Irkçılığa karşı mücadelenin sadece ABD’deki değil, dünya çapındaki sembolü Martin Luther King, tam 50 yıl önce Memphis’te bir suikaste kurban gitti. “I Have a Dream” (Bir Hayalim Var) cümlesiyle tarihe kazınan konuşması onu siyah mücadelenin lideri yapmış, birçok demokratik kazanım sağlamıştı. Cinayet ise bugüne dek çözülemedi.
Bundan tam 50 yıl önce, 4 Nisan 1968 saat 18.00’de, Afro-Amerikalıların tam eşitlik için verdikleri tarihsel mücadelenin simgesi haline gelmiş olan Martin Luther King, kimliği hâlâ belirlenememiş biri tarafından öldürüldü. Olayın hemen ardından ABD’de özellikle siyahların bulunduğu bütün kentlerde ulusal muhafızların müdahalesine yol açan, sayısız ölümle sonuçlanan gösteriler patlak verdi.
Siyasi önderler1965’te Afro-Amerikalıların siyasi önderleri yürüyüşe öncülük ediyor. Soldan: Ralph Abernathy, James Forman, Martin Luther King, Jesse Douglas, Sr. ve John Lewis.
Beş gün sonra başkan Johnson, ilk kez bir Afro-Amerikalı, Martin Luther King için bir günlük ulusal yas ilan etti. Başkan yardımcısı dahil, cenaze törenine 300 bin kişi katıldı. Öfke dalgası 100’den fazla kente yayıldı; çıkan olaylarda 46 kişi öldürüldü.
Cinayetin akabinde Memphis Belediyesi, King’in kenti ziyaretinin nedeni olan grevin çöpçülerin lehine sona erdirilmesini görüşüyordu.
Cinayetten sonra yapılan otopsi, henüz 39 yaşında olan King’in 13 yıl süren insan hakları mücadelesinde ne kadar yıprandığını gösterir: Kalbi 60 yaşındaki bir insanınki kadar yorgundur. King 10 yılda 2500 konuşma, 10 milyon km. yolculuk yapmıştır.
Güçlü hatipYürüttüğü siyasi mücadele ile 1964’te Nobel Barış Ödülü’ne layık görülen Martin Luther King, ülkesinin en iyi hatiplerindendi. Bir ara tutuklandı (altta) ama mücadelesini sürdürdü.
Cinayeti işlediği iddia edilen James Earl Ray, hayatının sonuna kadar bunu reddeder. Hatta King’in oğlu 1997’de kendisiyle görüştüğünde, yeniden yargılanması talebinde bulunur. Mafya ile hükümetin ortak bir ürünü olarak cinayetin işlendiğine dair iddialar da dahil olmak üzere, yapılan araştırmalar sonuçsuz kalır.
ABD’de ırk ayrımcılığına karşı mücadelenin hâlâ devam eden bir tarihi var. Ancak özellikle 50’li yıllardan itibaren bu mücadele örgütlü ve kitlesel bir yöneliş kazanarak, önemli kazanımlar da elde etmiştir. Martin Luther King de sivil itaatsizlik, yurttaşlık hareketi ile siyahların ABD’de eşit haklar mücadelesinde unutulmaz bir yer edinmiştir.
Washington’da 1963’te iş ve özgürlük yürüyüşü sırasında verdiği ve “I have a dream” cümlesiyle tarihe kazınan söylevi, King’i bütün dünyada meşhur etmişti. Ülkesinin gelmiş geçmiş en büyük hatipleri arasında yer alan King, 1964’te o güne kadar ödüle sahip olan en genç aday olarak Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldü. Hayatı boyunca ABD’deki ayrımcılığa karşı, siyahların beyazlarla eşit haklara sahip olması için mücade eden King, Vietnam Savaşı sırasında da savaş karşıtı aktif tutumuyla öne çıkıyordu.
1977’de Jimmy Carter tarafından başkanlık özgürlük madalyasına, 1978’de Birleşmiş Milletler insan hakları ödülüne, 2004’te Kongre’nin altın madalyasına layık görüldü.
1986’dan bu yana Martin Luther King Day, yani her Ocak ayının üçüncü pazartesi günü ABD’de bir anma günüdür.
Hâli vakti yerinde, iyi eğitim görmüş bir ailenin çocuğu olan King, 6 yaşında iken iki beyaz arkadaşının kendisiyle oyun oynamalarına izin verilmediğini söylemeleri ile ilk ırk ayrımcılğı deneyimini edinir. Kolejden sonra Boston Üniversitesi’nde okur, 1955’de ilahiyat doktorasını alır. 1953’te Baptist kilisesinde papaz olur. ABD’nin güneyi o günlerde cinayete varan ırk ayrımcılarının fütursuz şiddet kullandığı bir dönemi yaşamaktadır. Alabama’nın başkenti Montgomery’de, Aralık 1955’te otobüsteki yerini bir beyaza vermeyerek kentin ırk ayrımcılığı yasasının ihlal ettiği için bir siyah kadının tutuklanması üzerine yapılan boykot hareketine katılan Martin Luther King, 382 gün süren bu kampanya sırasında tutuklanır. Evi Ocak 1956’da beyaz ırkçılar tarafından bombalanır ve kendisi de fiziki şiddete maruz kalır. Saldırılara uğrasalar da, 40 bin siyah boykotçu işyerlerine varmak için kimi zaman 30 km yürürler. 1956’da Yüksek Mahkeme otobüslerdeki ayrımcılığı yasadışı ilan eder.
M. L. King ve çocuklar Martin Luther King, eşi Coretta Scott King ve çocukları Martin Luther III, Dexter Scott King, Yolanda Denise King ve Bernice King.
1957’de seçileceği ve ölünceye kadar da başkan kalacağı Southern Christian Leadership Conference’ın (SCLC) kurulmasında etkin bir rol üstlenir. Bu kuruluş, şiddet karşıtı gösterileri düzenlemek için Afrika kökenli Amerikalıların kiliselerini örgütleyerek yurttaşlık hakları mücadelesini yükseltmeyi amaçlar. Görüşlerinin temelinde, şiddet karşıtı sivil itaatsizliğin kurucusu olarak görülebilecek Henry David Thoreau’nun ve bunu Hindistan’da başarıya ulaştıran Gandhi’nin felsefesi bulunur.
King her ne kadar siyahlardan oluşan örgütler kurduysa da, bu örgütlerin esas amacı ırkların kaynaşmasını ve dayanışmasını sağlamaktı. King, siyahlar ve beyazlar arasındaki bir mücadeleden sözetmiyor; hatta beyaz ırk ayrımcılarının kullandığı şiddeti göstererek bütün beyazları itham etmiyordu. Amerika’nın kurucularının vaazettiği ama ancak beyazlara mahsus olarak kalan haklarda eşitliği sağlamak için mücadele ediyordu.
1960’larda okullarda ırkçı saldırılar ve şiddet arttığında, Martin Luther King çocuklarla yürümüştü.
Kitaplar yazar. Kısa zamanda King, hareketin sesi olarak kabul görür. Yurttaş hakları hareketine komünistlerin sızmasından kaygılanan FBI, 1961’den itibaren King’i dinlemeye alır. Altı yıllık dinlemeden sonra herhangi bir kanıt bulunamaz.
King, Afro-Amerikalıların oy hakkı, ırk ayrımcılığı yasalarına karşı çalışma hakkı ve diğer temel haklar için yürüyüşler düzenler. Bu taleplerin önemli bir kısmı 1964’te “Civil Rights Act” ve 1965’te “Voting Rights Act” ile yasalaşır. SCLC ve King, bu mücadelelerinde yer ve yöntemleri stratejik olarak seçmekte başarılı olurlar (Kitaplıkların, otobüs duraklarının, beyazlara ayrılmış restoranların işgali, boykotlar ve gösteriler).
King’in mücadelesini anlamak için Alabama-Birmingham örneği yeterince anlamlıdır.
1960’da üçte biri siyah, 350 bin nüfusu olan kentte, yerel yasalar dolayısıyla ABD’nin en katı ırk ayrımcısı koşulları sözkonusudur. Siyah nüfusun yalnızca %10’u seçim sandıklarına kayıtlıdır. Siyahlar herhangi bir memuriyette, görünür herhangi bir işte de(itfayici, mağazada satıcı, bankada işçi) çalışamamaktadır; yalnızca çelik fabrikasında vasıfsız işçi olarak bulunabilmektedir.
2. Dünya Savaşı’ndan 60’ların başına ırkçı saldırılar o kadar yoğunlaşmıştır ki, kentin adı “Bombingham” olarak da söylenegelir. Kent sakinleri yerel mücadeleler yetersiz kalınca King ve SCLC’ye başvururlar. King, müzakere kapılarının açılması için bir dizi kriz yaratacak doğrudan eylemlere başvurulmasını örgütler. 1963 Nisan’ında tutuklanır. Ünlü “Birmingham Hapishanesinden Mektup”unu yazar. Başkan Kennedy ve eşi Jacqueline Kennedy’nin desteğini alınca bir hafta sonra serbest bırakılır.
2500 konuşma, 10 milyon km… Martin Luther King 13 yıl süren insan hakları mücadelesinde 2500 konuşma 10 milyon km yolculuk yaptı, birçok yürüyüşe eşiyle birlikte katıldı.
2 Mayıs’ta yüzlerce öğrenci gösterilere katıldığında, polis köpekleri eşliğinde bir saldırı başlatılır. Olayların gelişmesi Güney Afrika’daki apartheid ile kıyasalanabilecek bir düzeydeki ayrımcılığı açığa çıkarır. ABD’nin güneyinde bu ırk ayrımcılığına karşı şiddet gösterisi uluslararası kamuoyunda geniş yankılar uyandırır. Hapishaneler dolup taşar. Kent felçolur. Vali yerel polisi desteklemek için yeni kuvvetler gönderirken, Adalet Bakanı da Martin Luther King’in kaldığı bir otele ve kardeşinin evine yapılan bombalı bir saldırıdan sonra Ulusal Muhafızları gönderir. 21 Mayıs’ta belediye başkanı istifa eder, polis şefi gönderilir. Haziran’da ırk ayrımcı bütün pankartlar kaldırılır ve kamusal mekanlar siyahlara açılır.
SCLC temsilcisi olarak King, yurttaşlık hakları için mücadele eden başka örgütlerle birlikte Washington’a iş ve özgürlük başlıklı bir yürüyüş düzenlemeye girişir. O güne kadar King’i desteklemiş olan başkan Kennedy, yurttaşlık haklarına ilişkin oylamada olumsuz bir etkisi olabileceği için King’in daha yumuşak bir ifade benimsenmesini ister. Malcolm X gibi siyah militanlar, bu nedenle yürüyüşü bir “fars” olarak değerlendirirler. Yürüyüşün temel talepleri şöyle özetlenebilir: Kamu okullarında ırk ayrımcılığına son verilmesi; çalışma hayatında ırkçı ayrımcılığı yasaklayan bir yasa; ayrımsız tüm çalışanlara saat başı asgari 2 dolar ücret…
28 Ağustos’ta başkentin tarihinde görülmedik bir kitle, bütün halklardan 250 bin kişi toplanır. King’in buradaki söylevi (I have a dream), Lincoln’ün konuşmasından sonra Amerikan tarihinin en önemli söylevi olarak tarihe yazılır.
Siyahların mücadelesi yükseldikçe, ırkçıların şiddet barometresi de yükselir. 1967’de siyah gettolarda Amerikan tarihinin en büyük kent ayaklanmaları patlak verir. Yüze yakın insan hayatını kaybeder. Bunun üzerine Kongre, 1968 yılında Yurttaşlık Hakları yasasını kabul eder. Ancak gerekli cezalar, “sivillerin çıkardığı bir olayı bastırmakla görevli kişilerin eylemleri ve ihmallerine uygulanmayacaktır!”
King yasanın değinmediği, yoksulluğun getirdiği sorunlara daha fazla yönelmeye başlar ve Vietnam Savaşı aleyhine konuşmasında bunu açıkça otaya koyar: “Elimizdeki bütün parayı ölüm ve yıkıcılık için harcadığımızdan yaşam ve yapıcı bir gelişme için yeterli paramız olmuyor…” Artık FBI’ın hedef tahtasındadır.
Çöp işçilerin grevini desteklemek için gittiği Memphis’te, bugüne kadar açığa çıkarılmayan bir cinayete kurban gider. Ölümünden 50 yıl sonra o ünlü söylevi hâlâ kulaklarda. Tıpkı dönemin dilden dile dolaşan şarkısı “We Shall Overcome” (Üstesinden Gelmeliyiz) gibi.
Tolstoy’un ünlü eseri Harp ve Sulh, 1942’de Türkçe’ye çevrilmeye başlandı. Zeki Baştımar ve Nâzım Hikmet tarafından ortak tercüme edilen dev eser, bu iki aydının mektuplaşmalarında da temel konulardan biriydi. Edebiyat ve siyasetin biraraya getirdiği dostluklar, dilin kullanımı ve gündelik hayat üzerine, bir dönemin belki de en kıymetli belgeleri…
Lev Tolstoy’un, Napoléon’un 1812’deki harekatının aynasında dönemin Rusya’sını anlattığı Harp ve Sulh romanı, 1865’den 1869’e tefrika olarak yayımlanmıştı. Dünya edebiyatının sayılı klasiklerinden dört ciltlik devasa eserin Türkçe’ye ilk tam çevirisinin macerası, iki çevirmenin mektuplaşmalarının ötesinde ilginç rastlantıların da hikâyesidir.
ZEKI BAŞTIMAR, YAŞAM ÖYKÜSÜ, MEKTUPLAR, YAZILAR GENIŞLETILMIŞ 2. BASKI
Bir başka savaşın, o güne kadar yaşanmış olanların en dehşetlisinin karanlık günlerinde Milli Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosunun çeviri listesinde yer alan bu 2000 sayfalık dev eser, Zeki Baştımar’ın adıyla yayınlanmış (1943); ancak onunla birlikte, hapishanedeki Nâzım Hikmet’in de ortak ürünü olmuştur. 1942’de başlayan bu oylumlu çevirinin ilk cildi 1943’te, diğerleri sırasıyla 1945, 1946 ve 1948 yıllarında yayımlanır.
Nâzım Hikmet’in mahpusluk döneminde akim kalan bir abajur üretimi, iflas eden dokuma kooperatifi dâhil olmak üzere ekmeğini kazanmak ve ailesini geçindirmek için çeşitli faaliyetlerde bulunduğu bilinir (“Mâlum ya Viran olası hânede evladü ayal var” diye yazar Zeki Baştımar’a). Bunların arasında daha sonra yapacağı birkaç çeviri işiyle birlikte, hepsinden daha kapsamlı olan ve daha uzun bir zaman dilimine uzanan Harp ve Sulh çevirisi bulunmaktadır.
Bu çeviri macerası vesilesiyle Nâzım Hikmet, diğer çevirmen Zeki Baştımar ile “Görülmüştür” mühürlü bir dizi mektupta hem çevirinin gidişatı üzerinde fikir alışverişinde bulunmuş hem de sürekli tahsilat hakkında bilgi edinmeye çalışmıştır. Öte yandan bu mektuplaşmanın her mahpus gibi yalnızlığını kısmen gidermesine yaradığı da eklenmeli. Çeviri tamamlandığında “Emin olun ki hapislik devrimin şu son yedi sekiz yılında bana sevgili bir insan eli şefkatıyla uzanan, evimden ve sizden gelen mektuplar oldu. Arada, tercüme, mektuplaşmaya bir vesile olmuştu, bu vesilenin kalkmasıyla mektuplarınızın arkasını kesmemenizi reca ederim” diye yazıyordu Nâzım.
Aslında Nâzım Hikmet ile Zeki Baştımar eski tanıştılar; Moskova’daki aynı okulda (KUTV-Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi) okumuşlar ve ülkede Türkiye Komünist Partisi’nde (TKP) kısa bir dönem de olsa aynı saflarda (muhalefet) bulunmuşlardı. Rastlaşmalar bununla sınırlı kalmayacak, Nâzım Hikmet hapisten çıktıktan sonra Rusya’ya geçecek ve 10 yıl sonra bu kez 1951-52 TKP tevkifatından aldığı hükmü tamamladıktan sonra 1961’de yurtdışına çıkan Zeki Baştımar ile TKP Merkez Komitesi Dış Bürosu üyesi olarak beraber çalışacaktır.
Mektuplaşmalarda bu siyasal geçmişe dair herhangi bir gönderme elbette bulunmamaktadır. “Görülmüştür” damgasının bile yeterli olmadığı koşullarda bunu garipsememek gerek (“Ben tabir caizse ‘şuurlu’ bir hapis vatandaş olarak mektuplarımı hapishane idaresine kontrol ettirdikten ve mühürletip imzalattıktan sonra gönderdiğime göre, hapishane idaresine ve binaenaleyh Türkiye Cumhuriyeti Bursa Adliyesine itimat etmeyip mektublarımı ikinci bir kontrolden geçirerek, Türkiye postalarının mahremiyetine tecavüz edenler varsa bu marifetlerinin mahiyetini tesbit ve adlandırmak biraz da kendilerine güvenilmiyen Adliyeye ve mahremiyeti ihlal olunan postaya düşer”. 28 Ocak 1943).
Mektuplaşmanın yer aldığı kitabı yayına hazırlayan Erden Akbulut’un sözleriyle mektupların künyesi şöyledir: “Bu mektuplar, yurtdışına giderken Zeki Baştımar tarafından yeğeni Süreyya Hacıyakuboğlu’na bırakılmış, o da bunları İlhan Selçuk’a iletmiştir. İlhan Selçuk’un bağışı olarak Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı arşivinde bulunan bu mektupların bir kopyasını ve yayın haklarını veren Vakıf yöneticilerine teşekkür ediyorum. Ne yazık ki Zeki Baştımar’ın gönderdiği mektupların büyük bölümü yoktur. Ayrıca Memet Fuat Arşivi – Piraye Koleksiyonu’nda bulunan Zeki Baştımar’ın bir mektubunun varlığı bilgisini veren ve kopyası ile transliterasyonunu ileterek yayınlamama olanak sağlayan Yeşim Bilge’ye teşekkür ediyorum”.
Zeki Baştımar
Dünya edebiyatının sayılı klasiklerinden Savaş ve Barış’ın Türkçeye ilk tam çevirisi II. Dünya Savaşı yıllarındaki çevirisi Nazım Hikmet’in adı es geçilerek yalnız Zeki Baştımar (üstte) adıyla yayınlanmıştı.
Çeviri başlıyor
Başvekâlet Umumî Murakabe Heyeti’nden Zeki Baştımar, “birinci cildin 1943 Nisanına, ikinci cildin Ağustos nihayetine kadar, diğer ciltlerin de 1944 ortalarına kadar dilimize çevrilebileceğini bildirdim” demekte. Ortak çeviri konusunda, hele hele birlikte çalışma imkanı olmayan iki çevirmenin en temel meselesini de “Tercümede bir vahdet bulunması gerek. Lakin ben bir üstatla ancak bir tezat teşkil edebilirim” diyerek belirtiyor.
Nâzım ise Tolstoy’un üslubu üzerinde hassasiyetle duruyor ve aslıyla mukayese etmek için değil ama bir çeviri örneği olarak Fransızcasını görmeden çeviriye başlayamayacağını belirtiyor.
İlk kez böylesi bir edebi eser çeviren Nâzım Hikmet, çeviri yol aldıkça, ilk cildin bitiminde şöyle yazar: “Tercümede bir çok hatalar yapmış olabilirim, hele askerî rütbelerde sivil memuriyet isimlerinde filan. Bundan başka da yanlışlarım varsa istediğiniz gibi düzeltebilirsiniz. Ben yalnız bir şeye dikkat ettim: Tolstoy’un edasını ve üslubunu elimden geldiği kadar muhafazaya. Bu hususta fıransızca tercümesinden biraz daha muvaffak olduğumu sanıyorum. Fıransız tercüman buna hiç dikkat etmemiş, bazen Tolstoy’un bilhassa uzun bir cümle turnürüyle söylediklerini, sanki Tolstoy onu daha kısaca söylemesini beceremezmiş gibi, kısaltmış, bazen de bunun aksini yapmış”.
Tolstoy çevirisi, üslup ve “çeviri nasıl yapılmalı” konusunda Kemal Tahir’e, Vâ-Nû’lara Mektuplar’ında da görüşlerini dile getiriyordu. Ne de olsa “halis muhlis bir dev”le cebelleşiyordu.
Mektuplar ilk kez yayınlanıyor Dört ciltlik dev eserin iki çevirmeninin ilk kez yayınlanan mektuplaşmaları ile çevirinin ilginç macerası da gün yüzüne çıkıyor.
Tolstoy üslubu, hapishanedeki edebi faaliyetlere de yansımıştır. “Kendisi çok dikkate değer hikâyeler ve şiirler yazıyor, türkçeden başka dil bilmiyor, harıl harıl fıransızcaya çalışıyor, işte o, Tolstoy tercümesindeki üslup başkalığından faydalandığını söylüyor, hattâ yeni bir hikâyesinde, tâbir caizse, Tolstoyun üslubunun bir iki örneğini de başarıyla verdi” diye Orhan Kemal’i takdim eder. Arada geçerken dil ve üslup üzerine mülahazalardan kendini alamaz: “Muhteva üzerinde çalıştıkça şekil çıkacaktır. Filhakika bazen bu şekil bugünkü kitabı nesir dilinden bazen uzaklaşacaktır, ama ne yapalım, daha doğrusu ne ala, ne iyi, zaten bugünkü nesir dilimizin sentaksı, ana şekli, bizim tabir caizse meşrutiyet burjuvazimizin cılız, basit muhtevasına uygun bir nesnedir ve öylece de kalıplaşmış, donmuştur ve binaenaleyh bunun yıkılması gerektir. Bu bir zarurettir, şiirde olan şey, zaten malum ya, şiir her zaman önde gider, nesir dilimizde de olacaktır”.
Harp ve Sulh çevirisi Nâzım’ın enerjisinin önemli bir kısmını alsa da kendi çalışmalarını da ihmal etmez: “Bir taraftan da ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’ diye üç yıldan beri bir kitaba çalışıyorum. Günler saatleri dehşetli kısaltarak kuş gibi geçiyor”.
Üslup tartışmalarının yanısıra güncel dil sorunları da mektuplaşmalarda araya girer. Zeki Baştımar merkezden bilgiler aktarır: “… bugünkü neşircilerimiz arasında ara sıra münakaşa edilen bir (ve) meselesi var, hatta Tercüme Bürosunda bir (ve) düşmanlığı var. Hatta o kadar ki tercüme ettiğimiz kitabın adına “Savaş, Barış” denmesini teklif edenler bile bulundu. Bu kadarı da çok saçma tabii. Yabancı dillerde çok bol olan (ve)leri tercümede çok defalar virgülle geçmek, bazen “de”, “ile” ve yerine göre başka edatlarla ifade etmek mümkündür ve dilimize daha uygun düşüyor. Bununla beraber şüphe yok ki ve ve’dir, icap ettiği, uygun düştüğü yerde ne kadar sık da olsa kulanılmak gerektir” (27.3.43). El cevap: “Mektubunuz geldi, söyledikleriniz pratikte çok doğru olan şeylerdir. Ve ve’dir amma, elbette ki müşteriyi düşünmeğe mecburuz, bundan dolayı ben elimden geldiği kadar zavallı, canlı, zaruri VE’lerin canına kıydım. Mamafi siz dilediğiniz gibi Ve katliamında bulunabilirsiniz”.
Çok nadir de olsa Nâzım kendi hukuki durumundan sözeder: “Size bir de sevineceğinizi sandığım bir haber vereyim: Ben dayımdan [Ali Fuat Cebesoy] iadeyi mahkeme talebinde bulunmak üzere istida dilekçesi aldım. Bu teşebbüse kendiliğinden girişmiş. Temize çektim gönderdim. Dilekçe gayet etraflı, vakıfane ve vakur yazılmıştı. Uğradığımız kanunsuzluğu etrafıyla izah ediyordu. Bundan bir netice çıkarsa benim gibi gadre ve kanunsuzluğa uğramış diğer sözde suç ortaklarım da, ben de hürriyetimize kavuşacağız demektir. Bu bir ümit. Ben yüzde elli ihtimal veriyorum. Haydi hayırlısı diyelim (11.12.43). “Hayırlısı” diyordu ama çalışma temposunu düşürmüyordu. Rubailer, Saat 21-22 Şirirleri ve Memleketimden İnsan Manzaraları gibi düzenli mesai gerektiren çalışmaları aksıyor (“Tercüme bütün günümü yiyip bitirerek alıyor”); fizikî olarak zorlanıyordu (“Kolum fena sancıyor. Galiba tercümeye çalışmaktan oldu bu”). Ama bir mahpusun el kitabının belki de ilk cümlesini de yazmıştı: “Çalışıyorum, o kadar çalışıyorum ki, ne ihtiyarladığımı, hattâ bazan da, ne de hapis olduğumu farkediyorum”.
Mareşal Çakmak ve çevirmenler
Zeki Baştımar adına izni alınan ve onunla birlik yürütülen Harp ve Sulh çevirisinde Nâzım’ın katkısını öğrenen Mareşal Fevzi Çakmak durumu hiç de hoş karşılalmamış, Hasan Âli Yücel’i komünistleri kollamakla suçlamıştır. Eğer diğer -yasal- çevirmenin TKP’nin o günkü önemli yöneticilerinden biri olduğunu bilseydi ne yapardı, bilinmez! TKP’den “troçkist polisçi” diye atılan birinin o günkü partinin önde gelen yöneticisiyle teşriki mesai içinde bulunması da ayrıca dikkate değer.
1905 doğumlu Zeki Baştımar, 1922-26’da Trabzon Muallim Mektebinde okudu, TKP’ye katıldı ve 1929’da Moskova’da KUTV’u bitirdi. Türkiye’ye geldiğinde, Nâzım Hikmet, Sarı Mustafa (Börklüce) gibi muhaliflerin yer aldı. Bu muhalefetin gerekçesine dair elde belge olmadığı için, esas ayrılığının ne olduğuna dair kesin bilgiler de yok. Ancak Komintern’e gönderilen bir rapora göre, sorun parti içi demokrasidir. Baştımar askerlik dönüşü muhalefetten ayrıldı ve 1932’de yapılan TKP 2. Konferansı’nda merkez komitesine seçildi. 1 yıl tutuklu kaldıktan sonra 1933’te tahliye olduğunda siyasi büro üyesiydi. 1934’te ikinci kez Rusya’ya gitti, Komintern’nin son kongresi olan 1935’teki VII. Kongre’de Şefik Hüsnü ile birlikte Türkiye delegesi oldu.
Nâzım Hikmet ise o günlerde dönemin önde gelen siması Şefik Hüsnü tarafından “Ancak polis, yalnızca bu açık saldırı yöntemine başvurmakla kalmamaktadır. Türk burjuvazisi, çeşitli küçük burjuva dönek gruplarını, özellikle Nâzım Hikmet’in Troçkist muhalefet grubunu Komünist Partisi’ne karşı kullanmasını biliyor…” denilerek açıkça mahkûm edilmişti.
Baştımar 1937’de Türkiye’ye dönüp Ankara’ya yerleşti ve Başvekâlet Murakebe Heyeti Kütüphanesinde çalıştı. 1944 tevkifatında tekrar tutuklandı ve 1 yıl Ankara askerî cezaevinde tutuklu kaldı. O zamanlar partinin siyasi büro üyesi ve Ankara vilayet komitesi başkanıydı. Ancak bu durum açığa çıkarılamadığından beraat etmişti. 1944 TKP davası gerekçeli hükmüne göre “Türkiye’ye dönmüş ve komünistlik akidelerine dair herhangi bir propaganda ve faaliyette bulunmayacağını Cumhuriyet Halk Partisi’ne bildirmiş ve bunun üzerine Başvekâlet Murakebe Heyeti kütüphane memurluğuna tayin edilmiştir”.
Ancak “eski bir ticaret bakanı olan bir akrabası vasıtasıyla” bu işe yerleşen Zeki Baştımar’ın Ankara parti teşkilatıyla ilişkisi sürmüştür. “Münevver tabakayla, muhariri çevreleriyle temasları” gelişkin olan Zeki Baştımar, bu dönemde ünlü Tercüme Bürosu’ndaki birçok kişiyle de yakın ilişki içindeydi. Tercüme Bürosu üyelerine bakıldığında “çevre”nin pek de dar olmadığı anlaşılır: Nurullah Ataç, Sabahattin Eyüboğlu, Halide Edip Adıvar, Adnan Adıvar, Sabahattin Ali, Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday, Azra Erhat, Ahmet Hamdi Tanpınar, Vedat Günyol, Bedrettin Tuncel, Esat Sabri Siyavuşgil, Nusret Hızır, Hasan Ali Ediz, Orhan Burian, Erol Güney, Melahat Özgü.
Bu kadronun hemen hemen hepsi Nâzım’a hayrandır. Halide Edip onu “dâhi sıfatını alabilecek” kadar önemli eserler vermiş biri olarak görürken, Ahmet Hamdi Tanpınar “Ben Nâzım’a daima hayran oldum” demektedir. Nurulah Ataç için ise o neredeyse bir milattır.
Mektuplara dönersek, son sözü Nâzım Hikmet’e bırakmak gerekecek:
“Başka ne yazayım, herşeye rağmen dünya güzel ve insanların büyük bir çoğunluğu ve Türk halkı namuslu, güvenilmeğe değer, beraber yaşanmağa layık insanlardır ve ben dünyaya geldiğimden dolayı bahtiyarım. Size de aynı bahtiyarlığı diler, hasretle gözlerinizden öper, mektubunuzu ve tercüme hakkındaki haberlerinizi ve kabilse, bir parça dünyalık göndermenizi –tercümeye mahsuben mi olur, yoksa artık biraz daha bekleyip basılmakta olan kitap basıldıktan sonra mı olur, her nasıl olursa olsun- beklerim. Kavuşmak ümidiyle kardeşim”.
Köklü bir aileden gelen Tektaş Ağaoğlu, Türk kültür hayatının önemli simalarından biriydi. Oxford’da hukuk eğitimini tamamlamış, BBC’de çalışmış, birçok esere ve çeviriye imza atmış bir yayıncı, bir entelektüeldi. 60’lı yıllarda Türkiye İşçi Partisi’nde başlayan siyasi kariyeri de vefatına kadar sürmüştü.
Siyasi ve edebi çalışmalarıyla hayli köklü ve renkli bir ailenin çocuğu olan Tektaş Ağaoğlu’nun dedesi Ahmet Ağaoğlu, 1888’de Paris’te hukuk okudu, memleketi Azerbaycan’a döndüğünde çeşitli dergilerde çalıştı; 1909’da ailesiyle birlikte Türkiye’ye geldi. Türk Yurdu dergisinin kurucuları arasında yer aldı. Milletvekilliği yaptı. İT genel merkez üyeliğinde bulundu. Millî Mücadele’de Malta’dan sonra Ankara’ya geçti. Serbest Fırka’nın oluşumunda önemli katkıları oldu. Oğlu Samet Ağaoğlu, 1950-54-57 seçimlerinde milletvekili olup Demokrat Parti’nin kurucularındandır.
Tektaş Ağaoğlu Siyasi kimliğinin yanı sıra birçok klasik eseri Türkçeye kazandırmıştı.
Samet Ağaoğlu’nun İstanbul’da doğan oğlu Tektaş Ağaoğlu ise, Ankara’da Atatürk Lisesi’ni bitirdikten sonra dedesinin ve babasının hukuk kariyerini izleyerek 1956’da Oxford’dan mezun olmuş ve BBC’de redaktör olarak çalışmıştı. Okulu bitirdiği yıl ilk ve tek öykü kitabı olan Ölümden Hayata, Varlık Yayınları tarafından basılmıştı.
1956’de Paris’te resim çalışmalarını başladı ve Türkiye’ye döndüğünde 1959’dan başlayarak İstanbul, Milano, Londra, Floransa, Roma gibi kentlerde sık sık sergiler açtı. Kardeşi Mustafa Kemal Ağaoğlu ile birlikte döneme damgasını vuran (1964-72) Ağaoğlu yayınlarını kurdu. Dostoyevski’nin Puşkin Üzerine Konuşmalar’ı gibi kitapların yanısıra Mihail Şolohov’un dört ciltlik Ve Durgun Akardı Don kitabını çevirdi.
Türkiye İşçi Partisi’nde çalıştı. 60’lı yılların sonlarındaki efsanevi Ant dergisinde yazılar yazdı. Marx ve Engels’ten derleyip çevirdiği Politika ve Felsefe Yazıları kitabı 142. maddeye aykırı görüldüğünden (komünizm propagandası) yargılandı, 7,5 yıl cezaya çarptırıldı. Beş ay mahpusluktan sonra af kanunu çıkınca serbest kaldı.
12 Mart sonrasında kurulan Türkiye Soyalist İşçi Partisi’nde ve yönetiminde aktif yer aldı; partinin İlke, Kitle gibi yayın organlarında yazılar yazdı.
1978’de Karanlıkta Oturma Özgürlüğü adlı bir deneme kitabı yayımladı.
12 Eylül sonrasında yurtdışına çıktı ve Zürich’te yaşamını sürdürdü. Heykel çalışmaya başladı; Lozan ve Zürih’te sergiler açtı.
Ağaoğlu’nun sanatsal faaliyetleri siyasi barometreye tâbiydi. Türkiye’ye döndüğünde Sosyalist Birlik Partisi, Birleşik Sosyalist Parti ve Özgürlük ve Dayanışma Partisi derken, çalışmaları aksadı. 1969’da başladığı Charles Dickens’in Mister Pickwick eserinin çeviri hikayesi sanki bunun bir kanıtıdır. 1969’da başlanan çeviri, siyasi kesintilerle 42 yıl sonra tamamlandı.
Aktif siyasetten uzak kaldığı son döneminde de Kızılcık adlı dergiyi çıkararak hayatını verdiği sosyalist hareketin sorunlarına yanıtlar aramaya devam etti. Yayınevinde birçok klasik eseri Türkçe’ye kazandıran Tektaş Ağaoğlu, hem edebiyat çalışmaları hem de siyasi kimliği ile ülkenin yetiştirdiği sahici aydınlardan biriydi.
Geçen sene, Börklüce isyanının 600. yılı dolayısıyla düzenlenen sempozyumda sunulan bildiriler, kapsamlı bir kitap haline getirildi. Şeyh Bedreddin ve dönemindeki kalkışmaları anlamak yolunda yapılan çalışmalar; henüz merkezileşmemiş bir imparatorlukta, mezheplerarası belirsizliklerin sürdüğü bir ortamda meydana gelen hadiseleri aydınlatmayı amaçlıyor.
ULUSLARARASI BÖRKLÜCE MUSTAFA SEMPOZYUMU BILDIRILER
Börklüce isyanının 600. yılı vesilesiyle yerli-yabancı akademisyenlerin yanısıra konu hakkında çalışan herkese açık, pek de geleneksel olmayan bir sempozyum düzenlemiş Akdeniz Akademisi.
1416’de Karaburun’da patlak veren bu isyan hakkında bilinmeyenlerin bilinenlerden fazla olması, katılımcılara bir fetih duygusu vermiş. Çok sınırlı kaynakların farklı okumaları ve bunların başka kaynaklarla bezenmesiyle, çok bilindiği sanılan bu konu hakkında yeni ve daha derli toplu sorular üretilmiş.
Uluslararası Börklüce Mustafa Sempozyumu adlı kapsamlı eser, bu etkinlik dolayısıyla sunulan bildirileri biraraya getiriyor. Önsözde belirtildiği üzere “geçen altı yüz yıla rağmen ayaklanmanın günümüz kültür, folklor, edebiyat ve siyasetinde süregelen muhalif, isyancı ve devrimci mirası” Börklüce’yi ve aslında onun şahsında, “huruç eden” onbinlerin mücadelesini güncel kılıyor.
Şeyh Bedreddin’in adıyla anılan ve onun müridi olarak takdim edilen Börklüce Mustafa ile devamında Manisa’da Torlak Kemal isyanı ile ilgili birinci elden iki tarihsel kaynak var. İlki, 14. yüzyıl başlarında Foça’da Venedikliler adına çalışan ünlü Bizans tarihçisi Dukas’ın aktardığı gözlemler. İkincisi ise Şeyh Bedreddin’in öldürülmesinden kırk yıl sonra torunu Halil b. İsmâil’in dedesini “aklamak” için yazmakla birlikte, Bedreddin hakkında eşsiz bilgiler sunan (örneğin Yunus Emre şiirleri ile ilişkisi gibi) Menâkıbnâme.
Ancak bu toplumsal hareketler sadece bu iki kaynak çerçevesinde açıklanmaya çalışıldığında, insanların yaşadıkları dünyayı ve onların özlemlerini anlamak oldukça zorlaşıyor. “Musa Çelebi ile Mehmet Çelebi arasındaki bir taht kavgası esnasında yenilmeye mahkûm olanların bir tür bozgunculuğu” olarak tarif edilen bu hareket, elbette çok daha geniş siyasi-toplumsal analizleri hakediyor. İzmir-Karaburun’da köylülerin isyanı, aynı dönemde Avrupa’da benzer taleplerle ortaya çıkan köylü isyanlarının yanısıra Küçük Asya ve İran gibi coğrafyalarda farklı bir dünya tahayyüllü hareketlerle birlikte ele alındığında, dar “taht kavgaları anlatımı”nın ne kadar eksik kaldığı görülmekte.
Sempozyum konuyla ilgili bilinenlerden çok, bilinmeyenlerin daha fazla olduğunu açıkça ortaya koymakta. Eski bilgileri tazelerken, farklı bakışaçılarıyla bu bilgilerin geleneksel kullanımının ötesine geçen; bu sınırlı kaynakları yeniden değerlendiren, yorumlayan açılar, katkılar sunuyor. Öte yandan yeni bilgi-bulgular da sempozyum ve kitabın değerini arttırıyor.
Dukas “…mülkiyetsizlik vaazedip; kadınlar hariç, yemekler, elbiseler, tarlalar her şeyin ortak olduğunu ilan etmiş… Bu imana tüm hoyratları kandırmış; üstelik Hıristiyanlarla arkadaşlık için de çaba sarf ediyormuş” diye takdim eder Börklüce Mustafa’yı. Şeyh Bedreddin öne çıksa da isyanın toplumsal ve siyasal yönü açısından Börklüce’ye maledilen sözleri; basit bir tepkinin ötesine geçen toplumsal hareketlilik; başkaldıran insanların mezhepsel ve toplumsal karmaşık bileşimi; Karaburun’daki hadiseye özel bir önem kazandırıyor. Nâzım Hikmet’in, Şerafettin Yaltkaya’nın 1924’teki Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin kitabından hareketle yazdığı olağanüstü şiiri, Şeyh Bedrettin ve müritlerini tarihin unutturulmuşları arasından çekip çıkarmıştı. Literatürde ise Börklüce ve hele Torlak Kemal hakkında bilinenler neredeyse yok derecesinde. Oysa Osmanlı tarihi açısından görmezden gelinen temel bir unsurun, özne olarak köylülüğün en belirgin biçimde ortaya çıkışında bu iki ismin özel bir yeri var. Sempozyumun işlediği konu çerçevesinde, ayaklanan onbinlerce köylünün (Börklüce kentte çarmıha gerildiğine göre buralarda da taraftarı vardı) hangi saiklerle biraraya geldiğini anlamaya çalışmak, taht kavgalarından çok daha hayati bir mesele olarak günümüze taşınmakta. Tek başına ele alınabilen nedenlerle açıklanamayacak olan bu ayaklanma (ve benzerleri), belli ki tarihten silinmeye çalışılmıştır. Sultan I. Mehmed’in 100 bin kişilik bir orduyla bastırabildiği, bu harekattan önce iki kez ordularının yenildiği gözönüne alınırsa, en azından bölgede yaşayan halkın benimsediği bir isyandan sözedildiği anlaşılır.
Şeyh Bedreddin ve Börklüce Mustafa yüzyılda yapılmış Nakşî Ahmet’e ait minyatür, Bedreddin’i asılmadan önce hücresinde tasvir ediyor (üstte). Burhan bin Mustafa’nın (Börklüce Mustafa) Tasvirü’l Kulüb adlı kitabında Allah vepeygambere sevgi-saygısını belirten bölümler (altta).
Öncelikle, henüz tam olarak merkezileşmemiş bir imparatorlukta, mezheplerarası belirsizliklerin sürdüğü bir ortamda bulunuyoruz. Bu bakımdan sonraki ve bugünkü ayrımlara göre bir değerlendirme eksik kalmaya mahkum. Ayaklanmaya katılanlar arasında Hıristiyan ve Yahudilerin de bulunduğu gözönüne alındığında, bu mistik de olsa “dinsel” olmayan bir tahayyül peşinde koşan, çok farklı etkileşimler içindeki “köylü” kitlesinin açıkça bir alternatif dünya, bir “alternatif toplum tasavvuru”na sahip olduğu çoğu defa atlanmakta. Üstelik bu alternatif tasavvurun hem bu coğrafyada hem çevre toplumlarda da bir geçmişi var. Dolayısıyla bu hareketleri kabaca “isyan” ile sınırlamak mümkün değil. Mülkiyet ortaklığının bir gelecek tasavvuru kadar, insanların yakın geçmişinde de -hele o dönem- varolan bir arayış-hatırlayış olduğu da hesaba katılmalı. Bu hareketlerin siyasetten azade sadece bir sosyal tepki olarak görülmesi, siyasetin özellikle devlet katında icra edilebileceği yanılgısından kaynaklanmakta. Devletin yaptığı siyasetse ona karşı yapılan da siyasettir.
Ahmet Arslan’ın açılış oturumunda “Osmanlı İmparatorluğu demode bir imparatorluktur” diye özetlenebilecek sunumu ise, kuruluş dönemi üzerine yeniden düşünmeyi gerektiriyor. Sempozyum bağlamında, tasavvuf ehlinin bu dönemde toplumdaki önemli rolüne değiniliyor. Yani isyancıların söylemi, ahaliye hiç de yabancı bir söylem değildi.
Ahmet Yaşar Ocak, konar göçer Kızılbaş Türkler’in ihtilalci mehdilik hareketlerine dikkati çekerken, İran’da resmî dinleri Zerdüştlük olan Sâsâniler’in eziyet ettiği Nüniheistlerin bir kısmının Anadolu’ya gelip Hıristiyanlıkla ilişkilenmeleri sonucu Pavlikanlar’ın ortaya çıktığını ve buradan Avrupa’ya uzayan bir zincirde ortaklaşmacı diyebileceğimiz akımların devam ettiğini belirtir. Yani Sünnî olmayan tasavvuf erbabının “yerel” kaynakları arasında, İran’dan esen rüzgarların izleri silinmemişti.
Âşıkpaşazâde’nin Börklüce’nin “ayin” yaptığına dair bir ibaresi ise, ayaklananların dinî inançlarının pek de kesin olmadığının bir göstergesi olarak not edilmekte. Börklüce Mustafa’nın çarmıha gerilmiş olması ve ölürken söylediği Hıristiyan geleneğindeki “yetişin efendimiz”e karşılık düşen “Dede Sultan eriş” sözleri de buna eklenmeli.
Ancak Ahmet Arslan’ın sözüyle “Tasavvuf, akıl ile nakil arasındaki tartışmadan bıkan, kaçan adamların sığındıkları bir alandır… Onunla dünya inşa edemezsiniz”. Londra Üniversitesi’nden Yure Stoyanov ise ilginç bir yaklaşımla, Bedreddin’in de Börklüce’nin de “sürmekte olan ayaklanmacı hareketlere elebaşı olarak değil de katılımcı olarak eklemlenmiş” olup olmadıklarına dair önemli bir soru ile karşımıza çakmakta. Öte yandan kayıtlara göre de iki isyan arasında (Bedreddin ve Börklüce) hem toplumsal taban hem amaç bakımından bir örtüşme olup olmadığı da tartışmalı. Börklüce isyanının uluslararası tarih yazımında 19. yüzyılda başlayan yolculuğu, bu sempozyumun da gösterdiği üzere tükenecek gibi değil. Kitap, geçen sene gerçekleşen bu önemli sempozyumdaki bildirileri biraraya getiriyor.
1908-1914 arası oldukça yakın ilişkiler içinde bulunan İttihat Terakki ve Taşnaklar, savaşın patlamasıyla karşı cephelerde yer aldılar. Ancak ilk kez yayımlanan belgelerle, bu ayrılığın henüz 1911’de başladığı kanıtlanıyor.
Bir dönem, 1908’den sonra oldukça yakın ilişkiler içinde olan İttihat ve Terakki (İTC) ile Ermeni Devrimci Federasyonu (EDF-Taşnaktsutyun) arasındaki görüşmeler ve işbirliklerinin hangi temellerde yürütüldüğü; sonuç olarak ne gibi nedenlerle ters yüz olduğu siyasal tarihimizin alabildiğine tartışmalı, kör noktalarından biridir.
Birinci elden İTC kaynaklarının kıtlığı (önderlerinin kaçarken yaktıkları evrakların neler içerdiği bilinmemekte), EDF kaynaklarının zikredilmemesi, özellikle Anadolu’da iki parti ve devlet arasındaki ilişkilerden ziyade meclis içi ilişkilerin öne çıkarılması bu kör noktanın sürekliliğini sağlamakta.
Kaligian’ın kitabını önemli kılan, herkese açık olmayan Boston’daki Ermeni Devrimci Federasyonu arşivlerine erişme imkanını bulmuş olması. Böylece taşradan merkeze bilgilendirme amaçlı gönderilen raporlarda yerelde işlerin nasıl yürütüldüğü, iki parti kadroları arasındaki ilişkiler hakkında propagandif olmayan bir tablo çizmek mümkün olduğu gibi, Taşnaklar’ın örgütlendiği kentler hakkında da dolaylı bir bilgi edinmek mümkün olmakta.
Kitapta bugüne kadar EDF’nin örgütlenmesine ilişkin –Türkçe’de bulunmayan– örnekler verilmektedir. Sosyalist Enternasyonal’e 1907’de üye olarak kabul edilen EDF’nin sosyalizm iddialarının kırsal kesimde pek de iyi karşılanmadığı gibi hususlar da cemaat içi gerilimler açısından önemli. Öte yandan EDF eğitimden, istihdama somut önerileriyle “millî” taleplerin ötesinde herkes için toplumsal önerilerde de bulunuyordu. İngiliz büyükelçisi ise EDF programının “Batı Avrupa’nın en radikal sosyalist eğilimlerinin ham halinin” dışavurumu olduğunu iddia ediyordu.
EDF ile İTC arasındaki en önemli mesele “toprakların iadesi ve tarım reformu”ydu. Kürt aşiret reisleri tarafından el konulan toprakların iadesi sonuçsuz kalacak bir vaad olarak iki parti arasındaki gerilimin temel nedenlerinden biri olarak kalacaktı.
1910 başında ise iki partiden ikisi milletvekili biri partiden olmak üzere üçer kişilik bir “Ortak Birim” kurularak daha düzenli görüşmeler sürdürüldü ve Nisan’da toprak, güvenlik, hukuk, siyaset gibi başlıklar altında çalışmalar yapıldı. Bu arada İTC, EDF’nin meşruti yönetimi desteklemek için savaştığı Kuzey İran gibi önemli merkezlerde ortak birim kurma tekliflerini kabul etmişti.
EDF’nin 1911 yazında İstanbul’da gerçekleşen 6. Dünya Kongresi’ndeki tartışmanın merkezi İTC ile ilişkilerdi: “Üzülerek belirtiyoruz ki umut vaat eden bir dizi girişime rağmen, meşrutiyet yönetiminin üç yılında hükümet politikaları bütün dinlerden ve ırklardan halklar arasında uzlaşı sağlayamadığı gibi, onlar için iyileştirilmiş yaşam şartlarını da yaratamamıştır; aynı zamanda sıklıkla halklar arasında güvensizliğe ve ulusal hakların inkârına yol açacak şekilde hareket etmiştir. İTC, feodal sınıfların Orta Çağ’dan yadigâr toprak imtiyazlarını ilerici bir anlayışla ortadan kaldırmaktan ziyade, onların dostluğunu kazanmaya çalışma politikasıyla söz konusu unsurları teşvik etmektedir. İTC aşama aşama anayasal ve demokratik ilkelerden vazgeçmektedir.”
İki parti arasındaki güvensizliğin böylesi açık bir kongrede belirtilmiş olması tarihçilerin genellikle atladığı bir olaydır.
Yazarın sözüyle: “Bu çalışma, Babıâli’nin resmî politikalarının ve imparatorluğun başkentinde gerçekleşen olayların ısrarla vurgulanmasının önünü alarak ve gayrıresmî bağlantıları ve siyasal ilişkileri tasvir eden, bütün ülkedeki olayları açığa vuran kaynaklardan faydalanaraki, Osmanlı ve Ermeni tarihlerindeki bu mühim dönemin akademik analizine katkı sağlayabilir”.
Tam 100 yıl önce 7 Kasım’da Rusya’da iktidarı ele geçiren Bolşevikler, tüm ülkeyi sarsan ve dengeleri değiştiren devrimin öncüsü oldular. Sokağın, siyasetin, sosyalizmin dünyayı değiştirdiği günlerde yaşananlar.
Dergimizin Mart 2017 sayısında 20. yüzyılın belli başlı, hatta belki de en önemli olayı Rus Devrimi’ni oluşturan tarihsel koşulları ve öncesindeki 1917 Şubat Devrimi’nin ilk günlerini ele almıştık. “Rusya’da tarih hızlı akıyordu ama bu akışta girdaplar da vardı” diye sonlanan bu yazıdan devamla, şimdi tam 100 yıl önceki Ekim Devrimi’ne gidiyoruz.
Nevski Bulvarı Petrograd Nevski Bulvarı’nda geçici hükümeti protesto için buluşan göstericilerin üzerine ateş açılması, devrime giden yolda en önemli kırılma anlarından biriydi (4 Temmuz 1917). Jonathan Sanders’in karesi Ekim Devrimi’ne giden sürecin simgelerinden birini oluşturdu.
Şubat Devrimi yalnızca 300 yıllık Romanov hanedanına son vermemiş, Rusya’yı dünyanın en demokratik ülkesi haline getirmişti. Kendiliğinden oluşan Sovyetler bir yanda, Geçici Hükümet diğer yanda, belirsizlikle malul bir “ikili iktidar” dönemi yaşanıyordu. Çarlığın devrilmesine yolaçan savaş ve açlık toplumu çığırından çıkarmış, acil ve köklü bir çözüm beklentisi toplumun alt tabaklarına hakim olmuştu.
Olaylar hızlanıyor
20-21 Nisan’da Geçici Hükümet’in Rusya’yı savaşta tutacağına dair açıklamasıyla, durağanlaşan sokak gösterileri yeniden başladı. Devrimin merkezi başkent Petrograd’ta hükümetin itibarı zedelenmeye başladı. Ekonomik durum da giderek kötüleşiyordu. Ulaşımın sürekli aksaması, devrimin verdiği hızla işçi komitelerinin müdahaleleri, grevler, lokavtlar derken enflasyon ücretleri iyice eritiyor, insanların talepleri daha da yakıcı hale geliyordu.
Üç yıllık savaştan sonra tedirginlik ve hoşnutsuzluk fabrikalarda olduğu gibi kışlalarda da çok güçlüydü. Seferberliğe katılan 8 milyon askerin üçte biri kaçaktı.
Asker halk barış istiyor Şubat Devrimi’nden sonra savaşa devam edilmesi, asker ve sivillerin protesto gösterilerinde sık sık buluşmasını sağladı.
İhtiyat ve acemilerin eğitiminden yükümlü birliklerden oluşan Petrograd garnizonundaki 250-300 bin asker kentin öncü işçileriyle düzenli ilişkiye geçmiş, sovyetlerdeki en radikal kesimlerle yakınlaşmışlardı. Finlandiya körfezindeki bir adada bulunan ve devrimin tarihinde özel bir yeri olan 20 bin kişilik Kronştad bahriyelileri, devrimin en radikal kesimini oluşturuyordu.
Mart’tan sonra bütün büyük partilerin birlikler katında propagandayla yükümlü askerî örgütleri vardı. Bolşeviklerin askerî örgütünün başında partinin en solundaki iki isim bulunuyordu: Vladimir Nevskiy ve Nikolay Podovskiy. Bolşevikler bu örgüt sayesinde, köylü-askerler aracılığıyla kırsal kesimi etkilemeye ve burjuvaziyi devirmek için vazgeçilmez olan askerî gücü elde etmeye çalışıyorlardı. Bu örgüt, Nisan ayında 50 bin adet yayımlanan gazetenin yarısını Petrograd’ta dağıtıyor, diğer yarısını cepheye gönderiyordu.
Şubat Devrimi’nde önemli bir yeri olan Petrograd garnizonu, Geçici Hükümet karşısında hem silahsızlandırmaya tâbi tutulmamak hem de cepheye gönderilmemek yönünde kararlı bir duruş sergiledi. Geçici Hükümet ve Sovyetler’i denetlemekte olan kesimler, askerlere ana vatan hizmetinde hayatlarını feda etmeleri çağrısında bulunarak ulusal birliğin sağlanmasını gözeten savaşa devam kararını sürdürürken; aslında bir yandan da devrimin yükselişine set çekmek, başkentteki askerleri cepheye sürmek istiyordu.
Haziran ve Temmuz ayları askerî ve toplumsal davanın keskinleşmesine sahne oldu. İktidar meselesi aylar sonra güncellik kazandı ve Bolşevikler’in ‘kahrolsun kapitalist bakanlar” ve “bütün iktidar Sovyetler’e” sloganları her geçen gün yaygınlaşmaya başladı.
Mayıs ayında Kronştad bahriyelileri ile hükümet karşı karşıya geldi. Bahriyeliler deniz üssünün tam kontrolünü ele geçirmişlerdi ve yönetimi hükümetin gönderdiği subaylara teslim etmeyi reddettiler. Aynı şekilde Viborg işçi mahallesindeki Petrograd anarko-komünist federasyonunun ele geçirdiği ve kendi merkezi haline getirdiği binayı hükümet geri almak istediğinde, bölgede yaygın bir grev dalgası patlak verdi ve hükümet ancak “Temmuz Günleri” diye tabir edilen baskı döneminde buraya girebildi.
Sokak kendini örgütlüyor
Mayıs ortasında Bolşevikler’in askerî örgütü, hükümetin saldırı niyetine karşılık acil barışı dayatmak için garnizon askerleriyle bir gösteri düzenleme kararı aldı. Bolşevikler’in merkez komitesinde bu konuda farklı fikirler vardı. Merkez komitesi sekreteri Sverdlov kitlelerin duygularını ifade edecekleri bir kanal açmak gerektiğini belirterek bu kararı destekliyordu. Karşı çıkanlar ise katılımın düşük olması halinde, yeterli hazırlık olmadığı için hareketin ezileceğini söylüyorlardı. Sonuçta Petrograd komitesi ve askerî örgüt, anarko komünistlerin ve Troçki önderliğindeki grubun (Temmuz ayında Bolşevikler’e katılacaklardı) desteğiyle gösterinin düzenlenmesini üstlendi.
Kışlık Saray’ın önünde Bolşevikler.
Komutan Troçki Troçki (1879-1940) çarlığın devrilmesi sürecinde olduğu gibi, Geçici Hükümet’e karşı ayaklanmanın örgütlenmesinde önemli rol oynadı; Petrograd Sovyeti’nin başkanı oldu; Kızıl Ordu’yu kurdu, düzenli, orduya komutanlık etti.
3-24 Haziran’da birinci Tüm Rusya İşçi ve Asker Sovyeti delegeleri toplandı. Bu kongrede Sosyalist Devrimciler ve Menşevikler’in ağırlığı vardı; Bolşevikler ise 822 delegeden 105’ini temsil ediyordu. “Bütün İktidar Sovyetlere” sloganı, kongrenin karşı olduğu bir gösterinin ana sloganı olacaktı! Bolşevikler bunun üzerine gösteriden vazgeçtiler. Sovyet yönetimi ise Bolşevikler’i de gözeterek, ancak esas olarak kendi meşruiyetini pekiştirmek için 18 Haziran’da “ilhaksız barış ve bütün halkların kendi geleceklerini belirleme hakkı, devrimci asker, işçi ve köylü hareketinin birliği” adına bir gösteri düzenledi.
18 Haziran’da başkentin o güne kadar görmediği 400 bin kişilik bir kalabalık sokağa indi. “Kahrolsun Savaş”, “Kahrolsun 10 Kapitalist Bakan”, “Bütün İktidar Sovyetler’e” sloganları başkentte deprem etkisi yarattı
Aynı gün Rus ordusu Galiçya’da Avusturya ordusu karşısında ilerleme kaydetmişti; ancak iki günlük ilerleme sonrasında askerler durdular ve daha ileri gitmeyi reddettiler. Askerler silahlarını subaylarına çevirirken, geride bulunan askerler cephenin ön saflarına geçmeyi reddettiler. İki hafta sonra Almanlar’ın karşı saldırısı yıkıcı oldu ve iki hafta içinde 70 bin kayıp verildi. Köylü askerlerin azımsanmayacak bir kısmı memleketlerine döndü. Almanlar’ın bu hızlı ilerleyişi Geçici Hükümeti çok zor durumda bıraktı.
Lenin 20 Haziran’da “provokasyona düşmemek” için çok dikkatli olmak gerektiğini belirtiyordu. Ona göre kitleler tereddüt etmekle birlikte, henüz Sovyet çoğunluğundan kopmamışlardı. Ayrıca taşrada durumun Petrograd’takine benzemediğini biliyordu.
Anarko komünist önder Bleichman’ın sözüyle artık “sokak örgütleyiciydi”. Sokak gösterileri ise silahlı çatışmalara yolaçıyor, çok sayıda insan ölüyor ve yaralanıyordu.
Bolşevikler’e karşıhükümet askerleri Geçici Hükümet’in başkentte sıkıyönetim ilan etmesinden sonra Bolşeviklerle güvenlik güçleri arasında bir çatışma dönemi başladı. Kerenski’ye bağlı askerler Lenin’in firarı ve Troçki’nin tutuklanmasıyla bir süreliğine sokaklara hakim oldu.
Nisan’dan Temmuz’a kadar geçen bu karışık dönemde, vatandaşların büyük kısmı Geçici Hükümet’ten giderek umudunu kesmeye başlamıştı. Vıborg işçileri, Petrograd garnizonu ve Kronştad bahriyelileri ise ciddi bir kopuşun en büyük ve önemli parçalarını oluşturdular.
Bolşevik Partisi ise bu dönemde sanıldığı gibi merkezî bir biçimde Lenin’in direktifleriyle yürüyen bir parti değildi. Partide kabaca üç kanat bulunuyordu: İktidarın ele geçirmesini öteleyen, diğer sosyalist partilerden kopmamaya çalışan bir sağ kanat, Temmuz günlerinin en atak kesimini oluşturan aşırı bir kanat ve Lenin’in şahsında bir “merkez”.
Askerî diktatörlük ya da devrim
3-4-5 Temmuz Günleri’ndeki çatışmalardan sonra Bolşevikler, savaşa karşı oldukları gerekçesiyle “Alman ajanı” diye itham edildiler ve sert bir baskıya maruz kaldılar. Koşulların giderek dayanılmaz hale geldiği bu dönemde, Rusya tarihsel ikilemle yüzyüzeydi: Ya bir askerî diktatörlük ya da devrim.
Temmuz ayında Geçici Hükümet’in girişimiyle, yalnızca Petroragrad’ta 800 kişi tutuklandı. Kamanev, Kollontay gibi Bolşevik önderlerin yanısıra, yakında partiye katılacak olan Troçki ve Lunaçarski gibi önemli isimler de tutuklandı (bunların bir kısmı daha sonra Kornilov vakasında, bazıları ise Ekim Devrimi’nden sonra serbest bırakıldı). Temmuz gösterisine katılan birlikler silahsızlandırıldı ve cepheye gönderildi. Şubat Devrimi ile kaldırılmış olan idam cezası askerler için yeniden yürürlüğe kondu.
Petropavlosk Kalesi Petropavlosk Kalesi, Bolşevikler tarafından en büyük engellerden biri sayılıyordu. Devrime çok kısa bir süre kala Petersburg Sovyeti’nden taraf olunca devrimin de en önemli merkezlerinden biri oldu. Kışlık Saray, kalenin Neva Kapısı’ndan bombalanacaktı.
Geçici Hükümet, sosyalist partilerle Anayasal Demokratlar arasındaki telafi edilmesi mümkün görünmeyen bir gerilimle felç olmuştu. Geçici Hükümet’teki sol partiler Sovyetler’e dayanıyordu; Anayasal Demokratlar ise yalnızca Bolşevikler’in değil Sovyetler’in de devreden çıkarılmasından yanaydılar.
Temmuz gösterilerinin ardından gelen baskı sonucu, Bolşevikler silahlı ayaklanma hazırlığını önlerine koydular. Temel meselelere çözüm getirilemeyişi, insanların radikal sola yönelmesine neden oluyordu. Güç ilişkilerindeki değişimin izlenebildiği Sovyet seçimlerinde, Eylül ayından itibaren Bolşevikler ve müttefikleri giderek çoğunluğu elde etmeye başladı.
Diktatörlük hevesi
Cephedeki gelişmeler, güç ilişkilerindeki değişimin de barometresi gibiydi. Alman ordusu Riga limanı dolayını işgal ettiğinde, Petrograd üzerinde doğrudan bir tehlike oluşturuyordu. Öte yandan yaz aylarında köylü ayaklanmaları neredeyse ülkenin bütününde yaygınlaşmıştı. Bu durumda çevresindeki danışmanlarıyla hükümet içinde bir hükümet pozisyonu kazanan Başbakan Kerenskiy, general Lavr Kornilov’u orduların başına atadı. “Ulusu selamete eriştirecek kahraman” olarak takdim edilen Kornilov, monarşiye bağlı aşırı sağcı bir geçmişe sahipti. Yani Geçici Hükümet’le aynı siyaseti gütmesi mümkün değildi. Onun önünde açık bir gerici askerî diktatörlükten başka bir yol yoktu. Kerenskiy, Kornilov’u atayarak Rusya’nın önündeki “ya devrim ya askerî diktatörlük” ikileminin akıbetini hızlandırmıştı. Kornilov işi gücü bırakıp Petrograd’a haddini bildirmeye yeltendi. Bu da Bolşeviklerin küllerinden yeniden doğmalarını sağlayacak olan “Karşı-devrime karşı mücadele birliği komitesi”nin kuruluşuna yol açtı. Bütün işçi ve halk örgütlenmeleri Kornilov’a karşı birlikte davrandı, ortadan kaybolan Kızıl Muhafızlar yeniden teşkilatlandı ve 25 bin kişi hemen bu kuvvetlere yazıldı.
Devrim günü 25 Ekim’de Kızıl Muhafızlar, silahlarıyla Askerî Devrimci Komite’nin emirleri doğrultusunda harekete geçti.
Trenlerle başkente gelmeye çalışan Kornilov’un ordusu demiryolcular tarafından sürekli engellendi ve asla başkente varamadı; ordu Petrograd Sovyeti’nden gönderilen ajitatörlerin çalışmasıyla tek bir kurşun atmadan dağıldı. Kornilov kaçtı ve birkaç ay sonra ölü bulundu.
Ağustos sonundaki bu olayın akabinde güç ilişkileri kökünden değişmeye başladı. 14’te Eylül Petrograd’da ön-parlamento adıyla bilinen bir toplantı yapıldı. 550 üyelik herkesin temsil edildiği bu kuruldan ne savaş ne barış lehine bir karar çıkmaması, aslında temsiliyet ve meşruiyet krizinin derinliğini göstermekteydi. Bu sırada Bolşevikler Petrograd ve Moskova gibi önde gelen iki kentin sovyetinde çoğunluğu ele geçirdiler. Artık devrim kapıdaydı.
‘Dünyayı Sarsan On Gün’
Rus Devrimi’nin birçok aktörü arasında, Amerikalı gazeteci John Reed’in yazdığı Dünyayı Sarsan On Gün kitabı hiç şüphesiz edebiyatta ve daha sonra sinemada unutulmaz bir yer edindi. Devrimin tanığı, hatta aktörlerinden biri diyebileceğimiz John Reed, adeta “devrimin zabıt katibi” gibi günü gününe Petrograd’ın her köşesinde, en derin tartışmalardan gündelik hayatın en anlamsız gözüken ama manzarayı tamamlayan küçük hikayelerine kadar benzersiz bir tablo çizdi. 1 Ocak 1919’de kitaba yazdığı önsözü “Bolşevizm konusunda ne düşünülürse düşünülsün, Rus Devrimi insanlık tarihinin büyük olaylarından biridir ve Bolşevikler’in ortaya çıkışı da dünya çapında önem taşıyan bir olaydır” der. Her ne kadar “angaje” bir gazeteci olsa da “gördüğü gibi” yazar.
Kışlık Saray Kışlık Saray’ın 1917’den ve bugünden bir görünümü.
İnsanlar 100 gram ekmek tayınına talim ederken tiyatroların her gece dolması, Şalyapin’in şarkı söylemesi, Meyerhold’un sahneye koyduğu Tolstoy’un Korkunç İvan’ının Aleksandirnski Tiyatrosu’nda sahnelenmesi… Bütün bunlar basit zıtlıkları dile getirmekten ziyade, gündelik hayatın doğal akışını aktarmaktaydı.
Şubat Devrimi Petrograd garnizonu temsilcileri pankartlarıyla Şubat Devrimi’nde öldürülen yoldaşlarını anıyor.
Evet, John Reed’in dile getirdiği gibi Rusya’da halk (narod) artık olup bitene karşı kayıtsız kalamayacak durumdaydı ve bu durumdan vazife çıkartmak için neyin ne olduğunu öğrenmek istiyordu. Siyaset erbabı için en tehlikeli olan da buydu. İnsanlar her yerde konuşuyor, tartışıyordu.
Devrimin planlama merkezi, rahibelerin yönettiği bir okul olan Smolnıy Enstitüsü’ydü. Öğrenciler için hazırlanmış tabelaların altında, çeşitli siyasi faaliyetler yürüten birimler çalışıyordu. Her yanda “Yoldaşlar, sağlığınız için her yanı temiz tutunuz” yazıyor, Sovyet demokrasisinin timsali olarak masalarda çeşitli siyasi partilerin sattığı kitap ve broşürler bulunuyordu. Bu arada devrimin meşruiyetini sağlayacak olan İkinci Kongre hazırlıkları sürüyordu. İlk kongreye katılan bir delege şimdiki delegelerin öncekinden çok farklı, cahil ve kaba olduğunu belirtiyordu. John Reed koca koca kitapların anlatamadığını bir cümlede özetlemişti: “Rusya’nın en alt katları kımıldamıştı ve şimdi suyun üstüne çıkanlar diptekilerdi”.
Devrilecek hükümet yok
Bolşevik Partisi Merkez Komitesi’nin 23 Ekim toplantısı, ertesi sabaha kadar sürdü. Lenin ve Troçki ayaklanmadan yanadır ama, verdikleri önerge kabul edilmez. Ardından bir işçi ayaklanmadan yana sert bir konuşma yapar, tekrar oylamaya yapılır ve böylece karar çıkar. 31 Ekim’de Lenin şunları yazacaktır: “Ya bütün iktidarın Sovyetler’e verilmesi sloganımızdan vazgeçeceğiz ya da bir ayaklanmaya gideceğiz. Ortası yok…”. Lenin, kaçınılmaz gidişatı özetlemiştir.
Lenin’in odasında Yazarımız Masis Kürkçügil, NTV Tarih 10. sayıda yayımlanan Ekim Devrimi konusu için Rusya’ya gitmiş, bugün ancak özel izinle girilebilen devrimin ana mekanlarında çalışmıştı. Lenin’in çalışma masasında, 2009.
John Reed, devrimden bir hafta önceki manzarayı şöyle resmediyordu: “Kumarhaneler akşamdan sabaha kadar dolup taşıyor, şampanyalar su gibi akıyor… Şehrin merkezinde geceleyin pahalı kürkler giymiş, mücevherler takmış orospular aşağı yukarı geziniyor…”. Smolnıy’in üst katında ise Askerî Devrimci Komite, Troçki’nin başkanlığında toplanıyor; sabaha kadar konuşmalar yapılıyor, insanlar yerlerde yatıyordu. Petrograd Sovyeti her geçen saniye hedefe yaklaşıyor, “Troçki, Kamanev, Volodarski günde altı, sekiz, bazen on saat konuşuyorlardı”.
Nihayet 6 Kasım 1917 Salı gecesi önemli noktalar Kızıl Muhafızlar tarafından ele geçirildi. Neva nehrinin üzerindeki köprüler Vıborg mahallesindeki işçilerin geçişine sahne oluyor; junkerler engel olmaya çalışırken Kronştad bahriyelileri tekrar köprüleri kapatıp geçişi sağlıyordu. 7 Kasım Çarşamba sabahı, gün devrime doğdu. “Tramvaylar Nevski’de (5 km.’lik büyük bulvar) bir aşağı bir yukarı gidip geliyorlar. Erkekler, kadınlar ve küçük çocuklar tramvayların her yanına asılmışlar. Dükkanlar açık; caddedeki kalabalıklarda öncekilere oranla daha az tedirginlik var…”.
Kışlık Sarayı filmlerdeki gibi büyük bir taaruzun sonucu değil, Kızıl Muhafızların yan kapıdan girmesiyle, ciddiye alınabilir bir çatışma olmadan ele geçirilmişti. Ortada devrilecek bir hükümet bile kalmamıştı. John Reed “Tarihte hiçbir zaman bu kadar sessiz olmamıştır bu şehir; o gece ne bir tecavüz ne bir hırsızlık vakası oldu” diye yazacaktır.
Ancak savaş bitmeyecek, yabancı orduların ve Çarlık komutanlarının devrimi çökertme saldırıları başlayacak ve ülke 1. Dünya Savaşı’ndan sonra büyük bir içsavaşa sürüklenecektir.
TROÇKİ’NİN BAŞESERİ
Devrimin tarihi Türkiye’de yazıldı
Devrimin iki önderinden biri olan Troçki’nin Türkiye’deki sürgün günlerinde yazdığı Rus Devriminin Tarihi, yazarın kendi siyasi konumunu ortaya koymadan, çok geniş kesimlerden elde ettiği bilgileri kullanarak sekiz aylık bir dönemi sürükleyici bir üslupla yazdığı, vazgeçilmez bir başvuru kaynağı. Siyasetçi, tarihçi ve edebiyatçı içiçe geçmiş ve devrim süreci büyük kitlelerin bir hikayesi olarak resmedilmiş. Türkçe’de 1998’de üç cilt olarak basılan kitap, 100. yıl münasebetiyle Yazın Yayıncılık tarafından tek cilt, 888 sayfa olarak yeniden basıldı.
DÜNYAYI SARSAN 30 GÜN
24 EYLÜL Bolşevikler Moskova belediye seçimlerinden başarıyla çıkıyor. 1 EKIM Lenin’in Bolşevikler İktidarı Koruyabilecekler mi? kitabı yayında. 7 EKİM Ön-parlamento açılmasına karşın Bolşevikler buna katılmayı reddediyor. 9 EKİMPetrograd Sovyeti Devrimci Askerî Şubesi kuruluyor. 10 EKİMBolşevik Parti Merkez Komitesi toplantısından silahlı ayaklanma kararı çıkıyor. 13 EKİMPetrograd Sovyeti’nin askerlerden oluşan seksiyonu, askerî alandaki iktidarın bütünüyle Devrimci Askerî Komite’ye verilmesini oyluyor. 18 EKİMZinovyev ve Kamanev, Gorki’nin Novaya Şisn gazetesinde ayaklanma kararına karşı çıkıyorlar. 19 EKİM Lenin, artık Zinovyev ve Kamanev ile yoldaş olmadıklarını belirterek partiden uzaklaştırılmalarını istiyor. 20 EKİMDevrimci Askerî Komite ayaklanma için fiilî hazırlıkları başlatıyor. 23 EKİMPetropavlosk kalesi, Petrograd Sovyeti’ne destek olacaklarını ilan ediyorlar. 24 EKİMGeçici Hükümet, Devrimci Askerî Komite üyelerinin tutuklanması, Bolşevik gazetelerinin yayınlarının durdurulması emirlerini verirken, Kızıl Muhafızlar aracılığıyla etkili mevzileri elinde bulunduran Lenin gece saatlerinde Smolyniy’deki Bolşevik merkezine geliyor. 25 EKİMSabaha karşı 02.00 itibariyle hareket başlıyor, Devrimci Askerî Komite’ye bağlı askerler saat 12.00’de Cumhuriyet Meclisi’ni kapatıyorlar. Lenin, Petrograd Sovyeti’nin oturumunda Troçki’nin davetiyle kürsüye çıkıp konuşmasını yapıyor. Saat 21.00’de Kışlık Saray’a karşı operasyon başlıyor.
Bundan 50 yıl önce Bolivya’da öldürüldü. 50 yıldır sadece sosyalistlerin değil, kurulu düzene karşı mücadele eden hemen herkesin sembolü oldu. İktidara değil, devrime ve insana adanmış bir hayatın anatomisi: Hasta Siempre, sonsuza kadar Che Guevara…
1961-65 yılları arasında Küba Sanayi Bakanı olan Ernesto Che Guevera, ofisinde verdiği özel bir röportaj sırasında, René Burri, 1963.
Arjantin kökenli, Küba Devrimi’nin ikinci siması Ernesto Che Guevara, elli yıl önce Bolivya’nın ücra bir köşesinde öldürülmesinden bugüne, kimseye nasip olmayan bir biçimde popülaritesini koruyor. Üstelik 13 yıl gibi kısa sayılabilecek bir siyasal yaşamı olmasına rağmen…
Hiçbir siyasal militan veye önder bu kadar uzun süre insanlara esin kaynağı olmamış ve hatta amacına uygun olmayan bir biçimde karşı çıktığı sistem tarafından da kutsanmamıştır. Che hakkında hiçbir şey bilmeyenler bile, ona ithaf edilmiş olan Carlos Puebla’nın (1965) “Hasta Siempre Comandante Che Guevara” parçasını dinlemiştir. Bir çok sanatçının yorumladığı bu parçanın yanısıra, Latin Amerika müziğinin büyük üstadı Atahualpa Yupanqui’nin “Nada más!”ı da unutulmazlar arasında. Bugün sokaklarda hiçbir siyasal kişiye nasip olmamış bir teveccühün göstegesidir bu.
Hangi Che?
Çıkartmalarla olmadık nesnelerin üzerinde resmi bulunan Che, üç-beş günde eskiyen ikonlara göre tarihin en genç marka siması olarak da görülebilir. Bu ticarileştirmenin müşterisi olanların büyük bir kısmının onun ne diye böylesine insanlığın çok geniş kesimlerine malolduğunu merak ettikleri söylenemez.
Che’nin şahsında Küba Devrimi’ni itibarsızlaştırmak için devrimden sonra eski rejim yöneticilerinin yargılanması ve infazında oynadığı rolü iddia ederek ona “katil-eşkiya” diyenler de eksik değil. Che Guevara- Devrimci Bir Hayat adlı en önemli biyografilerden birinin yazarı olan Jon Lee Anderson, Le Monde’a verdiği bir yanıtta kitabı için beş yıl çalıştığını ve görüştüğü insanlar arasında Miami veya başka yerlerdeki devrim karşıtı kesimler de olmasına rağmen Che’nin masum bir insanı infaz ettiğine dair inandırıcı herhangi bir delile ulaşamadığını; sadece cinayet, tecavüz, ihanet gibi suçlar için savaş ve savaş ertesindeki geleneksel cezalandırmaların sözkonusu olduğunu belirtir.
Bir de Che’yi “laik bir aziz” gibi takdim eden, “devrini doldurmuş, geçmişin bir kahramanı” diye sunan iki arada bir derede olanlar var. Tıpkı kimilerinin Fransız Devrimi’ne bakışı gibi… Vakti zamanında hayırlı bir iş ama bugün için kullanışsız! Öte yandan dünyanın dörtbir bucağında insanlar hakları için isyan ettiklerinde, Che’nin çıkartmasını sanki bir siyasal programmış gibi bayraklarına, tişörtlerine, rozetlerine koyarak köhne dünyaya meydan okumaktalar. Oysa Che’nin gerilla savaşı veya ekonomi üzerine yazılarıyla bu isyancıların arasında da hiçbir bağ yok.
Che’nin yerini tartışmak muhakkak ki gerekli; ancak onun sosyalist mecranın yerel değil dünya ölçeğinde sayılabilecek birkaç isminden (Marx, Lenin, Troçki, Gramsci, Rosa Luxemburg gibi) biri olduğu su götürmez.
Düzene karşı mücadelenin sembolü “Comandante” ağzından neredeyse hiç düşürmediği purosuyla, 1950’lerin sonları.
Devrimin değil, yenilginin efsanesi
Alışılmadık bir biçimde, Ernesto Che Guevara’yı böylesine bir ikon haline getiren başarısı değil başarısızlığı. Nihayetinde Küba Devrimi’nin ikinci adamlığından ve Kongo’daki hazin bir girişimden sonra Bolivya’da tükenen ve ölümle sonuçlanan bir gerilla mücadelesinin aktörü. İşbitirici söylemle “Tanrı’nın eli” diyerek elle gol atan Maradona’nın omuzundaki Che dövmesiyle bu hikaye arasında etik olarak da bir bağlantı kurmak da zor.
Başbakan Fidel Castro ve Che Guevera, 1960’ların başlarında düzenlenen bir mitingde Havana sokaklarında.
Her ne kadar “Seremos como el Che” (Che gibi olacağız) resmî söylemi Küba’da yaygın olsa da, onun dünya ölçeğinde bir efsane haline gelmesinde Küba’nın doğrudan bir desteği yok. Hele son dönemlerde ekonomideki açılımlara bakılacak olursa, herşeyin devlet tarafından denetlenmesinden yana olan Che ile hısmiyet ne kadar kalmışsa o da kaybolmakta. Muhalefetin de Che’yi kendine destek olarak gösterdiği söylenemez (Che’nin de bürokratikleşmeye karşı ciddi bir tutumu olmakla birlikte, demokrasi dersinde notunun pek iyi olmadığı eklenebilir).
Aslında Che Küba Devrimi’nin ortaya çıkardığı bir sima olsa da, bugün bir şekilde çok farklı isyancıların sahiplenmeleriyle uluslararası bir aktör olarak kabullenilmiş durumda. Örneğin Zapatistaların Che’yi sahiplenmeleri gibi, Arjantin’de bir işçi gösterisinde de onu bulmak mümkün.
Efsane ve trajedi
Öldürüldüğünde New York Times “Ernesto Che Guevara… Bolivya’da gerçekten öldürüldüyse, bir insanla birlikte bir mit de huzura kavuştu” diye yazmış. Che ölünce sanki onu harekete geçiren sorunlar çözülmüş gibi. Belki kendisi huzura kavuşmuş olabilir ama, efsane onun karşı çıktıklarını huzursuz etmeye devam edecekti.
1968’e dünya ölçeğinde bir sözcü, önder aranacaksa, And Dağları’nda yoksul bir yerli köyünde öldürülen Che’den başkası akla gelmez. Geçtiğimiz on yılda %99’un öfkesini gösteren bir dizi ülkedeki hareketlerin eğer bir “lideri” aranacaksa, hiç şüphesiz Ernesto Che Guevera açık ara diğer isimleri geride bırakacaktır. Oysa yaşadığımız dünyanın (ne Arap ne Batı ülkelerinde) Che’nin öngördüğü mücadele tarzları açısından elverişli olduğunu söylemek imkansızdır. “Fokoculuk” diye tanımlanan, yola küçük gruplarla çıkarak, giderek köylülüğü yanına alarak ve merkezî bir diktötürlük rejimini devirmeyi hedefleyen bu tarz, dile ilk getirildiğinde de hayatın gerçeklerine uygunluğu bakımından hayli eleştiriye uğramıştı. Özellikle Fransız aydını Regis Debray tarafından formüle edilen fokoculuk, neredeyse daha başlamadan bitmişti (Che’nin son günlerinde bu kitaba eleştirel notlar düştüğü bilinmekte). Che’nin izleyicisi olma iddiasındaki Şili’deki MIR, Arjantin’deki ERP gibi örgütlenmeler ise çok daha karma yollar denemişlerdir.
Yine de yalnızca Latin Amerika’da değil çok daha geniş bir coğrafyada Che, isyanın simgesi haline gelmişse bunu sadece teknikle açıklamak mümkün değildir. Milyonların arayışına esin kaynağı olan bir insanı anlamak için belki de öldürüldükten sonra çekilen resme bakmak gerekir. Fotoğrafla, sanat tarihi ile içli dışlı John Berger daha ilk günlerde bu ünlü fotoğrafa bakarak şu notu düşmüştü: “… çok az rastlanan bazı durumlarda bir insanın ölümündeki trajedi, onun tüm yaşamının anlamını tamamlar ve örnekler”. Daha ilerde onun “bir kararı” temsil ettiğini yazacaktır. Yıllar sonra Daniel Bensaid otuzuncu yıl vesilesiyle yazdığı yazının başlığını “Che: Yüzyılın Bir Evladının Trajedisi” koyacaktır. Efsane ve trajedi arasındaki ilişkiyi belki de ondan daha iyi temsil edebilecek biri henüz gelmedi.
‘Zamanın çağrısına kayıtsız kalamayız’
Bir devrimin ikinci siması iken kendi devrimini kurtarmak da dahil başka devrimler için mevkiini (huzurunu, rahatını) terkedip dilini-dinini bilmediği Afrika’nın ücra köşelerinde, o gün için dünyanın vicdanı olan Vietnam savaşını simgeselleştirerek “Bir, iki, üç… daha fazla Vietnam” diye yola koyulmuştu Che.
Kendi devriminin kaderinin insanlığın geleceğiyle yakın bağlantısını gördüğü için kolay kolay kimsenin göze alamayacağı, kimilerinin macera dediği aslında büyük bir arayışın aktörüydü. O macerayı gençliğindeki uzun motosiklet turlarında ve belki de Küba Devrimi’nde yaşamıştı. 50’li yılların başında Latin Amerika’daki iki uzun motosiklet turu ile yoksulluğu ve sömürüyü yakından tanıyan Che, Guatemela’da ilerici bir başkanın askerî darbeyle devrilmesine tanıklık ettiğinde siyasetten kaçılmayacağına karar verdi ve Meksika’da hazırlık yapan Fidel Castro önderliğinde Kübalılar’la tanıştı. Kanlı Batista diktatörlüğüne karşı başlangıçta pek de umutlu olmayan ve işlerin yine başlangıçta pek de iyi gitmediği birkaç yıldan sonra “commandante” olarak tamamladığı devrimle artık maceraya fazlasıyla doymuş bir insan olmalıydı.
Bir gerilla hayatı için pek elverişli olmayan (Bolivya’da en büyük engeli olan astımını da eklemek gerek) 37 yaşında, çoluk çocuğu, mesleği, devrimi, dünya görüşü, kendine has düşünceleri olan bir insanı maceraperest veya çocukça heveslerin esiri olarak ölümüne koştuğunu iddia etmek abestir. Küba’dan ayrılırken dolabında üç eski üniforma, bir kütüphanelik kitap ve 1956 model ikinci el bir araba kalmıştı. Dünya nimetleri onu ilgilendirmiyordu.
Sartre’a puro ikramı CIA’in düzenlediği iddia edilen bir suikastta ölen işçilerin cenaze törenine katılmak ve Küba devrimiyle dayanışma içinde olduklarını göstermek üzere Havana’ya gelen ünlü Fransız yazar çift, Jean Paul Sartre ve Simone de Beauvoir, Che tarafından ağırlanıyor. Guevera, konuğu Sartre’a ikram ettiği puroyu yakarken, 1960.
60’lı yıllar, dünyanın dört bucağında insanların her an radikal dönüşümler yaşanabileceği iddiasıyla bir dizi mücadelelerde yer aldığı bir dönemdi. Örneğin, Che’nin Afrika’ya gidişi sırasında görüştüğü kendisinden çok farklı geleneklerden gelen iki Arap lider bu konuda oldukça farklı tutumlar sergiliyorlardı. Mısır Devlet Başkanı Cemal Abdülnasır, “beyaz bir Tarzan olarak siyahlar arasında kalacağını” söyleyerek kendisini vazgeçirmeye çalışmıştı. Buna karşılık dostu diyebileceğimiz ve 1965’de Sovyetler Birliği’ni eleştirdiği ünlü konuşmasını yaptığı Cezayir Devlet Başkanı Ahmed Bin Bella, Afrika’da durumun müstesna bir devrimci potansiyel taşıdığını, Che’nin emperyalizmin en zayıf halkası olarak bu kıtayı gördüğünü belirtmektedir.
Che’nin şahsında çağın belli başlı sorunlarını, büyük umutlarını ve hayalkırıklıklarını izlemek mümkünken, onun bir insan olarak hasletlerini ve elbette zaaflarını incelemek için yazılan biyografilere bakınca, bu kısa hayatın bu kadar ilgi çekmesinin nedenleri anlaşılabilir. Nasıl düşündeyse öyle yaşadı.
Che’nin bütün dünyadaki popülaritesinin temelinde de bu içtenliği, kararlılığı ve fedakarlığı yatmaktadır. Yerli ve millî olmaktan uzak Afrika’dan Latin Amerika’ya oradan Asya’ya insanlığın kurtuluşu için bir efsane şart değildi; ne de olsa tarihi geniş kitleler yapıyordu. Ama efsaneyi de yaratan işte o geniş kitlelerdi.
Bolivya’nın ulusal kahramanı
Öldürüldüğü Bolivya’da Che, onursal ve “ulusal” kahraman olarak kabul ediliyor. Başkan Evo Morales, Che’yi “özgürlüğün, egemenliğin, haysiyetin ve hepsinin üzerinde adalet ve eşitliğin simgesi” olarak selamlamakta. 1967’nin Bolivya Devlet Başkanını hayırla yadeden pek kalmadığı gibi, Che’nin öldürülmesine şu veya bu şekilde dahil olmuş bir dizi insan “kaderin garip bir cilvesiyle” hayatlarını kaybettiler. Başkan Barrientos bir helikopter kazasında iki yıl sonra ölürken, bir başkası Hamburg’da öldürüldü. Dönemin genelkurmay başkanı yıllar sonra başkan oldu ise de tarihin bir başka cilvesi sonucu 1976’da Arjantin’de aşırı sağcı bir örgüt tarafından öldürüldü. Cinayeti işleyen alay komutanı, Paris’te Che Guevara Enternasyonalist Tugayı adında kısa süre varolan bir örgüt tarafından öldürüldü.
Devrime adanmış bir hayatın sonu Che, yaşarken çekilen son fotoğraflarından birinde Bolivya askerleri tarafından ölüme götürülürken görülüyor. Guevera’nın solundaki, Güney Amerika’daki hemen bütün karşı devrimci operasyonlarda parmağı olan CIA ajanı Felix Rodriguez, 9 Ekim 1967.
Gerillaya yardım etmekten sakınan yoksul köylüler, Che’nin ölümü duyulur duyulmaz bir insan seli olup askerî kordunu geçerek ona saygı duruşunda bulundular. Her tarafta mumlar yakıldı. “Bir aziz doğuyordu, yoksulların dinsiz azizi” diye yazıyor Paco Taibo 2.
İnfaz ettikleri Che’nin cansız bedeninin etrafında toplanan Bolivya güvenlik güçlerinin çok sayıdaki “zafer hatırası” pozlarından biri.
Ne taklit ne kopya!
Ernesto Che Guevara’nın siyasi eylemi, öncelikle Latin Amerika’yı arka bahçesi olarak gören Amerikan emperyalizmine karşı çıkan bütün güçler için bir esin kaynağı oldu. Ancak kıta üzerindeki egemenlik ve özgürlük mücadelesinde yaşadıklarından ve yazdıklarından bağımsız bir tarihsel kimliğe büründü. Aslında Che yaşarken de, yalnızca kendi formüle ettiği “gerilla savaşı” ile özgürlüğün sağlanabileceğini iddia etmemiştir. Henüz Şili’de başkan olmadan yalnızca parlamenter mücadeleyi seçmiş olan Salvador Allende’ye imzaladığı kitabında, onun aynı amaca başka yollarla yönelmesini selamlamıştı. Yine hayatını kaybedeceği Bolivya’da çok önemli bir tarihsel geleneği olan maden işçilerinin ayaklanmadaki rolüne işaret etmiştir. Ölüme giderken sırt çantasında Troçki’nin hacimli Rus Devriminin Tarihi kitabı bulunmaktaydı.
Kendisine mal edilen kaba iradecilikle ilişkisi olmayan bir dizi tarihsel koşulların örtüşmesi ve buluşmasıyla, devrimin kitleler tarafından nasıl gerçekleştirileceği, Che’nin temel meselesi oldu. Her yerde her anda aynı mücadele tarzını benimsediği görüşü ise şüphesiz yüzeyseldir. Birçok biyografı Che’nin zengin bir köylü hareketi geleneğine sahip olan komşu Peru’ya geçmeye niyetli olduğunu göstermekte (askerî darbe öncesinde dönemin Latin Amerika’da önde gelen köylü ve yerli önderlerinden Hugo Balanco’nun yaptığı çalışmalar henüz hafızalarda taze iken).
Hâlâ her yerde Che Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Küba’ya Şubat 2015’te yaptığı resmi ziyaret sırasında, ülkenin bağımsızlık mücadelesinin öncülerinden şair ve yazar Jose Marti’nin anısını yaşatan anıtta düzenlenen törende, Che’nin fondaki yüksek kabartmasının önünde.
Belki de tarih, hayaletlerin bir mücadelesi; Che ise bu hayaletlerin en canlılarından biri. Herşeye kadir, herşeyi bilen birinden söz etmiyoruz. Büyük miktarda yaşarken öğrenen bir insan Che. Ekonomiyle ilgisi yokken devrimden sonra sanayi bakanı olunca bir iktisat külliyatı hatmedip planlama üzerine dünya ölçeğinde tartışmalara katılabilecek ve bu konuda hacimli bir kitap yazacak kadar ilerlemişti. Hatta gerillacılığı da, Küba Devrimi’nin hazırlık evresinde dağa çıktığında, sağlık çantasıyla silah arasında tercih yapmak zorunda kaldığında öğrendiğini belirtiyor. Savaş kendi içinde askerlikten başka disiplinleri de içeren bir faaliyet. Bu konuda da yazdıkları ortada. Kübalı devrimcilerle kader birliği edene kadar ciddiye alınabilir bir siyasal faaliyeti olmadığı gibi, bu konuda ciddi bir kuramsal ilgisi bulunmadığı da söylenebilir. Tam da karakterine uygun olarak, öğrenmek için değil eylemek için okuyan-yazan ama hepsinden önce yaşayan biri.
Steven Soderbergh’in iki bölümlük Che filminde ünlü devrimciyi canlandıran ve Cannes’da en iyi erkek oyuncu ödülünü kazanan Porto Rikolu aktör Benicio del Toro, filmin bir sahnesinde.
27 yaşına kadar ne okuduğunu merak edenler, örneğin Baudelaire’i kendi dilinden okumayı sevdiğini, dağlarda köylü gerillalara Don Kişot’u anlattığını hatırlayabilir. Ama Küba’yı ziyaret eden Jean Paul Sartre’ın anılarını okuyanlar, karşılarında kalburüstü entelektüellerle aşık atacak birini bulurlar. Dağda, bayırda, evde kitapsız kalamayan biriydi Che. 1963’ten sonra düşünsel olarak resmî sosyalizmin dışında özgün arayışlar içinde olan Che, “ne taklit ne kopya” düsturuyla özgürlük rüzgarları estikçe yenileniyor.
Daniel Bensaid, 30. yıl vesilesiyle yazdığı bir yazıda Che’ye olan bu ilgiyi şöyle özetlemişti: “Bu sinik ve ahlakını yitirmiş dünyada o, ahlak ile siyaset arasında uyumun mümkün olduğunu, politikanın ille de ahlaksız, ahlakın da ille de apolitik olması gerekmediğini ve iki ucun birlikte tutulabileceğini kanıtlıyor. Onun gençliğin gözünde sahip olduğu saygınlık, aynı zamanda onun iktidara değdikten sonra -gücünü tekrar tek ülkede son bulamayacak bir mücadelenin hizmetine sunmak üzere- iktidarı terketmeyi becerebilmiş, belki de yegâne devrimci örneği temsil etmesinden geliyor”
EFSANE KARENİN HİKAYESİ
‘Guerillero Heroico’yu fotoğrafçısı anlatıyor
Fotoğrafçı Korda, pop kültürün ölümsüz ikonları arasına girecek en güzel Che fotoğrafını biraz da şansının yardımıyla çekti ama meşhur karenin ekmeğini başkaları yedi. Üstelik, üretilen milyonlarca kopyada eser sahibinin adı bile geçmedi.
Mona Lisa ve etekleri uçuşan Marilyn Monroe ile birlikte bütün zamanların en çok çoğaltılan görüntülerinden biri de, 60’lı yıllardan günümüze afişleri yeryüzünün dört bir köşesindeki devrim sevdalısı gençlerin, barışçı aktivistlerin duvarlarını süsleyen meşhur Che fotoğrafıdır. Kimilerinin “Aziz Che” diye adlandırmayı sevdiği bu kare, ismini daha sonra Korda olarak değiştirecek eski moda fotoğrafçısı Alberto Díaz Gutiérrez’in eseridir. Korda, izleyen yıllarda pop kültürün ölümsüz ikonları arasına girecek fotoğrafı biraz da şansının yardımıyla çekmişti.
Fotoğrafçı Korda’nın 1960’ta çektiği efsane fotoğrafın crop’lanmamış yatay kadrajlı orijinal hali.
4 Mayıs 1960’da Havana limanında yüzlerce işçiyi öldüren, bir patlama olur. Havaya uçan, Küba’nın Belçika’dan satın aldığı silahları gizlice Karayipler’e getiren La Coubre gemisidir. Hadise, CIA’nın işi gibi görünmektedir. Cenaze törenine gelenler arasında Jean Paul Sartre ve Simone de Beauvoir gibi ünlü isimler de vardır. Castro, merasimde yaptığı konuşmada patlamanın CIA sabotajı olduğunu ilan ederken, Revolución gazetesinde çalışan Korda, töreni fotoğraflamakla meşguldür. Fotoğrafçıdan dinleyelim : “…Matem için dekore edilmiş podyumun dibindeydim, gözümü makinamın vizöründen ayırmıyordum. Fidel ve etrafındakileri yakalamaya çalışıyordum. Bir anda görüş alanıma Che girdi. Yüzündeki ifadenin sahiciliği beni şaşırttı. Sadece iki kare çekebildim. Biri dikey, biri yatay. Che geldiği gibi bir anda yok oldu, üçüncü kareyi çekemedim”.
Korda yatay kadrajlı kareyi beğenir. Ama görüntüye giren yüzler ve dallar vardır. Bunun üzerine yatay kareyi, “fazlalıkları” dışarda bırakacak şekilde dikey olarak kırpar, gazeteye gönderir. Ama Revolución’un yazıişleri bu fotoğrafı kullanmayacak, ünlü konukların göründüğü bir fotoğrafa yer verecektir.
Oysa, öldürülen işçilerin ardından duyduğu acı ve kızgınlığın Che’nin bakışlarındaki “sahici” yansıması Korda’yı derinden etkilemiştir. Fotoğrafçı “Guerillero Heroico” (Kahraman Gerilla) ismini verdiği fotoğrafı evine asar.
Che, 1967’de Bolivya’da öldürülür. Onun ölümünden hemen sonra, İtalyan işadamı Giangiacomo Feltrinelli, Korda’yı ziyarete gelir. İşadamı, Küba Devrimi’nin meselelerini dünya gündemine taşıma misyonu üstlenen Casa de las Américas isimli bir “think tank” kuruluşunun başkanı Haydée Santamaría’nın selamını getirmiştir. Adam, güzel Che fotoğrafları aramaktadır. Korda onu “Guerillero Heroico’nın önüne götürür, “işte sahip olduğum en güzel Che fotoğrafı” der, eserinin kopyalarını İtalyan’a hediye eder. Giangiacomo Feltrinelli ülkesine döndükten sonra -henüz Che’nin Bolivya’daki bedeni soğumadan- fotoğraftan milyonlarca afiş yaptırıp satarak servetine servet katacak, üstelik Korda’nın adından sözetme zahmetine bile katlanmayacaktır.
KRONOLOJİ
Devrime adanmış 40 yıllık bir hayat
1928
14 Haziran günü Arjantin- Rosario’da Ernesto Guevara Lynch’in doğumu.
1946
Ernesto Guevara, Buenos Aires Tıp Fakültesi’ne kaydolur. General Juan Peron, Arjantin Cumhuriyeti’nin başkanı seçilir.
1951
Ernesto Guevara, arkadaşı Granados ile Amerika turuna çıkar: Şili, Peru, Kolombiya, Venezüela, A.B.D. İlerici bir yönelime sahip olan Albay Jacobo Arbenz, Guatemala Başkanı seçilir.
1952
Ernesto Guevara Arjantin’e döner. Bolivya’da devrim olur ve Ulusal Devrimci Hareket’ten Paz Estensoro başa geçer. Tarım reformu ve madenlerin millileştirilir. Küba’da darbe olur. Genelar Fulgencio Batista iktidara geçer.
1953
Guevara tıp doktoru olur, fakat hemen Bolivya’ya sonra da Peru ve Guatemala’ya gider. Orada ilk eşi olacak olan Hilda Gadea ile tanışır. Fidel Kastro ve yoldaşları Küba- Santiago’daki Moncada kışlasına saldırır.
1954
Guevara, bir tarım reformu yapma önerisi getiren Jacobo Arbenz hükümetinin hizmetine girer. Arbenz hükümeti, Guatemala silahlı kuvvetlerinin işbirliğiyle CIA ve United Fruit Company’nin düzenlediği bir askerî işgalin başında bulunan Castilla Armas tarafından devrilir. Guevara ülkeyi terkeder ve Meksika’ya iltica eder.
1955
Guevara, kendisi de Meksika’da sürgünde bulunan Fidel Kastro ile tanışır ve 26 Temmuz Hareketi’ne katılmaya karar verir.
1956
Granma gemisi, Fidel Kastro’nun yönetimi altında bulunan M-26-7 savaşçılarıyla birlikte Küba’ya varır. Guevara, bu çıkarmadan sağ çıkan nadir kişilerden biridir.
1957
İlk başta Kastrocu gerilla ordusunun hekimi olan Guevara –arkadaşları tarafından “Che” (tipik bir Arjantin vurgusu) adıyla bilinir– Sierra Maestra’da konuşlanan grupların komutanlarından biri olur.
1958
Hükümet tarafından Sierra Maestra’ya düzenlenen saldırının başarısızlığa uğrar. Küba’da gerillaların son saldırısı başlar. Che Guevara, düzlüğe inen kollardan birinin başındadır. Santa Clara şehrinde Batista rejimi kuvvetlerine karşı zafer kazanır.
1959
Diktatörlük devrilir. Batista kaçar. Devrimciler iktidarı alır. Havana’da ikinci kez evlenir. Küba vatandaşı olur ve Devrimci Silahlı Kuvvetler’in eğitim bölümünün başına getirilir. Gerilla Savaşı kitabını yazar. Çeşitli Afrika-Asya ülkelerine seyahat eder. Küba’ya dönüşünde Ulusal Banka’nın başkanı olur.
1960
Küba’daki yabancı şirketler ve bankalar millileştirilir. Che’nin Doğu ülkelerine gezisi (Çekoslovakya, ADC, SSCB, Çin, Kuzey Kore) başlar.
1961
ABD. Küba’yla diplomatik ilişkilerini keser. Che, Sanayi Bakanı olur. ABD destekli Kübalı karşı-devrimcilerin Domuzlar Bayırı işgali başarısızlığa uğrar. Che, Pinar del Rio bölgesinin askeri komutasına geçer. Fidel Kastro devrimin sosyalist karakterini açıklar.
1962
ABD ce SSCB arasında füze krizi patlak verir. Kruşçev, Kastro’ya danışmadan Amerika’nın koşullarını kabul eder (Sovyet füzelerinin Küba’dan çıkarılması).
1963
Küba’da, Che ve Sovyet modeli taraftarları arasında değer yasası, planlama ve piyasa, ekonomik yönetim konusunda tartışmalar başlar. Che, Cezayir’e yaptığı bir gezi sırasında, eşitsiz mübadele politikasını (sosyalist denilen ülkeler dahil) teşhir eden bir konuşma yapar.
1964
Che Guevara çeşitli uluslararası toplantılarda Küba’yı temsil eder: Cenevre’deki Dünya Ticaret Konferansı’nda (Mart) ve Birleşmiş Milletler’de (Aralık). Amerikan emperyalizmine karşı ateşli konuşmalar yapar. Rus Devrimi’nin 47. yılı vesilesiyle Moskova’yı ziyaret eder. Bolivya’da askerî darbe olur. General Barrientos, Başkan Paz Estensoro’nun yerine geçer.
1965
Che bir kez daha Afrika ülkelerine gider. Küba’ya döndükten sonra ortadan kaybolur. Fidel Kastro, Che Guevara’nın kendisine yolladığı veda mektubunu kamuoyuna açıklar. Che, Lumumbacı gerilla ordusunun mücadelelerine katılır.
1966
Che, Havana’daki Afrika, Asya ve Latin Amerika halklarının dayanışmasına yönelik konferansa bir mesaj yollar. Bolivya’ya varır ve Kübalı- Bolivyalı savaşçılarla gerilla grubunu (ELN: Ulusal Kurtuluş Ordusu) oluşturur. Güçlerini Bolivya’nın Nancahuasu nehrinin etrafında yoğunlaştırır.
1967
ELN, Bolivya hükümet askerlerine karşı başarı kazanır ancak Che 8 Ekim günü yakalanır. CIA ve General Barrientos rejiminin emriyle katledilir.
Tarihte kutsal kitaplardan sonra en çok satan, en çok konuşulan ve en çok “olay yaratan” eser, Karl Marx’ın 1867’de ilk cildini tamamladığı Das Kapital. Her ne kadar önsözünde “Anlatılan senin hikayendir” dense de anlamak için epey bilgi gerektiren Kapital, 150 yıldır sosyalizm-komünizm mücadelesinin temel referans kitabı kabul ediliyor. Bir kitabın dünyada ve Türkiye’deki kısa tarihi.
Meşhur kitabın Almanca orijinalinin önsözünde “Anlatılan senin hikayendir” der Karl Marx. Duyan da okuyunca anlayacağını sanır. Oysa çetrefil denebilecek bir okuma ile bile altından kolay kolay kalkılamayacak bir kitap sözkonusu. Anlamak için, örneğin Roman Rosdolski’nin Marx’ın Kapital’inin Oluşumu veya bugünkü (ve elbette yarınki) anlam ve önemi için Ernest Mandel’in Marx’ın Kapital’i gibi kitapları da devirmek gerekir.
Başyapıtın ilk baskısı, 1867, Hamburg, Almanya.
Karl Marx’ın Kapital‘i, nihayetinde henüz kapitalizmin gerçek anlamıyla bir dünya sistemi olmaktan çok, geniş bir bağımsız ve zanaatkâr-çiftçi okyanusunda kendi halinde bir ada olduğu bir dönemde, 150 yıl önce yazılmış bir kitap. 150 yıldır eksilmeyen ilgi ve alakanın, Marx’ın temelini attığı sosyalizmin icraatı ile doğrudan bir ilişkisi olduğunu söylemek oldukça zor. 1917 Ekim Devrimi gibi dünyayı sarsan günler, bu 150 yılda bir elin parmaklarıyla sınırlı kaldı. Üstelik Sovyetler’in çöküşü, pazar ekonomisinin Rusya’nın ötesinde Çin ve Vietnam gibi ülkelerde de yaygınlaşmasıyla Kapital‘in pabucunun dama atılması gerekirken, 2012’de UNESCO Karl Marx’ın Komünist Manifesto ve Kapital eserlerini, “dünya mirası listesi”ne aldı.
Direnişin maddi temeli
Marx’ın görüşlerinin tarihsel olarak geçersizliğinden sözedenler, “krizler” karşısında toplumsal çelişkilerin sadece 19. yüzyıla değil 21. yüzyıla da ait olduğunu yaşayarak görüyor, onun güncelleştirilmesinin vazgeçilmezliği ile karşı karşıya kalıyor. Kısaca hatırlatmak gerekirse: 1993 Japonya, 1997 Güneydoğu Asya, 1998 SSCB’nin çöküşü, 2000’de “yeni ekonomi”nin başına gelenler ve Arjantin’de 2001’deki ekonomik felaket… Ancak bütün bunlar 2007-2008’de dünya ölçeğindeki iktisadi depremin yanında önemsiz kalır. Bu şimdilik son büyük kriz, bilinen bütün ekonomik teorilerin gözden geçirilmesini zorunlu kılmıştır (meraklısı 1994’ten başlayarak Türkiye için de kendi çapında bir sıralama rahatlıkla yapabilir).
Bugün en gelişkin ülkelerde, toplumun ekonomik anlamda %99 ve %1 diye ayrışması karşısında öfkelerini sokaklara taşıranlar, sermaye ve emek arasındaki kutuplaşmanın had safhaya vardığını ifade ediyorlar. Nihayetinde “özel kâr için üretimi karakterize eden insafsız ve karşı konulmaz büyüme güdüsü ve kârın sermaye birikimi için hâkim kullanımı” diye özetlenebilecek “hikaye”, bir bildiriden ibaret değil. Ayrıca onlarca yıl süren ve Marx’ın en önemli yapıtı olan bu çalışmada kullanılan iktisadi malzemenin zenginliğinin ötesinde; felsefeden ideolojiye, sosyolojiden sanata bir bütün oluşturan kapitalist üretim tarzını yöneten yasaların incelenmesidir asıl olan. Dolayısıyla bu kitap, genel olarak sanılanın aksine, “saf iktisadi bir kuram”dan söz etmemektedir.
Kitabın doğuşu
16 Ağustos 1867’de Marx, Kapital‘in ilk cildini tamamladığında dostu ve mesai arkadaşı Engels’e kısa ve coşkulu bir mektup gönderir: “Bunu mümkün kılan sana borçluyum yalnızca. Bana yönelik fedakarlıkların olmasaydı üç cildi için gereken devasa çalışmanın altından kalkamazdım”. Bir ay sonra Hamburg’da, kutsal kitaplardan sonra insanlığın geleceğine ilişkin tarihin kaydettiği en önemli kitap yayımlanır.
Ardında 20 yıllık bir birikim olan Kapital, bu süre zarfında özel hayattan siyasete bir dizi uğraştan arta kalan zamanlarda yazıya geçirilmiştir. Karl Marx ne de olsa bir akademisyen değildi. Üstelik siyaset ve ailesi, onun için vazgeçilmez öncelikteydi. Öte yandan Kapital‘in ancak 1. cildi sağlığında çıkmış; 2. ve 3. ciltler dostu ve mesai arkadaşı Engels tarafından yayımlanmış; 4. cilt olarak kabul edilen Artık Değer Teorileri ise Karl Kautsky tarafından çok daha sonra yayımlanabilmiştir (Bütün bunlardan sonra da yüzlerce sayfalık elyazması kalmıştır). Üstelik çalışma bir bütün arzetmekten ziyade henüz tamamlanmamış olarak nitelenebilir. Eldeki bir elyazması yığını gözönüne alındığında, 1857 ve 1865 tarihli iki çerçeve dikkate alınmalıdır. Anlaşıldığı kadarıyla altı cilt olarak tasarlanan Kapital, daha sonra dört cilt olarak yeniden tasarlanmıştır.
O gün bu gündür yeniden tartışmalara yol açan, bir dizi insana ilham kaynağı olan Kapital, yazılışından 150 yıl sonra, üstelik onun adına inşa edilen bir dizi toplumun çöküşünden sonra, yaşadığımız dünyayı en azından anlamak için neden elzem olarak görülüyor? Her ne kadar kitabın alt başlığı “Ekonomi Politiğin Eleştirisi” olsa da gerçekte bu kitap sadece o kadar mı?
İlk çevirisi Eski Türkçe Kapital’in ilk çevirisi Eski Türkçe, kısaltılmış olarak Ceride-i Felsefiye dergisinde 22 Ağustos 1912’de yayımlanmıştı (solda). Çeviri “hülasat-ül hülasa (özetin özeti)” takdimiyle Bohor Israel tarafından yapıldı (sağda).
Gerçekten Kapital‘in konusu nedir? “Kitap bir ekonomik yapıt mı” diye sorulsa, içindeki bir dizi bölümün adına bakarak “evet” demek mümkün. Ama yazarın Hegel’in Mantığı‘nı okuduktan sonra, önceki bilgilerini yeniden gözden geçirip tezgahın başına geçtiğine bakılırsa “felsefi bir eser” de denilebilir mi? Veya sosyalizmin “bilimsel” temelini oluşturduğuna göre, açıkça devrimci siyasetin alanına mı girmekte? Sorular çoğalmış, “ahlakçı bir eser olduğunu” söyleyenler bile çıkmıştır.
İtalyanca’dan çevrilen özet Suphi Nuri İleri, 1936’da Carlo Cafiero’nun Kapital özetini İtalyanca’dan çevirerek eserin anlaşılmasına ve kolay okunmasına katkı sağladı.
Kapital‘in altbaşlığı “Ekonomi Politiğin Eleştirisi” ise de Marx için ekonomi politik bir yarı bilimdir; yani ideolojiye dönüşen bir bilim. Zira klasiklerle başlayan gelişimi duraklamış ve bilimsel yoldan saparak çağının egemenlerinin anlayış ve önyargılarının tutsağı olmuştur. Çünkü klasiklerin (Adam Smith, David Ricardo) mantığı kapitalist üretim tarzını mahkûm etmeye, onun çelişkilerini ortaya çıkarmaya, geçici özelliğini göstermeye ve sonunu kestirmeye onları zorlarken, sonradan gelen bu okul mensupları yoldan çıkmışlardır. Karl Marx buradan hareketle yalnızca kapitalist ekonominin işleyişini tahlil etmekle, çelişkilerini sergilemekle kalmamış, resmî iktisat biliminin bunları açıklamaya nasıl engel olduğunu da göstermiştir. Buradan hareketle, sınıf mücadelesiyle kendi tarihlerini yapan insanların ideolojik ekonomik evrimini ortaya çıkaran emekçiler ve sermayedarlar arasındaki sınıf mücadelesini tahlil eder kitabında.
Dolayısıyla Kapital hem teorik hem pratik, hem felsefi ve hem de ekonomik, hem tarihsel hem de sosyolojik bir eserdir. Özetle kitap, 1845’te formüle ettiği o ölümsüz sözünün (“Şimdiye kadar, filozoflar dünyayı yorumlamakla yetindiler; şimdi dünyayı dönüştürmek sözkonusudur”) detaylı analizidir.
Kapital yalnızca iktisat ilminde köklü bir altüst oluşa neden olmamış, o güne kadar ütopya olan sosyalizme bilimsel bir temel kazandırmıştır. Bu açıdan işçi hareketinin tarihinde belirleyici bir kavşak oluşturur. Kapitalizmin zayıf, ölümcül yanlarını açığa çıkardığı gibi yeni bir toplumun inşaının da öncüllerini ortaya koyar.
Kapital‘in Türkçe macerası
Türkiye Sosyalist Fırkası’nın yayın organı İştirak‘te ilk yazısı Nisan 1908’de çıkan Alyans İzraelit Mektebi Müdürü Bohor İsrail, 2 Eylül’deki yazısında sosyalizmin bir ilim olduğunu ve öğrenilmesi için bir çevirmenler heyeti oluşturulursa “en evvel Karl Marx’ın ‘Sermaye’ ismindeki eserinden başlamak icap eder” diye yazar. Dört yıl sonra ise Ceride-i Felsefiye dergisinde “hülasat-ül hülasa” diye takdim ettiği bir özetlemeye girişir (bu bilgiyi Mehmet Ö. Alkan’ın 2014 tarihli bir çalışmasına borçluyuz).
İlk girişim Haydar Rifat’tan Haydar Rifat’ın Sermaye başlığı altında 1933’te Gabriel Deville’in özetinden yaptığı çeviri Cumhuriyet döneminin ilk girişimi olmuştu.
Sosyalist olmayan çevrelerde de meseleden en azından bihaber olmamak babında Kapital’den sözetmek kaçınılmaz olmuştur. Vakit başyazarı Ahmet Emin Yalman, 5 Nisan 1918’de ‘Bugün meşhur Alman sosyalisti Karl Marx’ın yüzüncü doğum yıldönümüdür…” diye başlayan yazısı, “Karl Marx’ın ancak geniş ekonomi bilgisi olanlar tarafından anlaşılabilecek kadar muğlak olan Sermaye adındaki eseri, her memleketin işçisi tarafından bir mukaddes kitap gibi okunmakta, ezberlenmekte…” diye devam eder. Yalman yazısının sonunu şöyle bağlar: “Bugün yaşasaydı sosyalizmi kökten reddeder ve örneklik bir sosyal politikacı olurdu”.
Cumhuriyetin önemli simalarından Mahmut Esat Bozkurt da bir Marx ve Kapital hayranıdır. “Karl Marx ve Türkler” adlı 1935’deki bir yazısında “Marx’ın ‘Kapitali’ adlı büyük eseri bütün dillere çevrildi. Onu bizim dilimizde ne zaman okuyacağız?” diye sorar ve “onun bilinmemesi kültür bakımından bir eksiliktir. Büyük bir eksikliktir” diye devam eder; Marx’ın görüşlerini “dahiyane” ve “heybetli” bulur.
Temennilerin ötesinde Cumhuriyet dönemindeki ilk girişim 1933’te Haydar Rıfat’ın Gabriel Deville’den yaptığı bir özet çeviridir. Üç yıl sonra 1936’da Kerim Sadi, Kapital’dan Hülâsalar‘ı (iki forma) yayımlar. Aynı yıl Suphi Nuri, Carlo Cafiero’nun özetlediği Kapital‘i çevirir. Dönemin Kapital çeviri girişimlerinin en önemlisi Hikmet Kıvılcımlı’nın 7 fasiküllük yayınıdır.
Mahmut Esat Bozkurt, Marx’ı öve öve bitiremezken Dahiliye Vekili Saraçoğlu kendisiyle aynı fikirde olmamalı ki, örneğin Halkevi Başkanlığına gönderdiği bir yazıda (Nisan 1938) “Halkevi muhitlerine bu çeşit eserlerin gireceğini tahmin etmemekle beraber şayet her hangi bir yanlışlıkla kütüphanenize bu eserler girmiş bulunuyorsa kütüphane kütüğünden kaydının silinerek derhal buraya gönderilmesini rica ederim” der. Bu yasak ile Kapital, Türkçede 28 yıla mahkûm edilir!
Nihayet Kapital
Akademisyen Mehmet Selik’in Almancadan çevirisiyle 196667’de Kapital‘in birinci cildi 5 kitap olarak yayımlanır (Sol Yayınları). Üçüncü cildin bir kısmı, birkaç yıl sonra çıkar. Bu bölümler 12 Mart sonrasında bu kez başka bir yayınevinden çıkınca Sol Yayınları da Alaattin Bilgi’nin İngilizce çevirisiyle birkaç yıl sonra Kapital’i yeninden yayımlamaya başlar ve tamamlar.
70’li yılların ortalarında sokak sergilerinde iki Kapital çevirisi okur bulmaktaydı.
Son olarak Mehmet Selik’in Almanca’dan –eksik- çevirisi üzerinden Nail Satlıgan yine Almanca orijinalinden Kapital‘i tamamlar.
Bugün Kapital‘in yanısıra Kapital‘den türeyen bir dizi kitap da okuru beklemekte.
Cumhuriyet tarihimizin belki de en önemli ve sıradışı düşünürü İdris Küçükömer, 60’lı yıllarda ülkemiz siyasetindeki “sağ” ve “sol” kavramlarını neredeyse tersine çeviren analizleri ve tarihsel yaklaşımıyla dikkati çekmişti. En kritik konularda öne sürdüğü tezler, bugün hâlâ ve yakıcı şekilde güncelliğini koruyor.
Türkiye’de tarihyazımı 60’lı yıllara kadar çok keskin tartışmalara yol açmadan ağır aksak sürdürülmüştür. Çok köklü toplumsal ve siyasal değişimlerin yaşandığı bu dönemde ise “geçmiş” yeniden ve eleştirel bir biçimde tartışmaya açılmıştır. Bu tartışmada İdris Küçükömer olumlu-olumsuz yanıtlarıyla bir kilometre taşı olmuştur.
İdris Küçükömer İ.Ü. İktisat Fakültesi’nde hocalık yaparken Talat Aydemir’in darbe girişiminde sivil kanatta yer almış, Yön dergisinde yazılar yazmış ve Fethi Naci aracılığıyla 1963’te Mehmet Ali Aybar başkanlığındaki TİP’e (Türkiye İşçi Partisi) girmişti.
Küçükömer, Ekim 1968’de dört makaleden oluşan yazıları Akşam gazetesinde çıkana kadar öğrencileri tarafından çok sevilen, siyasetle de uğraşan ama tarihyazımı ile herhangi bir ilgisi olmayan bir hocaydı. Ancak bu yazılar ve ardından çıkan broşür ve nihayet kitap, Batılaşma- Düzenin Yabancılaşması (1969), onun bugüne kadar bir fenomen olmasına yol açtı.
Küçükömer ve öğrencileriProfesörlüğü Üniversite senatosu tarafından onaylanmayan Küçükömer ve yanında Sencer Divitçioğlu kendisini kutlayan öğrencileriyle. 1968 başı.
Tarihyazımı deyince akla hemen aykırı yaklaşımlar gelir. Bunlar arasında İdris Küçükömer’in özel bir yeri olmuştur. Küçükömer, TİP üyesi bir sosyalist olarak CHP’nin ‘Ortanın Solu’na yönelişini ve 60’lı yıllarda siyasal hayatımızda önemli bir rol oynayan, öznesi “asker-sivil-aydın zümre” olarak gösterilen “cunta girişimleri”ni hedefine alan gazete makaleleri yazdı.
Ardından öğrenci örgütlerinin ısrarıyla bir broşür kaleme aldı ve nihayet esas olarak Osmanlılar’dan gelen geleneksel kültürel-siyasal saflaşmanın geniş kitlelerin özgürleşmesinin önünde bir engel teşkil ettiğini göstermeye çalıştığı Batılaşma- Düzenin Yabancılaşması’nı yayımladı.
Küçükömer Ant dergisinde ve Milliyet gazetesinde Ali Gevgilli’nin yönettiği “Düşünenlerin Forumu”nda yazdıklarıyla iddialarını güncelleştirilmiş ve daha açık hale getirmiştir. “Tarihyazıcılığı özgürleştirmiyorsa zulme hizmet ediyordur… Tarih cilveli, hürriyet efsunkâr, zulüm kurnazdır” diye başlar Cemal Kafadar, Kendine Ait Bir Roma kitabına. Küçükömer yaşasaydı, bu cümlenin altına imza atmaktan mutluluk duyardı.
Sol ve sağı yerinden sarstı Yön ve Ant gibi siyasi dergilerden Cumhuriyet, Milliyet gibi ulusal gazetelere çeşitli makaleler kaleme alan Küçükömer, CHP’nin Ortanın Solu’na yönelişini hedefine alan makaleler yazdı. TİP üyesi bir sosyalist olarak Adalet Partisi’ni sola, CHP’yi sağa oturtan çıkışı uzun süre akıllarda kaldı.
Bizim siyasal partiler
Küçükömer, aktüel bir siyasal saflaşmayı tarihsel bir zemine oturtmaya çalışırken, o güne kadar “yukardan anlatılan” tarihe karşılık, toplumun çeşitli tabakalarının hangi saiklerle bu saflaşmada yer aldıklarını anlamaya, anlatmaya çalıştı. Örneğin Serbest Fırka’nın nasıl ve neden kurulduğu çokça belirtilmiştir; ancak Serbest Fırka’ya oy verenlerin yukardaki tartışmalardan bihaber ne demeye bu partiye oy verdiklerini, öncesi ve sonrasıyla bu desteğin kültürel ve siyasal bir zemini olup olmadığını sorgular. Osmanlılardan başlayarak dünya koşulları içinde iktidar yapısındaki değişimler (güç ilişkileri) ve halkın iktidar oyunlarındaki konumlanışı üzerinde durur.
İnşaat işçisi İdris Küçükömer İdris Küçükömer üniversitede okurken geçimini sağlamak amacıyla yaz tatilleri boyunca inşaatlarda çalışıyordu (ön sırada soldan ikinci).
Ancak kitabın kapağını bile görmemiş olanlar dahi, Küçükömer deyince, bu eserin orta yerindeki geleneksel siyasal saflaşmayı tersine çeviren tabloyu bileceklerdir: Her ikisi de Jön Türk kökenli liste başlarıyla; Prens Sabahattin’den başlayıp Adalet Partisi’ne uzanan liste solda; İttihad ve Terraki ile başlayıp CHP’ye varan ise sağdadır. Her ne kadar hemen ardından “dikkat edilirse, sağ yanda bulunan grup için ‘temsil eden’, sol yanda bulunan grup için de ‘dayanan’ ifadelerini kullanıyorum. Gerçekten her iki tarafın başında da, bürokratları görmek kabildir” diye yazsa ve iki taraf arasındaki geçişleri belirtse de, tablo “sağcılığın methiyesi” olarak hedef tahtasına konur.
CHP’nin tablonun sağında, Serbest Fırka’nın solunda bulunması o güne dek kimsenin aklının ucundan geçmemiş gibiydi. Oysa o devirde siyasal partiler üzerine üstad olarak kabul edilen Tarık Zafer Tunaya da CHP’yi benzer şekilde değerlendirmekteydi. Daha da önemlisi Mustafa Kemal, Serbest Fırka’yı kurdurttuğu yakın arkadaşı Ali Fethi Okyar’a, açıkça Serbest Fırka’nın CHP’nin solunda olacağını belirtiyordu! Önemli bir ayrımdı bu: Sol bir parti değil, CHP’nin solunda bir parti! İlginç olan o yıllarda Pravda gazetesinin “Fethi Bey’in programına göre, yeni fırka Meclisi Mebusan’da, serikârdaki fırkaya karşı sol cenah fırkası olacaktır” diye yazmasıydı. Tabii bundan ne Küçükömer ne muarızları haberdardı!
İdris Küçükömer askerlik yıllarında.
Küçükömer’in kitabı yazdığı tarihlerde Ecevit’i CHP’den ayrı tutması ve kendisinin de içerden çok iyi bildiği cuntacılık hareketinin tarihsel açmazlarını irdelemesi, devletluları tedirgin etmiştir. Onun söylediği ise demokratikleşme (‘sosyal yanını unutmadan’ diye sık sık eklerdi) için, o güne kadar gelen ve ilerici-gerici diye özetlenen veya Batıcı-Laik İlerici Cephe ve Doğucu-İslâmcı Halk Cephesi olarak sunulan saflaşmada yer almak değil, bu cepheleşmeyi işlevsizleştirmek gerektiğiydi. Yani aslında ne o cephe ne bu cephe, yepyeni bir cephe. CHP’nin solu gibi gözüken bir sosyalist hareketin emekçi kitlelerle buluşamayacağının tarihsel zeminini sunmaya çalışıyordu.
Düzenin Yabancılaşması’nda ünlü tablodan iki paragraf sonra da şöyle der: “Yukardaki tablo, kitabın başında değindiğim fasit daireyi açıklamaktadır. Sınıf meselelerinin neden ortaya çıkmadığının anahtarını da vermektedir”. Özetle, tablodaki sol, kendi solu değildi ve üyesi olduğu TİP de tabloda yer almıyordu.
Ekim 1968’de Akşam gazetesinde kitabın taslağı yayınlanırken, Küçükömer aynı zamanda TİP yönetimindeki yarılma karşısında bir üçüncü yol arayışında olanların da sözcüsü konumuna geldi. Parti içindeki gerilimleri değerlendirirken tarafların mevcut programı kabul ettiklerini söylüyor, oysa önce programın her kesimin katılımıyla değiştirilmesi gerektiğini savunuyordu.
Yeni saflaşmalar
Kitabın çıkmasının üzerinden bir yıl geçmeden, Milliyet gazetesi için yapılan bir açık oturumda (15 Şubat 1970), “Devlet-halk çelişkisi ise bugün artık önemini kaybetmektedir” diyerek, tarihî-kültürel-siyasal saflaşmanın yerini, yeni saflaşmaların almakta olduğunun altını çizdi.
Ecevit’in “…Marx, Türkiye’de doğsaydı, sınıf ayrımını proleter ve burjuva diye değil, halk ve aydın diye yapardı” demesine ise şöyle cevap veriyordu:
“[Marx] Türkiye’de burjuvazi gibi bir sınıf varsa, onun yerini özellikle uluslararası ilişkilere göre belirtmeye özel bir itina gösterebilirdi. Ve Türkiye proletaryasını da öylece yerine koyabilirdi… Bürokratlar karşısında yer alan kitleleri, sınıfsal ya da toplumsal yapılarına bakmaksızın herhalde sadece ‘halk’ diye ele almazdı” (3 Haziran 1969, Ant). CHP içindeki İnönü-Ecevit ayrışmasında yine tabloya döner ama, artık CHP bir yol ayrımındadır. İnönü ve çevresi tabloda eski yerlerini muhafaza ve müdafaa ederken Ecevit ve çevresi için “sosyal demokrat hale getirmek isteyen sol bir parti olacaktır” der (1972).
Ona göre Ekim 1973 seçimlerinin de gösterdiği üzere, AP’nin 12 Mart arifesinde temsil ettiği ittifakın dağılması (DP’nin ve Milli Nizam Partisi’nin kuruluşu), CHP’nin Ecevit önderliğinde geçirdiği köklü değişim (bizzat Ecevit “reddi miras” diyordu) ve MSP’nin temsil ettiği toplumsal katmanların siyasete girmesiyle tabloda belirtilen saflaşma aşılmış; yeni ve sosyal bir temsiliyet ortaya çıkmıştı.
Deniz Gezmiş ve diğerleri, 1967İdris Küçükömer, Hukuk ve İktisat Fakültelerinden öğrencileriyle (1967). Sağdan üçüncü Toktamış Ateş, dördüncü İdris Küçükömer, Beşinci Bozkurt Nuhoğlu, Altıncı Bayram Doğan, Yedinci Turgay Sönmez. Arkada Şener Mete ve ünlü öğrenci lideri Deniz Gezmiş. Önde çömelmiş Ergin Konuksever ve Erdem Hançer.
Millî Mücadele’nin farklı bir okuması
Siyasal tarihimizdeki saflaşmaları yukardan değil aşağıdan, yani basit, sade insanların haleti ruhiyesinden hareketle açıklamaya çalışan Küçükömer, 1973’te aslında önceki çalışmalarının doğal bir uzantısı olarak Millî Mücadele’yi irdeler.
Hocanın 1969’da yayınlanan meşhur kitabı, Batılaşma – Düzenin Yabancılaşması.
Cumhuriyetin 50. yılı vesilesiyle yapılan ve birkaç kesimde sürdürülen “Düşünenlerin Forumu”nda Tarık Zafer Tunaya’nın yanısıra Küçükömer’in de özel isteği ile cumhuriyetin iki önemli tanığı ve ideoloğu (Kadro dergisi kurucuları) Yakup Kadri Karaosmanoğlu ile Şevket Süreyya Aydemir yer alırlar. Yakup Kadri, Küçükömer için romanlarıyla aydının yalnızlığını dile getirmesi açısından önemlidir (ona göre Kemal Tahir’i de bir dizi konuda önceler); Şevket Süreyya ise sosyalist geçmişinin yanısıra 30’lu yılların önemli bir siması olduğu gibi Tek Adam, İkinci Adam gibi eserlerin de yazarı olup “tarih” yazmasa da bir biyograf olarak bu alana damgasını vurmuştu (Yakup Kadri’nin Tek Adam kitabına başlık diye “Yalnız Adam”ı uygun gördüğünü belirtelim).
Bu tartışmada Küçükömer, 1973 Ekim seçim sonuçlarıyla ortaya çıkan tabloyu değerlendirirken, Ecevit CHP’sinin başarısını ve MSP’nin meclise girmesini demokratik bir adım olarak niteler ve Birinci Meclis’e de yine demokratiklik açısından bir göndermede bulunur. Ancak o güne kadar söylediklerine ilaveten Millî Mücadele’yi kast ederek “yapılan mücadele anti-emperyalist bir savaş değildi” dediğinde tartışma alevlenir. Şevket Süreyya sonraki oturumda “Sayın İdris Küçükömer’in Millî Mücadele konusunda bu forumun ilk bölümünde işaret ettiği şeyler bundan sonra bizim siyasi edebiyatımıza girecektir” dediğinde ise Küçükömer cevaben “Türkiye’nin tarihi zaten bir gün yeniden yazılacak” der ve ekler: “Jön Türk hareketi bitmiştir… İlerici-gerici kavramları ya bitmiş ya da yeni bir anlam kazanmıştır. Dogmatik-ezberci ve eski sağ- sol öğretisi tarihteki geri yerini almıştır… Yeni dönemin özelliklerinden biri “sınıflaşmadır”.
Millî Mücadele üzerine tartışma, Doğan Avcıoğlu’na da Milli Kurtuluş Tarihi adlı kapsamlı çalışmasının önsözünde genişçe yer verme ihtiyacı doğurmuştur. Kitabın önsözünde (ilk sekiz baskıda) Avcıoğlu kendi kendine şu soruyu da sormaktadır: “Türkiye’nin Millî Kurtuluş Tarihi, acaba bir millî kurtulamayışın mı tarihidir?”
Son 10 yıldan kalanlar
Ece Ayhan “… ben İdris Küçükömer’e, dünyayı ve Anadolu’yu, Tarih’i, İktisat’ı, Eski Yazın’ı, Yung ve Freud Ruhbilimi’ni… dolaşmakla görevlendirilmiş ‘Dört atlıdan biri’dir diyorum” derken, onun 70’li yılların ortalarından itibaren ilgi alanla- rını alabildiğine çeşitlendirdiğini kastetmektedir. Taslaklar halinde kalmış olan bu dönemin ürünleri (yaklaşık 300 sayfalık) aktüel tartışmaların uzağında, kimsenin ilgisini çekmemiştir. Tamamlanmamış olsa da büyük emek ürünü olan bu yazıların da tarihyazımı açısından gözden ırak tutulmaması gerekir.
Hoca’nın mezartaşında “Bilmeyen ne bilsin O’nu/Bilenlere selam olsun!” (Yunus Emre) diye yazar. Biz yine Cemal Kafadar’ın kitabının son sayfasından bir alıntıyla bitirelim: “Zamanının ulema-i zahir’i hakkında Bedreddin şöye demişti: ‘Hedeflerinin bilgi edinmek olduğunu söylüyorlar ama bütün bilgileri iktidar ve mevki edinmeye yarıyor’ (câh ve riyâset)”.
İdris Küçükömer ise tarihten ari olmayan mazlumların özgürleşmesi için bir yol aradı. “İktidar ve mevki”ye hep şüpheyle baktı.
Geçen Haziran başında, Suudi Arabistan öncülüğünde ve ABD desteğiyle başlayan Katar’ı tecrit hamlesi, ay sonuna doğru bir dizi gelişme sonucu tavsadı. Krizin tarihsel ve aktüel nedenleri, aynı zamanda Ortadoğu’daki güç mücadelesinin de koordinatlarını çiziyor.
5 Haziran’da Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır (birkaç saat sonra Bahreyn, Yemen, Maldivler, Moritanya ve Libya muhalif -İhvancı- hükümeti), aralarında El Kaide, Müslüman Kardeşler gibi terörist ve mezhebi örgütlerle ve İran’la girdiği ilişkilerden ötürü Katar ile bağlarını kestiklerini ilan ettiler.
Riyad’ın terörist örgütler olarak kabul ettiği Müslüman Kardeşler ve Hizbullah açıkça hedef alınmıştı. El Cezire kanalı başta olmak üzere Katar medyası, Katar ile ilişkilerini kesen ülkelerde yasaklanmış bulunuyordu.
Birkaç gün sonra Suudi Arabistan ve müttefikleri, Doha tarafından desteklendiğini iddia ettikleri bir terörist listesi yayınladılar. Filistindeki Hamas’ın ve Müslüman Kardeşler’in sınırdışı edilmeleri, banka hesaplarının dondurulması ve İran’la diplomatik ilişkilerin kesilmesi talep ediliyordu.
Katar’ın tecrit edilmesi hamlesi karşısında İran ve Türkiye gıda ürünleri yığınağına giriştiler. Türkiye emirlikteki asker sayısını artırmaya başladı.
Katar’ın genç Emiri Doğalgaz zengini Katar’ın 1980 Doha doğumlu yeni Emiri Şeyh Tamim Bin Hamad Al Tani. Genç emir, babasının rızası ile 2013’te yönetimin başına geçti.
Başlangıçta Trump, Suudi Arabistan’ın tutumunu desteklemiş olsa da, kriz Katar’da müttefiklerle birlikte 11 bin kişilik, Ortadoğu’daki en büyük hava üssüne sahip olan ABD dahil olmak üzere bir dizi ülkeyi sıkıntıya soktu. Bu üs Suriye ve Irak’taki İslâm Devleti’ne karşı ABD’nin öncülüğündeki uluslararası güç icin hayati öneme sahipti. Bu durumda Washington, Paris ve Kuveyt, Körfez’deki krize diplomatik bir çözüm arayışına girdiler. Bu arada Katar tarafından ABD’den 12 milyar dolarlık savaş uçağı alımı da gerçekleşti!
Son olarak ABD Dışişleri sözcüsü krizin patlak vermesinden iki hafta sonra Katar’a terörle ilgili ithamların ayrıntılandırılmadığını belirterek şöyle dedi: “Bu aşamada basit bir soruyla karşı karşıyayız: Atılan adımlar gerçekten Katar’ın terörizmi desteklediği yönündeki iddiaların sonucu muydu, yoksa Körfez ülkeleri arasında uzun zamandan beri var olan sorunlarla mı ilgiliydi?”
Uzun zamanlı sorunlar
Arap Yarımadası’nın İran Körfezi’ne bakan yakasında bir küçük yarımada olan Katar, kısmen petrol ama özellikle doğalgaz kaynakları ile dünyanın en zengin ülkeleri arasında yer alıyor. Siyasal olarak mutlak monarşi ile yönetilen Sünni bir ülke olarak coğrafi konumu gereği İran ile iyi ilişkiler sürdürürken, İslâmi hareketlerle ilişkisinde “bölgenin büyük abisi” gibi davranan Suudi Arabistan’ı rahatsız eden bir pozisiyona sahip. Örneğin; Birinci Körfez Savaşı döneminde (1991) ABD’nin şu an 11 bin askerinin bulunduğu ve Ortadoğu’daki operasyonlar için hayati önemi olan Ebu Ubeyd Üssü’nü İran’a karşı kullanılmaması koşuluyla inşa etti. Suudiler ise o tarihten birkaç yıl önce İran-Irak savaşı sırasında Saddam’ı desteklemişlerdi. İran İslâm Cumhuriyeti’nin kuruluşundan (1979) bugüne Suudiler bir şekilde (elbette ABD ve İsrail’in katkısıyla) İran’a diz çöktürmenin yollarını aramakta.
Katar, İran’la yumuşak ilişkilerinin yanısıra bölgesel ittifaklarda da Suudi Krallığı’na ters düşmekte. Filistin’de Suudiler El Fetih’i, Katar Hizbullah’ı; Lübnan’da Suudiler Hariri ailesini, Katar Hizbullah’ı; Mısır’da Katar Mursi’yi, Suudiler Sisi’yi destekledi. Katar’ın Hamas’ı himaye ederken İsrail ile de diplomatik ilişkilerini sürdürebilmesi kayda değer. Katar’ın bölge politikasının en önemli ayırdedici hususu, Suudiler’in terörist saydığı Hamas ve Müslüman Kardeşler gibi örgütleri bölgenin meşru güçleri olarak görmesi ve hatta onlara evsahipliği yapması. Katar, Müslüman Kardeşleri Arap dünyasının siyasal yelpazesinin başlıca bileşenlerinden biri olarak gördü. Buna karşılık Müslüman Kardeşler’in kendi ülkesinde örgütlenmesine kesinlikle karşı çıktı. 1999’de yapılan bir anlaşmayla İhvan, Katar’da kendini fesh etti. Suudi Arabistan ve çevre monarşileri ise Müslüman Kardeşler hareketinin rejimlerine son vereceğinden çekindikleri için sert tedbirler aldılar. Mısır’da Mursi’nin darbeyle devrilmesinden sonra Mısır’a yardım etmelerinin nedenlerinden bir de, Müslüman Kardeşler’e olan düşmanlıklarıydı.
Marketlere akın ettiler Gıda ihtiyacının %60’ını Suudi Arabistan’dan karşılayan Katar’da yayılan ambargo söylentisi Katarlıları marketlere hücum ettirdi.
Katar ve bölge politikası
Katar uzun zamandır kendi politikasını yürütmekteydi. Şeyh Hamed bin Halife el-Sâni 1995’deki bir hükümet darbesiyle daha da güçlenmiş ve Suudiler’in canını sıkan bir tutum sergilemekteydi. Katar 1996’da kurulan El Cezire TV kanalı ve mâli imkanlarıyla aktif bir diplomasi yürütme, Suudiler karşısında güçlenme ve bölgesinde jeopolitik bir aktör olma çabasındaydı. El Cezire bölge monarşilerini öylesine tedirgin etti ki, Suudi Arabistan da El Cezire’ye karşı El Arrabiyah diye kendi TV kanalını kurdu. 2002’de El Cezire, Suudi Arabistan krallığının kurucusu El Suud’a dair pek de hoşa gitmeyen bir belgesel gösterdiğinde Doha’daki elçi geri çekilmiş ve 2008’e kadar yeni elçi gönderilmemişti.
Özellikle 2010 yılı sonu ve 2011 başında Arap dünyasında başgösteren olaylarda (Arap Devrimleri, Arap Baharı) Suudi Arabistan ve müttefiği BAE ile Katar ayrı tellerden çalıyorlardı.
Suudi Arabistan ve müttefikleri, İran ile ittifakları nedeniyle Suriye ve Libya hariç genel olarak her türlü itiraza karşı eski rejimleri desteklediler (bu iki ülkede ise muhalefetin en gerici kesimlerini desteklediler). Buna karşılık Katar, diğer Körfez ülke monarşileri gibi mevcut rejimi desteklediği Bahreyn hariç, Müslüman Kardeşler ve cihatçı hareketleri destekledi.
2014’te Doha’nın bölgesel güvenliği tehdit ettiği iddiasıyla Suudi Arabistan, BAE ve Bahreyn, Katar’daki elçiliklerini geri çekmişlerdi. Kriz, ülkeler arasındaki bir anlaşmayla çözülmüş gibi gözükse de Katar, Suriye ve Libya’daki Müslüman Kardeşler ve diğer cihatçı hareketlere yardım etmeme sözünde durmamıştı. Bu nedenle Suudi Arabistan ve müttefikleri 2014’teki ilk krizdeki vaatlerin yerine getirilmesini istemekteydi. Ocak 2015’te Abdullah’ın yerine geçen Kral Selman Müslüman Kardeşler’e daha az düşman gibi gözükse de durumda bir değişiklik olmadı.
KATAR (DEVLET-ÜL KATAR)
RESMÎ DİLİ: Arapça KURULUŞ: 3 Eylül 1971 YÖNETİM BİÇİMİ: Anayasal mutlak monarşi EMİR: Şeyh Hamid Bin Halife Es-Sani BAŞKENT: Doha NÜFUSU: 2.545.000 (2016) YÜZÖLÇÜMÜ: 11.586 km2 PARA BİRİMİ: Katar Riyali
Şii kampı, Sünni kampı
İran önderliğindeki “Şii kampı”na karşı “Sünni kampı” birliği adına Riyad, Doha, Abu Dabi ve Kahire arasındaki çatışmalarda hakem rolü oynarken, Katar da Yemen’deki bastırma hareketinde Suudi koalisyonuna katılmıştı. Ancak Temmuz 2013’te Mısır’da Sisi’nin darbesinin Suudiler ve müttefikleri tarafından olumlu karşılanmasına karşın Katar’ın bunu bir darbe olarak nitelemesi ve karşı çıkması ilişkilerin iyice bozulmasına neden oldu. 2014’te Suddi Arabistan, BAE ve Bahreyn Doha’daki elçilerini geri çekerken, Körfez Ülkeleri İşbirliği Konseyi de ciddi bir krize girdi. Kuveyt’in araya girmesiyle ilişkiler düzelir gibi olduysa da krize sadece bir ara verilmişti. 2015’te ABD ile İran arasında nükleer antlaşmanın imzalanması da Suudi Arabistan ve Bahreyn’i rahatsız ederken Katar bundan hoşnutluk duydu. Suudi Arabistan bu noktadan sonra sonra Katar’ı ikili oynamakla, Körfez ülkeleri mutabakatına uymamakla eleştirdi. Suudi Arabistan’daki Şiileri ve hatta başkenti ele geçirerrek başkanı kovan Yemen’deki Husiler’i desteklemekle itham etti.
ABD Başkanı Trump’ın 360 milyar dolarlık silah siparişleri başta olmak üzere yüklü sözleşmelerle döndüğü Suudi Arabistan ziyareti (ilk dış ziyareti) böyle bir ortamda gerçekleşti. Trump’ın Suudi kralının İran karşıtı pozisiyonunu destekleyen açıklamaları Suudileri memnun etse de, Katar bölgenin iki büyük ülkesi arasındaki kutuplaşmanın artmasından kendi istikrarı açısından elbette hoşnut olmadı. Ancak gerilime ABD’nin müdahalesiyle (daha doğrusu Trump’ın sözleriyle) değişik bir boyut eklendi ve Katar cezalandırıldı. Diplomatik ilişkiler kesilmekle kalmadı “yarımadanın yarımadası” konumundaki Katar’ın hava, kara ve denizden ulaşım yolları kapatıldı. Tek kara yolu bağlantısı Suudi Arabistan olan Katar, böylece tecrit oldu, tam bir kuşatmaya uğradı.
Şeyh Tamim’e futbolculardan destek Uluslararası Olimpiyat Komitesi üyesi olması ve Mısır basını tarafından “dünyanın en iyi spor kişiliği” gösterilmesiyle spora olan ilgisi tescillenen Şeyh Tamim’i, kriz günlerinde futbolcular desteksiz bırakmadı.
Ancak Kuveyt ve Umman gibi arabulucu ülkelerin yanısıra, bölgede büyük çıkarları olan ABD ve Avrupa ülkeleri de krizden hızla bir çıkış yolu bulma arayışına girdiler. Aksi takdirde Katar tek çıkış yolu olarak İran’a mecbur kalacak ve böylece bölgede İran’ı tecrit etmek isterken tam bir Pirus zaferi elde edecekti. Ancak Katar ve İran’a karşı Riyad ve Mısır ekseni, ilkinin ekonomik zorluklarla karşı karşıya bulunması, ikincisinin Yemen’deki savaşta tıkanmış olması bakımından, ABD olmadan bölgede İran’a karşı “istikarı” sağlama imkanına sahip değil.
Öte yandan ABD yönetimiyle çok iyi ilişkileri olan Katar’ın ABD’nin rızası dışında bu kadar karmaşık ilişkiler geliştirmesi mümkün değil. Örneğin İran ve İsrail ile girilen ilişkilerin Obama dönemindeki politikayla son derece uyumlu olduğu söylenebilir. Müslüman Kardeşler ile ilişkiler meselesinde ise, kendisinin doğrudan ilişki içine giremediği kesimlerle bir denetim imkanını elinde tuttuğu belirtilebilir. Trump’ın Riyad’ı ziyaretinde söyledikleriyle son olarak ABD Dışişleri sözcüsünün söyledikleri yan yana getirildiğinde Katar’ın hizaya getirilmesi hamlesinin yumuşak bir geçişe bağlanacağı söylenebilir.
KATAR’IN KISA TARİHİ
Kabileden Emirliğe
Katar 1971’de bağımsızlığını ilan etti ve komşu emirliklerden farklı olarak BAE’ye üye olmadığı gibi Suudi Arabistan’a da bağlanmadı. Dört yüzyıl Osmanlı egemenliğinde kaldığı dönemde de kabileler arasında zorlu çatışmalar olmuş, İngiltere-Hindistan yolu üzerindeki bölge stratejik bir mevki olarak önemsenmiş ve yüzyıl önce petrol ve doğalgazın bulunmasıyla daha da önemli hale gelmişti.
Bahreyn ve Katar arasındaki çekişmelere müdahale eden İngiltere, Doha’da yerleşik Muhammed Bin Sâni’yi muhatap almış ve bugüne kadar bu aileden (hanedan) gelenler ülkede hüküm sürmüştür.
Katar, uzun yıllar bölge aşiret beylerinin emri altında yönetildi. 19. yüzyılda bölgenin idaresi bugünkü emirin büyük dedesi olan Muhammed el-Sâni’ye geçti. 1947’de Hindistan’ın bağımsızlığını elde etmesiyle İngiltere bölgeden yavaş yavaş geri çekilmeye başladı; 1961’de Kuveyt bağımsızlığını kazandı. Katar, Bahreyn ve yedi emirlik bir federasyon oluşturmuşsa da Katar ayrı durmuş ve 1971’de bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkmıştır.
1995’den 2013’e ülkeyi, babası Halife bin Hamed El-Sâni’yi devirerek yönetimi ele alan emir Hamed bin Halife El-Sâni idare etti. Bu dönemde, kadın hakları başta olmak üzere toplumsal-siyasal refomlar ve hatta bir anayasa yapıldı. “CNN Arap” diye de anılan El Cezire kanalı bu dönemde kuruldu. 2013’ten itibaren ise yönetimi, Halife El-Sâni’nin oğlu, 33 yaşındaki Temim bin Hamad El-Sâni ele aldı. Böylece Arap dünyasının o güne kadarki en genç yöneticisi oldu (Rekoru iki hafta önce 31 yaşında Suudi tahtına oturan Muhammed bin Selman’a kaptırdı).
Katar, mutlak monarşi ile idare edilmekte. Ülkede siyasal parti yok. Nüfuzlu kişilerden oluşan bir istişari konsey bulunmakta. 1999’da kadınlar dahil bütün yetişkinlerin katıldığı bir belediye meclisi seçimi yapıldı. 2003’te ise yazımı dört yıl süren bir anayasa yapıldı. Bu anayasada esas yenilik, 45 üyesi genel oyla seçilen, 15’i emirin atadığı kişilerden oluşan“Meclis el Şura”nın kuruluşuydu. 2004’te ilk meclis seçildi.