Yazar: Mehmed Âkif Köseoğlu

  • Âşıkpaşazâde Olmasaydı Osmanlı Tarihinde Neleri Bilemeyecektik?


    lâgarî hasan çelebi, hezarfen ahmed çelebi gibi simaları ve meziyetlerini evliya çelebi olmasaydı bilemeyecektik. restorasyon uzmanları bugün yok olmuş birçok tarihî eserin mimari yapısını tasarlarken evliya çelebi’nin yazdıklarından yararlanıyor. müslüman seyahatname yazarlarının derviş meşrep kişilerden oluşması tekkeler arasındaki çok geniş iletişim ağı dikkate alınınca şaşırtıcı olmasa gerek. âşıkpaşazâde derviş ahmed âşıkî seyahatname yazarı olmasa da çok yer görmüş, çok kişi tanımış ve bunları tarih kitabına yansıtmıştır.

    Heredotos’tan Marco Polo’ya, İbn Battuta’dan Evliya Çelebi’ye, Pirî Reis’ten Seydî Ali Reis’e seyahatname yazarları gezdikleri ülkelerdeki toplumların kültürlerini ve mimari eserlerini anlatırken farklı coğrafyalardaki tarihî gelişmelerden de bizleri haberdar ederler. Âşıkpaşazâde ismiyle bilinen Derviş Ahmed Âşıkî de Çorum’dan Mekke’ye, Üsküp’ten İstanbul’a yaptığı seyahatlerde hep tarihin kırılma noktalarına tanıklık etmiş ve bunları hayatının son devrinde yazıya dökmüştür.

    Anadolu’da Etkili Bir Aile
    Derviş Ahmed, birçok meşhur şahsiyet yetiştirmiş bir aileye mensuptur. Türkmen aşiretlerini teşkilatlandırarak Anadolu Selçuklu Devleti’ni yıkılışa sürükleyecek Babaîler İsyanı’na liderlik eden Baba İlyas Horasani, Derviş Ahmed’in büyük dedesidir. Baba İlyas, Dede Garkın’ın, o da Vefaiyye tarikatının kurucusu Ebu’l-Vefa el-Bağdadî’nin halifesidir. 1240 yılında Amasya’da idam edilen Baba İlyas’ın birçok müridi kılıçtan geçirildiği hâlde kundaktaki oğlu Muhlis hayatta kalmış ve neslinin devamı böylece gerçekleşebilmiştir. Şerefeddin Hoca, Çat (bugün Amasya’nın İlyas) köyündeki evden gizlice Köre Kadı’nın evine kaçırıp kimliğinden kimseye bahsetmeden Muhlis’i yedi yıl boyunca okutmuştur. Ardından Mısır’a götürülerek Memlük Sarayı’nda yetiştirilen Muhlis, Anadolu’ya geldikten sonra Karamanoğulları’yla beraber Anadolu Selçuklu hükümdarlarına karşı mücadele vermiştir. 1273 yılında Konya’yı ele geçiren Muhlis Paşa, burayı altı ay kadar idare ettikten sonra Karamanoğlu Mehmed Bey’e bırakmıştır. Muhlis Paşa, Şeyh Edebali gibi Vefaiyye mürşitleriyle Osman Gazi’nin yanına gidip gazalara katılmıştır. 

    Muhlis Paşa’nın oğlu Âşık Paşa 1272 yılında doğmuştur. 1330’da tamamladığı Garibname isimli eser, bilinen en eski Türkçe mesnevidir. 1332 yılında vefat eden Âşık Paşa’nın türbesi Kırşehir’dedir. Oğlu Elvan Çelebi, Çorum’un Mecitözü kazasına bağlı Elvançelebi köyünde bir tekke tesis etmiş, Baba İlyas’tan Âşık Paşa’ya kadar atalarının menkıbelerini anlatan Menâkıbü’l-Kudsiyye isimli eserini 1358’de kaleme almıştır. Bu kitap sayesinde Anadolu’daki Türkmen aşiretlerinin inançları, Babaîler İsyanı ve Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkılış devrine ilişkin çok aydınlatıcı bilgiler elde edilmiştir.

    Derviş Ahmed, Elvan Çelebi’nin kardeşi Şeyh Süleyman’ın torunu olup 15. yüzyıl sonlarında Elvançelebi köyündeki tekkede dünyaya gelmiştir. Aile büyüklerinin devlet idarecileriyle yakın ilişkiler içinde oluşu, Derviş Ahmed’in kader çizgisinde belirleyici olmuştur. 1402 yılında Yıldırım Bayezid’in Ankara Savaşı’nda Timur’a yenilmesi sonucu çıkan taht mücadelesinde Derviş Ahmed’i sonradan mutlak hâkimiyeti kazanacak Çelebi Mehmed’in yanında görüyoruz.

    Âşıkpaşazâde Tarihi’nin Yazılış Hikâyesi
    Âşıkpaşazâde yaşlılık döneminde dostlarının kendisine gelerek Osmanoğulları’nın tarihi ve başlarından geçen hikâyeleri sormaları üzerine Menâkıb adını verdiği kitabı yazmıştır. Babası Şeyh Yahya’dan atası Vefaî şeyhlerinden Baba İlyas’a kadar soyunu tanıtarak sözlerine başlayan Derviş Ahmed, Çelebi Mehmed’le çıktığı sefer esnasında Geyve’de hastalanınca Orhan Gazi’nin imamı İshak Fakı’nın oğlu Yahşi Fakı’nın evine misafir olur. Yahşi Fakı, Süleyman Şah’ın Anadolu’ya gelişinden Yıldırım Bayezid devrine kadarki olayları anlattığı bir kitap yazmıştır. O güne kadar böyle detaylı bilgiler içeren Türkçe bir tarih kitabı yoktur. Sonradan sırra kadem basacak bu kitabı okuyan Âşıkpaşazâde, hafızasını bir buçuk asırlık bilgilerle zenginleştirir. Sıradan bir Anadolu köylüsü değil, Anadolu’daki siyasi gelişmelerin hep içerisinde bulunmuş bir aileden geliyordu. Babasının amcası Elvan Çelebi’nin Menâkıbü’l-Kudsiyye’sinden de birçok tarihî hadiseye aşinaydı muhtemelen. Yahşi Fakı’nın kitabındaki bilgiler, tanıştığı tarihî şahsiyetlerden öğrendikleri ve kendi başından geçen olaylar Âşıkpaşazâde’nin kitabının kaynaklarını oluşturmuştur. Ankara Savaşı’ndaki olayları anlatırken muhataplarının, “Sen o savaşta değildin, bunları kimden duyup anlatıyorsun?” sorusuna karşılık hem Çubuk Ovası’ndaki muharebede hem de Yıldırım Bayezid’in Akşehir’de vefat ettiği sırada yanında bulunan Koca Nâib’den öğrendiğini bildirmiştir.

    36 mı 38 mi Padişah Var?
    Yıldırım Bayezid’in 1402’de esir düşmesinden sonra en büyük oğlu Emir Süleyman otoriteyi temin etmiş, 8 sene iktidarı elinde bulundurmuştur. 1410’da Musa Çelebi Edirne’yi ele geçirmiş ve 3 sene tahtta kalmıştır. 1413’te ise Çelebi Mehmed, Musa Çelebi’yi öldürtüp tahta oturduktan sonra Simavna Kadısıoğlu Bedreddin’i İznik’e göndermiştir. Onun kethüdası Börklüce Mustafa Aydın, Karaburun’a gidip birçok kişiyi kendisine bağlayıp “nebi” ve “veli” dedirtince ordu üzerine yürümüş ve isyanı bastırmıştır. İznik’ten İsfendiyar vasıtasıyla Karadeniz’e açılan ve Eflak diyarına ulaşınca etrafına insanlar toplayan Şeyh Bedreddin de yakalanıp idam edilmiştir. Bu bilgileri bize ulaştıran birinci elden kaynak Âşıkpaşazâde’dir. Osmanlı tarihçileri Osmanlı’da 36 padişah olduğunu yazıp Emir Süleyman ve Musa Çelebi’yi nedense göz ardı ederler. Hâlbuki 38 padişah tahta çıkmıştır.

    Çelebi Mehmed 1421’de vefat edip yerine II. Murad gelince Yıldırım’ın Ankara Savaşı sonrası kaybolan oğlu Mustafa olduğunu iddia eden bir kişi etrafına topladığı beylerle Edirne ve Gelibolu’yu ele geçirir. Bu esnada Sultan Murad’a bağlı paşalar Düzmece Mustafa’ya karşı kullanmak üzere Tokat hapishanesinden Mihaloğlu’nu çıkarırlar. Uluabad’a doğru yola çıkarken Elvan Çelebi Tekkesi’ne uğrayıp Âşıkpaşazâde Derviş Ahmed’i de yanlarına alırlar. Böylelikle tarihçimiz yine çok önemli bir olaya şahit olacak, Düzmece Mustafa’nın bu hamleden sonra Gelibolu’ya kaçışını, Kızılağaç Yenicesi’nde yakalanışını ve Edirne’de idamını tarihe not düşecektir.

    II. Murad’la Katıldığı Seferler
    Elvan Çelebi Tekkesi’nde ikamet ederken 1438’de Mekke’ye giden Derviş Ahmed, hac vazifesi için orada bulunan Üsküp kumandanı İshak Bey’le tanışmış, onunla birlikte Üsküp’e geçerek Rumeli’nde birçok savaşa katılmıştır. Sultan II. Murad’ın tahtı oğlu Mehmed’e bırakarak Manisa’da inzivaya çekilmesi sonrasında Karamanoğulları’nın kışkırtmasıyla Macarlar, Osmanlı’ya savaş açmışlardı. Sultan Murad yeniden idareyi ele alıp 1444’te Varna’da, 1449’da Kosova’da Haçlı birliklerini yenilgiye uğratmıştır. Kosova Savaşı’ndaki gayretlerinden dolayı Âşıkpaşazâde ve Derviş Akbıyık, Padişah tarafından birer atla ödüllendirilmişlerdir. Âşıkpaşazâde detay vermese de sözü edilen Derviş Akbıyık’ın Hacı Bayram Velî’nin halifesi olması muhtemeldir.

    II. Murad’ın vefatına dair de ilginç bir anekdot anlatır Âşıkpaşazâde. Edirne’de Ada Köprüsü civarına yaptığı geziden dönen Sultan, bir dervişle karşılaşır. Bursa’daki Emir Sultan’ın müridi olan bu derviş, Padişah’a hitaben, “Hey Murad Han! Tövbe et, vaden yakın kalmıştır. Fena sarayını terk edip Beka sarayına gidersin.” diye seslenerek ölüm vaktinin yaklaştığını haber verir. Yanındaki İshak Paşa ve Saruca Paşa’yı tanık tutarak işlemiş olduğu günahlardan tövbe eden Sultan Murad saraya dönünce başına ağrı girer ve üç dört gün içerisinde hayatını kaybeder.

    İstanbul’un Fethi ve Şehrin Yeniden Yapılandırılması
    Diğer savaşları uzun uzadıya yazan Âşıkpaşazâde İstanbul’un fethini kısa anlatmıştır. Burada verdiği en önemli detay ise Bizans hükümdarının Sultan Mehmed’i ikna etmesi için balığın karnına doldurduğu paraları Halil Paşa’ya göndermesi hadisesidir. Fethin ertesi günü Halil Paşa veziriazamlıktan azledilmiş, 40 gün sonra da idam edilmiştir. Etrafındaki birçok devlet adamı karşı çıkmasına rağmen Molla Güranî ve Bayrami Şeyhi Akşemseddin’in teşvikiyle kuşatmayı sürdüren Sultan Mehmed yüzyıllarca süren Bizans İmparatorluğu’na son verip İstanbul’u fethetmiştir.

    İstanbul’un fethi sonrası şehrin imarı, Âşıkpaşazâde’nin üzerinde durduğu konulardandır. Yılların ağır yüküyle harabeye dönen şehri yeniden ayağa kaldırmak için Anadolu’ya elçiler gönderilip göç edeceklere evler, bahçeler verileceği duyurulur. Pek kimse gelmeyince bu defa birçok şehirden aileler zor kullanılarak İstanbul’a getirilir. Şehre yerleşen bu aileler imar hareketine girişmişken kendilerinden kira talep edilince maddi sıkıntıya düşüp tekrar Anadolu’ya kaçanlar olmuştur. Fatih Sultan Mehmed’in yakın adamlarından Kula Şahin, “Devletlü Sultanım, atan deden bunca memleketler fethettiler, hiçbirine mukataa [kira] koymadılar. Sultanıma layık değildir.” diye tavsiyede bulununca bu uygulamadan vazgeçilir. Tam bu noktada Âşıkpaşazâde önemli bir bilgi verir. 

    İstanbul’un Türkleşmesinden rahatsız olan Bizans’ın eski halkından bazı kişiler Rum Mehmed Paşa’ya gelerek, “Türkler bu şehri yeniden imar ederek atanın ve bizim topraklarımızı elimizden alıyorlar. Sen Padişah’a yakınsın. Halkın bu yeniden yapılandırma faaliyetinden vazgeçmesi için gayret göster.” diye şikâyet edince Paşa da, “Evvelce koyulan kiraları tekrar getirirsek halk mülk edinmekten vazgeçer, harabeye dönecek şehir yine bizim elimizde kalır.” diye cevap verir. Eski Bizans halkıyla Paşa arasında geçen bu görüşmeyi Âşıkpaşazâde, Rum Mehmed Paşa’nın dışarıya Müslüman görünmekle beraber gerçekte “gizli bir kâfir” oluşuna bağlar. Âşıkpaşazâde, Rum Mehmed Paşa’nın Karaman ve Konya’dan aşırı sayıda aileyi sürmesindeki gayenin de İstanbul’un intikamını alıp Müslümanları incitmek olduğunu yazar. Rum Mehmed Paşa’nın sonraki dönemdeki icraatları neticesinde azledilip idam edilmesi Âşıkpaşazâde’nin değerlendirmelerinin isabetli olduğunu göstermektedir. 

    Âşıkpaşazâde hatalı işler yapıldığında devlet adamlarına karşı sözünü esirgemeyen bir kişi olarak karşımıza çıkar. Vakıfların hükümlerini bozup Padişah’ın hazinesine dâhil etmesi sebebiyle Nişancı Karamani Mehmed Paşa için çok ağır ifadeler kullanır. Âşıkpaşazâde, “Hz. Muhammed son peygamber olduğu hâlde onun koyduğu hükmü nasıl kaldırırsın?” diye sual edince Mehmed Paşa tarafından azarlanmıştır.

    15. yüzyılın son çeyreğinde vefat eden Âşıkpaşazâde Derviş Ahmed Âşıkî İstanbul’da dedesinin adına yaptırdığı caminin arkasındaki türbede yatıyor. Kitabesi bulunmadığı için vefat tarihi tam olarak bilinmiyor. Fakat yazmış olduğu tarih kitabı Osmanlı’nın kuruluş devrine dair birçok karanlıkta kalmış olayı aydınlatıyor. #

  • Osmanlı Şeyhlerinin Meşhur Torunları

    Osmanlı Şeyhlerinin Meşhur Torunları


    tekkelerde yetişen pek çok derviş, gerek osmanlı gerekse cumhuriyet devrinde önemli görevlere gelmiş, ilim ve sanat hayatına yön vermiştir. örneğin budapeşte’nin fethi esnasında şehit düşen bektaşi şeyhi gül baba’nın türbesi günümüzde de türk-macar dostluğunun bir sembolü olarak ziyaret edilmektedir. gül baba’nın torunlarından mühendis-mimar ekrem hakkı ayverdi 1950 öncesinde istanbul’daki birçok tarihî eserin restorasyonunda görev almış, istanbul ve rumeli’deki osmanlı mimari mirasına dair eserler yazmıştır. kardeşi sâmiha ayverdi de bilinen bir yazardır.

    Adsız tasarım - 1
    Nâzım Hikmet gençliğinde tasavvufa olan ilgisini şiirlerinde dile getirmiştir.

    Dervişler Osmanlı toplumunun sosyal dokusunun vazgeçilmez unsuruydu. Devlet dervişlerden sulh zamanında tekkelerinde ülkenin selameti için dua etmelerini, savaş zamanında orduya katılıp cephede savaşan askerlerin manevi duygularını yükseltmelerini beklemekteydi. Muharremiyye, taamiyye adı verilen yardımlar suretiyle tekkelerdeki tencerelerin kaynamasına destek verilirken halk nezdinde itibarlı şeyhler “ordu şeyhi” ünvanı verilerek padişahın yanında cephede hizmete çağrılırdı. Mesela Haçova Meydan Muharebesi’nde bozguna uğramak üzere olan Osmanlı ordusu, atını en önde düşmana karşı süren Halveti Şeyhi Hızır Efendi sayesinde tekrar toparlanarak hücuma geçip savaşı kazanmış, Hızır Efendi ise 26 Ekim 1596 günü şehit düşmüştür. Fatih’in çevresindeki ulema ve askerler kuşatmanın devlet hazinesini sarsacağını iddia ederken Bayrami Şeyhi Akşemseddin fethin gerçekleşmesi hususunda padişahın en büyük destekçisi olmuştur. 

    Mevleviler
    Eski bakanlardan Işın Çelebi, Mevlâna’nın torunlarından olduğu için Çelebi soyadını taşımaktadır. İş insanı Halil Bezmen, Kasımpaşa Mevlevihanesi’nin mesnevihanı Selanikli Es’ad Dede’nin kız kardeşinin torunudur.


    “nâzım hikmet gençliğinde mevlâna’yı öven bir şiir kaleme almıştı. ‘dergâhın kuyusu’ başlıklı bir başka şiirindeki mısralar da tasavvufa olan muhabbetini dile getirir.”

    Konya, Mevlâna Dergâhı Şeyhi Veled Çelebi’den teberrüken destar alarak Mevlevi hulefası arasına dâhil olan Mehmed Nâzım Paşa’nın torunu da meşhur bir şairdi: Nâzım Hikmet gençliğinde Mevlâna’yı öven bir şiir kaleme almıştı. “Dergâhın Kuyusu” başlıklı bir başka şiirindeki şu mısralar da tasavvufa olan muhabbetini dile getirir:

    Ne içli bir dua, ne içten bir âh,
    Uyuyor serviler altında dergâh!..
    Kaç kere gönlümü dinledi bu yer.
    Tek tük kandillerde yorgun alevler
    Titriyor gecenin sert rüzgârıyla.
    (…)
    Ya Rabbi, ne içten anıldı adın!..
    “Ölmeden öl!” diyen bir itikadın
    Gönülden duyarak ulu sesini,
    Ruha şifa sunan felsefesini,
    (…)
    Ey ulu Allah’ım, ey ulu Rabbim!
    Kuyuda zikreden, ağlayan kimdi?
    İçine eğildim… Anladım şimdi
    İsm-i Celâlini candan andıkça,
    Yer yer yükselerek çalkalandıkça,
    Kuyunun zulmette parlayan suyu…
    Kuyu zikrediyor, ağlıyor kuyu!..

    Seyh_Torunlari_3. Faruk Nafiz Çamlıbel
    Faruk Nafiz Çamlıbel
    Seyh_Torunlari_2. Müftüoğlu Ahmed Hikmet
    Müftüoğlu Ahmed Hikmet

    Nakşibendiler
    Çağlayanlar, Gönül Hanım gibi eserleriyle tanınan hikâye ve roman yazarı Müftüoğlu Ahmed Hikmet’in babası Şeyh Yahya Sezaî Efendi (1816-1877), Fatih Çarşamba’da bir tekke tesis eden Nakşi Şeyhi Yanyalı İsmet Efendi’nin halifesiydi. Yahya Sezaî Efendi’nin babası Mora Müftüsü Abdülhalim Efendi 1821 yılındaki ayaklanmada Yunanlar tarafından yakılarak şehit edilmiştir. Ahmed Hikmet Bey’in anne tarafından soyu ise Halvetiyye tarikatının Mısriyye kolunun kurucusu Niyazî-i Mısrî’ye dayanmaktadır.

    Silivrikapı yakınındaki Bâlâ Tekkesi’nin son şeyhi Ömer Fahreddin Efendi’nin oğlu romancı ve Köroğlu gazetesi sahibi Burhan Cahit Morkaya’dır. Tekkelere karşı esen siyasi rüzgârlara kapılıp Bâlâ Tekkesi başta olmak üzere İstanbul’da birçok yerde vakıfları bulunan Adile Sultan’ı ve kendi babasını 1931’de Şeyh Zeynullah isimli bir romanla kötülemiştir. Morkaya 1946’da milletvekili seçilmesine rağmen asker kaçağı olduğu ortaya çıkınca mazbatası verilmemiştir.  

    Ünlü tiyatro ve sinema oyuncusu Çetin Tekindor, Bolu’da Uğurlu Naib Tekkesi son şeyhi Mustafa Sabri Efendi’nin torunudur. Başrolünü oynadığı Babam isimli filmin bir sahnesinde şeyh dedesinin fotoğrafı duvarda asılıydı. Kuzeni Nurettin Tekindor (1935-2024) Uğurlu Naib Tekkesi etrafında gelişen fantastik olayları Hayat Yarınını Bilmez isimli kitabında anlatmıştır.

    Üsküdar’daki Alaca Minare Tekkesi’nin son şeyhi İsmail Hakkı Efendi’nin kızı Pakize Hanım, Çanakkale şehidi Yüzbaşı İshak Bey ile evlenmiş, ses sanatkârı Semahat Özdenses (1913-2008) bu tekkede dünyaya gelmiştir.

    Seyh_Torunlari_4. Baha Pars'ın Âlem-i Musıkî isimli mecmuası
    Baha Pars’ın Âlem-i Musikî isimli mecmuası.

    Han Duvarları şiirinin şairi Faruk Nafiz Çamlıbel (1898-1973) İstanbul Aksaray’daki Nakşi tekkesi şeyhi Feyzullah Efendi’nin kızının oğludur. Tekke yıkıldıktan sonra arsasına apartman yapılırken vârislerden olduğu için miras hissesi kendisine verilmiştir.

    Mehmet Ali Erbil de soyadından da anlaşılacağı üzere aslen Irak’ın Erbil şehrinden olup orada büyük dedesi Hidayetullah Efendi, Mevlâna Halid-i Bağdadî’nin o şehirde kurduğu tekkenin postnişiniydi. Erbil, aynı zamanda İstanbul’daki Kelâmî Tekkesi şeyhi Erbilli Es’ad Efendi’nin de kardeşinin torunlarındandır. 

    Bursa’daki Ahmed Baba Efendi Tekkesi son şeyhi Mehmed Baha Pars (öl. 1953) önemli bir müzik adamıydı. Tarihimizdeki ikinci müzik mecmuası olan Âlem-i Musiki’yi yayımlamıştır. Şarkı ve marş bestelerinin yanı sıra Abdülhak Hamid’in Nesteren operetinin bestesi kendisine aittir.

    Seyh_Torunlari_5. Çetin Altan ve oğlu Ahmet Altan - Fotoğraf Hürriyet Gazetesi Arşivi
    Genç yaşlarında baba olan Çetin Altan, oğlu Ahmet Altan’la.

    Rıfâiler
    Dergimizin Ocak sayısında Aziz Nesin’in babası Abdülaziz Nesin’in bir Rıfâi şeyhi olduğunu yazmıştık. Gazeteci yazar Çetin Altan ile oğulları Ahmet ve Mehmet Altan Unkapanı’ndaki Yeşil Tulumba Tekkesi Şeyhi Hafız Mustafa Muhyiddin Efendi’nin kızından torunlarıdır. 

    Galatasaray Lisesi’nin meşhur müdürlerinden ve Galatasaray Tarihi’nin yazarı Muhittin Sandıkçıoğlu, Üsküdar’daki Sandıkçı Tekkesi Şeyhi Ali Haydar Efendi’nin oğludur. Aynı aileden Özcan ve oğlu Can Sandıkçıoğlu 1980’den itibaren “Miss Turkey” isimli güzellik yarışmasının Türkiye’de organizasyonunu üstlenmektedir.

    Bektaşiler
    TBMM’nin 1. döneminde Denizli milletvekilliği yapan Bektaşi şeyhi Hüseyin Mazlum Bababalım’ın torunları günümüzde Pamukkale Otobüs İşletmesi’nin sahipleridir.

    Seyh_Torunlari_6. Hüseyin Mazlum Baba ve Mustafa Kemal Denizli'de
    Hüseyin Mazlum Bababalım ve Atatürk Denizli’de.

    Halvetiler
    Fabrika Kızı, Eylül’de Gel isimli şarkılarıyla 1970 ve 80’lerde pop müziğinin parlayan yıldızı Alpay (Nazikioğlu), Topkapı Sarayı girişindeki Nazikî Tekkesi’nin şeyh ailesine mensuptur. Meşhur reklamcılardan Nail Keçili de anne tarafından bu aileye mensuptur. 

    Silivrikapı Caddesi’ndeki Emirler Tekkesi Şeyhi İbrahim Şücaeddin Efendi’nin yedi kızından en küçüğü Samiye Hanım, Mesud Cemil’den kemençe meşk etmiş, Dârü’l-elhan’da Ziya Paşa’nın müdürlüğü zamanında kemençe muallimliği yapmıştır. 1920’de Burhan Cahit Morkaya’yla evlenen Samiye Hanım Türkiye’nin ilk kadın otomobil yarışçılarındandı.

    Seyh_Torunlari_7. Hamdullah Suphi Tanrıöver
    Hamdullah Suphi Tanrıöver

    Günümüzde Yunanistan sınırları içinde, Mora Yarımadası’ndaki Tripoliçe şehrinde bulunan Halveti-Cerrahî Tekkesi’nin şeyhi ve Tripoliçe Müftüsü Ahmed Necib Efendi 1821 yılında çıkan Yunan İsyanı’nda kaleyi savunurken şehit düşmüştür. Önce Mısır’a ardından İstanbul’a göç eden oğlu ve halifesi Abdurrahman Sami Paşa bürokrasi kademelerinde yükselerek Osmanlı Devleti’nin ilk maarif nazırı (millî eğitim bakanı) olmuştur. Onun oğlu Samipaşazade Sezai (1859-1936), Sergüzeşt romanıyla tanınmıştır. Diğer oğlu Abdüllatif Suphi Paşa da maarif, maliye, evkaf gibi birçok bakanlık vazifelerinde bulunmuştur. Suphi Paşa’nın en küçük oğlu Hamdullah Suphi Tanrıöver (1885-1966) genç Cumhuriyet’in en önemli bürokrat ve siyasetçilerindendir. Türk Ocakları’nın kurucularından Tanrıöver, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk maarif vekilidir. Türk resim sanatının önemli isimlerinden Ahmed Zeki Kocamemi de Abdüllatif Suphi Paşa’nın torunlarındandır.

    Hüseyin Vassaf Bey (öl. 1929) İstanbul Rüsumat Gümrüğü Başmüdürlüğü görevinde bulunmuş, tasavvufa da gönül vererek Halvetiyye’nin Uşşakıyye ve Gülşeniyye kollarından hilafet almış, Sefîne-i Evliyâ isimli beş ciltlik şeyh biyografileri kitabını kaleme almıştır. Kızından torunu Evin İlyasoğlu da müzik tarihi kitapları yazmış, Boğaziçi Üniversitesi’nde dersler vermiş, Cumhuriyet gazetesinde yazılar yazmıştır. Hüseyin Vassaf’ın oğlu Suat Erler ise İstanbul Yüzme İhtisas Kulübü ve Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi’nin kurucularındandır. Kendisinden sonra yeğeni Süha Erler (öl. 2020) de uzun yıllar İstanbul Yüzme İhtisas Kulübü’nün başkanlığını yapmış, ülkemizde yüzme ve su topu sporlarının gelişmesine katkı sağlamıştır.

    Seyh_Torunlari_8. Hüseyin Vassaf
    Hüseyin Vassaf Bey

    Üsküdar’daki Nasûhî Dergâhı Şeyhi Kerameddin Efendi’nin oğlu Rükneddin Nasuhioğlu 1950’lerde Adalet ve İçişleri Bakanlığı vazifelerinde bulunmuştur. Şeyh Kerameddin Efendi’nin halifesi meşhur bestekâr Zeki Arif Ataergin’in torunu Çiğdem Hanım, 1999’da kurulan üçlü koalisyonda başbakan yardımcılığı yapan Hüsamettin Özkan’la evlidir. Aynı koalisyonda ekonomiden sorumlu devlet bakanı olarak atanan Kemal Derviş ise Cerrahpaşa Tıp Fakültesi yakınındaki Kadem-i Şerif Tekkesi’ni inşa ettiren ve Sultan I. Abdülhamid’e darbe teşebbüsünde bulunduğu iddiasıyla 1785’te idam edilen Halil Hamid Paşa’nın soyundan gelmektedir.

    Üsküdar İtfaiyesi’nin kurulduğu arsada 20. yüzyıl başlarında bulunan Safvetî Efendi, Halveti Tekkesi’nin son şeyhi M. Said Özok’un torunu Prof. Dr. Gülten Kazgan ülkemizde yetişen kıymetli iktisat akademisyenlerinden olup Bilgi Üniversitesi’nin kurucu rektörüdür.

    Ayasofya Camii yanındaki Sinan Erdebilî Tekkesi’nin son şeyhi Halil Sırrı Efendi’nin oğlu Mehmet Nazif Gerçin (öl. 1982) Galatasaray ve Millî Takım’da uzun yıllar top koşturmuş, “Ayı Mehmet” ismiyle şöhret bulmuş bir futbolcuydu. 

    Seyh_Torunlari_9. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Orhan Erinç
    Orhan Erinç, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanlığı da yaptı.

    Sa’dîler
    Bayezid Meydanı yakınındaki Abdüsselâm Tekkesi’nin son şeyhi Yusuf Zahir Hasırcıoğlu (öl. 1956), 1925-1927 arası Hacı Selim Ağa Kütüphanesi, 1927-1937 arası Süleymaniye Kütüphanesi Müdürlüğü yapmıştır. Yusuf Zahir Efendi’nin kızı Fatma Zahir (öl. 1987), Nuri Erinç (öl. 1968) ile evlenmiş, Cumhuriyet gazetesi yazarı ve Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Orhan Erinç dünyaya gelmiştir.

    Kadirîler
    İstanbul, Aksaray’daki Oğlanlar Tekkesi’nin şeyhi olup Meclis-i Meşâyih (Şeyhler Heyeti) reisliği yapan Şeyh Saffet Efendi cumhuriyetin ilanıyla Urfa milletvekili seçilmiştir. Sanat tarihçisi olan oğlu Suut Kemal Yetkin (1903-1980) Urfa milletvekilliği ve Ankara Üniversitesi rektörlüğü görevlerinde bulunmuştur.

    Kurtlar Vadisi Dizisi Seti
    Necati Şaşmaz

    Son dönemin Millî Savunma bakanlarından Vecdi Gönül’ün dedesi Erzurumlu Mehmed Uşşakî Baba Kadirî şeyhidir. Kurtlar Vadisi dizisinde Polat Alemdar rolüyle meşhur olan Necati Şaşmaz’ın dedesi Cafer-i Tayyar Baba (1902-1973) bir Kadirî şeyhi olup Elazığ’da türbesi bulunmaktadır.

    Kasımpaşa’daki Turabî Baba Tekkesi şeyhi M. Ali Rıza Efendi’nin oğlu Hasan Ferit Cansever sıtmayla mücadelede önemli başarılar elde etmiş bir doktordu. Türk Ocakları’nın kurucularından ve Türk Yurdu dergisini çıkaranlardan biri olan Ferit Bey’in oğlu Turgut Cansever ise “Ağa Han Mimarlık Ödülü” kazanmış bir mimardır. #

  • Halide Edib Sinekli Bakkal Romanını Yazarken Hangi Tekkelerden Esinlendi?

    Halide Edib Sinekli Bakkal Romanını Yazarken Hangi Tekkelerden Esinlendi?


    halide edib gerçek hayattan çok sayıda mekân, olay ve kişiyi romanlarına yansıtmıştır. romanlarında haminnesinin bağlı olduğu bahariye mevlevihanesi, çocukluk ve gençlik yıllarında çok yardımını gördüğü özbekler tekkesi ve adnan adıvar’la evlendikten sonra yerleştiği haseki semtindeki başcı mahmud tekkesi’nden izlere rastlamak mümkündür. 1942’de chp sanat mükâfatı’nı kazanan sinekli bakkal da bu izleri taşıyan romanlarındandır.

    Halide_Edib_DepoPhotos_14961973-2

    Halide Edib Adıvar 20. yüzyılın ilk yarısında eserler vermiş önemli bir Türk romancısıdır. İyi bir tahsil görmüş, gazetede yayımlanan piyesleri 31 Mart isyancılarının tepkisini çekmiştir. 1919’daki İzmir’in İşgalini Tel’in (lanetleme) için Üsküdar ve Sultanahmet’te gerçekleşen mitinglerde yaptığı konuşmayla adını duyurmuş, İstanbul’un işgali üzerine kocası Adnan Adıvar’la beraber Millî Mücadele’ye katılmak için Anadolu’ya geçmiş, bir yandan gazete ve dergilere yazılar yazarak bir yandan da cephedeki hastanelerde çalışarak istiklal mücadelesine katkı sağlamıştır. Kurucuları arasında yer aldığı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılması üzerine 1925’te ülkeden ayrılarak İngiltere’ye gitmiş, ardından geçtiği Paris’te 1939’a kadar yaşamıştır. Yurt dışında yaşadığı süre içerisinde de ülke gündeminden uzaklaşmamış, yazdığı romanlarla adından söz ettirmiştir. The Clown and His Daughter (Meddah ve Kızı) ismiyle Paris’te 1928’de kaleme aldığı roman, ilk olarak Londra’da 1935’te İngilizce yayımlanmıştır. Bu roman aynı sene Türkiye’de Haber gazetesinde bölümler hâlinde yayımlanmaya başlamış ve 1936 yılında İstanbul’da Sinekli Bakkal ismiyle basılmıştır. 1940’ta İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne profesör tayin edilip İngiliz Dili ve Edebiyatı Kürsüsü’nü kurmakla görevlendirilmiştir. 1950-1954 yılları arasında Demokrat Parti İzmir milletvekilliğine seçilmiş, 9 Ocak 1964’te İstanbul’da hayatını kaybedince Merkez Efendi Kabristanı’na defnedilmiştir.

    Bahariye Mevlevihanesi ve Özbekler Tekkesi
    Halide Edib’e çocukluğunda en çok tesir eden aile büyükleri haminnesi (anneannesi) Eyyûblü Nâkiye Hanım ve Bahariye Mevlevihanesi türbedarlığını üstlenen dayısıydı. Mevleviyye tarikatından olan dayısının, karakterinin oluşumunda önemli bir rol oynadığını ifade etmektedir. Halide Edib’in gençliğinin ve evliliğinin ilk yılları Üsküdar Sultantepe’deki Özbekler Tekkesi’nin karşısında bulunan babası Edib Bey’in köşkünde geçmiştir. 31 Mart Vakası esnasında yazdığı piyesler yüzünden tehditler almış, şeyhin daveti üzerine Özbekler Tekkesi’nde saklanmıştır. Matematik âlimi ve Kandilli Rasathanesi Müdürü Salih Zeki Bey’le evliliğinden doğan çocukları Ayetullah ve Hikmetullah’a isimlerini yine bu tekkenin şeyhi Edhem Efendi vermiştir.

    Halide_Edib_1. Halide Edib Üsküdar'daki evlerinde babası Edib Beğ'in el falına bakarken
    Halide Edib Üsküdar’daki evlerinde babası Edib Bey’in el falına bakarken…
    Halide_Edib_2. Halide Edib çocukken
    Halide Edib’in çocukluğundan…
    Halide_Edib_3.1 Özbekler Tekkesi ve önünde Şeyh ailesinden Ethem Özbekkangay
    Adnan Adıvar ve Halide Edib, 1920’de İstanbul işgal edildiğinde Özbekler Tekkesi’nde saklandı.

    Halide Edib, Salih Zeki Bey’den ayrıldıktan sonra ikinci evliliğini Sıhhiye Umum Müdürü Dr. Adnan Adıvar’la yapmıştır. İngilizler 16 Mart 1920’de İstanbul’u işgal ettikleri vakit İstanbul Mebusu Adnan Bey ve eşi Halide Edib’i yakalamak için harekete geçince saklandıkları yer yine Özbekler Tekkesi olmuştur. Bir gece Şeyh Ata Efendi’nin odasında kalan çift, Karakol Cemiyeti’nin organizasyonuyla 19 Mart 1920’de gizlice Ankara’ya hareket etmiştir.

    İsmet İnönü’nün Anadolu’ya geçişinin de yine ilginç bir hikâyesi vardır. Kaçış planını Şeyh Ata Efendi’nin yeğeni Vahide Alev’in anlatımından öğreniyoruz:

    Şeyh Ata Efendi imam kıyafetiyle at üstünde, Miralay İsmet Bey de er kılığında yürüyerek tekkeden ayrılırlar. Bağlarbaşı’ndan geçerlerken önlerini Kuvâ-yı İnzibatiye askerleri keser. Şeyh Efendi soğukkanlı bir şekilde, “Bu ne biçim iş? Ben tabur imamıyım, bu da benim emir erim. Bizi ne diye durduruyorsunuz?” diyerek çıkışınca askerler barikatı açmış ve İsmet Paşa’nın sağ salim Millî Mücadele’ye katılabilmesi mümkün olmuştur.1 İsmet Paşa bu iyiliği unutmayıp Şeyh Ata Efendi’nin kızı Belkıs Özbek’in eğitimi süresince masraflarını karşılamış. Şeyh Ata Efendi’nin kuzeni Münir Ertegün de Lozan görüşmelerinde hukuk müşaviri ve tercüman olarak bulunmuş, sonraki yıllarda Paris ve Vaşington büyükelçiliği yapmıştır.

    Halide_Edib_4. Halide Edip'in ilk baskısı İngilizce yayımlanan romanı
    Halide Edib’in ilk baskısı İngilizce yayımlanan romanı The Clown and His Daughter (Meddah ve Kızı).

    Sinekli Bakkal Romanında Neler Anlatılıyor?
    Sinekli Bakkal romanı Sultan II. Abdülhamid’in son devirleri ve Meşrutiyet’in ilk yıllarında geçmektedir. Halide Edib, Haseki ile Aksaray arasında kalan Sinekli Bakkal semtinde bir ailenin başından geçen olayları anlatırken devrin siyasi gelişmelerine de yer verir. Mahalle imamı İlhami Efendi karısını erken kaybetmiş, kızı Emine’yle yaşayan, dinin günah-sevap, cennet-cehennem bahislerine odaklanmış, sevdirmekten ziyade korkutmaktan ibaret taassup ehli bir kişi olarak tanıtılır. Tevfik ise yaşlı annesi ve dayısı bakkal Mustafa Efendi ile birlikte yaşayan, karagöz oynatan, orta oyununda kadın kılığında zenne rolüne çıktığından “Kız Tevfik” lakabıyla anılan 19 yaşındaki haylaz bir delikanlıdır. Emine 17 yaşına geldiğinde okuldan itibaren birlikte büyüdükleri Tevfik’e gönlünü kaptırır ve babası evlenmelerine rıza göstermeyince tiyatroculuğu bırakıp bakkal işleteceği sözünü alır almaz da Tevfik’e kaçar. Tevfik ilk zamanlar anlaşmaya riayet etse de sonradan tiyatroculuk arzusu ağır basar ve karısından gizli gizli etrafına topladığı erkeklere meddahlık yapmaya başlar. Bir gece Emine gürültüleri duyup kulak kabarttığında Tevfik’in zenne rolünde kendisinin taklidini yapıp seyircileri güldürdüğüne hatta yatak odasındaki özel anları anlatarak mahremiyet sınırlarını aştığına şahit olur. Bunun üzerine bir arbede çıkararak Tevfik’i ve etrafındakileri kovar ve hamile hâliyle babasının evine döner. Çok geçmeden bir kız çocuğu dünyaya getirir ve ismini Rabia koyarlar. İmam İlhami Efendi torununu küçük yaşta hafız yapar, sesi de güzeldir. Rabia’nın Aksaray’daki Valide Camii’nde mukabele okuyuşunu beğenen Zaptiye Nazırı Selim Paşa’nın karısı Sabiha Hanım, küçük kızı konaklarına davet eder. Konağa musiki dersi vermek için gelenlerden biri Mevlevi şeyhi Vehbi Dede, diğeri de İtalyan Peregrini’dir. Selim Paşa’nın oğlu Hilmi ise Jön Türkler’i gizliden gizliye desteklemektedir. Hatta yurt dışından Cemiyet’in gazetelerini postaneden aldırmak için Rabia’nın babası Kız Tevfik’i dahi kullanmış ve sürgün cezası almasına sebep olmuştur.


    “sinekli bakkal romanı sultan ıı. abdülhamid’in son devirleri ve meşrutiyet’in ilk yıllarında geçmektedir. halide edib, haseki ile aksaray arasında kalan sinekli bakkal semtinde bir ailenin başından geçen olayları anlatırken devrin siyasi gelişmelerine de yer verir.”

    Bakıcısı Ahmed Ağa, Ramazan ayında Halide Edib’i Üsküdar çarşısındaki bir kahvede oynatılan Karagöz’e götürmüştür. Halide Edib, Mor Salkımlı Ev başlığını taşıyan hatıralarında Sinekli Bakkal romanındaki Kız Tevfik karakterinin bu intibalarından ilhamla yazıldığını belirtmektedir.

    Şeyhlikten Tiyatroculuğa İmam Hakkı’nın Hikâyesi
    Halide Edib 1917’de Dr. Adnan Adıvar’la evlendiğinde Haseki Hastanesi’nin yanındaki köşke gelin gitmiştir. Bu köşk günümüzde de mevcut olup aile tarafından Kızılay’a bağışlanmıştır. Aynı semtte bulunan bir tekkede ise Sinekli Bakkal romanında anlatılanlara çok benzer bir hadise gerçekleşmiştir. Cerrahpaşa Camii imam-hatibi ve Kadiri şeyhi Mehmed Arif Efendi’nin kızı Keşfiye Hanım, yine Haseki semtindeki Gülşeniyye tarikatına bağlı Başçı Mahmud Tekkesi’nin Şeyhi Hakkı Efendi’yle evlenir.

    1882’de dünyaya gelen kızları Şahende henüz beş yaşına geldiğinde aile arasına kara kedi girer. Şeyh Hakkı Efendi tekkesine gelen Komik Abdi, Kel Hasan ve Küçük İsmail gibi orta oyuncuların tesirine girerek tiyatroya merak sarar. Bu ilgi öyle bir noktaya ulaşır ki tekkedeki şeyhlik, camideki hatiplik vazifelerini bırakıp tiyatro oyunculuğunu meslek edinir. Hatta bununla da kalmaz, bir rivayete göre Küçük İsmail Kumpanyası’ndaki Virjini isimli bir kantocuyla, başka bir rivayete göre de meşhur şantözlerden “Marika”nın kardeşi “Tireze”yle gönül ilişkisi kurar.2 Tabii bu durum Keşfiye Hanım’ın kızını alarak evi terk etmesine ve babasının Cerrahpaşa’daki evine taşınmasına sebep olur. Malik Aksel, 1977’de yayımlanan İstanbul’un Ortası isimli kitabında, “Bir kantocuya tutkunluk gösterip âşık olan İmam Hakkı’nın başından geçenler bir romana konu olabilir.” diye yazarken herhâlde Halide Edib’in Sinekli Bakkal romanını okumamıştır.

    Halide_Edib_6. Şahende Hanım'ın Suzişli Hatıraları
    Şahende Hanım’ın Sûzişli Hatıraları, Sinekli Bakkal romanına ilham veren bir olayı ele alıyor.
    Halide_Edib_7. sağdaki kupür
    Sinekli Bakkal romanının ödül haberi. Tan, 23 Şubat 1942.

    Roman Kahramanı Rabia, Gerçek Hayatta Şahende Hanım Olabilir mi?
    Dedesi Şeyh Mehmed Arif Efendi zeki ve kabiliyetli torunu Şahende’ye “molla” diye seslenir ve çok severdi. Büyüdüğünde Amasyalı Kemal Bey’le evlendirilir. Kemal Bey jandarma olarak görev yaparken Sultan II. Abdülhamid’e muhalefet edip Jön Türkler’le yurt dışına kaçmış, affedilince ülkeye dönebilmiştir. Gümrük İdaresi’nde sermuhasip (başsayman) olarak çalışmış, 1908’de Meşrutiyet’in ilanı sonrasında İttihat ve Terakki Fırkası’nın otoriterleşme eğilimlerine karşı çıkıp yeni bir arayışa girmiştir. Şerif Paşa’nın Paris’te kurduğu Islahat-ı Esasiyye-i Osmaniyye Fırkası’nın yurt içindeki gizli ekibini teşkil eden Cemiyet-i Hafiye’nin başkanlığını üstlenmiştir. Bu fırkanın Paris’te yayımladığı Meşrutiyet isimli gazete ecnebi postaneleri vasıtasıyla getirilmekte ve gizlice İstanbul’da dağıtılmaktadır. Bu durumu haber alan İttihatçılar takibata başlar, Kemal Bey tutuklanacağını anlayınca Paris’e kaçar. Fakat evine yapılan baskında karısı Şahende Hanım gözaltına alınır ve 84 gün tutuklu kalır. Cemiyet-i Hafiye’ye ilişkin Rıza Nur bir kitap yazmıştır. Şahende Hanım’ın tutukluluk günlerinde yaşadıklarını anlattığı günlük de A. Filiz Evcimen Salıcı tarafından yayımlanmış böylelikle Sinekli Bakkal romanına ilham veren bir hadise daha aydınlanmıştır.3

    Şeyh Arif Efendi’nin oğlu Şerefeddin Yaltkaya Cumhuriyet devrinin ikinci Diyanet İşleri Başkanı’dır. Diğer oğlu Kemaleddin Yaltkaya ise Yenikapı Mevlevihanesi’nde çile çıkarmış, Laleli Camii’nde hatiplik yapmış, Romanya Kralı Carol tarafından Köstence’de yaptırılan camide 1913 yılında imam-hatip olarak görevlendirilmiştir.

    Şeyhlerin İçinde Bulunduğu Mükâfat Jürisi
    Halide Edib, Sinekli Bakkal romanıyla 1942’deki CHP Sanat Mükâfatı’nı kazanmıştır. Bu yarışmanın jüri heyeti başkanlığını Halid Ziya Uşaklıgil yapmıştır. Diğer jüri üyeleri ise şunlardır: Nureddin Artam, Nurullah Ataç, Falih Rıfkı Atay, Fazıl Ahmet Aykaç, İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu, Nasuhi Baydar, Behice Boran, Yahya Kemal Beyatlı, Behçet Kemal Çağlar, Ahmet Muhip Dıranas, Sabahattin Eyüboğlu, İbrahim Alaeddin Gövsa, Ferit Celal Güven, Fuat Köprülü, Mustafa Nihat Özön, İsmail Hakkı Sevük, Sabri Esat Siyavuşgil, Vedat Nedim Tör, Mustafa Şekip Tunç, Hakkı Tarık Us, Hüseyin Cahit Yalçın, Suut Kemal Yetkin ve Kadri Yörükoğlu.

    Bu üyelerden Nureddin Artam Çengelköyü’ndeki Şeyh Nevruz Tekkesi’nin, Nasuhi Baydar ise Topkapı Sarayı girişinde bulunan Nazikî Tekkesi’nin son şeyhiydi. Yahya Kemal, Üsküp’teki Rıfai Tekkesi Şeyhi Sadeddin Sırrî Efendi’ye biatlı oluşundan Beyatlı soyadını almıştı. Sabri Esat Siyavuşgil’in çocukluğu tekkelerde geçmişti. Suut Kemal Yetkin de Urfa mebusluğu, Oğlanlar Tekkesi Şeyhliği, tekkeleri denetleyen ve idari işlerine bakan Meclis-i Meşayih başkanlığı yapan Şeyh Safvet Yetkin’in oğluydu.

    Halide_Edib_Halide edib'in Bayezid Camii'ndeki cenaze merasimi
    Halide Edib’in Bayezid Camii’ndeki cenaze merasimi.

    1967’de sinemaya da uyarlanan Sinekli Bakkal’ın senaryo ve yapımcılığını Osman F. Seden, yönetmenliğini ise Mehmet Dinler üstlendi. Başrollerde ise Türkan Şoray ve Ediz Hun vardı. #

    DİPNOTLAR
    1 Vahide Alev, “Özbekler Tekkesi”, Tarih ve Toplum dergisi, sayı 2, Ağustos 1984, s. 40-45.
    2 Musahipzade Celâl, Eski İstanbul Yaşayışı, Türkiye Yayınevi, İstanbul, 1946, s. 63; Cemaleddin Server Revnakoğlu Arşivi, Süleymaniye Kütüphanesi, Dosya: 71/140 vd.
    3 A. Filiz Evcimen Salıcı, 1910 Cemiyet-i Hafiye Davasının Tek Kadın Sanığı, Şahende Hanım’ın Suzişli Hatıraları, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2016.
  • Aziz Nesin’in Çocukluğu Hangi Tekkelerde Geçti?

    Aziz Nesin’in Çocukluğu Hangi Tekkelerde Geçti?


    mizah edebiyatımızın en çok eser veren yazarlarından aziz nesin çocukluk ve ilk gençlik yıllarına ilişkin hatıralarını böyle gelmiş böyle gitmez başlıklı kitaplarında toplamıştır. bu serinin ilk cildi yol 1966’da, ikinci cildi yokuşun başı 1976’da, son cilt yokuş yukarı ise yazarın ölümünden sonra 1996 yılında yayımlanmıştır. gayet samimi bir üslupta kaleme alınmış bu hatıralarda aziz nesin etraftaki insanların tutum ve davranışlarını sosyolog gözüyle değerlendirmekle kalmaz, zaman zaman kendi hatalarını ve pişmanlıklarını dile getirmek suretiyle yakınlarından bir özür dileme fırsatı bulur.

    AzizNesin_1-Abdülaziz Efendi ve oğlu Mehmed Nusret (Aziz) Nesin 1957 yılında
    Abdülaziz Efendi ve oğlu Mehmed Nusret (Aziz) Nesin, 1957.

    Aziz Nesin’in asıl adı Mehmed Nusret’tir. Giresun, Şebinkarahisarlı Abdülaziz Efendi ile Ordu, Perşembeli Hanife Hanım’ın oğludur. Hanife Hanım’ı Ordu’da evlatlık edinen ve İkbal ismini veren liman reisi deniz binbaşısı Salim Bey sonradan Heybeliada’daki Deniz Lisesi’ne müdür olarak atanmıştır. Abdülaziz Efendi küçük yaşlarda ağabeylerinin peşinden İstanbul’a göç edip muhtelif yerlerde çalıştıktan sonra Heybeliada’daki lisede bahçıvanlık ve iaşe memurluğu yapmaya başlamıştır. Lisenin müdürü, dürüstlüğünden ve çalışkanlığından memnun kaldığı 32 yaşındaki bu gençle 13 yaşındaki evlatlık kızı İkbal’i 1913’te evlendirmiş, ilk çocukları vefat etmiş, ikinci çocukları Mehmed Nusret 1915 yılı Aralık ayında Heybeliada’da dünyaya gelmiştir. Aile fazla geçmeden Kasımpaşa’daki Yahya Kâhya Mahallesi’ne taşınmış, Nusret’in çocukluğu da burada geçmiştir. Babası Abdülaziz Efendi çalışkan ve kabiliyetli biri olmasına rağmen okul bitirmemiş olmanın engelini ömrü boyunca hissetmiş, devlet memuriyetine girip düzenli bir gelir elde etme imkânı bulamamıştır. Annesi ise hastalıklardan başını kaldıramamış, 26 yaşındayken vefat etmiştir. Aziz Nesin annesinin kabir taşı hakkında da hatıralarında bilgi verir. Mezarlıktan buldukları süslü bir kadın mezar taşının isim kısmını kazımışlar ve iptidai bir şekilde Hanife yazmışlardır.

    Aynî Ali Baba Tekkesi
    Abdülaziz Efendi Kasımpaşa’da aynı isimli sokakta bulunan Aynî Ali Baba Tekkesi’ne bağlı bir derviştir. Bağdatlı Şeyh Muhammed el-Ensarî tarafından1904 yılında tesis edilen tekkede Rıfaiyye ve Kadiriyye usulü tatbik edilmektedir. Babası Abdülaziz Efendi’yle katıldığı zikirler, tekkede karşılaştığı şeyh ailesi ve dervişler Mehmet Nusret’in çocukluk hatıralarında önemli bir yer tutar. Bu tekkenin şiş, kılıç gibi aletlerle burhan çıkarma merasimleri yurt dışından gelen seyyahların gezi yazılarına konu edilmiştir.

    AzizNesin_2-Aziz Nesin’in annesi Hanife Hanım’ın mezar taşı
    Aziz Nesin’in annesi Hanife Hanım’ın mezar taşı.

    Bulgar seyyah Peter Datcheef 1925 sonbaharında yanından geçerken kulak misafiri olup girdiği hayli harap vaziyetteki ahşap tekkede dervişlerin coşkulu zikirlerine şahit olmuştur (Peter Datcheff, Bir Bulgar Seyyahın Gözüyle Bilinmeyen İstanbul, İBB Kültür A.Ş. Yayını, 2018). Gözlemlerini anlatırken 7-8 yaşlarında bir çocuğun hep aynı yönde dönmeye devam ederek sema ettiğinden bahseder. O yıllarda tekkenin küçük dervişlerinden olan Aziz Nesin de gördüklerini şöyle anlatmaktadır: “Tekke’nin Semahanesinde zikrediyoruz. Ben de zâkirlerdenim. Üstümde bir beyaz entari, bir hırka, başımda tepesi tuğralı bir arakıye. Zikrederken coşuyoruz. Bu coşkulu havanın anlatılması zor. Semahanenin ortasında on kadar derviş dönüyor durmadan. Ben de bu dönenler arasındayım. İnsan döne döne uçacak, yerden ayakları kesilip göklere yükselecekmiş gibi oluyor. Alışmaktan olsa gerek, bu dönmelerin hiçbirinde gözlerim kararmadı, başım dönmedi, sendelemedim. Ortada on kadar derviş, entarilerinin etekleri uçuşup havalanarak dönerlerken, başka bir on-on beş derviş yanaklarına şiş batırıyorlar. Bunlar, kimi köşeli, kimi yuvarlak, uçları sivri, başları topuzlu şişler. Topuzlar süslü ve işlidir ve sarkan ince zincirleri vardır. Bu topuzlu şişleri dervişler yanaklarına sokarlar, ağzın içinden batırılan şişin ucu yanağın dışından çıkar. Böylece yanakları şişli olarak döner, zikrederler. Bir tanesiyle yetinmeyip, iki yanağına iki şiş, dahası üç şiş birden batıranlar da vardı. Şişin battığı yerden kan çıkmaz.”

    AzizNesin_3-Aynî Ali Baba Tekkesi’nin İstanbul’un işgal dönemindeki fotoğrafı
    Aynî Ali Baba Tekkesi’nin İstanbul’un işgali dönemindeki fotoğrafı.

    Aziz Nesin’in babası Abdülaziz Efendi, oğlunu da yanına alıp gittiği bir cuma namazında çok güzel Kur’an okuyan bir kişiyle karşılaşır. Orada tanıştığı ve evine davet ettiği Geredeli Ali Galip, küçük Nusret’in uzun seneler hem özel hocası hem de hayat rehberi olacaktır. Aynî Ali Baba Tekkesi’nin dervişleri arasına dâhil olan ve tekke hücrelerinden birinde kalan Ali Galip’ten okuma yazma, hat sanatı, matematik, geometri, Arapça ve Fransızca dersleri alan Aziz Nesin, “Galip Amca olmasaydı beni okutup yetiştirmeseydi, ben bugünkü ben olamazdım.” cümlesiyle hissiyatını dile getirir. Henüz 8 yaşında hafız olan Nusret, Kasımpaşa Cami-i Kebîri’nde öğle namazlarında mukabele okur. Nihanî mahlasıyla şiirler yazan Ali Galip tekkedeki zikirlerde ve sonrasında kurulan sohbet meclislerinde bilgisi ve görgüsüyle mühim bir şahsiyet olarak göze çarpar. Bu kadar donanımlı bir kişi olan Galip amcasının yüksek memur tanıdıklarının birçok vaadine rağmen bir mektepte öğretmenlik işi bulamaması, izbe köşelerde ikamet etmek mecburiyetinde kalması ve geçimini temin edecek bir para kazanıp Gerede’deki yaşlı annesini yanına getirip bakamaması Aziz Nesin’in hatıralarında hüzünle anlatılır.


    “küçük derviş aziz nesin’in de aralarında bulunduğu tekkenin dervişleri toplanıp 19 ekim 1922 günü istanbul’a giriş yapan refet paşa komutasındaki türk ordusunu karşılamaya giderler. bu muhteşem merasim için birçok tekkeden gelen farklı renkteki hırka ve başlıklarıyla dervişler sultanahmet meydanı’nda bu güzel hadiseye şahitlik ederler.”

    Torunu Vesile Hanım’dan dinlediğime göre Şeyh Muhammed el-Ensarî, tekkelerin 1925’te kapatılması sonrasında sırtına bir küfe vurmuş, önce kaldırılan mezarlıktan ağaç kökleri çıkararak hamama satmış, bitince hurda toplamaya başlamış, “Şeyh Baba çıldırdı.” sözlerine kulak asmayarak ailesinin iaşesini temine gayret etmiştir. Şeyh Muhammed el-Ensarî’nin eşlerinden Şanver Hanım’ın çocuğu olmamış, tekkenin idaresiyle ilgilenmiştir. Diğer eşi Vesile Hanım ise sessiz bir kişilik olup Aziz ve Muhyiddin isimli iki oğlu vardır. Aziz Nesin’in anlattığına göre büyük oğlu Aziz, Kuvâ-yı İnzibatiye’ye katılmış, işgal sona erip Türk ordusu İstanbul’a girince Avrupa’ya kaçmış, tekkede öğrendiği yanağa şiş batırma, tığ batırma, keskin kılıçla dil delme, keskin kılıç üstüne yatma, ağzındaki ateşte yumurta pişirme gösterileriyle bir Türk fakiri olarak ün kazanmıştır. Şeyh Muhammed el-Ensarî’nin küçük oğlu Muhyiddin ise askeriyeye girmiş, İstiklal Harbi’nde cephede bulunmuş, İstiklal Madalyası’na layık görülmüştür. Muhyiddin Ensarî, 1925’te tekkeler seddolununca (kapatılınca) Vakıflar İdaresi’nce oda oda kiraya verilen tekkeyi kıdemli binbaşı rütbesindeyken emekliye ayrılınca 1955-57 arasında boşalttırmış, emekli ikramiyesiyle tamir ettirip camiye dönüştürmek suretiyle yeniden ibadete açmıştır. 1972 yılında Yunus Emre albümünü hazırlayan Ruhi Su, Aziz Nesin’in tavsiyesiyle Aynî Ali Baba Tekkesi’ne giderek Şeyh Muhyiddin Ensarî’den meşk etmiştir.

    Küçük derviş Aziz Nesin’in de aralarında bulunduğu tekkenin dervişleri toplanıp 19 Ekim 1922 günü İstanbul’a giriş yapan Refet Paşa komutasındaki Türk ordusunu karşılamaya giderler. Bu muhteşem merasim için birçok tekkeden gelen farklı renkteki hırka ve başlıklarıyla dervişler Sultanahmet Meydanı’nda bu güzel hadiseye şahitlik ederler.

    Aziz Nesin’in anlattığına göre babası Abdülaziz Efendi, Sultan Abdülhamid’i çok seven hilafet yanlısı biri olup tekkeleri kapattığı için Mustafa Kemal Paşa’ya tepkili idi. Ancak İstiklal Harbi döneminde ailesini İstanbul’da bırakıp cepheye koşmuş, Anadolu’nun işgalden kurtarılması için mücadele etmiştir. Alın teriyle ailesini geçindirmek için sebze yetiştirip satan, yazdığı kitaplar sebebiyle hapse girdiği zamanlarda çocuklarına bakan bu fedakâr babayı Aziz Nesin, “Dünyaların en iyi babası benim babamdır.” diye yâd eder. Diğer yandan Galip amcası, Mustafa Kemal’e saygı duyan biridir. Tekkesine bağlı bir derviş olmanın yanı sıra Cumhuriyet’in ilanı sonrasında bir ümitle öğretmenlik yapabilmek için çırpınır. Fakat çaldığı kapılardan bir türlü olumlu cevap alamaz ve perişanlık içerisinde hayatını idame ettirmeye çalışır.

    Hallac Baba Tekkesi
    Küçük Aziz Nesin bir yandan Galip amcasından dersler alırken bir yandan da birlikte başka tekkelerin zikir meclislerine de katılır. Üsküdar’daki Hallac Baba Tekkesi bunlardan biridir. Buranın şeyhi olan Sadeddin Nüzhet Ergun, sonradan Kuleli Askerî Lisesi’nde Aziz Nesin’in hocası olacaktır.

    AzizNesin_4-Yıkılmadan evvel Hallac Baba Tekkesi Halil Rüştü İlkokulu’nun yanındaydı
    Yıkılmadan evvel Hallac Baba Tekkesi, Halil Rüştü İlkokulu’nun yanındaydı.
    FOTOĞRAF: İBRAHİM HAKKI KONYALI ARŞİVİ

    Beykoz, Sütlüce’de Halvetî Tekkesi
    Gittikleri bir başka tekke ise Beykoz’un Sütlüce mevkiindedir. “Gördüğüm en kalabalık tekke orasıydı. Dervişler sabaha kadar zikretmişler, Yunus’tan, daha başka ululardan ezgiler söylemişlerdi. Kalabalık bahçeye taşmıştı. Bir geniş gövdeli ağacın altında uyumuştum. Altımda posteki, üstümde bir derviş abası vardı. Ertesi gün oradan dönmüştük.” diye anlattığı fakat ismini vermediği bu mekânın Gözlüklü Ahmed Efendi tarafından tesis edilmiş Halvetî-Şa’banî dergâhı olduğunu tahmin ediyorum. Günümüzde askerî arazi içinde bulunan bu tekkenin sadece haziresi kalabilmiştir.

    Tekirdağı’ndaki Tekke
    Bir başka gün de Galip amcasıyla Tekirdağı’na giderek oradaki bir tekkede konaklarlar. Tekkenin şeyhi olan zat dava vekilliği yapmaktadır ve Galip amcasına bir iş bulunması konusunda yardımcı olacaktır. Fakat buradan da eli boş dönülür.

    AzizNesin_5-Kadızade Tekkesi’nin 1930’da Süheyl Ünver tarafından çizilen resmi
    Kadızade Tekkesi’nin 1930’da Süheyl Ünver tarafından çizilen resmi.

    Kadızade Tekkesi
    Bu defa Nesin ailesi Seyyid Ömer Mahallesi’ndeki Kadızade Tekkesi’ne taşınır. Tekkeler kapanmış, buranın şeyhi Naci Sıral, Defterdarlık’ta şube müdürlüğü yapmaktadır. Abdülaziz Efendi tekkenin bahçesinde yetiştirdiği sebzeyi satarak maişetini temin etmeye çalışırken küçük Nusret de Şeyh Naci Efendi’nin koyunlarından sağılan sütü Bayezid’deki bir dondurmacıya götürüyordu. Çorum, Erzurum, Aydın, Siirt ve Bilecik defterdarı olarak görev yapıp 1945 yılında emekliye ayrılan Kadirî Şeyhi Mehmed Naci Sıral’ın Kurtuluşlar Yükselişler isimli bir şiir kitabı bulunmaktadır.

    Uzun Yusuf Mahallesi’ndeki Tekke
    Oturdukları ev başkasına kiraya verilince Nesin ailesine yine yol görünür. Uzun Yusuf Mahallesi’nde yine bir tekkenin meşrutası kiralanır. Yanında haziresi bulunan bu tekkede, ev sahibeleri tekkenin şeyhinin kız kardeşi idi. Bir süre sonra Abdülaziz Efendi sur dibinde bir arsa bulup derme çatma bir kulübe yapar ve bahçesinde sebze yetiştirip satmaya başlar.

    Kara Baba Tekkesi
    Aziz Nesin, Davut Paşa Ortaokulu’ndayken arkadaşlarından biri olan Hilmi ile sonradan daha samimi olur. Aziz Nesin, Kuleli Askerî Lisesi’nde okurken tatil günleri Hilmi’nin babasının şeyhi olduğu Kara Baba Tekkesi’ne yatıya gider. Hilmi Karababa tahsile devam etmemiş, bir dişçinin yanında çalışmaktadır. Çemberlitaş’taki Rıfaî tekkesinin şeyhi Ali Haydar Efendi, Sultan Abdülhamid’in müezzinbaşılığını yapmış, İstiklal Harbi esnasında İstanbul’dan Anadolu’ya silah kaçırılmasına yardımcı olmuştur. Cumhuriyet’in ilanı sonrasında Tuz İnhisarı İdaresi’nde levazım müdürlüğü yapmış, ardından Balıkhane’de muhasebeci olarak çalışmıştır. Aziz Nesin’in anlattığına göre egzamadan ötürü kısa sakalını kesmiyordu. O dönemin bürokrasisi gericilik sayıp sakalını kestirmek isteyince onurlu bir insan olan Haydar Efendi emekliliği tercih etmiş ve iki sene sonra cilt kanserinden 1935’te vefat etmiştir. Kara Baba Tekkesi yakın zamanda restorasyon geçirmiş olup günümüzde de mevcuttur. #

    AzizNesin_6-Kara Baba Tekkesinin günümüzdeki hali (Fotoğraf- Mehmed Akif Köseoğlu, 2023)
    Kara Baba Tekkesi’nin günümüzdeki hâli.
    FOTOĞRAF: MEHMED ÂKİF KÖSEOĞLU, 2023