Kuzey Kore rejiminin “istisnai” karakteri bir yanda, ABD başta olmak üzere bölgedeki büyük güçlerin askerî gösterileri diğer yanda, bölgesel olmanın ötesinde uluslararası bir felaketin sirenleri çalmakta.
Donald Trump’ın başkan seçilmesinden ardından Kore krizi akut hale geldi. Trump’ın iç politikadaki başarısızlıkları telafi etmek için Rusya, Çin ve Kuzey Kore gibi bir “dış tehlike”ye karşı ulusal bir seferberlik havası yaratmaya çalışması kadar; özellikle Kuzey Kore yönetiminin konvansiyonel ve nükleer silah denemelerini sıklaştırması da krizi derinleştirdi.
Kriz doğal ve esas olarak büyük devletler arasındaki dünya ölçeğindeki güç ilişkilerinden, Doğu Asya’nın bütünündeki gerilimlerden ve iki Kore arasındaki statükonun korunması veya ilişkilerin kopması gibi hassas noktalardan kaynaklanmakta. Kore savaşandan bu yana 65 yıl geçmiş olmasına rağmen ateşkes dışında herhangi bir barış antlaşması imzalanmadığı için, yarımadada bugün resmî anlamda da bir savaş hali mevcuttur.
2. Dünya Savaşı’nın bitiminde, 1948’de seçilen Kore (Güney) Cumhurbaşkanı Syngman Rhee’a karşı direniş başlamış, iki yıl sonra genelleşerek uluslararası bir boyut kazanmıştı. Kim İl Sung, Rus ordusundan bir ay sonra Kuzey Kore’ye geldi ve Moskova onun yeni rejimin başına geçmesine yardım etti. 50’li yıllarda temizlik hareketleriyle iktidarını sağlamlaştırdı. İlk kurbanlar, düzmece davalarla içerdeki komünistler oldu, Çin ve Sovyet yanlıları da daha sonra aynı kaderi paylaştılar. Despotik bir rejim kuruldu ve Kim İl Sung’dan sonra, Kim Jong-İl ve Kim Jong-Un hanedanıyla bugüne ulaştı. Aynı süreçte Güney’de de Kuzey’i aratmayan despotizm yılları yaşandı.
Siyaset sahnesinde 70’li yıllarda Çin-Amerikan ilişkilerinin tesisi, Çin’de kapitalizmin gelişmesi, SSCB’nin çöküşü, Kim İl Sung gibi “kurucu” bir liderin ölümü gibi bir dizi gelişmenin yanısıra; 90’lı yıllardaki büyük açlık gibi sosyal olaylara rağmen, rejim kendini siyasal olmaktan ziyade etnik bir milliyetçilik temelinde ayakta tutabildi. Özellikle Japon işgali direnişine dayanan ve sonunda bir “gerilla devlet” ulusal anlatısı üzerine temellenen bu milliyetçilik, Batı’nın bir müdahalesine karşı ayakta kalmak için nükleer silaha sahip olma amacında somutlaştı.
ABD başta olmak üzere diğer güçler de dahil olmak üzere bölgede aşırı bir silahlanma sözkonusu ve Uzakdoğu’daki bu yarış, kimin ilk kez silah çekeceğini önemsiz kılan bir hal almış durumda. Trump’ın gelişi, zaten pek tekin olmayan bu ortamı daha da belirsiz hale soktu. Güney Koreliler ise doğal olarak askerî bir çözüm yerine müzakere siyasetini destekliyor. Kuzey Kore rejiminin “istisnai” karakteri bir yanda, ABD başta olmak üzere bölgedeki büyük güçlerin askerî gösterileri diğer yanda, bölgesel olmanın ötesinde uluslararası bir felaketin sirenleri çalmakta.
Kim Jong-Um
Güney’de bu Mayıs’ta, böyle bir dönemde göreve başlayan yeni başkan Moon Jae-in, iki Kore arasında uzun süredir devam eden gerginliğe son verme ve ülkesinde köklü bir yenilenme iddiası ile ortaya çıktı. Merkezdeki ve muhafazakar rakiplerini geçen Demokrat Parti kökenli yeni başkan, on yıldır hüküm süren muhafazakar iktidardan sonra ilk ilerici yönetici. Kuzey’e karşı ABD ile ittifakın devamını savunan Moon Jae-in, aynı zamanda diyalogun da geliştirilmesinden yana. Hatta daha da ileri giderek “Güney Kore, bir gün barışcıl bir birleşmeyi sağlamak için Kuzey Kore halkına yaklaşmalı. Kim Jong-un’u Kuzey’in yöneticisi ve diyalog için muhatabımız olarak tanımalıyız” diye eklemekte.
Kuzey Kore’nin de “doğru şartlar altında ABD yönetimi ile diyalog kurarız” diyerek yeni bir döneme geçilebileceğini dile getirmesi, tansiyonun düşebileceği umudu yaratıyor. Yine de Kore coğrafyası, önümüzdeki dönemde kolay sakinleşecek gibi görünmüyor.
Arap şarkına ait olan 1001 Gece Masalları’nın Arap garbında da bir karşılığı var: 101 Gece Masalları! Ancak bu bir kısaltma değil, başlı başına Endülüs kökenli bir masallar silsilesi ve tarihte ilk olarak Kâtip Çelebi’nin bir Osmanlı-Arap bibliyografyası olan Keşfü’z-Zunûn adlı eserinde bahsediliyor. Claudia Ott’un özenli çalışması, Ayrıntı Yayınları’nın 30. yılı dolayısıyla okurlarla buluştu.
Dünya edebiyatının başyapıtları arasında sayılan 1001 Gece Masalları, Arapça kaleme alınmışsa da Bizans ve Sasani imparatorlukları, Emevi ve Abbasi halifeliklerine uzanan bir zincirde bulunur. Anlatıda İran’ın yanı sıra Hindistan ve Çin’in de zikredildiği hatırlanırsa, “Doğu” topraklarında cereyan eden hikayeler yine de esas olarak Arap dünyasının ve elbette edebiyatının ürünüdür.
Fâtımîlerin, Eyyubîlerin ve Memlûkluların önemli şahsiyetlerinin isimlerinin zikredildiği 1001 Gece Masalları, ilk elyazmalarına varıncaya kadar muhakkak ki sözlü edebiyatta zamanla zenginleşmiş ve bugün bildiğimiz metinlere gelinceye kadar değişik kaynaklardan beslenmiştir. Eserin kökeni ne olursa olsun, Arap edebiyatının dünyaya önemli bir katkısı olduğu gerçeğini değiştirmez.
18. yüzyıl başlarında yapılan Fransızca bir çeviriyle Batı dünyasının haşır neşir olduğu 1001 Gece Masalları’nın fantastik dünyasından Marcel Proust, Edgar Alan Poe ve Borges gibi büyük edebiyatçılar; Ernest Lubitsch (Sumurun-1920) ve Passolini (1001 Gece-1974) gibi sinemacılar ve elbette Rimsky Korsakov (Şehrazad-1888) gibi kompozitörlerler etkilenmişler ve esinlenmişlerdir.
Kâtip Çelebi’nin Keşfü’z- Zunûn adlı eseri, tarihte 101 Gece Masalları’na değinen ilk kaynak.
1001 Gece’den 101 Gece’ye
Arap şarkına ait olan 1001 Gece Masalları’nın Arap garbında da bir karşılığı olduğunu Alman araştırmacı Claudia Ott’un Yüzbir Gece Masalları çalışmasıyla öğrenmiş bulunuyoruz. Ancak bu bir kısaltma değil, başlı başına bir masallar silsilesi. 2010’da Berlin’de Ağa Han Müzesindeki eserlerden düzenlenen bir sergide rastladığı 1234 tarihli Yüzbir Gece Hikâyesi Kitabı (Kitap fıhi hadıt mi’at layla ve layla) önceki elyazmalarından da yararlanarak tamamlamış ve böylece Endülüs kökenli, yani Arap batısına (Mağrip) özgü yeni bir eseri ortaya çıkarmış.
Her ne kadar 1001 Gece Masalları ile belli ortaklıkları olsa da anlatılanlar tamamıyla kendine has. Elbette Arap dünyasının genişliğine uygun olarak bunda da örneğin Hint etkisi var. Ancak kullanılan dil “yöresel sözcük dağarcığından” yani Emevi kökeni itibarıyla (Kordoba Emirliği halifeliği yıkılan Şam Emevi Halifeliğinin ardılı sayılıyordu) Mağrip, Maşrık’tan izler taşısa da 101 Gece Masalları yerlidir. Artık kestirilemeyen bir zamandaki “Hindistan’da bir padişah” ve ona bitimsiz, heyecanlı hikayeler anlatan Şehrazad başrolde gözükse de, bu ortaklıklar Arap dünyası için Doğu’nun Hindistan sayılmasından kaynaklanıyor. “Uzak, yabancı, egzotik ve tam da bu yüzden özellikle ilgi çekici bir Doğu ülkesi”ni temsil ediyor Hindistan.
101 Gece Masalları’ndaki Hindistan, Doğu’dan biraz Batı’ya doğru gelmiştir. 1001 Gece Masalları’nda Çin yakınken, bu kitapta İran’ın doğusu demek olan Horasan’da bir tüccar öne çıkar. Claudia Ott bu yönler arasındaki gidiş gelişleri şöyle özetler: “Doğu’nun batısının doğusuna”…
Masalların tarihi Claudia Ott tarihi metinlerden hareketle, yapıtın 10. yüzyıl başında oluştuğunu ortaya koyuyor.
1001 Gece Masalları’nın kimlik kartı 9. yüzyıldan 15. yüzyıla çeşitli kaynaklarla beslenirken, 101 Gece Masalları’na değinen tek kaynak Hacı Halife adıyla da bilinen Kâtip Çelebi’nin (1609-1657) bir Osmanlı-Arap bibliyografyası olan Keşfü’z-Zunûn adlı eseridir. Claudia Ott metinlerden hareket ederek yapıtın geç 9. veya erken 10. yüzyılda oluştuğunu, anlatılan hikayelerin başlangıç bölümünün 3. yüzyılda Sanskritçe’den Çince’ye çevrildiği sanılan birtakım meseller arasında bulunduğunu da belirtmekte.
Claudia Ott’un Almanca metninin çevirisinin Arapça aslıyla da karşılaştırılmış olması 101 Gece Masalları’nın özenli sunuşuna katkıda bulunuyor.
1000 yıl sonra “bu masalların ne anlamı var” diyeceklere ise Claudia Ott şunları söylüyor: “101 Gece Masalları bize yabancı ama aynı zamanda hem yakın, hem de senlibenli olduğumuz kültürden büyüleyici şeyler gösteriyor habire. Vicdansız spekülatörlerin dürüst tüccarları borç tuzağına düşürmeleri günümüzde her zamankinden daha güncel. Bazen bir mesel sanki bir Bollywood filminden alınmış: Romantik sahneler, ezgili şiirlerle adeta bir film müziği; insanı heyecanlandıran art niyetsiz olaylar, ‘en güzel’ ya da ‘en iyi sabah’ın arka planı oluşturduğu bir sahnede cereyan ediyor ve kahramanlarımız gün battıktan sonra değil ancak güneşin doğumundan sonra birbirlerinin üzerlerine at sürüyorlar. Heyecan dolu hikâyeler her gece kesiliyor ve de mutlu son her zaman garanti ediliyor. İnsan ister western türü popüler mitleri, ister Grimm Kardeşler’in masal izleklerini ya da klasik hayalet hikâyelerini, Jules Verne’in gelecekteki ütopyalarını, sarayların cengâver destanlarını, kahramanlık efsanelerini, fabl ya da fıkraları anımsasın; ‘ben bunu daha önce de görmüştüm’ duygusu, benzerlikleri sezinlemesi, aşikâr olanın ya da ancak ikinci bakışta görülebilenin yaşantısı… Bütün bunlar kaynaklarından bize gelene kadar yüzyılları aşmış ve yerkürenin yarısını kapsamış olan bir hikâye derlemesinin çekiciliğidir”.
1917’nin başlarında sadece Rusya’yı değil, 20. yüzyılı ve dünya tarihini değiştiren en önemli hadiselerden biri yaşandı. Çarlığın yıkılması, Sovyetlerin kurulması ve ikili iktidar durumuyla ortaya çıkan Şubat Devrimi, ekim ayındaki sosyalist devrime uzanacak sürecin başlangıcı oldu. Taraflar, olaylar ve yorumlarla…
Rus Devrimi kimi için insanlığın kurtuluşu yolunda önemli bir adım, kimi için de bir felaket olarak 20. yüzyıla damgasını vurdu. Tarihin gidişatı üzerinde birinci dereceden etki yaratan bu olay, hiç şüphesiz Fransız Devrimi ile birlikte tartışmaların odak noktasında bulunmaya devam ediyor. Tıpkı 1789 Fransız Devrimi’nin 200. yılında olduğu gibi, Rus Devrimi’nin 100. yılında da tartışmalar yeniden canlanacak. Ama önce vâki olanın ne olduğuna kısaca bir gözatmak gerekir.
Rus Devrimi, ilki Çarlığı deviren, ikincisi Geçici Hükümet’e son veren bir sosyalist devrimle iki evreye ayrılır. #tarih dergi Şubat’ta başlayan, Ekim’de sonuçlanan devrimin ilk aylarını bu sayıda, son aylarını ise Kasım sayısında ele alacak.
Uluslararası Kadın Günü’nde, Nevski Bulvarı üzerinde yapılan sayısız gösterilerden biri. Sabah hali vakti yerinde kadınların gösterisinden sonra binlerce kadın tekstil işçisi “Ekmek” diye haykırarak devrimin yolunu döşüyorlar.
Doğu ile Batı arasında sıkışmışlık
Çarlık Rusyasının en belirgin özelliklerinden biri ekonomik, toplumsal ve kültürel olarak evriminin yavaşlığıydı. Step Rusyasının mirası dolayısıyla Doğu’nun boyunduruğunda iken, bir yandan da Batı’nın askerî baskısı altında bulunuyordu. Ülke, Avrupa kapitalizminin iktisadi evriminin bütün aşamalarından geçmemiş; ancak Avrupa kapitalizminin ulusal sınırların dışına taşmasına bağlı olarak gelişim göstermişti. Böylece Rusya aradaki boşluğu telafi etme imkanı bulmuştu. Bunun sonucunda, örneğin 1905’den 1. Dünya Savaşı’na kadar olan kısa dönemde, sanayi üretimi iki katına çıkmıştı. Yine de emek üretkenliğinin zayıflığından ve nüfusunun ezici çoğunluğunu oluşturan köylülerin içinde bulundukları koşullardan ötürü, ekonomi dengesizdi.
Buna karşılık sanayinin ani büyümesi binlerce işçinin çalıştığı devasa fabrikaların kurulmasına yol açmıştı. 1000’den fazla insanın çalıştığı işletmeler ABD’de toplamın % 18’i iken Rusyada bu oran % 42 idi. Rus sanayisinin neredeyse tamamı, aracı bankalar ağıyla Avrupa mâli sermayesi tarafından denetlenen bankaların elindeydi.
Coğrafi yaygınlığının yanısıra Çarlık Rusyası, esas olarak tarımsal bir ülke olmakla birlikte dünyanın beşinci sanayileşmiş ülkesiydi. Sanayi sermayesi ise Fransa, Almanya ve Belçika’dan geliyordu (madenciliğin % 85’i, demir ve çeliğin % 50’si). Son derece yoğunlaşmış (Petrograd’daki Putilov fabrikasında 24 bin çalışan) 3.5 milyonluk bir işçi sınıfı vardı.
Bu ekonomik durum, Rus burjuazisinin toplumsal ve siyasal fizyonomisini derinden belirliyordu: Sayısal olarak zayıftılar ve siyaseten Çara, dolayısıyla kokuşmuş aristokrasi ve bürokrasiye teslim olmuşlardı. Bu rejim başta Fransa olmak üzere Avrupa burjuvazisi tarafından da destekleniyordu.
Rus burjuvazisi 1905’te işçiler ayaklandığında Çarı devirmek bir yana belli bir parlamenter rejim kurma azmini bile gösterememişti. Buna karşın işçi sınıfı oldukça güçlüydü ve hızla bilinçleniyordu. Bunlar Batı’daki kardeşlerinin deneyimine sahip olmayan köylü kökenli işçilerdi; daha doğrusu sanayinin yarattığı büyük talep karşısında hızla işçileşmişlerdi.
Kırsal kesimle bağlarını tamamıyla koparmamış olan bu işçi sınıfı, bir-iki büyük kentte yoğunlaşmıştı ve örgütlenme açısından hızla mesafe kaydediyordu. Batı’daki işçilerden farklı bir yörünge izleyerek, onların deneyimlerinin yanısıra, 1905’de görüldüğü üzere kendi özörgütlenmelerini, işçi delegeleri sovyetlerini kurarak, işçi hareketi tarihine çok hızlı bir giriş yapmışlardı.
Şubat Devriminden sonra Duma silahlı muhafızlar tarafından korunuyor.
Savaş herşeyi altüst ediyor
Hantal çarlık, savaşa aslında hem hazırlıksız hem de meşruiyeti pamuk ipliğine bağlı iken girdi. 1. Dünya Savaşı, “düveli muazzama”nın dünya egemenliğini paylaşım savaşıydı. Ancak Osmanlılar için olduğu gibi Rusya için de böyle bir iddia çapını fazlasıyla aşıyordu. Rusya’nın Boğazlar başta olmak üzere savaşta güttüğü amaç, ancak müttefiklerinin çıkarlarıyla uyuştuğu ölçüde geçerli olabilirdi. Dolayısıyla tıpkı Osmanlılar gibi Rusya da kendisinden daha güçlü olan müttefiklerinin hesabını ödemek durumundaydı.
Mecburi askerî hizmetin geçerli olduğu Rus ordusu da toplumsal çelişkileri en sıcak şekilde yaşıyordu. Subaylar geldikleri yönetici sınıfın geçmişe hayranlık, bürokratlık, kokuşmuşluk gibi arazlardan sakatlanmışken; köylüler de ileri tekniklerle yapılmış ithal askerî araç ve gereçleri kullanabilecek durumda değildi. Sanayide olduğu gibi askeriyede de Rusya müttefiklerine bağlıydı, ancak müttefikleri kendisine yardım yapamayacak kadar uzaktaydılar; daha doğrusu aradaki yol Almanlar ve Osmanlılar tarafından kesilmişti.
1914 Ağustos’undan sonra hızla bir takım başarılar elde eden Rus ordusu, özellikle sanayisinin ve komuta kademesinin yetersizliğinden devamlı gerilemeye başladı. Polonya, Litvanya ve Galiçya’da büyük topraklar kaybetti. Boğazlar’ın kapalı olması, dışarıya son derece bağımlı ekonomiyi tıkadı. 1916-17 kışı Rusya’nın savaşı sürdürme kapasitesi bir yana, ayakta kalmak için bile ne kadar kırılgan olduğunu açığa çıkardı. Büyük kayıplar veren ordunun mühimmat yetersizliğinin yanısıra gıda sorunu da, üç yıla yaklaşan bu savaşa artık dur demekten başka bir çare bırakmıyordu.
Ülkenin bütününde sefalet bütün haşmetiyle hüküm sürüyordu. Çarlık rejimi meşruiyetini yitirmiş, Rasputin’in öldürülmesinden sonra (bkz: #tarih, Aralık 2016) Çarlık ailesi halk bir yana aristokrasiden de uzaklaşmış, kaderiyle başbaşa kalmıştı.
Askerî yenilgiler orduda büyük bir moral kırıklığına ve firarlara yol açmaktaydı. Zaman geçtikçe de cephede ve cephe gerisinde belirgin bir savaş yorgunluğu ortaya çıktı. Onda dokuzu köylü olan ordu çok ağır kayıplar verdi (1.800.000’i asker olmak üzere toplam 3.5 milyon).
Öte yandan en yoksul kesimler ve köylüler savaş giderleri için günlük ekmeklerinden olurken, ulusal ekonominin %50’si ordunun ihtiyaçlarına ayrılırken, birileri büyük kârlar elde ediyordu. 1915’te savaşın Rusya’ya maliyeti 10 milyar rubleydi; 1916’da 19 milyar rubleye; 1917’nin yalnızca ilk altı ayında 10 milyar 500 milyon ruble çıktı. Kamu borcu 1918 başında 60 milyar rubleye, yani 70 milyar diye tahmin edilen millî servetin neredeyse tamamına eşit bir düzeye çıkacaktı.
Devrim manzaralı kışlık saray Şubat’tan Ekim’e Devrimin en simgesel mekanı Kışlık Saray’dı. Sarayın ele geçirilmesi kadar önündeki büyük meydandaki gösteriler sanki devrimin barometresiydi.
Ve grevler yeniden başlıyor…
1. Dünya Savaşı, Rusya’da yükselen grev dalgasına son vermişti. İşçiler cepheye gönderilince Petrograd’da işçi sınıfının %40’ı yenilenmişti. Ancak grevler 1915’de yeniden başladı ve ekonomik taleplerin ötesine geçerek başta savaşa karşı olmak üzere siyasal bir karakter kazandı. Savaş, hayat pahalılığını dayanılmaz kıldı ve henüz 1915 sonunda gıda krizi patlak verdi. Cephedeki askerlerdeki mühimmat kıtlığına, kentlerdeki grevler eşlik ediyordu. Çarlık ise karşı karşıya bulunduğu sorunlardan herhangi birini çözmekten aciz, felç olmuştu.
1916 yılı boyunca insanların gündelik hayatlarını idame ettirmeleri giderek zorlaşırken gösteriler yükselen bir eğri çizmeye başladı ve talepler radikal, siyasal bir yöneliş kazandı. 1916- 17 kışında kriz zirve yaptı: Soğuk iyice azıttı ve kentlerde aranan herhangi birşey artık bulunmaz oldu; fiyatlar üç ayda % 25 artı. Ekim’in ardından grevler patlak verdi (yaklaşık 200 bin grevci), Ocak ayında grevler yeniden hız kazandı, orduda huzursuzluklar ayyuka çıktı.
Rus işçi sınıfı toplumda azınlık olsa da, köylülükle sıkı bağları nedeniyle güçlü bir destek alabiliyordu. Köylü askerler de cephelerde, köylerinde ömürleri boyunca elde edemeyecekleri deneyimleri kısa zamanda edinerek, toplumun oldukça aktif bir kesimi haline gelmişti. Tarım meselesinin çözümü için çarlığın devrilmesinin bir önşart olduğu konusundaki genel kanı yaygınlaştı. Böylece askerî yenilgiler ve iç gerilimler monarşiyi olduğu kadar burjuvaziyi de sarsmaya başladı.
Duma’da herkesin hep bir ağızdan tartıştığı, alkışlar ve el kalıdırlarak oylanan kararların alındığı tam bir karmaşa ortamı hakimdi. Gerçek kararlar yürütme komitesinde ve komisiyonlarda alınıyordu.
Sol partiler
Sosyalizm adına sahne alan siyasal partilerin ise savaş başladığında siyaseten dönüştürücü bir güç olamadıkları görülmüştü. Köylü partisi (Sosyal Devrimciler) ve Menşeviklerin (Sosyal Demokrat) büyük kısmı, Avrupalı kardeşleri gibi savaşa karşı mücadele etmek yerine sosyal şoven bir tutum takınmışlardı. 1905 yenilgisinin ardından ağır bir baskı altında kalan Bolşevik Partisi ise sürgünde yeniden yapılanmış ve savaş arefesinde kendini oldukça toparlamıştı. Ancak polis her tarafa sızmıştı. Örneğin 1914’te Petrograd’da parti komitelerindeki yedi kişiden üçü polisti! Yani gizli polis Okrana’nın ajanıydılar. Bolşevik partisi 1914’ten itibaren savaşa karşı çıkan tek parti olduğundan, siyaseten ve örgütsel olarak polis tarafından çok sıkı gözetim altındaydı. Bir polis raporu şu satırları geçiyordu: “En enerjik, en canlı, yorulmak bilmeden mücadeleye, aralıksız direnmeye ve örgütlenmeye en yetenekli unsurlar…”
Çarlığın son beş günü: 23-28 Şubat 1917
16 Şubat’ta ekmek karneye bağlandı. Kente on günlük un kalmıştı. Petrograd ve Rus sanayinin kalbi olan Putilov fabrikasında bir grev girişiminden sonra lokavt ilan edildi ve fabrika kapandı.
İşte bu birikimin ardından, 8 Mart Uluslararası Kadın Günü vesilesi ile kentin varoşlarında özellikle kadınların etkin olduğu, barış ve ekmek için grevler ve gösteriler patlak verdi. 24 Şubat’ta gösteriler devam etti; işçiler ateş eden polislerle çatıştı. 25 Şubat’ta göstericiler karakolları yağmalayarak silahlandılar. Çar ve genelkurmay, güvendikleri askerî birlikleri Petrograd’a gönderdiler; cesaretleri kırılan göstericiler evlerine döndü. Hükümet şimdilik kazanmış görünüyordu ve sıkıyönetim ilan edildi. Duma (Yasama Meclisi) başkanı Rodzianko bir “güven hükümeti” atanmasını rica eden bir çağrıda bulundu ama Çara göre bunlar “saçma sapan şeyler”di.
Bunun üzerine işçiler kendiliklerinden işi bıraktılar ve kitleler halinde gösteriye katıldılar. Fabrikadan fabrikaya dolaşarak diğerlerini kendilerine katılmaya çağırdılar. Sosyalist partiler gidişata ayak uydurmaya çalıştı. Büyük bir kısmı asker eşi olan ve emekçilerin en ezilen kesimini oluşturan tekstil işçisi kadınlar, hareketin yayılmasına büyük katkıda bulundu. Hemen ardından genel grev patlak verdi ve devasa gösteriler yapılmaya başlandı. Gücünün farkına varan kitleler, genel grevi kendiliğinden bir ayaklanmaya dönüştürdüler.
Hükümet sert önlemler almaya niyetlendiyse de, 1905 Devrimi’ni bastıran Kazaklar pasif kaldılar ve hatta kimi zaman ateş açan polise karşı göstericileri savundular. İşçiler, askerleri kendilerine katılmaya davet ettiler. Artık polis müdahale ettiğinde göstericiler sonuna kadar direnmeye kararlıydı.
Hiçbir parti kitlelerin tam tekmil tarihe dalmasına karşı ne yapacağını kestiremedi.
Çariçe ise 26 Şubat sabahı Çar’a “şehirde asayiş berkemal” diye yazarken, akşam “şehirde herşey yolunda gitmiyor” diyerek sanki olayların ne kadar hızlı aktığını aktarıyordu.
Tsarskoye Selo’daki yazlık sarayında gözaltına alınan Çar II. Nikolay olayların akışını anlamaktan uzak, hanedanını çöküşünü seyretmekteydi.
Sovyetler kuruluyor
1905’te olduğu gibi başkent Petrograd’da Menşevikler tarafından, her bin işçiye bir delege hesabıyla “sovyetler” kuruldu ve Bolşevikler de buna katıldı. İki farklı meşruiyetin ilişkisinden oluşan bir ikili iktidar durumu ortaya çıktı.
26 Şubat’ta başkentte artık genel bir çatışma ortamı vardı. İşçiler, polis ve askerle çatışıyorlardı. 200 bin göstericinin yer aldığı olaylarda 40 kişi hayatını kaybetti. Akşamında askerler de ayaklanmaya katıldılar. Silahlı kuvvetlerinden yoksun kalan monarşi tuzla buz olmuştu. Hapishanelerin kapıları açıldı, resmî daireler ve elbette Kışlık Saray ele geçirildi. Erzak işlerini düzenlemek için bir komisyon kuruldu.
Menşevikler Duma’daki burjuva partileriyle siyasal bir çözüm müzakere etmeye, Bolşevikler ise fabrika ve kışlalara yöneldi.
O ana kadar mevcut siyasal partilerden herhangi birinin olaylara müdahale etmesi sözkonusu değildi. 27 Şubat’ta Viborg varoşunda iki askerî birlik işçilere katıldı; böylece işçiler silahlanma imkanı buldu (40 bin tüfek). Kent artık fiilen ayaklanmacıların eline geçmiş oldu.
Askerler, öğrenciler, işçiler ve yoksul mahalle sakinleri Tavriçeskiy sarayına yöneldiler. Burada devrimci bir genelkurmay yer almaktaydı ama ayaklanmadan sonra ilan edilmişti ve herhangi bir şeyi yönetmemişti; devrimin gerçek yöneticileri sokaklardaydı ve bu ilk kurumsallaştırmaya güven duymuyorlardı. 1905’in anılarıyla, sınıf mücadelesi deneyimini taşıyanlar tabandaki, sokaktaki işçiler ve askerlerdi.
İkili iktidar
Ayaklanma karşısında burjuvazi Çarı destekledi ve monarşinin baskıyı artırmasını talep etti. Ancak isyan devam ediyordu ve işçi-asker sovyetleri kurulmuştu. Özelikle Petrograd Sovyetleri, 1905 Devrimi’nin küllerinden yeniden doğmuştu. Sovyetin yürütmesine, savaş öncesinde çoğunluk olan sosyalist partilerden Sosyal Devrimciler ve Menşevikler seçildi.
Kitleler sovyetlere güvenerek onlara iktidar rolü biçmişti. Ancak ortada paradoksal bir durum vardı: Bu sosyalistler iktidarı istemiyorlardı! Ortada bir devrimci durum varken, o güne kadar savundukları barış, cumhuriyet, toprakların dağıtılması gibi taleplerinden yasallık adına vazgeçiyorlardı. Geriye yalnızca ifade özgürlüğü kalmıştı. Ayaklanmada herhangi bir rolü olmayan ve hatta ayaklanmanın başarısızlığa uğraması için çalışan burjuvazi de iktidarı istemiyor; monarşiyi yeniden yerleştirmeyi talep ediyordu.
2 Mart’ta Moskova ve taşrada sovyetler kurulurken, Çar 3 Mart’ta kardeşi Büyük Dük Mihaïl Aleksandroviç Romanov adına tahtından feragat etmek istedi. Ancak Mihail Aleksandroviç bunu reddetti; çarlık monarşisi ve üç yüzyıllık bir hanedan hâk ile yeksan olmuştu.
Sonuçta liberal burjuvazinin partisi Kadetler (Anayasal Demokratlar), Sosyal Devrimciler ve Menşevikler, prens Lvov başkanlığında, aslında Kadetlerin şefi Milyukov’un yönetiminde, Adalet Bakanı Kerenski’nin şahsında sosyalist soslu bir geçici hükümet kurmakta anlaştılar. Sosyal Devrimciler ve Menşeviklerden oluşan Petrograd Sovyet Yürütme Komitesi, işçileri ve askerleri liberal burjuva yeni hükümeti desteklemeye çağırdılar.
Ayaklanmaya katılanların hepsi, şüphesiz aynı bilinç düzeyinde değildi. Ezici çoğunluğu köylü kökenli olan askerler, programlarında köylüye toprak vaadeden sosyal devrimcileri seçerek onları çoğunluk yaptılar. Kadetlerin dişe dokunur bir başarıları yoktu. İşçi partilerine gelince… Menşevikler tabanda nüfuz sahibi idiler, Bolşevikler ise daha ziyade öncü işçiler arasında. Lenin’in yokluğunda Bolşevikler de tıpkı Menşevikler gibi sovyetlerde bir tür parlamenter mücadele ile kendilerini sınırlamışlar, hatta ilk zamanlar geçici hükümeti desteklemişlerdi.
Nisan’da Petrograd’a gelen Lenin, önce partideki kafa karışıklığını giderir sonra hedefini belirler: Bütün iktidar Sovyetlere!
Her şey mümkün
Ortada tam bir ikili iktidar durumu vardı: Bir yanda kısmi sosyalist destekli liberal burjuvazi tarafından yönlendirilen resmî ve yasal bir geçici hükümet, öte yanda Petrograd sovyetlerinin iktidarı. Her ne kadar sovyet yürütme kurulu iktidarı reddederek ilk başta geçici hükümeti desteklemiş olsa da, durum belirsizliğini ve istikarsızlığını sürdürüyordu. Kitleler çarı devirerek elde ettikleri gücün farkında olarak, siyaset sahnesini terketmeye niyetli değillerdi. Ayrıca sekiz saatlik işgünü kazanımıyla gazete okuma, toplantılara katılma, siyasal tartışma ve eylem için zaman kazanmışlardı. Halkın siyasal bilincinde ve eyleminde tam bir patlama yaşanıyordu.
Petrograd’da bu tarihî hadiseler yaşanırken, savaş da bir yandan devam ediyordu. Askerler yığınlar halinde firar ederken, bir yandan da subaylarıyla kapışıyorlardı. Şartsız acil barış özlemi her tarafı sarmıştı…
Geçici hükümet ise devrimi tüketmek ve savaşa devam etmek niyetindeydi. Sovyetler ise tam anlamıyla bilincinde olmadıkları bir iktidarı ellerinde bulundurmaktaydı. Sovyetlere ilk seçilenler veya katılanlar da oldukça karmaşık bir tablo oluşturmuştu. Her ne kadar “işçi ve asker sovyetleri” dense de, temsil kabiliyetleri farklı kesimlerin yanısıra seçilmemişler de buradaydı. Özellikle öğrenci, avukat, gazeteci gibi kürsü alabilen kesimlerden gelenler kararların alınmasında etkin olurken, fabrikaların ve kışlaların gerçek sesi pek duyulmuyordu.
Sovyetlerdeki ve sosyalist partilerdeki karmaşaya son verecek ilk adım, Lenin’in 3 Nisan’da Petrograd’a gelmesi oldu. Gelir gelmez Nisan Tezleri adıyla ünlenecek, Bolşeviklerin siyasetini radikal bir biçimde çizen ve mevcut yönetimi eleştiren görüşlerini formüle etti. Lenin savaşa son vermek ve köylülere toprak dağıtılması için “Bütün İktidar Sovyetlere” sloganını öne attığında, kendi partisinde bile bir sarsıntıya yol açtı. Bolşeviklerin 15 bini Petrograd’da (özellikle işçi mahallesi Viborg’da) olmak üzere 79 bin üyesi vardı. 28-29 Nisan’da yapılan parti konferansında Lenin kendi çizgisini kabul ettirdi.
Rusya’da tarih hızlı akıyordu ama bu akışta girdaplar da vardı. Ekim’e doğru düz bir çizgi üzerinde değil, askerî diktatörlük ihtimalinin de bulunduğu karmaşık bir eksen üzerinde yoğun mücadeleler sürecekti.
1917: SÜREKLİ DEVRİM YILI
9 OCAK Petrograd’da 50 bin işçi grevde, 1905’teki Kanlı Pazar anısına gösteriler.
22 ŞUBAT İşçilerin son derece siyasallaşmış olduğu Putilov fabrikalarında lokavt.
23 ŞUBAT Uluslararası Kadınlar Günü; yiyecek kıtlığına karşı büyük gösteriler.
24 ŞUBAT 200 bin işçi grevde.
25 ŞUBAT Petrograd’da genel grev.
26 ŞUBAT Orduyla göstericiler arasında şiddetli çatışmalar. Çarın Duma’yı dağıtması.
27 ŞUBAT Çarlık muhafızlarında isyan. Petrograd’da ayaklanma. İkili iktidar: Duma’nın Geçici Hükümeti ve Petrograd İşçi Delegeleri Sovyeti.
1 MART Petrograd’ın büyük meydanları sürekli gösteri mekanlarına dönüşmesi; yüzlerce sovyet, binlerce fabrika ve mahalle, köylü, ev kadınları milis komitelerinin kuruluşu.
2 MART Prens Lvov’un başkanlığında, liberal bir geçici hükümetin kurulması; II. Nikolay’ın Grandük Mihail lehine tahttan feragati.
3 MART Grandük Mihail’in tahtı reddetmesi.
6 MART Geçici Hükümet programının ilanı: Genel af, genel oya dayanan bir kurucu meclisin oluşturulması, savaşın sürdürülmesi.
14 MART Sovyetlerin tazminatsız ilhaksız barış çağrısı.
3 NİSAN Lenin’in başkent Petrograd’a gelişi.
4 NİSAN Lenin’in Nisan Tezleri’ni açıklaması.
20-21 NİSAN Dışişleri Bakanı Milyukov’un Rusya’nın savaşı sürdüreceğini belirtmesi üzerine Sovyetlerin sert tepkisi. Gösteriler ve Petrograd sokaklarında şiddetli çatışmalar.
5 MAYIS Petrograd Sovyet temsilcilerinden Kerenski, Savaş Bakanı; Çernov, Tarım Bakanı olur, ikinci Geçici Hükümet kurulur.
7 MAYIS Troçki’nin Petrograd’a varışı.
17 MAYIS Kronstadt’da sovyetin kendini tek yönetici ilan etmesi.
18 HAZİRAN Rus ordusu Galiçya’ya taarruz eder; 2 Temmuz’da Almanların karşı saldırısıyla düzensiz biçimde geri çekilmeye başlar.
3-5 TEMMUZ “Temmuz günleri”nde hükümete ve sovyete karşı işçi, asker ve Kronstadt bahriyelilerinin şiddetli gösterileri. Bolşevikler uzun bir tereddütten sonra hareketi destekler. Sıkıyönetim ilan edilir. Yüzlerce Bolşevik militan, Almanya hesabına casusulukla suçlanarak tutuklanır. Lenin Finlandiya’ya kaçar. Troçki tutuklanır.
7 TEMMUZ Kerenskiy başkanlığında “Soyalist Devrimin Selamet Hükümeti”nin kurulması.
24 TEMMUZ Kerenskiy başkanlığında, 3. Geçici Hükümet’in (Kadetlerle birlikte) kurulması.
18-21 AĞUSTOS Almanlar’ın Riga’yı ele geçirerek başkent Petrograd’ı tehdit etmesi.
25-31 AĞUSTOS General Kornilov’un askerî darbe teşebbüsü.
4 EYLÜL Troçki’nin kefaletle serbest bırakılması.
9 EYLÜL Bolşevikler’in Petrograd Sovyetinde çoğunluğu elde etmesi.
24 EYLÜL Kerenskiy başkanlığında, son koalisyon hükümetinin kurulması.
(1 Şubat 1918’e kadar Rusya’da kullanılan Julien (Ortodoks) takvimi ile Batı (Gregoryen) takvimi arasında 13 gün fark vardır. Dolayısıyla Şubat Devrimi Mart, Ekim Devrimi, Kasım diye de anılmaktadır. Bu kronoloji, eski takvime göredir.)
Günümüzün belki de en yakıcı ve öldürücü şiddet ideolojisi, hem evrensel hem tarihsel bir olgu. Nora Yayınları’ndan çıkan kitapta, “aşağıdan terörizm” yani yürürlükteki iktidara karşı yapılan şiddet eylemleriyle; “yukardan terörizm” yani devlet aygıtı tarafından yapılanlar, tarihöncesinden günümüze ele alınmış.
TERÖRİZMİN TARİHİ ANTİK ÇAĞ’DAN IŞİD’E
Terörizm 21. yüzyıla hızlı ve etkin bir başlangıç yaparak dünyanın dörtbir bucağında ses getirirken, köksüz tarihsiz bir olguymuşcasına onu lanetlemek veya ardında değme casusluk hikayelerini aratacak bir komplo, bir parmak aramakla izaha çalışmanın ilerletici bir yanı yok. Oysa terörizmin de bir tarihi var ve bu tarih insanlığın tarihinde yıllarla, on yıllarla, yüz yıllara değil, bin yıllarla ifade edilebiliyor.
Şiddet imgeleri, arttırılan tehditler, iletişim kirliliği, bunlara eklenebilecek öfke ve nefret, tahlil ve irdelemeye pek yer bırakmıyor. Ancak terörizm olgusunu tarihsel zemininde anlamak, polisiye ve askerî tedbirlerden çok daha kalıcı ve anlamlı sonuçlar doğurabilir.
Antikçağdan başlayarak bugün her yerde hazır ve nazır olan dinsel terörizm başta olmak üzere, terörizmin doğası ve evrimi üzerine tarihsel bir bakışa sahip olmak şart. Terörizmin çeşitli versiyonlarını genç, yoksul, çaresiz insanların son çırpınışı, kısaca “sosyolojik ve psikolojik bir vaka” olarak değerlendirmek, onun siyasal ve stratejik yönünü es geçmek, lanetlemelere imkan verebilir ama anlaşılmasına asla. İletişim ağlarının alabildiğine geliştiği, silahların giderek sofistike hale geldiği, maddi kaynakların küresel finans ağlarında dolaştığı ve bütün bu karmaşık yapılara uygun insan malzemesinin yine de köhne addedilen bu yöntemlerden nasıl bir siyasal sonuç beklediği, ancak ve ancak tarihsel bir perspektifle anlaşılabilir.
Şu veya bu terör eyleminden veya örgütünden gökten zembille düşmüş gibi sözetmek yerine her birinin ayırdedici özelliğini bulmak gerekir. Örneğin genel olarak bir baskı tekniği olarak kullanılan terörizm, yine genel olarak bir müzakere çözümü ve taviz koparma hedefindeyken; günümüz cihatçı hareketlerinde bu özellik izlenmemektedir. Bunların önceki terörist hareketlerden farklı olarak herhangi bir müzakere arayışında olmadıkları, ölümüne bir mücadele yürüttükleri görülmektedir.
Terörizm: Evrensel bir olgu
Terörizm tarihi, olguyu kendi soyağacına yerleştirmek açısından gerekli. Ne de olsa yeni bir durumla karşı karşıya kalınmamakta. Yine de ilginç olan, terörizm kelimesinin ilk kez 1794’te Fransa’da “terör” partisinin fikirlerini belirtmek için kullanıldığıdır. Fransız devriminin uç kanadı 1793’te iktidarı ele geçirmiş ve hoyratça yöntemlerle, karşı devrimcileri ülkeden temizlemeye girişmişlerdi. Ancak bir sonraki yüzyılda anlam değiştirecek ve artık devletin uyguladığı bir yöntem olmakla sınırlı kalmayıp, devlete karşı bir yöntem olarak da kullanılacaktır.
Elbette 20. yüzyılda çeşitli totaliter rejimlerin uyguladığı devlet terörü, yani yukardan terör tarihten silinmemiştir. Ancak geniş anlamda terör, “aşağıdan” terör olarak anlaşılmaktadır. Çağdaş diyebileceğimiz terörizm 1880’lere doğru Rus popülistleriyle başladı ve anarşistlerle devam etti. 1881’de Çar II. Aleksander’in bir anarşistin attığı bombayla ölmesi bu dönemin zirvesiydi. Keza 1. Dünya Savaşı Saraybosna’da, Avusturya Arşidükü Ferdinand’ın bir suikaste uğramasıyla fitili almıştı.
1970’li yıllarda devletin önde gelenlerine yapılan suikastlere, işadamlarına yapılanlar da eklendi. 1977’de Batı Almanya’daki patronların patronu Hanns Martin Shleyer Kızıl Ordu Fraksiyonu (RAF); 1986’da Fransa’da Renault’un patronu Georges Besse evinin önünde Doğrudan Eylem (Action Directe) tarafından öldürüldü.
Öte yandan Şili’de general Pinochet diktatörlüğü döneminde olduğu gibi muhalefetin sesi olmaya çalışan aydınlar ve sanatçılar da devlet terörünün kurbanı oldular.
Bugünkü kullanımdan daha farklı bir anlam taşısa da, yakın zamanda, 2. Dünya Savaşında Nazi işgaline karşı sabotaj eylemlerinde bulunanlar da terörist diye adlandırılıyordu. Hemen ardından daha sonra İsrail devletinin en önemli kademelerinde bulunacak olan Filistinli Yahudiler (örneğin Menahim Begin) İngilizlere karşı bu yöntemi kullandılar. 60’lı yılların sonlarında Filistinliler de bu yöntemi kullandılar. Yaser Arafat da bir dönemin terörist listesinde yer alıyordu.
G. Chaliand ve A. Blin’in derlediği kolektif eserin yazarları ve eserin diğer katılımcıları, terörizm kavramıyla ilgili temel noktaları belirttikten sonra, Zelotes’den günümüze tarihsel bir yörüngeyi izlemeye davet ediyor okuru. Esas olarak aşağıdan terörizm, yani yürürlükteki iktidara karşı yapılan şiddet eylemleri ele alınırken; yukardan terörizm, yani devlet aygıtı tarafından yapılan da ihmal edilmemiş.
Tarihsel gidişat üç evreye ayrılmış: Terörizmin tarih öncesi; modern çağ (1789-1968); çağdaş terörizm (1968’den günümüze). Ek olarak edebiyat ve terörizm (Musset, Conrad, Sartre, Camus, Dostoyevski), manifestolar ve İslâmcılar gibi bölümler bulunmakta. Kitabın sekiz yazarı, tarih boyunca terörist eylemlerin ve faillerinin kapsamlı bir hikayesini sunmakta.
Gelmiş geçmiş en büyük terör saldırısı 2001 yılı, 11 Eylül’de gerçekleşen Dünya Ticaret Merkezi’ne intihar saldırıları gelmiş geçmiş en büyük terör olaylarından biri. Saldırılarda 2996 kişi öldü, oluşan maddi kayıp 10 milyar doları aştı.
Harvard ve Tel Aviv’de profesör Ariel Merari, gerilla ve “özgürlük savaşçısı”nın farklılığından hareketle, terörizmin işlemsel bir tanımını verdiyor ve hasım veya otoriteye karşı, yıldırmaya dayanan strateji üzerinde duruyor. Gérard Chaliand ve Arnaud Blin, Filistin’deki Roma işgali dönemindeki Yahudi Zelotes ve Haçlılar dönemindeki Şii kökenli ünlü “Haşhaşiler” üzerinde durarak terörizmin “tarihöncesini” ele almakta. Bu iki tarihçi Antik Çağ’da geleneksel olan zorbaları öldürme (aşağıdan) terörüyle belki devlet terörünün (yukardan) başlangıcını teşkil eden Moğol istilası döneminde, Cengiz Han’ın kitlesel temizlik, terörizm hareketlerini irdelemekte. Avrupa’da 17. yüzyıldaki korkunç 30 Yıl Savaşları sırasında sivilllerin sürgününe yol açan terör türü de, bu kitlesel temizliğin benzeriydi.
Olivier Hubac-Occhipinti ise ilkin Fransa’da daha sonra İtalya, İspanya’da monarşiye karşı ve nihayetinde Kuzey Amerika ve özellikle Rusya’da anarşist terörizmin doğuşunu ele almakta. Özellikle Rusya’da geleneksel topluma son verip bir polis devletin sınırlamalarından uzak yeni toplum hedefleyen iradeye, edebi ve felsefi hareketlilikler de eşlik ediyordu.
Soykırım ve inkarcılık üzerine uzmanlaşmış Yves Ternon’un Rus popülizmi üzerine ilginç bir bölümünden sonra, Gérard Chaliand ve Arnaud Blin özellikle Batı’da 20. yüzyıl başlarında altın çağını yaşayan terörizmin yeni özelliklerini ele alıyorlar.
Kitabın eklerden önceki üçüncü ve son bölümü 1968’den bugüne çağdaş terörizme ayrılmış. Radikal İslâmcılığın kökenlerinin incelendiği bu bölümde El Kaide’nin intihar eylemleri ele alınırken, son olarak IŞİD dönemindeki cihatçılık değerlendirilmekte. Kitabın ek bölümünde Cromwell’e karşı yazılan bir manifestodan başlayarak terörizm literatüründen parçalar bulunuyor.
Failler bu tarihi bilseler de bilmeseler de bu tarihin bir ürünüdürler. “Terörizm basit insanların tarih yapmasını köstekleyen, ama yine de insanlık tarihinin bir parçası olan bir strateji, bir siyasal doktrin olarak varlığını neden sürdürebiliyor” sorusuna yanıtlar üretmek için Terörizmin Tarihi vazgeçilmez bir başlangıç.
Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu, özellikle 1960-80 dönemine damgasını vurmuştu.
Yalnızca sendikal alanda değil siyasal alanda da önemli bir kuruluş Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), 50’li yılların sonlarından başlayarak sermaye ve devletten bağımsız bir işçi hareketliliği mücadelesinin ürünü oldu, özellikle 1960-80 dönemine damgasını vurdu.
1961 Saraçhane mitinginde kendini açığa vuran bu yöneliş, anayasal bir hak olan grev kanununun henüz çıkarılmadığı bir dönemdeki Kavel direnişiyle mesafe almış, Paşabahçe greviyle geri dönüşü olmayan bir yola girmiş ve nihayet 13 Şubat 1967’de Türk-İş’ten ayrılan sendikalar tarafından DİSK’in kurulmasıyla ete kemiğe bürünmüştü. DİSK, 60’lı yıllarda yine sendikacıların kurmuş olduğu Türkiye İşçi Partisi’nin şahsındaki toplumsal uyanışla atbaşı gitmiş, demokrasinin kesintiye uğradığı dönemlerde ise baskı rejimlerinin hedefi olmuştu. 1980’de yaklaşık 500 bin üyesi olan DİSK, sendikal alanın dışında dönemin hak mücadelelerinde de yer almıştı.
DİSK’in genel başkan ve yöneticilerinden bazıları, TİP, CHP ve DSP gibi partilerden milletvekili oldular. Başındaki “devrimci” ibaresi, 60’lı yıllarda tıpkı konfederasyonunun İngilizce çevirisinde kullanıldığı gibi “ilerici” anlamındaydı.
12 Şubat 1967: DİSK’in Kuruluşu
Maden-İş, Lastik-İş, Gıda-İş, Basın-İş ve Türk Maden-İş sendikalarının başvurusuyla DİSK 12 Şubat 1967’de İstanbul’da Çemberlitaş’taki Şafak Sinemasında kuruluş kongresini yaptı. Ertesi gün TİP’in kurucusu olan Kemal Türkler, Rıza Kuas, Kemal Nebioğlu, İbrahim Güzelce gibi sendikacılar, DİSK’i kuruyorlardı. (Ortada elinde sigara olan TİP milletvekili (1965 ve 1969) ve Lastik-İş başkanı Rıza Kuas).
15-16 Haziran 1970: Büyük Direniş
Yeni yasada bir sendikanın işkolundaki işçilerin üçte birini temsil etme mecburiyetinin getirilmesi üzerine, yalnızca DİSK üyelerinin değil Türk-İş üyesi işçilerin de katılmasıyla iki gün süren büyük işçi gösterileri gerçekleşti. İstanbul merkezli gösteriler tüm yurda yayıldı. Sıkıyönetim ilan edildi. Kanun Senato’dan geçmesine rağmen yeniden Meclis’e geldi ve Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) itirazı üzerine Anayasa Mahkemesinden döndü.
12 ŞUBAT 1967
KURULUŞ T. Maden-İş, T. Maden-İş (Zonguldak), Lastik-İş, Basın-İş ve Gıda-İş genel kurullarını İstanbul Çemberlitaş Şafak Sineması’nda ortak yaptılar. Kurulda sendika başkanları ve delegeler Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nu (DİSK) kurma kararı aldı. DİSK’in kuruluş başvurusu 13 Şubat’ta yapıldı ve kuruluş ilan edildi.
24 HAZİRAN 1967
İLK MİTİNG Ankara’da İş Kanununu Protesto mitingi düzenlendi. Kemal Türkler, Rıza Kuas, İbrahim Güzelce gibi sendikacıların yanısıra milletvekili Çetin Altan, akademisyen Alparslan Işıklı ve bazı işçiler konuşma yaptılar.
4 TEMMUZ 1968
İLK İŞGAL Lastik-İş’in örgütlü olduğu Derby fabrikasında işveren bir başka sendikayla masaya oturmaya kalkınca işçiler fabrikayı işgal etti ve yasalarda referandum olmamasına rağmen “delil tesbiti” olarak referandum yapıldı. 950 işçinin 920’si Lastik-İş’i tercih etti.
18 Eylül 1976: DGM’ye Hayır!
12 Mart döneminin uzayan davalarının sıkıyönetimden Devlet Güvenlik Mahkemelerine nakledilmesini protesto eden DİSK, “DGM’ye hayır” kampanyası açtı. Yaklaşık 100 bin işçinin iş bıraktığı eylemde Barbaros Bulvarı’ndan Taksim’e motorize bir gösteri de yapıldı. 19 bin işçi hakkında, gösterilere katıldıkları gerekçesiyle soruşturma açıldı.
15-16 HAZİRAN 1970
BÜYÜK DİRENİŞ İktidardaki Adalet Partisi ile muhalefetteki CHP, toplu iş sözleşmesi ile Grev ve lokavt yasasını değiştirmek istedi. Söz konusu değişikliğin DİSK’in etkinlik alanını hedef aldığını söyleyen sendika, anayasal direnme hakkını kullanacaklarını açıkladı. Bu çerçevede İstanbul’un her iki yakasında büyük işçi eylemleri oldu.
17 EYLÜL 1974
ÜRETİM DURDU Ülker fabrikasında Mart ayından beri süregelen hareketlilik, işverenin DİSK’e bağlı Gıda-İş’i tanımamasıyla zirve yaptı. İşçiler üretimi durdurdu, mesai bitiminde fabrika kapılarını kaynakla kapatarak giriş-çıkışa izin vermedi. Polis gücüyle bastırılamayan direniş, sonrasında çatışmalara sahne oldu.
20 EYLÜL 1975
KİTLESEL EYLEMLER Yurtta işçilerin çoğunlukta olduğu çeşitli bölgelerde mitingler ve toplantılar gerçekleştirildi. “Demokratik Hak ve Özgürlükler İçin Mücadele Mitingleri”, İstanbul’da büyük bir güç gösterisi ile tamamlandı.
1 MAYIS 1976
İŞÇİ BAYRAMI 51 yıllık bir aradan sonra Taksim Meydanı’nda DİSK’in öncülüğünde İşçi Bayramı kutlandı. Kutlamanın Taksim’de gerçekleşebilmesinde, kısa bir süre önce ölen İbrahim Güzelce büyük pay sahibiydi.
1 Mayıs 1977: Şanlı ve Kanlı
İlki 1976’da yapılan 1 Mayıs gösterilerinin ikincisi, yüzbinlerin katılımıyla tam son bulacakken kana bulandı. Tarlabaşı yönünden bir mermi sesi duyuldu, hemen ardından meydanı çevreleyen Intercontinental Oteli, Pamuk Eczanesi ve Sular İdaresinin üstünden 2000 mermi sıkıldı. Panzerler sinyal çalarak, su sıkarak ve gürültü bombası atarak meydana daldı. Beyaz renkli bir Renault silah sıkarak kitlenin üzerine gitti ve 8-10 dakika içinde meydan kana bulandı. Büyük kısmı Kazancı yokuşunun ağzında ezilerek hayatını kaybeden 36 kişinin yanısıra yüzlerce yaralı da hastanelere taşındı.
5 MAYIS 1976
İLK MADEN GREVİ Yeni Çeltek Kömür ve Madencilik AŞ’de Yeraltı Maden-İş Sendikası’na üye 980 işçi greve başladı. Bu, madencilik işkolunda ilgili yasalar uyarınca yapılan ilk grevdi. İşçiler ve şirkette hisse sahibi konumundaki kooperatif üyesi köylüler 23 gün süren grev boyunca dayanışma gösterdiler.
14 ARALIK 1976
BÜYÜK YÜRÜYÜŞ İstanbul Belediyesi işçilerinden DİSK/ Genel-İş’e üye olanlar bir süredir alamadıkları, birikmiş vaziyetteki ücretlerini talep ederek bir direniş başlattılar. İşçilerin yürüyüşünde Vatan Caddesi, Fatih üzerinde başlayan kortej Beyazıt, Eminönü, Karaköy hattından Beşiktaş’a kadar uzanıyordu.
1 MAYIS 1977
BAYRAM VE KATLİAM İşçi Bayramı’nda DİSK’in öncülüğüyle Taksim’de gerçekleşen ikinci büyük mitinge yüz binlerce işçi katıldı. Mitingin bitiminde bayram havası, silah sesleriyle bir anda kesildi. 36 kişi hayatını kaybetti.
30 MAYIS 1977
… SIRA MESS’TE Sayısı on bini bulan DİSK/T. Maden-İş üyesi işçiler, MESS ile yapılan toplu sözleşmeler sonuçlanmayınca greve gitti. İşçiler “DGM’yi ezdik sıra MESS’te!” sloganlarıyla direndiler. İki kesimin resmen karşı karşıya geldiği direniş, Şubat 78’de sendikanın isteklerini elde etmesiyle son buldu.
22-26 Aralık 1977: Baştürk Dönemi
Birkaç yıldır yönetime eleştirilerde bulunan ve Türk-İş’ten ayrılıp yeni bir konfederasyon kurmak üzere olan beş sendika DİSK’e katıldı. 22 Aralık 1977’de Harbiye Şehir Tiyatrosunda yapılan 6. Genel Kurul’da bu sendikalardan toplam delegenin üçte birine sahip olan Genel-İş’in başkanı eski CHP milletvekili Abdullah Baştürk, Kemal Türkler’in yerine DİSK Genel Başkanı, Çağdaş Metal-İş’in başkanı Fehmi Işıklar ise genel sekreter seçildiler.
1 Mayıs 1978: Büyük Katılım
1 Mayıs 1978, DİSK yeni yönetiminin ilk büyük kitle gösterisi oldu. Katılımın yoğun olduğu gösteri sakin geçti. Önceki yıl yaşanan olaylara rağmen, Taksim meydanı ve bağlantı yolları tamamen doldu.
22 OCAK 1980
TARİŞ DİRENİŞİ Tariş fabrikalarında uygulana işçi değişimine karşı İzmir’de yılbaşından beri devam eden “meşhur direnişi” çok şiddetli geçti. Emniyet güçleri fabrikalarda arama yapacağını duyurdu; işçiler aramaya mukavemet etti. Bunun üzerine Ocak sonunda 600 işçi gözaltına alındı. DİSK şiddetin daha fazla tırmanmaması adına eylemi sonlandırdı.
1 MAYIS 1980
YASAKLAR DİSK İşçi Bayramı’nı yasakları protesto amacıyla bir miting yaparak geçirmek istedi. Ancak buna izin vermeyen sıkıyönetim DİSK üyesi sendikaları mühürledi, sendikacıları ve çalışanları gözaltına aldı.
22 TEMMUZ 1980
CİNAYET DİSK’in kurucusu Kemal Türkler öldürüldü. Evinin önünde vurularak öldürülen Türkler’i üç gün sonra yüz binler uğurladı. Türkler’in cenazesi, sağ siyasete karşı protesto havasında geçti.
11 KASIM 1980
BÜYÜK DAVA 12 Eylül darbesinden sonra DİSK üyesi sendikaların yönetimine sıkıyönetim komutanlarınca kayyumlar atandı. Yıl sonuna kadar 62 DİSK yöneticisi tutuklandı. 78 yöneticinin idamının istendiği dava 1986’da sonuçlandı ve 264 kişi 5 ila 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Kararlar temyiz edildi. Askerî Yargıtay 16 temmuz 1991’de davayı beraatla sonuçlandırdı, tüm yöneticiler aklandı.
22 Temmuz 1980: Türkler’in Katli
DİSK’in eski genel başkanı Kemal Türkler, 22 Temmuz 1980’de silahlı bir saldırıda öldürüldü. Maden-İş iş bırakmaya gitti. Ertesi gün DİSK’in diğer sendikalarına üye işçiler de iş bıraktı. 800 bin dolayında işçi ve 200 bin dolayında memurun eyleme katıldığı belirtildi. İş bırakmaya Türk-İş’e bağlı bazı sendikalar ve bağımsız sendikalar da katıldı. Kemal Türkler görkemli ve büyük bir gösteriyle toprağa verildi.
1477 sanık
12 Eylül’de DİSK’in taşınır taşınmaz mal varlıklarına el kondu, 67 yönetici tutuklandı, 52’si hakkında (sonra 78’e çıktı) idam istendi ve toplam 1477 sanıklı bir dava açıldı. İddianame 67 günde okundu, Genel Başkan Abdullah Baştürk’ün sorgusu ise 109 gün sürdü.
AGOS gazetesi yayın yönetmeni Hrant Dink on yıl önce öldürüldü. Dava belirsizliğe mahkum edildi. Hrant, “Biraz iyi bir Ermeniyimdir, iyi bir solcuyumdur. İkisi yanyana geldi mi bu ülkede neler olduğunu bilirsiniz…” derken yalnızca geçmişinden değil geleceğinden de söz ediyordu.
Hrant Dink’in öldürülmesinin üzerinden on yıl geçti. On yıldır davası devam ediyor. Dava hakkında kitaplar yayımlandı ve belli ki yayımlanmaya devam edecek. On yıl her 19 Ocak’ta insanlar onu anmak için yürüyorlar. On yıl önce cenazenin kaldırılışındaki o görkemli yürüyüşün bir devamı, eksik kalan parçası gibi.
Bugün gazetelerin birinci sayfalarını kaplayan en canhıraş meselelerin hiçbiri on yıl önce tahmin bile edilmemekteydi. Memleketin bir beka sorunu olduğundan, hatta sıralı, kokteyl terör örgütlerinden de kimse söz etmiyordu. Ekonominin tıkırında olduğuna dair rivayetler kuvvetliydi.
Cinayet güpegündüz neredeyse herkesin gözü önünde işlenmişti. On yılda hukuk tarihine geçecek bir macera ile hâlâ cinayetin kurucu unsurları aranmakta. Artık kimse adalet peşinde değil. Dava divana değilse de tarihe kalmış durumda.
“Bir cinayet neden işlenir” diye gündelik bir sorun olamaz ama, her cinayetten sonra bu soru insanın aklına takılır kalır. Bu işin altından tek başına kalkamayacağı belli insan isimleri savrulurken, soru bir felaketler yumağına takılır kalır.
Öldürülen kimdir? Kimisi bir gazeteci diyor, kimisi bir aile babası, kimisi içten pazarlıklı bir tarih kışkırtıcısı… Sabıka kaydı bomboş. Vurulana kadar yazı-çiziden suçlanmış, yargılanmış ve bir Türkçe cümleyi algılamak ne kelime, tersinden anlayanlarca 301’den mahkum olmuş.
Cinayet için yeterli mi? Hrant, “Biraz iyi bir Ermeniyim’dir, iyi bir solcuyumdur. İkisi yanyana geldi mi bu ülkede neler olduğunu bilirsiniz…” derken yalnızca geçmişinden değil geleceğinden de söz ediyordu. Rakel Dink on yıl önce cenaze alayının önünde eşine, sevgilisine seslenirken belki de tarihe sesleniyordu. Onuncu yılda yaptığı konuşmada ise artık davayı tarihselleştiriyordu. Hrant, “biz yaşadığımız cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardık” demişti. Adalet ve haysiyet ancak ona yaraşanların eseri olabilecek.
Bekleyeceğiz ve umudumuz hiç ölmeyecek
Türkiye’nin eserleriyle tanıdığı İngiliz aydın, kuşaklar boyu yaşayacak.
İngiliz yazar ve marksist aydın John Berger, 2 Ocak 2017’de, 90 yaşında hayata veda etti. Amerikalı yazar Susan Sontag, “çağdaş İngiliz edebiyatında benzeri yok” diye takdim etmişti Berger’i. Romancı, senaryo yazarı, sanat eleştirmeni, şair, ressam… Görme Biçimleri, Sanat ve Devrim ve ardından Türkiye’den gidenler de dahil olmak üzere göçmen işçileri ele aldığı Yedinci Adam ile John Berger, Türkçe okurun müdavimi olduğu bir yazardı.
Yaptığı herşeyde bir tarihî hassasiyeti olan John Berger, “yazarın işi, ‘onlar’ı değil ‘biz’i anlatmaktır” diye özetliyordu kendi işini. Sanat eleştirmeni olarak yaptığı da buydu, desen çizerken de. Resimi, şiiri, gündelik notları, anıları harmanlarken bir tür veya her tür sanatla en zor zamanda bile hayata ilişkin bir umut aşılamaya çalıştı. Giderayak pek de halinden hoşnut olmadığı dünya hallerinin geçici olabilmesi için “zamana ihtiyaç var” diyordu. Ama “işini zamana havale etmeden beklemesini de öğrenmek gerek” diyordu; dayanışmayla (MK).
Küba Devrimine duyulan sempatinin nedeni komünizmin inşası değil, bu küçük ülkenin liderinin dünya jandarması ABD’ye kafa tutmasıydı. Castro, sağlık, eğitim, sosyal eşitlik konularında mucize, Sovyet yörüngesinde Çekoslavakya ve Afganistan işgallerini destekleyerek hayalkırıklığı yaratmıştı.
Yüzlerce suikast girişimini atlatıp, elli yıl dünya siyaset sahnesinin önündeki yerini koruyan Fidel Castro, 25 Kasım 2016’da 90 yaşında öldü. Suçlamalar veya düzülen övgülerin ötesinde hiç şüphesiz Üçüncü Dünya’nın sayılı önderlerinden biriydi.
Bir şeker kamışı plantasyonu olan büyük toprak sahibi bir ailenin çocuğu olarak en iyi öğretim kurumlarından sonra 1945’te Havana Üniversitesinde hukuk okuyan Fidel Castro, öğrencilik yıllarında komşu ülkelerdeki özgürlük hareketlerini yakından izledi. 1947’de Dominik Cumhuriyeti’nde diktatörlüğe karşı çıkarken, 1948’de Kolombiya başkentindeki ayaklanmaya katıldı. Küba’da ilerici ve demokratik reformları savunan Ortodoxo partisine girdi. Bu partinin gençlik örgütündeki insanları, gelecekteki mücadelesine katacaktı. Adadaki yolsuzluklara karşı çıkan Castro, bu dönemde komünizme karşı tutum almıştı.
1952’de bir hükümet darbesi yapan emekli general Batista’ya karşı 1953’de Moncado kışlasına başarısız bir silahlı baskın düzenledi. Tutuklandı, ama iki yıl sonra serbest bırakıldı.
Geleneksel siyasal partilerin çöktüğü bir dönemde Fidel Castro, Meksika’dan ünlü Granma teknesiyle hareketle, beraberindeki 81 kişiyle birlikte anayurduna çıktı. İki yıl sonra başarıya ulaşacak olan silahlı mücadelesi başlamıştı. Gösteriler, ayaklanmacı genel grev, kitle hareketiyle gerilla mücadelesini bütünleştiren bir stratejinin uygulayıcısı olarak Fidel Castro; o güne kadar bilinen modellerin dışında, esas olarak ulusal egemenliği sağlamaya yönelik bir hareketin lideri olarak öne çıkıyordu.
Küba Devrimi hem ABD hem Rusya için beklenmedik bir gelişme oldu. Latin Amerika’yı baştan aşağıya sarsan bu olay, diktatörlüklere karşı mücadele eden muhalefet hareketlerini umutlandırdı ve geleneksel mücadele yöntemlerinin dışında Küba modelini örnek alan hareketlerin oluşumuna yol açtı. O güne kadar dünya sosyalist hareketindeki Rusya ve Çin gibi iki merkezin gündelik politikalarının dışında, Kastrizm adı verilen radikal çözüm stratejileri ortaya çıkmış oldu.
Devrimin aldığı siyasal yöneliş ABD’yi hemen harekete geçirdi ve dünyanın en büyük gücü, burnunun dibindeki on milyonluk bir ülkedeki devrimi çökertmek için 1961’de Domuzlar Körfezi çıkarmasını gerçekleştirdi. Bu harekatın yenilgiye uğratılması, ABD’nin askerî olarak Castro’yu dize getirememesi, Küba Devrimi’ne büyük bir özgüven kazandırdı ve sonuçta ülke, 1962’den bugüne kadar devam eden ağır bir ekonomik ambargoya mâruz bırakıldı.
50’li yılların dünya hallerini anlamadan Castro’yu tarihselleştirmek fazlasıyla yüzeysel olacaktır. Küba Devrimi, ABD’nin Latin Amerika’yı arka bahçesi gibi kullandığı 2. Dünya Savaşı sonrası dönemde ve Rusya’nın bilgisi, desteği dışında gerçekleşti. Toplumsal adalet ve ulusal egemenlik bayrağıyla Batista diktatörlüğüne son verilirken, ABD ve Rusya’nın nüfuz alanlarında olmayan bir Üçüncü Dünya hareketi şekilleniyordu. Küba Devrimi bu Üçüncü Dünya hareketinin merkezinde yer aldı. OSPAAAL’in (Afrika, Asya, Latin Amerika Halkları arasında Dayanışma Örgütü) kurucusu oldu, 1966’de Tricontinentale (Üç Kıta-Asya, Afrika ve Latin Amerika) konferansına evsahipliği yaptı, 1979’da Bağlantısızlar hareketinin başkanlığına getirildi. Gine’den Amilcar Cabral, Fas’tan Mehdi Ben Barka gibi Üçüncü Dünya’nın ünlü simalarıyla emperyalizme karşı ittifaklar kurdu.
Ancak Üçüncü Dünya’da Küba Devrimi’ne duyulan sempatinin kaynağı bu ülkede komünizmin inşa edilmesiyle ilgili değildi; bu küçük ülkenin dünyanın jandarması ABD’ye kafa tutmasıydı. Küba, askerî harekatlara, suikastlere, kampanyalara ve ağır ekonomik ambargoya rağmen ayakta kalmanın ötesinde, bir dizi ülkeye verdiği destekle de öne çıktı.
Gerilla başkan Fidel Castro (sağda oturan) ve kardeşi Raul (ayakta, ortada) uzun namlulu ağır silahlarıyla Sierra Maestra’da arkadaşlarıyla bir gerilla kampında. Günümüzden tam 58 yıl önce zaferi kazanan Fidel, gerillalık döneminin ardından 33 yaşında başkanlık görevine gelmişti.
Dış politikada büyük soru işaretler
Ancak Küba’nın dışpolitikası, ABD’ye karşı müttefik edindiği Rusya’nın tavrına göre şekillendi. Örneğin Küba 1970’li yıllarda Afrika ile yakından ilgilendi ve Angola ile Güney Afrika’nın apartheid politikasına karşı durdu. Ancak Soğuk Savaş’ta Rusya’dan yana tutum alan Etyopya’daki kanlı bir diktatörlüğü destekledi. Fidel Castro, 20. yüzyıla damgasını vuran iki büyük, kritik toplumsal hadisede de Moskova’nın yanında yer aldı. 1968 Çekoslavakya olayları sorasında Rus tanklarının Prag’ı işgal etmesini ve tam da Bağlantısızlar hareketi başkanlığında bulunurken Rusya’nın 1979 sonunda Afganistan’ı işgalini destekledi.
“Hikmeti hükümet” gereği Meksika’nn tek parti yönetimiyle iyi ilişkiler içinde olduğu gibi, Franco İspanyası’yla da arası hiç fena değildi.
ABD’nin Vietnam savaşını kızıştırdığı 1965 ve ardından gelen Çin’deki Proleter Kültür Devrimi ile Küba ilk cazibesini kaybetmeye başladı ve 1970’li yıllarda Sovyet modeline doğru evrilmesiyle, devrimci bir merkez olarak eski parlaklığını yitirdi.
Küba Devrimi’nin uluslararası yankısı ise, devrimin hikayesinden ziyade, doğal kaynakları pek olmayan küçük bir ülkede toplumsal alandaki başarıdandı. Sağlık ve eğitim gibi evrensel kamu hizmetlerinin yaygın ve parasız olarak sunulmasının, barınma sorunlarının eşitlikçi bir biçimde ele alınmasının yanısıra, komşu kıtanın kuzeyinde ve güneyinde ciddi bir insan hakları sorunu olan ırkçılığa varan ayrımcılığa son verilmesi gibi kazanımlar, Küba’nın dikkatleri çekmesine neden oluyordu.
Küba toplumunda ayrımcılık olmaması sayesinde, genellikle adanın doğusunda yaşayan kırsal kökenlilerle, siyahi kökenli ailelerden en yoksul vatandaşlar için olağanüstü bir toplumsal hareketlilik imkanı doğmuştu. Fidel Castro’nun toplumsal meşruiyetinin ardında, özellikle bu kesimlerin büyük desteği vardı. Her ne kadar son yirmi yılda toplumsal eşitsizlikler yeniden belirmişse de, Küba, Latin Amerika’nın diğer ülkeleriyle kıyaslanmayacak bir konumdadır. Ayrıca Fidel Castro, Küba kültürüne siyahların katkısını her zaman öne çıkardı. Sürgündeki Kara Panterleri kabulü, Harlem’i ziyareti, Muhammed Ali, Malcolm X ve Harry Belafonte gibi insanlarla buluşması, bu konudaki samimiyetini gösterdi.
Küba, toplumsal alandaki başarılarını ekonomik ve siyasal alanda gösteremedi. ABD gibi bir ülkenin ambargosu altında ekonomik anlamda başarılı olmak pek kolay değilse de, yönetimin yaptığı hatalar bununla açıklanamaz. Örneğin Ernesto Guevara (namı diğer Che) 60’lı yıllarda sanayi bakanı iken dışa bağımlılığı azaltmak ve yetersiz gıda üretimine son vermek için ekonomide çeşitlendirme amacındayken, Fidel Castro Sovyetler’le bir tür işbölümüne girerek şeker kamışı ihracatında yoğunlaşmayı tercih etmişti (Petrole karşı şeker).
ABD ambargosu ve tehdidi altında kalan küçük ve yoksul bir ülkedeki beklenmedik devrimin toplumsal ve ekonomik bilançosu pek parlak değildir. Ancak böyle bir ülkenin biyoteknoloji ve ilaç üretiminde yüksek teknoloji kulübüne girmesini sağlayan eğitim ve araştırma düzeyi, kendine benzer ülkeler bir yana kendinden çok daha zengin ülkelerle bile kıyaslanmaz düzeyde yüksektir.
Fidel ve Ernesto 12 Ocak 1959 tarihli fotoğrafta Fidel ve Latin Amerika direnişinin simge ismi Ernesto (Che) Guevara bir arada. Özgürlük mücadelesinin merkezinde yer alan ikili, tüm hareketi zafere kadar birlikte yönetti. Fakat özellikle sosyalist anayasanın 1976’daki ilanından sonra kimi ufak fikir ayrılıkları da ortaya çıkacaktı.
15 bin ‘vatan haini’
Yine ABD’nin baskısıyla açıklanamayacak olan siyasal demokrasi eksikliği, Küba’nın sosyalizm iddiasındaki en zayıf noktayı oluşturagelmiştir. Rosa Luxemburg’un dediği üzere “özgürlük daima başka türlü düşünenlerin özgürlüğü”yse Küba’nın sicili bu konuda pek parlak değildir. Tek parti yönetimi altında ağır sansürün varlığı bir yana, Fidel Castro’nun da 2006’da kabul ettiği üzere, ülkede bir dönem 15 bin siyasal mahkum bulunuyordu. Bunların hepsinin “vatan haini” olduğunu iddia etmek kolay değildir.
Fidel Castro her ne kadar Kastrizm diye anılan ve Küba Devrimi modeliyle özdeşleşen bir akıma adını vermiş olsa da, bir marksist düşünür olarak belirmemiştir. 20. yüzyılın bütün sosyalist devrimleri, hatta başarısız olanları da mutlaka kuramsal bir önderle anılsa da, Küba bir istisnadır. Hatta Küba Devrimi’ne bu anlamda tarihsel bir ifade, uluslararası bir derinlik kazandıran kişinin, Castro’dan çok daha fazla kuramla haşır neşir olan Ernesto Che Guevera olduğu yaygın bir kanıdır.
Küba, Fidel’den sonra kritik bir kavşakta bulunuyor. Ülke tek parti yönetiminde, Çin-Vietnam modeline benzer bir devlet kapitalizmine yönelecek mi?
Beklenmedik bir gelişme olmadığı takdirde Castro’nun kardeşi Raul 2018’de çekilecek ve artık devrimi yaşamamış bir kuşak yönetime gelecektir. Meşruiyetini devrimden alan rejim, gençliğin itibar edeceği yeni bir meşruiyet bulabilecek mi? Tarih devam ediyor.
Sibiryalı cahil bir köylü olan Grigori Rasputin, 20. yüzyıl başlarında gezgin vaizlik ve şifacılıktan, Rusya’yı fiilen yöneten bir adam mertebesine yükselmişti. Çariçe’nin güvenini kazanıp Rus sarayına sızdıktan sonra ipleri eline alan Rasputin’in dinî istismarlar, seks skandalları, siyasi entrikalarla dolu hayatı, 1916’da yine hanedan üyesi bir prensin tabancasından çıkan kurşunlarla sonlanmıştı. Çarlık Rusyası da bir yıl sonra aynı kaderi paylaşacaktı.
Rusya’yı sarsan ilk devrim 1905’te patlak verdiğinde, çar ailesinin en önemli sorunu Ağustos 1904’te doğan tek erkek çocukları Veliaht Alexis’in hemofili hastalığından muzdarip olmasıydı. Çariçe hekimlerin yanısıra “geleneksel” tedavi yöntemlerini de önemsiyordu. Çar hatıra defterine devrimin en kritik günlerinde şunları yazıyordu: “Tobolsk’tan Grigoriy adlı bir Tanrı adamıyla tanıştık”. Sözü edilen adam Çarlık Rusyasının yönetici çevrelerini yıllarca uğraştıracak olan Rasputin’den başkası değildi.
1869 doğumlu Grigori Yefimoviç Rasputin, çarlığın son yıllarında bu “sağaltıcı” gücünden istifade ederek ilkin çariçenin güvenini ve desteğini kazanmış ve sonra da başkentin idari ve siyasi çevrelerinde nüfuz sahibi biri ve hatta neredeyse bir devlet kurumu haline gelmiştir. “Staretz” (ihtiyar ermiş) olarak da adlandırılan Rasputin, aşırı renkli özel hayatıyla siyasi rolünden çok daha fazla ilgi çekmiştir.
Alman asıllı çariçe ve hasta veliaht
Rasputin tarihe aristokratik bir aşk hikayesinin beklenmedik misafiri olarak atlamıştır. Kraliçe Victoria’nın torunu (kızının kızı) Alice’le Windsor Sarayında tanışan çarlığın varisi Nikolay, birbirlerine aşık olmuşlardı. Çar II. Aleksandr, Hesse ailesinde bir çeşit kan hastalığı olan hemofilinin ırsi olduğunu bildiğinden buna bir süre karşı çıksa da sonunda razı oldu. Onun ölümünden sonra Nikolay tahta çıktı ve çariçe dört kız çocuğu doğurdu. Ancak tahta bir varis gerektiğinden bir erkek çocuğu doğurmak için doktorların yanısıra şarlatanlara, üfürükçülere, büyücülere, yani “geleneksel” yöntemlere de bel bağlıyordu. Nihayet 1904’te Aleksis doğdu ve beklendiği gibi hemofili hastasıydı.
Kadınların sevgilisiydi Sibirya’nın bir köşesinden gelip imparatorluğun merkezine yerleşen Rasputin, gizemli duruşu ve etkileyici karakteriyle kadınları etrafına toplamakta oldukça yetenekliydi. Kısa zamanda hem konumunu güçlendiriyor hem de bütün saray kadınlarıyla çeşitli biçimlerde ilişki kuruyordu.
İşte tam da bu sırada Çariçe Aleksandra Fiyodorovna, çaresizlik içinde zaten eğilimli olduğu mistik arayışlarına denk düşen ve ölümüne kadar gölgesi gibi yaşayacak olan Rasputin’e rastladı, daha doğrusu tosladı. Uygun zamanda uygun yerde bulunan bu “Tanrı adamı”, kısa zamanda yüksek yerlerde kendine yardımcılar bulacak, daha doğrusu onlar kendisini bulacaklar ve böylece çariçeyi ve onun aracılığıyla da çarı sıkı sıkıya avucuna alan yeni bir yönetici odak oluşacaktı.
Zamanla arşivlerin önemli bir kısmı harap olduğu için hakkında kendi anlattıklarından fazla birşey bilinmese de, Rasputin’in Pokrovskoye’de 1869’de doğduğu, 19 yaşında evlenip beş çocuk sahibi olduğu bilinmekte. Külhanbeyliği, sarhoşluğu ve çapkınlığı ile bilinen Rasputin, aslında cahil bir köylüydü. Bir papazın etkisiyle nedamet getirmiş ve evini barkını terkedip manastır manastır dolaşarak Rusya’da çok rastlanan gezginci vaizlerden biri olmuştu. Günahı günahla arıtmayı savunan (“Tanrı’ya yakınlaşmak, erişmek için çok günah işlemek gerekir”), uyuşturucu ve dansı, dinle erotizmi kaynaştıran bir mezhebe, Khlyst’lere yakınlaştı. Dinsel takıntılarına ölçüsüz seks maceralarını da katarak tüm ülkede ün saldı.
Hipnoz becerisi
Hipnoz becerisi de olan ve Sibirya’daki geleneksel tedavi yöntemlerini de bir miktar bilen Rasputin, çarlık ailesinin yakınlarıyla evli olan Karadağ kralının kızlarından, Kiev’de rastladığı Büyük Düşes Maritze tarafından 1904 ilkbaharında impatorluğun başkentine davet edilmişti. Başkent Petersburg’a geldiğinde kadınlardan oluşan geniş bir çevre edindi. Çar ve çariçe ile tanışma imkanı buldu. Artık sarayda hem tabiat üstü güçleri olan bir hekim hem de bir aziz muamelesi görüyordu.
Çariçe, Rusya hakkında hemen hiçbir şey bilmiyordu. Rasputin onun için siyasal olarak da sanki köylü Rusya’nın temsilcisi, Tanrı tarafından gönderilen ve tahtla köylülerin birliğinin timsali olan bir insandı. Ahlaki düşüklüğüne ilişkin söylenenleri ise bir iftira olarak görüyordu.
Rasputin’in imparatorluk sarayında geleneksel köylü, mujik kıyafetiyle arzı endam etmesi ona ayrı bir hava veriyordu. Kolsuz kaput, kuşaklı gömlek, koca ayakkabılar, taranmamış bir sakalla gerçek bir Rus köylüsüydü! Rasputin, çarın Tanrı tarafından gönderildiğine ve Rus halkını temsil ettiğine inanıyordu. Duma yani meclis, işe yaramaz soyluların oyun alanıydı.
Rasputin, saraydaki ilk yıllarından sonra yavaş yavaş siyasete dahil olarak büyük meselelerde de çariçe aracılığıyla ağırlığını koymaya başladı. Örneğin Balkan Harbi’nde, 1905 Japon Savaşı yenilgisinden zayıflayarak çıkan imparatorluğun yeni bir çatışmaya hazırlıklı olmadığından hareketle barıştan yana oldu. Rasputin’in kabine üzerindeki ağırlığı 1905 Devrimi’nin sularının çekilmesinden, başbakan Stolipin’in genç bir anarşist tarafından öldürülmesinden sonra daha da arttı.
Polis teşkilâtının hafiyeleri her gün saat saat Rasputin’i izliyor ve raporlarında Pok-rovskoye’deki köyüne sarhoş bir hâlde ailesini ziyarete gittiğini, bu sırada babasıyla kanlı bıçaklı bir kavgaya tutuştuğunu bildiriyorlardı.
Bu raporlar, destansı bir üslûpla onun delişmenliklerini anlatıyordu: “Bugün sabahın beşinde tümüyle sarhoş bir şekilde evine döndü… 25’i 26’ya bağlayan geceyi aktrist V. Rasputin’le geçirdi… Prenses D. ile birlikte Astoria Oteli’ne geldi… Gece onbire doğru Çarskoye Selo’dan evine döndü… Rasputin Prenses Ş. ile birlikte eve geldi; çok sarhoştu; beraberce hemen çıktılar… Sabah beşte oldukça sarhoş vaziyette evine döndü. Bu notlar, istihbaratçı jandarma generali Globaçev tarafından derlenip imzalanmıştı.
‘Din büyüğü’ Rasputin Rasputin’in kariyeri, gezici vaizlikle başlamıştı. Kendisini bir “din büyüğü” olarak konumluyor, Çarlık Rusyasındaki taassubu da kendi çıkarları için kullanıyordu. Saraydaki nüfuzu arttıkça, dinî çevrelerdeki etkisi de artacaktı.
Rasputin’in kirli çamaşırları raporlarda
Hafiyelerin bir kez daha şişelerin ve kadınların sayısını kaydettiği bir gün, çariçe çara mektubunda acılarından bahsediyordu: “Rasputin’i kadınları öpmekle suçluyorlar. ‘Havariler’i oku, onlar da hoşgeldiniz manasına her erkek ve kadını öpüyorlardı”. Havarilere yapılan bu atıfın, hafiyeleri ikna ettiği pek söylenemez. Bir başka mektupta çariçe daha da ileri gidiyordu: “Akşam İncil’i okurken, uzun uzun dostumuzu düşündüm: Yahudi vaizleri ve Farisiler de kendilerinin mükemmel oldukları inancıyla nasıl da İsa’ya işkence etmişlerdi… Gerçek şu ki, hiç kimse kendi ülkesinde peygamber olamaz”.
Çar II. Nikolay’ın Rasputin hakkındaki söylenenlerden ve istihbarat raporlarından haberdar olmaması imkansızdı. Ancak eşi Aleksandra Fiyodorovna’ya, veliahtın hastalığı nedeniyle ancak uzman hekimlere güvenilmesi gerektiğini anlatamıyordu. Çariçe için ise Rasputin’in iyleştirici gücü herşeyden önemliydi.
Çariçe yalnızca oğlunun sağlığı için değil, Rusya’nın geleceği, yani çarlığın istikbali için de Rasputin’in öğütlerini tanrısal bir buyruk addediyordu. Ona göre bakanlar bile Rasputin’in sözlerini dikkate almalıydı. Hatıralarında şunları yazmıştı: “… Savaş Bakanının seçtiği adamı beğenmiyorum. Kendisi dostumuzun düşmanıdır ve bize uğrsuzluk getirir”. “Dostumuz” dediği Rasputin’in, stratejik meselelerde bile “değerli fikirler”i vardı.
Çariçe çarı etkisi altına almıştı, Rasputin de çariçeyi. Herhangi bir anlaşmazlık olduğunda Rasputin, çariçeyi köyüne dönmekle tehdit ediyordu. Stolipin’in öldürülmesinden sonra onun yerine başbakanlığa getirilen Vladimir Nikolayeviç Kokovtsov, başlarda arkadan yönetilebilecek biri olarak görüldüğünden çariçe tarafından çok tutuluyordu. Ancak Rasputin’in saraydaki nüfuzuna dayanamadı.
1912 Şubat’ında ana çariçe bile şöyle yazıyordu: “Zavalı gelinim kendisini ve hanedanı nasıl bir felakete sürüklemekte olduğunu anlayamaz. Kendisi bir kere bu kötü adamın kutsallığına inanmış, bizler bu felaketi önleyemiyoruz”.
Petrograd Metropoliti Pitirim ve okumasını zar zor beceren Başpiskopos Varnava, mevkilerini Rasputin’e borçlulardı. Rasputin, diğer bir çokları arasında Stürmer’i başbakan, Protopopov’u içişleri bakanı, Rayev’i yeni baş vekilharç olarak atadı.
Polis tarafından kumarbaz ve tefeci olarak fişlenen “ihtiyar ermiş”in mali danışmanı Yahudi Simanoviç, son derece namussuz bir adam olan Dobrovolskiy’i de adalet bakanı olarak atamıştı!
1 Ağustos 1914’te Almanya ile Rusya arasında savaş ilan edildi. İlk askerî başarılardan hemen sonra, kışa doğru teçhizat noksanlığı ve ordunun başındaki Nikolay Nikolayeviç’in yetersizliğinden ötürü durum tersine döndü. II. Nikolay komutayı bizzat ele alarak cepheye gitti ve hükümdarlık naipliğini eşi çariçeye, yani Rasputin’e bıraktı.
Rasputin oturuyor, generaller ayakta Çar II. Nikola’nın iki generaliyle olan bu fotoğrafı, askerlerin Rasputin’le aralarındaki hiyerarşiyi ortaya koyuyor. Rasputin, ordu içindeki tayinleri dahi kontrol ediyordu.
Savaş ve Rasputin’in değişen kaderi
Birbirinden uzak kaldıklarında çariçe sık sık eşine yazıyordu: “… Benim kendi düşüncem böyle, ama dostumuzun bu konuda ne düşündüğünü de öğrenmeye çalışacağım”. Bir başka mektupta “… Ben güçlüyüm, dostumuza ve bana her konuda güven… Dostumuzun duaları ve yardımıyla her şey yolunda gidecek… Eğer o yanımızda olmasaydı, her şey çoktan bitmiş olurdu, buna tümüyle inanıyorum…”
Rasputin’in nüfuzu artmıştı ama, başta hüsnü kabul gördüğü dinî çevreler de dahil olmak üzere askerî ve siyasal yönetici kesimle ilişkileri giderek bozulmaya başlamıştı.
Duma’da 1915 yazında liberal ve ılımlı muhafazakârlardan oluşan bir çoğunluk belirmiş ve “ilerici grup” adını almıştı. Bu gruptakiler ülkedeki krize bir çözüm aramak için çarla konuşmak istemiş, ama çar onları reddetmişti. İlerde başbakan olacak olan Kerenski, böylesine bir kriz döneminde Rasputin’in (Grişka) başbakan olma ihtimaline karşı şu notu düşüyordu: “…Grişka tam bir ‘çarıklı enkanıharp’. Petrograd’da başbakan olup sorumluluk almaktansa, sarayda ve iktidarda kalmayı tercih eder”.
Rusya’da Şubat Devriminden çok önce çarlık yalnızca halk katında değil, ordu ve toplumun üst kesimlerinde de itibar kaybetmişti; yalnızca Rasputin’in elinde oyuncak olan sağcı gericiler ve bir takım bürokratlarca destekleniyordu. Orduda ve aristokraside çarın üzerindeki etkisinin silinmesi için, çariçeyi bir şekilde uzaklaştırmanın yolları aranıyordu. Şubat Devrimi arefesinde, her tarafı bir saray darbesi kokusu sarmıştı. Güneybatı cephesi komutanı ünlü general Krimov, Ocak ayı başlarında başkente gelerek bir takım görüşmeler yaptı. 1916 Mart’ının ortasında gerçekleştirilmesi tasarlanan bir darbenin hazırlığına girişilmişti bile. Çarın varlığında savaşın kazanılmasının imkansız olduğunu düşünüyorlardı.
Soyluların yanısıra Romanov hanedanı da Rasputin’den kurtulmanın yollarını arıyordu. 16 Aralık 1916 gecesi, çarın yeğeni Büyük Düşes İrina ile evli olan Prens Feliks Yussupov’un evindeki bir davete Rasputin de çağrılmıştı. Diğer davetliler arasında bir başka çar yeğeni Grandük Dimitriy Pavloviç, aşırı sağcı milletvekili Vladimir Purişkeviç, subay Sukhoten ve başhekim Stanislas Lazovert de vardı.
Soyluların intikamı
Prens Yussupov, yakın mesafeden Rasputin’i vurdu ve ceset birkaç gün sonra Neva nehri üzerindeki Petrovski köprüsü civarında bulundu. Suratı hurdahaş ve vücudunda üç kurşun yarası bulunan Rasputin’in ciğerlerindeki su, nehre atıldığında henüz nefes aldığını göstermekteydi.
Rasputin saraya yakın inşa halindeki bir kiliseye çar, çariçe, kızları ve nedimelerinin katıldığı bir törenle gömüldü. Cinayeti işleyenlerden grandük, sarayında göz hapsine alındı. Sempati ziyaretlerinin ardı arkası kesilmedi. Çariçenin öz kızkardeşi cinayeti işleyenler için dua ettiğini ve onların bu yurtsever hareketini kutsadığını belirten bir telgraf çekti. Yussupov, ehine tiyatrolarda gösteriler yapıldı, gazetelerde makaleler yayımlandı. Toplumun her katında adeta bir rahatlama hissi belirdi.
Manipülasyon ustası Çariçeyi kontrolü altına alarak çarı da yönetmeye başlayan Rasputin, binlerce kitaba, afişe, filme konu oldu.
Saraydaki yükselişi çok hızlı ve bir o kadar da mantığa aykırı gerçekleşen Rasputin’in öldürülüşü de yaşamı gibi hileli ve tuzaklı oldu.
Rasputin’in mirası
Rasputin artık yoktu, ama gölgesi hüküm sürmeye devam etti. Komplocuların tüm beklentilerinin aksine, imparatorluk çifti inatla Rasputincilerin en nefret edilen şahsiyetlerini üst düzey görevlere atamayı sürdürdü. Cinayet iktidar denkleminde önemli bir rol oynamıştı ama, krizi dindirmek bir yana daha da ağırlaştırdı. Şair A. Blok, Rasputin’in öldürülmesi konusunda şöyle yazacaktı: “Onu haklayan kurşun, hanedanı da tam kalbinden vurdu”.
Rasputin’in öldürülmesinden sonra monarşi son günlerini yaşadı. On hafta sonra Şubat Devrimi kapıyı çalıyordu. Troçki ünlü Rus Devriminin Tarihi kitabında olayı şöyle özetleyecekti: “Eski rejimin bir temsilcisi senatör Tagantsev, ‘Rasputin varolmasaydı onu yaratmak gerekecekti’ demişti. Bu sözün onu söyleyenin düşündüğünden daha fazla anlamı var. ‘Serserilik’ten toplumun alt katmanlarındaki anti-sosyal parazitizmin uç bir ifadesini anlıyorsak eğer, Rasputin’in serüveninin öncelikle taçlanmış bir serserilik olduğunu söyleyebiliriz”.
Rasputin, 1917 Devriminden sonra çarlık rejiminin çürümüşlüğünü ifade eden bir imaj olarak yaşadı. Rasputin adı 20. yüzyıl boyunca devlet ve din işlerinde entrikacılık, imparatorlukların çöküşü, manipülasyon, seksüel fanteziler gibi birçok alanda kullanılan bir sembol haline geldi. Hakkında sayısız kitap yazılan, filmler- diziler- müzikler yapılan Rasputin, bir popüler kültür ikonu olarak hâlâ yaşıyor.
Peres, İsrail’in aşırı silahlanmasının, yani savaşçılığının sembolüydü. Onun döneminde yaşanan katliamlar, uygulanan siyonist politikalar binlerce cana maloldu ama, o “Oslo barış süreci”nin mimarı, “sosyalist” ve “demokrat” olarak anıldı. “Yorulmak bilmez bir manipülatör”ün kısa hikayesi.
Perez, 60 yıllık siyasal hayatında 1970’den başlayarak 2014’e ulaştırma, maliye, savunma bakanlıklarında bulunduktan sonra başbakan ve ardından devlet başkanlığı yaptı. Toplam 15 kez bakan, 3 kez başbakan ve4 kez başbakan yardımcısı, iki kez de (2000 ve 2007’de) devlet başkanı olan Şimon Peres, buna parlak kişisel kariyerine rağmen, partisini (İşçi Partisi) zafere ulaştırmanın yolunu bulamamış bir siyasetçiydi.
İsrail tarihinde özellikle Yaser Arafat ile birlikte imza attığı Oslo Antlaşması vesilesiyle kendisine verilen Nobel Barış Ödülü (1994) ile uluslararası alanda bir aziz değilse bir Nelson Mandela imişcesine hüsnü kabul gören bir simaydı. Ancak Nobel Barış Ödülünün kendisinden önce Menahim Begin ve Henry Kissinger gibi eli kanlı simalara verildiği ve Oslo Antlaşmasının hiçbir şeyi çözmediği hatırlanırsa, ödülün yok hükmünde olduğu söylenebilir.
Batı’da Filistin halkına karşı işlenen suçlarda bir uzlaşma öznesi, barıştan söz eden bir “sosyalist” olarak takdim edilen Peres, büyük bir siyaset adamı olarak son yolculuğuna çıkartılırken, Oslo görüşmeleri öncesi onu dış işleri bakanı yapan ve bir anlamda Nobel kazanmasına imkan sağlayan Izak Rabin’in anılarındaki hakkındaki sözlerini (“yorulmak bilmez manipülatör”) hatırlamamak mümkün değil. Peres’in Rabin’in öldürülmesinden sonra Oslo sürecini sabote etmesi, rakibinin kendisini çok iyi tanıdığını göstermekte.
Ortadoğu uzmanı gazeteci ve Büyük Medeniyet Savaşı-Ortadoğu’nun Fethi kitabının yazarı Robert Fisk ise Peres’in ardından “Dünya, Şimon Peres’in ölüm haberini duyduğunda ‘Barış elçisi’ diye bağırdı. Ama ben Peres’in öldüğünü duyduğumda kan, ateş ve katliam düşündüm” diye yazıyordu. 1996’da bizzat gözlemcisi olduğu bir katliamı anlatıyordu.“…parçalanmış bebekler, çığlık atan mülteciler, tüten cesetler. Qana diye bir yerdi ve yarısı çocuk 106 ölünün çoğunluğu, İsrail topları tarafından 1996’da parçalandıkları yerde kurulan BM kampının altında yatıyor” (İsrail topçusunun ateşiyle 106 sivil ölmüş, 100’den fazla sivil yaralanmıştı).
İsrail’de siyonist devletin yerine iki uluslu bir devletin kuruluşundan yana olan Türkçe’ye de çevrilmiş olan İsrail Toplumunun Krizi kitabının yazarı, barış militanı Michel Warschawski ise eski İsrail başkanını büyük bir siyasetçi değil “zamanımızın ihanet ve yalan sanatının büyük bir üstadı” olarak diye nitelendiriyordu.
Peres, İsrail’in aşırı silahlanmasının yani savaşçılığının sembolüydü. 50’li yıllarda Fransız sosyalist hükümetindeki dostlarından ilk nükleer reaktörü (Dimona) ve Mirage uçaklarını sağlamış; çok daha sonraları Filistinlilerin bulundukları yerlere Yahudileri yerleştirmeyi finanse eden ve başlatan hükümette yer almıştı.
Rabin ile birlikte Oslo Antlaşmasının İsrailli müzakerecisiydi Perez. Ancak aradan geçen çeyrek asırdan sonra herkes bu antlaşmanın devasa bir yanılsama olduğunu anladı. Filistinliler kendi tarihsel topraklarının %22’si üzerinde küçük bir Filistin devleti umut ederken, barış için muhatap olarak Şimon Perez’in prototipi olduğu insanlara güvenmişlerdi.
Şimon Peres, Batı’da “solbir siyonizm”in varlığına dair yanılsamanın da tipik bir temsilcisiydi. Oslo’dan Rabin’in öldürülmesine kadar geçen iki yılda, İşçi Partisi hükümeti sırasında 60 bin yeni Yahudi yerleşimci, Filistinlilerin topraklarına yerleştirilmişti.
İsrail siyasal hayatında zirvede yer alanlar, genellikle siyonist hareketin zorlu yıllarında öne çıkmışlar, ya Kibutzz’da büyümüşler ya da 2.Dünya Savaşında İngiliz ordusundaki Yahudi komandoların oluşturduğu, savaş sonrasında da İngilizlere karşı siyonist mücadelede önemli rolü olan Palmah’da yer almışlardı.
Filistin’e varışından on yıl sonra 20 yaşında, üyesi olduğu sol parti Mapai’nin gençlik hareketinin 1943’te genel sekreteri olan Peres, Hayfa’ya bir seyahatinde hayatında belirleyici bir dönemeç olan David Ben Gurion’la tanıştı. Altmışındaki İşçi Partisi lideri, çevresine yeni ve genç bir yönetici kuşak toplamaya çalışmaktadır. “İhtiyar”, 1947’de yeraltı Yahudi ordusuna katılacak olan gencin gelecek vaadettiğini görür. Peres, Izak Rabin ve Moşe Dayan’ın yer aldığı yeni ordunun ön saflarında bulunmayı reddedince, Ben Gurion onu Arapordularına karşı İsrail’in ihtiyaç duyduğu silahları temin etmekle görevlendirir. Bundan sonra Peres’in “meslek hayatı”nın güzergahı belirlenmiş olur.
Şimon Peres
ABD’de eğitim ve silah temini için bulunduktan sonra, 29 yaşında savunma bakanlığında önemli bir göreve getirilir. Çek silahlarının Mısır’a teslimi karşısında İsrail ordusunun donanımında Fransa, İngiltere ve daha sonra Almanya ile bile yakınlıklar kurarak silah temin eder. 1956’da Cemal Abdelnasır’a karşı İngiltere ve Fransa ile ittifakın kurulmasında rol oynar ve bir yıl sonra da Fransa ile nükleer santral anlaşmasını yapar. İsrail’in nükleer bir güç olmasına karşı çıkan General de Gaulle’ün iktidara geçmesine rağmen, “Yahudi Devleti” Fransa’dan birkaç yıl sonra nükleer bir güç haline geldi (1967). Apartheid rejimi ile daima iyi ilişkileri olan İsrail adına Peres, Güney Afrika’nın da nükleer silah sahibi olmasına katkıda bulundu.
Peres 1959’da parlamentoya girdi, 1967 savaşından sonra Golde Mayer tarafından bakanlığa atandı ve İşçi Partisinin 1967’den sonra giriştiği Filistinlilerin topraklarına göçmenlerin yerleştirilmesi politikasının yürütücüsü oldu. “Ulusun anası” Golde Mayer’in önce partinin sonra ülkenin başına geçirdiği İzak Rabin’in hükümetinde savunma bakanı oldu. Yirmi yıl boyunca Rabin ve Peres arasında liderlik yarışı sürecekti. Asker kökenli Rabin, “aygıt adamı” olana Peres’i küçümsüyordu. Enetelektüel Peres ise, basit fikirli olanı aşağılıyordu. Ama Peres elde ettiği neredeyse tüm başarıları seçimle yani halkın desteği ile değil, bürokratik mücadelelerle elde etmişti. 1977 yenilgisinden sonra rakibi tasfiye olunca muhalefete geçen İşçi Partisi, Simon Peres’i genel başkan olarak seçti. Şimon Peres’e Nobel kazandıracak süreç ise büyük şef Rabin’in onu dışişlerine getirmesiyle başlayacaktı.
Siyonist devletin tarihî şahsiyetlerinden aziz çıkarmak için balık hafızasına sahip olmak gerek!
Bundan 80 yıl önce Sovyetler Birliği’nde başlatılan büyük siyasi- etnik tasfiye sırasında, yaklaşık 1 milyon kişi öldürüldü, milyonlarca Rus toplama kamplarına gönderildi. 1938’e varıldığında, 1917 Devrimi sırasındaki Bolşevik merkez komitesinden neredeyse sadece Stalin sağ kalmıştı. “Büyük Terör” adını alan temizlik hareketiyle, yeni egemenlerin bürokratik rejimi ülkeye hakim oldu.
Ağustos 1936 ila Mart 1938 arasında Stalin’in eski muhaliflerini, hasımlarını ve gözden düşmüş veya kazaya uğramış parti- devlet yöneticilerini tasfiye ettiği üç mahkemeye Moskova Mahkemeleri adı verildi. Kızıl Ordu mensupları için ayrıca kapalı bir mahkeme daha vardı. Bu göstermelik siyasi mahkemelerin yanısıra, bölgelerde ve özellikle sınır boylarında etnik temelde bir dizi yargılama da yapılmıştı. Bir bütün olarak “Büyük Terör” adını alan bu temizlik hareketi Rusya’nın köklü bir dönüşüm geçirmesinin bir göstergesiydi.
Moskova Mahkemeleri, 1930’lu yıllarda yeniden şekillenen rejimin tabiatı ve yeni egemen seçkinlerin toplumsal mücadelesinin kaçınılmaz bir sonucu olarak belirmiştir. Parti ve devlet bürokrasisinde 1920’li yılların ortalarından itibaren başlayan dönüşüm, çalkantılı ve baskıcı bir toplumsal modernleşmeyle atbaşı giderek on yıl sonra yeni bir rejimin kurulmasına varmıştır.
Tasfiyeler sonucunda başta siyaseten bir kıymet-i harbiyesi kalmayan 1917 Ekim Devrimi’nin hayattaki Bolşevik Partisi önder kadroları olmak üzere, Kızıl Ordu’nun önde gelen kadroları idamlar dahil çeşitli cezalara çarpılarak SSCB’nin yönetici elitinde radikal bir değişikliğe yol açıldı; böylelikle Stalin’in mutlak egemenliğinde, varoluşlarını devrime değil “yeni rejim”e ve elbette onun şefine borçlu olan yönetici kesimin iktidarı perçinlendi.
Gelişmelerin en simgesel belirtisi, 1917 Ekim’indeki merkez komitesinden Stalin dışında kimsenin neredeyse sağ kalmamış olmasıydı. Daha kesin bir ifadeyle, Lenin dönemindeki Politbüro’dan sadece Stalin, Kalinin ve Molotov sağ kalacaktı. Artık “1937 Kuşağı” denen ve varlıklarını Stalin’e borçlu olan Hruşçov (Kruşçev), Beria, Malenkov, Jdanov, Brejnev gibi isimler sahnedeydi.
Moskova Mahkemeleri aslında hiçbir gücü olmayan siyaseten birçok kez Stalin’e teslim olmuş, pişmanlıklarını dile getirmiş “eski Bolşevikler” veya yine herhangi bir siyasal gücü olmayan (dünyanın birkaç ülkesinde küçük çevreler hariç), kendisine vize verilmediği için Türkiye’den Fransa’ya oradan Norveç’e ve son olarak da Meksika’ya gitmek zorunda kalan Troçki ve yandaşlarına karşı gibi gösterilmişse de, bütün bu temizlikler parti- devlet aygıtının tepeden tırnağa yenilenmesi için uydurulmuştu.
1917 Devrimi’nin merkez komite üyeleri Bolşeviklerin devrim sırasındaki yönetici kadrosu, çok büyük oranda Moskova Mahkemeleri sürecinde idam edildi.
Eskilerin mahkûm edilmeleri yetmezdi; Stalin yeni bir tarih yazmak için onların itibarlarını da yok etmeliydi.
Stalin’in yönetiminde Moskova Mahkemeleri, 1919’da “Dünya Devriminin merkezi” olarak kurulmuş olan Komünist Enternasyonal’in de köklü dönüşümler geçirdiği bir evrede gerçekleşti. Almanya’da Hitler’in iktidara yürüyüşünü, Hitler’e karşı sosyal demokratlarla işbirliğini reddederek kolaylaştıran Stalin yönetimi; Fransa’da ise sosyal demokrasinin yanı sıra kimi burjuva partilerini de müttefik edinmiş, İspanyol Devrimi’nde ise benzer bir politikayla Barcelona komününü boğazlayarak yoluna devam etmişti. 1935’te yapılan Komintern (Komünist Enternasyonal) kongresi fiilen son kongre (1943’te fesih edildi) olarak tescil edildi ve SSCB’nin dünya politikasında kesin bir ters dönüş yapıldı.
Büyük Terör’ün temeli
SSCB’de cebri kolektifleştirmenin ürünü olan kıtlık, nüfusun yarısını oluşturan 70 milyon insanı vurmuştu. Kıtlıktan ve hastalıktan 1930-33 arasında 4,6 ila 8,5 milyon insan öldüğü tahmin ediliyor. Bütün engellemelere rağmen milyonlarca insan kıtlık bölgelerinden kaçarak kentlere yığıldı. Moskova’nın nüfusu 1928’den 1933’e 2 milyondan 3,4 milyona çıktı. 1926-30 arası kentlerin nüfusu 30 milyona kadar yükseldi. Birinci beş yıllık plan çerçevesinde büyüme oranı yüzde 44’tü ve bu oran neredeyse 1897-1926 arasındaki toplam büyüme kadardı. Ücretli emek gücü 10 milyondan 22 milyona yükseldi. Sonuçta, iş disiplininin zorla dayatıldığı, milliyetçiliğin coşkulu şekilde yükseldiği, kariyerizmin ödüllendirildiği ve yeni bir bürokratik konformizmin belirginleştiği kentler, kitlesel biçimde kırsallaştı.
Moshe Lewin’in ironik biçimde işaret ettiği gibi, bu büyük karmaşıklık içinde toplum, sınıfsal ilişkiler yok olduğu için değil, tüm sınıflar “şekilsiz ve kaynaşma içinde” bulunduğu için, neredeyse meşhur “sınıfsız toplum” haline geldi.
Hızlı sanayileşme yeni kadrolara ihtiyaç duydu ve bunlar ortalama yedi yıllık bir eğitimle devlet kadrolarında yer alırken “eski”leri gölgede bırakmaya başladılar. Bunların siyasal eğitimi de üstünkörüydü; ikinci elden veya tahrif edilmiş metinlerden öğreniyorlardı. Parti tarihi 1927’den itibaren çarpıtılmaya başlanmış; Marx’ın Paris Komünü derslerinden çıkardığı sosyalist işleyişin (demokrasi) temel özellikleri çiğnenmişti.
Maddi teşviklerle bu yeni elit beslendi ve toplumsal hiyerarşide yeni bir yer edindi. En üstte Nomenklatura yer alıyordu. 1939 başında Nomenklatura’da yer alan 32,899 kişinin 15,485’i, 1937-38’de atanmıştı.
Cebri kolektivizasyon ve hızlandırılmış sanayileşme ancak şiddet yoluyla sürdürülebilirdi. Buna uygun olarak yönetici aygıtta bir patlama yaşandı. Moshe Lewin tarafından analiz edilen arşivlere göre, 1928- 1939 arasındaki 10 yıllık zaman diliminde yönetici personel sayısı 1 milyon 450 binden 7,5 milyona, beyaz yakalı işçi sayısı ise 3,9 milyondan 13 milyon 800 bine yükseldi. Böylece bürokrasi, kendi çıkarları olan, gerçek ve belirgin bir toplumsal güç haline geldi.
Temizliğin ayak sesleri
1933’den 1935’e kadar partiye yeni üye kabul edilmediği gibi 340 bin üyenin elendiği bir temizlik yapılmıştı. Bu dönemde, sonradan Büyük Terör’ün bütün aksaklıkları sırtına yüklenecek olan Yejov en üst kademelere doğru tırmanmaya başladı.
1934’teki parti kongresinde (Muzafferler Kongresi) Buharin, Kamanev, Zinoviev, Rikov, Tomski, Piyatakov ve diğer eski Bolşeviklerin, Stalin’e övgüler düzerek hatalarını kabul etmelerine izin verilmişti. Bütün zamanların ve bütün halkların en büyük şefi oydu.
Aralık 1934’te Leningrad örgütü başkanı Kirov’un bir cinayete kurban gitmesi üzerine Stalin durumdan vazife çıkaracak ve kimi yazarlara göre Almanya’daki “Uzun Bıçaklar Gecesi”ne benzer bir hareket başlayacaktır. Birkaç ay önce gizli polis teşkilatı GPU, yeniden yapılandırılarak NKVD adını almıştı.
1934 kongresinde seçilen 139 merkez komite üyesinden 102’si kurşuna dizildi, 5’i intihar etti. Delegelerin yüzde 54,6’sı hapse atıldı. 1934 parti kongresinin 1966 delegesinden 1108’i tutuklandı, 848’i kurşuna dizildi.
Gerçek nedenler
Mahkemelerde avukat, kanıt vs. gerekmiyordu. İşkenceyle veya itirafları karşılığında serbest bırakılacakları vaatleri ile sanıklar verdikleri ifadelerle kendilerini ve birbirlerini suçlamış oluyordu ve bu da idam edilmeleri için yeterli bulunuyordu!
Başta Ekim Devrimi’nde önemli rolleri olan eski Bolşeviklere yönelik düzmece, göstermelik davalar, siyasal yöneticilerin önemli oranda tasfiyesi, orduda neredeyse bütün tecrübeli içsavaş yaşamış kadroların temizlenmesi kentlerde çok farklı nedenlerle geniş tutuklamalar, kolektifleştirmeden kalma bir hesaplaşma sevdasıyla “Kulak”lara yönelik operasyon, etnik-ulusal temizlikler bir anda üs üste binercesine patlak vermiş gibi gösterildi. Stalin’in doğrudan denetimi ve yönetimi altındaki Büyük Terör’ün göstermelik değil de gerçek nedenleri hakkında ne söylenirse söylensin, sonuçta parti-devletin büyük bir tasfiye hareketi ile yenilendiği gerçektir.
Parti içinde temizlik devam ederken, Ağustos 1936’da (daha sonra 1. Moskova Mahkemesi olarak anılacak olan) Zinovyev ve Kamenev’in dahil olduğu bir grubun yargılanmasıyla parti içi terör zembereğinden boşalmaya başladı. Savcı 1920’de Bolşeviklere katılan eski Menşevik Vişinski’ydi. Stalin, “Troçkist-Zinovyeci Merkez” adında bir davanın üretilmesinde ısrar etti. 1932’de sözde böyle bir blok kurulmuştu. Ağustos ayında beş gün içinde bitirilen davaların ardından Zinoviev, Kamanev ve 14 sanık idam edildiler.
Ağustos 1936’daki ilk duruşmada rejimin en tehlikeli düşmanı olarak “Troçkizm” gösterilmiş, Kasım ayına doğru hedef genişlemiş ve ulusal ekonomideki “sabotajcılar” ve “halk düşmanları” kategorisi de eklenmiştir.
Büyük Terör’ün zirvesi olan 1937’de Stalin, halkı da kadrolara karşı çıkmaya ve onları ihbar etmeye davet etmiştir. Zaten birkaç yıldır NKVD her okulda her devlet dairesinde ve her fabrikada kendisine muhbirlik yapanlardan oluşan devasa bir ağ kurmuştu (Ek gelir sağlamak için tamir işleriyle uğraşan bir işçi, 1935’te fazla para istediği için komşuları tarafından “bodrumda Troçki’yi saklıyor” diye ihbar edildi ve bir çalışma kampında üç yıl cezaya çarptırıldı. Asılsızlığı bilinse de kaynağı kurutmamak için ihbarlar değerlendirilmeliydi! Aslolan ihbar mekanizmasının iyi işlemesiydi.)
Yejov, İçişleri Halk Komiseri oldu. Aralık ayında “Paralel Anti-Sovyet Merkez” diyerek, Radek, Piyatakov gibi “eskiler”in üzerine gidildi. Ocak 1937’te yine birkaç gün içinde yargılama ve infazlar yapıldı.
Kızıl Ordu’da tasfiye
Mayıs 1937’de, sekiz üst düzey Sovyet generali vatana ihanet, casusluk ve askerî darbeyle hükümeti devirme suçlamasıyla tutuklandı ve iki hafta sonra yapılan kapalı bir duruşmanın ardından idam edildiler. Stalin’in ordu içinde başlattığı bu tasfiyeler 35 bin kişiye kadar ulaştı.
Savunma Halk Komiseri yardımcısı ve bir efsane olan Mareşal Tuhaçevskiy, Troçkistler, sağ muhalefet ve Alman gizli servisiyle birlikte komplo hazırlamakla itham edilerek tutuklandı. İşkenceyle sorgulandı, kan revan içinde Stalin’in önüne çıkarıldı. Bu ordudaki temizliğin tepedeki görünümüydü. Savunma Halk Komiseri Voroşilov, 1937-38 yıllarında ordudan 40 bin kişinin tasfiye edildiğini belirtti (bunların dörtte biri zamanla görevlerine döndüler).
Kızıl Ordu’daki temizlik sırasında yüksek komuta kademesindeki 767 subaydan 412’si kurşuna dizildi, 29’u hapishane öldü, 3’ü intihar eti ve 59’u zindanlarda çürüdü. 1941 yazında yarbay ya da albay rütbesindeki subayların %75’i ve siyasi komiserlerin %70’i bir yıldan kısa bir süredir görevdeydi… 1940’daki Finlandiya savaşı, Kızıl Ordu’nun savaşa hazır olmadığını gösterecekti
‘Gizli blok’
Mart 1937’de Stalin, “Zinovyevci-Troçkist blok Alman gizli polisinin bir casusluk ve sabotajcı-terörist acentasına dönüşmüş” dedi ve bu örgütün SSCB’yi yıkmak isteyen Fransa ve İngiltere tarafından desteklenen Finlandiya, Baltık ülkeleri, Polonya, Romanya, Türkiye ve Japonya gibi ülkelerle de ittifak içinde olduklarını ifade etti. Aynı toplantıda Yejov, “Japon-Alman-Troçkist ajanların yıkıcı, sabotajcı ve casusluk faaliyetlerinden çıkarılacak dersler” adıyla bir sunum yaptı. Temizlik NKVD’nin bölüm şefleri ve yardımcılarının tutuklanmasıyla başladı. Sonradan verilecek resmî rakam, 7298 NKVD mensubunun tasfiye edildiğiydi. Önce temizliği derinleştirecek kadroları terfi ettirmek gerekiyordu. NKVD memurlarının maaşları yükseltildi. Ortalama işçi ücreti 250 ruble iken NKVD’lilerinki 3500’e çıktı.
2 Temmuz 1937’de Politbüro’nun idama kadar karar verme yetkisi tanıdığı üç kişilik heyetler için kotalar tespit edildi ve bölgelere gönderildi. Kotalar, idam edilecekler ve kamplara gönderilecekler olmak üzere iki kategoriden oluşuyordu. Belirlenen kotalar becerikli yerel NKVD yöneticileri tarafından rahatlıkla aşılabiliyordu. Yani suçlular isim isim değil, “sayı ile” belirlendiler hemen ardından 00447 sayılı karar uyarınca “hainler”in eşlerinin de 5-8 yıl kamplara kapatılmaları kabul edildi. Çocuklar da devlete kaldı. Bu süreçte 18 bin eş ve 25 bin çocuk kayboldu.
Sonuçta kabaca şöyle bir tablo ortaya çıktı:
Kuzeydoğu’daki ünlü Kolima kampında 1934’te 350 bin kişi varken 1941’de bu rakam 3 milyona çıkmıştı!
Yıl
Tutuklanan kişi sayısı
Çalışma kaplarına gönderilenler
1937
820.881
1938
96.3679
539.923
1938
1.317.195
600.724
Etnik tasfiyeler
Ocak 1938’den itibaren terörün ağırlık merkezi etnik operasyonlara yöneldi. 1937’deki “Kulak” operasyonları artık geride kalmıştı. Etnik operasyon için kota sistemi uygulanmadı. Bu operasyonlarda 350 bin kişi tezgahtan geçti, bunların 247.000’ine ölüm, 88.000’ine çalışma kampı ya da hapis cezası verildi.
1937’de Alman asıllı yurttaşlar da dahil olmak üzere Almanya ile herhangi bir şekilde bağlantısı olanlar tutuklanıyordu. 65 bin kişiden 55 bini mahkûm oldu, 4 bini idam edildi! Aralarında birçok siyasi mültecinin de bulunduğu sürgün Polonyalıların sayısı, esas olarak Ukrayna ve Beyaz Rusya sınırında olmak üzere 1,5 milyondu. 170 bin Koreli sürgün edildi. Komintern içinde de bir temizlik yürütüldü; SSCB’de bulunan yabancı komünist partilerin önemli bir kısmı yok edildi.
Terör zıvanadan çıkıyor
1938 Mart ayında ise 3. Moskova Mahkemesi olarak anılan ve Buharin, Piyatakov gibi Lenin’in vasiyetnamesinde (partiye mektup) partinin en parlak gençleri olarak belirtilen “eski Bolşevik”ler tekrar hedefe alındı. İspanya İçsavaşı’nda “Troçkist” avına çıkan generaller, casuslar, Stalin’in Madrid elçisi eski Troçkist Antonov-Ovseenko da (ihtilalde Kışlık Sarayı ele geçirmişti) temizlenenler arasındaydı.
Ağustos 1938’de Gürcistan parti lideri Beria, içişleri birinci yardımcılığına ve kısa bir süre sonra NKVD başkanlığına getirildi; böylelikle Yejov’un kuyusu kazılmaya başlandı.
Kasım 1938’de temizlik durduruldu. Stalin, temizlik ameliyesinin kendisine elbette karşı değildi. Ancak ortaya çıkan huzursuzlukları da bir aşırılık diye nitelendirdi ve bunların sorumlusu olarak NKVD ve Yejov’u gösterdi. Yejov önce içişleri halk komiserliğinden istifa ettirildi, ardından 10 Nisan 1939’da tutuklandı. Odasında yapılan aramada bol içki şişesinin yanısıra, Kamanev, Zinoviev ve diğer önde gelen isimlerin idam edildiği kurşunlar, üzerinde adları yazılı bir kağıda sarılı olarak bulundu. Haziran 1939’da, uzun yıllar boyunca Almanya, Polonya, İngiltere ve Japonya’ya casusluk yapmakla suçlandı. Savcı, avukat ve tanık olmadan yargılandı. Kendi talimatıyla yapılan bir NKVD infaz yerinde kurşuna dizildi. İktidardayken somut deliller yerine sözde itiraflar peşindeydi; kendisi yargılanırken itirafa gerek bile yoktu.
İHANETE UĞRAYAN DEVRİM
Troçki’nin önce ailesi sonra kendisi öldürüldü
Troçki’nin yakın uzak akrabaları da 1936-38 temizliğinde NKVD tarafından öldürüldü: Erkek kardeşi Aleksandr, kız kardeşi Olga, ilk karısı Aleksandra Sokolovskaya, Rusya’da kalan oğlu Sergey ve intihar etmiş olan kızı Zinaida’nın her iki kocası. Troçki’nin diğer oğlu Lev Sedov da Paris’te bir klinikte 1938’de öldü.
Moskova Mahkemeleri başlarken Norveç’te sürgün olan Troçki, eşi Natalya ile birlikte, devlet başkanı Cardenas’dan alınan bir vizeyle 1937 başında Meksika’ya vardı. Mahkemelerin suçlamalarına karşı zamanın ünlü pedagog ve filozofu profesör John Dewey başkanlığında Moskova Mahkemelerini soruşturma komisyonu oluşturuldu.
Troçki kendisine yöneltilen suçlamaları maddi ve siyasi olarak çürüttü. Kısa bir süre önce bitirdiği Sovyetler Birliği üzerine çalışmasının (İhanete Uğrayan Devrim) bir devamı olarak Stalin’in Cinayetleri başlıklı kitabında hem bu komisyona verdiği ifadeleri derledi hem de Mahkemelerin Rusya’nın siyasal ve toplumsal tarihindeki yerini değerlendirdi. Bugün arşivler açıldıktan sonra bu komisyona verilen ifadelerle arşiv belgelerini karşılaştırmak ibret verici.
Herkesin bunca insanın “itirafları” karşısında şaşkınlığına dair şöyle diyordu: “Söz konusu ‘itiraf’ kâbuslarını açıklamanın tek yolu, bu sanıkların inançlarından geçmiş yıllar boyunca pek çok kez döndüklerini bir an için bile gözden kaçırmamak olacaktır”.
Mahkemedeki bütün iddiaları kılı kırk yararak incelerken, ağırlığı Rusya’daki toplumsal ve siyasal dönüşüme vermişti. Kitabın son bölüm başlığı “Sonun Başlangıcı”ydı.
STALİN TERÖRÜ VE TÜRKİYE
Ali Cevdet idam edildi, Nâzım ucuz atlattı
Türkiye Komünist Partisi (TKP) Dış Bürosu, 1933’te çıkarılan 10. yıl affıyla parti yöneticilerinin özgürlüklerine kavuşmasının ardından, 1934 içinde genişletilmiş toplantılar yaptı ve bu toplantılarda bir “Kara Liste” de oluşturuldu; bu listede Nâzım Hikmet’in de aralarında bulunduğu “Troçkist-polisçi muhalefet” de yer aldı. Nâzım Hikmet’in Moskova Mahkemeleri sırasında Türkiye’de olması, muhtemel bir felâkete uğramasını engellemiştir. Türkiye Komünist Partisi’nin KUTV’daki (Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi) temsilcisi Ali Cevdet, Türkiye’de 1925 TKP davasında gıyabında mahkûm oldu, Berlin’de Tıp tahsili sırasında “Berlin Türk Talebe Cemiyeti” başkanlığı yaptı; 1926’dan itibaren TKP Dış Büro üyesi olarak Moskova’da yaşadı. 1929-1930 yıllarında Türkiye’de gizli siyasal faaliyet yürütüp yakalanmayan tek MK üyesi olarak Moskova’ya döndü. 8 Ekim 1937’de tutuklandı ve 19 Şubat 1938’de idama mahkûm edilerek hemen kurşuna dizildi. Yirmi yıl sonra itibarı iade edildi. Adı bulunan listenin altında Stalin, Molotov ve Kaganoviç’in imzaları bulunuyor. Listeyi hazırlayan NKVD görevlisi ise Aralık 1938’de tutuklanıp Ocak 1940’da kurşuna dizildi. İtibarı da iade edilmedi.