Yazar: Masis Kürkçügil

  • Bir kıskançlık cinayeti ve SSCB tarihinin değişmesi…

    Bir kıskançlık cinayeti ve SSCB tarihinin değişmesi…

    1917 Sovyet Devrimi’yle birlikte, başta Troçki olmak üzere öne çıkan liderler, 1924’te Lenin’in ölümünden sonra tasfiye edilmeye başlanmıştı. Ancak Stalin liderliğindeki Komünist Parti’nin bunlardan fazlasına ihtiyacı vardı. Partinin önemli ismi Kirov’un 1934 sonunda bir cinayete kurban gitmesi, yüzbinlerce insanın idamına uzanan sürecin bahanesi olacaktı.

    Devrimden yaklaşık 15 yıl sonra, 1930’ların ortasına doğru Sovyetler Birliği’n-de siyaset sakinleşmiş görünüyordu. Kağıt üzerinde Sol-Sağ-Merkez diye ayrışan eğilimlerden Stalin, Molotov, Mikoyan, Kirov çevresindeki Stalinist fraksiyon partide, sendikalarda, devlette tüm gücü eline geçirmişti. Bu eğilim, Manuilski ve Dimitrov aracılığıyla da Komintern yönetimini belirliyordu. Merkez denebilecek olan bu eğilim karşısında siyasetten tasfiye edilmemiş olmakla birlikte etkisizleştirilen Buharin, Rikov, Smirnov, Kalinin gibi ortalama köylüye önem veren veya Tomski gibi üst düzey devlet memurlarını temsil eden bir Sağ akım vardı. Aslında 1928’e kadar Stalin bu akımı desteklemiş, ancak ondan sonra genelleştirilmiş kollektifleştirme ve zorunlu sanayileşme sırasında aniden onları terketmişti.

    Bir kıskançlık cinayeti ve SSCB tarihinin değişmesi…
    Bir kıskançlık cinayeti ve SSCB tarihinin değişmesi…
    1937-38’de “Moskova Duruşmaları”ndan sonra 700 bine yakın insan kurşuna dizildi. Ocak 1937’deki duruşma esnasında başsavcı Andrey Vışinski iddianameyi okuyor, sanıklar dinliyor.

    1929’da yurtdışına sürgüne gönderilen Troçki’nin temsil ettiği Sol eğilim ise üyesi bulundukları partilerden tasfiye edilerek dar gruplar hâlinde kalmışlardı.

    1 Aralık 1934’te Komünist Partisi politbüro üyesi, Leningrad örgütünün 1. sekreteri Sergei Kirov, Leningrad’da suikasta uğradı. SSCB’nin en uzun süreli yöneticisi Mikoyan’ın aktardığına göre, Stalin haberi alır almaz Kirov’un partinin ünlü siması Zinoviev ve taraftarlarınca partiye karşı başlatılan bir terörün kurbanı olduğunu söyledi. Sta-lin’in kademeli olarak başlattığı ve Moskova Duruşmaları’nda zirveye çıkan terörün gerekçesi olarak gösterilen bu hadise, Stalin’in Kirov’u öldürttüğü varsayımlarına da neden oldu. Stalin’den sonra başa geçen Kruşçev’in (Hruşçov) 1956’da 20. parti kongresinde yaptığı ünlü konuşmada söyledikleri (“şimdiye kadar Kirov suikastını çevreleyen koşulların açıklanamayan ve gizemli birçok şeyi gizledikleri ve en özenli araştırma gerektirdiği kabul edilmelidir”) bu varsayımı güçlendirdi. Ona göre bazı çevreler bir sonraki parti kongresinde Stalin’in karşısına Kirov’un genel sekreterliğe aday olmasını istiyordu. Bunu öğrenen Stalin de onu ortadan kaldırmaya karar vermişti.

    Uzun yıllar boyunca cinayetin ne tür bir komplonun ürünü olduğu tartışıldı. Ancak suikasttan 60 yıl sonra Kirov müzesi sorumlusu Alla Kirilina, o zamana kadar ulaşılamayan arşiv belgelerine de dayanarak bu cinayetin tamamıyla bireysel bir girişim olduğunu gösterdi. Bu cinayete Stalin’in yakıştırılmasının temel sebebi, polisiye romandaki klasik sorunun cevabından kaynaklanıyordu: Cinayetten kim kazançlı çıkmıştı?

    Bir kıskançlık cinayeti ve SSCB tarihinin değişmesi…
    Kirov suikastı, Moskova Duruşmaları’na giden süreci başlattı. Sergei Kirov’un naaşı başında Josef Stalin.

    Önce 1 Aralık 1934 tarihinde yaşananlara bakalım: O günün akşamı Kirov, Leningrad’da dönemin Komünist Parti merkezi Smolni’ye geldi, çalışma odasının bulunduğu üçüncü kata çıktı. Yaptığı bir toplantıdan sonra tekrar kendi çalışma odasına doğru koridorda yürümeye başladı. O sırada Nikolayev isimli bir görevli, Kirov’u ensesinden vurarak öldürdü. Peki katil, çok iyi korunan bu binaya nasıl girebilmişti ve neden bu cinayeti işlemişti? İşin aslı şuydu: Kirov’un metresleri vardı ve bunlardan biri de Smolni’de çalışan evli bir kadındı. Kadının kocası da “eş durumundan” binaya girip çıkabilen Nikolayev’di. Karısının Kirov’la ilişkisini öğrenmiş ve tetiğe basmıştı.

    Hemen ertesi gün SSCB Yürütme Komitesi Başkanlığı Sekreteri A. Yenukidze tarafından imzalanan “Terörist eylemlerin hazırlanması veya yürütülmesine ilişkin soruşturma emri hakkında” başlıklı bildiri yayımlandı. Bu belgeye göre Kirov, SSCB’nin düşmanı olan komplocuların kurbanıydı.

    Bir kıskançlık cinayeti ve SSCB tarihinin değişmesi…
    Kirov’un ölümü üzerine yapılan anma töreni, Aralık 1934.

    Tabii önde gelen bir parti yöneticisinin millete ahlak satarken bir zampara olarak belirmesi sorun çıkaracağından, bu cinayet için siyasi bir kisve uygun görülecekti. Sovyet istihbarat şefliğinde bulunmuş ve dönemin Troçki’nin katli dahil olmak üzere “özel görevler”le donatılmış ismi Pavel Sudoplatov (sadece basit bir temizlikçi değil 2. Dünya Savaşı’nda Nazilere karşı savaşta sınırötesi harekatlarda da görev almıştır); hadiseyi yakından izleyenlerden biri olarak Stalin’in bu cinayetten sonuna kadar faydalandığını belirtmiştir.

    SCB’yi içeriden de yaşamış olan ve Rusya/SSCB/Rusya tarihinin en önemli tarihçilerinden Moche Lewin “Kirov’un öldürülmesinden her kim sorumlu olursa olsun, Stalin’in artık oyunun en kanlı ve en ‘Stalinist’ perdesini yazmak için bir gecede çizgi değiştirmeye hazır olduğu açıktır. ‘Diğer politika’, yani terör, start almaya hazır bir şekilde zihninin bir köşesinde bekliyordu” derken, 1937-38’de “Moskova Duruşmaları” diye anılan terör dönemindeki “temizliğin”, Ekim 1917’den geriye kalan kırıntıları da tarihten kopardığını belirtiyordu.

    1998’de Moskova’da yayımlanan bir rapor, 1937-38 döneminde 1.548.366 kişinin tutuklandığını ve bunların 681.692’sinin kurşuna dizildiğini saptıyor. Anti-sov-yetik faaliyetlerden yargılanan bu insanların arasında 1934 kongre delegelerinin çoğunluğu da bulunmaktaydı (1.108 kişinin 848’i kurşuna dizilmişti).

    Nikolayev ve ailesi, eşi ve annesi Kirov’un ölümünden birkaç ay sonra kurşuna dizildiler. 1990’da ise en azından eşinin ve aiesinin itibarı iade edildi.

    Bir kıskançlık cinayeti ve SSCB tarihinin değişmesi…
    Kirov, Stalin’in yakın mesai arkadaşı olmasının ötesinde özel hayatında da önemli bir yere sahipti. Stalin ve kızı Svetlana ile (1934).

    Viktor Serge ise bir muhalif olarak Rusya’da sürgündeyken dönemin atmosferini ve olayı uzaktan da olsa en iyi izleyenlerden biriydi. Bir Devrimcinin Hatıraları’nda olayı şöyle resmetmekte: “Kanaatim o ki, 1934 sonunda, Kirov’un öldürüldüğü sırada, Politbüro bir normalleşme ve yumuşama politikası başlatıyordu. Kolhoz rejimi ekicilere kolhoz içinde dahi şahsi bir mal varlığı edinme imkanı verecek şekilde değiştirilmişti. Hükümet SSCB’yi Milletler Cemiyeti içinde bir demokrasi timsali gibi göstermeye çalışıyor ve yurtdışında burjuvazinin ve aydınlanmış küçük-burjuvazinin desteğini arıyordu. Nikolayev’in tabancasından çıkan kurşun bir panik ve vahşet çığırı açtı. 114 idam izledi bunu anında; sonra Nikolayev’in ve arkadaşlarının, toplam 14 gencin idamı geldi. Sonra bütün eski Zinoviev-Kamenev eğiliminin, benim hesaplamalarıma göre 3 bin civarında insanın tutuklanması ve hapsedilmesi, ardından 10 binlerce Leningrad sakinin kitle hâlinde sürgünü ve eşanlı olarak sürgün yerlerinde yüzlerce tutuklama ve hapishanelerde dahi yeni gizli mahkemelerin açılması. Nikolayev’in işlediği cinayete dair peşpeşe ve şaşılacak derecede gerçeğe yakın çok sayıda versiyon yayımlandı ama, özgün belgeler, teröristin beyanatları ve sorgu tutanakları yayımlanmış değil. Bu, neredeyse kuşkuya yer bırakmayacak şekilde, öfkeli bir genç komünistin bireysel bir eylemiydi.”

    Aile çevresinden başlayan tahkikat Kamenev ve Zinoviev’e, oradan Moskova Duruşmala-rı’na… Böylece basit bir cinayet, 20. yüzyılın en büyük vahşet dönemlerinden birinin yolunu açmış oluyordu. Benzer bir temizlik bu hadiseden tam 5 ay önce 1934 Haziran sonu Hitler tarafından “Uzun Bıçaklar” gecesinde yapılmıştı.

    SERGEİ KİROV KİMDİR?

    Bolşevizm yolunda bir “şehit”, bir sembol

    Sergei Kirov

    Lenin’e karşı 1918’de düzenlenen suikast girişimi bir yana, kuruluşundan 1991’deki çöküşüne kadar SSCB’de bir suikastta hayatını kaybeden tek Sovyet yöneticisi Kirov’dur.

    Sergei Mironoviç Kostrikov (daha sonra soyadını Kirov olarak değiştirdi) 15 Mart 1886’da Urzhum’da burjuva bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası aileyi terkettiğinde Sergei sadece 4 yaşındaydı. Kısa bir süre sonra annesi öldü. 8 yaşındayken bir yetimhaneye yerleştirildi. 1901’de Kazan’da teknik lisede eğitim görürken gizli öğrenci ve işçi topluluklarına üye oldu. 1904’te liseyi bitirdikten sonra Tomsk’a taşındı ve orada Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’ne (RSDİP) üye oldu; bir yeraltı matbaasında çalışmaya başladı. 1905, 1906, 1907 ve 1911’de tutuklandı. 1909-1917 arasında Vladikavkaz’da yaşadı. Liberal-burjuva çizgideki Terek gazetesinde çalıştı. Burada, gelecekteki eşi Maria Markus ile tanıştı. O dönem S. Kirov takma adını da aldı. 1917 Şubat Devrimi sırasında küçük bir Bolşevik grubuyla birlikte Vladikavkaz İşçi Temsilcileri Sov-yeti’nin üyesi oldu. Ekim 1917’de Rusya İşçi ve Asker Vekilleri Sovyetleri 2. Kongresi’ne delege seçildi.

    Kirov içsavaş (1918-1922) sırasında Astrahan’ın Beyaz ordulara karşı savunmasının örgütlenmesinde yer aldı. O dönemde İngiliz birliklerinin işgal ettiği Bakü’den Astrahan’a petrol ve benzin taşınmasını sağladı; Azerbaycan ve Gürcistan’da Sovyet iktidarının kurulmasında rol aldı. 1922’de Transkafkas-ya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti’nin kurucularından biri oldu. Azerbaycan Bolşevikleri Komünist Partisi Merkez Komitesi’nin birinci sekreteri olarak, bölgedeki petrol endüstrisinin toparlanmasına ve yeniden inşaına öncülük etti. Şubat 1926’da Leningrad bölgesi parti komitesinin ilk sekreteri oldu. Kirov, Leningrad ve civarında enerji altyapısının oluşturulmasının yanısıra kentsel altyapının yeniden inşasına da öncülük etti.

    Ölümünden sonra küllerinin bulunduğu vazo, Moskova’da Kremlin’in duvarlarından birine yerleştirildi. Kirov, Lenin Nişanı (1931) ve Kızıl Bayrak Nişanı (1932) ile ödüllendirildi. Kirov’un ölümü kamuoyunda büyük yankı uyandırdı. Bolşevizmin idealleri uğruna ölen “şehit”, Vladimir Lenin ve Joseph Stalin’in sadık öğrencisi olarak efsane hâline getirildi. Şehirler, sokaklar, işletmeler, kuruluşlar ve ekipler Kirov’un adını taşıyordu. Sovyet sanatçıları, heykeltıraşları, yazarları, şairleri ve film yapımcıları onun anısını yaşatacaktı.

  • Sri Lanka’da hava döndü,                   ‘Sol’ taraftan esiyor yel…

    Sri Lanka’da hava döndü, ‘Sol’ taraftan esiyor yel…

    Yolsuzluk ve insan hakları ihlalleriyle gündeme gelen Güney Asya ülkelerinden Sri Lanka’da geçen Eylül ayındaki seçimlerde “sürpriz” bir sonuç çıktı. Solcu ve demokratik güçlerin birleşik partisinin adayı Anura Kumara Dissanayake başkan seçildi. Hedefi, ülkenin elitist, kayırmacı, “erkek” ve şiddet içeren siyasi kültürünü değiştirmek.

    Ağustos 2022 sayımızda Sri Lanka’da Devlet Başkanı Gotabaya Rajapaksa’nın ülkesini terkederek Singapur’a kaçmak zorunda kaldığından bahsetmiş; ülkenin son 17 yılına damgasını vuran otoriter-popülist rejimin yıkılışından hareketle şöyle yazmıştık: “… Göstericiler yalnızca ekmek için sokağa çıkmadı, meşruiyetini yitiren ailenin yaldızları da döküldü… Ülkede son 40 yılda, elit kesimin haksız istifçiliği ve gösterişçi tüketimi de dahil olmak üzere aşırılıkları; çay tarlalarında ve fabrikalarda, yurtdışında göçmen olarak çalışanların sırtından gerçekleştirildi. Şimdi Sri Lanka’nın geleceği, pandeminin aksamaları ve ekonomik krizle kaynayan bir ortamda sokağın ‘Yeter’ dedikten sonra taleplerinin gerçekleşmesi için siyaset erbabını ne kadar zorlayacağına bağlı…”

    gundemintarihi
    Sri Lanka’nın kanlı tarihinin yakın tanıklarından Anura Kumara Dissanayake, ülke için yeni bir umut.

    21 Eylül 2024’te yapılan başkanlık seçimini, 225 sandalyelik mecliste sadece 3 sandalyesi olan NPP’nin (Halkın Ulusal Gücü) adayı Anura Kumara Dissanayake’nin (AKD) kazanması bir dönüm noktası oldu. Bağımsızlıktan bu yana siyasal seçkinlerin ülke yönetiminde bulunduğu Sri Lanka’da yeni başkan, hem sosyal kökeni hem siyasal geçmişi itibarıyla tam bir aykırılık arzediyor. AKD, 1968’te pirinç yetiştirilen bir köyde doğdu. 1988-90’daki Janatha Vimukthi Peramuna (JVP-Halk kurtuluş Cephesi) silahlı isyanı sırasında henüz öğrenciydi. Baskıcı devlet şiddeti sonucunda yakın aile üyelerinin ve arkadaşlarının ölümlerine tanık oldu (tutuklu ve kaybedilenlerin sayısı 10 binlerceydi). Daha sonra üniversitede öğrenci hareketine aktif olarak katıldı. Son seçimlerdeki ana rakipleri ise, Colombo’daki ayrıcalıklı elit okulların üyeleri ve egemen siyasi çevrelerden gelenlerdi.

    Yeni başkan, partisinin bir bileşeni olduğu NPP’nin (sendikaların, siyasi partilerin, kadın, gençlik, sivil toplum gruplarının ve aktivist ağlarının oluşturduğu geniş bir ittifak) adayıydı. Seçim manifestosu sıkı bir şekilde sosyal-demokrat bir çerçeve içerisinde yer alıyor ve sosyal korumaları güçlendirirken ülkenin ihracata dayalı ekonomisini sürdürmeye odaklanıyordu.

    NPP kendi adına “sosyal adalet, ekonomik demokrasi, dayanışma ve işbirliği, sürdürülebilirlik ve yolsuzluk olmadan yönetişim” değerlerini öne çıkarıyor. Ancak temel hedeflerden biri, ana akım parti politikalarının hakim anti-demokratik (elitist, kayırmacı, erkek, şiddet içeren) kültürünü değiştirmek.

  • Kapitalizm eleştirisinde kültürel kodların peşinde…

    Kapitalizm eleştirisinde kültürel kodların peşinde…

    Amerikalı eleştirmen, filozof Fredric Jameson 90 yaşında öldü. Kimine göre kendi zamanının en büyük kültür eleştirmeni sayılan Jameson, ortodoks Marksizm-Leninizm’e mesafeli durdu. Geleneksel Marksist felsefeden farklı olarak, kültürü sosyal ve tarihsel bir olgu olarak değerlendiriyordu.

    ardindan-frederic

    Kurumsal kültürsüzleşmenin, lümpenleşmenin doruğa çıktığı neoliberal çağda, kültür eleştirmenliği gibi çokdisiplinli bir alanda dolu-dizgin bir ömür sürmüş bir insandı. “Jameson, kuşkusuz kendi zamanının en büyük kültür eleştirmeniydi. Ama ‘kültür eleştirmeni’ terimi, henüz daha uygun bir isim bulamadığımız, estetikten felsefeye, sosyolojiden antropolojiye, psikanalizden siyaset teorisine uzanan bir tür entelektüel çalışmayı vekaleten tanımlamak için kullanılan bir ifade. Sinema ve mimariden resim ve bilimkurguya kadar beşerî bilimler alanında Jameson’ın ilgisini çekmeyen şey yoktu; dünyadaki herkesten daha fazla kitap okumuş gibi görünürdü” diyor Terry Eagleton.

    Jameson 14 Nisan 1934’te ABD’de doğdu. 1954’te Haverford College’dan mezun olduktan sonra kısa bir süre Avrupa’ya geçti; Aix-en-Provence, Münih ve Berlin’de okudu ve burada “kıta felsefesi”yle ilgilendi. Ertesi yıl Yale Üniversitesi’nde doktora yapmak için ABD’ye döndü.

    Araştırmaları, kültürel eleştiriyi Marksizmin ayırtedici özelliği olarak gören György Lukács, Ernst Bloch, Theodor Adorno, Walter Benjamin, Herbert Marcuse, Louis Althusser ve Jean-Paul Sartre gibi düşünürlere odaklandı. Tarihsel materyalizme dair daha dar bir bakışaçısına sahip ortodoks Marksizm-Leninizm’e çok mesafeli durdu. Geleneksel Marksist felsefe kültürel üstyapının tamamen ekonomik altyapı tarafından belirlendiğini düşünürken; Batılı Marksistler, kültürü ekonomik üretim ve siyasi gücün yanısıra sosyal ve tarihsel bir olgu olarak değerlendiriyordu.

    Birçok eseri Türkçeye de çevrilen Jameson’ın edebî çalışmalarında, tarih her zaman merkezî bir rolde oldu.

  • Kurbanların torunları soykırımı ‘sıradanlaştırdı’

    Kurbanların torunları soykırımı ‘sıradanlaştırdı’

    Hamas’ın 1 yıl önce İsrail’e saldırıp yüzlerce kişiyi öldürüp onlarca rehin alması Filistinlilere yönelik soykırıma bahane oldu. 7 Ekim 2023 ila 2024 Ağustos sonu arasında katledilen Filistinlilerin sayısı 40 bini aştı. Batılı devletlerin sırt çevirmesine rağmen Filistinlilere destek artıyor. İsrail’in uyguladığı vahşet ise yıllarca unutulmayacak bir utanç. Analiz.

    Hamas’a bağlı Kassam Tugayları ve diğer Filistinli gruplara bağlı militanlar 7 Ekim 2023’te Gazze sınırından İsrail’e girdi ve çoğu sivil 1.200 kişiyi öldürdü, 250’ye yakın kişiyi de rehin aldı. Başlangıçta Hamas’ın saldırısı “İslâmcı terör”ün bir tezahürü olarak görülse de İsrail’in 1 yıl içinde kararlı bir biçimde sür­dürdüğü soykırım, sorunun çok daha farklı yerde olduğunu gös­terdi. Meselenin özü, 1948’de İsrail devletinin kurulmasıyla başlayan ve o günden bugüne Filistinlilerin topraklarından sürülmesinden ve sistemli biçimde mülksüzleştirilmele­rinden ibaret. En kabasından bir sömürgeleştirme sözkonusu ve her sömürgeleştirmenin içinde bulunabilecek soykırım da bunun bir parçası olarak açığa çıkmış durumda.

    Filistin direnişi, alabildiğine elverişsiz uluslararası koşullar­da yokolmaya karşı bir varolma mücadelesi. Mazlumla zalimin şiddetini aynı terazide tartarak, suret-i haktan yana olduklarını sananlar ise rakamların diliyle konuşulduğunda bile vicdanla­rını betona gömüyorlar: 7 Ekim 2023 ila 2024 Ağustos sonu sayılarıyla, İsrailin kaybı 1.200 ölü 5.431 yaralı, Gazze şeridinde Filistin kayıpları 40 bin ölü 93.500 yaralı; Batı Şeria’da Filistinlilerin kaybı ise 607 ölü 5.500 yaralı…

    İsrail devletinin rehineleri kurtarmak diye bir derdinin olmadığını rehine yakınları 1 yıldır haykırıyor. Şu ana kadar 70 rehine bombardımanlarda öldü. UNRWA (Birleşmiş Milletler Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı) çalışanları yaklaşık 200 kayıp verdi; gazeteciler görevlerini yaparken kurşunlara hedef oldular ama en çok da çocuklar ve kadınlar İsrail saldırısının kurbanı oldu. İngiltere’deki hakemli tıp gazetesi Lancet Temmuz 2024 itibarıyla ölen insanların sayısını toplamda 186 bin olarak tespit ediyor. Hamas’ın Sağlık Bakanlığının verdiği rakamlar (41 bin) ise sadece doğrudan çatışmada ölenler.

    kapak-dosyasi-masis-1
    7 Ekim 2023’ten bu yana süren İsrail saldırıları nedeniyle Gazze’nin önemli bir bölümü yaşanamaz hâle geldi.

    Sömürge sistemi, doğası ge­reği şiddet, yıkım ve “apartheid” demektir (İsrail yetkililerinin yakın zamanda Gazze’deki Filistinlileri “insan hayvan” olarak nitelendirmesi bunun bir ifadesidir). Bugünün Filis­tinlileri ve İsraillileri nihayet özgür ve eşit bir şekilde birlikte yaşayabileceklerse, bu öncelik­le sömürgeciliğe son vermekle ve onun tahribatlarını telafi etmekle mümkün.

    11 Eylül (2001) hadiselerin­den sonra dünyanın artık eski dünya olmadığı iddia edilmişti. ABD’nin müttefikleriyle Af­ganistan ve Irak’ı işgal ederek sürdürdüğü çökertme savaşı, bölgenin dengesini radikal bir biçimde değiştirmişti. İsrail’in Filistin’e karşı açtığı imha savaşı da ilk başta “terörizme karşı savaş” etiketi altında hüsnü kabulle karşılanmışken, bugün Filistin halkının yaşadığı trajedi, neredeyse tüm ülkelerin siyase­tinin orta yerine yerleşti. Filistin meselesi, ABD’de de sadece üniversite kampüslerindeki gös­terilerle sınırlı kalmadı. Demok­rat Parti’nin kendi içinde gerilim yaratan, en azından bir kısım Demokrat seçmenin Biden’ın İsrail politikasına karşı çıkanlar, “ateşkes” talebini daha canlı tutu­yor. ABD’deki başkan adaylarının münazarasında Donald Trump, “eğer Kamala Harris kazanırsa İsrail yokolur” derken; Harris iki devletli çözümü savunarak az da olsa Biden’dan farklı bir çerçeve çizdi. Fransa seçimlerinde de Sağ ve Sol arasındaki en önemli ayrım Filistin konusunda oldu. Sağ’ın körlemesine İsrail desteği ve Sol’un Filistin’in bağımsızlı­ğından yana tutumu öne çıktı. Melanchon’un konuşmasında yanında bir Filistinlinin olması simgesel bir göndermeydi. Tabii trajikomik durumlar da var: Ukrayna’yı işgal eden Rusya’nın işgalci İsrail’e karşı çıkması, ama işgal edilen Ukrayna’nın ise İsrail’i desteklemesi gibi!

    Öte yandan bu tek yanlı savaş, İsrail’in bölgedeki rakipleri ola­rak gösterilen Hizbullah ve hattâ İran’ın, Filistin için göstermelik eylemlerin ötesinde ciddiye alınabilir bir muhatap olma­dıklarını da gösterdi. İsrail’in istediğinde her ikisine indirdiği darbelere karşı verilen yanıtlar, zerre kadar etkileyici olmadı. Arap rejimlerinin veya genel olarak Müslüman dünyanın durumu da genel olarak bundan farklı değil.

    kapak-dosyasi-masis-2
    Filistinliler saldırılar ve abluka nedeniyle en temel ihtiyaçlara ulaşmakta güçlük çekiyor.

    ABD ise, kuruluşundan bu yana hiç bu kadar İsrail’in yanında durmamıştı. Olası bir savaşta İsrail’in yanında olduğu­nu bildirerek gönderdiği mil­yarlarca Dolarlık askerî yardım yetmezmişçesine, uçak gemile­rini de sahaya sürerek saldırıya niyetlenecek olanlara büyük bir gözdağı verdi. Ayrıca Birleşmiş Milletler’de çoğunluğun verdiği ateşkes kararlarını veto ederek soykırımın devamını sağladı.

    1 yıl sonra hâlâ Hamas’ı çökertmek için savaşı sürdür­düğünü ilan eden İsrail’e de askerî açıdan “başarılı” demek oldukça zor. İsrail’in dokunul­mazlığı efsanesi çökerken, ülke siyasi ve diplomatik olarak 7 Ekim öncesine bakarak hem içerde hem dışarda (örneğin Kuzey ülkeleri açık bir biçimde) ciddi bir meşruiyet krizi yaşıyor, hattâ bazı ülkeler tarafından tecrit ediliyor. Uluslararası Ceza Mahkemesi, Benjamin Netan­yahu ve Yoav Galant (Savunma Bakanı) hakkında tutuklama emri çıkardı; Uluslararası Adalet Divanı sömürgeleştirmenin yasadışı olduğunu ve İsrail’in apartheid suçunu da kapsayan “Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Sözleşme”nin 3. maddesini ihlal ettiğini açıkladı. Bunun yaptırım gücü sınırlı olsa da siyasal ve moral desteği önemlidir.

    kapak-dosyasi-masis-3
    Bombaların yarattığı enkaza müdahale ise yetersiz kalıyor.

    Bugün artık İsrail’in başlan­gıçta iddia ettiği “mağduriyet”in yerinde yeller esmekte. Savaşı Hamas ile, yani Gazze ile sınırlı tutmayıp Batı Şeria’ya yayarak, aslında “cihatçılığa karşı mede­niyet mücadelesi” iddiasını da kaybetmiş durumda. Öte yandan Hamas’ın çökertildiğine dair bir belirti de yok. “Hamas’a karşı mü­cadele” diye anlatılan sivillerin toplu katliamından ve Gazze’nin işgalinden ibaret.

    İsrail ordusu, erken emeklilik isteyen subayların yarattığı krizin yanısıra, askere alınmayan Haredilerin (Ortodoks dindarlar) protestoları ile de başetmek durumunda. İsrail yetkilileri Eylül sonunda Lübnan’a karşı bir kara harekatı başlatacakları yönünde tehditler savurdular ama; bu ihtimal “mağdur olmuş ülke” safsatalarını ve özellikle ABD’nin desteğini sonlandıra­bilir. Çin’in uzaktan 14 Filistinli örgütü bir çatı altında toplaması, ABD karşısında Filistin’den yana tutum alması ise önümüzdeki dönemde mutlaka uluslararası planda etkili olacak.

    kapak-dosyasi-masis-4
    Dergimizin Kasım 2023 tarihli 107. sayısında 1 yıl önce başlayan saldırıları kapak konusu yapmış, Filistin sorununu dönüm noktalarıyla ele almıştık.

    Peki ya bundan sonra?

    Filistin meselesi en azından 30 yıldır, hiç bu kadar insanlığın ortak bir sorunu olarak belir­memişti. Savaşın ilk aylarından sonra yıkılan hastaneler, kamu binaları, konutlar; herkesin gözü önündeki “1948 felaketi”ni yeniden canlandıran görüntüler; milyonlarca insanın defalarca çaresiz bir biçimde bir yerden di­ğerine göçe zorlanması… Filistin halkının kaderi maalesef İsrail’in insafına terkedilmiş durumda. Ancak savaş, bölünmüş Filistin­lilerin bağımsızlık için birlikte davranma iradelerini güçlendiri­yor ve esas olan şüphesiz Filistin halkının birliği.

    Lübnanlı sosyalist aka­demisyen Gilbert Achcar’ın sözleri durumu özetliyor: “Nazi soykırımının kurbanları adına konuştuğunu iddia edenlerin, çağdaş yerleşimci sömürgeciliği­nin tarihindeki en korkunç imha kampanyasının failleri olması, tarihin acımasız ironilerinden biridir. Davranışları, günümüz dünyasında aşırı Sağ’a ilham kay­nağı oluyor. Soykırımı yeniden sıradanlaştırdılar.”  

    AYŞENUR EZGİ EYGİ (1998-2024)

    26 yaşında sona erdirilen bir hayat

    kapak-dosyasi-masis-5

    İsrail’in Filistin’de uyguladığı vahşet sürerken 6 Eylül’de işgal altındaki Batı Şeria’da İsrail’in uyguladığı zulmü protesto edenlerin üzerine keskin nişancılar tarafından ateş açıldı. Ajanslar Amerikan vatandaşı Ayşenur Ezgi Eygi’nin başından vurularak öldürüldüğünü duyurdu. 1998 Antalya doğumlu Ayşenur Ezgi Eygi, ailesiyle birlikte göç ettiği ABD’de büyüdü. Washington Üniver­sitesi’nde psikoloji, Ortadoğu dilleri ve kültürü üzerine eğitim alan Eygi, öğrenciliği sırasında birçok kampan­yada aktif olarak yer alan bir sosyalistti. Uluslararası Dayanışma Hareketi gönüllüsü olarak gittiği Filistin’de öldürüldükten sonra ABD’den yapılan ikircikli açıkla­malar ve Biden’ın olayı “kaza” olarak nitelemesi büyük tepki topladı. Eygi’nin cenazesi Azerbaycan üzerinden Türkiye’ye getirildi ve Didim’de toprağa verildi. Cumhur­başkanı Recep Tayyip Erdoğan da, Eylül sonu BM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada Türkiye’nin bu hadisenin peşini bırakmayacağını ve sorumluların cezalandırılma­sı gerektiğini tekrar vurguladı.  

  • Şilili devrimci Enríquez: Ülkesi için yaşadı ve öldü

    Şilili devrimci Enríquez: Ülkesi için yaşadı ve öldü

    Şili’nin nevi şahsına münhasır örgütü MIR’in lideri Miguel Enríquez, 5 Ekim 1974’te polisler tarafından öldürülmüştü. Şili ve Latin Amerika tarihinde silinmeyecek bir iz bırakan bu hadise, 11 Eylül 1973’te sosyalist Başkan Allende’yi darbeyle deviren Pinochet diktatörlüğünün imha planının önemli bir parçasıydı aynı zamanda.

    Bundan 50 yıl önce, 5 Ekim 1974’te Şili polisi başkent Santiago’nun bir kenar mahallesindeki bir evi basıp Miguel Umberto Enríqu­ez’i hunharca öldürecektir. Sevgilisi Carmen Castillo yaralı kurtulur, hamiledir ve sonradan sürgünde doğuracağı çocuğunu kaybedecektir.

    Miguel Enríquez nevi şah­sına münhasır devrimci örgüt MIR’in (Movimiento de Izquierda Revolucionario-Devrimci Sol Hareket) lideriydi. 1944 doğumlu bir hekim olan Enríquez, 1965’te kurulan ve Troçkistler, Müca­deleci Sendikacılar, Liberterler gibi gruplardan oluşan MIR’in 1967’den 1974’e kadar genel sek­reterliğini yapmıştı.

    MIR, güçlü sosyalist ve komünist partilerin varlığında 1967’de Concepción Üniversi­tesi öğrencileri arasında güç kazandı ve 1969’da Enríquez’in öne çıktığı bir dönemde kitlesel­leşmeye başladı.

    1970 başkanlık seçimleri vesilesiyle Sosyalist Parti ve Ko­münist Parti’nin esas bileşenleri olduğu Halk Birliği kurulduğun­da, MIR karmaşık ve dengeli bir pozisyon benimsedi: Salvador Al­lende’nin seçilmesi, muhtemelen şiddetli bir gerici karşı saldırıya yol açacaktı. Ancak MIR’in Allen­de’nin seçilmesini engellemeye niyeti yoktu. Hattâ Allende’nin bu seçimde Sağcı veya Hıristiyan Demokrat adaylara karşı işçi kampını temsil ettiğini ve gerici saldırılar karşısında halk kazanımlarını savunacaklarını açıkladılar. Enríqu­ez’in babası, Radikal Parti lideri Edgardo Enríquez Froeden, Allende’nin Eğitim Bakanı’ydı.

    MIR seçimlerden sonra “silahlı propa­ganda” faaliyetlerini askıya aldı ancak hükümete veya parlamento çoğun­luğuna katılmadı. Allende, seçilme­sinin ardından kendisinin aşırı Sağcı gruplar tarafından fiziksel olarak tehdit edildiğini düşün­dü; bu gruplardan bazıları ordu veya gizli servisle yakın ilişki içindeydi. Bu nedenle, kendisini korumayı amaçlayan, bir bakıma “özel” bir yapı oluşturdu: Esas olarak MIR’deki militanlardan oluşan Cumhurbaşkanının Dost­ları Grubu (GAP).

    MIR militanları halk sefer­berlikleri sırasında önemli bir rol oynadılar. Allende hüküme­tinin sorumlu tutulacağı, gıda kıtlığına yol açmayı amaçlayan gerçek bir ekonomik sabotaj operasyonu ve kamyon patron­larının grevi olan “burjuvazi grevi” yenilgiye uğratıldı.

    MIR’in popülaritesinin bir nedeni, yürüttükleri kitle seferberliği ise ikinci nedeni de askerî diktatörlüğe karşı militanlarının yiğitliği ve kah­ramanlığıydı. Şili’deki darbe­den sonra polis terörü birçok militanı acı dolu bir sürgüne zorlarken, MIR kendi liderleri­nin diktatörlüğe karşı direnişi örgütlemek için Şili’de kalması gerektiğine karar vermişti. Ancak ağır bir bedel ödeyecek­ler; sırasıyla Miguel Enríquez, kardeşi Edgardo Enríquez ve ar­dından Bautista Van Schouwen, Pinochet’in güvenlik güçleri tarafından öldürülecekti.

    Miguel Enríquez
    Miguel Enríquez’in, Santiago’daki Caupolican Tiyatrosu’nda yaptığı konuşmadan 2 ay sonra, CIA destekli askerler Başkan Allende’yi devirecekti.
  • Adaletsizlik-baskıya karşı gençlerin haysiyet isyanı…

    Adaletsizlik-baskıya karşı gençlerin haysiyet isyanı…

    Güneydoğu Asya ülkelerinden Bangladeş’te üniversite öğrencilerinin ve gençlerin, kamu istihdamındaki adaletsizliğe karşı başlattıkları eylemler, Başbakan Şeyh Hasina’nın kendilerini aşağılaması ve kan dökülmesiyle kitleselleşti. Hasina Hindisan’a kaçtı; muhalefet, ordu ve gençler demokrasi arayışında biraraya geldi.

    Bangladeş, tarihinde görülmedik bir ayak­lanmaya sahne oldu. Binlerce gösterici ayaklanarak Dakka’daki başbakanlık konu­tunu işgal etti. Temmuz ayında Başbakan Şeyh Hasina’nın, ka­muda işe alınacak olanlar için uygulanan kotaları barışçıl bir şekilde protesto eden üniversite gençliğini ve diplomalı gençleri aşağılaması, onları “cihatçı” ola­rak suçlaması göstericileri daha da öfkelendirdi. Polisin gerçek mermiler kullanarak gösteri­cilere ateş açması, iktidardaki Awami Birliği’nin gençlik kol­larının protestoculara saldır­tılması üzerine ise ülke kan gölüne döndü. Yüksek Mahkeme kotaları yeniden düzenlese de Ağustos başında protestolar tekrar yükseldi. Hastane yetki­lileri ve polis raporlarından 339 kişinin öldüğü, binlerce insanın yaralandığı, binlercesinin de tutuklandığı ortaya çıktı.

    Ülkede hadiselerin başlama­sına sebep olan kota sistemi, 1971’de Pakistan’a karşı bağım­sızlığın elde edilmesinden 1 yıl sonra getirilmişti. Buna göre kamu hizmetlerinde, Pakistan’a karşı kurtuluş savaşına katılan “özgürlük savaşçıları”nın ço­cuklarına %30 öncelik uygula­nıyordu. 170 milyonluk ülkede, nüfusun yarısı yoksulluk sınırın altında (günde 2 USD) yaşarken, kamu kesiminde sadece 3 bin kişi için uygulan bu adaletsizlik, iktidar partisi Awami Birliği’nin taraftarlarına iş bulmak için kullandığı bir araca dönşmüştü.

    gundem-banglades-2
    Başbakan Şeyh Hasina 5 Ağustos’ta özel güvelik güçlerinin bir kısmıyla birlikte bindiği helikopterle Hindistan’a kaçtı. Yeni yönetim Hasina’nın diplomatik pasaportunu iptal etti.

    Başlangıçta bu istihdam sorunundan yola çıkan protes­tolar, 16 Temmuz’dan itibaren hükümetin sert politikasıyla siyasal bir krize doğru evrildi. Polis karakolları, kamu binaları göstericiler tarafından yakılır­ken, 2008’den bu yana iktidarda olan 76 yaşındaki başbakan ve partisinin iktidarının da meş­ruiyeti sorgulanmaya başlandı. İçişleri Bakanı 21 Temmuz’da devlet televizyonunun ana bina­sının hedef alındığını, metropol demiryolu ağının kullanılmaz hale geldiğini açıkladı.

    18 milyon genç işsizin bulun­duğu ülkede sokak gösterileri beklenmedik şekilde kitlesel­leşti ve kotalardan geri adım atılması hadiseleri sona erdi­remedi. 4 Ağustos’ta başbakan kendi ipini çekiyor ve gösteri­cilerin “öğrenci değil terorist” olduklarını söylüyordu.

    Hükümet, gösterileri şid­det kullanarak bastırmaya çalışırken internet yasağı ile haberleşmeyi de engellemeye çalıştı. Tüm liselerin, kolejlerin, ilahiyat okullarının ve politek­nik enstitülerinin bir sonraki duyuruya kadar kapatıldığı açıklandı. Hattâ sokağa çıkma yasağı getirildi. Ordunun da devreye girmesiyle, gösteri­cilere karşı gerçek mermiler kullanılmaya başlandı ve ölü sayısı arttı. Sadece 4 Ağustos’ta­ki çatışmalar sırasında 94 kişi hayatını kaybetti.

    gundem-banglades-1
    Gençlerin ayaklanması Bangladeş’te iktidarı değiştirdi. Geçici hükümetin başına getirilen Nobel ödüllü ekonomist Muhammed Yunus (altta) gençler tarafından da destekleniyor.
    gundem-banglades-3

    5 Ağustos’ta göstericiler başkanlık konutuna baskın yaparken bir yandan da baş­kente yürüyüş çağrısı yaptı. Vergiler, kamu hizmetleriyle ilgili faturaların ödenmemesi talebinin yanısıra, ülkenin en önemli sanayisi olan tekstilde işçilere grev çağrısında bulun­du. Aynı gün Başbakan Şeyh Hasina istifa edip helikopterle Hindistan’a kaçtı (İngiltere’ye sığınma isteğinin, insan hakları ihlalleri nedeniyle zora girdiği iddia ediliyor).

    Genelkurmay Başkanı Gene­ral Waker-uz-Zaman ordunun duruma elkoyduğunu, hızla “özgür ve adil” seçimlere gidi­leceğini bildirdi. Komutanlar, Cumhurbaşkanı Muhammed Şahabuddin ve parlamentoda temsil edilen siyasi partiler bir toplantı yaparak geçici bir hükümet kurulması konusunda anlaştılar. Öğrenci hareketinin koordinatörleri kitle hareketine öncülük edenlerin de bu sürece dahil edilmesini, kendi rıza­ları dışında, özellikle ordunun kuracağı bir hükümeti kabul etmeyeceklerini bildirdi. Her türlü ayrımcılığa karşı oldukla­rını ve geçici hükümetin başına mikro kredi kavramının mucidi Nobel Barış Ödülü sahibi Mu­hamed Yunus’un getirilmesini talep ettiler. Ülkedeki gençlik hareke­tinin taleplerini karşılayacak bir düzenlemenin ne oranda mümkün olabileceği, kitle dinamizminin geçici hükümet döneminde nasıl bir evrim geçireceği kısa sürede yanıt bulmayabilir. Şimdilik, göreve çıkmayan polislerin yerine gönüllülerin trafiği düzenle­mesi gibi gelişmeler, kota ile başlayan hareketin doğrudan demokrasi örnekleriyle çeşitle­nebileceği yönünde bir eğilimi de göstermekte.

  • Chavez’in halkçılığı bitti, sırada Maduro diktası var…

    Chavez’in halkçılığı bitti, sırada Maduro diktası var…

    Temmuz sonunda yapılan genel seçimlerde sonuçların açıklanacağı platformların hizmetdışı kalması; bağımsız gözlemcilerin kabul edilmemesi; muhalefete ve protestoculara karşı sert tedbirler alınması hile yapıldığı iddalarını kuvvetlendirdi. Otoriterleşen iktidar, baskıyı daha da arttırdı. Gösteriler kanlı bir şekilde bastırıldı.

    Venezuela’da 28 Temmuz 2024’te yapılan genel seçimlerin akşamında, kameraların karşısına çıkan Ulu­sal Seçim Konseyi Başkanı Elvis Amorso katılımın %59 olduğu­nu, oyların %80’inin sayıldığını ve %51.2 (5 milyon 150 bin oy) ile başkan Nicolas Maduro’nun kazandığını ilan etti. İktidar partisi PSUV’un eski milletvekili ve Chavizmin sert bir savunucu­su olan seçim kurulu başkanına göre, muhalefetin adayı Edmun­do González Urrutia %44.2 (4 milyon 44l bin oy) almıştı. Başka hiçbir veri açıklamadı. Muhalefet ise aslında seçimleri kendisinin kazandığını iddia etti.

    Rejimin bağımsız gözlemci­lerin varlığını kabul etmemesi daha seçim öncesinde şüpheleri artırırken, başsavcı seçimlerin ilan edileceği sitenin hizmetdışı kalmasını bir siber saldırıyla açıkladı. Muhalefetin seçimle­rin hileli olduğunu iddia etmesi üzerine ise, seçim sistemine karşı “terörist eylem”den dolayı soruşturma açıldı!

    Seçimleri kazandığını iddia eden muhalefet sokaklara çıktı. Polis gösterileri aşırı şiddet uygu­layarak bastırmaya çalıştı. İlk 3 günde 20 kişi öldürüldü, 750 kişi tutuklandı.

    Bu arada muhalefetin internet sitesinde yayınladığı sonuçla­ra göre oyların %81’i sayılmış, muhalefet %67, Maduro ise %30 almıştı. Açıklanan resmî sonuçlardan şüphe duymayı gerektirecek çok sayıda veri bir yana, aradan günler geçmesine rağmen seçimin kesin sonuçla­rının ilan edilmemiş olması da, Maduro’nun seçimi kaybettiğine dair kanaati güçlendiriyor.

    Her ne kadar Maduro “Biz kazandık ve bunu herkes biliyor” diyorsa da bu “herkes”in içinde kendi komşu ülkeleri bile bulun­muyor. Ordu tavrını beklendiği üzere Maduro’dan yana koydu ve “evinize dönün” diye göstericilere meydan okudu.

    gundem-venezuela-2
    Maduro seçimler sırasında sosyal medyayı “siberfaşist darbe” yapmakla suçlamış, WhatsApp’ı telefonundan silmişti.

    Maduro seçim öncesinde de kendisinin kazanmaması durumunda ülkenin kan gölüne döneceğini ilan etmiş, içsavaş çıkacağını söylemişti.

    Seçim sonuçlarına dair be­lirsizlik hüküm sürerken Küba, Rusya, Çin ve Türkiye Maduro’yu kutladı. ABD ve AB gibi Maduro rejimine karşı çıkan, mesafeli olanlar değil de; örneğin Şili’nin Solcu başkanı, Meksika, Brezilya, Kolombiya gibi daha Sol’da gö­züken rejimler ise ayrıntılı seçim sonuçlarının açıklanmasını talep ettiler. Nikaragua’daki Ortega rejimi kendine muhalif olanları tutuklayıp ardından ülkeden ko­varken, Venezuela’daki Maduro rejimi de muhalefeti yasal yol­lardan engelleyerek, istemediği adayların önünü keserek muha­lefeti zayıflatmayı hedefliyor. Bu engellemede en işlevsel çözüm ise “dış güçler” argümanı!

    Ülkede meşruiyet tartışması, 2002 darbe girişiminden itibaren sıkça kullanılmıştı. O dönemde Hugo Chavez girdiği her seçimi kazanmış ve kaybettiği tek oyla­ma olan 2007 referandumunun sonuçlarını da kabullenmişti. Maduro’nun 10 yılı aşkın bir süre iktidarda kalmasından sonra bu seçimler, aslında hükümetin Venezuela’da krizin bittiğini ve “her şeyin çok normal” olduğunu gösterme çabasının bir parça­sıydı. Ülke 2013-2021 arasında hiperenflasyona, gıda ve sağlık ürünlerinin yetersizliğine, sü­rekli elektrik kesintilerine ve nü­fusun dörtte birinin göç etmesine yol açan bir kriz dönemi yaşadı. Sonrasında kısmi bir düzelme sözkonusu olmakla birlikte, bu durum büyük gelir adaletsizliğini ortadan kaldırmadı.

    Yaşananlar, diktatörlük biçi­mine bürünen ülke siyasetinde bir dönüm noktası ve uluslararası toplumun rejime karşı yaptırım uygulamaya başlamasıyla da kriz giderek ağırlaşıyor. Rejim, rutin olarak keyfî gözaltılara, işkenceye ve yargısız infazlara başvuruyor; bu durum Uluslara­rası Af Örgütü ve İnsan Hakları İzleme Örgütü tarafından sürekli kınanıyor. Venezuela’da olağan güvenlik güçlerinin yanısıra Maduro’nun örgütlediği geniş bir milis ağı da mevcut.

    gundem-venezuela-1
    Venezuela’da öldürülen göstericilerin yasını tutan yakınları…

    Otoriterleşme devam ederken, ülke ekonomisi GSYİH’nin %80’e varan daralması ve hiperenflas­yonla karakterize ediliyor. Yer altı kaynaklarının zenginliğine rağmen, Venezuela dünyanın eşitsizlik ve yoksullukta önde gelen ülkelerinden biri duru­munda. Rejimin dayanağı polis ve ordu imtiyazları sürdürülüyor ve Venezuela bunları finanse etmek için uyuşturucu trafiğiyle öne çıkıyor

    Ülke büyük bir çıkmaz içinde olduğu için, bir dönem Chavez’i desteklemiş olan Komünist Partisi ve radikal Sol da muhala­fet saflarında artık. Öte yandan Maduro da sağlık ve eğitim hizmetlerinin çökmesine, petrol üretiminin düşmesine rağmen “boliburjuvazi” denen Bolivarcı devrimin ürünü yeni burjuvazi ile eski burjuvazi arasındaki den­geyi kurmaya çabalıyor.

    Devlet imkanlarının kötüye kullanılmasıyla yükselen krizde, Maduro hemen seçimlerden önce bizzat mevcut rejimin asker-polis boyutunun altını çizmişti: “Biz askerî bir gücüz, çünkü Bolivar­cı Ulusal Silahlı Kuvvetler beni destekliyor. Chavistadır, Bolivar­cıdır, devrimcidir… Biz bir polis gücüyüz. Biz, siviller, askerler ve polisin mükemmel birliğiyiz.”

    Ekonomik kaos ve insan haklarının ihlalleriyle, Venezu­ela 2002-2012 arasındaki halkçı görünümünden fersah fersah uzakta artık.

  • Tarihe mecbur kılınmış bir hayat

    Tarihe mecbur kılınmış bir hayat

    Kürt aydın, hekim, eski TİP milletvekili Tarık Ziya Ekinci’nin yaşamı 100 yıllık cumhuriyet tarihinin ve eşitlik mücadelesinin aynası gibiydi. 99 yıllık yaşamında büyük çileler çekti ama doğru bildiklerini ve meşruiyeti savunmaktan vazgeçmedi.

    Bazı insanlar çok öne çık­masalar da yaşadıkları toplumun aynası gibidir; yaşadıkları toplumun kırılma noktalarının yansımasıdır. 15 Ağustos’ta ölen Tarık Ziya Ekinci bu nadir insanlardandı. 1926’da Şeyh Sait isyanının bastırıldığı Lice’nin ateşi içinde doğmuş, hayatı boyunca eşitlik için mücadeleden vazgeçmeden bildiği yoldan yürümüştü. Köy­den çıkıp İstanbul’da tıp tahsil eden (1949 mezunu) ve eğitim hayatında kaldığı Dicle Talebe Yurdu’nda siyasi görüşleri ma­yalanan Tarık Ziya, uzmanlığı için gittiği Paris’te sosyalizmle tanıştı.

    Anılarında çocukluğundan başlayarak yöresindeki toplumsal yaşamı ayrıntılarıyla anla­tan Tarık Ziya, dönemin siyasal olaylarının da gözlemcisiydi. Diyarbakır’da bir hekim olarak hayatını sürdürürken 1957 se­çimlerinden itibaren aktif siya­sete katıldı. Tek parti iktidarına karşı demokrasi arayışını ilkin Hürriyet Partisi’nde, daha sonra CHP’de sürdürdü. 1960’tan son­ra Hürriyet Partisi’nden CHP’ye geçenler bu defa Yeni Türkiye Partisi’nde bir arayışa girdi. Bu güzergahtaki son nokta ise 1962’de kurulan Türkiye İşçi Partisi’ydi. Önde gelen birçok Kürt aydını ile birlikte Tarık Ziya Ekinci de TİP’e katıldı.

    ardindan-tarik-1
    Tarık Ziya Ekinci, İstanbul ve Diyarbakır’da düzenlenen törenlerin ardından Diyarbakır’da toprağa verildi.
    ardindan-tarik-2

    Meslek odalarında yönetici olarak da görev yapan, Diyar­bakır Tabip Odası’nın kurucusu Tarık Ziya’nın yakın arkadaşla­rıyla TİP’e katılımı partiye güç verdi. Kendisi de 1965 seçim­lerinde Diyarbakır milletvekili seçildi. “Doğulular grubu” olarak parti içinde etkin olan Kürt ay­dınlarının önemli bir eylemi de 1967’deki “Doğu mitingleri” oldu.

    Tarık Ziya, TİP yönetimin­deki görevini sürdürürken Di­yarbakır’a döndü ve DDKO’nun (Devrimci Doğu Kültür Ocak­ları) şubesinin kurulmasına katkıda bulundu. TİP içindeki ayrışmada Mehmet Ali Aybar’ın görüşlerini savunan Tarık Ziya, 12 Mart döneminde mahkum edildi, iki yıl Diyarbakır hapis­hanesinde yattı.

    12 Eylül 1980 darbesi sonra­sında da Diyarbakır’daki evinde gözaltına alınan Tarık Ziya ağır işkencelerden geçti ve 3 ay sonra serbest bırakıldı. 1982’de kaçak olarak yurtdışına çıktı ve Paris’te yıllarını geçirdi, burada mesleğini icra etti.

    Ömrü boyunca demokrasiden vazgeçmedi, bir sosyalist olarak meşruiyeti savundu.

    Lice’den Paris’e Anılarım başlı­ğı altında topladığı 1050 sayfalık kitabı gözlemler kadar tanık­lıkları açısından da yalnızca si­yaseten değil tarihsel olarak bir dönemi anlamak için elzemdir.

    Masis Kürkçügil

  • Fransa’da aşırı Sağ fırtına ‘şimdilik’ kaydıyla durdu!

    Fransa’da aşırı Sağ fırtına ‘şimdilik’ kaydıyla durdu!

    Haziran’da yapılan Avrupa Parlamentosu seçimleri, aşırı Sağ’ın zaferiyle sonuçlandı. Fransa’da ise Cumhurbaşkanı Macron’un erken seçim kararı, farklı iktidar hesaplarını gözetiyordu. Ancak bu hesaplar “çarşıya uymadı” ve ikinci turda Sol partilerin sürpriz şekilde biraraya gelmesiyle Halk Cephesi birinci oldu. Belirsizlik sürüyor…

    Avrupa Parlamentosu (AP) seçimleri 9 Hazi­ran 2024’te yapılmış ve aşırı Sağ’ın yükselişine sahne olmuştu: Fransa’da RN (Ras­semblement National) %31.4 oranında oy alırken, düşman kardeşi Reconquête de %5.5 oy almıştı. NUPES (Yeni Ekolojik ve Sosyal Popüler Birlik) başlığı altında derlenen Sol partiler ise toplamda %30’a yakın bir oy al­salar da 4 parça olduklarından anlamlı bir sonuç elde edeme­mişlerdi. Fransa dışında da birçok Avrupa ülkesinde aşırı Sağ yüksek oranda oy aldı.

    Alarm zillerinin Fransa’da çalmasına neden olan ise, Cumhurbaşkanı Macron’un erken seçim kararı almasıydı. Yapılan yorumlara göre Macron bu sürpriz kararı iki nedenle almıştı: 2027 başkanlık seçimi­ne kadar aşırı Sağ’ın muhtemel hükümetteki beceriksizliğini göstermek; veya parçalı bohça Sol’un aşırı Sağ karşısında en azından ikinci turda kendisini destekleyeceğini ummak.

    Olaylar onun beklediği gibi gelişmedi. Macron’un planını akamete uğratan, aşırı Sağcı RN’nin de gözden kaçırdığı bir durumdu. Sol kesim, Macron’un erken seçim kararı almasıyla üzerindeki rehaveti attı. Yeni­den ve daha sınırlı bir progra­matik zeminde birlik sağlandı. Bu birlik, sendikalar başta olmak üzere bir dizi toplumsal örgütlenme ve seçmen tarafın­dan da desteklendi. Bu defa Yeni Halk Cephesi (NFP) adını alan Sol birlik, 1936’daki Halk Cep­hesi’nden esinlenerek tarihe de bir göndermede bulunuyordu.

    GundemFransa-1
    Jean-Luc Mélenchon seçim zaferini taraftarlarıyla Enternasyonal marşını söyleyerek kutladı.

    AP seçimlerinden sonra Sol’un toparlanması Macron’un seçim hesaplarını bozdu. Solu toparlanmaya zorlayan ise sen­dikalar, toplumsal örgütlenme ağları ve elbette RN’nin yükse­lişi oldu. İlk tur sonuçları ilan edilince, RN artık tek başına ik­tidardan sözetmeye başlamıştı. Ancak Cumhuriyetçi Cephe ile seçime gidilmesiyle RN’nin 240-290 bandındaki hayali tuz­la buz oldu. Olağan koşullarda RN birinci, NFP ikinci, Macron­cular üçüncü olacakken, NFP birinci, Macroncular ikinci, RN ise üçüncü parti oldu. NFR 182, Macroncular 168, RN 143, Cumhuriyetçiler ise 66 sandal­ye kazandı.

    Ancak mutlak çoğunluğun sağlanamaması, Macron’un ifadesiyle seçimin kazananının olmaması, yeni hükümetin olu­şumunda bir yeniden dizilişe ihtiyaç gösteriyor. RN kimseyle ittifaka girmeyeceğini, NFP de kendi programından taviz vermeden yürümek niyetinde olduğuna açıkladı. Böylelikle şimdilik kağıt üzerinde Mac­ron’un NFP’de yer alan Sosya­list Parti ve Ekolojistlerden re­jim yanlıları ile yeni bir merkez oluşturma ihtimali güçleniyor.

    Fransa’da aşırı Sağ tehlike­si için söylenebilecek olan ise şu: 12’ye 1 varken şimdi 12’ye çeyrek var. Ancak belirsizlik ve kaos sürüyor.

    ANALİZ / FRANSIZ SİYASETİNİ ANLAMA KILAVUZU

    Devrimler ülkesinde karşı devrimlerin yükselişi

    Tüm Avrupa’da olduğu gibi Fransa’da da aşırı Sağ yükselişte. 1969’da siyasi sahneye çıkan FN/RN (Front National/Rassemblement National) 55 sene içinde inişli-çıkışlı bir seyir izlese de “kurucu baba”sının yerini alan Marine Le Pen ile ülkenin en güçlü siyasal akımı.

    Fransa’da kurumsal siyaseti altüst eden RN’nin (Rassemblement National) Avrupa Parlamentosu seçimlerindeki başarısından sonra, ulusal seçimde son anda ve şimdilik durdurulabilmesi; aslında “Macronizm” diye ad­landırılan ve 40 yıldır yürütülen ekonomik ve sosyal politikaların da çöktüğüne işaret ediyor. Ül­kede kurumsal partiler giderek seçmenden koparak birbirine benzeyen politikalarla yoksullu­ğu, güvencesizliği ve eşitsizliği alabildiğine derinleştirdiler; bunu yaparken güvenlikçi poli­tikalar güttüklerini iddia ederek İslamofobik, göçmen karşıtı, Roman karşıtı halet-i ruhiyeyi güçlendirdiler. Toplumsal hare­ketlerin bastırılması, sendika­ların zayıflatılması dayanışma kanallarını tıkayınca, aşırı Sağ’ın bütün bunların sorum­lusu olarak “öz hakiki Fransız olmayanlar” ı göstermesinin kanalları da açıldı.

    Fransa her ne kadar 1789’dan başlayarak “devrimler ülkesi” olarak görülse de, emperyalist bir ülke sıfatıyla sömürgecilik­ten kalma bir ırkçılık, ayrımcılık özellikle devlet kurumlarında devam etmişti.

    Bu tablonun ortaya çıkma­sında, korkuyu toplumda canlı tutmaya çalışan aşırı Sağ’ın yanısıra; beklentileri karşıla­maktan uzak Sosyalist Parti’nin son 40 yılda birkaç defa kurduğu hükümetlerin de sorumluluğu var kuşkusuz. Son olarak 2012’de François Hollande dönemindeki başarısızlık öyle bir hâl almıştı ki, kendisi siyasi tarihte ilk defa ikinci defa aday olmayan bir başkan olarak geri çekildi; ortada artık bir ka­davra durumunu almış partisi kalmıştı. Zaten bir teknokrat olarak Maliye Bakanlığı’na getirdiği Macron da böylesi bir boşluğun içinden çıktı ve açılan yolda “tam gaz” ilerledi.

    GundemFransa-3
    Aşırı Sağcı RN’nin lideri Marine Le Pen.

    Fransız aşırı Sağ’ının düşün­sel temellerini 19. yüzyıla kadar geriye götürmek mümkünse de, toplumsal hayatta siyasi karşılığı olan 1930’lardaki Action França­ise, Alman işgali altında işbirlikçi Vichy hükümeti destekçileri ve 1953’te Robert Poujade’ın kurdu­ğu hareketler öne çıkar. FN/RN (Front National/Rassemblement National) ise geçen 50 yıl içinde inişli-çıkışlı bir seyir izlese de, şu anda “kurucu baba”sının yerini alan Marine Le Pen ile ülkenin en güçlü siyasal akımını temsil etmekte.

    Baba Le Pen’in sicili hayli kaba­rık. 1955’te Vietnam için gönüllü olduysa da, oraya vardığında Fransız sömürgeciliğinin Dien Bien Phu yenilgisi gerçekleşmişti bile. Dönüşünde Fransız Sağ’ının ünlü siması Pierre Poujade ile seçim kampanyasına katıldı ve 1956’da henüz 27 yaşındayken en genç üye olarak mecliste yer aldı. Dönemin en yakıcı meselesi Cezayir savaşında pozisyon aldı; sonradan burada işkence yaptığı da iddia edildi. Sömürgecilik hevesi kursağında kalınca “yerli ve millî” siyasete döndü.

    Dolayısıyla Ekim 1972’de FN oluşurken Le Pen’in heybesi doluydu. Fransızların istihdamı­nı, güvenliğini ve sağlığını tehdit eden meselenin “kontrolsüz göç” olduğunu ilk o dile getirdi. Karşısına aldığı sendikalar ve Sol partileri “korkunun merkezi” olarak gösterirken “liberal Sağ’ın ömrünün tükendiğini” ilan etti. O dönem Fransa’da aşırı Sağ oldukça zayıf iken, İtalya’da %10 dolayında oy alan MSI (İtalyan Sosyal Hareketi) vardı. Bu hare­ket açıkça faşizmden esinleni­yordu ve 3 renkli alev sembolünü kullanıyordu (yeşil-beyaz-kır­mızı). FN de bu sembolü kullandı; sadece bayraklardaki renkleri mavi, beyaz, kırmızı yaptı.

    Ancak 1973 genel seçimlerinde alınan %1.3 oy kimseyi tatmin etmedi ve Le Pen, FN’yi yeniden düzenledi. Klasik Sağ ile yakın­laşmaya çalışırken, Marksizm karşıtlığı, sendika tekelinin sona ermesi, ölüm cezası, kürtaja kar­şı çıkma, göç teması gibi noktala­ra vurgu yaparak bağımsızlığını korudu.

    François Mitterand’ın ikti­dara geldiği 1981’den kısa bir süre sonra uygulamaya sokulan neoliberal programlar, sanayide geleneksel sektörlerin terke­dilmesi, kısa zamanda toplu­mun emekçi-esnaf-zanaatkar kesiminde bir sarsıntıya yol açtı. Sol’un bu noktada iktidar olması ve geleneksel Sağ’ın yetersizliği, FN’nin önünü açacaktı.

    GundemFransa-5
    Macron ve önceki iktidarların uyguladığı politikalar aşırı Sağ’ın önünü açtı.

    FN 1984’teki Avrupa seçimle­rinde ilk kez görünür oldu ve %11 oy alarak Avrupa Parlamento­su’na 10 milletvekili; 1986’da se­çim sistemi değişince de Ulusal Meclis’e 35 milletvekili gönderdi. 1988 başkanlık seçimlerinde Le Pen %14 oranını bularak kendi güzergahını genişletti. Yükseliş devam etti ve oran 1995 cumhur­başkanlığı seçimlerinde %15’e çıktı. FN’nin oyları önemli mik­tarda klasik Sağ’ın orta ve küçük burjuva tabanından geliyordu. Bu kesimin Le Pen’e yönelmesin­de, sermayeye ve işçi hareketine karşı Sağ’ın etkisizliğinin büyük payı vardı. Avrupa Ekonomik Topluluğu’nda sınırlarının açıl­ması, sistemin modernizasyonu bu kesimlerin kendilerini tehdit altında hissetmelerine neden oluyordu.

    Sendikaların iktidardaki Sol partileri sıkıştırmamak için “anlayışlı” davranmaları da FN’e bir alan açmıştı. Le Pen bir taraftan da Reagan modeli ile ekonomik liberalizmi savunuyor, “kahrolsun sendikalar, kahrol­sun vergiler, kahrolsun devletin ekonomiye müdahalesi” gibi bil­dik neoliberal tiratları da ihmal etmiyordu.

    FN seçmeni, arada RPR ve UDF gibi iki geleneksel Sağ partiye dönüş yapıyordu ama; komü­nizm düşmanlığı SSCB’nin yıkıl­masıyla boşa düşünce, Sol parti­lerin tabanındaki emekçilere de seslenmek gündeme geldi. Yeni durumda sınıf ayrımlarının bir anlamı yoktu, artık toplumsal öfkenin temsilcisi FN olacaktı!

    SSCB yıkılınca Amerikan yan­lılığı, NATO sevdası terkedildi. Hatta Le Pen, 1991 Körfez Savaşı sırasında Irak yanlısı bir tutum aldı. Mitterand dönemindeki bir takım sosyal kazanımlar da artık eleştiriden muaftı. Özetle, “millîci ve sosyal” bir söylem tutturulmuştu.

    Ancak 1995-1998 arasında işler iyi gitmedi. FN polis, ulaşım gibi alanlarda sahte sendikalar kurdu. Klasik “faşist kitle örgüt­lenme faaliyeti”ne giriştilerse de bunlar sınırlı kaldı. SSCB yıkılmıştı ama, sendikalar ve Sol partiler henüz sıfırı tüket­memişlerdi. Bu arada partinin ikinci adamı Bruno Mégret 1994’te İtalya’da olduğu gibi bir Sağ ittifakta yer almayı savunu­yordu. Le Pen ise henüz kendini tek başına iktidara taşıyacak olan büyük krizin peşindeydi. Sonuçta ikinci adam tasfiye edildi ama FN de 42 binden 15 bin üyeye geriledi.

    GundemFransa-4
    Fransız seçimlerinde 68 ruhu: Aşk kazanacak!

    Le Pen 2002 başkanlık se­çiminde Sosyalist Parti adayı eski Başbakan Jospin’in yarım puan da olsa önüne geçerek ikinci tura kaldı ve %17 gibi bir oy alarak Mégret’nin “artık Le Pen’e ihtiyaç yok” iddiasını çürüttü. Gerçi 2007’de başkan­lık seçiminde %10.5 alırken, parlamentoda %4.3 bi düşük bir seviyeye gerileyecek ama pes etmeyecekti.

    FN’nin büyüme dinamiği ile Le Pen’in temsil kabiliyeti arasındaki gerilimi gidermek, ona bir halef bulmak kaçınılmaz hale gelmişti. 2011’de FN kong­resinde Marine Le Pen başkan­lığa geldiğinde, onun sözünü ettiği “idelojik modernleşme”ye karşı çıkanlar çekilseler de bir canlanma gerçekleşti. Kızı, babasına göre elbette fotoje­nikti; ağzı laf yapan ve elbette daha genç bir sima olarak eski hikayelerin izlerinden arınmış­tı; geleneksel söylemin ötesinde, özellikle toplumsal meselelere de değinen bir lider olarak te­mayüz etmeye başladı. Bu arada Avrupa hatta dünya ölçeğinde çeşitli varyantlarıyla büyüyen iktisadi kriz de, aşırı Sağ’ın gelişmesine imkan tanıyan bir ortam sunmaya başlamıştı.

    FN kurulduğu yıllarda “faşist” veya “neofaşist” olarak tanım­lanıyordu. Bugün ise Marin Le Pen’in babasının yerini alma­sıyla farklılaşan bir güzergahta, özellikle RN’ye evrilmesiyle, “sağ popülist” diyenler dahi var. Günümüzde aşırı Sağ’ı tarihsel faşizmden ayıran temel nokta, iktidarı ele geçirme stratejisi­dir. Kuşkusuz seçim zaferleri aşırı Sağ’a ideolojik ve kurumsal düzeyde aşırı otoriter ve ırkçı gündemini ilerletmek için daha fazla araç sağlıyor. 2027 seçim­leri bu açıdan da önemli.

    Masis Kürkçügil

    TARİH, TEKERRÜR, HATALAR, UMUTLAR

    Sol’da 88 yıl sonra yeni bir Halk Cephesi

    1936’da Komünist Parti ile Radikal Parti’nin faşizme karşı kurduğu Halk Cephesi, 90 yıl sonra en azından isim olarak yeniden doğdu. Arada tabii büyük farklar var.

    Artık aktörlerinin, tanıklarının unutulduğu Halk Cephesi’nin, Fransa’da bunca yıl sonra yeniden birleştirici ve geniş kitlelere umut veren bir simge olarak belirmesi şaşırtıcı gelebilir. Aşırı Sağ’ın yükseldiği bir dönemde, iki ana partiye (Komünist ve Sosyalist Parti) ve onlara bağlı sendikalara (CGTU ve CGT) bölünmüş olan Sol, Şubat 1934’te hükümeti devirmeye yönelik faşist darbe girişimine karşı birleşmek zorunda kalmıştı.

    Bugün de Macron’un erken seçim kararını almasının hemen ardından Ekolojistler, Sosya­list Parti, Komünist Parti ve LFI’nin oluşturduğu kurumsal Sol partilerin biraraya gelmesi, bu­nun da bir dizi toplumsal örgütlenme ve sendi­kalar tarafından desteklenmesi, Macron’un da RN’nin de hesabında olmayan bir husustu.

    Hükümet yanlısı medya, bu yeni Sol koalis­yonun “terorist” ve Hamas işbirlikçisi olduğunu iddia etti; yine kimi yorumcular Filistin yanlısı bu kesimin anti-semit olduğunu söyledi. Buna rağmen NFP her yerde aday çıkarmayı başardı.

    Fransa tarihinde bugüne kadar Sol partiler arasındaki ittifaklarla kurulan “çoğul Sol” bir­kaç defa hükümet oldu. Ancak NFP tamamıyla farklı koşullarda ortaya çıktı ve Sosyalist Par­ti’yi adeta kuyudan çıkararak yeni bir alterna­tifin öznesi haline getirdi.

    Mayıs-Haziran 1936’da kurulan Halk Cep­hesi hükümeti, belleklerde örgütlenme hak­kının tanınması, ücretlerin artırılması, ücretli izin ve haftada 40 saat çalışma gibi tarihsel kazanımları canlı tutuyor.

    Aslında bu seçimler Fransa’daki iki kutup­lu siyasal yaşamın yenilendiği anlamına da geliyor. NFP’nin varlığını besleyecek ve onu yönlendirecek sendikalar ve toplumsal örgüt­lenmelerin baskısı bir sonraki karşılaşma için belirleyici olacak.

    GundemFransa-2
    Fransa seçimlerinde Sol’un nihayet bir araya gelebilmesi, yükselişe geçen aşırı Sağ’ı biraz da olsa frenledi.
  • Meksika’nın yeni başkanı ‘içsavaş’ı kazanacak mı?

    Meksika’nın yeni başkanı ‘içsavaş’ı kazanacak mı?

    Uyuşturucu kartelleriyle dünyanın en kanlı içsavaşını yaşayan Meksika’da, devlet başkanlığını ilk defa bir kadın kazandı. Claudia Sheinbaum’un önünde yoksulluk, kadın cinayetleri, yolsuzluk ve ülkeyi kan gölüne çeviren (son 5 yılda 400 bin ölüm) uyuşturucu kartelleriyle mücadele gibi devasa sorunlar duruyor.

    Bundan 203 yıl önce ilan edilen Meksika Cum­huriyeti’ni ilk defa bir kadın başkan yönetecek: Claudia Sheinbaum. MORENA (Movi­miento Regeneración Nacional) Partisi’nin adayı, 62 yaşındaki Claudia Sheinbaum oyların %60’ını alarak yeni başkan seçildi. Oyların %28.6’sını alan rakibi Xóchitl Gálvez da bir kadın adaydı. Dünya ölçeğinde kadın yöneticilerin 10’da 1 civarında olduğu düşünülürse, Meksika gibi “maçoluğun” baskın olduğu bir ülkede bir kadın başkanın seçilmesi küçümsenemez.

    Seçmenlerin büyük çoğun­luğu tarafından tercih edilen bu değişim, Meksika tarihinde yeni bir döneme işaret edecek mi? Claudia Sheinbaum, selefinden de (bir önceki başkan 2018’de %53 almıştı) daha fazla oy alarak kongre ve senatoda da çoğunlu­ğu elde etti. Sadece Meksika’nın değil Kuzey ve Orta Amerika’nın ilk kadın başkanı olması da tarihe düşülen bir başka not.

    Sık sık “ben 68’in kızıyım” diyen Claudia Sheinbaum, dünyanın başka yerlerinde çok farklı anlamlara gelecek bu tanımın Meksika özelinde neye karşılık düştüğünün bilincinde. Ekim 68’de yüzlerce savunmasız öğrencinin katledildiği Tlatelolco Katliamı, ülkenin toplumsal bel­leğinde silinmez bir yer edindi. Bu hadise, aynı zamanda ülkenin geleneksel siyasal partisi PRI’nin (Partido Revolucionario Institu­cional) yıprandığı ve demokra­tikleşme mücadelesinde yeni bir siyasal kuşağın mayalandığı bir dönemi vurguluyor.

    Litvanyalı göçmen bir Yahudi ailesinden gelen yeni başkanın biyolog annesi, kimyager babası 68’de öğrenci direnişine katıl­mışlardı. Claudia Sheinbaum, ABD’deki Stanford Üniversite­si’nde akademik eğitimine de­vam ederken okulu ziyaret eden ve bir konuşma yapan devrin Meksika başkanı Carlos Sali­nas de Gotari’ye karşı gösteride elinde “Adil ticaret ve demokrasi artık!” yazan bir pankart taşımış­tı. O gösterideki pankartlar 1988 Meksika başkanlık seçimlerinde kaç ölünün oy kullandığını sora­rak seçim sahtekarlığını sor­guluyor; “Meksika, mükemmel diktatörlük” sloganları atılıyordu. Yeni başkanın bu kareleri, 30 yıl­dır neoliberalizme karşı mücade­le ettiğinin bir göstergesi olarak sosyal medyada kullandı.

    GUNDEM-MEKSIKA-1
    Sadece Meksika’nın değil, Kuzey Amerika’nın ilk kadın devlet başkanı olan Claudia Sheinbaum oyların %60’ını alarak net bir zafer elde etti.

    Her zaman Solcu olduğunun altını çizen yeni başkanı birçok siyasetçiden ayırteden bir husus da, geleneksel iki egemen parti PRI ve PAN’da (Partido Acción Nacional) siyaset yapmayan ender insanlardan biri olması. Bu yolsuzluklara bulaşmış par­tilerle geçmişinin olmaması ona dair iyimserliği pekiştiriyor.

    Yeni başkanın siyaset sici­lindeki iki ayrı ve önemli hadise de öne çıkıyor: 1970’lerde Mek­sika’nın “Kirli Savaş”ı sırasın­da ortadan kaybolan genç bir adamın annesi, efsanevi bir insan hakları aktivisti olan ve 1982’de PRT’nin (Devrimci Emekçi Partisi) kongre üyesi olarak seçilen Rosa­rio Ibarra de Piedra’nın 1988’de başkanlık seçimlerinde ilk kadın adayı olurken onu desteklemesi; 80’lerin ortasında 1968’den sonra UNAM’da (Universidad Nacional Autónoma de México) ikinci bü­yük grevi düzenleyen üniversite öğrenci konseyinin üyesi olması.

    Claudia Sheinbaum aslında bir biliminsanı. Mexico’nun dünyadaki hava kirliliğinden en fazla muzdarip kenti olduğu 80’li yıllarda UNAM’de fizik tahsil eden Sheinbaum, özellikle enerji etkinliği üzerinde çalıştı. 2007’de iklim gelişmesi üzerine Nobel Barış Ödülü alan bir raporun da yazıcıları arasındaydı. Akademik kariyeri nedeniyle “La Doctora” diye de anılıyor.

    Claudia Sheinbaum siyaset anlayışı, gençlik döneminden ziyade Andrés Manuel López Obrador’un yanında geçirdiği yaklaşık 25 yılda şekillendi. Ob­rador, 1989’da PRD’nin (Partido de la Revolución Democrática) kuruluşunda partinin genç önderlerinden biriydi. PRI’nin yıpranması Sağcı PAN’ın 2000- 2006 ve 2006-2012 döneminde iktidara geçmesinin yolunu açtı. López Obrador ise üç defa başkan adayı oldu ise de seçim sahte­karlıklarını ancak geçen seçim­lerde aşabildi. Obrador, Claudia Sheinbaum’u 2000’den itibaren yanından ayırmadı ve 2012’deki başkanlık seçimlerinde onu müstakbel Çevre Bakanı olarak takdim etti. Bu seçimden sonra MORENA, Meksika Solunun yeni partisi olarak sunuldu. Sheinba­um 2015’te ilk defa seçilmiş bir göreve geldi, 2018’te ise başken­tin belediye başkanlığına aday oldu ve kazandı.

    GUNDEM-MEKSIKA-2
    Claudia Sheinbaum, ABD’deki Stanford Üniversitesi’nde öğrenciyken dönemin Meksika başkanı Carlos Salinas de Gotari’ye karşı protesto eylemine katılmıştı. Sheinbaum bu fotoğrafı seçim kampanyası sırasında kullandı

    Meksika’da başkanlar bir defa ve 6 yıllığına seçildikleri için Claudia Sheinbaum 2018’de hemen bir sonraki 2024 seçimle­ri için başkanlığa aday olduğunu açıkladı.

    PRI, PAN ve PRD gibi gelenek­sel partiler güçlerini birleştirmiş olsalar da yeni dalga karşısın­da direnemediler. Obrador’un “otoriterliğine” karşı “demokrasi” talepleri, ilkinin 1988’de ikincisi­nin ise 2006’daki seçim sahte­karlıklarını unutturamadı.

    Claudia Sheinbaum bugüne kadar AMLO’nun yanıbaşında siyaset yaptığı için onun poli­tikalarının basit bir devamcısı mı olacak veya ondan ne kadar bağımsızlaşacak? Özetle ordu ile ilişkileri nasıl düzenleyecek, kartellerle, uyuşturucu kaçakçı­larıyla, toplumsal şiddetle nasıl başedecek? Bunlar, önümüzdeki dönemde cevap bekleyen temel sorular.

    Claudia Sheinbaum’un AMLO’dan daha fazla oy alarak seçilmesinde, önceki dönemde gerçekleştirdiği uygulamaların büyük etkisi var. Başkanlığa gelir gelmez başkanlık uçağını satışa çıkararak tarifeli uçakla seyahat etme kararıyla dikkat­leri çeken Sheinbaum; başlattığı sosyal programlar, öğrencilere her düzeyde burs, çıraklık eği­timi, engellilere yardım, küçük çiftçilere sübvansiyon, emekli maaşlarının iki katına çıkarıl­ması, mikro kredilerle popüler­lik kazandı. Ayrıca asgari ücret %40 arttırılırken (enflasyon %3 iken!) Uluslararası Çalışma Örgütü’nün normları da hükü­metçe kabul edildi. 2021 yazında 80 milyon ağaç dikildi ve bunun için 450 bin kişiye iş imkanı yaratıldı. Ücretli izin günleri iki katına çıkarıldı, sendikalaşma kolaylaştırıldı. Sosyal yardım programlarının bir hak olarak anayasada yer alması sağlandı. Yoksulluk oranında önemli bir düşüş kaydedildi. Millî gelir dağılımındaki adaletsizlik de­vam etmesine rağmen, gelirin en yüksek %10’u ile en düşük %10’u arasındaki fark 21 kattan 15 kata indi.

    GUNDEM-MEKSIKA-3
    Meksika’daki uyuşturucu kartellerinin yaklaşık 100 bin kişilik silahlı gücü olduğu tahmin ediliyor. Orduyla karteller arasındaki savaşta onbinlerce kişi yaşamını yitirdi.

    Resmî rakamlara göre 2021’de Meksika’da 3.751 kadın öldürül­dü. Kaydedilen cinayetlerden yalnızca 1.004’ü ülkenin 32 federe biriminde “kadın cinayeti” olarak soruşturuldu. Yetkililerin pasifliği, Uluslararası Af Örgütü ve STK’lar tarafından kınandı. Ülkede kadın cinayetlerinin dörtte birinden azı resmî olarak “kadın cinayeti” olarak tanınıyor ve ülkeyi kasıp kavuran suçlar yığınında bu mesele boğuluyor. Claudia Sheinbaum, suçu ulusal düzeyde “kadın cinayeti” olarak sınıflandırma sözü verdi; zira yasalarda yer almasına rağmen, birçok Meksika eyaleti bunu uygulamıyor.

    Kürtaj hakkı da seçim tartış­malarında yer almayan bir konu olarak kaldı. Her ne kadar kürta­jın ulusal ölçekte suç olmaktan çıkarılması Eylül 2023’te yasa­laşmış olsa da bunu 32 eyaletten yalnızca 12’si uyguluyor.

    Tüm bunlara rağmen Meksi­ka’da siyasette kadınların temsili son yıllarda kaydadeğer bir iler­leme kaydetti; Yüksek Mahkeme başkanlığı, Merkez Bankası başkanlığı gibi kilit pozisyonlara kadınlar geldi. Ancak Claudia Sheinbaum, ülkenin karşı karşıya olduğu ekonomik sorunlar ve göç gibi önemli zorluklara yanıt verme becerisine göre de değer­lendirilecek. Tabii hepsin­den önemlisi uyuşturucu kaçakçılığı ve yolsuzluk.

    ABD’ye giden uyuş­turucunun %90’ının Meksi­ka’dan geçmesi, uyuşturucu kaçakçıları ara­sındaki rekabet savaşlarını iyice kızıştırmış durumda. Devletin 2006’dan itibaren orduyu geniş çapta bu çatışmaya sokmasıyla, Meksika sanki bir içsavaşa gir­miş oldu. Dünyanın bu en ölümlü sivil çatışması Meksika’da yaşa­nıyor. Kartellerin silahlı insan sayısı 100 bini aşıyor! 2018-2020 arasındaki ölüm sayısı 36 bin! 2006’dan bu yana ölenlerin sayısı ise 400 bin!

    MEXICO-ELECTION-SHEINBAUM

    Meksika’dan ABD’ye uyuş­turucu giderken, ABD’den de Meksika’ya günde 2 bin silahın girdiği bir dönemde, iki taraftaki bankalar da paraların aklanma­sında önemli bir rol oynuyordu. 2021’deki bir rapora göre ülke coğrafyasının neredeyse 3’te 1’i kartellerin denetiminde.

    Yerel ve federal düzeydeki güvenlik güçlerinin de yolsuz­luğa bulaşmasıyla birlikte, bu çatışma tam bir çıkmaza sürüklenmiş durumda. Siyaset de kirli: Felipe Calderon döneminde Kamu Güvenliği Bakanı olan Ge­naro Garcia Luna 2019’da ABD’de Sinaloa karteli ile olan ilişkisi nedeniyle tutuklandı. Milyon­larca Dolar karşılığında, kartelin faaliyetlerine göz yumulmuştu!

    López Obrador 30 Haziran 2019’da teröre karşı daha etkin mücadele edebilmek amacıyla federal polis, Meksika Ulusal Jandarma Teşkilatı ve deniz polisini bünyesinde toplayan Meksika Ulusal Muhafızları’nı kurdu. Amacı farklı türdeki birimler arasındaki koordinasyo­nu geliştirmek ve aynı zamanda yolsuzluk riskini sınırlamak amacıyla emir-komuta zincirin­deki aracıların sayısını sınırla­maktı. López Obrador, kartellere karşı kanlı mücadele stratejisini, daha insancıl olmayı hedefleyen yeni bir yaklaşımla değiştirmek istediğini söylüyordu. Yaklaşımı özellikle suçu destekleyen top­lumsal faktörleri ele almayı içe­riyordu: işsizlik, fırsat eksikliği, kırsal kesimdeki yoksulluk… 2018 ile 2020 arasındaki en ölümcül 3 yılın ardından, Meksika’daki kartel cinayetlerin sayısı 2021’de hafif bir düşüşe geçti ve ardın­dan 2022’de daha da belirgin bir şekilde azaldı.