Yazar: Masis Kürkçügil

  • Memleketi milletten ‘koruyan’ darbeciler

    Napoléon Bonaparte’la başlayan modern askerî darbeler tarihi, 20. yüzyılda en sert ve acımasız örnekleriyle dünyayı kuşattı. Halk adına ama halka rağmen harekete geçen “paşalar”, çeşitli azınlıkların ve emperyal güçlerin iradesiyle toplumları zapturapt altına almaya çalıştılar. Amerika’dan Asya’ya, öne çıkan darbeler…

    Onu canlı teslim alamadılar Başında miğferi, elinde silahı, etrafında yakın korumaları, cuntacılara ölümüne direnen Şili’nin sosyalist başkanı Salvador Allende’nin son anları, 11 Eylül 1973.

    Bir azınlığın zor kullana­rak ve beklenmedik bir biçimde hareket ede­rek, anayasal olmayan araç­larla devlet iktidarına hamle yapmasına taklib-i hükümet, hükümet devirme, askerî dar­be denegelmiş. Modern ta­rihteki ilk imalatı Fransa’da olduğundan “coup d’État” sözcüğü çeşitli dillere geçmiş, askerî darbeye ise daha ziya­de “putsch” denmiş. Her türlü darbe özellikle ordudan veya ordunun bir kısmından, an­cak bir miktar siyaset erbabı ve hatta “sivil toplum”dan da destek almıştır.

    Darbelerin sivil dayanak­ları olmadan bir meşruiyet sağlaması mümkün olmamış­tır. Her halükârda popüler ve kitlesel olan devrimden farklı olarak, darbe bir azınlığın ey­lemidir.

    Darbeler devri başlıyor

    “Coup d’État” siyasal litera­türe Napoléon adlı bir “aile markası” olarak girmiştir. Mo­dern siyasal tarihteki birçok terim Fransız Devrimi’nin ürünü olduğu gibi, bu da dev­rimin kaderi 1793’te belirlen­dikten sonra ortaya çıkmış­tır. 1789’dan on yıl sonra, 8 Kasım 1799’da (cumhuriyetin takvimine göre yıl VIII’dir ve günlerden 18 Brumaire’dir) 30 yaşındaki general Napoléon Bonaparte, Eski Rejim’in ve kralın dönüşünü engellemek için Direktuvar rejimine son vererek darbe yapar.

    Devrimi noktalayan darbe Fransız Devrimi takvimine göre VIII. yılın Brumaire ayının 18’inde (Miladi: 9 Kasım 1799) gerçekleştiği için 18 Brumaire olarak adlandırılan darbede Napoléon Bonaparte 500’ler Konseyinde. General konuşmasıyla dinleyicileri ikna edemeyince askerleri göreve çağıracak, devrim sona erecektir. François Bouchot, 1840.

    1848 Devrimi’nin ardından bu kez 2 Aralık 1851’de yeğe­ni Louis-Napoléon Bonapar­te, bir sonraki yüzyılda sıkça rastlanacak “güruh-u serseri­yenin siyasete cebren ve hile ile müdahale etmesi”ne bir ör­nek oluşturacak olan 10 Aralık çetesiyle, modern sınıfların siyasete ağırlığını koyamadı­ğı bir dönemde, “kılıç, bıyık ve üniforma” diyerek devlete el koyacaktır.

    Huzur ve sükun adına su­reti haktan görünürek, dö­nemin bir takım demokratik haklarını askıya alarak toplu­mu zaptu rapt altına alan mo­dern darbeler silsilesinin sık­let merkezi böylece Fransa ol­muştur. Artık modern tarihte “durumdan vazife çıkarmak” konusunda mahir olan za­bit-katip taifesi, toplumu hiza­ya sokmak için özellikle siya­sal istikrarsızlık dönemlerin­de sık sık sahneye çıkacaktır.

    Bir istisna mı, arıza mı?

    Darbelerin istisna olmak­tan öte, toplumsal sınıflardan herhangi birinin iktidar için yeterli güce erişemediğinde, düzenin sağlanması için bir kural kabul edildiği bile söyle­nebilir. Kimi ülkelerde darbe­lerin vakayı adiyeden sayılma­sının kurumsal nedenleri de vardır. Ulusu inşa eden ordu­lar olunca, toplumun zıvana­dan çıktığına kanaat getiren askerlerin “babalık” duyguları kabarır. Afrika ve Latin Ame­rika’daki bir dizi ülkede (bu kıtalarda darbe ülkeleri alabil­diğine yaygındır) ordunun işi gücü memleketi korumak de­ğil, toplumu ikide bir tornadan geçirmek olmuştur. Dolayı­sıyla her ne kadar istisnai hal olarak addedilse de, darbeler beklenmedik anlarda ve yer­lerde “düzenleyici” olarak zu­hur etmektedir.

    Darbeler yüzyılı

    Sömürgecilik sonrası kuru­lan devletlerde genel olarak karizmatik şeflerin (caudillo) darbeleriyle ulusun inşası için eksik sayılan tarihsel faktörün ikamesine girişilmişse de, ya­kın tarihteki darbeler yalnız­ca ülkelerin değil dünyanın da güllük gülistanlık olmadı­ğı dönemlerde, cebren ve hile ile arzı endam ederler. 20. yüz­yılın en ünlü darbelerine ba­kıldığında dünyanın gidişatı­nın izlerini de görmek müm­kündür.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-102.png
    Eli kanlı diktatör Ordunun büyük bir kısmını etrafında toplayarak darbe yapan general Franco yüksek rütbeli yandaşlarıyla Madrid sokaklarında, 1936.

    Mart 1920’de Almanya’da Weimar Cumhuriyeti için de tehlike teşkil eden cumhuri­yet karşıtı birtakım birlikler oluşturulur. Müttfiklerin ta­lebi üzerine Reich hüküme­ti bunları fesh eder. 13 Mart 1920’de yüzbaşı Ehrhardt’ın oluşturduğu ve general von Lüttwitz’in komuta ettiği altı bin kişilik bir birlik, Deutsche Vaterlandspartei’ın (muhafa­zakar ve askerî bir rejimden yana bir parti: Alman Anava­tan Partisi) kurucusu Wolf­gang Kapp (1858–1922) lehine Berlin üzerine yürüyüşe geçer. Ordu ayaklananlar üzerine ateş açmayı reddeder. Hükü­met başkentten ayrılıp Stut­tgart’a kaçmak zorunda kalır. Kapp yeni bir geçici hükümet kurar. Ancak sendikaların, komünist ve sosyal demok­rat partinin bütün ekonomiyi felç eden ve Berlin’deki bütün memurları direnişe geçiren bir genel grev düzenlemesiy­le karşı karşıya kalınca. İsveç’e sığınmak zorunda kalır.

    Heil putsch! Artık iktidardaki Führer ve kurmayları, 8-9 Kasın 1923’te Hitler ve Nazi arkadaşlarının kalkıştığı başarısız bir kalkışma olan “Münih Birahane Darbesi”ni (Almancası Hitlerputsch) anma gününde gösteri yürüyüşünde.

    Faşizmin yükselişi

    Eski sosyalist, yeni faşist! İtalya’da iktidara el koyan faşist lider Benito Mussolini çoğunluğu eski muhariplerden oluşan “kara gömlekli”leriyle Roma’da bir sokak toplantısında (üstte). Üzerinde Mussolini’nin resminin yer aldığı bir propaganda afişi (altta).

    Savaş sonrası büyük çalkantı­lar içindeki İtalya’da 1922’de Benito Mussolini’nin Roma üzerine yürüyüşü, içerdiği toplumsal ilişkiler açısından her ne kadar 1851’deki Bona­parte’ın (yeğen) 10 Aralık çe­tesine benzer bir manzara arz etse de, dünyanın halleri artık değişmiştir. Henüz birkaç yıl öncesine kadar sosyalist par­tiden olan Mussolini böylece yeni bir darbe çağını açıyor, savaşın yarattığı tahribatla umutsuzluğa düşen kitleleri ardına takarak adına “faşizm” denen ve önce Almanya sonra İspanya’ya sıçrayacak olan ka­ra vebayı yaymaya başlıyordu.

    Devlet kurumlarından her­hangi birinde herhangi bir konumu olmayan, ardında ne ordu ne devletlu denebilecek kesimler bulunmayan Musso­lini’nin bu yeni modelini taklit eden Adolf Hitler, bir yıl sonra 1923’te Münih’te başarısızlık­la sonuçlanacak olan Birahane Darbesi hamlesini yapacaktı.

    Almanya savaştan yenilgiy­le çıkmış, tam boy bir toplum­sal felaketten kurtulmak için radikal bir çözüm peşinde ko­şan umutsuz kitlelerin ülkesi haline gelmişti. Kurulu düzen kendini yeniden formatlayacak konumda olmadığından siyaset on yıl boyunca istikrarsızlığını sürdürecek ve 1923’teki başa­rısız darbeden dersler çıkaran Hitler iktidara yürüyecekti.

    İtalya ve Almanya’dan son­ra Avrupa’nın kıyısında Porte­kiz’de bu kez “sivil’ değil “as­kerî” bir darbeyle iktidar de­ğişti. General António Óscar de Fragoso Carmona 1923’den beri bakandı. 1926’da bir “pustch”la iktidara geldi. Esta­do Novo (Yeni Devlet) diye bir anayasa yapıldı. Aslında ikti­dar, kendisinden sonra başkan olacak olan Salazar’daydı. Mu­hafazakar, Katolik ve milliyet­çi ve elbette otoriter bir rejim inşa edildi. Dönemin dikta­törlerinden farklı olarak kişi putlaştırmasına yönelinmedi. Başlıca sloganı “Tanrı, Aile ve Vatan” olsa da, tarihe 3 F ile geçti “Fado, Fatima, futbol!” Yüzyılın en uzun otoriter re­jimine 1974’te “Karanfil Dev­rim” son verecekti.

    Dönemin bir diğer darbe­cisi iki modeli, “sivil’ ile “as­kerî” olanı, “putsch” ile “coup d’État”yı birleştiren Franco idi. 1936’da bir general ola­rak orduyu meşru cumhuriye­te karşı darbeye sürüklerken, aşırı sağ Falanjist hareketi de liderliği altına alacak ve sı­nırdaşı Portekiz’in olduğu gi­bi ilham kaynağı İtalya’nın ve artık kendini toparlayarak bu cephenin önderi konumuna yükselmiş olan Almanya’nın da desteğini alacaktı.

    İhtiyar kıtada darbeler

    İhtiyar kıtanın darbelerle ün­siyetinin ıstırabını, bu tarihle doğrudan bir ilişkisi olmasa da en fazla çeken ülke Cezayir ol­du. Bu ülkede yirmi yıl arayla Fransızlar merkezî hüküme­te karşı darbeye teşebbüs etti­ler. Bunlardan ilki, Nazi işgali döneminde, Kasım 1942’de gerçekleşti. 2. Dünya Sava­şı’nın önemli uğraklarından biri olan bu olayın aktörleri bir kaç istisna dışında sivildi­ler. Polis merkezini ele geçirip oradan değişik merkezlerin iş­galine girişmişler ve sonuçta Amerikalılar savaşmadan çı­karma yapabilmişlerdi. Çaka­ralmazlarla silahlanmış dire­nişçilerin generallere karşı bu zaferi, Müttefiklerin Afrika’da ikinci bir cephe açmasına im­kan verdi.

    Darbe cenneti Cezayir Fransız 1. Paraşütçü Alayı halkı kontrol etmeye çalışıyor (üstte). The New York Times’ın Ahmet Bin Bella’nın Savunma Bakanı Bumedyen tarafından devrildiği 1965 darbesini duyuran nüshasının kupürü (altta).

    Cezayir bu kez ulusal kur­tuluş savaşında bir kez daha askerî darbeye maruz kal­dı. Bu kez Paris işgal altında değildir ve General de Gaulle, Cezayir’in bağımsızlığını ka­bul etmek zorunda kalmıştır. Ocak 1961’de Cezayir’in kendi geleceğini belirleme hakkı için hem Cezayir hem Fransa’da bir referandum yapılmış ve %75’le kabul edilmişti. Fransız hükümeti Cezayir Ulusal Kur­tuluş Cephesi’ne bağlı geçi­ci hükümetle ilişkiye geçince, onca yıldır bir dizi hükümet döneminde zorlu bir savaş yü­rütmüş olan ordunun bir ke­simi De Gaulle’ün ihanetine uğradıklarına inanarak buna karşı koymaya niyetlendi. Ce­zayir’in kurtuluşu, bu darbe girişimiyle nesillerdir orada yaşayan Fransızlar için ve el­bette Cezayirliler için savaşın en zor ve ancak anlamsız dö­nemini oluşturmuştur.

    Cezayir’deki bu iki Fransız darbesinin yanısıra bağımsız­lıktan üç yıl sonra 1965’te Sa­vunma Bakanı Albay Bumed­yen, Ahmet Bin Bella’yı de­virerek 1978’e kadar sürecek iktidarının zeminini oluştu­racak darbesini gerçekleştir­miştir. Böylece 60’lı yıllarda benzer ülkelerde sıkça rastla­nan darbeler kervanına Ceza­yir bu kez kendi öz darbesiyle katılmıştır.

    Aralık 1991’de yapılan genel seçimlerde FIS (İsla­mi Selamet Cephesi) oyla­rın çoğunluğunu kazanınca Ocak 1992’de generaller seçim sonuçlarını geçersiz ilan et­mişler, devlet başkanı Şadil Bencedid’i indirerek yerine Muhammed Budiaf’ı getir­mişlerdir. Bu darbeden sonra başlayan dinci terörizme karşı mücadele başlığı altında 100 binden fazla insan ölmüştür.

    İran ve CIA darbesi

    2. Dünya Savaşı’nın hemen bi­timinde “darbeler”, artık ulus­lararası siyasetin bir aracı ha­line de geldi. Savaş sonrasında İran, yabancı orduların geri çe­kilmesinden sonra İran Azer­beycanı ve Kürdistanı’ndaki si­yasal oluşumları çökertti. Mu­saddık’ın baskın olduğu Ulusal Cephe, petrol kaynaklarının “millîleştirilmesini” talep eden bir yasayı meclisten geçirdi. 1947’de İran, ABD ile ordusunu eğitmek üzere askerî yardım ve danışmanlık için bir anlaşma imzaladı. 1951’de pan-islâmist parti, şahı destekleyenlerle Ni­san ayından beri başbakan olan Musaddık’ı destekleyenler ara­sında bölündü. 1953’te Musad­dık, 2009’da Barak Obama’nın resmen kabul ettiği üzere Ame­rikan ve İngiliz gizli servisleri tarafından gerçekleştirilen bir darbeyle iktidardan uzaklaştı­rıldı. Amerikan desteğini alan şah, bundan sonra kademeli olarak otokratik ve diktatoryal bir rejim kurdu.

    Tahran yanıyor! İran’da meydana gelen 1953 darbesinde Şah yanlısı göstericiler komünist bir gazetenin ofis eşyalarını sokaklarda yakıyor, Tahran, 19 Ağustos.

    1965’te ise Endonezya’da yüzyılın en büyük katliamı­nı yapan, bir milyon insanın hayatına malolan bir darbe gerçekleşti. Soğuk Savaş orta­mında iki kutuptan farklı bir arayış temelinde oluşturlan Bağlantısızlar Hareketi’nin önemli bir figürü olan kurucu baba Sukarno, general Suharto tarafından devrildi. Darbede, Sukarno’nun bölgede ABD’nin çıkarlarıyla ters düşmesinin önemli payı vardı.

    Katliam gibi kalkışma 1.000.000’a yakın insanın öldüğü, artçı sarsıntıları halen devam eden 1965 Endonezya darbesinde, askerler Komünist Parti Gençlik Kolları üyelerini hapishaneye götürmek üzere kamyonlarda topluyor.

    Darbeler laboratuvarı: Latin Amerika

    Bir alt kıtadan bir ülke gibi söz edilse de, Latin Amerika’da çok farklı toplumsal formas­yonları olan ülkeler bulun­makta. Yine de sömürgecilik sonrası oluşan siyasal yapı­lar ve çok erken tarihlerde ABD’nin bu bölgeyi kendi arka bahçesi olarak ilan etmiş ol­ması, darbeler tarihi açısından ortak bir kader yarattı.

    Özellikle Küba devrimin­den sonra denetim dışı her ha­reketin o ülkeyi “Kübalılaştı­racağı” takıntısı, Pentagon’un tekrarlanan kâbusu olmuştur.

    Öte yandan Peru, Ekvator ve Bolivya gibi And ülkele­ri denen yoksullarla, Brezilya, Şili, Arjantin ve Uruguay gibi nisbeten gelişmiş ülkelerde çeşitli gerilla hareketleri orta­ya çıkınca, kimilerinde (örne­ğin Uruguay’da Tupamarolar gibi) bir içsavaş ortamı oluş­muştu. Ekonomik ve sosyal kriz karşısında halkın talep­lerini karşılamaktan aciz olan yöneticiler siyasal boşluğa yol açmışlar, darbeler ve diktatör­lükler bunu doldurmaya heves etmişlerdir.

    Venezuella, Kosta Rika ve Kolombiya hariç, kıtanın diğer bütün ülkelerinde askerî dar­be salgın halindeydi. Ordular modern kurumlardı, profes­yoneldi ve genellikle devletle­rin en sağlam yapıları olarak görülüyorlardı. Siyasal haya­tın merkezinde devlet bulunu­yordu. Öte yandan toplumsal eşitsizliklerin çok güçlü oldu­ğu kıtada toplumsal ve ekono­mik merkezileşme ile genel oy ve demokrasinin birçok kuralı arasında ciddi çelişki­ler bulunmaktaydı. Genellikle ordunun müdahalesinden kas­tedilen, geleneksel toplumsal iktidar sahiplerinin kendile­ri için tehdit olarak algıladık­ları siyasal dinamiklere karşı orduyu göreve çağırmalarıydı. Her ne kadar askerler darbe yapsa da, bunu talep eden sivil elitlerdi. Bu seçkinler 1930’lu yıllarda büyük bunalıma bağlı olarak demokratik bir ortam­da kendi egemenliklerinin sorgulanabileceği kaygısıyla bir dizi askerî diktatörlüğe yol açmışlardı. Ancak 60’lı yıllar geçmişi aratacaktı.

    Perde kıtanın en büyük ve güçlü ülkesi Brezilya’da açıldı. 1964’te popülist başkan Joan Goulard’ın reformlarına karşı çıkan sanayiciler, toprak sa­hipleri ve orta sınıf tarafından desteklenen mareşal Castelo Branco, meclis tarafından baş­kanlığa getirildi. ABD’nin be­lirleyici bir rol oynadığı bu dar­benin ardından, asker ve polise herhangi bir mahkeme kararı olmadan insanları tutuklama ve hapsetme yetkisi tanındı ve 1985’e kadar sürecek bir dikta­törlük rejimi kuruldu.

    Latin Amerika’da hiç eksik olmayan darbelerin en trajik olanı, seçilmiş Cumhurbaşka­nı Salvador Allende’nin baş­kanlık binasının bombalandı­ğı Şili’dir. Kuvvet komutanları darbenin akşamında iktida­rı kesin olarak ele geçirerek General Pinochet’i başkan yaptılar. Kimsenin kılını kı­pırdatamayacağı bir süratle gerçekleştirilen darbeye kar­şı sendikalar genel grev ilan edemedi, Allende ise teslim olmaktansa ölmeyi tercih et­ti. Siyasal partiler, sendika­lar, meclis, belediye meclisle­ri feshedildi, basın özgürlüğü kaldırıldı, muhalefet edenler ve etmesi düşünülenler tutuk­landı, hapsedildi, işkenceye uğradı ve öldürüldü.

    Askerî diktatörlük 1990’a kadar devam etti ve Pinochet ölümüne kadar, insanlık suçu işlemiş olarak uluslararası hu­kukun konusu oldu.

    Şili’nin ardından 1976’da önce Uruguay ve sonra Arjan­tin’de askerî darbeler gerçek­leşti.

    Latin Amerika’da sol akım­ların 60’lı ve 70’li yıllarda önemli bir potansiyeli ve etki­si vardı. Aynı dönemde Latin Amerika’daki darbelerin bir de ortak gizli örgütü bulunu­yordu. Şili, Arjantin, Bolivya, Brezilya, Paraguay ve Urugu­ay’ın gizli servisleri, ABD’nin tam desteğinde “Operación Cóndor” namıyla maruf bir cinayet şebekesi kurdular. Si­yasi muhalifleri ABD, Fransa, İtalya, İspanya ve Portekiz gi­bi ülkelerde bulup öldüren bu örgüt, Arjantin’de ünlü “ölüm uçuşlarını” (uçaktan insanları denize atmak) örgütlemiş, sol­cu teröristlerin peşinde oldu­ğunu iddia ederken her türden muhalifi ve onlarla sınırlı kal­mayarak ailelerini ve dostları­nı da infaz etmişti.

    Komünist darbe!

    Rusya’da 1917 Devrimi sırasın­da bir darbe teşebbüsü akim kalmışken, SSCB’nin çöküşü sırasında da yine akim kalacak bir darbe teşebbüsü yaşandı.

    1917 yazında geçici hükü­metin cephedeki, Temmuz 1917 günlerinde Bolşeviklerin başarısızlığından sonra Ge­neral Kornilov, ülkeyi krizden çıkarmak, disiplini sağlamak için bir darbe girişiminde bu­lunmuştu. Hükümetten geniş bir otonomi talep eden Korni­lov, Petrograd’da Bolşevikle­rin bir ayaklanma başlatacağı haberini alarak sovyetleri bas­tırmak için süvarileri gönder­di. Bu arada bir anlaşmazlık sonucu Başbakan Kerensky, Kornilov’un hükümeti devir­meye niyetlendiğini ve askerî bir diktatörlük kurmak istedi­ğini belirterek istifasını iste­di. Sonuç olarak Kornilov kan dökülmeden yedi bin Kazak askerin kendisini terketmesi sonucu davayı kaybeder. Dev­rim içinde bir darbe de böyle­ce akamete uğrar.

    Yeltsin’in dik duruşu 1991’de SSCB’de Komünist Parti’nin muhafazakâr kanadının darbe girişimini Boris Yeltsin’in “dik duruşu” çökertti. Yelsin askerî darbenin fişini çekerken, zırhlı araçtaki askerin yıkılmış görüntüsü, darbecilerin halet-i ruhiyesini yansıtıyor.

    74 sene sonra, Ağustos 1991’de ise SSCB artık baş­ka bir yol ayrımındadır. Ko­münist Partisi’nin muhafa­zakar kesimi, ülkede kök­lü reformlar iddiasında olan Gorbaçov’un Kırım’da olma­sından yararlanarak bir darbe yapınca, Moskova ve Lening­rad sokaklarında büyük göste­riler düzenlenir. Rusya Devlet başkanı Boris Yeltsin zırhlı bir askerî aracın üstüne çı­kar ve fotoğrafı sembol haline gelir. Moskova’ya gönderilen askerî güçler göstericilerin yanında yer alır ve Gorbaçov Kırım’daki daçadan dönerek Sovyetler Birliği Komünist Partisi genel sekreterliğin­den istifa eder ama Sovyetler Birliği’nin başında kalır. Aynı yılın sonunda bağlı ülkeler ba­ğımsızlıklarını ilan edecek ve SSCB tarihe karışacaktır.

    Yunanistan: Albaylar Cuntası

    1963 seçimlerinde %53’le se­çimleri kazanan dede Papand­reu, aşırı sağın güçlü olduğu orduyu bir ayıklamaya tâbi tut­mak istemişti. 1965’te ordu­nun baskısıyla Kral Konstantin Yorgıs, Papandreu’yu azletti. Bu arada çeyrek asır sonra baş­bakan olacak olan Miçotakis partide bir bölünme yaratmış, böylece siyasal merkez parça­lanmış ve ardarda hükümetler kurulmaya başlanmıştı.

    ABD’nin desteklediği mo­narşi ülkeyi derlemekten uzak­tı. Siyasi cinayetlerle (Gav­ras’ın “Z “filmi ile ölümsüzle­şen milletvekili Lambrakis’in öldürülmesi gibi) sarsılan ülke, Nisan 1967’de albay Papado­pulos başkanlığında “Albaylar Cuntası” ile karanlık bir döne­me girdi. Siyasal kurumların meşruiyet kaybı işlerini kolay­laştırır ve anayasa ilga edilir.

    Cuntanın sonunun başlangıcı Yunanistan’da 1967-74 yılları arasında hüküm süren Albaylar Cuntası sırasında, 17 Ekim 1973’te Atina Teknik Üniversitesi öğrencileri rejime karşı ayaklanmış, çıkan olaylarda 34 öğrenci ölmüş, yüzlercesi yaralanmış, binlercesi sıkıyönetim ilanından sonra kurulan askerî mahkemelerde yargılanmıştı.

    Aralık 1967’de bu kez gene­rallerin desteğiyle Kral Kons­tantin bir karşı darbe ile ik­tidarı ele geçirmeye çalışırsa da başarısız olur ve Roma’ya sürgün gider. Yunanistan top­lumunun kurucu kabusu olan cunta, 1973’te bir referandum­la monarşiye son verir.

    Muhalefet içerde ve dışar­da direnir. Bugüne kadar anıl­maya devam eden 17 Kasım 1973’de politeknik okulunun tanklarla işgali öğrencileri ayaklandırdığı gibi halkı da so­kaklara döker. Kıbrıs olayları ise cuntanın cenaze marşını çalar. Yunanistan cuntacıla­rı bin yıllık cezalara mahkum edilir ve toplumsal vicdanda asla affedilmeyen bir örnek olarak tarihe geçerler. Geniş insan yığınlarının kendi deneyimleriyle kendi güzergahlarını inşa etmesi­nin önündeki en önemli en­gellerden biri, onların siyasal kültürlerini tahrip eden dar­beler olmuştur. Darbeler her ne kadar bir devlet iktidarına yönelik olsa da halkın iradesi­nin hiçe sayılması ve hüküm­süz kılınması anlamına gelir. İnsanlığın daha güzel bir dün­yaya yürüyüşü, geleceğin yeni­den inşası mümkün olacaksa bu, birilerinin toplumu tapulu malı gibi görüp güya bir takım “ulvi amaçlar” adına, aslında bir azınlığın çıkarları için yap­tığı hamlelerle değil; “havada kuş, suda balık” gibi çok olan­ların “kahreden ve yaratan­lar”ın ortak eseri olacaktır.

  • Barbarlığa karşı direnişin destanı

    İkinci Dünya Savaşı’nı engelleyebilecek son büyük devrimin 1937’de İspanya’da yenilgiye uğraması, 20. yüzyıl tarihini de kökten değiştirdi. Cumhuriyetçi hükümetin ve SSCB güdümündeki sol hareketin sosyal devrimi ezmesiyle, Franco liderliğindeki askerler ve faşist hareket ülkeye hâkim oldu. Şerefli bir mağlubiyetin hazin ve dramatik hikayesi…

    Seksen yıl önce İspanya’da yalnızca bu ülkenin kade­rini değil 20. yüzyılı bir bütün olarak şekillendirecek en dramatik hadise cereyan ediyordu. 2. Dünya Savaşı’nın askerî tekniklerinin ve silah­larının denendiği 1936’daki bu tarihî kapışma, siyasi anlamda da bu büyük savaşa gidişi en­gelleyebilecek son şanstı.

    1930’larda İspanya, monar­şi ile yönetilen 24 milyonluk yoksul ve azgelişmiş bir ülkey­di. Katolik kilisesinin toplum üzerindeki nüfuzu neredeyse mutlaktı. 2 milyon okuma-yaz­ma bilmeyenin bulunduğu ül­kede, eğitim ve kültür adeta çökmüştü. Ülkede 5 bin ma­nastır, 80 bin keşiş ve rahibe ve 35 bin rahip bulunmaktaydı. Ruhban sınıfının gücünü anla­mak için, bunun geniş toprak­lara, taşınmazlara, bankalar ve madenlere sahip olduğu da eklenmeli. Ülkenin en büyük toprak sahibi ve kapitalisti ki­liseydi. “Para kesin Katoliktir” diyordu halk.

    Kadın ve erkek Cumhuriyetçi milisler içsavaşın başlangıcında, Temmuz 1936

    Ulusal gelirin yarısı, ihra­catın 2/3’ü tarımdan geliyordu. 6 milyon köylünün 2 milyonu küçük mülk sahibi, 4 milyonu işçiydi. Toprakların üçte ikisi mülk sahiplerinin yüzde ikisi­ne; ülkenin ekilebilir toprakla­rının yarısı 20 bin büyük top­rak sahibine aitti. Ücretlerdeki düşüklükten dolayı, yüzyılın ilk otuz yılında 2.5 milyon İspan­yol ülkelerini terketmek zorun­da kalmıştı. 8 milyon yoksulun ve 2 milyon topraksız köylü­nün varlığı ise sefaletin boyut­larını açıklıyordu.


    Karanlıkta kar yağıyor,
    Sen Madrid kapısındasın.
    Karşında en güzel şeylerimizi
    Ümidi, hasreti, hürriyeti
    Ve çocukları öldüren bir ordu

    Nâzım Hikmet
    “Karanlıkta Kar Yağıyor” şiirinden, 1937

    109 bin ere 15 bin subayın, 100 ere bir generalin düştüğü ordu, teçhizat açısından yeter­siz ve ancak bir içsavaşta kulla­nılabilecek güçteydi. Burjuva­zinin zayıflığından dolayı, ülke­yi fiilen Katolik ruhban sınıfı, subay kastı ve büyük toprak sahipleri yönetmekteydi. Bu yönetici kastın dünya görüşü­nün feodalite ile henüz bağları­nı koparmamış dinsel yobazlık, sömürgecilikten arta kalan bir ırkçılık, milliyetçilik olduğunu söylemek bile gereksiz.

    Tarih hızlanıyor

    Bu geriliğin yanısıra İspan­ya’da, özellikle 1. Dünya Sava­şı’nda İngiliz ve Fransız serma­yesinin önayak olduğu modern sanayi sektörlerinde çalışan, Katalonya, Bask ülkesi, Madrid ve Asturias gibi büyük sana­yi merkezlerinde yoğunlaşmış, güçlü sendikalarda örgütlen­miş bir işçi sınıfı bulunmak­taydı. Ezcümle krala yakın bir generalin sözleriyle İspanya “tıpası patlamak üzere olan bir şişe şampanya” gibiydi.

    Barcelona barikatlarında savaşan asker ve sivil Cumhuriyetçiler…

    İspanya İçsavaşı bir dizi ev­reden geçen çok radikal dönü­şümlerin ürünü olarak belir­di. Çağdaşı Mussolini tarzı bir yönetimle, 10 yıllık kanlı bir rejimden sonra diktatör gene­ral Primo de Rivera, ülkeyi de­rinden sarsan dünya krizi kar­şısında bir çözüm yolu bula­mayınca, Kral XIII. Alfonso’ya istifasını verdi. 1931’de ülkenin tanıdığı göreli olarak ilk de­mokratik seçimden sonra kral tahttan feragat etti ve Cum­huriyet ilan edildi. Yeni ana­yasada “İspanya her sınıftan çalışanların Cumhuriyetidir” deniyordu. Kadın-erkek eşit­liğini ve kadınlara oy hakkını tanıyan anayasa, laik eğitimi, boşanma hakkını ve yalnızca resmî nikahı kabul ediyordu. Ancak toprak meselesi için bir şey söylemiyordu.

    Buenaventura Durruti Dumange (1896-1936) İspanyol anarşizminin ve devriminin efsanevi siması. İçsavaş sırasında faili meçhul cinayete kurban gitti. Barcelona’daki cenazesine 250 bin kişi katıldı. İki önemli biyografisi Türkçeye çevrilmiştir.

    Diktatörlük yıllarında ezi­len halk tabakaları grev ve diğer yollarla hak aramaya baş­lamışlardı. Eski rejimin imti­yazlıları monarşinin devrilme­sinden de ortalıktaki “düzen­sizlik”ten de hoşnutsuzdular. 1934’te aşırı sağ parti CEDA bir takım ayakoyunlarıyla hü­kümete girdi ve 1931’de elde edilen kazanımları geriletme­ye yöneldi. Kısa bir süre için savaş bakanı olan CEDA’nın lideri Gil Robles, ilerde askerî ayaklanmanın iki önemli sima­sı olacak olan Franco’yu genel­kurmay başkanlığına, General Mola’yı da Fas askerî komutan­lığına getirdi ve liberal subay­ları temizledi.

    Durumdan mennun olan toprak sahipleri “Aç mısınız? O halde Cumhuriyeti yiyin!” diye dalga geçiyorlardı. Aşırı sağ durumdan istifade ederek güçleniyordu.

    1933’te Hitler’in iktida­ra gelmesi, 1934 Avusturya ve Fransa’da aşırı sağın yükselişi, benzer bir akıbetle karşı karşı­ya kalmamak için iktidardaki İspanya Sosyalist İşçi Parti­si’nin (PSOE) sol kanadını ha­reketlendirdi.

    Ekim 1934’te CEDA’nın hü­kümete girmesine büyük tep­ki gösterildi ve kitlesel grev­ler başladı. Esas olarak maden bölgesi olan Asturias’da solun çeşitli renklerinden işçiler yö­netimi ele geçirdiler (Asturias Komünü). Ancak ülkenin diğer bölgelerinden ses gelmeyince, birkaç yıl sonra Cumhuriyet’i ezecek olan Franco’nun Fas birlikleri ve İspanyol yaban­cı lejyonu tarafından 15 gün sonra acımasızca bastırıldılar. Bilanço çok ağırdı: 3 bin ölü, 7 bin yaralı ve 40 bin tutuklu! Bu ayaklanma yine de iki yıl son­raki gerçek halk ayaklanması­nın bir provası oldu.

    Aralık 1935’te patlak veren ikinci bir kriz üzerine ülkede tekrar seçime gidildi.

    Şubat 1936 seçimleri için solun başlıca güçleri PSOE, PCE, UGT ve POUM bir Halk Cephesi oluşturdular. Bu cep­he sol cumhuriyetçi ve bur­juva partilerini de içeriyor­du. Buna karşı sağ ve aşırı sağ da kralcıları, CEDA ve Falanj’ı (Falange Española) içeren bir “Ulusal Cephe” kurdu.

    1 milyondan fazla işçi ve köylü üyesi olan en önemli anarşist örgüt CNT seçimle­re katılmadı ama oy vermeme çağrısında da bulunmadı. Bur­juva partilerinin katılımından dolayı Halk Cephesi’nin prog­ramı ne toprağın ne bankala­rın millileştirilmesini içeri­yordu. Sömürgelerin özgürlü­ğü gibi, Katalonya ve Bask’ın özerkliği gibi meseleler de görmezden gelinmişti.

    Kuzey İspanya’da (Huesca), faşistlerin bir makineli tüfek yuvası aksiyon halinde

    16 Şubat seçimlerini Halk Cephesi az bir farkla kazandıy­sa da seçim sisteminden ötürü sandalye dağılımında büyük fark ortaya çıktı. 473 sandalye­lik mecliste Halk Cephesi (99’u PSOE, 87’si Partido Republica­no Radical, 39’u Union Repub­licana, 36’sı Esquerra Repub­licana de Catalunya’dan, 17’si PCE ve biri de de POUM’dan) 286 milletvekili kazandı. Sa­ğın 88’i CEDA’dan olmak üze­re 132 (Falanj 40 bin oy almış ve temsilci çıkaramamıştı), merkezin de 42 sandalyesi bu­lunmaktaydı.

    Seçim sonuçlarından yü­reklenen geniş kitleler, Halk Cephesi’nin ılımlı programının kendi değişim özlemlerine kar­şılık düşmediği kanısındaydılar. Bunun bir göstergesi olarak 1934’ün siyasal mahpuslarına af çıkarılmasını beklemeden, hapishanelere giderek kapıla­rı açtılar. Ücret artışı ve daha iyi çalışma koşulları için grev­ler patlak verdi. Binlerce köylü, büyük toprak sahiplerinin top­raklarını işgal etmeye başladı.

    Andreu Nin (1892-1937) Annesi köylü, babası ayakkabı tamircisi. 1935’te İşçi Köylü Bloku ile birleşerek POUM’u kurdu. 1937 olaylarından sonra siyasi polis tarafından yakalanıp önce Valencia’ya sonra Madrid’e gönderildi. Rus generali Orlov’un emriyle işkenceye uğradı ve öldürüldü. Açılan arşivler, Stalin’in Orlov’a bu emri bizzat verdiğini kanıtladı.

    Ülkenin her yanında ruh­ban sınıfının baskısının sim­gesi olan kilise ve manastırlar basılıp yakılmaya başlandı. Se­çimlerin hemen sonrasında sağ ve aşırı sağ güçler de yeniden örgütlenmeye başladı. Sol mili­tanlar öldürülmeye başlandı.

    Orduda neredeyse açıkça Cumhuriyet’in şiddetle yıkıl­ması için hazırlıklar başladı. Generaller kendilerine siyasal ve maddi destek vermeyi vaa­deden Portekiz diktatörü Sala­zar, Hitler ve Mussolini ile bağ­lantıya geçtiler. Muzaffer bir devrim, sözü edilen ülkelerde ve bütün Avrupa’da olağanüs­tü sonuçlar doğurabilirdi. Bu askerî hazırlıklardan haberdar olan hükümet ise kendini sa­vunmak için bile herhangi bir önlem almadı.

    16 Temmuz’da Fas’taki ge­neral Franco’nun esas olarak Müslüman Faslılardan oluşan birlikleri Cumhuriyet’e başkal­dırdı ve kuzeye doğru yürüyüşe geçti (kendi tabirleriyle “Glo­rioso Movimiento”). Bu işareti alan yarımadanın bütün kış­lalarındaki askerler ertesi gün harekete geçti. Birkaç gün için­de Portekiz sınırındaki Galicia başta olmak üzere batıda ve güneyde önemli mevkiler elde edildi. Hükümet halka herhan­gi bir çağrıda bulunmak yerine, isyancı generallerle müzakere etmenin yolunu aradı ama bir sonuç alamadı. Cesares Quiro­ga hükümeti “yeni bir ayaklan­ma girişimi başarısızlığa uğra­dı” bile diyebildi.

    18 Temmuz’da PSOE lideri Largio Caballero hükümetten işçilerin silahlandırılmasını ta­lep ettiyse de bir öncekinde ol­duğu gibi reddedildi. Hükümet istifa etti. PSOE’nin sağ kana­dından Prieto generallerle bir uzlaşma sağlamak için Marti­nez Barrio’nun hükümeti kur­masını önerdi.

    Toplumsal devrimi bastır­mak için başlatılan askerî dar­be, tarihin tanık olduğu en bü­yük halk seferberliğini tetikle­di. İnsanlar sokaklara döküldü. UGT ve CNT genel grev çağrısı yaptı. Yeni hükümet ilan edilir edilmez, işçiler silah talep et­mek üzere sokağa çıktılar. İşçi grupları silah depolarını ele geçirerek silahlandılar ve kış­laları kuşatarak darbeci asker­leri etkisiz hale getirdiler. Dar­be başarısız olmuştu. Ülkenin büyük bir kısmında, özellikle başlıca sanayi kentlerinde as­kerler yenildi. İspanya cumhu­riyetçiler kısmında 14 milyon, ayaklanmacılar kısmında 10.5 milyon insan olarak bölünmüş durumdaydı.

    İçsavaşın sembollerinden biri de, Cumhuriyet saflarında yer alan Uluslararası Tugay’dı. İngiliz gönüllüler, 1937.

    Madrid’de kışlalar harekete geçmeden emekçiler sokakla­ra çıktılar ve kenti denetimleri altına aldılar. Barselona’da as­kerlerin yenilgisi çok ağır oldu. Ülkenin ikinci büyük kenti si­lahlı işçilerin eline geçmişti.

    İsyancı silahlı kuvvetler­le, silahlanmış halk arasında hükümet buharlaştı. Gelenek­sel kurumlar şeklen duruyordu ama, onların yerini işçi ve köy­lü komiteleri almıştı. Bu komi­teler Franco ve diğer ayakla­nan generallerin birliklerinin karşısına çıkacak olan milisle­ri oluşturmaya başladılar. Her örgütün kendi milisi vardı. 100 bin milis (%50 CNT, % 30 UGT, %10 PC, %5 POUM), 200 de su­bay bulunuyordu. Bu birlikler­de asker selamı yoktu, subay­lar milisler tarafından seçili­yordu ve askerî operasyonlar herkes tarafından tartışılıyor, karara bağlanıyordu. Kadınlar da milislerde önemli görevler ediniyorlardı (İspanyol Devri­mine kadınların katılımı o güne kadar görülen bütün olaylarda­kinden kat be kat fazlaydı).

    Komiteler işçilerin üretimi yönettikleri işyerlerinde (kısa zamanda Katalonya’daki işlet­melerin %70’inde özyönetim olacaktı) denetimi sağlıyorlar, kamu hizmetlerini sürdürü­yorlar ve adalet hizmeti veri­yorlardı. İşsizlik ve yoksulluğa karşı radikal eşitlikçi önlemler alınıyordu. Barselona’da bütün dilenciler sendikal örgütlen­melerde işe alındılar, her yerde kooperatifler kuruldu.

    Francisco Largo Caballero (1869-1946) Mermer işçisi. Yeni Cumhuriyet’in Çalışma Bakanı. 1936’da Başbakan ve Savaş Bakanı. Cumhuriyet’in yıkılmasından sonra gittiği Fransa’da Nazi işgalinde tutuklanıp toplama kampına gönderildi. Kızıl Ordu tarafından kurtarıldı, Paris’te sürgünde öldü. Naaşı 1978’de 500 bin kişinin katıldığı bir törenle Madrid’e nakledildi.

    Kırsal kesimde yerel komi­teler büyük toprak sahipleri­nin topraklarını gerçek bir ta­rım reformuyla dağıtıyorlardı. Gündelik hayatta da köklü bir değişme oluyor, özellikle anar­şist kadınların öncülüğünde feminizm gelişiyordu. Madrid, Asturias, Valensiya, Aragon ve Katalonya’da bu köklü dönü­şüm diğer bölgelerden daha derindi. Komiteler esas olarak sosyalist, anarşist ve POUM sendikacıları ve örgütsüz işçi­ler tarafından oluşturuluyordu.

    1936 Temmuz’undan Ey­lül’e devlet kurumları ve bur­juvazi zayıflayıp istikrarsızla­şırken, o zamana kadar sömü­rülen sınıflar güçlenmiş, fiili iktidarı ele almıştı. Yani bir “ikili iktidar” durumu yaşan­maktaydı. Buna mukabil ku­rumsal güçlerin başında gelen polis ve ordu kitlesel olarak fa­şist cenaha geçmişti.

    4 Eylül’de PSOE’nin sol ka­nadından ve UGT yöneticisi Caballero’nun başkanlığında yeni bir Halk Cephesi hüküme­ti kuruldu. Caballero hüküme­ti taban komitelerinin işlevini yavaş yavaş törpüleyerek ve so­nunda bunları iptal ederek ikili yapıya son verdi.

    Yeni hükümeti oluşturan sosyalist, Stalinci komünist ve cumhuriyetçi burjuvalar toplumsal kazanımları parça­lamaya başladılar. Çıkarılan kararnameler ve yasalarla el konulan toprakların, fabrika­ların mülk sahiplerine iadesi­ne girişildi. 26 Eylül’de CNT ve POUM Katalan hükümetine (Generalitat) katıldı. 1 Ekim’de milislerin merkez komitesi da­ğıtıldı. Ocak 1937’de bir PSUC yöneticisi olan Comomera “da­ha az komite, daha çok ekmek” gibisinden bir formül dahi bul­muştu. Sağlık ve ekonomi ba­kanlığı anarşistlere verildi ve bu arada tarihte bir ilk gerçek­leşti: Bir CNT üyesi yani bir anarşist polis şefi oldu!

    Bir yanda faşistlere karşı zaferin elde edilmesi için temel koşul olarak sosyal devrimi sa­vunan CNT ve POUM, öte yan­da devrimi erteleyerek faşizme karşı mücadele etmek isteyen PSOE ve PCE, iki farklı strate­jiyi temsil ediyorlardı. Burjuva­zinin ve Stalincilerin savundu­ğu ikinci tez galebe çalacaktı. Sonuç olarak bu görüş yalnızca devrimci umutları yok etmekle kalmayacak, askerî yenilgiye de yol açacaktı.

    İçsavaşın başından itiba­ren her iki kamp da dış destek aradı. Franco’nun güçleri hızla faşist diktatörlüklerden (Por­tekiz, Almanya ve İtalya) silah ve hatta askerî yardım aldılarsa da Cumhuriyetçiler Batılı de­mokrasiler tarafından herhan­gi bir yardım görmediler. Ey­lül’de Avrupa’nın 25 ülkesi bir “müdahale etmeme” antlaşma­sı imzalayarak savaşta iki tara­fa hiçbir yardım yapılmaması­nı karara bağladı.

    17 yaşındaki komünist militan Marina Ginestà içsavaş sırasında Barcelona’da. Ginestà savaştan sağ çıkmış, uzun yıllar yaşamış ve yetmiş sene sonra kendi fotoğrafıyla poz vermişti.

    Aslında Avrupa ülkeleri İs­panya’da muzaffer bir sosyalist devrimden çekiniyorlardı. Böy­lesi bir devrimin başta Fransa olmak üzere komşular üzerin­de doğrudan etkisi olabilirdi.

    Faşist ülkeler de bu anlaş­mayı imzalamakla birlikte, mil­liyetçilere yardımdan kaçın­madılar. Antifaşist İspanya’ya yalnızca iki devlet yardım etti: Kısıtlı imkanlarla Meksika ve SSCB. Ancak SSCB’ninki pek karşılıksız sayılmazdı. Ekim 1936’da sağlanan silahlar, İs­panya bankasının altın rezerv­lerinin tamamına karşılık ola­rak gönderilmişti! Üstelik bu bir şartlı yardımdı: bütün dev­rimci yönelimlere bir son veril­meliydi! Stalin’in kendisi de İs­panya’da devrim istemiyordu!

    Stalin, merkezi hükümet başkanı Largo Caballéro’ya “Özel mülkiyeti korumak ge­rekir!” diye yazıyordu. Alman­ya’nın yükselişine karşı, Batı­lı demokrasilerin dostluğunu kazanmak istiyordu. Stalinci politikaların yürütülmesinde­ki en önemli araç PCE’ydi. Sa­vaşın başlangıcında çok zayıf olan bu parti, kendisine askerî güç ve prestij kazandıracak olan Sovyet yardımı geldikçe nüfuz kazanacaktı. Zira Rus silahları yalnızca Stalin’in po­litikasına uygun davrananlara veriliyordu. PCE, Sovyet yardı­mı ve politik tutumu sayesinde iktidarda önemli mevkiler elde ediyor ve buradaki gücünü de kendi dışındaki solu bastırmak için kullanıyordu.

    Dolores Ibárruri Gómez (1895-1989) ‘Passionaria’ adıyla ünlendi. 1920’den itibaren Komünist Partisi’nin oluşumuna katıldı. 1936’da milletvekili seçildi. İçsavaşta ‘No pasaran!’ sloganıyla ünlendi. İçsavaş bitiminde SSCB’ye gitti. Franco’nun ölümünden sonra 1975’te İspanya’ya döndü. 1977’de milletvekili seçildi. Katolikliğe döndükten sonra 93 yaşında vefat etti.

    Temmuz 36’dan Mayıs 37’ye bir yanda halkın milisler­le, komitelerle kendiliğinden oluşturduğu iktidarla; neredey­se tamamen yıkılmış olan, an­cak yavaş yavaş Halk Cephesi tarafından yeniden inşa edilen devlet aygıtı birarada yaşaması mümkün olmayan iki güç ola­rak belirmişti. Bu noktada güç ilişkileri değişmeye başladı.

    17 Mayıs’ta Negrin hükü­meti kuruldu. 16 Haziran’da POUM’un bütün yöneticile­ri Moskova mahkemelerine paralel bir biçimde “ihanet ve casusluk” ithamıyla tutuklan­dı, Andreu Nin işkenceyle öl­dürüldü.

    Temmuz 36’da başlayan devrimci süreç, Ekim 1936 ile Mayıs 1937 döneminde ke­sin olarak sonlandırıldı. Ekim 36’da Cumhuriyetçi kanadın kurduğu düzenli ordu, Mayıs 1937’de polis teşkilatı ile bir­likte tamamen Stalincilerin kontrolüne geçti. Geriye 1937 başlarında gençlik örgütle­ri birleşen POUM ve CNT’nin tasfiyesi kalıyordu.

    Temmuz 1936’dan beri anarşist işçilerin elinde bu­lunan Barselona’daki telefon merkezine saldırı, provokasyon sürecini başlattı. İşçiler ayak­landı, anarşist ve POUM’cu mi­lislerle sokak savaşı patlak ver­di. Hükümet sarayı barikatlar­la çevrildi. Anarşist bakanlar, merkezî hükümetin taşındığı Valencia’dan gelerek işçileri si­lahlarını teslim etmeye çağırdı ama işçiler bunu reddetti. 5 bin kişilik ulusal muhafız Barcelo­na’ya doğru yola çıkıp, komite­leri dağıtarak, milisleri silah­sızlandırarak ve hatta hapsedip öldürerek şehre vardı. 7 Ma­yıs’ta barikatlar çözüldü.

    George Orwell’ın anıların­dan oluşan Katalonya’ya Selam kitabında anlattığı ve Ken Loa­ch’ın Ülke ve Özgürlük filmin­de sahnelediği bu olay, içsava­şın en dramatik dönüm nokta­sını oluşturur.

    Franco’nun zafer anı Madrid’in düşmesinden sonra İspanya’da Cumhuriyet rejimi yıkıldı (Mart, 1939). Franco Madrid’de muzaffer askerleri selamlıyor.

    1937 yazı, bir “iç hesaplaş­ma” adı altında kanlı bir teröre sahne olacaktır. GPU’nun da aktif olarak katıldığı Troçkist­ler, POUM’cular, sol sosyalist­ler ve anarşistler, hükümet ta­rafından “temizlenirler”.

    Devrim, Franco tarafın­dan değil, bizzat Cumhuriyet­çiler tarafından çökertilmiştir. Hükümet, uluslararası tugayın savaşçılarını geri çeker. Ancak bu, İtalyanların Mart 1938’de 1200 kişinin ölümüne neden olan Barcelona bombardıma­nını engellemez. Şehir 25 Ocak 1939’da Franco birliklerince savaşmadan ele geçirilir. 27 Mart’ta Madrid’e giren Franco yanlıları, 31 Mart’ta bütün ül­keyi kesin olarak ele geçirirler.

    İtalya ve Almanya’dan son­ra İspanya da faşizme teslim olmuştur ve artık 2. Dünya Sa­vaşı’nı kimse engelleyemeye­cektir.

    KRONOLOJİ

    Cumhuriyet, devrim ve karşı devrim

    1930
    Ocak: Diktatör Primo de Rivera’nın istifası.

    1931
    Nisan: Cumhuriyet’in ilanı.
    Haziran: Solun çoğunluğu kazandığı kurucu meclis seçimi.
    Aralık: Katalonya’ya özerklik statüsünün onaylanması.

    1932
    Ağustos: General Sanjurjo’nun başarısız darbesi.

    1933
    Ocak: Almanya’da Hitler iktidarı.
    Eylül: Oğul Rivera’nın Falanj teşkilatını kurması.
    Kasım: Merkez sağın seçim zaferi.

    1934
    Ocak: Alejandro Lerroux hükümeti.
    Ekim: Asturias Komünü ve hareketin kanlı şekilde bastırılması. Katalonya’nın özerkliğinin kaldırılması.

    1935
    Eylül: POUM’un kuruluşu.
    Aralık: Cumhuriyetçilerle PSOE’nin ittifakı; Caballero’nun istifası.

    1936
    Şubat: Halk Cephesi’nin seçim zaferi.
    Temmuz: Askerlerin ayaklanması ve PSUC’un kuruluşu.
    Ekim: Cumhuriyetçi düzenli ordunun kuruluşu. Rus silah ve danışmanlarının gelişi.
    Kasım: Uluslarası Tugay’ın Madrid’e varışı.
    Ekim: Madrid muharebesi
    Aralık: POUM’un hükümetten atılması.

    1937
    Şubat: Malaga’nın düşüşü.
    Mart: İtalyan birliklerine karşı Cumhuriyetçilerin Guadalajara zaferi.
    Nisan: Alman hava kuvvetlerinin Guernica’yı bombalaması.
    Haziran: Bilbao’nun ve Bask ülkesinin düşüşü. POUM’un yasadışı ilan edilmesi
    Eylül: Bask ordusunun teslim oluşu.
    Ekim: Vatikan’ın yeni faşist rejimi resmen tanıması.
    Aralık: Teruel muharebesinin başlaması ve Cumhuriyetçilerin başarısı.

    1938
    Şubat: Teruel’in düşüşü ve Franco’cuların zaferi.
    Temmuz: Ebre’de Cumhuriyetçilerin son büyük saldırısı.
    Kasım: Ebre’de ricat. Uluslararası Tugay’ın ülkeyi terketmesi.

    1939
    Ocak: Faşist birliklerin Barcelona’ya girmesi.
    Şubat: Katalonya’nın düşüşü. İngiltere ve Fransa’nın Franco hükümetini tanıması.
    Mart: Madrid’in işgali ve Cumhuriyet’in sonu.
    Nisan: ABD’nin yeni rejimi tanıması.
    Ağustos: Nazi Almanyası ile SSCB arasında antlaşma

    İÇSAVAŞIN PARTİ VE ÖRGÜTLERİ: DAĞINIK SOLUN KARŞISINDA BİRLEŞİK SAĞ

    PSOE: (Partido Socialista Obrero Español-İspanya Sosyalist İşçi Partisi) 1879’da kuruldu. Sağ cumhuriyetçi (Prieto ve Besterio) ve tabanının çok geniş kesimlerinin radikalleşmesini yönlendirmeye çalışan bir sol (Largo Caballero) arasında parçalanmıştı. 1936’dan içsavaşın sonuna kadar iktidarda kaldı.

    CNT: (Confederación Nacional del Trabajo- Ulusal Emek Konfederasyonu) İşçi hareketinde çoğunluk olan, tarihî anarko-sendikalist merkez. 1936’daki kongresinde, İspanya’da acilen bir liberter komünist rejimin kuruluşunu talep etti.

    UGT: (Union General de Trabajadores-Genel Emekçiler Birliği) Sosyalist Parti’nin etkisindeki ikinci büyük işçi konfederasyonu. 1879’da kuruldu.

    JSU: (Birleşik Sosyalist Gençlik) Sosyalist Gençlik ile Komünist Gençlik’in birleşmesi sonucu 1936’da kuruldu.

    POUM: (Partido Obrero de Unificaciòn Marxista-Marksist Birleşik İşçi Partisi) PCE’den ayrılan Joaquin Maurin yönetimindeki İşçi ve Köylü Bloku (BOC) ve Andres (Andreu) Nin önderliğindeki İspanyol Komünist Sol (Izquierda Comunista Espanõla) gruplarının Asturias ayaklanmasından sonra birleşmesiyle 1935’de kurulan komünist parti.

    FAI: (Federación anarchista iberica-İberya Anarşist Federasyonu) Portekizli anarşistlerle işbirliği içinde militan anarşist grupların 1927’de kurduğu federasyon. CNT denetimi altındaydı. Sağ kanatta Garcia Olivier, sol kanatta Buenaventura Durutti tarafından yönetiliyordu.

    PSUC: (Partido Socialista Unificado de Catalunya-Katalonya Birleşik Sosyalist Partisi) Sosyal demokratlar, sosyalistler, milliyetçiler ve komünist partisinin Katalonya seksiyonunun oluşturduğu parti.

    Falange: (Falanj) Özellikle İtalyan modeline göre José Primo de Rivera tarafından kurulan faşist örgüt.

    Brigadas Internacionales (Uluslararası Tugaylar): Cumhuriyeti savunmak için İspanya’ya gelen anti-faşist militanların oluşturduğu askerî birlikler. Toplam olarak 40 bin gönüllüyü topluyordu (10-15 bin Fransız; 5 bin Alman ve Avusturyalı; 3350 İtalyan, 2800 Amerikalı; 2 bin Britanyalı; biner Kanadalı, Belçikalı, Yugoslav, Macar ve İskandinavyalı ve değişik milliyetlerden 5 bin kişi).

    CEDA: (Confederación Española de Derechas Autónomas) İspanyol Özerk Sağcılar Konfederasyonu) Cumhuriyet karşıtı ve anti-demokratik muhafazakar oluşum. Gençlik örgütü 1936’da tümüyle Falanj’a katıldı.

  • Tarihin işçi sınıfına sağ gösterip sol vurduğu dönem

    1936 yılı, işçi sınıfı ve tüm çalışanların tarihinde bir dönüm noktasıydı. Fransa’da sol partilerin oluşturduğu ve Halk Cephesi adı verilen koalisyon hükümeti zamanında ilk kez 40 saatlik çalışma haftası kabul edildi. Sosyalist ve komünistleri birleştiren, genel grevlerle taleplerini kabul ettiren işçiler, savaş atmosferindeki iki yıl içinde giderek hareketi dizginleyen sol partiler tarafından terkedilecekti.  

    Fransa’da Mart ayından bu yana süren “Gece Ayakta” eylemiyle ta­rihin ender olarak yönelttiği “kim karar verecek?” sorusu­na yanıt aranıyor. Sokak kendi kaderi hakkında kendi irade­sini yansıtmayan hükümetin yeni çalışma tasarısına karşı çıkıyor. Paris başta olmak üze­re bir dizi kentte yaklaşık üç milyon insan sokakta.

    Sokak ve barikat Fran­sız tarihinin malum pek de yabancısı olmayan mekan­lar. Bugün yapılan eylemler 10 milyon işçinin grevde ol­duğu 1968’e anıştırmalar ya­pıyor. Ne de olsa o kuşaktan ayakta kalanlar var. Sokak ve sandığın yakın tarihteki en büyük mücadelesi ise bugün­lerde sekseninci yılını doldur­muş olan 1936’daki Halk Cep­hesi döneminde yaşanmıştı.

    Paris’in fabrikalarla çevrelendiği, işçilerin iki güçlü parti ve sendikaya üye olup oy verdiği bir başka dönemin hikayesi bu. Tabii zaman içe­risinde çok şey değişti. İşçi­ler tarihlerinde ilk kez greve çıktıklarında fabrikaları işgal ederken, bugün meydanlar­da sabahlanılıyor. İşçi sınıfı da eski işçi sınıfı değil. Dün­ya üretiminin önemli bir kıs­mı artık Batı’dan Uzakdoğu’ya uzanıyor. Ama henüz geçen ay Cannes’da büyük ödülü, Altın Palmiye’yi kazanan Ken Lo­ach’ın son filmi “Ben Daniel Blake”de olduğu gibi, çalışan­ların onurlu yaşam mücade­lesi değişmedi, eskimedi ve tarihin ender anlarında hiç beklenmedik biçimlerde yük­seliyor.

    1930’lu yıllarda İtalya’nın yıllardır faşist partinin ege­menliğinde olması yetmez­mişcesine, Almanya’da da Hit­ler iktidar olmuş, Fransız aşırı sağı da sıranın artık kendisi­ne geldiğine inanmıştı. Ancak Fransa’daki aşırı sağ ne sosya­list partiyle ne komünist par­tiyle yarışacak durumda de­ğildi. Üstelik aşırı sağ ve faşist hareket bir bütünlük arzetmi­yordu, kendi içinde hasmane klanlara ayrılmıştı. Bununla birlikte 1929 iktisadi bunalımı Fransa’yı da vurmuş, işsizlik, düşük ücretler, mali skandal­lar toplumu sarsmış, 1932 se­çimlerinde sol genel olarak oy kaybetmişti. Herşey 6 Şubat 1934’teki aşı­rı sağın bir diktatörlük rejimi kurmak üzere (Action frança ise, Jeunesses patriotes, vs.) Paris’in merkezinde sokağa dökülmesiyle başladı. Hükü­met başkanı ve Radikal Parti önderi Daladier’nin istifası­nı isteyen göstericiler, hükü­metin görevden aldığı polis müdürü lehine de tezahüratta bulunuyorlardı. Gece boyunca süren gösterilerde 17 kişi öl­dü, 57’si kurşunla olmak üzere 2.300 kişi yaralandı. Gösteri­ler amacına ulaştı, başbakan istifa etti ve eski devlet başka­nı Doumergue bir “ulusal bir­lik” hükümeti kurdu. Böylece faşistler radikalleri iktidardan düşürmüş, ancak hükümete muhafazakarlar gelmişti.

    Haydi greve! Genel grev ve miting çağrısı yapan bir afişin önünde toplanan Fransız işçilerin yüzlerinde gurur ve kararlılık okunuyor.

    Faşist çetelerin saldırısı Mayıs ayına kadar devam etti, çeşitli kentlerde savunmasız işçiler öldürüldü. Özellikle es­ki muharipler cemiyeti (Croix -de-Feu), sayıları 15-20 bine varan üyelerini silahlandırmış, beklenmedik saldırılarla cina­yetler işlemeye başlamıştı.

    Hal böyleyken, sol hare­ket içindeki istikrarsızlık ve kavga da sürmekteydi. Komü­nist Enternasyonal’in direktif­lerini katı bir biçimde izleyen Komünist Parti’ye (FKP) göre kapitalizm “üçüncü dönem”i­ne girmişti ve pek yakında kri­ze sürüklenip SSCB’ye saldı­racaktı. Komünistler sosyalist partileri veya radikalleri de sağda, hatta Almanya’da oldu­ğu gibi “faşizmin ikiz kardeş­leri” olarak görüyorlardı. Re­formist Sosyalist Parti (SP) bir işçi partisi değil, bir burju­va partisiydi!

    Sosyalist Parti de komü­nistlerden gelecek her türlü teklifin kendi tabanlarını oy­ma amacı taşıdığına inanmış­tı; ancak Radikal Parti’yle itti­faka yanaşıyordu. Sosyalistler ve radikaller 1927 ve 1932’de koalisyona girmişler, ancak her seferinde temel konularda anlaşmazlıklar çıkmış ve ra­dikaller sağla ittifak yaparken sosyalistler muhalefete geç­mişti. 1934’ten itibaren bütün partiler birbirini suçlamaya başlamıştı.

    Dördüncü güç: Basın Paris’in batısında bulunan Haut de Seine yerleşiminde komünist L’Humanité gazetesinin standı, Marcel Cerf, 1936.

    Ancak aşırı sağın eylemle­riyle birlikte, sosyalistleri, ra­dikalleri ve çeşitli sol grupla­rı parti aygıtlarından bağımsız olarak yanyana getiren antifaşist komiteler yeni bir dina­mik ortaya çıkardı.

    Faşist tehlikeye karşı inisi­yatif alan sosyalistler, emekçi­lerin eylem birliğini gerçekleş­tirmek için komünistlere bir çağrıda bulundu. Ancak FKP Almanya’da olduğu gibi Fran­sa’da da “faşizmin yatağını ha­zırlayanlar”la işi olmayacağını bildirdi.

    Komünistler ve ona bağlı işçi sendikası CGTU’nun gös­terilerinde hâlâ “Kahrolsun Sosyalist Parti ve Radikal Par­ti tarafından hazırlanan faşist ve gerici ulusal birlik!” slogan­ları, pankartları görülüyordu. FKP’nin yayın organı L’Huma­nité, “sosyal demokrasi ile mü­cadele etmeden faşizme karşı mücadele edilemez” diye ya­zıyordu.

    Buna karşılık SP ve ona bağlı CGT sendikası 12 Şu­bat’ta “faşizmin tehditlerine karşı ve siyasal özgürlüklerin savunusu için” bir genel grev çağrısında bulundular.

    FKP sosyalistlerin tabanı­na seslenmek için bu çağrıya uydu; ancak kendi tabanı sos­yalistlerin kervanına katıldı ve iki partinin militanları “Birlik! Birlik!” diye haykırarak mey­danda buluştular. Böylece iki partinin tabanı, kendi şefleri­nin kararı dışında bir halkçı birliğin zeminini hazırladılar.

    Yükselen faşist saldırılara karşı Mart ayında “Antifaşist Entellektüeller Teyakkuz Ko­mitesi” kurulur ve binlerce ay­dın birlikte davranma ihtiya­cını dile getirir.

    Kitle seferberliği beklenti­lerin ötesine geçer: Paris’teki 31 bin posta işçisinin 30 bini (polisin verdiği rakam) greve katılır, günlük gazeteler ya­yımlanmaz, tiyatrolar kapanır, Citroën’de çalışanların % 85’i grevdedir.

    CGT’ye göre Paris bölge­sinde greve katılanların sayısı 1 milyondur. Taşra da sessiz değildir, Marsilya’da 100 bin gösterici sokaktadır. Fransa’da toplam 4,5 milyon grevci ve 1 milyon gösterici seferber ol­muştur.

    Uluslararası destek

    Paris yakınlarındaki Garche’da Halk Cephesi’ni destekleyen İspanyol cumhuriyetçi kadın milis, Marcel Cerf, 1936.

    Fransa-SSCB anlaşması

    Soldaki iki parti arasındaki ilişkiler 1934 Haziran’ına doğ­ru köklü bir değişikliğe uğradı. SSCB kendi hatalarının ve Al­man KP’sine dayattığı politi­kanın sonucu olarak iktidara geçen Hitler’in savaş tehdidiy­le karşı karşıya kaldığını göre­rek İngiltere ve Fransa ile bir anlaşmanın gerekli olduğu ka­nısına varmıştı.

    2 Mayıs’ta imzalanan Sta­lin-Laval anlaşması (her ne kadar Stalin 1939’da Hitler’le bir anlaşma imzalayacak olsa da!) FKP’nin pozisyonlarını değiştirmesine yol açtı. Ne de olsa Stalin, Fransa’nın ordu­sunu güçlendirmesini onay­lamıştı. FKP siyasal çizgisini Moskova gibi 180 derece de­ğiştirerek “demokrasinin sa­vunusu”na geçer.

    Büyük Fransız Devrimi’nin yıldönümü vesilesiyle 14 Tem­muz 1934’te büyük bir gösteri düzenlenir. Romain Rolland ve Henri Barbusse’ün başını çektiği Antifaşist Entellektü­eller Teyakkuz Komitesi ve İn­san Hakları Birliği’nin “Cum­huriyet için Halk Kutlaması”­na 500 bin kişi katılır. Bu olay, 1936 seçimlerine bir sol itti­fakla gidilmesi için ilk önemli adım olacaktır.

    Yer gök direniş

    Fransa’nın ulusal bayramı 14 Temmuz’da Bastille Meydanı’ndan Paris’in banliyölerine yayılan yüksek katılımlı gösteriler, Fred Stein, 1935.

    27 Temmuz’da iki parti “birlikte faşist örgütlere karşı, onların silahsızlandırılması ve feshi için, demokratik özgür­lüklerin savunusu için, seçim­lerde nisbi temsil için…” bir ortak eylem anlaşmasına ka­rar verirler (Paris’teki sürgün İtalyan Sosyalist ve Komünist partileri de benzer bir anlaş­ma imzalayacaklardı).

    Ekim ayında FKP’nin ön­deri Thorez, Radikal Parti’ye kendileri ve SP ile bir ittifak yapmasını önerir. Otuz yıldır şu veya bu biçimde iktidarda olan Radikal Parti komünist­ler katında kıymete binmiştir.

    FKP seçim için hazırlanan program konusunda alabildi­ğine uyumlu davranır. Progra­mın ilk kısmı özgürlüklere ay­rıldıysa da sömürgeler için bir kayıt bulunmaz İkinci kısım barışın savunusu ayrılmıştır ama somut olarak ancak si­lah fabrikalarının millileşti­rilmesinden söz edilmektedir! Üçüncü kısım ekonomik ön­lemlerdir. Tarım ürünlerinin değerlendirilmesi, yaşlıların emekliliği, ücretlerde bir dü­şüş olmadan çalışma zamanı­nın azaltılması gibi hususları içeren maddeler, esas olarak Radikal Parti’nin programına da uygundur.

    FKP’nin politikasında­ki değişikliği simgesel olarak gösteren en önemli gelişme ise Enternasyonal marşının ve kı­zıl bayrağın terkedilmesidir. Paris Komünü’nden ve özellik­le 1914’ten beri Fransız dev­rimcilerinin pek de hoşlanma­dığı Marseillaise ve üç renkli ulusal bayrak, artık komünist­lerin de dilinde ve elindeydi. 14 Temmuz gibi hem ulusal hem devrimci bir anmanın birleştirdiği üç parti böylece Halk Cephesi’ni oluşturdular.

    1936 seçimleri ve grevler

    Fransa’da Mayıs 1936 seçimleri hararetli bir ortamda gerçek­leşti. FKP 1932’deki 780.000 oyunu 1.470.000 bine çıkardı. SP, 2 milyon dolayında kaldı. Radikaller ise önemli oranda oy kaybettiler. Sonuçta FKP 72 (önce 10), sosyalistler 149 (önce 97), çeşitli sol 55, Radikal Parti 110 (önce 159) sandalye kazan­dı. Merkez sağ 113, aşırı sağ 111 sandalye kazanmıştı.

    Aslında seçim sonuçları çok büyük bir değişimin ol­madığını gösteriyordu. Katı­lım oranı % 84,30 ile önceki­nin yarım puan üzerindeydi. Genel olarak sağ ve sol oyla­rın toplamında sağ 37, 35’den 35, 88’e gerilemiş; Halk Cep­hesi partileri ise 44, 8’den 45,9’a yükselmişti. Bölgesel olarak da sol yine kentlerde ve orta kesimde, sağ ise kır­salda ve ülkenin kuzeyinde egemendi.

    Seçim sonuçları ilan edilir edilmez, yaygınlaşmaya başla­yan fabrika işgalleriyle grevler patlak verdi. 24 Mayıs 1936’da, 1871 Paris Komünü’nde ölen­lerin anısına yapılan törene o güne kadar görülmemiş bir kalabalık, 600 binin üzerinde insan katıldı ve göstericiler ko­münarların kurşuna dizildiği bölgeye doğru yürüdü.

    4 Haziran’da hükümet ku­ruldu, ancak sendikaların olma­dığı yerlerde bile grevlerin pat­lak vermesi denetimi giderek zorlaştırıyordu. Çeşitli hizmet­ler durma noktasına gelirken, sendikalar kendilerine rağmen yaygınlaşan grevleri durdurmak için müdahale ettiler.

    Sanatçı-işçi elele

    A.E.A.R’ın (Devrimci Yazarlar ve Sanatçılar Birliği) girişimiyle 1934’kurulan Paris Halk Korosu, Montrouge’da bir fabrikada grevci işçilere şarkı söylüyor, Temmuz 1936.

    7 Haziran gecesi başbakan­lık konutunda Léon Blum’un başkanlığında, işçi ve işveren temsilcileri (sendikalar) ile ya­pılan toplantıdan % 7-15 ücret artışı, özgür sendika seçimi, işçi temsilcilerinin seçimi gibi maddeler kabul edildi. Sendi­kacılar işverenlere işçileri de­netimde güçlük çektiklerini belirtiyorlardı!

    Yine de tarihte ilk kez iş­çiler bir bütün olarak ve aynı anda ücret artışı, çalışma saati­nin düşürülmesi ve ücretli tatil başta olmak üzere dünya tari­hine geçecek kazanımlar elde etmişlerdi.

    Durumun belirsizliği kar­şısında aba altından sopa gös­termek için Léon Blum, “sen­dikal örgütlenmeye yabancı ve şüpheli grupların sızdığı yönünde duyumlarımız var” diyor ve ardından Lutte Ouv­rière gazetesine el konuyor ve yöneticileri kovuşturuluyordu. FKP önderi Thorez de, “işçi sınıfını tehlikeli bir maceraya sürüklemek üzere harekete sı­zan şüpheli unsurlar”a dikka­ti çekiyordu. Thorez, iktidarı almanın sözkonusu olmadığı­nı söylemekle kalmayıp “bir grevi sonlandırmayı bilmek gerekir” diyerek tavrını açık­lıyordu.

    Halk Cephesi’nde yalpalanmalar

    Halk Cephesi’nin kurucuları arasında başından beri varo­lan bir takım anlaşmazlıklar Temmuz 1936’da İspanya İç Savaşı’nın patlak vermesiyle iyice su yüzüne çıktı.

    Blum hükümeti tıpkı İn­giltere gibi, savaşa müdahale etmeme politikası güttü. Bu­na göre Franco’nun yanısıra, Hitler ve Mussolini tarafından İspanya’ya gönderilen İtalyan ve Alman faşistlerine karşı da mücadele eden Cumhuriyetçi İspanyollara silah verilmeye­cekti. FKP silah gönderilmesi için bir kampanya yaptıysa da Blum hükümetine bağlı kal­dı. İspanya İç Savaşı boyunca Banque de France, Cumhuri­yetçilerin talebine rağmen ka­sasında bulunan İspanyol al­tınlarını göndermedi. Altınlar ancak Franco’nun zaferinden sonra iade edilecekti!

    1 FİLM

    “La vie est a nous” (Hayat Bizimdir)

    Yönetmen: Jean Renoir

    1936 sonbaharından itiba­ren Halk Cephesi koalisyonu bozulmaya başladı. Radikaller sosyalistlere yüklendi ve Léon Blum mâli konularda tam yet­ki istediğinde sağla işbirliği yaparak hükümeti düşürdüler. Blum’un yerini radikal Camil­le Chautemps aldı.

    Savaştan önceki son iş­çi silkinişi, 30 Kasım 1938’de Chautemps’ın yerine geçen bir başka radikal olan Daladier hükümetini protesto etmek için ilan edilen genel grevdi. Ancak pek takipçisi olmadı. Halk Cephesi’nin iki yılı, Haziran 1936’yı gerçekleşti­ren işçi sınıfının gücünü sön­dürmüştü. Ücretleri düşürme­den ve hatta artırarak çalışma haftasının 40 saate indirilmiş olması gibi önemli kazanımlar tasfiye ediliyordu. Aşağıdan, sendika ve parti aygıtları dı­şından gelişen hareket, hükü­met hesaplarının kıskacında sıkışmış, yörüngesiz kalmış­tı. İşten çıkarmalar, hapsedil­meler gündelik hale gelmişti. Mali ve ekonomik sorunlarla başedemeyen Blum, aşırı sa­ğın saldırıları karşısında iyice zayıfladı. Radikal Daladier’nin başa geçmesinden sonra yeni­den 48 saatlik iş haftasına geri dönüldü. İşten çıkarmalar, tu­tuklamalar işçi hareketini iyi­ce zayıflattı. FKP ciddi oranda üye kaybetti. Sonunda Halk Cephesi dağıldı.

    1 KİTAP

    Juin 36 – İşçi Sınıfı Arafta,

    Yazarlar: Jacques Danos – Marcel Gibelin

    KRONOLOJİ

    Fransa’yı sarsan beş yıl

    1934

    6 Şubat Paris’te 40 bin kişinin katıldığı ve 15 kişinin öldüğü aşırı sağ gösteriler.

    7 Şubat Daladier hükümetinin istifası, radikal Doumergue’in iş başına gelmesi.

    9 Şubat CGT ve Komünist Parti’nin karşı gösterisi. 6 ölü.

    12 Şubat CGT’nin genel grev ilanı ve CGTU’nun da desteğiyle 100 binden fazla emekçinin toplanarak “Birlik!” talep etmesi.

    23 Haziran KP siyasi bürosunun, savaşa ve faşizme karşı mücadelede SP’ye eylem birliği önermesi.

    2 Temmuz Paris bölgesindeki iki partinin örgütlerinin ortak mitingi.

    27 Temmuz Savaş hazırlıklarına, kararna­melere, aşırı sağın eylemlerine karşı SP-KP eylem birliği anlaşması.

    1935

    15 Mart Askerlik hizmetinin 18 aydan iki yıla çıkarılması.

    15 Mayıs Fransa-SSCB karşılıklı yardım anlaşması.

    14 Temmuz “Ekmek, barış ve özgürlük” slo­ganlarıyla Paris’te toplanan 500 bin kişinin Halk Cephesi’nin zeminini hazırlaması.

    17 Temmuz Kamu sektöründeki maaşların yüzde on düşürülmesi.

    6-8 Ağustos Brest ve Toulon’da gösteri ve grevler.

    6 Aralık Silahlı milislerin ve faşist birliklerin feshedilmesi.

    1936

    12 Ocak Radikal Parti, SP ve KP’nin oluştur­duğu Halk Birliği’nin seçim platformunun yayınlanması.

    2-5 Mart CGTU’nun “birlikçi” komünistlerinin CGT’ye katılması.

    26-3 Nisan Genel seçimlerde Halk Cephe­si’nin zaferi.

    11 Mayıs Fabrika işgalleriyle büyük bir grev hareketinin başlangıcı.

    4 Haziran KP’nin desteği ve radikallerin ka­tılımıyla Léon Blum hükümetinin kurulması.

    6 Haziran Halk Cephesi hükümetinin 210’a karşı 384’le güvenoyu alması.

    7 Haziran Grevlerin yaygınlaşması.

    11 Haziran Ücretli tatil ve 40 saatlik çalışma haftası yasasının kabulü. Thorez’in “bir grevi bitirmeyi bilmek gerek” çağrısı.

    18 Haziran Aşırı sol örgütlerin feshi.

    21 Haziran KP yayın organı L’Humanité’nin “Yaşasın Fransız ulusunun birliği!” başlığını atması.

    28 Haziran KP’nin eski yöneticisi Jacques Doriot’nun aşırı sağcı Fransız Halk Partisi’ni kurması.

    14 Temmuz 1 milyon kişinin katıldığı büyük gösteri.

    Ağustos başı: Grevlerin sona erdirilmesi.

    1937

    13 Şubat Léon Blum’un reformlara ara verildiğini açıklaması.

    18 Nisan Anti faşist göstericilere polis müdahalesi, 5 ölü.

    21 Haziran Léon Blum’un istifası, yerine Radi­kal Parti’den Camille Chautemps’ın gelmesi.

    1938

    13 Mart Léon Blum’un yeniden hükümet başkanı olması.

    8 Nisan Léon Blum’un ikinci istifası ve yerine radikal Edouard Daladier’nin gelmesi.

    4 Ekim KP milletvekillerinin hayır oyuna karşı Münih Antlaşması’nın onay­lanması.

    27 Ekim Radikal Parti’nin çekilmesiyle, Halk Cephesi’nin resmen sona ermesi.

    2-13 Kasım Haftalık çalışma saatinin 48’e çıkarılması.

    30 Kasım Genel grevin ardından kitlesel işten çıkarmalar.

    ANALİZ

    Fransız solunun sefaleti

    Mayıs-Haziran 1936 olayla­rını değerlendirirken, işlet­melerde mücadeleleri geliştirenin Halk Cephesi değil, kararlılıkları ve mücadele azimleriyle işçiler olduğu unutulmamalı. Böylesi bir hareketlilik olmadan Halk Cep­hesi’nin kazanımlar elde etmesi mümkün değildi. Halk Cephesi mevcut sistemi değiştiren değil, sistemde iyileştirmeler yapmak zorunda kalmış bir hükümetti.

    Troçki, hadiseler sırasında sıcağı sıcağına şöyle yazmıştı: “Grevlerin hız kesmesi, denilebilir ki, Halk Cephesi hükümetinin yarattığı umut dalgasının bir sonucuydu (…) İşçiler grevle, hü­kümetin iyi niyetinden duydukları kuşkuyu ya da en azından onun engelleri yok etme, üstlendiği gö­revleri başarma kapasitesine karşı hissettikleri güvensizliklerini dile getirdiler. Proleterler hükümete ‘yardım etmek’ istiyor, fakat bunu kendi meşreplerine uygun bir şe­kilde, proleter tarzda yapıyordu”.

    Fransa’da her 6 ile biten yılda, Halk Cephesi yeniden değer­lendirilir. Son yıllarda Moskova arşivlerine ulaşılabilmesi, yeni belge ve bilgilerin de ortaya çıkmasını sağladı. Bu arşivler yalnızca FKP’nin geçirdiği evreler açısından değil, Nazi işgali sırasında Almanya’ya, 2. Dünya Savaşı sonrasında ise Moskova’ya götürülen ve ancak 90’lı yılların ortasında Fransa’ya teslim edilen dönemin polis raporları açısından da önemli.

    Bu raporlar 30’lu yıllardaki olaylarda şu veya bu şekilde yer alan, siyasal ve sendikal mücade­lede öne çıkan simaların yanısıra, sade yurttaşların da nasıl takip edildiklerini, fişlendiklerini gös­termektedir.

    Bugün, sağladığı kazanım­ların yanısıra, Halk Cephesi’nin özgürlükler ve demokrasi konusunda sakındığı hususlar da değerlendiriliyor. Bunlardan ilki sömürgeler meselesiydi: Fransız solu kendi öncelikleri uğruna sö­mürge halklarının yaşadıklarına ses etmemişti. İkincisi kadınlara oy hakkıydı: Laiklik konusun­da çok titiz olan Radikal Parti, muhafazakarlığın ve Katolikliğin etkisiyle bu hakka karşı çıkıyor, sol da bunun bir özgürlük mese­lesi olduğunu gözardı ediyordu. Üçüncü husus, özgürlükleri öne çıkarma iddiasında olan bir hare­ketin, Stalin Rusyası’ndaki Mos­kova Mahkemeleri’ni (1936-38) ve toplama kamplarını sessizce geçiştirmesiydi.

  • ‘Proleter Devrimi’ kapitalizmi getirdi

    Mao’nun son büyük projesi olan ve 1966’da başlayıp 1976’da sona eren ‘Büyük Proleter Kültür Devrimi’, “Çin’deki burjuva unsurları temizlemeyi” hedefliyordu. Tarihsel Maoizm yerini kişi kültüne bıraktı. ‘Revizyonist’likle suçlanarak zulme tâbi tutulanların sayısı 36 milyona, öldürülenlerin sayısı 1,5 milyona ulaştı. Sonuçta Çin, 80’li yılların başında sosyalizmden kapitalizme geçti!

    Günümüz dünyasını bi­çimlendiren en önem­li olaylar arasında 1949 Çin Devrimi önemli bir yer tu­tar. 18. yüzyılın sonunda dünya­nın en büyük birkaç ekonomi­sinden biri olan Çin, bu devrim sayesinde yüz yıllık bir aradan sonra ulusal birliğini sağlamış ve kendine has bir tarihle bu­güne gelmiştir. Çin Devrimi bir köylü devrimi olmaktan ziyade, kentten gelen bir parti-ordunun köylüleri seferber ederek ikti­darı fethetmesiydi.

    20. yüzyıldaki üç devrimin (1911-1927-1949) ardından Rusya’dan farklı bir sosyalist merkez olarak uzun süre başka ülkelerdeki hareketlere ilham kaynağı olan Çin, tek parti dik­tatörlüğüne rağmen çok bü­yük çalkantılar yaşamış ve kısa aralıklarla büyük dönüşümlere sahne olmuştur. 1966’da başla­yıp en uç noktalarına 1968 ve 1969’ta varan, 1976’da sona eren “Büyük Proleter Kültür Devri­mi”, 1949 Çin Devrimi ile bu­günkü Çin arasındaki bir kav­şak noktasına işaret eder. Yarı sömürgelikten gelip kendine sosyalist diyen ve ardından ko­münist partisi ve devlet aracı­ğıyla kapitalist dünyada benzer­siz bir yer edinen bir ülke…

    1949 Devrimi’nden son­ra yeni rejimin temel direği 4,5 milyon üyesi olan komünist partisi (ÇKP) olmuştu. Devle­te hakim olan parti aracılığıyla, yukardan ülkenin modernleş­tirmesi hedeflenmekteydi. Dev­letçi yaklaşımla, toplumsal sı­nıfların olmadığı, ırk ve ulustan azade bir eşitlikçilik içeren dev­rimin vaadleri arasındaki çeliş­kiler, modern Çin’in gelişimini şekillendiriyordu.

    Mao Zedong hem yeni cum­huriyetin başkanı hem parti

    başkanı hem de onun askerî ko­misyon başkanıydı. Savaş bo­yunca düşman bölgelerinde ye­raltı faaliyetleri gösteren ağlarla ilişkileri, yani kentte işçi çalış­masını sürdüren Lui Şaoçi, oto­didakt iktisatçı Çen Yun, 1955 Bandung Bağımsızlar Konfe­ransı’nın önde gelen siması dip­lomat ve yönetici Çu Enlay gi­bi diğer ulusal yöneticilerin de önemli rolleri vardı.

    Devrim adına kültür katliamı


    Kültür Devrimi sırasında, Çin’in kültürel geçmişi de hedef alınmıştı. Bir Konfiçyus tapınağının oymalı tarihi kapısı, genç bir Maoist tarafından parçalanıyor, 1969. Hükümet afişinde “Kültür devrimi yeni bir dünya yaratacak” deniyor ve bir Kızıl Muhafız, Buda heykeli ile geleneksel kitapların atıldığı bir yığına balyoz vuruyor (aşağıda).

    1949’da radikal devrimci bir dinamiği olan rejim, yirmi yıl sonra 1966’da “Kültür Devrimi” olarak adlandırlan keskin bir kriz tarafından kılcal damarla­rına kadar sarsıldı.

    Kültür Devrimi ne basit bir iktidar mücadelesine ne de ide­olojik bir takıntıya indirgenebi­lir. Mao’nun bu hamleyi yapma­sının ardında uluslararası ko­münist hareketteki gelişmeler (Stalin’in ölümü, Doğu Berlin ve Macaristan ayaklanması, Kruş­çev’in Stalin’in cürümlerini dile getirdiği 22. Kongre konuşma­sı…) ve Çin’in bu durum karşı­sında kendini bir merkez olarak konumlandırması; 1949’dan sonra Sovyet tarzı bir gelişme seyrini öngörmüşken Stalin’in ölümünden sonra SSCB ile ge­rilimler; başta Uzakdoğu olmak üzere Afrika dahil dünyanın dört köşesinde siyaseten söz sahibi olma talebi ve “Büyük İleri Atılım”ın başarsızlığının önemli payı vardır. Mao kendi tarihsel konumunun pekiştiril­mesi açısından da bu hamleyi gerekli görmüştür. Kültür Dev­rimi Mao’nun da bir kült haline getirilmesiyle birlikte sürdürül­müştür.

    Devrimin ilk yıllarında ÇKP, halk kitlelerinin önemli kesim­lerinden üyeler kazanmaya de­vam etmiş, ülkenin moderni­zasyonunu eşitlikçi özlemlerle önüne koymuştu. Ancak aynı zamanda siyasi iktidarı elinde tutan, buradan toplumsal ayrı­calıkları giderek artan yeni seç­kinlerin partisi haline gelmeye de başlamıştı.

    Böylece parti-devlet birliği­nin kaçınılmaz sonucu olarak, aşağıdan denetim mekanizma­larının yokluğunda devrimin partisi, inşa halindeki bürokra­sinin partisine dönüşme dina­miğini bağrında taşımaktaydı. Siyasal hayatın zapturapt altına alınmış olması, bağımsız top­lumsal ve sendikal hareketlerin, siyasal çoğulculuk gibi husus­ların bulunmadığı ülkede, top­lumsal çelişkiler de kendilerini oldukça şiddetli bir biçimde ifa­de ediyorlardı.

    Moskova ile anlaşma sonu­cu binlerce Sovyet uzmanı Çin ekonomisini düzenlemek için davet edildiler. Üç yılda tarım­sal üretim çok yüksek seviye­lere ulaştı. 1953-57 döneminde nüfusun yüzde 90’ının kırsal­da yaşadığı ülkede yatırımla­rın yalnızca yüzde yedisi tarıma ayrıldı. Sovyet mühendisleri Çin’in çağdaş ekonomik temel­lerini oluşturdular.

    Yüz Çiçek Açsın!..

    Rejim ilk ciddi bunalımı­nı, 1953-56 Doğu Avrupa’daki ayaklanmalarda öne çıkan ta­lepler, 1953’de Stalin’in ölümü, 1956’da Kruşçev’in 20. Kong­re’de Stalin’in cürümlerine iliş­kin yaptığı açıklamaların ardın­dan, bu tür gelişmelerin kendi­sine de yansıyabileceği üzerine aldığı tedbirlerle üretti.

    1954-55 yıllarında aydın­larla ÇKP arasında zorlu geri­limler başgösterdiğinde, parti kendine yakın aydınlar da da­hil olmak üzere baskıcı bir po­litika benimsedi. 1957’deki bir söylevinde Mao, burjuva ide­olojisinden yaşayakalanların ve bürokratik çalışma tarzının ağırlığından söz ederek, “yüz çiçek açsın, yüz fikir yarışsın” sloganıyla siyasal ve kültürel liberalleşme kararını ilan etti. Sözün nereye varacağını kesti­rememişti. Birkaç ay içinde üye sayısı 10 milyona çıkmış olan ÇKP hedef tahtası haline gel­di. Öğrenciler anayasal hakla­ra ve özellikle ifade özgürlüğü­ne saygı gösterilmesi talebiyle parti kademelerine, otoriterliğe, dogmatizme meydan okuma­ya başladı. Önemli sayıda köylü kooperatifleri terk etti, grevler patlak verdi.

    Mao ve eşinin parlak günleri

    Mao ve son eşi Çiang Çing, Kültür Devrimi yıllarında…

    “Yüz Çi­çek Açsın” kampanyası­nın başarısız­lığa uğraması rejimin gele­ceği açısından kalıcı sonuçlar doğurdu. ÇKP öğrenci ve aydın çevrelerine uygu­ladığı baskıyla bu kesimlerle ilişki­lerine kalıcı bir darbe vurdu. 550 bin aydın, ça­lışma kamplarına gönderildi.

    “Yüz Çiçek Açsın”ın ardın­dan çok daha büyük ölçekli bir başka kriz şekilleniyordu. Parti içi dengeler ve partinin köy­lülükle ilişkisi sorgulanır oldu. Kötü hasat koşullarında köylü­lerin hoşnutsuzluğu belirgin ha­le geldi ve ağır çalışma koşulla­rı nedeniyle Kanton’daki liman işçileri greve gitti.

    Büyük İleri Atılım

    O güne kadar Sovyet tarzı hızlı bir sanayileşme peşinde olan Çin, 700 milyona varan nüfu­sundaki köylülüğün ağırlığı­na uygun yeni bir ekonomik yöneliş belirleme ihtiyacı ile karşı karşıya kaldı. Köylülü­ğün kitleler halinde göçünü denetlemek için büyük ölçekli kooperatifler kuruldu, büyük bayındırlık işlerine girişildi, kırsal kesime altyapı ve hiz­metler götürülmeye yönelin­di, küçük kentlerde sanayileş­me ile yerinde kalkınmanın yolları araştırıldı. Ancak ÇKP yönetimi Mao’nun sözüyle “15 yılda İngiltere’yi geçmek” gibi­sine ölçüsüz hedeflerle bu işe girişmişti. Bu hedeflere var­mak için, savaşta kullanılan yöntemler yürürlüğe sokuldu.

    “Büyük İleri Atılım” hal­kın dayanma gücünü zorla­yan bir ritimde dayatılınca ne hazırlık ne koordinasyon için zaman kaldı. Bir ilk başarıdan sonra kaos ve kriz başgösterdi. Demir, çelik gibi mikro ölçek­te yapılan üretimde kalitesiz­lik bela oldu. 1959’da Mao parti yönetimini sorguladı ve Savun­ma Bakanı Mareşal Peng De­huay’in azlini sağlayarak eleş­tirileri susturdu. Ancak aynı yıl kendisi de başkanlığı “Atılım”ı eleştiren Lui Şaoçi’ye bırak­mak zorunda kaldı.

    Buda’yı yakmak 60’lı yılların kültür katliamı sırasında, Çin’deki Buda heykellerinin neredeyse tamamı yakılmıştı.

    1959-61’de ülkenin çeşit­li bölgelerinde kıtlık ve açlık başgösterdi. Çeşitli felaketlerin de etkisiyle, 20 ila 30 milyon insan hayatını kaybetti. ÇKP yönetimi bağımsız kitle örgüt­lenmeleri, demokratik kurum­lar bulunmadığı için gidişatı anlamakta, değerlendirmekte ve önlem almakta geç kalmış­tı. Partiyle köylüler arasındaki gerilim kopuş noktasına vardı ve kimi yerlerde ayaklanmalar başgösterdi. Gecikmeli olarak önlemler alınmaya başlandı.

    Büyük İleri Atılım’ın başa­rısızlığı Mao ve fraksiyonun ağırlığını son derece azalttı, hatta Mao bir yarı-özeleştiride bulundu. 60’lı yılların başların­da Mao’nun partideki otoritesi zedelendiği gibi, partinin top­lumdaki otoritesi de hayli za­yıflamıştı. 1958’de Moskova ile anlaşmazlığın ardından Rusya uzmanlarını geri çekmiş, ar­dından Çin’i dışlayan İngilte­re ve ABD ile nükleer deneme antlaşması imzalamıştı. Mao­ist yönetim için artık “baş düş­man” ABD değil SSCB idi.

    Böylesine karmaşık bir bağ­lamda yönetimdeki çatışmalar, parti çerçevesinde beliriyor­du. Böylece Pandora’nın kutusu açıldı. Sonunda devlet aygıtının önemli bir kısmını tahrip ede­cek olan bir kriz patlak verdi.

    Ülke inkar edilemez bir ge­lişme kaydetmiş; Maoist dev­rim toplumda radikal eşitlikçi özlemleri uyandırmıştı. Oysa kentle köy, toplumsal kesim­ler arasında eşitsizlikler büyük miktarda devam ediyordu. Yeni bir kuşak belirmişti ve öğren­cilerin azımsanmayacak bir kısmı diplomalarına uygun bir iş bulamıyorlardı. Kırda yoksul köylülerle daha zenginler ara­sında veya kentte geçici çalı­şanlarla düzenli ve güvenli ça­lışanlar arasında eşitsizlik de­vam ediyordu. Bunlara iktidar kadrolarının ayrıcalıkları, oto­riterliği ve bürokrasi eklendi­ğinde, 1949’dan beri görülme­miş ölçekteki çelişkiler sokağa taşındı.

    16 Mayıs 1966’da “Prole­ter Kültürü [kurmak] için Bü­yük Devrim” diye ortaya atılan ve Kültür Devrimi diye anılan hareketin ilk resmî bildirisi ya­yınlandı: “Burjuvazinin sinsice partimize sızan temsilcileri… aslında bir karşı devrimci reviz­yonistler takımıdır…”

    Üniversiteler kapatılınca… 1966’da Çin’de bütün üniversiteler kapatılmış, öğrenciler Kültür Devrimi’ne katılmaları amacıyla kırsal bölgelere yollanmıştı. Daha sonra rüzgar tersine dönecek, milyonlarca öğrenci Mao yönetimi için ağır bir sorun haline gelecekti

    Kültür Devrimi

    Hedefte Mao’dan sonra ge­len Lui Şaoçi ve genel sekreter Deng Jiapong’in tasfiyesi vardı. “Revizyonist” diye karalanan aydınlar ve profesörler, hâlâ ayrıcalıklı bir gelirden istifa­de eden eski burjuvalar, yerel parti sorumluları da namlunun ucundaydı. 8 Temmuz 1966’da Mao, Kültür Devrimi’nin ze­minini oluşturan 16 maddelik metin ile ÇKP ve aydınlar ara­sında bir temizliğin gerekliliği­ni ilan etti.

    Ağustos ayında Mao, “ka­rargahları bombalayın” şiarıy­la açıkça ÇKP’nin iki numara­sı olan Liu Şaoçi’ye savaş ilan etti. Liu Şaoçi “kapitalist yolu izlemekle” suçlanıyordu. Şao­çi parti hiyerarşisinde ikinci­likten sekizinciliğe geriledi, Ekim’de “özeleştirisini verdi”, 1967’de partiden ihraç edildi. Ekim 1968’de cumhurbaşkan­lığından alındı ve bir yıl sonra hapiste öldü.

    Mao, Kızıl Muhafızlar’ın örgütlenmesini ve “Devrim­ci Komiteler”in kurulmasını önerdi. Kızıl Muhafızlar top­lumsal kökenler gözönüne alı­narak oluşturulmaya çalışılı­yordu. Bunun için yoksul köy­lü, işçi, savaşta ölen, asker ve devrimci kadroların çocukları özel olarak yetiştirilmeye baş­landı.

    Aralık’ta sanayi merkezi Şanghay şiddetli çatışmaların merkezi haline geldi ve geçici işçilerin önemli bir rol üstlen­dikleri kendiliğinden bir genel grev patlak verdi. Bu hadise si­yasi literatüre “Ocak 1967 Fır­tınası” ve “Şanghay Komünü” olarak geçti.

    Sonrasında karışıklıklar kır­sal kesime de yayılmaya başla­dı. ÇKP ve yönetim darmadağın oldu, parti yönetimi bölündü. Kırsal bölgelerde artık gerçek bir içsavaş yaşanıyordu. Ancak isyancıların da kafaları karışık­tıve demokratik özlemlerle baş­layan Kültür Devrimi, siyasal bir açılımda bulunamadan aşırı şiddetli fraksiyonel çatışmanın girdabına kapılmıştı.

    ÇKP içindeki bütün eğilim­ler, ayakta kalan tek kurum olan orduya dayanarak partiyi ve yönetimi yeniden inşa etmeyi acil bir sorun olarak görüyorlar­dı. Ağustos 1967’de Mao da bu konuda açık tavır alarak Kültür Devrimi’nin rüzgarını tersine estirmeye başladı. Ancak olay­ların durulması zaman aldı ve 1968’e kadar birçok yerde şiddet olayları devam etti.

    Temmmuz 1968’de Mao, si­lah bırakmayı reddeden Kızıl Muhafızlar’ın üzerine orduyu gönderdi. Eylül ayında yüzbin­lerce eski öğrenci Kızıl Muha­fız, zorunlu eğitim için kırsal bölgelere yollandı (nihayetinde bunların sayısı 16 milyona va­racaktır).

    Aylar boyunca Kültür Dev­rimi’nin isyancıları ender rast­lanan bir özgürlükle bütün Çin’i ayaklanmaya çağırmak üzere dolaştılar. Elbette ÇKP’nin de­ğişik fraksiyonları tarafından (özellikle Mao) manipüle edildi­ler. İsyancılar kendi aralarında da çatışmaya başladılar. Rekabet halindeki siyasal ve askerî güç­ler de durumdan vazife çıkardı­lar. Kör bir şiddetle, aralarında devrimci mücadelenin emek­tarları da olmak üzere “reviz­yonist” olmakla itham ettikleri yaşlıları kimi zaman tartaklaya­rak, kimi zamansa işkence ya­parak, özeleştiriye davet etiler. Esas olarak öğretmenler ve eği­tim kadroları hedef alındı. Ülke­deki anıtların üçte ikisi, özellikle Budist tapınaklar tahrip edildi. Bütün eski sinema, opera, tiyat­ro, müzik gösterileri yasaklandı, gösteri mekanları kapatıldı. Sa­natçılar öldürüldü veya sakat­landı. Piyanistlerin parmakları, akrobatların kolları kırıldı.

    Zulme tâbi tutulanların sa­yısı 36 milyona, öldürülenler ise 1,5 milyona ulaştı. Yalnızca Şan­ghay’da 150 bin konut elekten geçti. Pekin’de ise “Kızıl Muha­fızların en az bir kişiyi döverek öldürmediği pek az ev var”dı. Müzik aletlerinden geçmişe ait sanat eserlerine, elyazmala­rından paralara ne bulunduy­sa tahrip veya müsadere edildi. Evcil hayvan beslemek, saksı­da çiçek yetiştirmek, geçmişin mirası olarak mahkum edildi. Ülkenin batısındaki Müslüman bölgelerinde Kur’an’lar büyük ateşlere atıldılar. Birçok aydın intihar etti, bazıları öldürüldü.

    Özeleştiri işkencesi ÇKP’nin taşra örgütlerinde “burjuva kültürü”nü savunduğu tespit edilenler, kalabalıklar önünde özür, dilemeye zorlanmışlardı.

    Aydınlara zulüm

    Aydınlar ve profesörler “el eme­ği ile yeniden eğitilmek üzere” kırsal bölgelere sürüldüler. Kül­tür Devrimi’nde yüz milyon in­san taciz edildi; yani her iki ye­tişkinden biri!

    1966-68 yıllarından çıkıldı­ğında ÇKP yıkıntı halindeydi. Si­yasi Büro’nun on bir üyesinden sekizi ya hapisteydi ya da yeni­den eğitimde. Merkez Komite­si sorumlularının onda dokuzu ıskartaya çıkartılmıştı. Merkez Komitesinin 63 üyesinden 43’ü kaybolmuş, 9’u ağır şekilde eleş­tiriye uğramıştı. Önceki kongre­de Merkez Komitesine seçilen 279 üyenin yalnızca 53’ü sonra­ki kongrede yeniden seçilmişti. Birçok yerde parti aygıtı silin­mişti. Bu kongredeki 1512 dele­genin dörtte üçü Halk Kurtuluş Ordusu üyesiydi. Parti, Mao’nun düşüncesi ve onun oynadığı rolü onayladı ve Mao’dan sonra onun yerine Lin Piao’nun geçeceği­ni belirledi. Yine de yeni siyasal büro bir bütünlük arz etmiyor­du. Her biri Mao’ya yaslandığını söyleyen üç fraksiyon bulunu­yordu. Lin Piao, askerî ve sivil pragmatiklerin desteklediği Çu Enlay ve daha sonra “Dörtlü Çe­te”yi oluşturan “Şanghay Grubu” tarafından desteklenen Mao’nun eşi Jiang Çing.

    1969’de toplanan ÇKP’nin 9. Kongresi krize bir çözüm ge­tirmemiş, Mao ile düne kadar Maoistlerin en birincisi olarak takdim edilen ordu komuta­nı Mareşal Lin Piao arasında yeni bir çatışma çıkmıştı. Lin Piao’nun Mart 1971’de “uçakla Moskova’ya kaçarken” denile­rek, bir yıl sonra ilan edilen ölü­müyle bu gerilim sonlandı. Mao, Dörtlü Çete’yi destekleyerek Lin Piao’yu Konfüçyus’un gerici düşüncelerine hizmet etmekle itham etti. 100’den fazla general kızağa çekildi. Onun tasfiyesi ile Dörtlü Çete ile Çu Enlay arasın­daki mücadele kızıştı. Çu Enlay kansere yakalanınca onun eki­binden Deng Jiaoping öne çıktı ve 1973’de siyasi büroya seçildi.

    Böylelikle 1970’lerin başla­rında Çin Devrimi’nin tarihsel önderlerinin büyük bir kısmı ıs­kartaya çıkartılır. Mao’nun son eşi Çiang Çing’in de dahil oldu­ğu “Dörtlü Çete” diye de anılan “Şanghay Grubu”na iktidar yolu açılmış olur. 1973’de Dörtlü Çe­te duruma hakim olsa da, kırsal kesimde denetim kaybolmaya başlar. Çu Enlay, Kültür Devri­mi’ni eleştirir ve mirasını red­deder. Mao ve Dörtlü Çete parti içinde egemenliğini kaybetme­ye başlar.

    İktidar savaşının kurbanı gençler Ülkede yaşanan çalkantılar, ÇKP içinde iktidar mücadelesi veren çeşitli grupların çatışmalarıyla tetikleniyordu. Gençler, bu fraksiyonların kullandığı en önemli toplumsal kesimlerden biriydi.

    Kültür Devrimi’nin sonu

    1976’da Çu Enlay ölür. İki kana­dın çatışmasından yararlanan içişleri bakanı Hua Guofeng ikti­darı ele geçirir ve başbakan olur. Eylül’de Mao ölür. Ordunun des­teklediği Hua Guofeng ile med­ya ve milislerin desteğini alan Çiang Çing karşılıklı olarak dar­be hazırlığına girişirler. Ekimde “Dörtlü Çete” üyeleri tutuklanır. Milisler mücadele etmeden tes­lim olurlar, halk “kızıl impatori­çe”nin tutuklanmasını destekler. Deng Jiaoping yeniden sahneye döner, bir yıl sonra itibarı iade edilir. 1949’un radikal eşitlikçi umutları, iktidardaki fraksiyon­ların kendi aralarındaki çatış­malara kurban edilmiş ve artık Çin toplumu yepyeni bir yörün­geye girmişti.

    Yirmi yılda ÇKP’nin halkla ilişkileri nitel olarak dönüşü­me uğramıştı. Yüz Çiçek Açsın Kampanyasında partiyle aydın­ların önemli kesimi arasındaki ilişki bozulmuştu. Büyük İleri Atılım sırasında köylülükle iliş­kiler değişmişti. Kültür Devrimi ile öğrencilerin yanı sıra işçile­rin radikal kesimleriyle bağlar zayıflamıştı. “Tarihsel” Maoizm yerini kişi kültüne bırakırken, 1960’lı yıllarda beliren eşitlikçi özlemler de gölgelenmişti.

    1967-69’da Mao siyasal ola­rak ölmüştü. 70’li yıllardaki ağır hastalığının ardından 1976’da ölümüyle “Dörtlü Çete” sanık sandalyesine yerleştirildi. Kül­tür Devrimi, Mao’nun son bü­yük projesiydi. Ancak Kültür Devrimi’nin yenilgisi, Çin’in Deng Jiaoping öncülüğünde Ba­tı tipi ekonomik gelişmeye yö­nelmesine yol açacaktı. 80’li yıllarda yarı özel yarı devlet kapitalizmiyle “sosya­lizmden kapitalizme” geçiş 90’lı yıllarda tamamlandı. Bu döne­me damgasını vuran ise Kültür Devrimi’nde gözden düşmüş olan Dang Jiaoping oldu.

    Gövde gösterisi Mao, 26 Temmuz 1966’da Yangzi Nehri’nde uzun süre yüzmüş ve bu sembolik eylem Kültür Devrimi’nin başlamasıyla ilişkilendirilmişti.

    KÜLTÜR DEVRİMİ’NİN ÖNEMLİ DÖNEMEÇLERİ

    1964 Mao’nun yazdığı Küçük Kızıl Kitap’ın ilk baskısı.

    1965 Merkez Komitesinin gizli toplantısında Mao’nun “gerici ideolojinin eleştirisi”ni gündeme getirmesi.

    Mart 1966 Mao’nun, Siyasi Büro toplantısında aydınlara karşı bir kültür devrimi başlatmayı önermesi.

    Mayıs 1966 Siyasi Büro’da Jiang King, Çen Boda, Kang Şeng’den oluşan ve görevi partide, orduda, hükümetteki “burjuva” unsurların izini sürmek olan Kültür Devrimi komitesinin kurulması.

    Mayıs 1966 Pekin Ünivesitesi’nde ilk “Kızıl Muhafız” birliğinin oluşturulması.

    Haziran 1966 Kültür Devrimi’ne katılmaları amacıyla üniversite öğrencilerinin belirsiz bir süre için tatile çıkarılması.

    Temmuz 1966 Mao’nun hem SSCB hem de Çin’deki potansiyel revizyonistlere karşı Kızıl Bayrak ve Halkın Günlüğü gazetelerinde yazıları.

    Temmuz 1966 Mao’nun Yangzi nehrinde uzun süre yüzerek “gövde gösterisi” yapması.

    Ağustos 1966 Genelkurmay Başkanı General Lo Jui-Çing’in kızağa alınması.

    Ağustos 1966 Mao’nun “karargahları bombalayın” diyerek başkan Liu Şaoçi’ye dolaylı olarak saldırması, şiddetin başlaması.

    Ağustos 1966 Gençliği Kızıl Muhafızlar olarak sefererber edecek 16 maddenin ilanı.

    Ağustos 1966 1 milyonun üzerinde Kızıl Muhafızın Tiananmen’de toplanıp Mao’yu selamlaması.

    Ekim 1966 Başkan Liu Şaoçi ve Deng Jiaoping’in afişlerde “burjuva revizyonist” şefler diye itham edilmeleri

    Ocak 1967 Ordunun tarafsız kalmayıp Maoist unsurları destekleme emri alması.

    Temmuz 1967 Üniversitelerin yaklaşık 1 yıl sonra yeniden açılması.

    Eylül 1967 Karışıklıkları bastırmak için orduya ateş açma yetkisi verilmesi.

    Ekim 1976 “Dörtlü Çete” üyelerinin Mao’nun vasiyetini tahrif etmek ve darbe hazırlamakla itham edilerek tutuklanması.

    Ağustos 1977 ÇKP’nin Kültür Devrimi’nin resmen sona erdiğini açıklaması.

    SARTRE, FOUCAULT, GODARD VE DİĞERLERİ…

    Batılı aydınların Çin ve Mao illüzyonu

    Batı’da Maoizmin altın çağı 60’ların sonu ve 70’lerin ortalarına kadar sürdü. Yani tam da Kültür Devrimi döneminde. 1974’te Çin’e giden Fransız edebiyatının büyük üstadı Roland Barthes, dönüşünde hayli heye­canlıydı. Keza Philippe Sollers, “Çin’de gerçek bir burjuva karşıtı devrim” gördüğünü söyleye­cek, feminist profesör-yazar Julia Kristeva, “Mao kadınları özgürleştirdi” diyecektir.

    Ghuul tarafından yapılan bir çizim: “Sartre: Gen Aktarımlı Çin Balığı”

    Sinemanın öncü yaratıcı­larından ve 1967’de “Çinli” isimli bir film çekmiş olan J. L. Godard, Fransanın ünlü mimar ve şehircilerinden Roland Castro da bu kervanın yolcularındandı. Maoist olmamakla birlikte, J. Lacan ve Michel Foucault’yu da Kültür Devrimi’nden etkilenenler arasında sayabiliriz. Mao’yu bir filozof olarak önemseyen Louis Althusser ise, düşünsel olarak daha köklü bir ilişkiye geçmişti.

    La Cause du Peuple gazetesi­nin savunucusu Jean-Paul Sartre için ise zaten Mao’dan ibaret olan Çin’deki Kültür Devrimi, onun şahsında önemli bir gelişmeydi. Bugün artık ünlü bir filozof olan Alain Badiou da bu rüzgara kapı­lanlar arasındaydı.

    Batılı aydınlar için Kızıl Kitap’ın öncülüğündeki Kültür Devrimi, Kremlin’in köhne bürok­rasisine karşı komünizme yeni bir nefes kazandıracak bir hamle olarak değerlendirildi. Örneğin aydınların kırsal bölgelere sürül­mesi, kafa ve kol emeği arasında­ki ayrımın giderilmesi yönünde bir çaba olarak görülüyordu.

    Bu aydınların önemli bir bö­lümü, özellikle Simon Leys’in (Pierre Ryckmans) “kralın çıp­lak olduğunu” anlatan Başkan Mao’nun Yeni Elbisesi kitabıyla başlayan üçlemesinin etkisiyle, hızla bu Çin-Mao hayranlığından uzaklaştılar. Sonrasında ise “Çin usulü” gibi olmasa da özeleştiri yapana pek rastlanmadı.

  • Eller yukarı Gringo!

    Eller yukarı Gringo!

    Meksika Devrimi’nin iki liderinden biri Pancho Villa, 9 Mart 1916’da Amerikan topraklarındaki Columbus’a saldırmış ve şehri yakıp yıkmıştı. Gerilla savaşının tarihini başlatan ve sonraki yılların istilacı Amerikası’nı istila eden Villa’nın olağanüstü öyküsü.

    95f42/benn/2099/p4
    Torreon fatihi
    26 Nisan 1913’te Durango ve Chihuahua’daki asi komutanlar Jimenez’de buluşup, demiryollarının kavşak noktasındaki Torreon şehrini ele geçirmek için Villa’yı lider seçtiler. Muzaffer komutan Pancho Villa, süvarilerinin önünde Torreon muharebesinde, 29 Eylül-1 Ekim 1913.

    Günümüzden 106 yıl ön­ce başlayan Meksika Devrimi, kesintili oldu­ğu kadar uzatmalı bir devrimdi. Birkaç yıl içinde Pancho Villa ve Emiliano Zapata gibi gele­neksel politik aktörlere benze­meyen gerçek köylü liderleri­nin sahneye çıkması modern tarihin benzersiz bir vakasıydı.

    5640-02

    6 Aralık 1914’te yerel kıya­fetleriyle Mexico’nun en bü­yük meydanı Zócala’ya giren isyancı güçlerin önünde, sekiz “general” yürüyordu. Beş yıl ön­ce hiçbirinin askerlikle ilişkisi yoktu. Onlar, köylü, öğrenci, sı­ğır hırsızı, köy öğretmeni, seyis, haydut ve makinisttiler. Ara­larında dönemin Avrupa’daki devrimlerinde ki gibi profesör, avukat, doktor, gazeteci, profes­yonel aydınlar yoktu. Tercü­man ve aracı kullanmıyorlardı. Bu büyük kitle, önlerinde ken­dileri gibi “generaller”le Ulusal Saraya doğru ilerlediler.

    Aşağıdan, halkın içinden gelen bu önderlerin karşısına, zamanla kurumsal siyasetin ye­ni temsilcileri, bir takım sosyal talepleri kendilerine malederek çıkmaya başladılar. İhtiyar kı­tada 1. Dünya Savaşı başlarken Meksika Devrimi’nin rüzgarı aniden ters esmeye başladı.

    Daha birkaç yıl önce dev­riminin önde gelen simaları arasında yer alan Pancho Vil­la, artık ABD tarafından mu­hatap olarak kabul edilmiyor­du. Anayasacıların 1915’deki zaferi ve köylülerin radikaliz­mi, ABD’yi Villa’yı gözden çı­karıp Carranza’ya yakınlaştır­dı. 1915 sonunda ABD Başkanı Wilson, Venistiano Carran­za’yı Meksika hükümetinin temsilcisi olarak tanıdı. Aynı zamanda muhalif akımlara si­lah satışına da yasak geldi.

    46696
    Pancho Villa, “kurmayları”yla
    Orijinali Washington’daki Kongre Kütüphanesi’nde bulunan bu fotoğrafın kesin tarihi bilinmiyor. Pancho Villa, çapraz fişeklikleri ve uzun namlulu tüfekleriyle cephaneliği andıran yakın silah arkadaşlarıyla.

    Sonraki aylarda, Carranza hükümetinin Savaş ve Deniz Bakanı Obregon yavaş yavaş öne çıkmaya başladı. Obregon, yeni başlayan Cihan Harbi’n­den dersler çıkararak Pancho Villa’ya karşı mitralyözlerle önemli bir başarı kazanmış ve Villa’nın yenilmez kabul edi­len süvarilerini mağlup etmişti. Villa’nın süvarilerinin uygu­ladığı Apaçi taktiği (Süvariler hızla geliyor, 150 metre kala aniden durup ateş ediyor, sonra yakınlaşıp atın yuları ağızların­da iki ellerinde tabancayla tek­rar ateş ediyorlardı) artık tari­he karışmak üzereydi.

    Meksika Devrimi’nin 1915 Nisan-Haziran arası yaşanan en kanlı çatışmaları sırasın­da Pancho Villa cephane ko­nusunda sıkıntı çekmekteydi. Öte yandan “El Parfumado” (koku sürünmüş) diye aşağı­ladığı Obregon’un saldırıla­rı artmış, ele geçirilen subay­ları kurşuna dizilmişti. Villa hem mali olarak çökmüş hem de cephanesinin önemli bölü­münü kaybetmişti. 20 Aralık 1915’te dağlara çekilerek geril­la mücadelesine başladı.

    Pancho_villa_horseback
    Usta binici
    Asıl adı José Doroteo Arango Arámbula olan Pancho Villa’nın takma isimlerinden biri de usta biniciliğine gönderme yapan El Centaura del Norte’ydi. Yani Kuzeyin Centaur’u (yarı at, yarı insan mitolojik varlık). Villa, devrim yıllarında, at sırtında.

    ABD’nin Carranza’dan baş­kasına silah satmama kara­rından en çok etkilenen Villa olmuştu. Ancak sınıra yakın Ciudad Chihuahua’da konuş­landığından, ABD toprakların­dan gizlice silah temin edebi­liyordu. Silah tedarikçisi ise, son olarak kendisine ödediği altın ve gümüşe göre kalitesiz mühimmat vermiş olan Samu­el Ravel’di. Silah taciri Ravel, “Meksikalı haydutlarla müza­kere etmeyeceğini” bildirin­ce, Villa onun yaşadığı ABD topraklarında bulunan Colum­bus’a saldırmaya karar verdi. 17 Şubat’ta San Jeronimo’dan 589 adamıyla hareket etti.

    Meksika Devrimi’nin ba­şından itibaren Amerikan or­dusu, iki ülke arasındaki uzun sınır boyunca karakollar kur­muş ve birçok kez Meksika­lı isyancılarla çarpışmıştı. Bu çarpışmaların en şiddetlisi, işte Villa’nın bu saldırısı sıra­sında tam 100 yıl önce 9 Mart 1916’da gerçekleşti.

    Villa’nın birliklerine, gene­ral Ramon Banda Quesada ko­muta ediyordu. 444 süvarinin katıldığı bu saldırıda postaha­ne, otel ve evler yakılmış, sekiz asker ve ikisi Meksikalı on sivil öldürülmüştü. Villa’nın adam­larından ise 73’ü ölmüştü. Vil­la’nın adamları ev ev silah taci­ri Ravel’i aradılar ama Teksas’a gittiği için bulamadılar.

    00326
    Zaferin yolu, demiryolu
    Meksika İç Savaşı’nda demiryolları hem stratejik üstünlük hem para demekti. Pancho Villa trenlerden oluşan bir ordu kurmuştu.

    1812 İngiliz-Amerikan Sa­vaşı’ndan sonra ABD toprakla­rının yabancı güçlerce ilk (ve son) istilası, Amerikan kamu­oyunda büyük bir şok etkisi yarattı. Villa’yı yakalayıp yar­gılamak üzere general Pers­hing komutasında bir “ceza­landırma harekatı” düzenlen­di. 14 Mart 1916’da başlayıp 17 Şubat 1917’de sona eren bu harekatta Villa ele geçirileme­di ama, Amerikan ordusu bir yıl sonra Pershing’in de komu­tanlık yapacağı Birinci Dünya Savaşı’nda kullanacağı en mo­dern silahları denemiş oldu. Geleceğin ABD Başkanı Dwi­ght D. Eisenhower ve 2. Dünya Savaşı’nın ünlü generali Pat­ton da bu harekatta teğmen rütbesiyle yer aldılar.

    Pershing, Columbus’a dön­düğünde Villa’yı yakalayama­mış olsa da (bir söylentiye gö­re dizinden yaralanmış olan Villa’nın çok yakınından geç­mişlerdi) onun 33 önde gelen adamını yakalamıştı. Üç hafta boyunca aç bırakılan esirler­den dördü öldü, diğerleri son­radan affedildi.

    General Pershing’in taki­binden kurtulan Villa, kuzey­den gelen gringolara karşı di­renişin simgesi haline gelerek büyük bir moral kazandı. 16 Eylül 1916’da bir zamanlar üs­lendiği Ciudad Chihuahua’ya saldırdı ve siyasi mahkumları serbest bıraktı. O yıl zaferden zafere koşarak büyük kent­ler hariç hemen hemen Chi­huahua eyaletinin tamamın­da kontrolü sağlayan Villa, 22 Aralık’ta Ciudad kentini de ele geçirdi. Bu, Villa’nın son bü­yük zaferi olacaktı.

    İlerleyen yıllarda orta sı­nıfların ve Amerikalıların iş­lettiği madenleri kapattığı için madencilerin desteğini yitiren Villa, 1920’de silahla­rını bırakıp köşesine çekile­cek, 1923’te de bir suikaste kurban gidecekti.

    pancho001
    Kadınları severdi
    Villa, bir kadın kendisiyle evlenmek istiyorsa onunla evleniyordu. Evlenirken de boşanırken de yasaya ihtiyacı yoktu. General, 27 karısından en ünlüsü Luz Corral ile.

    Latin Amerika edebiyatı­nın büyük ismi Uruguaylı yazar Eduardo Galeano, 2013’te Gün­lerin Çocukları kitabının ya­yımlanmasının ardından Amy Goodman’a verdiği bir röpor­tajda Pancho Villa’ya kimsenin bakmadığı bir açıdan bakmıştı:

    “9 Mart 1916 sabahının er­ken saatlerinde Pancho Villa atlılarıyla sınırı geçti, Colum­bus şehrine ateş yağdırdı, bir­çok askeri öldürdü, biraz at ve silah yağmaladı, ertesi gün hi­kayesini anlatmak için Meksi­ka’ya geri döndü. Bu yıldırım harekâtı, Birleşik Devletler’in İngiltere’ye karşı verdiği ba­ğımsızlık savaşından beri ma­ruz kaldığı tek işgaldi. 1812’de bir İngiliz istilası olmuştu ama bence bu gerçek bir istila değil, uzun bir bağımsızlık mücade­lesinin bir fasılasıydı. Pancho Villa’nınki ise gerçek, üste­lik tek istilaydı. Buna muka­bil, Amerika o tarihten bu yana dünyanın hemen hemen bütün ülkelerini istila etti”.

    PORTRE: PANCHO VILLA

    Gerilla savaşının yaşarken yazılan tarihi

    Bir Robin Hood veya bir İnce Memed’di. Kız kardeşini korumak için silaha sarılıp eşkiya olmuştu. Düşmanları için “Cengiz Han”dı. Basit bir sığır çobanıyken “Kuzey Tümeni”nin generali olan bu isyancıyı, Ame- rikalı gazeteci John Reed şöyle takdim eder: “Bu adam tanıdığım en doğal insandı. Vahşi hayvan­lara en yakın olma anlamında doğal…”

    Asıl adıyla Doroteo Arango Arámbula, Haziran 1878’de Durango eyaletinde doğdu. 12 yaşında yetim kalan bu yoksul köylü çocuğu, gömlek değiştirir gibi isim değiştirdi. 1910’a kadar hayduttu, siyasetle ilgisi yoktu. Başkan Madero’ya katıldığında, 400 süvarisiyle binbaşı tayin edildi. Ama bu düzenli askerî ya­şam ona göre değildi. 4 Haziran 1912’de itaatsizlikle suçlanarak tutuklandı. Hapiste tanıştığı genç bir Zapatist sayesinde, devrimin diğer ünlü ismini, onun programını öğrendi, hapisten kaçtı.

    Villa artık askerlerin ve top­rak sahiplerinin işin içinde olma­dığı bir ayaklanmanın gerektiği sonucuna vardı: Yoksulların zamanı gelmişti. Seksen kişiyle yola çıktı, trenleri ele geçirmeye başladı. Gerilla savaşının tarihini başlattı. Onbinlerle ifade edilen güçlere komuta etmeye başladı. Chihuahua’da eyaletini yöne­tirken hazine karşılığı olmayan ama kabul edenin hayatını garantiye alan kağıt para bastı.

    Ondan kurtulmak isteyen yeni lider Carranza, ordusunu modern silahlarla donatmış olan bakanı Obregón’u Villa’nın üze­rine sürdü. Beş yıl sonra 1920’de silahları bırakmak zorunda kaldı. Kendisine verilen topraklarda yaşamaya başladı. 1923’te öldü­rüldü; bindiği arabaya 150’den fazla mermi sıkılmıştı. Geriye, yoktan varolmuş hayatının her evresinden fışkıran bir efsane kalır. Hayatı boyunca 27 defa evlenmiş, 30’dan fazla çocuğu olmuştu.

    Pancho_Villa_bandolier
    (Masis Kürkçügil’in bu yazısı, ilk kez NTV Tarih’in 22. sayısındaki Meksika Devrimi dosyasında yayınlamıştır.)
  • Cezayir’in Mandelası

    Ülkenin bağımsızlık savaşı tarihinin belki de en önemli figürü, önce “demokratik ve anti feodal temelde bir modern devlet”, sonra “ne polis devleti ne köktendinci Cumhuriyet” şiarıyla kitleleri peşindenden sürüklemişti.

    Cezayir Bağımsızlık Sa­vaşı’nı başlatan dokuz tarihsel önderden biri ve yaşayan sonuncusu olan Hoci­ne Ait Ahmed’in (Hüseyin Ait Ahmet) hayat hikayesi, ülkesi­nin tarihini anlatmak için ya­zılmış gibi.

    Küçük yaşta Fransız sömür­geciliğine karşı Cezayir kimliği­nin zaferi için Kabilce ve Fran­sızca şiirler yazmaya başlayan Ahmed, lisedeyken Cezayir Halk Partisi’ne (PPA) katılır ve 16 yaşında partinin merkez ko­mitesinde görev alır. 1947’deki kongrede silahlı mücadele ih­timaline yönelik bir paramili­ter özel örgüt (OS) kurulmasını önerir; partinin merkez komite ve siyasi büro üyesi iken Kasım 1947’de OS’nin başına geçer. Bir yıl sonra örgütün yetkili kade­mesine Cezayir tarihi ve çok muhtemel bir devrimci savaşın ideolojik yönelişlerine ilişkin bir rapor sunar.

    Dönemin milli mücadele ön­deri Messali Hadj, Arap+Müs­lüman bir ideolojik mücadele yürütürken, Ahmed dil ve bölge­den azade bir “Cezayir kimliği”­ni savunur. .

    Ahmed, Afrika ve Asya’daki bütün sömürge karşıtı hareket­ler ve Üçüncü Dünya ile bağlar geliştirmek üzere bir Ceza­yir diplomasisi raporu hazır­lar. 1952’de Kahire’de hareke­tin temsilcisidir. 1956’da New York’da Birleşmiş Milletler nezdinde bir FLN bürosu açar. Mart 1962’de Evian anlaşmasıy­la Cezayir’in bağımsızlığı kabul edildiğinde tüm tutuklu liderler­le birlikte serbest bırakılır.

    Eylül 1962’de Cezayir ordu­su başkente girer. Kurucu Ulu­sal Meclis’e seçilen Ahmed, yeni rejimin demokratik olmadığını; “Demokratik ve anti feodal te­melde bir modern devlet” için mücadele ettiklerini, bunun an­cak “halkın doğrudan denetimi” ile sağlanabileceğini belirtir.

    Eylül 1963’te Cezayir’in ilk (bugün en eski) muhalefet par­tisi olan FFS (Sosyalist Güçler Cephesi)’yi kurar. Bin Bella as­kerî birlikleri gönderince hesap­ta olmayan bir “silahlı direniş” başlatır. Ekim 1964’te yakalanır, önce idama mahkum edilir son­ra bağışlanır. Hapisten partisi­nin gizli kanadını yönetir.

    Mayıs 1966’da kaçarak İsviç­re’ye geçer. Lozan’da hukuk tah­sil eder. 1989’da partisinin kong­resine katılmak üzere Cezayir’e döner. Aralık 1991’de yapılan seçimlerin ilk turunda FFS %10 oy alırken İslâmi Selamet Cep­hesi (FIS) birinci parti olur. Bu­nun üzerine FFS “Ne polis dev­leti ne köktendinci Cumhuriyet” şiarıyla başkentin bağımsızlık­tan beri görmediği büyüklükte bir miting düzenler.. 1942’de öz­gür ve demokratik Cezayir için mücadeleye başlayan Ahmed, toplumsal ve demokratik ulusal birliğin sağlanması için bir kon­sensüs peşinde son ana kadar mücadelesini sürdürdü. 23 Ara­lıkta hasta yatağında 89 yaşında hayata veda ederken, Cezayir kendi tarihiyle bir kez daha yüz­leşme imkanına kavuşuyordu.

  • Hıristiyanların nefret ettiği Hıristiyanlar

    Hıristiyanların nefret ettiği Hıristiyanlar

    7. yüzyılın ortalarından 9. yüzyılın sonlarına kadar Orta ve Doğu Anadolu’da hüküm sürdüler. Kendilerini gerçek Hıristiyanlar olarak tanımladılar. Köylülerin desteğini, Bizans’ın düşmanlığını kazandılar. Kilise’yi bir kurum olarak değil, bir cemaat olarak gördüler. Tarihten silinen “sapkın” bir mezhebin izleri…

    Ermeni asıllı Bizans imparatoru I. Basileios, 873 yılında hayli iyi tahkim edilmiş Divriği Kalesi’ne saldırdığında, Sicilya’daki Arap istilasından, Anadolu’ya girmiş Abbasilere, onların kuzeyde savaştıkları Hazarlara, Kafkasya’daki İberya ve Hazar kıyısında şimdi kaybolmuş olan Albani’ye kadar bilinen dünya sarsılıyordu. Henüz Hallac-ı Mansur belirmemiş, Türkler Anadolu’ya girmemiş, Haçlı Seferleri de başlamamıştı.

    Aralarında Süryani ve Yunanlılar da olmakla birlikte çoğunluğu Ermeni kökenli doğu Hıristiyanlığının rafızi bir mezhebi olan Pavlikyanlık (Paulusçuluk), Yunan kaynaklarına göre, 7. yüzyıl ortalarında ortaya çıktı. Pavlikyanların tarihi üzerine kapsamlı bir çalışma bulmak mümkün olmadığı için kökleri belirsiz. Kaynaklar bu hareketin başlıca düşmanı Bizanslı ve Ermeni tarihçilerin aşağılayıcı metinlerinden ve kısmen de Arapların aktardıklarından ibaret. Azeri tarihçiler de bu hareketin kökeninin esas olarak bin yıldır kaybolmuş olan Albani krallığında olduğu iddiasında bulunmakta.

    Madrid Skylitzes

    Coğrafi olarak kabaca Dersim’le Sivas arasında hüküm sürmüş olan bu mezhebin Mananalili Konstantin tarafından kurulduğu, Tefrike’nin (Divriği) de bu hareketin başkenti olarak inşa edildiği bilinmekte.

    9. yüzyılda Pavlikyanlar tarafından yapılan Divriği Kalesi’nde bugün onlardan kalan hiçbir iz bulunmamakta. Daha sonra mümkündür ki bu kalenin temelleri üzerinde Mengücekler kendi kalelerini kurmuşlardır. Eski kalenin Bizans döneminde yapıldığı, Sivas-Erzincan arasında stratejik bir öneme sahip olup daha yüksekte bulunan Kestoğan Kalesi’nin de bu kaleyi bir anlamda gözetleme ve koruma işlevi gördüğü söylenebilir.

    Pavlikyanlar öğretilerini ve bölgelerini savunmak için silaha sarıldılar. İyi savaşçılardı. 859, 861 ve 863 yıllarında Bizansla savaşlar yaptılar. Bir keresinde Efes’e gidip atlarını Meryem Ana kilisesine bağladılar. Oradan kuzeye geçtiler. Ankara, İznik, hatta İzmit’e kadar geldiler. Bizans onları dize getirmek için defalarca savaşmak zorunda kaldı.

    Bizans İmparatoriçesi Theodora’nın emriyle 843-844 yıllarında katledilen Pavlikyanları tasvir eden resim, Ioannes Skylitzes, 12. yüzyıl.

    Malatya Emiri ile Bizans’a karşı birlikte olan Pavlikyanlar 850’de birlikte davrandılarsa da 861’de Emir Mütevekkil’in ölümü üzerine zayıf düştüler.

    863’te Bizanslı komutan Petronas, Malatya emirinin ordusunu çembere alarak yoketti. Pavlikyanların lideri Karbeas, 863’te Ankara’da bugün Hüseyin Gazi tepesinde (Mamak) Bizans’a karşı savaştı (Aslında Hüseyin Gazi Ankara’da hiç savaşmadığı halde, isimler değişecek Karbeas’ın yerine Hüseyin Gazi geçecektir). Karbeas’ın Bizans’la çatışmaları iki buçuk asır sonra Battal Gazi hikayelerinin kaynağı olacaktı.

    Karbeas’ın ölümü üzerine yerine amcası Chrysocheir geçti. İznik, İzmit ve Efes’te Bizans’a etkili saldırılarda bulunan Chrysocheir 872’de öldü. Pavlikyanların başkenti Divriği de 878’de nihai olarak düştü.

    Savaşlardan sağ kurtulan Pavlikyanların bir kısmı sürüldükleri Trakya’da bir kısmı da doğuda Tendürek Dağı civarında varlıklarını sürdürdüler.

    Peki Battal Gazi dahil olmak üzere çeşitli efsanelerde bahsedilen Pavlikyanlar’ın öğretisi neydi ve neden diğer Hıristiyanların bu denli nefretini kazanmıştı? Bizanslılar neden onlara “şeytanın çocukları” diyorlardı? Neden bin yıl sonra bile Patrik Ormanyan (1841- 1918) “Ermeni Protestan cemaati üyelerinden bazılarının, kendilerinin Ermenistan’daki Tondrakların ya da Pavlikyanların devamı oldukları iddia- sı tamamen yanlıştır. Bu antik sektlerin doğuda herhangi bir kalıntı (devamcı) bırakmadıkları kanıtlanmıştır” deme ihtiyacı hissetmiş ve kilisenin tarihsel tedirginliğini dışavurmuştur?

    215-270 yıllarında İran’da yaşamış olan Mani’nin şakirtlerininin oluşturduğu Manikeizmle bir bağ kurulmakla birlikte, Pavlikyanların kendilerini gerçek Hıristiyanlar” olarak görmeleri, Manikeizmle aralarındaki köklü ayrımlara dayanıyor.

    Kestoğan Kalesindeki şapelin 1967’de Sakaoğlu’nun çektiği fotoğrafı aynı şapelin 2012’deki durumunu fotoğraflayan Şevket Dönmez Hoca.

    Eski Ahit’i kabul etmedikleri gibi Yeni Ahit’teki belli bölümleri de kabul etmiyorlardı. Vaftiz ve kutsama ayinini, haçı, azizlere, peygambere ve Meryam Ana’ya tapınmayı kabul etmiyorlardı. Teolojik tartışmalarda gözönüne alınması gereken temel husus, bu hareketin rahipliği bir kurum olarak kabul etmemesi ve kilise dendiğinde de bir mabet değil, cemaati anlamalarıydı.

    Pavlikyanlarla ilgili çok sınırlı bilgiler, onlardan hiç mi hiç hazzetmeyen ve onları yokedilmeye müstehak gören Ortodoks Kilisesinin (Bizans ve Ermeni) kaynaklarından elde edilebilmekte. Bizans imparatoru Basil adına, tutsak düşmüş Bizans askerlerini geri almak amacıyla 870’lere doğru Pavlikyanların başkenti Divriği’ye giden Sicilyalı Petrus’un anlattıkları, şüphesiz objektif gözlemleri yansıtmamaktadır. Ancak Petrus bile “Pavlikyanlar kendilerini gerçek Hıristiyanlar olarak adlandırılıyor ve böyle adlandırılmak istiyorlar” demek durumunda kalmış.

    Pavlikyanların kiliseyi bir sabit uhrevi mekan değil bir ibadet yeri olarak görmeleri, ruhban sınıfına karşı olmaları, genel olarak toplumdaki hiyerarşik yapılanmalar konusunda da bir hassasiyet oluşturuyordu. Keza kavmiyetle kendini özdeşleştirmeyen bu hareket, insanlar arasındaki ilişkileri konumlarından değil kurdukları hayattan ve gelecek tasarımından hareketle değerlendirmişti.

    Esas olarak yoksul köylü ve kentlilerden oluşan bu topluluk, feodalizmin baskısına karşı bir anlamda ezilenlerin birlikteliğini sağlıyordu. Köylüler, zengin senyörleri destekleyen kurumsal kilise karşısında Pavlikyanları bir sığınak olarak görüyorlardı.

    Eski Bizans – Pavlikyan kalesi yerine Mengücek Şahlarının yaptırdığı Divriği Kalesi.

    Pavlikyanların tarihten silinmesinden dört yüz yıl sonra aynı coğrafyada Babai isyanlarının patlak vermesi, genel olarak Kızılbaşların bu coğrafyada yaşaması ve hatta Dersim’deki kimi ritüel ve inançların Pavlikyanlarınkiyle benzerlikler gösterdiği iddiası, tarihi yazan galiplerin nefretine uğramış olan bu topluluğun gizemli bir ölümsüzlük kazanmasına neden olmuştur. Pavlikyanlar, Bogomiller ve Katarlar “aynı zincirin halkalarını” oluştururlar. Anadolu topraklarında hemen hemen bütün çağlarda kurulu düzene aykırı insanların direndiği mekanlar, bütün kültür, din ve dil değişimleriyle birlikte benzerlik de göstermektedir. Örneğin Bizans dönemindeki Pavlikyanlar yerleşimiyle ve Anadolu Selçukluları dönemindeki Babai ayaklanmasındaki coğrafi bölge çakışmaktadır. Alevilerin yerleştiği Şebin Karahisar, Niksar ve Divriği bölgelerinin eski isimleri de sırasıyla Koloneia, Neo-Cezarre (Niksar) ve Tefrike’dir ve burası da Pavlikyanların ana yurdudur. 

    EFSANELER-ÖYKÜLER

    Kestoğan Kalesi’nde Pavlikyanların izinde

    NECDET SAKAOĞLU

    Demir cevheri yüklü mor-kırmızı yalçınları, Çaltı Suyu kanyonunu, bir zamanlar Mengücek payitahtı iken bugün 4. sınıf bir ilçe merkezliğiyle yetinen Divriği kentini ürpertici bir uçurumdan seyreden gizemli Kestoğan’ın tarihini hesaplamak zor. Yazılı tek belgeden yoksun, Urartu tabanlı bu şatonun tanıkları, arkaik taş oyuntularla daha geç dönemlerden kalma duvarlardır. Oysa yer yer insan eliyle biçimlendirilmiş bu şahika, Divriği iskân tarihinin her dönemini tepeden izlemişti: Urartulardan Mithridates’e, Roma ve Bizans’a, isyankâr Pavlikyanlara, Mengücek Emiri İshak’a, burada küçük bir Türk-İslâm payitahtı kuran Şahinşah’a, Ulucami’yi yücelten Ahmed Şah’a, kalenin şeref burcuna kitabe koyduran Mengücekli Melik Sâlih’e kadar…

    Bir dönem Pavlikyanların da tutunma noktalarından olduğu sanılan Kestoğan Kalesi’ne 22 Temmuz 1967 Pazar günü –ilk ve son kez- İshak Kalak ve Ramiz Akbulut ile tırmanmıştık. Onlar o gün bana baş döndüren yalçının biricik yerel öyküsü-tarihi olan bir aşk efsanesi anlatırlarken ben de Rolleiflex kameramla harabenin fotoğraflarını çekmiş; ölçümler yapıp kroki çizmiştim. Dinlediğim öykü: Kestoğan Beyinin oğluyla karşı yakadaki Divriği Kalesi beyinin kızı arasındaki aşktı. Kaleden kaleye ip atılmış, oğlan tutunup geçerken vadide bir “Kes Doğan!” sesinin çınlamasıyla, ipin kesilmiş âşkın bitmiş, oğlanın kayalara çarparak ölmüş, Kes-Doğan’ın da kaleye ad kalmış.

    Urartulardan Pavlikyanlara uzun bir geçmişi olan Kestoğan Kalesi, (altta) ve krokisi (en altta) N. Sakaoğlu çekimi ve çizimi (1967)

    Divriği’nin yerli Ermenilerinden Mihran Pilikoğlu, kalenin Ermenice adı Asvatz-Mayr (Ana Tanrıça) dedikten sonra özlemle anlatıyor: “Çocukluğumda (1930’larda) Paskalya bayramını izleyen Haziran içinde, -tehcir sonrasında beş on evden ibaret kalan- kasaba Ermenileri, yortu için nevalelerimizi alıp Kestoğan’a çıkar, kır şenliği yapar, taşlara mumlar dikerdik. Babam Arşak Efendi keman çalardı. Çok merak ettiğimiz Karanlık Mağara’ya (Ermenice: Mut Karar) inmek zor ve tehlikeliydi. Mağarada sağlı sollu onar metre kadar ilerleyen oyuklar, suyu şifalı bir gölcük, karnabaharı andıran sarkıtların arasında da arkaik yazılar vardı. Annem, Ermenice 1400 tarihini okuduğunu söylerdi.”

    2012’de NTV Tarih döneminde, Doç. Dr. Arkeolog Şevket Dönmez, araştırmacı yazar Masis Kürkçügil, sanat tarihçisi Hayri Fehmi Yılmaz’la Divriği ziyaretimizde, Sayın Dönmez ve Kürkçügil, fotoğrafçı Yusuf Güldalı’nın rehberliğinde Kestoğan’ı bir daha keşfederek önemli gözlem ve saptamalarla indiler. Çektikleri fotoğrafları, bizim 45 yıl önce çektiklerimizle karşılaştırıldığımızda maalesef bir 45 yıl sonra Kestoğan örüntülerin- den tek taşın kalmayacağı kesin. Çünkü Mithridates hazineleri (!) bulmak hülyasıyla Anadolu’nun her harabesine saldıran defineci cehaleti yalnız bizde var!

  • Güneydoğu Asya’da unutulan katliam: Endonezya 1965

    Güneydoğu Asya’da unutulan katliam: Endonezya 1965

    General Suharto’nun askerî darbesini takibeden iki yıl boyunca, Endonezya’da 1 milyondan fazla sivil öldürüldü. Sadece komünistlerin değil, kadınların, çocukların, Çinlilerin, Hıristiyanların, ılımlı Müslümanların evlerinde yakıldığı, linç edildiği toplu katliamlara dünya gözünü kapadı. 50 yıl sonra bu acı miras hâlâ ülkenin üzerinde duruyor.

    Yakın tarihin en kanlı bastırmalarından biri 50 yıl önce 30 Eylül gecesi Endonezya’da başladı. Uluslararası Af Örgütü 1977’de, “birçok bağımsız gözlemciye göre, bu dönemde süratli bir biçimde 1 milyondan fazla insanın öldürülmüş olması muhtemeldir” derken, 1968’deki bir CIA raporu, 1965-66’da Endonezyalı komünistlerin katliamının yüzyılın en trajik ama aynı zamanda en meçhul olaylarından biri olduğunu belirtiyordu. Yakın dünya tarihinin en büyük kitlesel terör hareketleri arasında sayılan Endonezya katliamı, ülkenin kurucu başkanı Sukarno’nun tek adam yönetimi sürecinde 1965’teki askerî darbeyle başladı. % 90’ı Müslüman olan ama nüfusunun 400 farklı etnik bileşimden oluşan Endonezya’da elli yıl önceki kanlı hadiseleri anlamak için, 1920’lerin sonlarından itibaren ülkede yaşananlara kısaca göz atmak gerek.

    Güneydoğu Asya'da unutulan katliam:
    İnsan avından toplu kıyımlara 1965’te insan avı şeklinde başlayan cinayetler, neredeyse iki sene boyunca toplu katliamlar olarak devam etti. Askerî rejimin desteklediği paramiliter gruplar, bu katliamlarda aktif şekilde rol aldı.

    20. yüzyılın başlarında ülkenin siyasal hayatında biri İslâmi diğeri sosyalist olmak üzere iki milliyetçi (sömürge karşıtı) hareket belirdi. İlk büyük Müslüman parti Sarekat İslam, başlangıçta sosyalist fikirlerden de etkilenmişti. Endonezya Milliyetçi Partisi’nin kurucusu Sukarno, Endonezya hareketinin birliğini sağlamak için milliyetçilik, din ve komünizm arasında bir uyumu hedefleyen “Nasakom” diye bir slogan kullanıyordu. Bu dönemde bugün bütün okullarda öğretilen “Bahasa” dili ulusal dil olarak kabul edildi.

    Sukarno, 1928’den itibaren Endonezya gençliğinin sloganı olan “tek vatan, tek ulus, tek dil” sloganını gerçekleştirmek için çeşitli muhalefet hareketlerini bastırdı.

    Güneydoğu Asya'da unutulan katliam:
    General Suharto

    Aynı süreçte stratejisini ve yönetimini değiştirmiş olan Endonezya Komünist Partisi (EKP), Sukarno’nun bu politikasının ilerici yönlerini desteklemek üzere onun yanında yer aldı. 1920’deki sosyalist partinin devamı olan EKP, Çin ve SSCB dışındaki en büyük komünist partisiydi.

    2. Dünya Savaşı’nda Japonya tarafından işgal edilen eski Hollanda sömürgesi Endonezya, savaş sonrasında Hollandalıların eski sömürgelerini geri alma niyetlerine karşı dört yıllık bir silahlı mücadeleden sonra bağımsızlığını elde etti. Modern Endonezya’nın kurucu başkanı Sukarno aynı zamanda “bağlantısız ülkeler hareketinin” de kurucusu oldu. Aslında anti emperyalist lider mitinin ardında, popülist ve otokrat bir milliyetçi bulunuyordu.

    Endonezya üç meydan okumayla karşı karşıyaydı: Merkezkaç bir dizi hareket karşısında ülkenin birliğini sağlamak; birçok şeriatçı hareketi kontrol edebilmek amacıyla İslâm üzerinde anlaşmak; tarım reformu başta olmak üzere toplumsal sorunlara çözüm bulmak.

    Sukarno 1948’den itibaren orduya dayanarak komünist hareketi, 1950’li yıllarda İslâmi bir devlet kurmak için silahlı mücadele yürüten Dar-ül İslâm cephesini ve daha sonra da Hollanda tarafından desteklenen Moluk’daki ayrılıkçı hareketi bastırdı.

    1959’da başkanlık gücünü alabildiğine artırmaya yönelik “güdümlü demokrasi” ilkesini ilan etti. Devletin temel ideolojisini oluşturan “Pancasila”, beş unsurdan oluşuyordu: Tartışma ve oybirliği; ülkenin birliği; herkes için sosyal adalet; adil ve medeni bir insanlığa bağlılık; tek bir tanrıya inanç (İslâmiyet, Katoliklik, Protestanlık, Hinduizm ve Budizmin bulunduğu ülkede). Böylece İslâmiyet diğer inançların yanına konulurken milliyetçilik öne çıkarılıyordu. Millet Meclisi 1963’te Sukarno’yu ömür boyu başkan ilan ettiğinde artık seçime de gerek yoktu!

    Bu dönemde ağır baskıya uğramış olan EKP, 1955’te yapılan son çokpartili seçimde %16.7 oy almıştı (Sukarno’nun partisi % 22,3; ılımlı Müslüman parti Masyumi % 20.9; Nahdlatul Ulama %18.4 -iki İslâmcı partinin toplamı %39.3 ediyordu). 1962’ye gelindiğinde komünist partinin 3-3.5 milyon üyesi olduğunu söyleniyordu ve kadın, gençlik, sendika gibi kitle örgütlerinde ise yirmi milyona yakın sempatizanı vardı (Ülke nüfusu o zaman 115 milyondu).

    Sukarno 1955’te “Üçüncü Dünya”nın uyanışına işaret eden Asya ve Afrika’dan 25 ülkenin katılımı ile (Nehru’nun Hindistanı, Mao’nun Çini…) ile ünlü Bandung Konferansı’nı düzenledi. Soğuk Savaş döneminde üçüncü bir yol arayışı anlamına gelen bu girişim, aynı zamanda Sukorno’nun ülke içindeki sorunları unutturmasının da bir yoluydu.

    1957’de dünya pazarına yönelik ihraç mallarının üretiminin düşüşü ve ülkedeki yolsuzluklardan ötürü idarenin bozulmasıyla, ülke ekonomik krize sürüklenmeye başladı. Millileştirilen işletmelerin yönetimini büyük ölçüde askerler aldı. Böylece buradan beklenen sonuç elde edilemediği gibi, yapılmak istenen toprak reformu da direnişle karşılaştı. Bütün bu gelişmeler orduyla EKP arasındaki gerilimi artırdı.

    1963’te İngiltere, Borneo adasındaki topraklarını Malezya federasyonuna bırakınca Sukarno’nun sömürge sınırlarını aşan “Büyük Endonezya” düşüncesi ciddi bir darbe aldı. Buna tepki olarak Sukarno, Birleşmiş Milletler’den ve Bretton Woods ürünü kurumlardan çıktı ve tüm yabancı işletmeleri 1965’te millileştirdi. ABD’nin 1948-49’da Hollandalılara karşı desteklediği Sukarno, artık denetlenemez bir unsur haline gelmişti. Üstelik Vietnam Savaşı dolayısıyla bölgede güvenilir müttefiklere ihtiyacı olan ABD için alarm zilleri çalıyordu.

    Güneydoğu Asya'da unutulan katliam:
    Cinayetlerden haksız hapislere Katliamları takiben, iki milyon masum sivil de keyfi bir biçimde on yıldan fazla hapiste tutuldu. Hayatta kalanlar, bugün hâlâ kısıtlanmış bir hayat sürebiliyor.

    30 Eylül 1965 gecesi yedi generalin öldürülmesiyle başlayan olaylar, General Suharto’nun yüzyılın en kanlı darbesini meşrulaştırmak üzere kullanıldı. GS30 (Gerekan Semtember Tiga Puluh- 30 Eylül Hareketi) Sukarno’yu bir darbeden korumak için generalleri öldürdüğünü açıkladı. EKP’nin başkan ve başkan yardımcısı olan Aidit ve Lukman ile birlikte hükümette üç komünist bakan bulunuyordu. EKP ilkin hareketi desteklediğini belirtmişse de hemen geri çekilmiş ve tabanını seferber etmemişti. Buna karşılık General Suharto, öldürülen generaller kendi önünde olduğundan onların tasfiyesinden de istifade ederek ilkin komünistleri veya öyle oldukları iddia edilenleri kitlesel bir kıyıma tâbi tuttu, ardından da Sukarno’yu indirerek 1998’e kadar sürecek diktatörlüğünün yolunu açtı.

    Darbenin, Çin tarafından desteklenen bir komünist darbeye karşı ulusal değerleri koruma adına yapıldığı iddia edildi. Öte yandan EKP’nin katliam sırasında herhangi bir direniş gösterememesi, değil darbe özsavunma için bile hazırlıklı olmadığını ortaya koydu.

    Önce EKP ve diğer kitle örgütleri kapatıldı. Bir hafta sonra İslâmi bir örgütün anti komünist gençleri (milyonlarca üyesi olan Nhahdlatul Ulema) EKP ve diğer örgüt mekanlarını içindekilerle yakmaya başladı. Ordu aşırı sağ akımları harekete katılmaları için cesaretlendirdi. Katliamlar anti komünist bir çizgide başlamışken, EKP’ye bağlı, sendika, gençlik, kadın örgütlerini aşarak zengin ve sömürücü diye addedilen Çinlilerden, plantasyondaki tarım işçilerine, Hinduizm geleneğine bağlı olanlara dek uzandı.

    1965’te insan avı şeklinde başlayan cinayetler, neredeyse iki sene boyunca toplu katliamlar olarak devam etti. Askerî rejimin desteklediği siviller veya yerel milisler, bu katliamlarda etkin şekilde rol aldı. Korkunç yöntemlerin kullanıldığı bu katliamlarda, topluluk önünde linç etme, ibret-i alem için ceset sergileme, sıklıkla uygulanan yöntemlerdi. Bu bilinçli kontrolsüz kıyımlardan Çinliler, Hıristiyanlar, ılımlı Müslümanlar, kısacası Suharto’yu desteklemeyen neredeyse herkes fazlasıyla nasibini aldı. Java, Bali, Sumatra ve Kalimantan’da yüzbinlerce insan öldürüldü. Soğuk Savaş’ın en gerilimli günlerinde, gerek büyük devletler gerekse dünya kamuoyu katliamlara gözünü kapadı. Gerek zorlu coğrafi koşullar gerekse askerî rejimin büyük baskısı, bağımsız gazetecilerin ülkeye girmesini, bölgede çalışmasını imkansız hale getirmişti.

    Katliamları takiben iki milyon masum sivil de keyfi bir biçimde on yıldan fazla hapiste tutuldu. Böylelikle bağımsızlıktan beri süregelen ülkedeki iç çekişmeler kanlı bir biçimde “çözülmüş” oldu.

    Bugün katliamlardan elli yıl sonra bile, toplama kamplarından çıkanların kimliğinde hâlâ bir kayıt bulunuyor. Aileleri sürekli gözetim altında. 1.5 milyon eski mahkumun itibarının iade edilmesi için sonuçsuz çabalar sürdürülmekte. Yüzbinlerce insan serbest kaldıktan yıllar sonra bile, hâlâ düzenli olarak askerî mercilere görünmek zorunda. Özellikle öğretmenlik, memurluk, gazetecilik, hekimlik, avukatlık gibi bir dizi mesleği icra etmeleri yasak. 20. yüzyılın hâlâ çözümlenmemiş, hesabı verilmemiş bu trajedisi üzerinde sessizlik devam etmekte. 

    KİTLESEL CİNAYETLER ÜZERİNE İKİ FİLM

    Kötüler ve katiller kazandı, adalet 50 yıldır ülkeye uğramadı

    İPEK CENT

    Güneydoğu Asya'da unutulan katliam:

    Endonezya’daki kıyımları konu alan 2012 yapımı belgesel film “Öldürme Eylemi” (The Act of Killing), Voltaire’in şu ünlü ve asap bozucu cümlesiyle başlıyor: “Öldürmek yasaktır, o nedenle tüm katiller cezalandırılır. Tabii kitleler halinde ve bando-mızıka eşliğinde öldürmedikleri sürece.” 1965’te yapılan askerî darbe ile Endonezya’da hükümet düşmüş, ‘sözde komünist’ katliamı başlamıştı. Sırtını devlete dayayan ve 1 milyondan fazla Çinliyi, solcuyu, entelektüeli, sanatçıyı, gazeteciyi, öğretmeni en insafsız yöntemlerle, kimi zaman bizzat kendi elleriyle öldüren paramiliter çeteler, kurbanların aileleriyle hiçbir vicdani rahatsızlık duymadan aynı mahallede, aynı sokakta yan yana yüz yüze yaşamaya devam ettiler.

    Danimarka’da yaşayan ABD’li belgesel yönetmeni Joshua Oppenheimer, uzun süredir planladığı filmi şiddete maruz kalanların gözünden anlatmak amacıyla yola çıkmış. Fakat politik ve sosyal baskı günümüzde de devam ettiği için kimse konuşmaya yanaşmamış. Vahşetin boyutu öylesine büyük ki, tahminen kurban tarafından kimsenin ne olanları anlatmaya mecali var ne de anlatarak ortaya iyi bir şey çıkacağına dair inancı. Sosyal, hukuki veya ilahi, adaletin bugüne dek bir faydasını görmüş değiller. Dolayısıyla yönetmen kamerayı cinayetleri işleyenlere çevirmiş: “Öldürme eylemini bu eylemi gerçekleştirenlerin ağzından dinlemek, bunun da ötesinde onların yaptıklarını kendi zihinlerindeki gibi resmetmelerine imkan tanımak”. Böylece mağdurları dinlemeye alışmış olan seyirci, ilk kez ‘gerçek kötülük’le karşı karşıya kalıyor.

    Güneydoğu Asya'da unutulan katliam:

    Çekimi altı sene süren 2012 yapımı film, bu ay vizyona giren “Sessizliğin Bakışı” (The Look of Silence) ile bir sonraki aşamaya geçiyor. Bu kez kardeşi katledilen bir adamın, katliamı gerçekleştirenlerle yüzleşmesine tanık olacağız. Bu tüyler ürpetici belgeselden, öncülünden de olduğu gibi, herhangi bir pişmanlık, vicdan muhasebesi, gözyaşı beklemek, katillerin içindeki insanı görmeyi ummak pek akılcı değil. Zaten Oppenheimer da durumu tek bir cümleyle özetliyor: “1 milyon kişinin ölümü karşısında, suç işleyenler hâlâ güç sahibi iken bir kişinin pişmanlığı başarı değildir.”

  • Ey halkım, unutma bizi…

    Ey halkım, unutma bizi…

    1960’ların tanınmış öğrenci liderlerinden Harun Karadeniz’in ölümünün üzerinden tam 40 yıl geçti. 1969 yılında kolunda küçük bir tümör tespit edilen Karadeniz, 12 Mart darbe rejiminin tedavisini Londra’da sürdürmesine engel olması nedeniyle ilerleyen hastalığa yenik düşmüştü.

    Harun Karadeniz’in bir mitingde, bir grevde kendini takdimi şu şekildedir: “Giresun’un Alucra kazasının Armutlu köyünden Rıza oğlu Harun Karadeniz”. Ben sizdenim demenin kestirme yoludur bu. Tok sesi, duruşu ve bakışıyla güven vermesi yetmezmiş gibi, kökeniyle bağlarını koparmadığını ilan etmektedir.

    Harun Karadeniz, Firuzan’ın 47’liler adlı romanıyla bilinen ve 68 kuşağını imleyen kuşaktan değildir. Onlar gibi, İkinci Dünya Savaşı sonrasında değil 1942’de savaşın içinde doğmuştur. 1962’de girdiği İTÜ İnşaat Fakültesi’ndeki ilk yılında henüz bir siyasal tavrı da yoktu.

    Altmışlı yılların başlarındaki Talat Aydemir liderliğindeki iki darbe girişimi henüz 27 Mayıs’ın dumanının sönmediğini, hatta yeniden alevlendirilmesi için çabaların sürdüğünü gösteriyordu. Üniversite gençliği bu dönemde büyük miktarda 27 Mayıs’ı önceleyen 28 Nisan olaylarının etkisiyle kendisine siyasal bir rol vehmetmekteydi. Harun, Olaylı Yıllar ve Gençlik kitabında o yılları, “Diyebilirim ki 27 Mayıs’ı yapanlardan daha çok benimsemişiz” diye değerlendirecektir. Yine aynı kitapta, 1960’lı yılların ortalarında 27 Mayıs ve CHP etkisindeki gençliğin sola kaydığı dönemi, “1965’e kadar daha çok ilerici-gerici gençlik biçimindeki ayrım, 1965’ten sonra yavaş yavaş solcu-gerici ve giderek solcu-sağcı biçimini alıyordu” diye özetler.

    Harun Karadeniz, altmışlı yıllardan yetmişlere gençlik hareketinin geçirdiği bütün evreleri yaşamış ve tam da ortasında kendine bir yol biçmiştir. 1964’te İnşaat Fakültesi Talebe Cemiyeti Başkanı sıfatıyla yönetiminde yer aldığı İTÜ Öğrenci Birliği, birkaç yıl içinde Maçka, Yıldız ve ODTÜ’dekilerle birlikte Türkiye’nin en önemli öğrenci derneklerinden biri olacaktır.

    Harun, Nisan 1968’de İTÜ Öğrenci Birliği Başkanı olduğunda gençlik eylemleri artık yörünge değiştirmişti. Kendi ifadesiyle, “1960’dan sonra önce hürriyet, sonra ekonomik sorunlar ve anti-emperyalist bir tutumla ülkenin kalkınmasını savunan gençler 1967’den itibaren artık emekçi sınıfların yanında yer almayı görev biliyor”lardı.

    HARUN-HULYA
    Kolu kesildikten sonra eşi Hülya Karadeniz’le.

    İTÜ Öğrenci Birliği Başkanı olarak Harun Karadeniz, sonraki hayatında belirgin bir özelliği olacak olan ekip çalışmasına önem verir. Yürütülecek kampanyalar, yapılacak işler, hem yalnızca bildirilerle sınırlı kalınmadan broşür veya başka araçlarla desteklenecek hem de yapılacak her şey birlikte tartışılarak ve kollektif bir yürütmeyle gerçekleştirilecekti. “NATO’ya Hayır!” başkanlık döneminin ilk kampanyasıydı. Taşlıtarla, İstinye (Kavel işçilerinin katılımıyla), Pendik, Gebze gibi o dönemin işçi mahallelerinde yapılan gecelerde binlerce insana sesleniyordu.

    Mart 1968’den itibaren -yani Fransa’da Mayıs hareketi patlamadan- İTÜ Öğrenci Birliği, “Eğitimde Devrim” yönünde hazırlıklara başlamıştı. Rektörün, dekanın öğrenciler tarafından seçilmesi gibi bir takım talepler öne sürülüyordu. Kasım ayı için yapılmaya başlayan hazırlık Haziranda önce Ankara’da sonra İstanbul Üniversitesi’nde işgallerin başlaması ve İTÜ’nün de işgal kervanına katılması nedeniyle kesintiye uğradı.

    İTÜ Öğrenci Birliği, aynı yılın yazında Türkiye Öğretmenler Sendikası’nın (TÖS) Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde düzenlediği Eğitim Şurası’na hazırlık için bir merkez oldu. Öğrenci derneklerinin yanı sıra onlara danışmanlık yapan İdris Küçükömer, Turgut Cansever, Demirtaş Ceyhun, Fethi Naci gibi yirmiye yakın aydının katılımıyla çalışmalar, tartışmalar yürütüldü.

    ANIT-HARUN-01
    Taksim’de protesto 17 Temmuz 1968 İstanbul Teknik Üniversitesi yurdu polis tarafından basılır. Öğrenciler protesto için Taksim’e çıkar. Bu olayda hastahaneye kaldırılan hukuk fakültesi öğrencisi Vedat Demircioğlu vefat eder. Çömelmiş olan ünlü gazeteci Osman Saffet Arolat, ayakta elinde fotoğraf makinası olan dönemin gençlik olaylarının fotoğrafçısı Ergin Konuksever.

    1968 Üniversite işgalleri sırasında bir sendikacı üniversiteye gelip Harun’la görüşmek ister. “Uzun süredir Derby’de grev halindeyiz, grev hiç etkili olmuyor. Biz de fabrikayı işgal edeceğiz. Bize yardım eder misiniz” diye sorar. Daha sonra Demir-Döküm, Hisar Çelik gibi fabrikalar da işgal edilecek, Türkiye siyasal tarihine yeni bir eylem türü girecekti. Bu olay Harun Karadeniz’in artık öğrenci liderliğinden emekçilerin sorunlarına doğrudan muhatap olmasına bir köprü oldu. Şubat 1969’daki, Kanlı Pazar diye anılan, “Emperyalizme Karşı İşçi Yürüyüşü”nün tertip heyetinin hepsi Kartal bölgesinden işçilerdi. Birkaç ay sonra ilişkiler, bu işçilerin öncülüğünde Kartal’da İstanbul Bölgesi İşçi Birliği (İBİB)’in kurulmasına varacaktır. İstanbul Bölgesi İşçi Birliği ne bir sendika ne partiydi. Sade işçilerin günlük sorunlarını tartışıp çözüm aradıkları bir uğraktı. Harun, Avrupa yakasında da benzer bir birlik kurmaya çalıştı. Emekçiler kendi deneyimleriyle kendi haklarına sahip çıkmalıydılar. Yani emekçilerin kurtuluşu kendi eserleri olabilirdi ancak. 12 Mart dönemine kadar yaklaşık iki yılını burada geçirdi.

    -6
    ‘Bakımsız Türkiye’ Şubat 1969. Beyazıt’tan Taksim’e yürüyüş. Protestoya Harun Karadeniz’in yanında katılan bir vatandaş “Bağımsız Türkiye” yerine “Bakımsız Türkiye” diye bağırıyor.

    Ocak 1969’da ilk kez sağ dirseğinde tümör teşhis edildi. Ağustosta yurt içinde tedavi edilemeyeceği için Londra’ya gitmesi gerektiğine dair sağlık kurulu kararı çıktı. Londra’ya gitti. Ancak Londra’daki tedavisini sürdürmesi mümkün olmadı, çünkü 12 Mart 1971 darbesinden sonra tutuklanıp tutuklanıp bırakılıyordu. Üçüncü tutuklanışında gerekçe bile gösterilmemişti. Bu arada tedavi olamadığı için hastalığı ilerledi, kendi tabiriyle tümör mercimek büyüklüğünden nohut büyüklüğüne vardı. Haydarpaşa Numune Hastanesi 26 Haziran 1972’de yine Londra’da tedavisi gerektiğine dair sağlık kurul kararı verdi. Harun’un çıkışına izin verilmedi. Hastane bir buçuk yıl sonra tekrar aynı mealde bir rapor verdi. Nihayet Ocak 1974’te Londra’ya gitti. Sağ kolu kesildi. Bu, gecikmenin ilk bedeliydi. 14 Temmuz 1975’te ise “Üç aydan fazla bir süre yaşaması imkansızdır” diyen Londra’daki hekim raporuna, “Eğer hasta 1969 ile 1974 yılları arasında kontrol altında bulunsaydı, hastalık daha etkin bir biçimde tedavi edilebilirdi” notunu ekleyecekti.

    harun-dava-2
    ‘TKP Davası’ İddanamede yazılmamasına rağmen basında ‘TKP Davası’ diye anılan davanın
    duruşmasında. Vedat Günyol, Sabahattin Eyüboğlu, Harun Karadeniz, Çetin Özek,
    Şadi Alkılıç. Kenarda Av. Gülçin Çaylıgil. (soldan sağa).

    Uğur Mumcu, 12 Mart döneminde yitirilenlerin ardından yazdığı Sesleniş adlı yazısında Harun’un yaşadıklarına da gönderme yapıyordu:

    “Göz göre göre öldürüldük ey halkım, unutma bizi…

    HARUN-BOLU
    Kasım 1968 Özel Okullar Devletleştirilsin Yürüyüşünde Harun Karadeniz.

    Kanserdik. Ölüm, ölüm hergün sinsi bir yılan gibi dolaşıyordu derilerimizde. Uydurma davalarla kapattılar hücrelere. Hastaydık. Yurt dışına gitseydik kurtulurduk belki. Birbuçuk yaşındaki kızlarımızı öksüz bırakmazdık. Önce kolumuzu, omuz başından keserek, yurtseverlik borcumuzun diyeti olarak fırlattık attık önlerine. Sonra da otuz iki yaşında, bırakıp gittik bu dünyayı, ecelsiz.”

    İstanbul Sıkıyönetim Adli Müşaviri ise Harun’un eşine onun yurt dışına çıkmasına izin vermemelerinin gerekçesini açıkça belirtiyordu: “Ölsün istiyoruz. O eline silah almadı, eğer eline silah alsaydı işini bitirmek çok kolaydı.”

    Harun Karadeniz İngiltere’den son dönüşünde günleri sayılıydı. Bu sayılı günlerinde düzenli okuma yapmanın yanı sıra çocuklar için resmi tarihi hicvedecek masallar yazmayı tasarlıyordu. Bunun için bir yayıneviyle de görüştü. Özellikle Patrona Halil isyanına kafayı takmıştı.

    harun-cenaze
    Harun Karadeniz’in cenazesi Fotoğrafın arkasında yürüyenlerden sağdan birinci Şirin Cemgil, İkinci Hülya Karadeniz. Ağustos 1975

    15 Ağustos 1975 sabahı erkenden uyandı. Çoktandır arayıp da bulamadığı Nusret Bezmi Kaygusuz’un Şeyh Bedreddin kitabını (nihayet Şükran Kurdakul getirmişti) karıştırarak başında bekleyen arkadaşına, “Sabah olduğunda ben okuyacağım ama” dedi. Bir daha uyanmadı…

    Yakın dostu, hocası İdris Küçükömer Harun’u kendine has uslubuyla şöyle tanımlamıştı: “Düşünen, düşünmesini bilen bir insandı. Somut gözlemleri, çocukluğundan beri olan yaşamı, onu önceden öğretilen bazı kavramlardan şüphe etmeye, sonra düşünmeye yöneltti. Yoksul ve kızgın köylü çocuğu mühendis olacaktı. Matematik, bir lojik yöntem olarak onu pusatlandıracaktı (teçhizatlandıracaktı). Üniversitelerdeki öğreti ile hayattaki toplumsal ilişkilerin uyuşmazlığını anladı. Somut önerilerini lider olarak uygulamaya geçti. (…) Giderek öğrenci eylemlerinden işçiler içine karışmanın yeğ olduğunu kabul etti ve öyle eyledi.” 

    Harun Karadeniz (1942-1975)

    PARKALI-HARUN

    1942’de Giresun’un Alucra ilçesine bağlı yoksul bir köy olan Armutlu’da doğdu. Köyünde okul olmadığı için ilk ve ortaokulu Bulancak’ta tamamladıktan sonra liseyi Samsun’da okudu. 1962’de İTÜ İnşaat Fakültesi’ne girdi. Okuldaki ikinci yılından itibaren siyasal tavrını netleştirdi ve öğrenci gençlik mücadelesinin ön saflarında yer aldı. 1964’te İnşaat Fakültesi Talebe Cemiyeti Başkanı oldu ve fakültesini İTÜ Öğrenci Birliği’nde (İTÜÖB) temsil etti. 1964’teki “Milli Petrol” ve “Özel Okullar Devletleştirilsin” kampanyaları, 13 günde tamamlanan İstanbul-Ankara yürüyüşü gibi eylemlere öncülük yapan Karadeniz, Nisan 1968’de İTÜÖB Başkanı olduğunda artık çok tanınan bir öğrenci lideriydi. 1969’da sağ dirseğinde tümör tespit edildi. 12 Mart 1971 darbesinden sonra sık sık tutuklandığı için tedavisi aksadı. Londra’da tedavi görmesi gerektiğine dair raporlar almasına rağmen yurtdışına çıkışına izin verilmedi. Nihayet Ocak 1974’e Londra’ya gittiğinde hastalığı ilerlemişti. Sağ kolu kesildi. 15 Ağustos 1975’te hayatını kaybetti.

  • Atalarımızın günahları!

    Atalarımızın günahları!

    Ahlaki suçu “diğerlerinin yaşadığı felakete karşı körlük” olarak tanımlayan Jaspers, Nazi Almanyası’nda halkın yöneticileriyle suçortaklığı meselesini ele alırken, günümüz bireyine de sorumluluğunu hatırlatıyor.

    İkinci Dünya Savaşını takip eden yıllarda dünya aydınlarının 20. yüzyılın ilk yarısının insan hakları alanında açtığı derin yaraları sarmak için yoğun çaba sarfettikleri görülür. Alman psikiyatrist ve felsefeci Karl Jaspers’in (1883-1969) hükümetlerinin işlediği suçlar konusunda Alman halkının kolektif sorumluluğu meselesini ele aldığı eseri, bu dönemin literatürü içinde en dikkati çekici çalışmalardan biridir. 1945-46’da Heidelberg üniversitesinde verdiği konferansların ürünü olan bu eser, Nazizmin ve 2. Dünya Savaşının yarattığı örselemenin damgasını taşır. Almanya’nın bu iki sarsıntıda yaşadıklarıyla yüzleşmesini oldukça radikal bir biçimde ele alan Karl Jaspers, “kolektif suçluluk” kavramını öne çıkarır.

    Nazizmin altın yılları 30’lu yılların ikinci yarısı, Almanya’da Nazizmin altın yılları… Hitler, savaşın sonlarına doğru çocukları da cepheye sürmekten çekinmeyecekti.

    Ülkesinin seçkin aydınları Hitler’i kitlesel olarak desteklerken Nazizmi reddetmiş olmasına rağmen kendisini bu “kolektif suçluluğun” dışında tutmaz Jaspers. Aslında kolektif suçluluğu daha tarihsel bir bakış açısıyla ele alır: “(…) Yalnızca günümüzde yapılanlara –suç ortağı sıfatıyla çağdaşlarımızın eylemlerine– değil, aynı zamanda geleneğin taşıdığı bağlantılara da iştirak ettiğimizi hissederiz. Atalarımızın suçlarını da üstlenmek durumundayız”.

    Jaspers, Yahudi soykırımının öznesini açığa çıkarmak için suç tiplerini dörde ayırır: Cezai suç (mahkemelerin karar verebileceği); siyasi suç (galiplerin karar verebileceği); ahlaki suç (hiçbir vicdanın kaçınamayacağı) ve metafizik suç (Tanrı’nın yargısına tabi olan). Hem kuramsal hem siyasal açıdan güncelliğini yitirmeyen sorular yönelten Jaspers, bir halkın suçluluğu ile onu oluşturan bireylerinkinin nasıl ayırt edilebileceğini sorgular. Nazizmin etkilerinden arınılması, yeni, gelişkin ve ahlaki temeli güçlü bir demokrasinin inşası için toplumun bu ortak suçla yüzleşmesi, bununla yetinmeyerek sorumlulukların üstlenilmesi gerektiğini belirtir.

    20. yüzyılın en büyük felaketi olan Almanya’daki Nazi rejimine doğrudan destek olanların dışında olup bitenleri çaresizlikten de olsa geçiştirenlerin cezai veya siyasi sorumlulukları olmasa da ahlaki suça bulaştıklarını iddia eder: “Diğerlerinin yaşadığı felakete karşı körlük, insanın kalben hayal gücünden yoksun olması ve şahit olunan felakete karşı takınılan kayıtsızlık –ahlaki suç işte bunlardır.” Öte yandan siyasi suç, cezai suç gibi yaptırımı olmasa da yalnızca yöneticilerle sınırlı değildir: “Bir halk, yönetiminden dolayı sorumludur”.

    Her şeye isyan etti, kendi ölümü hariç

    Başta Gurbet Pastası- Hemşinliler, Göç ve Pastacılık olmak üzere Karadeniz’le ilgili birçok kitap hazırlayan gazeteci ve yazar Uğur Biryol’un, geçen ay ölümünün üzerinden tam on yıl
    geçen Kazım Koyuncu’nun hayatını anlattığı yeni kitabı raflardaki yerini aldı. Kitapta 1971 doğumlu Koyuncu’nun çocukluk yıllarından genç yaşta ölümüne kadar olan günleri, sanatçının kendi sözleriyle ve yakın çevresinden insanlarla yapılan görüşmelerle anlatılıyor. İstanbul’a üniversiteye geldikten sonra

    Laz kimliğini keşfeden ve arkadaşı Mehmedali Barış Beşli ile dünyanın ilk Lazca rock yapan grubu Zuğaşi Berepe’yi (Denizin Çocukları) kuran Koyuncu’nun müzikal yolculuğu da var kitapta, kanser olduğunu öğrendiği ve hastalıkla mücadele ettiği dönem de. Kanser olduğunu öğrendikten sonra “Niye ben?” diye sormayan, bunun “hayata karşı haksızlık” olduğunu düşünen bir insan Kazım Koyuncu ve kitapta bu dönemin anlatıldığı “Ağır Veda” başlıklı bölüm insanın boğazının düğümlenmesine yol açıyor.

    SİNAN YÜCEL

    Modern sanat üzerinden Çin’in yakın tarihi

    Modern sanatçı Ai Weiwei, Londra’da Tate Modern’da 2010’da sergilenen Ayçekirdekleri çalışmasıyla dünya çapında ün kazanmıştı. Yüz milyon seramik ayçekirdeğini 1600 sanatçının üç yılda tek tek elleriyle boyadığı bu ünlü çalışmanın yanı sıra Çinli Weiwei’in birçok heykel ve enstalasyon çalışması bulunuyor.

    Uzun yıllar Çin’de yaşayan İngiliz gazeteci Barnaby Martin, Weiwei ile yaptığı söyleşilerden yola çıkarak yazdığı kitabında 58 yaşındaki sanatçının hayatını anlatırken modern Çin’in tarihinin belli başlı dönemlerini de anlatıyor. Kitapta 1926’da milliyetçilerle komünistlerin yerel diktatörleri ortadan kaldırıp Çin’i birleştirmek için anlaşmalarından, ertesi yıl başa geçip komünistlerle ipleri koparmaya karar veren Çan Kay Şek’in Şanghay’ın yeraltı dünyasıyla birlikte hareket edip binlerce komünisti öldürmesine, vandallığın doruğa çıktığı Kültür Devrimi’nden 1989’daki Tiananmen Meydanı olaylarına kadar pek çok önemli olay yer alıyor. Asıl tutkusunun Çin’i değiştirmek olduğunu söyleyen Weiwei, Çin hükümeti tarafından 2011’de vergi yolsuzluğu bahanesiyle tutuklanmıştı. Kitabın en ilginç bölümlerinden biri de sanatçının iki buçuk ay kaldığı hücrede, 24 saat boyunca 50 santim mesafeden kendisini izleyen iki gardiyanla geçen günlerinin anlatıldığı bölüm olmuş.

    Weiwei’in 2003’te yaptığı ve bisikletlerden oluşan labirent.