de katledilen, Vasili Vasillikos’un Z adlı romanının ve romandan uyarlanan Costas Gavras’ın yönettiği Ölümsüz filminin kahramanı milletvekili Lambrakis, şair Yannis Ritsos ve ünlü müzisyen Mikis Theodorakis de bulunuyordu. Dolasıyla bu gelenek genel olarak yüzde 10’dan aşağı olmayan bir toplamı ifade etmenin yanı sıra ülkenin toplumsal, siyasal ve kültürel yaşamında köklü bir yer tutmaktaydı.
1974 yılında Albaylar Cuntası’nın devrilmesiyle Yunan siyasal sistemi yeniden düzenlendi ve esas olarak PASOK ile Yeni Demokrasi’nin oluşturduğu merkez sağ ve merkez solda ikisi de kayırmacılık esası üzerine işleyen iki partili bir sistem üzerine kuruldu. Yeni Demokrasi lideri Karamanlis, KKE’yi yasallaştırdı. O dönemden 1989’a kadar KKE’nin oyu yüzde 10 civarındaydı. KKE 1989’da, kendisinden daha evvel kopmuş olan Avrupa komünizminden etkilenenlerle seçimler için Synaspismos (SYN) adıyla bir koalisyon oluşturdu. Seçmen nezdinde beklenen sonuç elde edilemeyince koalisyon dağıldı ve 1991’de SYN, KKE’den ayrı bir parti haline geldi. Aynı yıl, Sovyetler Birliğinin çöküşü bir dizi ülkedeki sol hareketin gerilemesine yol açarken Yunanistan’da sol kendi yoluna devam etti.
1996’da yüzde 5.1 alan SYN, 2002’de radikal soldan kesimlerle birlikte bir koalisyon olarak Syriza’yı kurdu. 2004’te SYN’nin başkanı olan Alekos Alavanos, 2008’de yerini henüz 34 yaşında olan bugünkü başbakan Çipras’a bıraktı. Böylece Yunan politikasındaki dinozorların arasında ilk kez genç bir parti lideri belirmiş oluyordu.
Temmuz 2013’te Syriza koalisyon olmaktan çıkıp parti haline geldi.
2000’li yıllarda küreselleşme ve ırkçılık karşıtı hareket, göçmenlerle dayanışma, kadın ve LGBT hareketi gibi alanlarda etkin olan partiye KKE’den kopan sendikacıların da katılmasıyla bir sol kanat oluşmaya başladı. Kendi dışlarındaki radikal solla organik ilişkiye geçen partide sol kanat bu- gün partinin üçte birini oluşuyor. Eski KKE’den gelenler, eski Maocular, Troçkistler ve bağımsızlardan oluşan bu sol kanat borçların ödenmesi, Euro, AB gibi konuların yanı sıra ittifak politikasına da farklı bakıyor.
Şubat ortasında yapılan bir kamuoyu araştırması Syriza’nın oylarının %45,4’e çıktığını, Yeni Demokrasinin oylarının %18,4’e düştüğünü göstermekte. 2012’den bu yana yüzde 6-7 dolayında oy alan faşist parti Altın Şafak’ın da oyları da iki puan düşmüş gözüküyor.
Yeni heyecan dalgası SYRİZA oyların yüzde 36,23’ünü alarak 1974 Karanfil Devrimi’nden bu yana görülmedik bir heyecan dalgasıyla Güney Avrupa’yı etkiliyor.
2015 seçimleriyle, halkın acil ihtiyaçlarını giderecek bir umut olarak yeni tipte bir partinin öne çıkması bir kez daha kayırmacılık üzerine oturmuş iki partili sistemin çöktüğünü kanıtlıyor. Ancak uçurumdaki insanların yeniden ayakları üzerinde nasıl durabileceği sorusunun yanıtı, benzer durumdakilerin yakından izledikleri zorlu bir güç ilişkileri mücadelesine bağlı.
Syriza lideri Çipras’a gelince… Her ne kadar Chavez ile aynı günde doğmuş olsa da onun gibi bir hatip olarak öne çıkmış değil. Ayrıca liderliğinin ilk döneminde, uluslararası bir havası da yoktu. Ancak partinin Atina belediye seçimlerinde başı çekmesiyle yıldızı parladı. Eleştirinin ötesinde krizden çıkış için bir seçenek sunması hızla yükselmesine neden oldu. Geçtiğimiz yıl yapılan Avrupa parlamentosu seçimlerinde İtalya’da solun birleşerek seçime katılmasında rol oynadı. “Bir Başka Avrupa İçin-Çipras Listesi” diye anılan bu koalisyon 4.03 oy alarak üç milletvekilliği çıkardı. Bugün İspanya’da Öfkeliler Hareketi’nin oluşturduğu ve önümüzdeki Kasım seçimlerinde yüzde 30 dolayında oy alması beklenen Podemos da Syriza’nın yakın izleyicilerinden.
Latin Amerika’daki sol gelişmelerden etkilenen Çipras’ı en çok etkileyen Bolivya’da çok farklı toplumsal hareketlerin birleşmesiyle Evo Morales’in liderliğindeki MAS’ın hükümete gelmesiydi. Şimdi kendisi Avrupa’da bir başka deneyimin sözcüsü haline geldi. Çipras, 29 Mayıs 2012’de Guardian’da kendisiyle yapılan görüşmede “Siyasette kurtarıcı veya kahramanların olduğunu sanmıyorum. Kendimi bir kurtarıcı olarak görmüyorum. Selamete ancak halk kitleleri gücün ellerinde olduğunu anladıklarında ulaşılabilir” diyerek ardında kitle desteği olmadığı takdirde işinin zor olacağının bilincinde olduğunu göstermekteydi.
Aynı görüşmede, “Almanya sizin düşmanınız mı?” sorusuna ise “Yaşadığımız savaş ne halklar ne milletler arasında. Bir yanda emekçiler ve halkın çoğunluğu, öte yanda dünya kapitalistleri, bankacılar, borsa piyasasındaki spekülatörler, büyük yatırım fonları bulunuyor. Avrupa’nın ne yeni bir New Deal ve Marshall planına ne de Obama’nın izlediği gibi yayılmacı bir para politikasına ihtiyacı var” diyerek bir sosyal selamet perspektifine sahip olduğunu da gösterdi.
ALMANYA – YUNANİSTAN İLİŞKİLERİ
2. Dünya Savaşı’nın kapanmayan hesabı
Çipras hükümeti işe başlar başlamaz, Yunanistan’da Nazi Almanyasının yarattığı tahribat dolayısıyla Almanya’nın Yunanistan’a olan borcu için bir komisyon atadı. Komisyonu SYRİZA üyesi, Nazizme karşı direnişin sembol isimlerinden Manolis Glezos yönetiyor. 1939’da henüz bir liseliyken işgalci İtalya’ya ve Metaksas diktatörlüğüne karşı bir anti faşist grup oluşumuna katılan Glezos, Nazi işgalinin hemen akabinde 30 Mayıs 1941’de Akropolis’in tepesindeki Nazi bayrağını indirerek Yunanistan’daki ve belki de Avrupa’daki ilk direniş eylemine imza atmıştı. Glezos 2014 seçimlerinde büyük miktarda tercihli oyla Avrupa parlamenteri seçildi.
Almanya bugüne kadar 1941- 44 arası Nazi işgalinin Yunanistan’da yaratığı tahribatın tanzim edilmesi için kararlaştırılan miktarın ancak altmışta birini ödedi. Ocak 1946’da Paris’te müttefiklerin düzenledikleri konferansta Almanya’nın işgal ettiği 18 ülke için ödemesi gerekenlerin %3.7’si kadarını Yunanistan’a ödemesine karar verilmişti.
İşgale karşı gerilla direnişi II.Dünya Savaşı’nda Nazi işgaline karşı ilk gerilla tarzı direniş 1941’in Ekim ayında başladı. Dağlarında direniş geleneği güçlü olan ülkede gerillalar, işgalcilere ve işbirlikçilerine karşı çok sayıda eylem gerçekleştirdi. Gerillalarla baş etmekte zorlanan işgalciler sivil halka yönelik çok sayıda katliam gerçekleştirdi.
1938 satın alma gücüne göre 7.1 milyar dolar olan bu miktarın 2010 yılı karşılığı 106.5 milyar dolar. Oysa 1946, 1960 ve 2003’te Almanya’nın ödediği miktar 2010 satın alma gücü bakımından toplam 1.781 milyar dolara karşılık düşüyor. Yani toplam borcun altmışta biri!
1946’dan bu yana bütün Yunanistan hükümetleri Almanya’dan bu tazminatın ödenmesini talep etti. Daha 2010’da Başbakan Yardımcısı Pangalos, Alman medyasına Nazilerin Yunan ekonomisini çökerttiklerini, binlerce insanı öldürdüklerini, Yunanistan Bankası’ndaki ve ülkedeki bütün altınları ve paraları ülkelerine taşıdıklarını ve bunların asla geri verilmediğini belirtmişti.
2. Dünya Savaşı’ndan sonra NATO’nun ve Varşova Paktı’nın kurulması, Soğuk Savaş gibi olaylar dünyanın durumunu köklü bir biçimde değiştirmişti. Amerika, İngiltere ve Fransa’nın NATO çerçevesinde Almanya’nın yeniden inşası ve silahlandırılmasına öncelik vermeleri bu anlaşmanın gereklerinin sessizce geçiştirilmesine yol açtı.
Nazi bayrağını indiren adam Çipras hükümetinin Yunanistan’da Nazilerin yarattığı tahribat dolayısıyla Almanya’nın Yunanistan’a olan borcu için oluşturulan komisyonun üyesi olan Manolis Glezos, 30 Mayıs 1941’de Akropolis’teki Nazi bayrağını indirerek ülkesindeki ilk direniş eylemine imza atan iki genç öğrenciden biriydi.
Öte yandan Nazilerle müttefik olan ve Yunanistan’ın işgaline katılan İtalya, Bulgaristan, Romanya ve Finlandiya ile de 1947’de bir barış anlaşması yapılmıştı. İtalya ve Bulgaristan, 2010 değerleriyle toplam 2.2 milyar dolar, yani Almanya’dan daha fazla tazminat ödedi.
1941’de nüfusu 6.9 milyon olan Yunanistan’da Alman işgali 520 bin insanın ölümüne yol açtı. Bunların 125 bini açlıktan, 53 bini kırsal alanda ve dağlarda yapılan operasyonlarda, 91 bini rehine olarak, yaklaşık 100 bini toplama kamplarında ve 58 bin Yahudi ve Çingene Yunanlı da yok etme kamplarında hayatlarını kaybetti.
600 yerleşim yeri, 350 bin ev yakılıp yıkıldı. Hiçbir Alman hükümeti Alman işgalinin Yunanistan’daki tahribatını müzakere etmeye yanaşmadı. Ne kurbanlara tazminat verilmesi ne de savaş suçluların soruşturulması söz konusu oldu.
Alman işgali boyunca Yunanistan’ın yeraltı ve yerüstü kaynaklarının tarumar edilmesine ilişkin rakamlar da yukarıdaki tahribata paraleldir. Örneğin bütün petrol ve kömür rezervi, 71 bin ton kuru üzüm, 18 bin ton zeytin yağı, 7 bin ton pamuk, 3.500 ton şeker, 3 bin ton pirinç ve 1940-41 tütün rekoltesinin tümü, Kuzey Afrika’da bulunan Rommel komutasındaki Nazi ordusunu beslemek için Alman işgalciler tarafından gasp edilmişti.
1917 Ekim Devrimi’nden bir yıl sonra, işçiler bu defa Almanya’da iktidara yürümüştü. Eğer başarıya ulaşsalardı, dünya tarihinde ilk kez tam anlamıyla sanayileşmiş bir ülkede devrim olacaktı. 96 yıl önceki yenilgi, hem Sovyetler Birliği’nin içe kapanmasına hem de 2. Dünya Savaşı’na giden radikal, ırkçı politikalara yol açtı.
Almanya, aynı İngiltere ve Fransa gibi kısa sürecek bir çatışma bekliyordu 1914 Temmuzunda. Bir dünya harbi, hiç hesapta yoktu. 1914 sonlarında durum değişince, her boyutta sıkıntılar başgösterdi. Uzayan yıpratıcı savaş, Alman halkında derin hoşnutsuzluk yarattı. 1917 Ekiminde Rus Devrimi sayesinde elde edilen kısmi rahatlamaya rağmen, Batı cephesinde işler istenildiği gibi gitmiyordu. Bitmek bilmez siper muharebelerinden usanan Alman askerleri, üstlerine patlama noktasına gelmişti; cephe gerisinde ise işçiler 1916’dan itibaren gıda yetersizliği ve savaşın yarattığı kötü koşullara karşı yaygın protestolara başladılar.
Aslında 1917 yazında Alman meclisi ilhaksız bir barış kararı almış, fakat genelkurmay bu kararı engellemişti. 1918 başında işçi hareketleri yükselişe geçti. Ocak 1918’de Macaristan ve Avusturya’da savaş karşıtı bir genel grev yapıldı. Doğu cephesinde silahların sustuğu ve iki tarafın askerleri arasında kardeşlik rüzgarlarının estiği haberleri Berlin’de de savaş karşıtı büyük gösterilere yol açtı. 28 Ocak’da, yaklaşık 2,5 milyon işçinin bulunduğu Almanya’da, 400 bini Berlin’de olmak üzere çeşitli kentlerde başlayan savaş karşıtı grevlere toplam 1 milyon işçi katıldı. Fabrikalarda işçiler delegelerini seçti, onların oluşturduğu Grev Merkez Komitesi taleplerini oluşturdu; bunlar ilhaksız barış, günlük beslenmenin iyileştirilmesi, kamu hak ve özgürlüklerinin yerleştirilmesi ve siyasal mahkûmlara özgürlüktü. Grev ve gösterilerin arkasında, Berlin’deki Fabrika Devrimci Delegeleri (Revolutionare Obleute) vardı. Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD) siyaseten bağımsız sol kanadını oluşturan bu örgüt, 1916’dan itibaren özellikle demir-çelik sektöründe ve silah sanayiinde Alman devriminin işçi cephesini direnişe hazırlamıştı.
Alman genelkurmayının grevlere verdiği cevap, binlerce işçiyi askere almak oldu (o yıllarda Almanya, İngiltere ve diğer birçok Avrup ülkesinde zorunlu askerlik yoktu; gönüllülük sistemi uygulanıyordu). Grev, ağır baskılar altında 3 Şubat’ta sona erdi. Almanya’nın kaderi artık işçi sınıfının büyük bir kesimini temsil eden SPD’nin elindeydi. Başlangıçta savaşa karşı çıkan I. Enternasyonal’in en etkin partisi SPD, 4 Ağustos 1914’de savaş kredilerine onay vererek barışçı çizgisinden sapmış, gerçek rengini belli etmişti. Muhalif sol kanat azınlık Ocak 1917’de partiden ihraç edilmiş, bunun üzerine USPD’yi (Bağımsız Sosyal Demokrat Parti) kurmuştu. Ancak SPD 240 bin üyeye sahipken USPD’nin 100 bin üyesi vardı. Rosa Luxemburg, Karl Liebknecht önderliğindeki Spartakistlerin ise sadece 100 üyesi bulunuyordu.
Genelkurmay 1918’in bahar aylarında Batı cephesinde yeniden saldırıya geçtiyse de Eylül 1918’de artık Almanya’nın ayakta duracak gücü kalmadığı ortaya çıktı. 1 Ekim 1918’de Alman Orduları Başkomutanı General Ludendorff, tüm cephelerde savaşın kaybedildiğini kabul etmek zorunda kaldı. Ekim başında Kayzer, Prens Max von Baden’i şansölye olarak atadı. 23 Ekim’de siyasal mahkûmlara af çıkarıldı. 28 Ekim’de yeni anayasa ile imparatorluk rejimi yerini parlamenter monarşiye bıraktı.
Yeni hükümet barış arayışlarına girdi. Fakat meclis ile genelkurmay arasındaki uzlaşmalarla yeni rejim şekillenemeden Kiel’de bahriyeliler silahlarıyla sokakları işgal etti: Kasım Devrimi patlak vermişti! Rus Devrimi’nin etkisiyle işçiler ile askerler binlerce konsey kurdular. Herhangi bir siyasal merkeze bağlı olmayan bu konseyler çok farklı eğilimler taşıyorlardı. Ama en tutucu bölgelerden Bavyera’da bile bir Konsey Cumhuriyeti kurulduğuna göre, artık gerçek bir devrim sürecinden söz edilebilirdi.
Berlin’de devrim günleri Sokak gösterisi yapan işçiler ve onlara ateş açmayı reddeden askerler Brandenburg Kapısı önünde omuz omuza yürüyor.
Kiel, Münih, Hannover ve Braunschweig’den sonra Berlin de devrime katıldı.
Kitleler sokakları doldurmuş barış isterken, imparatorluk hükümetinin son bakanlarından kaşarlanmış politikacı, SPD çoğunluğundan Scheidemann, meclis balkonundan “Yaşasın Alman Cumhuriyeti!” diye haykırıyordu. Bu oldukça keskin bir açıklama gibi gözükse de, halkın talebi bunun çok daha ötesindeydi.
Hemen 1 kilometre ötede, Hohenzollern’in terk ettiği imparatorluk şatosunun balkonunda bir başka konuşmacı, 1914’de mecliste savaş kredilerine karşı oy kullanan, 1 Mayıs 1916’da Berlin’in merkezinde Potsdamer Platz’da “Kahrolsun savaş!” diye bağırdığı için dört yıla mahkum edilen, tıkıldığı hapishaneden on beş gün önce çıkan, savaş karşıtı cesur mücadelesiyle Almanya dışında da tanınan Karl Liebknecht, kızıl bayraklarla donanmış ateşli kalabalığa sesleniyordu: “Yaşasın Alman Sosyalist Cumhuriyeti!”
Sanki ülkede aynı anda iki farklı cumhuriyet ilan edilmişti. 400 yıllık Hohenzollern hanedanının yönetimine son verilmişti. Savaş ve onun yarattığı insanlık dışı koşullara karşı patlayan grevler bir rejim değişikliğini zorunlu hale getirmişti.
9 Kasım’da Berlin’de ellerinde kızıl bayraklar taşıyan sivil ve askerler büyük bir yürüyüş yaptılar. Halk ayaklanmasını yine siyasal partiler değil, işyeri delegeleri örgütlemişti. SPD çoğunluğundan Ebert şönsölyeliğe atandı ve Kurucu Meclis seçimi yapılacağı ilan edildi. SDP savaşın başından beri aldığı tavra uygun davranarak yine egemen güçlerle işbirliği yapmayı seçmişti. Ama sokak durmadı. Askerler kalabalığa ateş açmayı reddediyor, ya silah bırakıyor ya da silahlarıyla halka katılıyordu.
9 Kasım gününün bir başka önemli olayı da “Devrimin Kartalı” ünvanını alacak olan Rosa Luxemburg’un hapishaneden çıkıp Berlin’e gelmesiydi. Luxemburg, örgütü Spartakistbund’un Berlin’de yalnızca elli dolayında üyesi olmasına rağmen Alman Devrimi’nin simgesi olacaktı.
Berlin polis merkezini bir grup işçi ele geçirdi. Halk Donanma Birliği adıyla dört bin kişiden oluşan yeni bir muhafız gücü oluşturuldu. İşçiler neye karşı çıktıklarını biliyorlardı, ancak çözüm konusunda kafaları karışıktı ve SDP gibi geleneksel partilerden ve sendikalardan hâlâ medet umuyorlardı. Hükümet şeklen Rusya’daki gibi Halk Komiserleri Konseyi adını almıştı. Askerî idareye son verilmiş, kimi temel talepler kabul edilmişti.
Aralık 1918’e gelindiğinde genelkurmay hâlâ ayaklanmaya katılan ve örgütlenen işçilere karşı çıkacak asker bulamıyordu. Ama hükümet, kitleleri bir an önce dizginlemek için zaman kolluyor ve bu arada ordu ile işbirliğini sürdürüyordu. Ordu hiyerarşisi dağılmadığı gibi, yavaş yavaş toparlanmaya başladı. Aralık sonunda hükümetteki bağımsızlar istifa edince, yerlerine asker ile iyi ilişkileri olan Noske başta olmak üzere üç SPD üyesi katıldı.
1918 sonunda Rosa Luxemburg ile Karl Liebknecht’in önderliğinde Almanya Komünist Partisi kuruldu. Halk ayaklanmasını bastırmak için mevcut askerî güçlere güvenilemeyeceğini gören genelkurmay, savaşın yenilgiyle sonuçlanmasından dolayı itibarlarını yitirmiş olan subay ve astsubaylardan yeni bir profesyonel ordu kurdu. Fırtına Birlikleri (Freikorps) olarak anılan bu yeni oluşuma katılanların sayısı Aralık sonunda dört bin kişiye ulaşmıştı. Dizginlenemeyen kitleleri bastırmak için Ebert ve onun sağ kolu Noske’nin elindeki yegane güç, sözde Polonya tehdidine karşı kurulmuş olan bu birliklerdi. Hükümet iki bin işçiden oluşan yeni bir polis gücü kurmak için harekete geçti.
Buna karşılık 300 bin kişi Alexanderplatz’da buluştu. Ertesi gün bu sayı ikiye katlandı. Sonuca gidecek bir karar bekliyorlardı. Fakat böyle bir karar çıkmadı. Çünkü iktidarın devralınması için herhangi bir stratejileri yoktu.
11 Ocak 1918’de Noske 3 bin kişilik Fırtına Birliği’nin başında Berlin’e girdi. Niyeti yalnızca hareketi bastırmak değil, devrimin belini kırmaktı. 15 Ocakta Karl Liebknecht “kaçmaya çalışırken” arkadan vuruldu. Rosa Luxemburg kafasından vurularak öldürüldükten sonra Landwehr kanalına atıldı. Cesedi aylar sonra bulunacaktı.
Devrimin Kartalı Spartakist hareketinin öncüleri ve Alman Devrimi’nin iki önderi, Rosa Luxemburg (üstte) ile Karl Liebknecht Ocak 1919’da öldürüldüler.
Sonuç: Karşı devrim
1917 Rus ve 1918 Alman Devrimleri arasında bir karşılaştırma yapıldığında ortaya şu yalın gerçek çıkar: Almanya’da burjuvazi Rusya’ya göre çok daha güçlüdür. Üstelik ordu dağılmamış, en azından subaylar düzene bağlı kalmıştır. Ayrıca SPD halk hareketinin başlamasından itibaren işçi konseylerinde yer alarak bütün aygıtlarıyla devrimi bastırmak için çalışmış, ordu ve düzen güçleriyle işbirliği yapmıştır. Buna karşılık savaş boyunca cesur bir propaganda faaliyeti yürüten devrimci güçler, ancak devrim patlak verdiğinde örgütlenmeye girişebilmişlerdir. Son olarak, devrimin ardından kurulan KPD yeterince güç kazanacak zaman bulamamış, iki hafta içinde en önemli iki liderin katledilmesi ise halk hareketini öndersiz ve hedefsiz bırakmıştır.
Bolşeviklerin heyecanla bekledikleri Alman Devrimi’nin yenilgisi, Sovyetler’in de içe kapanmasına yol açacak, “tek ülkede sosyalizm” politikasının oluşmasında önemli bir etmen olacaktır. Gelgitlerle 1923’e kadar gündemde kalan sanayileşmiş dünyanın tek devrimi olan Alman Devrimi’nin yenilgisi, savaşın ve ardından Versailles Antlaşması’nın yarattığı tahribat karşısında acilen çözüm bekleyen kitleleri bir başka radikal siyasal harekete, nasyonal sosyalizme, karşı devrime yöneltecek ve böylece insanlık 1. Dünya Savaşı’ndan sonra tarihin bugüne kadar tanıdığı en büyük barbarlık olan 2. Dünya Savaşı’na sürüklenecekti.
Sabık sadrazam Talat’ı Alman Devrimi karşıladı
Bir Alman denizaltısıyla 3 Kasım 1918 tarihinde Odessa’ya kaçan sabık sadrazam Talat Paşa ve arkadaşları Almanya’ya ulaştığında, devrim tarafından kapıda karşılandılar. Sınırdan girişte zorluk çeken heyete, yeni başbakan Friedrich Ebert’in (Şubat 1919’da Almanya’nın ilk cumhurbaşkanı olacaktır) araya girmesiyle pasaport sağlanmıştı.
Talat Paşa’nın Brest-Litovsk barış görüşmelerinde tanıştığı Sovyet delegasyonunda yer alan Karl Radek o sırada Alman Devrimi’nde yer aldığı için hapisteydi. Talat ve Enver Paşa, Osmanlı genelkurmay başkanı yardımcılığı yapmış olan ve savaştan sonra imparatorluk ordusu yerine yeni orduyu kuracak olan Hans von Seeckt aracılığıyla Karl Radek ile Ağustos 1919’da hücresinde görüştüler. Bu görüşme sırasında Karl Radek, paşaları Moskova’ya davet etti. Enver Paşa’nın Rusya macerası bu görüşmeden sonra başlayacak; Almanya’da kalan Talat Paşa ise 15 Mart 1921’de bir suikaste kurban gidecekti.
Talat Paşa’nın savaştan sonraki Almanya macerası ikibuçuk yıla yakın sürecekti.
Afroamerikalıların önde gelen tarihçilerinden Manning Marable, uzun yıllar boyunca bir dedektif gibi çalışarak sonu suikastle biten Malcolm X’in hikayesini anlattığı muhteşem bir biyografi yazdı.
Marable’ın eseri, 1965’te 39 yaşında hayatını kaybeden kahramanın kendini yoktan nasıl yeniden ve yeniden yarattığına dair bir kitap.
Hikaye klasik bir kahramanlık destanıdır. Bilinmeyene bir yolculuk, öğrenme, deneyim, sınama ve alışılageldiği üzere ölümle sonuçlanan bir kader. Ancak sonuçta daha derin, daha zengin ve eleştirel bir bilince ulaşılır.
44 yazında henüz 19 yaşında iken adı Jack Carlton’du. Uyuşturucu ve fuhuş dünyasının kıyısında Manhattan’daki bir barda üç dört ay boyunca bateri çalıp dans ederken, bir olay vesilesiyle on yıla mahkum olur. Hapishanede köklü bir dönüşüm geçirerek Elijah Muhammed’in önderliğindeki İslam Milleti (NOI)’ne katılır. Malcolm için hapishane tam bir üniversite olur. Kendini hem çok yönlü olarak yetiştirir hem de çok farklı kesimlerle onların dilleriyle konuşan büyük bir hatip/vaiz olur. Hapisten çıktığında artık İslam Milleti’nin önde gelen simalarından biri olmaya yönelecekti. On yılda 70-80 yeni cami kurar, 400 üyesi olan bir mezhebi 1960-62’da 50 ila 100 bin kişilik bir örgüte dönüştürür.
Ancak Elijah Muhammad’in lideri olduğu İslam Milleti’nin sürdürdüğü içe kapalı hat yerine önce bütün siyahların sorunlarına yönelir ve daha sonra da siyahların sorunlarını dünya meselelerine bağlayarak altmışlı yıllarda sömürgecilik karşıtı hareketlerle yakınlık kurar.
İslam Milleti ile bağlarını kopardıktan sonra siyasete atılır ve 1964’te iki yeni örgüt kurar: Muslim Mosque Incorporated ve Organisation of Afro-American Unity (OAAU). Bir devlet başkanı gibi karşılandığı Afrika ve Ortadoğu’ya gider.
Dönüşünde artık hem FBI, hem New York polisi, hem de eski örgütü İslam Millet’i için kurtulunması gereken bir insandır.
Malcolm X’in hayatında üç temel husus öne çıkıyor. Bunlardan ilki öğrenme, deneyim ve bitmek tükenmek bilmeyen bir enerjiyle bir tür klasik destansı bir yolculuğa koyulması ve sonunda başladığı noktanın çok uzağında ama bütün insanlar için anlamlı bir bilince ulaşması. İkincisi, Malcolm’un manevi yolculuğu: İslam Milleti’nden NOI’nin sünni (geleneksel) islamına geçiş. Üçüncüsü ise ihanettir, yani emek verdiği, geliştirdiği hareketin ve en yakınlarının ihaneti.
Malcolm benzerlerine kıyasla çok büyük bir hatipti ve yalnızca siyah kitlelere değil beyazlara da seslenme gücüne sahipti. Yalnızca sokaktaki insana değil Oxford, Harvard gibi üniversitelerdeki insanlara da aynı güçle seslenebiliyordu.
Altmışlı yılların büyük fırtınalarında o da yaşadığı toplumun en büyük ayrımcılığı ve eşitsizliğine karşı, siyahların tarihini iliklerine kadar hissedip bir direniş destanı yazdı.
1938’deki Dersim İsyanı sonrası sessizliğe bürünen Kürt siyaseti, 1950‘lerin sonundan itibaren yeniden sesini duyurmaya başladı. Kürt kimliğini ifade etme yönündeki en küçük çabanın bile baskı ve tutuklamalarla karşılanması, Kürt aydınlarının hızla politize olmasının yolunu açtı.
Kürt siyaseti, 1938’de Dersim’deki “tedip” harekatı sonrasında adeta ölüm sessizliğine gömülmüştü. Kürt aydınları, çok partili sisteme geçildikten sonra bir değişim umuduyla Demokrat Parti’yi desteklemiş ancak bu partinin uzun hükümet yıllarında da hayal kırıklığına uğramışlardı. 1950’lerin sonlarında DP’den uzaklaşmaya başlayarak yeni arayışlara giren aydınlar kültürel faaliyetlere giriştiler.
1938‘den sonra Kürt siyasetiyle ilgili basına yansıyan ilk olay, 1958 Irak devriminden sonra Kürtlere otonomi tanıyan General Abdülkerim Kasım’a karşı milliyetçi Arap isyanının bastırılmasında Kasım ile birlikte savaşan Kürt lider Molla Mustafa Barzani’nin isyancılar arasında yer alan Türkmenleri öldürdüğü iddiasıyla patlak verdi. Mecliste eski general CHP milletvekili Asım Eren’in “mukabelede” bulunup bulunulmayacağını hükümete sorması üzerine Kürt öğrenciler “Türkiyeli Kürtler” imzasıyla bir protesto yayınladılar.
Gerginlik giderilmişken Musa Anter’in 31 Ağustos 1959’da, Diyarbakır’da yayınlanan İleri Yurt gazetesinde ‘Amma Ne İleri Yurt’ köşesinde yer alan ‘Qimil’ (Kımıl) başlıklı Kürtçe şiir yüzünden ikinci olay yaşandı. Naif bir mısradan nem kapan hükümet bunu ağır bir eleştiri olarak gördü. Buna karşılık Musa Anter’e destek veren 50 kişi 17 Aralık 1959’da tutuklandı (bunlardan biri öldüğü için davanın adı 49’lar kaldı). İlkin idamları bile düşünüldüyse de 6/7 Eylül’ün anıları taze iken bundan kaçınıldı. Tutuklular mahkemeye çıkmayı beklerken 27 Mayıs 1960 darbesi oldu. Çıkarılan aftan yararlandırılmayan sanıklar nihayet 3 Ocak 1961’de mahkemeye çıkarıldılar. Naci Kutlay, Yavuz Çamlıbel, Nurettin Yılmaz, Medet Serhat, Said Elçi, Sait Kırmızıtoprak, Yaşar Kaya, Musa Anter, Canip Yıldırım, Şerafettin Elçi gibi sonraki yıllarda milletvekili, bakan, parti kurucusu, yazar olarak öne çıkacak isimler bu davada yer alıyorlardı.
49’lar uzun maceralardan ve hukuki garabetten sonra altmışlı yılların ortasında beraat ettiklerinde Türkiye artık başka bir mecraya açılmıştı. 27 Mayıs darbecileri DP hükümetinin icraatını eleştirirlerken Kürtler için özel bir sayfa açtılar ve bağımsız bir Kürdistan kurmaya çalıştıkları gerekçesiyle 485 aşiret reisini Sivas’ta özel bir kampa topladılar. Sivas kampındakiler ve onların çocukları ise ilerde daha muhafazakar siyasetin önemli simaları olacaklardı (Dengir Mir Mehmet Fırat’ın dedesi Zeynel Turanlı, 1966’da öldürülen TKDP’nin başkanı Faik Bucak, DYP milletvekili olarak ünlenen Sedat Bucak’ın büyükleri, Şeyh Said’in çocukları, Ensarioğlu ailesi, 12 Mart’ın ünlü savcısı Baki Tuğ’un babası gibi).
1984 Hakkâri 1984 yılında PKK’nın askeri hedeflere saldırmaya başlamasının ardından Güneydoğu Anadolu’nun birçok yerinde operasyonlar yapıldı, köyler basıldı.
Tek Parti rejiminden sonra Demokrat Parti’ye bel bağlayan ancak onlardan da farklı bir yaklaşım görmeyen Kürt aydınları 27 Mayıs’ın ilk ikisini aratmayan politikasıyla kendilerini geleneksel partilerin dışına itilmiş buldular. İlginç bir deney, merkez sağda Demokrat geleneğe yaslanan Yeni Türkiye Partisi’nin 1961 seçimlerinden sonra koalisyon hükümetlerinde sağlık bakanlığı yapan Yusuf Azizoğlu’nun “Doğuculuğunu” açıkça beyan etmesiydi. Bu parti 1965 seçimlerinde diğer bölgelerdeki oylarını neredeyse tamamen yiterecek ve yalnızca Kürt seçmenden oy alacaktı. 1961 seçimlerinde Diyarbakır’da üç, 1965’te iki milletvekiliği kazandı.
Hapishane yılları 49’lar adıyla bilinen “Kürtçülük” sanıklarından Şahabettin Septioğlu, Ziya Şerefhanoğlu, Said Elçi, Muhsin Şavata, Şevket Turan, A. Efem Dolak, Halil Demirel 1960 yılında İstanbul Orhaniye Askeri Cezaevi’nde. Tutuklandıkları sırada asker olan sanıklar üniformalarıyla poz vermiş (en üstte). 27 mayıs darbesi sonrası Sivas’ta kampta toplanan aşiret liderlerinden Faik Bucak, “manzarayı” gösteriyor (üstte).
Türkiye İşçi Partisi (TİP)’in başkanlığına Mehmet Ali Aybar’ın gelmesiyle parti kurucu sendikacıların yanısıra aydınlar için de bir çekim merkezi olurken o gün için “Doğulu” denen kimi önde gelen aydınların katılımıyla hem parti kendine önemli bir toplumsal dayanak buluyordu hem de Kürtler kendi sorunlarını siyasal bir çerçevede ifade etme imkanı buluyorlardı. 1965 seçimlerinde milli bakiye sistemiyle TİP 15 milletvekilliği kazandı. Kemal Burkay, Mehmet Ali Aslan, Naci Kutlay, Tarık Ziya Ekinci, Mehdi Zana gibi Kürt aydınlar partide önemli bir yer tutuyordu.
Kürt siyasal hareketinin belirginleşmesinde farklı toplumsal kesimlerin katılımıyla gerçekleşen, TİP’in öncülüğünde ve Kürt gençlerin düzenlediği “Doğu Mitingleri”nin önemi büyüktür. Bunların ilki Eylül 1967’de Silvan’da gerçekleşti. Sonra Diyarbakır, Siverek, Batman, Tunceli, Ağrı, Lice, Siirt Hakkari, Van, Iğdır, Kars, Ardahan, Posof’takilere çok büyük katılımlar oldu. Her ne kadar “Doğuya yatırım” veya “Doğuya hapishane değil fabrika” gibi toplumsal ve ekonomik talepler öne çıkıyorduysa da bunların eksikliğinin nedeni de vurgulanmış oluyordu. Anayasal hakların savunusu temalı bu mitingler Kürtlerin hem kitlesel olarak hem de vatandaş olarak dertlerinin dile getirilmesinde Cumhuriyet tarihinin ilk örnekleri olmuştur.
1970’te başlayan operasyonlar sırasında askerler tarafından götürülen bir Kürt kadın (solda).
1968 olayları Kürt gençliğinin de siyasallaşmasını hızlandırdı. Fikir Kulüpleri Federasyonu içinde yer alan üniversite öğrencileri 1969 yılında çeşitli illerde Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO)’nı kurarak sosyalist gençlik içindeki saflaşmadan kendilerini ayırdılar. DDKO bulunduğu illerde Kürtlerin başvuru merkezi oldu ve bir öğrenci hareketi olmanın ötesine geçti.
Bu geleneğin yanı sıra 1965’te Sait Elçi, Ömer Turan, Derwîşî Sado, Şakir Epözdemir ve Şerafettin Elçi’nin kurduğu ve daha sonra katılan Faik Bucak’ın başkan olduğu, onun 1966’da ölümü (öldürülmesi?) üzerine de 49’lardan Sait Elçi tarafından yönetilen T-KDP (Türkiye Kürdistan Demokratik Partisi) vardı. Bu parti daha geleneksel toplumsal kesimlerden destek alsa da gençlerinin bir kısmı daha radikal hareketlerle ilişkiye geçti. Doğu mitinglerinin bir kısmında etkin olan partiden ayrılan ve Türkiye’de Kürdistan Demokrat Partisi’ni kuran Sait Kırmızıtoprak (Dr. Şıvan 1935-1971) ise toplumsal çelişkileri reddetmemekle birlikte milli çelişkiyi öne çıkarıyordu. Bir yandan sosyalist söylemini sürdürürken öte yandan islami değerlere de önem veriyor ve Saidi Nursi ile Dersimi’yi birlikte sahipleniyordu. İki Sait arasındaki rekabet 1971’de ikisinin de öldürülmesiyle sonuçlandı.
Alfabeye yasak 1968’de Kürtçe Alfabe’yi (üstte) ve Ahmed Xani’nin ünlü Mem û Zîn’ini Türkçe’ye çeviren Mehmet Emin Bozarslan tutuklandı ve kitapları toplatıldı.
Aynı yıllarda Kürt kültür ve tarih çalışmaları hızla yaygınlaşıyordu. Musa Anter yıllardır sürdürdüğü faaliyetlere 1965’te Brina Reş ve Kımıl’ı (1959’da başına bela açan), 1967’de Ferhenga Kurdi’yi (Kürtçe Sözlük) ekliyordu. Mehmet Emin Bo- zarslan 1968’de Kürtçe Alfabe’yi ve yine aynı yıl yakın zamanda Kültür Bakanlığı tarafından basılan Ahmed Xani’nin ünlü Mem û Zîn’ini Türkçeye çeviriyor (kitap piyasaya çıkamadan matbaada toplatılmıştı!) ve tutuklanıyordu. İsmail Beşikçi ilk baskısı kısa zamanda tükenen ve ikincisini bir hayli genişlettiği Doğu Anadolu’nun Düzeni adlı kitabıyla meselenin folklorik değil alabildiğine tarihsel bir mesele olduğunu gösteriyordu.
1970 Baharında özellikle Siirt, Mardin ve Diyarbakır’da aranmadık köy bırakılmamacasına ilkin jandarma ile başlayan ve daha sonra özel yetiştirilmiş komando birlikleri ile yürütülen ve “Komando Harekatı” adını alan operasyonda köylüler dayak ve işkenceden şikayetçi oldu. Mecliste Aybar ve TİP senatörü Fatma Hikmet İşmen bu harekatın ırkçı bir anlayışla sürdürülüp zulüm yapıldığını iddia ettiler. Yakın dönemin Dışişleri bakanlarından, o günlerde Milliyet’de yazan gazeteci İsmail Cem, “Bugünkü Türkiye” başlıklı makalesini “Güneydoğu Anadolu, çiçeklerle ve güllerle yaklaşılması gereken talihsiz ve yoksul bir bölgedir. Dipçik ve küfürle girilen bir düşman toprağı değildir” diye bitiriyordu. Aynı günlerde, Mart 1970’da Irak’ta Baas partisi Barzani ile anlaşarak Kürtlerin özerkliğini tanıdı.
29 Ekim 1970’de TİP 4. Büyük Kongre’de açıklanan, “Türkiye’nin doğusunda Kürt halkının yaşamakta olduğunu; Kürt halkı üzerinde, baştan beri, hakim sınıfların faşist iktidarlarının, zaman zaman kanlı zulüm hareketleri niteliğine bürünen, baskı, terör ve asimilasyon politikası uyguladıklarını…” söyleyen kararı Kürt siyasal hareketinin geliştiği düzeyi de gösteriyordu. Bu karar daha sonra TİP’in kapatılmasına gerekçe gösterilecektir.
12 Mart 1971 askeri müdahalesi DDKO üyelerini bölge halkından mele, köylü gibi halktan insanlarla birlikte Diyarbakır hapishanesinde topladı. Diyarbakır hapishanesi Kürt siyasal hareketi için bir mektep oldu. Savunmalar siyasal olmanın yanısıra savcılıkça inkar edilen Kürtçenin, Kürt kimliğinin varlığını da kanıtlamaya yönelikti. Türkiye’nin siyasal tarihinin merkezden anlatılmasına karşı bu kez Kürtlerin açısından sorgulanması savunmanın dikkat çekici özelliğiydi. Yetmişli yıllarda dava dosyası kitap halinde basılacak ve bir belge değeri kazanacaktı. PKK dışındaki bütün Kürt siyasetleri de DDKO kökenli olacaktı.
1974 sonrası DDKO kökenli olmakla birlikte siyasal farklılıklar taşıyan bir dizi hareket ortaya çıktı. Aralarından bazıları önemli seçimler kazandı, bazıları genel olarak hareketi düşünsel olarak etkileyecek yazınsal faaliyetlerde bulundu. Ancak ortak noktaları önceki dönemden farklı olarak artık Türkiye’de bir yurttaşlık hukuku arayışının 12 Mart 1971’in gösterdiği üzere parlamenter yollarla mümkün olamayacağından hareketle farklı bir mücadele tarzına ihtiyaç duyulduğuydu. Siyasal olarak ise mevcut devletin niteliğinden ötürü bağımsız bir Kürdistan hedeflenmekteydi.
Zana ailesinin cezaevi nöbeti! 1977 seçimlerinde Diyarbakır Belediye Başkanı seçilen Mehdi Zana, 1960‘lardan itibaren Kürt siyasetinin önemli isimlerinden biri oldu. Fotoğrafta bir cezaevi ziyareti sırasında eşi ve çocuklarıyla görülen Mehdi Zana, 12 Eylül darbesinden sonra 14 yıl tutuklu kaldı. Cezaevinden çıktığı 1994’te, bu kez üç yıllık milletvekili olan eşi Leyla Zana cezaevine girecek ve on yıl boyunca tutuklu kalacaktı.
İlk başlarda belli bir toplumsal taban edinenlar arasında iki örgüt öne çıktı: T-KDP’nin Dr. Şıvan eğiliminden esinlenen DDKD (Devrimci Demokratik Kültür Dernekleri-Siyasal örgütü: Kürdistan İşçi Partisi) ve DHKD (Devrimci Halk Kültür Dernekleri) adıyla kitle faaliyet yürüten TKSP. Çıkardığı derginin adıyla (Özgürlük Yolu) yaygın olarak tanınan hareket 1977 Diyarbakır belediye seçimlerinde gösterdiği aday Mehdi Zana’nın kazanmasıyla önemli başarı kaydetmiştir (Daha sonra da Orhan Alpaslan, Ağrı belediye başkanlığını kazandı).
Dönemin yayın dünyasında en çok ses getiren Rızgari (1975-76) dergisi ve Komal yayınları çevresinde toplanan kollektiftir. İsmail Beşikçi’nin de dahil olduğu bu çevre daha sonra kendi dışındaki bir çok hareketi de görüşleriyle etkilemiştir. Beş Parçacılar, Kawa (1975) gibi adı anılabilecek örgütlerden sonra 12 Eylül eşiğinde iki örgüt Kürt siyasetine ağırlığını koymaya başladı. Bunlardan ilki KUK (Kürdistan Ulusal Kurtuluşçuları-1978) KDP içinden Barzani yenilgisinden sonra onun eleştirisiyle harekete geçmiş ve içinden çıktığı örgütün kat bet kat üzerinde bir güç sahibi olmuştur. KUK, KDP geleneğinden gelmekle birlikte bu özeleştirinin ardından sosyalist geleneğe sahip çıkmış ve “Türk halkıyla omuz omuza savaşmayı” önüne bir görev olarak koymuştur. Daha sonra özellikle PKK ile girdiği çatışmalarda ve 12 Eylül sonrasında büyük kayıplar vererek güç kaybedecektir.
12 Eylül eşiğinde geriden gelen ancak hızla güçlenen ikinci örgüt PKK’ydı. Küçük bir çevre iken 1977’den başlayarak KUK ile girdiği çatışmalar ve bazı aşiret kavgalarıyla adını “Apocular” diye duyurdu ve daha sonra PKK (Kürdistan İşçi Partisi) adını aldı.
Siyaset sahnesindeki bu çatışmalı ortam içinde merkez sağ kökenli saygın bir siyasetçinin başına gelenler ise bütün bu karmaşık örgüt isimlerinden belki de daha açıklayıcıdır. 49’lardan, 12 Martta KDP davasından yargılanan 1977’de Mardin milletvekili olup 1979’de Ecevit hükümetinde bakan olan Şerafettin Elçi’nin “Türkiye’de Kürtler var, ben de Kürdüm” açıklaması kabineyi krize götürmüştü. Şerafettin Elçi 12 Eylül sonrasında bu sözü yüzünden mahkum oldu.
12 Eylül 1980 askerî darbesi sözü edilen hareketlere dahil olanları silindir gibi ezmiş, Diyarbakır hapishanesindeki işkence ve ölümler dünya literatürüne geçmiştir. Sindirmek için yapılan baskı birilerini sindirmişse de birilerini de bilemiştir. Özellikle 12 Eylül sonrasında diger Kürt siyasetlerinin baskı ve iltica koşullarında ufalanması, PKK’nın tecrit ve “ikna” yöntemleri karşısında direnememesi ile PKK’nın Kürt meselesi ile özdeşleşme süreci başladı.
Kürt siyasal hareketini anlamak için bütün bu geleneklerin dışındaki bir gelişmenin ürünü olan yasal siyasal partiler aracılığıyla yürütülen mücadelelere de bakmak gerekir. 12 Eylül sonrasında kurulan Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) içinde yer alan Kürt milletvekilleri 1989 yılında Paris’te yapılan bir uluslararası Kürt konferansına katılınca SHP’den ihraç edildiler. Böylece başlangıçta bir Kürt partisi olarak tasarlanmasa da daha sonraki gelişmelerle bugüne kadar defalarca kapatıldığı için adı sürekli değişen (HEP-DEP-HADEP-DEHAP) ve günümüzde BDP olarak tanınan siyasal hareket oluştu. 1991 seçimlerinde SHP ile yapılan ittifakla meclise giren partinin 22 milletvekili vardı. Ancak Diyarbakır il başkanı Vedat Aydın başta olmak üzere doksanlı yıllarda Jitem aracılığıyla sivil siyaset alanındaki birçok Kürt öldürülmüştür. “Faili meçhul”ler döneminin trajik simalarından biri de, 1992’de katledilen sembol isim Musa Anter’dir. Kürt iş adamları PKK’ya yardım ettikleri iddasıyla öldürüldüler.
1991 Bakırköy PKK’nın 1990’lı yıllarda şiddeti Batı kentlerine taşımasının en bilindik örneklerinden birisi 25 Aralık 1991’de İstanbul Bakırköy’de yaşandı. PKK yanlısı korsan göstericilerin çok sayıda molotof kokteyli attığı Çetinkaya Mağazası’nda bulunan 7’si kadın 1’i çocuk 11 kişi öldü. Mağaza, Olağanüstü Hal Bölge Valisi Necati Çetinkaya’nın kardeşine aitti.
1993 yılı bu açıdan bir kavşak olarak görülebilir. 17 Martta Öcalan Nevruz’da başlayacak tek taraflı bir ateşkes ilan etti ve siyasal hakların verilmesi karşılığında dönmek ve siyasal faaliyete katılmak istediğini bildirdi. Karşılıklı yumuşama girişimi Özal’ın ölümü ve 24 Mayıs’ta Bingöl’de izne giden askerlerin öldürülmesiyle sona erdi. 1993 itibarıyla PKK bölgede siyaseten hegemonyasını kurmuş ve ulaşabileceği en üst seviyeye varmıştı. 93 ateşkesinden sonra 94’te Brüksel’de toplanan Ulusalarası Kürt Konferansı’na sunduğu pakette Öcalan, ayrılma taleplerinin bulunmadığını, ulusal ve demokratik taleplerinin görüşülmesi için müzakere istediğini açıkladı.
Ancak olaylar tam tersine gelişti ve eskisinden çok daha sert ve acımasız bir çatışma sürdürüldü. Yakılan ve boşaltılan köyler bölgenin yapısını kökten değiştirdi. Beş yılda Hakkari, Diyarbakır ve Van gibi kentlerin nüfusu etraftan gelenlerle üç katına çıktı. Adana ve Mersin’in nüfusu ikiye katlandı. Leyla Zana, Hatip Dicle, Orhan Doğan gibi DEP milletvekilleri tutuklandı ve ağır cezalara mahkum edildiler. Sivil siyaset alanı iyice daraldı. Öcalan 1998’de bir kez daha ateşkes önerisinde bulunduysa da Türkiye’nin daha radikal kararları vardı. Sonuçta Suriye’den çıkmak zorunda kalan Öcalan Avrupa ve Rusya arasındaki yolculuktan sonra Kenya’da yakalandı ve Türkiye’ye teslim edildi. Bundan sonra Demokratik Cumhuriyet ve Demokratik Özerklik gibi formülasyonlarla taleplerini ifade eden hareket zaman zaman silahlı mücadeleyi de kullanarak müzakere sürecini özellikle 2009’dan bu yana ilkin Oslo ve 20 aydır da İmralı merkezli olarak sürdürmektedir.
Kurtuluş Savaşı’nda birlikte olan Türkler ve Kürtlerin işbirliği, İlk Meclis’teki Kürt siyasetçilerin önünün tıkanması, 1924’te hilafetin kaldırılması ve Kürtçe’nin yasaklanmasıyla sona erdi. İşbirliğinin sonu, isyanlar döneminin başlangıcı olacaktı.
Kürtler 1919 yazından itibaren işgale karşı Türk ve Kürt birliğini işaret eden İslami söylem ve Mustafa Kemal’in Kürt ileri gelenlerini harekete katma konusunda hassasiyetiyle İstiklal Harbi’ni desteklediler. Lozan Konferansı’nda İsmet Paşa Kürtlerin gerçek temsilcilerini içinde bulunduran Ankara hükümetinin Türklerin ve Kürtlerin hükümeti olduğunu belirtmişken kısa süre sonra durum değişti.
1923’te yapılan seçimlerde adayların merkezden gösterilmesi kararı sonucu, Birinci Meclis’te yer almış Kürt milletvekilleri yeniden seçilme imkanını yitirdi ve yönetime dahil olamayacaklarını anladılar. 1924’te Kürtçenin yasaklanması ve İstiklal Savaşı’na Kürtlerin katılmalarında önemli bir rol oynayan, Türklerin ve Kürtlerin “ideolojik birliğini” sağlayan Hilafetin kaldırılmasıyla Kürtlerin yeni rejimle bağları koptu.
Bu tarihten itibaren Kürt ileri gelenleri Azadi örgütünü bölgede etkin kılarak 1925’teki Şeyh Sait İsyanı’nı hazırladılar. Ancak ayaklanma belli çevrelerle sınırlı kaldı. Mart 1925’de ilan edilen Takrir-i Sükûn kanunuyla Kürt isyanı vesilesi ile bütün muhalefet susturuldu. İsyanın bastırılmasından sonra birçok insan sürgüne gönderildi.
Şeyh Sait isyanının ardından merkezlerini Beyrut’a taşıyan Hoybûn, Kürt milliyetçi hareketinde öne çıkmaktaydı. Kürt milliyetçiliğinin kurucu ailesi sayılan Bedirhanlar da buradaydı. Sünni, Alevi, Ezidi aşiretlerden oluşan Celali Konfederasyonu sürgünden kurtulmak için Ağrı’ya sığınmıştı. Hoybûn’un çağrısıyla diğer bazı aşiretler de Ağrı’ya gelmişti. Örgütün düzenlemesiyle Ağrı bölgesinde İhsan Nuri Paşa’nın önderlik ettiği bir isyan çıktı ve böylece 1928’de Van ve Bitlis’i de etkisi altına alan “Ağrı Kürt Cumhuriyeti” kuruldu. 1930 yılında ayaklanma cezalandırma (tenkil) harekatı ile bastırılınca İhsan Nuri Paşa İran’a sığındı.
Şeyh Said yakalanıyor Fotoğrafta, Şeyh Said ve yanındakiler yakalandıktan hemen sonra, 12. Tümen subayları ve Genç Valisi İsmail Hakkı Bey’le (sivil giyimli) birlikte görülüyor. Şeyh Sait İsyanı sonrasında Cumhuriyet’te çıkan karikatürler.
1938 Dersim İsyanı olarak anılan üçüncü “isyan” ilk iki isyanın failleriyle ilişkisizdir. Dersim olayları öncesinde çıkan iki kanun bölgenin kaderi açısından belirleyici oldu: 1934’teki İskân ve 1935’teki Tunçeli Kanunu. Buna göre, anadili Türkçe olmayanlar, kendi soylarından olan ve kendi dillerini konuşan köylerde iskan edilemeyecek, öbür yerlerde de geniş topluluklar oluşturamayacaktı. Türk soyundan olmayan ve anadili Türkçe olmayanlar uygun Türk köylerine serpiştirilecek ve buralarda nüfusun yüzde 10’unu geçemeyeceklerdi. Bir aileden en fazla 4 kişi aynı yere gönderiliyordu. Bu, çekirdek ailenin de parçalanması demekti.
1936’da, Dersim’de bir dizi karakol inşaatına başlanması isyanın çıkış noktası olarak kabul edilebilir. Kış bastırınca inşaatlara ara verilmiş, 1937 baharında tekrar başlanmıştı. Nuri Dersimi’nin anlattığına göre, Martta silah toplamak için Yusufan aşiretine gönderilen birlikten bazı askerlerin bir kıza tecavüz etmesiyle ateşe benzin dökülmüş oldu. Aşiretler karakol baskınlarına başladı. Askeri kaynaklara göre 1937’nin ilk olayı 20-21 veya 21-22 gecesi Harçik Suyu üzerindeki tahta köprünün yakılması ve askerlerle girilen çatışmaydı. Daha sonra da Mazgirt’teki askeri birliklere saldırıldı. Cevap, 15 uçaklık bir filonun bombardımanıydı.
Dersim İsyanı sırasında askerlere direnen Bahtiyar aşireti reislerinden Saan Ağa, üvey kardeşi tarafından öldürüldü ve başı askerlere satıldı. Askerler Saan Ağa’nın kesik başıyla poz veriyor.
Mayısta tenkil harekatı başladı. Halk, çoluğuyla çocuğuyla dağlarda mağaralara sığındı; bir kısmı teslim oldu. Köyler yakılmaya başlandı. Haziranda askeri birlikler dağları didik didik aramaya girişti. İnsanların sığındığı mağaraların bazıları betonla kapatıldı, bazıları ağzında ateş yakılarak dumanla dolduruldu; boğulsunlar diye.
“İsyan”, aslında, başından zaaflıydı; aşiretlerarası ve içi çekişmeler had safhadaydı. Örneğin Ağustosta, isyanın önemli önderlerinden Bahtiyarlı Sahan, Pırço oğlu Hıdır tarafından öldürüldü, kafası kesildi ve Hozat’a götürülüp kumandana teslim edildi. Çekişmenin hırçınlığını gösteren daha iyi bir örnek, isyanın lideri Seyid Rıza’nın kardeşinin oğlu Rayver’in (Rehber) yaptıklarıdır. Hareketin en önemli liderlerinden Alişer ve karısını o öldürdü, başlarını kesip askere teslim etti.
Susan Meiselas, Kurdistan, 1997
Artık sona yaklaşılıyordu. Ağustos ortasında Seyid Rıza’nın ikinci karısı, büyük oğlu ve üç torununun da aralarında bulunduğu aşiret mensupları öldürüldü. Seyid Rıza da Erzincan’a giderken yolda yakalandı. Nuri Dersimi’ye göre, “ordu kumandanı, Erzincan Valisi aracılığıyla Seyid Rıza’ya haber gönderdi; ateşkes ilan ettiğini, başka harekat yapılmayacağını, gerek de olmadığını, verilen zararları tazmine hükümetin razı olduğunu” söyleyerek kandırdı. Seyid Rıza, Elaziz’de 57 kişiyle beraber yargılandı. Kendisi dahil 7 kişi (biri de oğludur) idam cezasına çarptırıldı ve 15 Kasım’da da Elaziz Buğday Meydanı’nda şafak vakti infaz edildi. Cenazeler Elaziz sokaklarında teşhir edildikten sonra yakıldı.
Dersim’deki “tedip” ve “tenkil” harekatı, 1938’de çok daha ağır bir biçimde sürdürüldü, bir temizlik harekatı haline geldi. Askeri birlikler dört bir yandan vadilere daldı. Tüm Dersim bölgesinde kaçış yolları tutuldu, kara birliklerine hava saldırıları eşlik etti.
Arap İsyanı’nı mercek altına aldığı kitabı Halk İstiyor’un yazarı Lübnanlı Gilbert Achcar, İslam Devleti – Müslüman Kardeşler ilişkisini, Türkiye’nin Ortadoğu’daki rolünü ve Arap bölgesinin geleceğini #tarih’e değerlendirdi.
Arap Baharı’nın isyan dalgasını yalnızca geçmişle, yani çağdaş Arap dünyasının geçtiğimiz bir asırlık tarihiyle açıklamak mümkün değil. Halkın istediklerini, onların geleceğe ilişkin umutlarını anlayabilmek için belli bir kuramsal temele dayanan değerlendirmelere ihtiyaç var. Londra Üniversitesi, Doğu ve Afrika Çalışmaları Okulu’ndan Lübnanlı Prof. Gilbert Achcar ile tam da bu ihtiyacı karşılamak üzere kaleme aldığı yeni kitabından hareketle Ortadoğu’yu konuştuk:
“İslam Devleti” nedir?
Daha önce “Irak Şam İslam Devleti” olarak bilinen İslam Devleti (İD), 2004’ten itiba- ren ABD işgali altındaki Irak’ta ortaya çıkan El Kaide önderliğindeki “Irak İslam Devleti’nin” yeniden canlanışıdır. “Irak İslam Devleti” 2007’de, ABD’nin strateji değiştirmesinin ve El Kaide’ye karşı savaşında Irak’ın Arap Sünni aşiretlerini silah altına almasının ardından yenilgiye uğratıldı ve neredeyse yok edildi. Suriye’de rejime karşı silahlı muhalefetin içinden doğan El Kaide bağlantılı El Nusra Cephesi’ndeki ayrışmayla “Irak İslam Devleti” hayata döndü. IŞİD, El Kaide’yle bağını kopardı ve adını İD olarak değiştirip halifelik ilan etmeden önce, eylemlerini Suriye’de yaymayı, daha sonra sınırı geçip Irak’ın Sünni Arap bölgelerinin büyük bölümünü ele geçirmeyi başardı.
İD’nin Müslüman Kardeşler’le nasıl bir ilişkileri var?
İD’nin Müslüman Kardeşler’le (MK) doğrudan bir ilişkisi yok. İD’nin ultra-fanatizmiyle kıyaslandığında MK’nin köktencilik tarzı çok daha ılımlı. Ne var ki MK içerisinde Seyid Kutub’un yolundan giden bir eğilim, aralarında Şiilerin de bulunduğu diğer dinî gruplara karşı ultra-mezhepçi bir nefret gütmemekle birlikte İD’nin radikalizmiyle benzerlikler gösteriyor. Aslında İD’nin ideolojisi, Suudi Arabistan’da hâkim ultra-köktenci Vahabilik mezhebinin radikal bir versiyonu olan El Kaide’den türedi. Son tahlilde İD, ABD’nin neredeyse bir yüzyıldır flört ettiği Vahabiliğin bir yan ürünüdür.
Türkiye’nin Ortadoğu’daki rolüne ilişkin değerlendirmeniz nedir?
Bu rol, Erdoğan 2011’de MK’yi bütün bölgede destekleyen Katar Emirliği’yle ittifak kurduğunda zirveye çıktı. Hepsi MK’nin Arap dünyasını yönetmeye hazır olduğuna inandı; zira bölgesel isyanın yarattığı olanakları ele geçirmeye en uygun konumdaydı. Ancak, bilhassa Mısır’da MK’nin devrilmesinden sonra, bunun kaybedilmiş bir bahis olduğu ortaya çıktı. Türkiye’nin etkisi şu an oldukça zayıfladı. Ne var ki gidişattaki bu yeni değişimde Erdoğan halen MK’den yana bahis oynuyor gibi görünmekte.
Peki ya büyük güçlerin rolü?
İran destekli bir hükümeti ar- kasında bırakarak Irak’tan çekildiği 2011 yılından sonra ABD, bölgesel etkisinin en düşük noktasına ulaştı; Libya’da durumun kontrolünü kaybetti ve Mısır ordusunun, ABD dostu ve seçilmiş bir başkanı devirişini çaresizce izledi. Paradoksal olarak Washington bugün İran’ın etkisini azaltmak ve Irak’ta kontrolün bir kısmını yeniden ele geçirmek için İD’nin yayılmasından faydalanıyor. Aynı zamanda Körfez krallıkları yoluyla Türkiye’den Mısır’a, bölgesel bir Sünni ittifakı inşa etmeye çalışıyor. Bu ittifak, İran’la işbirliği içinde, Esad rejiminin başlıca destekçisi haline gelen Rusya’nın kaşısında yer alacak.
Arap bölgesinin geleceği nasıl görünüyor?
Oldukça kasvetli. Fakat 2011’de başlayan isyanın henüz başındayız. Şu ana kadar bölge, iki karşı-devrimci kutup arasındaki mücadelenin ortasında kaldı: Eski rejimler ve İslami köktenci muhalifler. Demokrasi ve toplumsal adaleti gerçekleştirmek umuduyla isyanı başlatan milyonların isteklerini temsil eden üçüncü ve ilerici bir kutup belirmeden bu gerici kördüğümden çıkış olmayacak.
Filistin topraklarına İsrail’in yaptığı üçüncü ve en şiddetli saldırının nedeni aktüel bahaneden çok tarihin biriktirdiği sorunlarda. Siyonizm başta ezilen bir halkın kurtuluş ideolojisiyken, garip bir biçimde Filistinliler üzerinden ırkçı bir pratik haline geldi.
İsrail’in 3 yurttaşının öldürülmesini bahane ederek Gazze’ye yaptığı son saldırı 50 gün sonra sağlanan ateşkesle durduruldu. Bilanço: Dörtte biri çocuk olmak üzere 2138 ölü, 10 binden fazla yaralı, 400 bin yerinden yurdundan olmuş insan ve binlerce yıkılmış veya artık kullanılamayan bina. İnsani ve maddi kayıplar açısından 1967 savaşından bu yana Filistin topraklarına İsrail’in yaptığı en şiddetli saldırının nedeni aktüel bahaneden çok tarihin biriktirdiği sorunlarda.
2008, 2012 ve 2014’te İsrail askerleri kendi yurttaşlarının güvenliğini koruma adına Gazze’ye saldırdılar. Sekiz yıldan beri Mısır’ın da katılımıyla sürdürülen sahil şeridindeki ambargo, zaten Gazze’yi bir toplama, mülteci kampına dönüştürmüş durumda.
YIKINTILARIN ARASINDA 3 yaşındaki Ayet Aloul, Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Abraj Al Neda bölgesinde yıkılan evinin moloz yığın- ları üzerinde oturuyor. Siyonist işgalcilerin yıkımın-dan geriye kalan tek oyuncağına sarılan Ayet, her şeye rağmen gözlerini umutla geleceğe çevirmiş. FOTOĞRAFLAR: HANI R. MORTAJA
2012 tarihli bir Birleşmiş Milletler raporu Gazze şeridinin 2020’de altyapı eksikliği (en azından 800 ek hastane kurulmalı, okul sayısı katlanmalıydı) ve temel ihtiyaç maddeleri (günde 4 saat elektrik var ve halkın yüzde 80’i musluk suyundan yoksun) yetersizliğinden artık yaşanır olamayacağını belirtiyordu.
İsrail saldırısı durumu daha da katlanılmaz hale getirdi. Tek elektrik santralı yıkılmış durumda ve yeniden çalışabilmesi için en az bir yıl gerekli. Yıkılan bina, hastane, okul sayısının haddi hesabı yok. Nüfusun %75’i uluslarası gıda yardımına muhtaç.
Bugün insanlık tarihi açısından Ortadoğu’nun iki yakasında, Filistin ve Mezopotamya’da büyük felaketler yaşanıyor. Vahşet ve gayri insanilik dünyanın bu bölgesini kendine merkez edinmiş gibi.
Her birinin tarihi kendine göre olsa da yüz yıl önceki Büyük Savaş onların kaderinde ortak hatlar çizdi. Osmanlı İmparatorluğu’nun eski sınırları içindeki bu topraklarda yeni sınırlar büyük oranda savaşın galibi İngiltere tarafından belirlendi.
Daha 1. Dünya Savaşı bütün dehşetiyle devam ederken 1916’da Paris ve Londra Osmanlı İmparatorluğu’nu nasıl bölüşeceklerini müzakere ediyorlardı. Sonra geçerliliği olmasa da iki diplomat (François Georges-Picot ve Mark Sykes) adlarıyla anılacak olan bir anlaşma hazırlamışlardı. Aralık 1920’de Londra’ya geçen Clemenceau, “Ne konuşacağız?” diye sorduğunda Lloyd George, “Mezopotamya ve Filistin” diye cevap verir. İkinci soru çok açıktır: “Bana ne istediğinizi söyleyin.” Cevap daha da açıktır: “Musul’u istiyorum.” Clemenceau, olurunu verdikten sonra yine sorar: “Başka?” “Kudüs’ü de isterim” deyince yanıtı yine olumlu olacaktır.
YIKIMDAN GERİYE KALANLAR 11 yaşındaki Ziya Ahmad, Beyt Lahiye’nin kuzeyinde İsrail bombalarının yıktığı evinden geriye kalan eşyaların yanında metanet ve gururla duruyor.
Filistin’in tarihi daha sonra 2. Dünya Savaşı’ndan insanlığa miras kalan dört hususun bileşik etkisi altına girecekti. Bunlardan ilki Nürnberg mahkemelerinde “Auschwitz modeli” mahkum edilmesine rağmen, “öteki”nin kökünün kazınmasının Hiroşima vakasında görüldüğü üzere galiplerce mubah addedilmesidir. Hiroşima büyük çaplıydı, ama Nazi işgalinin hemen ertesinde Fransa da Cezayir’i bombalıyordu. Bugün İsrail’in Gazze’yi bombalamasının böylesi bir geleneği vardır.
İkincisi, geniş bir Yahudi nüfusu olan Stalin Rusyası’ndaki Yahudi düşmanlığıdır. İsrail’in kuruluşuyla kendi doğdukları topraklarda uğradıkları baskı karşısında Yahudiler büyük sayıda göç ettiler. Mirasın üçüncü hususu, Nazilerin amacı olan Avrupa’daki bütün Yahudilerin kökünün kurutulması, milyonlarca insanın soykırıma tabi tutulmasına rağmen (ne iyi ki) başarısızlığa uğramasıdır. Nürnberg’de bütün insanlığa karşı işlenmiş iğrenç bir suç olarak mahkum edilen bu felaket, İsrail devletinin bu- gün kendi ırkçı politikalarını pervasızca uygulamasının bahanesi haline gelmiştir. Başta ABD olmak üzere dünyanın efendileri de kendi geçmişlerinin kefaretini ödercesine İsrail devletinin bütün uygulamalarını haklı görmekte.
YIKIMLARA VE ACILARA İNAT Bir grup Filistinli genç bombalarla yerle bir olan mahallelerinde oturmuş sohbet ediyorlar. Güneşten korunmak için üzerlerine gerdikleri bezin üzerine yıkımlara ve acılara inat Filistin bayrağı asmayı da ihmal etmemişler.
Son olarak Avrupa’daki bütün Yahudilerin bir toprağa kavuşması için mücadele eden siyonizm de başarılı oldu. Paradoksal olarak yüz yıllardır Yahudilerden kurtulma peşinde olan Yahudi düşmanlığının (anti semitizm) onları önceleri Osmanlı İmpatarorluğu topraklarına yerleştirme çabalarıyla siyonistlerin çabası çakıştı. Arap ve Avrupa yöneticilerinin işbirliği ile bölgedeki sakinlerin aleyhine bir kolonileştirme yürürlüğe koyuldu. Siyonizm başta ezilen bir halkın kurtuluş ideolojisi olarak ortaya çıkmışken garip bir biçimde Filistinlilerin sırtından caniyane ve ırkçı bir ideoloji haline geldi.
Böylece Nazilerin soykırımından bugüne kurbanların cellat haline dönüşmesine tarih tanıklık etmektedir. Bütün bu tarihsel arka plandan ötürü, Gazze’de ölen çocukların cenazelerinin kaldırılması sırasındaki öfke uluslararası kamuoyunda Yahudi düşmanlığı diye takdim edilebilmektedir.
1967 Arap-İsrail Savaşı’ndan bugüne Gazze Filistin meselesi olduğu kadar Filistin de bir Arap meselesi olarak tarihe geçmiştir. Arap devletleri 1947’deki Filistin’in paylaştı- rılması plânını kabul etmemişler ve aralarından bazıları 1948, 1967 ve 1973’te İsrail’le savaşmışlardır. 1964’te Arap Devletleri Birliği, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) kuruluşunu desteklemiştir.
FKÖ’nün“parlamentosu” denebilecek olan Filistin Ulusal Konseyi, Arap devletlerinin, özellikle Ürdün ve Mısır’ın gözetiminde oluşmuştur. 60’lı yıllarda Filistin meselesinin bizzat Filistinlilerin ele alması için ciddi mücadeleler verilmiştir. 1959’da Fetih’in kuruluş gerekçesi de budur. Arap rejimlerinin Filistin’i kurtarmaktaki acizlikleri, Filistinlilerin özerk bir biçimde mücadeleyi yürütmelerine, bir anlamda mücadeleyi Filistinleştirmelerine yol açmıştır.
HER ŞEYE RAĞMEN Komşu ve akraba olan gençler Suhaib Al Kafarneh, Belal Abu Amsha, Ghassan Abu Amsha ve Mohammad Al Kafarneh, Beyt Hanoun’daki evlerinin yıkıntıları üzerinde oturmuş çay içip sohbet ediyorlar.
Fetih “Arapların birliği Filistin’in kurtuluşunu sağlayacaktır” derken bir yandan da 1948 felaketinden (nakba) Arap rejimlerini sorumlu tutuyordu. Arap rejimlerinin Filistin’in kurtuluşuna engel oldukları belirtiliyordu. 1967 yenilgisi, 1968-1969’da FKÖ’nün denetimini ele geçiren Fetih’in söylemine güç verdi.
1967 Arap-İsrail savaşından ve bununla birlikte Arap milliyetçiliğinin yenilgisinden bu yana Filistin, Ortadoğu’da İsrail devletinin temsil ettiği ilişkilere ve dünyanın efendilerine karşı mücadelenin kalesi olarak görüldü. İsrail işgaline karşı Filistinlilerin özellikle 1970’li yıllarda yürüttükleri silahlı mücadele ve Aralık 1987’deki ilk İntifada (ayaklanma) bölgede diktatörlükler arasında sıkışmış kalmış olanlar için bir umut oldu.
70’li yıllardan sonra Fetih konumunu güçlendirdi ancak politik olarak bu özerkleşmeye paralel bir biçimde mali olarak Arap rejimlerine bağımlı kaldı. 60’lı yılların başından itibaren Yaser Arafat’ın hareketi silahlı mücadeleye parasal imkan sağlamak için Arap rejimlerininin kapısını çalmıştı. 1962’de henüz kurulmuş olan Cezayir’den istediği desteği aldı. Suriye ve Irak Baas’ı da hem maddi bakımdan desteklemeyi hem de talim kampları sunmayı kabul etti. Arafat’ın yakınları Suudi Arabistan ile de bir ilişki aradılar ve 1964’te petrol bakanı Ahmet Zaki Yamani ile doğrudan ilişki kuruldu. Yamani de Arafat ile Fetih’e büyük miktarda para yardımı yapacak olan Kral Faysal arasında bir görüşme ayarladı.
Mali ve maddi açıdan özellikle Arap rejimlerine bağlı hale gelen hareket, özerkliği açısından hayli çelişik bir duruma geldi. Maddi destek karşılıksız değildi ve bölgesel ittifak oyunlarına bağımlıydı. Bu bağımlılığın faturasını Arafat, Birinci Körfez Savaşı sırasında Saddam Hüseyin’i destekleyerek ödeyecekti.
Filistin Halk Kurtuluş Cephesi, Filistin Demokratik Cephesi, Fetih ve diğer bir dizi unsur Fetih’in etkisindeki FKÖ’de yer alıyorlardı. Özellikle Oslo Antlaşması’ndan sonra Fetih müzakere sürecine bel bağladı. Bu arada maddi imkanlar ve devleti olmasa da bir aygıt sahibi olarak geniş bir bürokrasiye dayandı. Fetih daha sonra yolsuzluklarla da eleştirildi. Filistin önderliğinin yıpranması farklı siyasal akımlara da yer açtı. İslami Direniş Hareketi (Hamas) 1987’de kuruldu. Kurucularının üçü de (Şeyh Ahmed Yasin, Abdel Aziz al-Rantissi ve Muhammed Taha) Müslüman Kardeşler kökenlidir. Hamas’ın amacı, İsrail devletini ortadan kaldırarak Filistin topraklarında islâmi bir devlet kurmaktı. 1993’den 2005’e Hamas sivilleri de hedef alan intihar saldırıları örgütledi. Nisan 2005’ten itibaren İsrail kentlerine füze atışları yapmayı bu tür eylemlere tercih etmiştir.
Gazze’de nüfuz kazanmaya çalışan Hamas, Filistin’in diğer kesiminde birkaç yıl Haşimi rejiminin müttefiki olan Ürdün İslami Hareketi’nin önemli bir parçası oldu. Buradaki Müslüman Kardeşler Gazze’deki halktan farklı olarak memur, tüccar, mülk sahibi kesimlerden oluşmuştu. 80’lerin ortasına kadar Ürdün dini kurumlarında önemli mevkiler elde ettiler.
70’li ve 80’li yıllarda Müslüman Kardeşler Suudi Arabistan ve Suriye gibi devletler tarafından dolaylı veya doğrudan yaptıkları sosyal yardım faaliyetleri için desteklendiler. İsrail de FKÖ’nün çeşitli kollarının aksine saldırılar düzenlemeyen, askeri olmayan, yalnızca dinsel faaliyetlerde bulunan bu harekete imkan tanıdı. Ahmed Yasin’in nüfuzu ile gelişen hareket “İbrani işgalciye” karşı silahlı eylemlere başladı. Yasin, 1989’da tutuklandı ve 1997’de bir mahkûm takasında serbest bırakıldı.
1990’lı yıllarda ise Hamas bölgedeki dayanaklarında köklü bir değişiklik yaparak büyük miktarda İran tarafından finanse edildi.
2004’te Ariel Sharon’un emriyle Hamas’ın tarihsel lideri Ahmed Yasin ve halefi Abdel Aziz al-Rantissi öldürüldü. Hamas’ın yönetimindeki deği- şiklik hareketin stratejisinde siyasal alana doğru bir gelişmeyi getirdi. 2005 yerel seçimlerine katıldı. Belediye seçimlerindeki başarısının ardından 2006’da Filistin genel seçimlerini %56 ile kazandı. Meclisteki 132 sandalyenin 74’ünü almıştı. Hamas’ın başarısı yöneticilerinin yolsuzluğa bulaşmamış olması, özellikle yaşlılara ve çocuklara yönelik sosyal yardım hizmetleri vermesinden kaynaklanıyordu.
Başkan Mahmud Abbas, Hamas’ı yeni hükümeti oluşturmaya çağırdı. Ancak İsrail çatışmasında arabuluculuk işlevi gören yabancı hükümetler için bu bir geri dönüş olarak algılandı. ABD intihar saldırılarını takbih etmediği ve İsrail’in varlığını kabul etmediği takdirde Hamas ile görüşmeyeceğini bildirdi. İsrail Başkanı Moşe Katsav ve başbakan Şimon Peres, Hamas terörizmi terkeder ve İsrailin varlığını kabul ederse görüşebileceklerini bildirdi.
Hamas’ı yönetime getiren seçim, Filistin’in bölünmesine ve derin bir bunalıma girmesine neden oldu. Uluslararası yardımlar kesildi, İsrail saldırıları yeniden başladı ve iki Filistinli siyasal kanat arasında çatışmalar başladı. Haziran 2007’de Fetih ve Hamas arasında 113 kişinin öldüğü iç savaşta, Hamas, Fetih’i Gazze’den tamamen atarak bölgeye hakim oldu.
27 Nisan 2011’de Fetih ve Hamas bir anlaşmayla “seçimleri hazırlamak üzere bir geçiş hükümeti oluşturmak” için bir protokol hazırladılar. Şam’daki Halid Meşal’in olumlu bakmasına rağmen Gazze’deki Hamas yöneticileri atanan hükümet başkanına karşı çıktılar ve İsrail’in yanında bir Filistin Devleti’ni kabul etmeyeceklerini bildirdiler.
2012’de İsrail ordusuyla Hamas, İslami Cihad, Halk Direniş Komiteleri ile çeşitli Selefi ve El Kaide’nin etkisindeki gruplar arasında Gazze şeridinde ardarda çatışmalar oldu.
Nisan 2014’te Fetih ve Hamas bir ulusal birlik hükümeti kurma konusunda anlaştıklarını bildirdiler. Haziran 2014’te iki karşıt örgüt, yedi yıldır süren anlaşmazlıklara son vererek bir mutabakat hükümeti kuracaklarını açıkladılar. İsrail başbakanı Benyamin Netanyahu Hamas’ın yer alacağı bu yeni oluşumu tanımayacaklarını bildirdi.
12 Haziran’da İsrail üç gencin kaldırılmasından Hamas’ı sorumlu tutarak Hamas ve İslami Cihad üyelerini tutukladı. İsrail bir kez daha asgari insani talepleri reddederek müzakere sürecini kesintiye uğrattı.
Geçtiğimiz yüzyılda kaldığı sanılan barbar bir sömürgeci politikayla İsrail, Gazze’yi çökerterek Yahudi ve Filistinlilerin barış içinde birlikte yaşama koşullarını da berhava etmektedir. BM tarafından açıkça mahkum edilmiş olan Gazze’ye ambargo ve durmaksızın yeni yerleşimcilerin alanının genişletilmesi politikası değişmedikçe Filistin halkının trajedisi devam edecektir. “Barış yoksa, adalet de yok!”
Tarihte lider olmak-seçilmek için çeşitli yöntemler kullanıldı. Unvanı ister kral, ister padişah veya imparator olsun, tarih onlar üzerinden yazıldı; kendilerine tanrısal özellikler bile yakıştırıldı. Modern zamanlarda ise “milli şef”lerden “büyük usta”lara geldik. Peki “başsız” bir toplum mümkün mü?
İnsanlık tarihinin en kadim sorunlarından biri tanrısal yetkilerle donatılmış yöneticilerle sayıları kum taneciklerinden az olmayan sıradan insanların gündelik hayatlarını idame ettirmeleri sırasında meydana gelen gerilimdir. Henüz ilk kez ne zaman kimin çıkıp da “benim aklım bana yetmiyor ille de birileri beni rahatlatsın da şu kaderime sahip çıkmaktan beni kurtarsın” dediği bilinmiyor. Büyük bir ihtimalle tersi daha doğru: Birileri çıkıp başkalarının kaderine ambargo koymuştur, cebren ve hile ile!
Dünyanın dört bucağında özellikle tek dereceli yapılan “başkan” veya “başkanlık” seçimleri bu kadim tartışmayı alevlendirir. Sarkaç biat ve liyakat arasında salınırken “krallık veya başkanlık gibi bir kurum şart mıdır” diye sorulduğunda baldırı çıplakların haddini aştıkları söylenir. Biat edilen de liyakat sahibi olan da, aslında sıradan insandan farklı bir türmüş gibi sunulur.
Seçilmiş yöneticiler (ar- tık usulen de olsa seçilmemiş başkanlar pek kalmadı) “temsil” denen kutsallaştırılmış bir yetkiyi nereden almışlardır? Genel oyun içinde ne bulunmaktadır? İnsanlar seçerken seçtiklerini, şunu, şunu ve şu- nu yapmaları için mi yoksa akıllarına eseni yapmaları için mi seçerler? Tepedeki yönetici gerçekten sıradan insanın gündelik sorunlarını anlayabilir mi? “Dava”, sıradan insanların anlamaktan aciz oldukları kapalı kapılar ardında itiş kakış, olmazsa savaşla çözülebilecek bir kutsiyet kazanırken, böylesine bir hayat memat meselesinde bile bir referandum yapılarak hayatlarını vermek durumunda olanların fikri neden alınmaz? Ama yöneticiler de -öyle iddia ettiklerinde bile- gökten zembille gelmiyor, onlar da yaşadıkları toplumun haleti ruhiyesine uygun bir güzergahta dükkan açmışlar.
Almanya savaşı yitirmese, Versailles Antlaşması’yla sıkboğaz edilmese, savaş öncesi siyasi partiler onca itibar yitirmese, onbaşı Hitler milyonların tapınacağı bir lider olacağına kötü bir suluboya ressamı olarak kalabilirdi (insanlık için de en hayırlısı ancak bu olabilirdi).
Kenan Evren’i emekli olmaktan kurtarıp genelkurmay başkanlığına gelmesine neden, kendisinin bulunmaz bir hint kumaşı olması değil, zararsız görülmesiydi. Nice yöneticinin hayat hikayesi bir dizi tesadüfün çarpışmasını anlatır. Tarihi, yüceltilmiş insanların izinden okuma merakı, kötü polisiye romanlardaki katilin daha ilk satırlarda sırıtışı gibi cansıkıcıdır.
Ulu Hakan’la başlayıp “Hürriyet Kahramanı” cengaver Enver’le 20. yüzyıla başlayınca, “kurucu irade”li Ebedi Şef ’in ardından sanki o gayri mili imişçesine “Milli Şef ” dönemine geçilmiş; Menderes Londra uçak yolculuğunu “kazasız belasız” olmayan bir tarzda yaşayınca, kendisine olmadık şeyler vehmedilmiş ve bugüne dek tarih durağında hep kurtarıcılar beklenmiştir. “Kitaplar hep kralların adını yazar/Yoksa kayaları taşıyan krallar mı?” demiş şair (Bertolt Brecht).
Çatalhöyük ise kralsız kaya taşıyıcıların dünyasını anlatır bize. O koşullarda mümkün olanın bugünkü teknik ve bilgi düzeyinde hayal olması mümkün mü? Türkiye gündeminin cumhurbaşkanlığı seçimine kitlendiği şu günlerde, tarih boyunca toplumların “baş”ına gelenlerin kullandıkları yöntemleri sergiliyoruz. Ve kronolojinin başında, neolitik dönemdeki Çatalhöyük örneğini de, mümkün bir ütopya olarak en sona yerleştiriyoruz.
DÜNDEN BUGÜNE EN TUHAF SEÇİM KRİTERLERİ
HAYRİ FEHMİ YILMAZ
Eskiden sandık yoktu. Cumhur yoktu, tabii cumhurun başkanı da yoktu. Kamuoyu araştırması, milli irade, Yüksek Seçim Kurulu, seçmen, seçim pusulası, mühür, sandık görevlisi yoktu. Hatta seçim bile yoktu. Ama kabileleri, soyları, boyları, kentleri, devletleri, imparatorlukları yine de birileri yönetirdi. Bugünkü aklımızın alacağı yöntemlerle seçilmeseler de, eski zaman yöneticilerinin meşruiyeti topluluğun muteber üyeleri tarafından kabul edilen kaynaklara dayanır, ardından “başa gelen çekilir”di. İşte size tarih boyunca zamana ve mekana göre değişen en tuhaf liyakat kriterleri.
Kendini Tanrı Saymak
En iddialı yüksek mevkii
Eskiçağdan itibaren iktidar sahipleri giderek Tanrı’nın oğlu olmayı yeterli görmemeye başladılar. Aslına bakılırsa, bizzat Tanrı olmak dururken, daha mütevazı bir makamla yetinmeleri için mantıklı bir neden de yoktu. Mısır firavunları Güneş Tanrısı Ra’nın oğlu ve Tanrı Horus’un beden bulmuş hali olarak görülüyordu. Ancak eski Mısır’da sadece hükümdarlar Tanrı olabiliyordu, olağanüstü genişlikteki hanedanın diğer fertleri sıradan ölümlülerdi. Roma’da da güçlü bir imparator kültü vardı. Hem iktidarda olan hem ebediyete göçen imparatorlar için devasa imparatorluğun her köşesinde yüzlerce tapınak ve çok daha fazla sayıda sunak inşa edilmişti. Tanrı-kralların bazıları bu kurguya kendileri de inanmış görünür. Ancak çoğu yemek yemek, tuvalete gitmek, sevişmek gibi sıradan ihtiyaçlarını giderirken muhtemelen insan olduklarını hatırlıyorlardı. Her insan gibi öldüklerinde ise tanrıların yanına gittiklerine inanılıyordu. Ankara’da Hacı Bayram Külliyesinin bitişiğinde hâlâ kısmen ayakta olan tapınak tanrılaştırılmış Augustus için inşa edilmişti.
Yetişkin erkek olmak
Bazıları daha eşittir
Yunan şehir devletleri Ege denizinin iki yakasında birbirinden çok farklı gelenekler yaratmıştır. Çoğu yerde zengin ve güçlü aileler ve tiranlar yönetime el koysa da MÖ 5. yüzyılda en parlak dönemini yaşayan bir yönetim anlayışı siyasetin geleceğini şekillendirmiştir. Adına Atina Demokrasisi de denilen ve bir tür seçkinler demokrasisi olan sisteme göre şehrin vatandaşları yönetimin her aşamasına katılıyordu. Ama vatandaş denilen elit zümre sadece yetişkin erkeklerden oluşuyordu. Kadınların, kölelerin ve şehirde yaşasalar bile yabancıların yönetime katılması söz konusu değildi. Kadın, vatandaşlık hakkını çocuklarına taşır ama kendisi kullanamazdı. Yetişkin erkekler şehir meclis binasında bir araya gelir, her konuyu tartışırlardı. Atina agora- larında boş oturup yönetime katılmayanlar için muhafız İskit köleler boyalı bir iple dolaşır ve elle dokunmalarının yasak olduğu elit vatandaşları o ip marifetiyle toplantılara getirirdi. Giysileri ipin boyasıyla lekelenen “kaçak” vatandaşlar ise utançlarından bir sonraki toplantıda hazır bulunmaya dikkat ederdi.
Zengin ve cömert olmak
‘Büyük adam’ çok eliaçık
Aslına bakılırsa tarih boyunca birçok yönetici iktidarı serveti ve eliaçıklığı sayesinde kazanmıştır. Yakın zamanlara kadar birçok kültürde kullanılan söz konusu başa geçme kriterinin, günümüzde dünyanın birçok yerindeki ileri demokrasilerde bile alttan altta devam ettiği konusunda ciddi iddialar bulunmaktadır. Büyük Okyanus’un birçok yerinde, özellikle Malinezya Adalarında ikamet eden halklar için ise sözkonusu ölçüt, “büyük adam” dedikleri bir çeşit siyasi önder aracılığıyla hâlâ yaşatılmaktadır. Mesela Yeni Gine’nin Kapauku halkının Tonowi adını verdikleri bir “büyük adam”ları vardır. Tonowi bu statüye çok çalışıp domuz ve diğer yerel zenginlikler biçiminde servet biriktirerek ulaşır. Lidere destek verenler, geçmişte onun lütuflarını hatırlayanlar ya da gelecekte ondan beklentileri olanlardır. Lider servetini paylaştıkça veya cömertçe dağıttıkça saygınlığı artar. Eliaçıklık burada liderlik için hayati bir önşarttır. Çünkü Kapauku halkı bencilce ve hırsla zenginleşen cimrilerden nefret eder. Böyle kişilerin servetlerinin yağmalanması amacıyla en yakınları tarafından öldürülmesi bu toplulukta az rastlanan vakalardan değildir.
Çokeşliliği orantısız abartmak
En kudretli (!) lider
İktidar için çok sayıda kadınla evlenmek her zaman iş yapan bir yöntem olmuştur. Farklı farklı kabilelerden, dini ya da siyasi gruplardan eş almak liderleri güçlendirmiştir. Afrika, Hindistan ve Amazonlardaki küçük topluluklarda gücüne eş yoluyla güç katma yöntemi epey abartılmıştır. Mesela bugünkü Orta Afrika’ya hâkim olan eski Buganda kralları her kabileden yüzlerce kadınla evlenir, o kabilelerin kendisine sadık kalmasını sağlardı. Bu yöntemin küçük bir yan etkisi vardı, kral ülkenin büyük bir bölümüyle akraba oluyordu.
Kente araba ile giren ilk kişi olmak
Sürprizden habersiz müstakbel kral
Bu, halkın iktidara getireceği kişiyi “takdir-i ilahi yöntemi”yle belirlediği durumların başka bir sürümüdür. En güzel örneği Gordias’ın hikâyesidir. Frig kabileleri iktidar için birbirleri ile uzun süre savaşır, ama bir sonuç elde edilemez. “Devleti yönetmeye en layık kişi kimdir” sorusunu kâhinlere danışmaya karar verirler. Kâhinler kentin kapısından arabası ile girecek ilk kişinin hükümdar olması gerektiğini açıklarlar. Arabası ile kente ilk giren Gordias olur ve kral ilan edilir. Asırlar sonra İbnü’l-Fakih aynı hikâyenin başka bir versiyonunu Bizans’a uyarlar. Bizans İmparatoru ardında kraliçe dışında hükümdarlığa uygun hiç kimse bırakmadan ölmüş. Bizanslılar komşu dağ geçidinden ilk geçecek kişiyi hükümdar yapmaya karar vermiş. Geçitten Etiyopyalı kaçak bir köle geçince onu kraliçeleriyle evlendirip tacı giymeye zorlamışlar. Eski bir Anadolu efsanesi burada hiç şüphesiz Müslüman Araplar tarafından Hristiyan Bizans’ı küçümsemek için, koskoca ülkede rastgele seçilen bir köle dışında hükmetmeye layık kimse olmadığını vurgulamak amacıyla yeniden kullanılmıştır.
Alt üzerinde boğazı sıkılmak
Hırıltıları yorumlayan şamanlar
Eski çağlarda yönetenlerin emeklilik hayalleri yoktur. Hükümdarlık ömür boyu süren bir iştir. Ama bu süreç fazla uzarsa yönetilenlerin içini sıkıntı basabilir. Bu nedenle eski Türk hükümdarları “Tanrı buyurduğu için kendi ku- tum (kutsallığım) olduğu için kağan oturdum” gibi ifadelerle iktidarlarının kaynağının tanrısal irade olduğunu vurgulamayı en garantili yol olarak görmüştür. Halk buna bir dereceye kadar saygı göstermiş ama müstakbel kağanın hayırlı bir tercih olup olmadığını teste tabi tutmayı da ihmal etmemiştir. 7. ve 9. yüzyıl kaynaklarına göre Göktürkler ve Hazarlarda kağan adayı bir keçe üzerinde havaya kal- dırılır, kendi etrafında dokuz kez döndürüldükten sonra atına bindirilirdi. Boynuna ipek şal sarılıp şuurunu kaybedinceye kadar boğazı sıkılırken ona kaç yıl hüküm süreceği sorulurdu. Çıkardığı hırıltılardan şamanlar bir anlam yakalamaya çalışır, kağanın verdiği süre biter bitmez de yeni bir kağan seçerlerdi. Birçok hizip ve rakibin bu hırıltıları olası en kısa süre şeklinde yorumlama eğiliminde olduğu kesin gibidir.
Ülkeye köle olarak gelmek
Paralı askerlikten yüksek makama
Paralı akserlerin Abbasi- lerden (750-1258)) itibaren İslam devletinin ordularında istihdam edildiği bilinir. Özellikle Orta Asya ve Karadeniz’in kuzeyinden İslam coğrafyasına getirilen gençler burada özel bir eğitime tâbî tutulmuşlar ve devletin ordusunu oluşturarak bölge halkından ve kendi soylarından uzak ama hükümdara sadık bir grup olmuşlardır. Sayıları artıp güçlenince İslam dünyasının iki ayrı bölgesinde yönetimi ele geçirmişler ve Hindistan (1206-1398)ile Mısır’da (1250- 1517) Memlükler denilen devletler kurmuşlardır. Bunlar yöneticileri oldukları ülkeye köle olarak adım atmışlar ama hiç şüphesiz yüksek mevkilere gelmeden önce azat edilmişlerdir. Memliklerin bazıları iktidar haklarını oğullarına geçirmeye çalışsa da ekseriyetle başarılı olamamışlar, ülkeye getirilen ve seçkin emirler tarafından yetiştirilen genç asker köleler arasından sivrilenler zamanı gelince iktidarı ele geçirmişlerdir. Asırlar boyunca Mısır ve Suriye’nin yerli halkı iktidara talip olamamış, yönetimi eski kölelere bırakmıştır.
Tahtı gasp etmek
Eski zaman darbecileri
Gasp, tarih boyunca her yerde iktidara giden en kestirme yol olmuştur. Önce krallık, sonra cumhuriyet en sonra da Sezar ile Augustus dönemlerinde imparatorluk olan Roma Devleti, gaspı favori iktidara gelme yöntemi olarak benimsemiştir. İmparatorlar zaman zaman hanedanlar oluşturmuşlar ama genellikle askerler iktidara el koymuşlardır. Örneğin 235-285 yılları arasında yaklaşık 18 imparator tahta çıkmıştır. Bu dönemin gaspçı imparatorlarının gerçek sayısı belki de hiçbir zaman tam olarak bilinemeyecek.
Efsanevi bir atası olmak
Sahte soyağacı ile meşruiyet
Saygın ve eski bir aileye ya da mitolojik kahramanlara dayanan bir soya mensup olmak yönetime gelebilmek için her zaman çok önemli olmuştur. Bu yüzden eski çağlarda birçok yönetici iktidarını, sahte soyağaçlarıyla çok eski ve köklü ailelere dayandırarak meşru kılardı. En meşhur mitolojik ataların başında, Homeros destanında yağmalanan Troia kentinden kaçan Aenes gelir. Bu firari zat, İlkçağda Romalılar, Ortaçağlarda İtalyan, Fransız hanedanları için efsanevi bir ortak ata haline geldi. Daha yakın zamanlarda Kutsal Roma Cermen devletinin hanedan üyeleri birçok ülkeye kral oldular. Bourbon (Fransa, İspanya, Lüksemburg), Savoia (İtalya, Fransa, İspanya), Habsburg (Almanya, Avusturya, Macaristan) hanedanları en meşhurlarıdır. 1821’de Yunanistan bağımsız bir devlet olduğunda Bavyeralı bir soylu olan Otto kral ilan edilmişti. Bu hanedanın bayrağı da hâlâ Yunanistan bayrağıdır. Benzer şekilde devletler kurulunca Romanya, Yugoslav- ya, Bulgaristan’a da Avrupa hanedanlarından krallar bulunmuş, ama bunların hükümranlığı pek uzun ömürlü olmamıştır. Fransız devrimi ile sarsılan monarşiler, I. Dünya Savaşı sonrasında gerilemiş ve II. Dünya Savaşı’nın ardından büyük ölçüde ortadan kalkmıştır.
İktidar emanetçisi bir kadınla evlenmek
Dört kocasını tahta çıkardı
Eski ve Ortaçağlarda -hatta maalesef oldukça yakın çağlarda da- birçok kültürde kadınlar yönetici olarak yetersiz ve uygunsuz görülmüş- tür. Ancak hükümdar ailelerinin kızları sahip oldukları ama kullanamadıkları iktidar hakkını evlendikleri erkeklere aktarabilmiştir. Bizans tarihinde bu konuda birçok örnek vardır. Ama en etkileyici örnek 11. yüzyılda Makedonyalılar sülalesinin son temsilcileri olan üç prensesin durumudur. Babaları 1028 yılında ölünce kızlardan bir aristokrat ya da bir asker ile evlenmeleri istenmiş ancak sadece o sırada 40 yaşlarında olan en küçük kız Zoe bu işe gönüllü olmuştur. Zoe, III. Romanos Argiros (1028- 1034) ile evlenerek onu tahta çıkartmıştır. Ardından hızını alamamış, sırasıyla IV. Mikhael (Paflagonyalı 1034 – 1041), V. Mikhael Kalafates (1041- 1042) ve son olarak da IX. Konstantinos Monomakhos (1042-1055) ile evlenerek onları hükümdar yapmıştır.
Tanrı’nın oğlu olmak
Zeus sağolsun
Devletler büyüyüp güçlendikçe, iktidarda gözü olanlar kendilerini topluma kabul ettirmek için daha kapsamlı projelerle ortaya çıkmışlardır. Tanrıların tercihi olmanın yanı sıra artık onların oğlu ol- mayı iddia etmek popüler hale gelmiştir. Bizzat Tanrı olan babanın dünya işlerini düzene koyan oğlu olma fikri daha ilk günden çok tutmuştur. Eski Yunan şehirlerinin yöneticilerinin hemen hepsi kendilerini Zeus, Apollon, Hermes gibi mühim tanrıların çocukları sayıyordu. Girit adasının efsanevi kralı Minos, Zeus ile Europe’nin oğluydu. Benzer şekilde eski Anadolu’da Hitit, Mezopotamya’da Sümer ve Uzak Doğu’da göğün oğlu kabul edilen Çin hükümdarlarının da tanrıların soyundan geldiği kabul ediliyordu. En meşhur Tanrı oğlu, Hıristiyan inancındaki İsa-Mesih’dir. Tanrı’nın oğlu olarak nitelense de, Hıristiyan inanışına göre İsa bir yandan da tanrıdır.
Nehirde sepet içinde bulunmak
Fırat sularında kutsal yolculuk
Eski çağlarda iktidarın en belirleyici kaynağının tanrısal irade olduğu inancı oldukça revaçtaydı. Doğrudan dile getirilmeyen bu inanış genellikle renkli hikayelerle ima edilirdi. MÖ 2334-MÖ 2279 yılları arasında hüküm süren ve Mezopotamya’da dünyanın en eski krallıklarından birini kurmayı başaran Agade (Akkad) kentinin kralı Büyük Sargon’un hikayesi bunların en ünlülerindendir. MÖ 8. yüzyılda çivi yazılı bir tablet üzerinde bulunan bir şiir Sargon’un bir rahibeden doğma olduğunu belirtir. Zamanın ilginç fakat acımasız bir adetine göre dünyaya tanrılarla rekabete girecek soylar getirecekleri endişesiyle rahibelerin çocukları öldürüldüğünden, Sargon’un annesi onu gizlice doğurur ve bebeği ziftlenmiş bir sepetin içine koyarak Fırat nehrinin sularına bırakır. Efsane bu ya, sarayın sarnıçlarına su çeken hizmetkar onu bulur ve büyütür. Agade kralı bir savaşta yenilip güçsüz düşünce, Sargon onu devirir ve iktidarı ele geçirir. Tarihte sepet içinde iktidara yüzen bir başka meşhur şahsiyet de Musa peygamberdir. O da maceralı bir nehir yolculuğuyla tüm İbrani çocukların öldürülmesini emreden firavunun sarayına ulaşır ve orada büyür. Zamanı gelince de halkının başına geçer.
Eline akraba kanı bulaştırmak
Kanlı entrikalar
Özellikle büyük imparatorluklarda iktidarı ele geçirmek için baba, oğul, kardeş gibi yakın akrabalara kıyılması tarihin kanıksanmış vakalarındadır. Roma-Bizans, Arap, Hint, Çin saraylarından sayısız örnek sıralamak mümkündür. Osmanlı hanedanı da kanlı entrikalar konusunda onlardan hiç geri kalmaz. Yakın akraba kanı dökme mevzuunda siftahı amcası Dündar Bey’i öldüren Osman Gazi yapmıştır. Oğlu I. Murad 1362’de tahta çıktığında kendi oğlu Savcı Bey ile isyana kal- kıştıkları rivayet edilen kar- deşleri Halil ve İbrahim’i ortadan kaldırarak ilk oğul ve kardeş katline imza atmıştır. 15. yüzyıldan itibaren saltanatın varlığını sürdürmesini sağlama alma gerekçesiyle kardeş katli Fatih Kanunnamesi’yle kurumsallaştırılmıştır. Böylece nice kardeşler, oğullar, amcalar, yeğenler, babaanneler hatta torunlar hünkarın iktidar hırsına kurban gitmiştir. Kardeş öldürme rekoru 1595-1603 yılları arasında hüküm süren III. Mehmed’e aittir. Tahta çıkar çıkmaz ilk işi 47 kardeşinden erkek olan 19’unu boğdurmak olmuş, ölümünden bir yıl kadar önce ise 16 yaşındaki oğlu Şehzade Mahmud’u da öldürterek listesini zenginleştirmiştir.
Önceki liderin reenkarnasyonu olmak
66 gün sonra gelen işaret
İç Asya’da Tibet kültür coğrafyasında Budist inancın dini lideri olan Dalai Lama 14 kuşaktır özel bir yöntemle seçilmektedir. Dalai engin, sonsuz, sınırsız; Lama ise bilge anlamına gelir. İnanışa göre “Sınırsız Bilge” Dalai Lama genellikle ölmeden nerede tekrar dünyaya geleceğini bildirir ve ölümden 66 gün sonra dünyaya bir bebek olarak geri döner. Din adamları Lama’larının belirttiği bölgeye gider, yeni doğmuş bebeklerin hepsini kontrol eder ve Dalai Lama’nın göndereceği bir işareti tespit etmeye çalışır. Seçim genellikle çocukların önlerine konan nesnelere, oyuncaklara gösterdikleri ilginin yorumlanması yoluyla yapılır. Günümüzde Çin işgali nedeniyle Tibet dışında, Hindistan’da yaşayan Dalai Lama Tenzin Gyatso iki yaşında bulunmuş, 13. Dalai Lama’nın reenkarnasyonu olarak kabul edilmiş ve rahipler tarafından yetiştirilmiştir. Dini ve siyasi liderlik görevine 1950 yılında 15 yaşında başlamıştır.
Kız kardeş ile evlenmek
Babasının çiçeği (!)
İktidara gelmek ve onu elde tutmak hiçbir zaman kolay bir iş olmamıştı. Bazı dönemlerde, kimi hanedanlar sahip oldukları gücü başka ailelerle paylaşmamak için çocuklarını birbirleriyle evlendirmeyi tercih ediyorlardı. Böylece dünyaya getirilen çocuğun hem annesi, hem babası kral soyundan oluyordu. Halikarnasos’ta kendileri için muhteşem bir mezar anıtı yaptıran Karya uygarlığının yöneticileri Mousolos (MÖ 377-353) ve kız kardeşi olan eşi Artemisia da iktidarın aile içinde kalması için bu şekilde evlenmişti. Mısır firavunlarının çoğu kız kardeşleri ile evliydi. Mısır’ın en meşhur kraliçelerinden “babasının çiçeği” anlamındaki Yunanca ismiyle meşhur Kleopatra (MÖ 69-30) iktidara gelebilmek için babasının vasiyeti gereğince erkek kardeşi ile izdivaç yapmıştı.
Yandaş hakemden yüzük
Hile ve pişkinlikle hilafet iddiası
İslam dünyasında peygamberin vefatından sonra yöneticiyi belirlemek için başlangıçta ümmetin önde gelenlerinin seçimi esas olmuş, ilk dört halife böyle seçilmiştir. Ancak baştan beri tartışmalara neden olan bu yöntem günümüze kadar devam eden bir mücadeleye kaynaklık etmiştir. Hazreti Ebu Bekir (632- 634), Hazreti Ömer (634-644) dönemleri nispeten sakin geçmiş fakat Hazreti Osman (644-656) döneminde tartışma yerini kargaşaya bırakmıştır. Onun öldürülmesinden sonra Medine’de Hazreti Ali (656-661) halife seçilmiş ancak Şam valisi Muaviye buna itiraz etmiştir. Ordular karşı karşıya gelmiş ama bir sonuç elde edilemeyince birer hakem belirlenmesi ve bu hakemlerin kararına uyulması kararlaştırılmıştır. Rivayete göre hakemler başka birini halife seçmeye karar verince, Hazreti Ali’nin hakemi halifelikten feragat ettiklerini belirterek yüzüğü onun parmağından çıkartmıştır. Oysa Muaviye’nin hakemi anlaşmaya uymamış, yüzüğü parmağına takarak Muaviye’yi halife ilan etmiştir. Hazreti Ali’nin hakemi aldatıldığını söylese de iş işten geçmiş, Şam valisi halifelik iddiasında ısrarcı olmuş, Hazreti Ali’nin öldürülmesinden sonra da bu makama oturmuştur.
Ve lidersiz toplum: Çatalhöyük
‘İleri demokrasi’ 9.000 yıl önceydi…
Orta Anadolu’da Neolitik yerleşimlerde aşağı yukarı birbiriyle aynı boyutlarda, dar ve bitişik nizam konutlarda yaşayan insanlar eşitlikçi temelde bir toplumsal yapı geliştirmişlerdir. Çatalhöyük (MÖ 7400 – MÖ 6200) bunların en çok araştırılanlarındandır. Çatalhöyük’te günümüzden yaklaşık 9.000 yıl önce yerleşim başlamış ve yaklaşık 1.000 yıl boyunca benzer şartlarda ve dışarıdan tehdit edilmeden devam etmiştir. Yerleşim bazı dönemlerde ve bazı tabakalarda 3.500 ila 8.000 kadar insan aynı anda bir arada yaşamıştır. Ancak höyükte muhtemel yöneticilerin yaşayacağı diğerlerinden farklılaşan seçkin konutlar, biraraya gelip toplanılacak geniş alanlar yoktur. Günlük yaşam, ibadet, üretim evlerde gerçekleşir. Ölüler bile evlerin zeminine gömülür. Hiç şüphesiz topluluğun bütününü ilgilendiren kararlar için ihtiyarlar heyeti gibi bir danışma ve yönetim heyeti olmalıdır. Ancak bunun bile açık bir kanıtı bu- lunamamıştır. Çatalhöyüklüler bir arada yaşamanın bugün unutulan daha eşitlikçi bir yöntemini uyguluyor gibidir.
Modern anlamda kurumsal siyaset içinde kendini ifade edemeyen insanlar, taleplerini, iradelerini 1848 Devrimleri’nden itibaren sokakta ortaya koydular. İktidarın karşısında, muhalefetin ilerisinde, kendi halinde insanlar; çoğu kez farkında olmadan tarih yazdılar. Kitlesel protesto gösterileri tarihinde bir gezi…
Mısır’da MÖ 1170’de Krallar Vadisi’nde mezar yapımında çalışanlar yevmiyeleri ödenmeyip açlıkla karşı karşıya kaldıklarında eşlerinin de desteğini alarak tarihin bilinen ilk grevini gerçekleştirdiler. Onları hareket geçiren ne bir fesat örgütü ne de bir yabancı devletin ajanlarıydı; yalnızca içgüdüsel olarak varlıklarını idame ettirebilmeyi düşünmüşlerdi. Spartaküs ayaklanması patlak verdiğinde köleleri ayaklandıranın becerikli bir gladyatör mü, yoksa onları isyan edecek hale getirecek yaşam koşulları mı olduğu üzerinde durulmadı. Ama kölelik o çağda heryerde vardı ve Spartaküs ayaklanması hesap edilemedik faktörleri biraraya getirerek tarihe bir örgürlük çığlığı olarak geçti.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Gezi olaylarını Arap Baharı’na değil, Londra, Madrid, Wall Street gibi Batı’da cereyan eden hadiselere benzetti. Büyük insan kitlelerinin genellikle sosyal nedenlerle, ama haysiyet meselesini de öne çıkararak meydanlara aktığı bu örnekler, ister istemez tarihteki benzerlerini de akla getiriyor. İnsanlar meydanları bir siyasal partinin, bir başka kurumun hatta devletin çağrısı üzerine de doldurabilir. Ancak sıralanan örnekler yalnızca hükümeti değil, muhalefet partilerini de fenersiz yakalayan, herhangi bir merkez tarafından yönlendirilmeyen, kendi içinde birbirinden habersiz binlerce, onbinlerce insanın iradesinin belli bir anda cisimleşmesi anlamına geliyor.
Birbirinden çok farklı taleplerin öne çıktığı bu hareketlerin siyasal, kültürel, sosyal bir kuluçka dönemi olsa da, bardağı taşıran damla farklı olsa da, kimi sinyalleri olsa da, bunları bir bütün olarak görme imkanı pek kimseye nasip olmadı. Kendiliğinden hareketler, hükümete yönelik olmakla birlikte muhalefet örgütleri tarafından da kuşkuyla karşılanan toplumsal olayların bir günah keçisidir.
Neden daha önce veya sonra değil de o anda kitleler sözleşmişcesine ortak bir hoşnutsuzluğu dile getirmek için yanyana gelirler ve hatta gerekirse rutin hayatlarını bile tehlikeye atarlar? Tarihin henüz yanıtlayamadığı bir sorudur bu.
Ancak harekete muhatap olanlar, genellikle bu öndersiz hareketlerin ardında bir bit yeniği ararlar. İnsanlık tarihinde kitlelerin önceden belirlenemeyen, herhangi bir hazırlığın ürünü olmayan, belli talepler için meydanları doldurmaları, bizzat o meydanları dolduranlarca da şaşkınlıkla karşılanmıştır. Siyasal rejimi doğrudan etkileyen hareketler olduğu gibi, 1968 Fransası’nda olduğu gibi toplumu uzun vadede etkileyen ama akabinde yapılan seçimlerde herhangi bir etkisi görülmeyen patlamalar da olmuştur. Ama meydanları dolduran her hareket, mütevazı ölçekte de olsa toplumsal bir sinyal olarak tarihe geçmiştir.
1848: ‘Halkların Baharı’
1848 Devrimleriyle, modern anlamda kurumsal siyaseti yeterli bulmayan veya kurumsal siyaset içinde kendini ifade edemeyenler, taleplerini, iradelerini kent sokaklarında dile getirdiler. Arap Baharı, özellikle demokrasi talebi ve kitlelerin kendiliğinden harekete geçmesiyle “halkların baharı” diye de anılan 1848 Devrimlerini çağrıştırdı. Yurttaşlık talepleriyle Fransa başta olmak üzere Avrupa’daki birçok ülkeyi sarsan bu hareketler, anayasal devrimler diye de tanımlanabilir. Osmanlılarda anayasal hareketin de dolaylı kurucusu olan 1848 Devrimleri, henüz bildiğimiz modern anlamıyla siyasal partilerin, sendikaların kurulmadığı bir tarihte, geniş halk kitlelerinin temsilî olmaktan uzak, dar yönetim rejimlerine karşı başlattığı ayak- lanmalardı. Farklı toplumsal kesimler, kendi sosyal taleplerini dile getirdiler. Yine de öne çıkan, Fransız İhtilal-i Kebiri’nden arta kalan meselelerin çözümüydü. Neredeyse kıta ölçeğinde patlak veren bu kendiliğinden hareketin ardında hanedan muhalefetinden işverenlere, sokaktaki insandan barikattakine, yoksullardan zanaatkâra uzanan karmaşık bir fiilî koalisyon vardı. Paris’te Şubat’ta başlayan harekete Haziran ayında işçiler ağırlıklarını koymak istedilerse de yenildiler. Henüz fabrika işçilerinin siyasete bulaşmadığı bu dönemde, kentin içinde çalışan zanaatkar emekçiler, yıllardır sanayi devriminin yarattığı tahribatla giderek hayatlarını sürdüremez duruma gelince, kendi koşullarının iyileştirilmesi için öne çıktılar.
1848, bu hareketlerin doruk noktasına ulaştığı yıldı. Halk 22 Şubat’ta Paris, 11 Mart’ta Viyana ve Prag ve 17 Mart’tan sonra da Berlin sokaklarına kimsenin telkini, teşviki ve tahriki olmadan indi. Paris’te askerlerle çatışmalar oldu, ancak ulusal muhafızların desteğiyle zafer halkın oldu. Böylece ekonomik ve sosyal sorunların sokağa döktüğü işçiler ve halk, burjuvazinin de katılımıyla kraliyet güçlerini yendi.
Ortada bir örgüt olmadığı gibi, öne çıkan isimler arasında adını tarihe nakşedecek kimse de yoktu. Viyana’da olayların tetikleyicisi, üniversite öğrencilerinin anayasa talebi oldu, ardından Berlin’de barikatlar kuruldu. Henüz birliğini sağlamamış olan İtalya’nın Sicilya adasında başlayan olaylar, başka bölgelere sirayet etti. Avusturya-Macaristan ve Almanya’da olayların gidişatını engellemek için anayasaların kabulüne geçildi.
Paris Komünü
Prusya’ya karşı açtığı savaşta Louis Napoléon’un 2 Eylül 1870’de Sedan’da yenilgiye uğraması üzerine, Marsilya ve Lyon’dan sonra 4 Eylül’de Paris, yurtsever bir neşeyle sakin, tamamıyla barışçıl bir devrimle cumhuriyetin ilanına sahne oldu. 1869’da seçilmiş hepsi de cumhuriyetçi on iki milletvekilinden oluşan ulusal savunma geçici hükümeti, Paris valisi general Trochu başkanlığında bugün belediye başkanlığı binası olan Hotel de Ville’de göreve başladı. Savaş bir yandan sürüyordu. Prusyalılar zafer üzerine zafer kazanarak 19 Eylül’de Paris’i kuşattılar.
150 bin düzenli asker, 300 bin kişilik yetişkin erkek yurttaşlardan oluşan ulusal muhafız ordusuyla, Paris’i düşmandan kurtarma umudunu taşıyordu halk. İnsanlık tarihinde doğrudan demokrasi açısından, yani halkın her düzeyde kendi kendini yönetmesine bir örnek oluşturan bu olay, savaştaki yenilgi üzerine aşağıdan bir cumhuriyetçi tepki olarak ortaya çıktı. Komün’ün geleneksel anlamıyla bir önderi yoktu. Önder vasfına layık görülebilecek ancak bütün katılımcıları temsil etmekten uzak olan Auguste Blanqui (1805-1881), hayatının önemli bir kısmını hapiste geçirmiş, Komün’ün ilanından kısa bir süre önce de yine hapse atılmıştı. Kuşatma sırasında Vatan Tehlikede (La patrie en danger) dergisini yönetmiş olan Blanqui’nin daha ziyade manevi bir gücü vardı.
72 gün süren Komün’ün herhangi bir şey inşa etme vakti yoktu, zaman Paris’i savunmak ve ölme zamanıydı. Komün, 1789’dan başlayan, 1848’de ateşlenen yurttaşlık taleplerini kadınlar ve yabancıları da kapsayacak bir biçimde geliştirdi. Kadınlar mahalle komitelerinde örgütlendi. Yabancılar ise o güne kadar insanlık tarihinde rastlanmadık bir oranda harekete katıldılar ve yönetsel görevlere de bir Fransızla aynı haklara sahip olarak seçildiler. Komün onlar için evrensel cumhuriyetin ta kendisiydi. O güne kadarki hareketler açısından askerî, sosyal, siyasal, kültürel bakımdan en geniş dönüşümün herhangi bir örgüt, kuramcı veya önder tarafından değil de bizzat kitleler tarafından gerçekleştirilmiş olması, Komün’ü ölümsüzleştirdi. Alman ordularına yenilen Fransız resmî yönetiminin yine Almanlarla işbirliği içinde Komün’ü kanla bastırması, herhangi bir dışgüçle işbirliği ithamını da anlamsız kıldı.
Rusya’da 1905 Devrimi
Osmanlı ve Rus İmparatorluğu 1848 anayasal hareketlerinin dışında kalmıştı. 1905’te Rusya, Japon savaşını yitirince otokrasiye karşı sesler daha gür çıkmaya başladı. Aydın çevreler anayasanın da varolduğu Batı tipi bir monarşi talep ediyorlardı. Çeşitli kent meclislerinde (Duma) basın özgürlüğü başta olmak üzere siyasal talepler yükselmeye başladı. Çar, parlamenter rejimden sözetmeksizin mevcut temsil kabiliyeti alabildiğine sınırlı meclislerin yetkilerini genişleteceğini vaadetti. Rejimin yukardan normalleşmesiyle ilintisiz olarak, başkentteki ülkenin en büyük fabrikası Putilov’da grev patlak verince bütün şehirde bir grev dalgası başladı. Papaz Gapon, Çar babaya işçilerin dileklerini iletmesi için bir gösteri düzenledi ve kitleleri Kış Sarayı’nın önüne götürdü. Tarihe “Kanlı Pazar” olarak geçecek ve silahsız binlerce insanın açılan ateşle ölmesine neden olan olay, 1905 Devrimi’nin beklenmedik bir biçimde patlak vermesine yol açtı. Kafkasya’dan Polonya’ya, Rusya’nın her tarafında grevler başladı. Yerel meclis temsilcileri Çarla görüşerek bir takım liberal haklar elde etmeye yönelirken, Ekim’de Sankt Peterburg Sovyeti kuruldu ve genel grev çağrısı yapıldı.
20. yüzyıl festivali: 1968
1968 hadiseleri, kendiliğinden hareket- lerin en geniş kapsamlısı olarak tarihe geçmiştir. Japonya’dan Meksika’ya, Fransa’dan ABD’ye, Çekoslavakya’dan Almanya’ya, geçen yüzyılın bu en büyük dalgası, kendiliğinden hareketlerin tarihinde “devirdikleriyle” değil, siyasetten sanata getirdiği yeni anlayışlarla nice köklü dönüşümleri geride bıraktı.
Paris’teki Saint Germain Bulvarı’nda polisle çatışan öğrenciler, 6 Mayıs 1968.
Prag’da daha demokratik ve sosyal bir düzen talebi yükselirken, ABD’de ırkçılık karşıtı ve ardından Vietnam vesilesi ile savaş karşıtı hareketin yanısıra kadın hakları hareketi de patlak verdi. Fransa’da bir öğrenci hareketi olarak başlayan gösterilerin ardından, 10 milyon işçi greve gitti. De Gaulle, Almanya’daki Fransız birliklerine sığındı. Japonya’da havaalanının yapılacağı arazinin korunması için öğrenciler güvenlik güçlerine karşı köylülerle birlikte direndiler. Meksika olimpiyatlarında ABD’li zenci atletler protestolarını kürsüde gösterirken, 300 öğrenci Amerikan karşıtı gösterilerde öldürüldü. Dalga sona erdiğinde, dünya artık eskisi gibi değildi.
Yeni dönem yeni meydan
Batı Avrupa’nın en demokratik ülkelerinden, geçmişte kendilerine “sosyalist” diyen ülkelere, oradan yoksul ülkelere uzanan bir dizi kendiliğinden hareket 21. yüzyıla damgasını vurdu.
Cenova’dan Madrid’e, Londra’dan New York’a, La Paz’dan Arap ükelerine uzanan patlamaların genel olarak demokrasiye bir derinlik kazandırmak, yurttaşlık haklarını genişletme taleplerini yükselttikleri gerçeği, yine de bardağı taşıran damlanın ne olduğu konusunda herhangi bir bilgi vermez. Tunus’da kendini yakan bir genç, muhakkak ki ardı ardına rejimlerin değişeceği beklentisiyle değil, tamamıyla umutsuzluktan, çaresizlikten kendini yoketmişti.
Kasım 1999’da Amerika’da Yeni Ekonomi’nin simgesi olan Seattle’da on binlerce kişi “dünya satılık değildir”, “bizler yalnızca tüketici değil, yurttaşız” diye sokaklara döküldüğünde, bu topluluğun bir önceki dönemin ürünü olmakla birlikte yeni sorunları dile getirdiği görüldü. Bütün bu gösterilerin ana teması, 80’li yıllardan itibaren daha önceki dönemde kazanılmış olan sosyal haklardaki yıpranmadan hareketle, yurttaşlık hakları ana başlığı altında toplanabilecek toplumsal haklar savunusuydu.
Londra, Wall Street…
Ağustos 2011’de Londra’da başlayan ve başka kentlerin kenar mahallelerine uzanan olayların çıkış nedeni, 29 yaşında zenci bir gencin polis tarafından öldürülmesiydi. Şiddet ve yağma yayılırken Londra eski Belediye Başkanı Ken Livingston toplumsal hizmetlerden yararlanamayan, bir anlamda kamusal bir korumadan yoksun olanların tepkisine dikkati çekiyordu. Varolan yoksulluk ve ırkçlık bir polisin yargısız infazıyla ateşlenmiş, Londra savaş alanına dönmüştü.
100’e yakın ülkede 1000’i aşkın mekanda yankıları olan Wall Street eyleminin bir “fişekleyicisi” varsa, bu Kanada merkezli alternatif kültür dergisi Adbusters olmalı. Wall Street bütün finans oyunlarının müsebbibi, dolayısıyla krizden zarar gören herkesin hedefi olarak görülüyordu. Eylemin başlıca güdüsü, toplumun yüzde birinin dünya nimetlerinin neredeyse hepsine ve yüzde doksan dokuzunun ise hiçbirşeye sahip olmasıydı (Nobel ödüllü iktisatçı Joseph Stiglitz: “ABD % 1 için, % 1 tarafından yönetiliyor”). Ancak insanlar gösterilere farklı saiklerle katılmışlardı. 21. yüzyılın öne çıkan iki akımı feministler ve ekolojistler, kendi alanlarındaki faaliyetlerinden edindikleri demokrasi deneyimlerini harekete kattılar; elbette her zamanki gibi müzmin “istemezükçüler” de vardı. Ama eylemlere katılanlar, dünyanın sayılı gelir eşitsizliğinin bulunduğu ABD’de, bu eşitsizlikten en çok zarar gören kesimlere mepsuptular. Festival herkese açıktı. Ortada bir meclis, ortak tartışma ve karar mercii vardı ama örgütü soranlar, sonuçta dünya ölçeğinde yankıları olan bu hareketin örgütsüzlüğüne şaşırıp kaldılar.
… ya da Madrid
15 Mayıs 2011’de Madrid’in Republica del Sol meydanı büyük kitlelerce işgal edildi. Geleceksiz Gençler gibi gruplar, “evsiz, işsiz gelirsiz, korkusuz” diye inisiyatifler ortaya çıktı. Sosyal durumlarının bozulmasını, karar mekanizmalarının keyfi işleyişine bağlayanlar, kendilerini siyaseten “ne sağcı ne solcu” olarak adlandırıyorlardı. İki büyük siyasal partiye de karşı çıkıyorlardı. 25-28 yaş aralığında, iyi eğitim görmüş, işsiz, güvencesiz, deneyimsiz ve herhangi bir siyasal bağlılıkları olmayan 60 üyelik bir koordinasyon kurarak hareketi meydanlardan kenar mahallelere taşıdılar. Ancak hareket sönümlendi. Yapılan seçimlerde merkez sol büyük miktarda oy kaybetti, buna karşılık merkez sağ oylarını artırdı.
“Sosyalist” baskıya karşı
Meydanlar yalnızca gelişkin kapitalist ülkelerde kitleler tarafından doldurulmadı. Hatta en trajik olaylar Doğu’da cereyan etti. 1953’te Doğu Berlin’de sadece seksen işçi, ücretleri sabit tutarak verimin arttırılması için hükümetin aldığı karara karşı gösteriye başladı. Ancak “Özgürlük, artık köle olmak istemiyoruz” diye haykıran bir kitlenin kendilerine katılıp bütün kenti ayaklandıracakları akıllarının ucundan bile geçmiyordu. Haziran 17’nin akşamında hareket bütün ülkeye yayılarak bir ayaklanma hüviyetine bürünmüştü. Sovyetler müdahale etme zamanının geldiğini düşünürek 18 Haziran’da 700 tankla harekete geçti. Sıkıyönetim ilan edildi. 2. Dünya Savaşı sonrası Avrupası’nda ve Almanya’da ilk kez işçiler kendine komünist diyen bir rejime başkaldırmıştı. 300 kişi hayatını kaybetti, 20 bin kişi tutuklandı, bunların 200’ü kurşuna dizildi.
Sovyet tankları Berlin’de, 17 Haziran 1953.
Hükümet ayaklanmanın Batı’nın işi olduğunu belirtirken, Fransız Komünist Partisi yayın organı Humanité “intikamcı, faşist provakatör ve diğer gericiler Batı Alman kapitalist devletlerinin ve yabancı güçlerin yardımıyla…” diye açıklamada bulunuyordu.
Macaristan’da 1956 Ekim’inde başlayan devrim de, kendiliğinden hareketin unutulmaz örneklerindendir. “Yakın tarihte hiçbir olay Macaristan Devrimi kadar şekilsizleştirilmemiş ve lekelenmemiş, onca yalana kurban edilmemiştir” diye yazıyordu olayların tanığı gazeteci Leslie Bain. Soğuk Savaş sırasında hem Batı’da hem Doğu’da propaganda aygıtları benzer bir tarzda işliyordu. Macaristan hadiseleri Batılılar için diktatörlüğe karşı ulusal bir devrimdi; Doğu’dakiler için ise gerici bir komplo! Kasım-Aralık’taki ikinci Sovyet müdahalesinden sonraki artçı mücadelelerde işçi konseyleri direnişin merkeziydi. Çatışmalarda 2500’den fazla Macar ve 700 Sovyet yanlısı öldürüldü. 200 bin Macar sığınmacı olarak başka ülkelere yerleşti.
1949’da devrimi gerçekleştiren, 1966’da Kültür Devrimi’ni yaşayan Çin, tek parti yönetimi tarafından huzur içinde yönetilirken 1989 Nisan ve Haziran aylarında aydınların, öğrencilerin, işçilerin Tiananmen meydanında demokratik ve sosyal reformlar talep eden gösterileriyle sarsıldı. Resmî rakamlara göre 200-300, başka kaynaklara göre bunun on katı insanın öldüğü Tiananmen meydanı olayları, Şanghay başta olmak üzere başka kentlere de yayıldı. Çin Komünist Partisi önce göstericilere nasıl davranacağını kestiremediyse de sonuçta onları dinlemek yerine kanla bastırmayı tercih etti. Sıkıyönetim ilan edildi, tanklar Tiananmen meydanına girdi. Harekete sempati duyan parti ve devlet ileri gelenleri de tasfiye edildi, yaygın tutuklamalar yapıldı. Le Ping yönetimindeki askerî yetkilileri de içeren muhafazakar kanat otoriter yöntemler kullanmayı tercih ederken, Çin’in büyük reformcusu olarak kabul edilen Deng Xiaoping de bu kesime katıldı. Zhao Ziyang çevresindeki reformistler ise barışçıl ve müzakereci bir çözüm peşindeydi.
Latin Amerika’nın suyu
Dünyanın en yoksul ülkelerinden biri olan Bolivya’da ise 1999’da suyun özelleştirilmesine karşı başlatılan mücadele, birkaç kişiden hızla milyonlara ulaştı. Yağmur sularını bile özelleştirmeye yönelik politikalara karşı başlatılmış olan bir hareket, yoksul kent halkı, yerliler, sendikalar, kadınların katılımıyla bir çığ gibi büyüdü. Gösteriler yerli, köylü, kadın, yoksul kent halkının talepleriyle harmanlanarak ülkenin siyasetini baştan aşağı değiştirdi. İki devlet başkanı kaçmak zorunda kaldı ve sonuçta 2006’daki genel seçimlerde herhangi bir siyasal partiden ziyade, bir dizi inisiyatifin desteğiyle bugünkü başkan Evo Morales iktidara geldi. Üçte ikisi yerli olan Bolivya’da 1997’ye kadar millet meclisinde yerli milletvekili yoktu. Bugünse yeni bir anayasayla yurttaşlık haklarını geliştirmiş, kendini çok kültürlü olarak tanımlayan bir yerli cumhuriyeti var. “Sudan” sebeplerle başlayan toplumsal hareket, ülkeyi dönüştürmüştü.
Güney ülkelerindeki krizlerin çaresizliği içinde insanlar meydanları doldururken, somut talepler etrafındaki en ilginç deneyim Arjantin’de 2001 krizinde geliştirildi. Arjantin tarihinde ilk kez devlet başkanları (sırasıyla üç) askerî darbe tarafından değil sokağa çıkan örgütsüz kitleler tarafından tencere-tava konseriyle (cacerolozo) görevden alındı. Krizden mağdur olanlar sokakta hayatlarını sürdürebilmek için taleplerini dile getirdiklerinde, buluştukları yer başkentin ünlü meydanı Plazo May’di. Krizin sorumluluları kimlerse, onların yargılanmasını istiyorlardı. Aralarında çeşitli sendika ve siyasal parti üyeleri olmakla birlikte, onlar rüyalarında bile bu kadar büyük bir kitle görmemişlerdi. Kurulan yerel halk meclisleri aracılığıyla, insanlar parklarda toplanarak, tartışarak, yardımlaşarak sorunlarını çözmeye çalışıyordu. Buenos Aires’in hemen hemen her parkında haftada en az bir defa komşular toplanıyor ve sorunlarına çözüm arıyorlardı.
Brezilya’dan selam
Kapak konumuz “Yaşarken Yazılan Tarih” başlığıyla baskıya hazırlanırken, tam da bu anlamda bir gelişme Brezilya’da ortaya çıktı. Ülkede büyük bir kitle patlaması gerçekleşti; Sao Paolu’da eyleme katılanların yüzde 75’ini ilk kez sokağa çıkanlar oluşturuyordu; herhangi bir siyasal partiyle de ilişkileri yoktu. Spor organizasyonlarına ayrılan büyük meblağlara duyulan tepkiyle sokağa dökülen insanlar, bu tür harcamaların eğitim ve sağlığa yönlendirilmesini talep ettiler. Organizasyonları karşılamak için yapılan zamdan ötürü “20 Cent devrimi” veya göstericilerin biber gazına karşı sirke kullanmaları vesilesiyle “Sirke Devrimi” diye adlandırılan olayları Başkan Rousseff “Yürüyüşlerin büyüklüğü demokrasimizin gücünün göstergesi” diyerek değerlendirdi ve talepleri haklı bulan ilk başkan olarak tarihe geçti, ardından da askerleri göreve çağırdı!
Türkiye’de yakın tarihin büyük kalabalıkları
Meşrutiyet’in ilanından bu yana, kitlesel gösterilerin kalbi genellikle İstanbul’da attı. Çoğu zaman sokağın hareketi, parti ve örgütlerin inisiyatiflerini aştı.
Türkiye’de kitlelerin şu veya bu nedenle herhangi bir kurumsal çerçeveye sahip olmadan, bir dernek, parti veya başka türden bir örgütlenmenin düzenleyiciliği olmadan, yani hiyerarşik olmayan bir biçimde meydanlara, sokaklara çıkması için 1908 Osmanlı İnkilabı ilk örnek olarak verilebilir. Selanik ve Manastır gibi illerde İttihad ve Terakki’nin belirgin bir gücü olmakla birlikte Temmuz günlerinde İstanbul’da örgütlü bir meşrutiyetçi güç bulunmuyordu. Meşrutiyetin ilanı ve ertelenmesinden sonra geçen otuz küsür yıldan sonra, halkın meşrutiyetin neye benzediğine dair belleğinde pek fazla birşey kalmamıştı. Zaten İttihatçı önderlerden Dr. Nazım gibileri bile Anayasa’nın iyi birşey olduğunu söylüyorlardı ama kendileri de okumamışlardı. Böyle olunca kentin dört bir yanında insanların sokağa çıkıp Meşrutiyet’i çılgınca ve tam bir birlik içinde kutlaması Abdülhamit’i olduğu kadar İttihatçıları da şaşırtmış olmalı.
Zonguldak maden işçileri, toplusözleşme için aileleriyle birlikte Ankara’ya yürümüştü, 1991.
Tanımsız bir özgürlük duygusu hareketin ortak noktasıydı. Bu hareketi sınırlandırmak ve gündelik hayatı eski rayında sürdürmek kısa sürede mümkün olmamıştı. İstanbul, kitlelerin haraketliliğine daha bir yıl geçmeden bu kez 31 Mart Vakası’nda şahit olacaktı. İttihatçıların komplo teorilerinin aksine Sultan Abdülhamit’in hiçbir şekilde yönlendirmediği bu hareket de bu kez İttihatçıların köşe bucak kaçmasına yol açacak, sokaklar özellikle yeni gelişmelerden hoşnutsuz askerler olmak üzere ahalinin işgaline uğrayacaktı (Ayrıntılı bilgi için, bkz. NTV Tarih, sayı: 3, Ahmet Kuyaş)
İstanbul sokaklarının bir kez daha çok büyük bir kalabalığa tanıklık ettiği bir sonraki tarih ise 1920’dir. Ünlü Sultanahmet mitingi kendiliğinden değil düzenlenmiş bir mitingdi. Ancak katılımcıların büyük çoğunluğu işgal arefesinde, mütarake ile birlikte gelişen hadiseler sonucu yapılan mitinge, kendi vicdanlarının sesini dinleyerek gelmişler, varoluş haklarını haykırmışlardı.
Beklenmedik bir biçimde kitlelerin bir kentin sokaklarını doldurmasına bir diğer örnek 1930’da yaşandı. Serbest Fırka seçimleri için parti başkanı Ali Fethi’nin İzmir’e gidişi büyük bir kitleyi sokağa döktü. Büyük kalabalığı gören Serbest Fırka yöneticileri bile, bunu lehlerine değil kendilerine karşı bir gösteri sanmışlardı! Cumhuriyetin ilanı üzerinden henüz on yıl geçmeden hoşnutsuzlukların biriktirdiği her sınıf, tabakadan insan Ali Fethi’den kendilerini kurtarmasını istiyordu.
Büyük kitleler Fevzi Çakmak’ın cenazesinde olduğu gibi bir baba simasının ardından veya mevcut iktidara karşı hoşnutsuzluklarını iktidarın pek de hoşlanmadığı bir simayı yücelterek de gösterdiler.
Yakın tarihimizde kimi “düzenlenmiş” gösterilerin, “kendiliğinden” gibi gösterilmesine de rastlanır. Bu, doğal olarak daha itibarlıdır ve arka plandaki karar vericilerin de ortaya çıkan nahoş sonuçlardan muaf kalmasını sağlar. Örneğin 4 Aralık 1945’te Tan Matbaası’nın basılması merkezden planlanmış bir hareket olmakla birlikte bir “infial”in ürünü olarak gösterilir. 6-7 Eylül 1955 olayları da baştan aşağı düzenlenmiş bir vandalizm örneği olmasına rağmen, o günlerde ve uzun zaman Kıbrıs meselesi dolayısıyla millî hassasiyetlerin sonucu olarak gösterilmiştir. Selanik’te Atatürk’ün evine bomba atıldığı haberinin nasıl işlendiği, bombanın daha sonra önemli devlet kademelerinde bulunan biri tarafından nasıl atıldığı artık herkesin malumu.
Mart 1959’da, Adnan Menderes’in uçak kazasından sonra yurda dönüşündeki büyük karşılama da bir tür mucize eseri kurtuluşun topladığı yığınların ürünü olsa da, büyük oranda düzenlenmiş bir karşılamaydı.
Aralık 1961’de Saraçhane’de düzenlenen işçi mitingi sendikal hakların yasallaşması için yapılmıştı. Her ne kadar arkasında İstanbul Sendikalar Birliği gibi bir heyet bulunsa da, yüz bin gibi beklentilerin çok ötesinde bir kitleyi toparladığı için kendiliğinden sayılabilir. 15-16 Haziran 1970 işçi olayları ise Türkiye tarihinin en büyük işçi eylemi, bir sendika kanunu anlaşmazlığının ürünü olarak çıkmışsa da, yönlendiricisi DİSK’ti. Hükümetin beklentilerinin çok ötesinde yüz bine varan büyük bir kitle sokağa indi. 4 kişinin hayatını kaybettiği olayların ardından sıkıyönetim ilan edildi.
1 Mayıs 1977 hadiseleri 41 kişinin ölmesiyle öne çıkmışsa da, tükenmeyen bir insan kitlesini toparlamasıyla da tarihe geçmiştir. Aynı yılın Haziran ayında Bülent Ecevit kendisine suikast yapılabileceği ikazına rağmen Taksim meydanına gideceğini söyledi ve çok büyük bir kitle kendisini izledi. Siyasal partilerin yaptığı büyük mitinglerden biri de, 6 Eylül 1980’de, darbeden bir hafta önce Millî Selamet Partisi’nin Konya’da yaptığı ve yüz bin kişinin katıldığı mitingdi.
“Bir kentin yürüyüşü” olarak da nitelenebilecek, Zonguldak maden işçilerinin aileleri ve neredeyse tüm şehir halkı olarak 30 Kasım 1990’da başlayan grevin ardından Ankara’ya yürümesi, Türkiye tarihinde özel bir yer tutmakta. 70 bin kişi Ankara kavşağına kadar 112 km. yol kat etmiş, bir toplusözleşme görüşmesinden çıkan hareket tarihe geçmişti.
Ocak 2007’deki Hrant Dink cenazesi ise herhangi bir düzenleyicisi olmamasına rağmen rakamlara sığmayan bir kitleyi biraraya topladı. Cenazeye katılanların bileşimindeki çeşitliliği anlamlandırmak zordu.