lâgarî hasan çelebi, hezarfen ahmed çelebi gibi simaları ve meziyetlerini evliya çelebi olmasaydı bilemeyecektik. restorasyon uzmanları bugün yok olmuş birçok tarihî eserin mimari yapısını tasarlarken evliya çelebi’nin yazdıklarından yararlanıyor. müslüman seyahatname yazarlarının derviş meşrep kişilerden oluşması tekkeler arasındaki çok geniş iletişim ağı dikkate alınınca şaşırtıcı olmasa gerek. âşıkpaşazâde derviş ahmed âşıkî seyahatname yazarı olmasa da çok yer görmüş, çok kişi tanımış ve bunları tarih kitabına yansıtmıştır.
Heredotos’tan Marco Polo’ya, İbn Battuta’dan Evliya Çelebi’ye, Pirî Reis’ten Seydî Ali Reis’e seyahatname yazarları gezdikleri ülkelerdeki toplumların kültürlerini ve mimari eserlerini anlatırken farklı coğrafyalardaki tarihî gelişmelerden de bizleri haberdar ederler. Âşıkpaşazâde ismiyle bilinen Derviş Ahmed Âşıkî de Çorum’dan Mekke’ye, Üsküp’ten İstanbul’a yaptığı seyahatlerde hep tarihin kırılma noktalarına tanıklık etmiş ve bunları hayatının son devrinde yazıya dökmüştür.
Anadolu’da Etkili Bir Aile
Derviş Ahmed, birçok meşhur şahsiyet yetiştirmiş bir aileye mensuptur. Türkmen aşiretlerini teşkilatlandırarak Anadolu Selçuklu Devleti’ni yıkılışa sürükleyecek Babaîler İsyanı’na liderlik eden Baba İlyas Horasani, Derviş Ahmed’in büyük dedesidir. Baba İlyas, Dede Garkın’ın, o da Vefaiyye tarikatının kurucusu Ebu’l-Vefa el-Bağdadî’nin halifesidir. 1240 yılında Amasya’da idam edilen Baba İlyas’ın birçok müridi kılıçtan geçirildiği hâlde kundaktaki oğlu Muhlis hayatta kalmış ve neslinin devamı böylece gerçekleşebilmiştir. Şerefeddin Hoca, Çat (bugün Amasya’nın İlyas) köyündeki evden gizlice Köre Kadı’nın evine kaçırıp kimliğinden kimseye bahsetmeden Muhlis’i yedi yıl boyunca okutmuştur. Ardından Mısır’a götürülerek Memlük Sarayı’nda yetiştirilen Muhlis, Anadolu’ya geldikten sonra Karamanoğulları’yla beraber Anadolu Selçuklu hükümdarlarına karşı mücadele vermiştir. 1273 yılında Konya’yı ele geçiren Muhlis Paşa, burayı altı ay kadar idare ettikten sonra Karamanoğlu Mehmed Bey’e bırakmıştır. Muhlis Paşa, Şeyh Edebali gibi Vefaiyye mürşitleriyle Osman Gazi’nin yanına gidip gazalara katılmıştır.
Muhlis Paşa’nın oğlu Âşık Paşa 1272 yılında doğmuştur. 1330’da tamamladığı Garibname isimli eser, bilinen en eski Türkçe mesnevidir. 1332 yılında vefat eden Âşık Paşa’nın türbesi Kırşehir’dedir. Oğlu Elvan Çelebi, Çorum’un Mecitözü kazasına bağlı Elvançelebi köyünde bir tekke tesis etmiş, Baba İlyas’tan Âşık Paşa’ya kadar atalarının menkıbelerini anlatan Menâkıbü’l-Kudsiyye isimli eserini 1358’de kaleme almıştır. Bu kitap sayesinde Anadolu’daki Türkmen aşiretlerinin inançları, Babaîler İsyanı ve Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkılış devrine ilişkin çok aydınlatıcı bilgiler elde edilmiştir.
Derviş Ahmed, Elvan Çelebi’nin kardeşi Şeyh Süleyman’ın torunu olup 15. yüzyıl sonlarında Elvançelebi köyündeki tekkede dünyaya gelmiştir. Aile büyüklerinin devlet idarecileriyle yakın ilişkiler içinde oluşu, Derviş Ahmed’in kader çizgisinde belirleyici olmuştur. 1402 yılında Yıldırım Bayezid’in Ankara Savaşı’nda Timur’a yenilmesi sonucu çıkan taht mücadelesinde Derviş Ahmed’i sonradan mutlak hâkimiyeti kazanacak Çelebi Mehmed’in yanında görüyoruz.
Âşıkpaşazâde Tarihi’nin Yazılış Hikâyesi
Âşıkpaşazâde yaşlılık döneminde dostlarının kendisine gelerek Osmanoğulları’nın tarihi ve başlarından geçen hikâyeleri sormaları üzerine Menâkıb adını verdiği kitabı yazmıştır. Babası Şeyh Yahya’dan atası Vefaî şeyhlerinden Baba İlyas’a kadar soyunu tanıtarak sözlerine başlayan Derviş Ahmed, Çelebi Mehmed’le çıktığı sefer esnasında Geyve’de hastalanınca Orhan Gazi’nin imamı İshak Fakı’nın oğlu Yahşi Fakı’nın evine misafir olur. Yahşi Fakı, Süleyman Şah’ın Anadolu’ya gelişinden Yıldırım Bayezid devrine kadarki olayları anlattığı bir kitap yazmıştır. O güne kadar böyle detaylı bilgiler içeren Türkçe bir tarih kitabı yoktur. Sonradan sırra kadem basacak bu kitabı okuyan Âşıkpaşazâde, hafızasını bir buçuk asırlık bilgilerle zenginleştirir. Sıradan bir Anadolu köylüsü değil, Anadolu’daki siyasi gelişmelerin hep içerisinde bulunmuş bir aileden geliyordu. Babasının amcası Elvan Çelebi’nin Menâkıbü’l-Kudsiyye’sinden de birçok tarihî hadiseye aşinaydı muhtemelen. Yahşi Fakı’nın kitabındaki bilgiler, tanıştığı tarihî şahsiyetlerden öğrendikleri ve kendi başından geçen olaylar Âşıkpaşazâde’nin kitabının kaynaklarını oluşturmuştur. Ankara Savaşı’ndaki olayları anlatırken muhataplarının, “Sen o savaşta değildin, bunları kimden duyup anlatıyorsun?” sorusuna karşılık hem Çubuk Ovası’ndaki muharebede hem de Yıldırım Bayezid’in Akşehir’de vefat ettiği sırada yanında bulunan Koca Nâib’den öğrendiğini bildirmiştir.
36 mı 38 mi Padişah Var?
Yıldırım Bayezid’in 1402’de esir düşmesinden sonra en büyük oğlu Emir Süleyman otoriteyi temin etmiş, 8 sene iktidarı elinde bulundurmuştur. 1410’da Musa Çelebi Edirne’yi ele geçirmiş ve 3 sene tahtta kalmıştır. 1413’te ise Çelebi Mehmed, Musa Çelebi’yi öldürtüp tahta oturduktan sonra Simavna Kadısıoğlu Bedreddin’i İznik’e göndermiştir. Onun kethüdası Börklüce Mustafa Aydın, Karaburun’a gidip birçok kişiyi kendisine bağlayıp “nebi” ve “veli” dedirtince ordu üzerine yürümüş ve isyanı bastırmıştır. İznik’ten İsfendiyar vasıtasıyla Karadeniz’e açılan ve Eflak diyarına ulaşınca etrafına insanlar toplayan Şeyh Bedreddin de yakalanıp idam edilmiştir. Bu bilgileri bize ulaştıran birinci elden kaynak Âşıkpaşazâde’dir. Osmanlı tarihçileri Osmanlı’da 36 padişah olduğunu yazıp Emir Süleyman ve Musa Çelebi’yi nedense göz ardı ederler. Hâlbuki 38 padişah tahta çıkmıştır.
Çelebi Mehmed 1421’de vefat edip yerine II. Murad gelince Yıldırım’ın Ankara Savaşı sonrası kaybolan oğlu Mustafa olduğunu iddia eden bir kişi etrafına topladığı beylerle Edirne ve Gelibolu’yu ele geçirir. Bu esnada Sultan Murad’a bağlı paşalar Düzmece Mustafa’ya karşı kullanmak üzere Tokat hapishanesinden Mihaloğlu’nu çıkarırlar. Uluabad’a doğru yola çıkarken Elvan Çelebi Tekkesi’ne uğrayıp Âşıkpaşazâde Derviş Ahmed’i de yanlarına alırlar. Böylelikle tarihçimiz yine çok önemli bir olaya şahit olacak, Düzmece Mustafa’nın bu hamleden sonra Gelibolu’ya kaçışını, Kızılağaç Yenicesi’nde yakalanışını ve Edirne’de idamını tarihe not düşecektir.
II. Murad’la Katıldığı Seferler
Elvan Çelebi Tekkesi’nde ikamet ederken 1438’de Mekke’ye giden Derviş Ahmed, hac vazifesi için orada bulunan Üsküp kumandanı İshak Bey’le tanışmış, onunla birlikte Üsküp’e geçerek Rumeli’nde birçok savaşa katılmıştır. Sultan II. Murad’ın tahtı oğlu Mehmed’e bırakarak Manisa’da inzivaya çekilmesi sonrasında Karamanoğulları’nın kışkırtmasıyla Macarlar, Osmanlı’ya savaş açmışlardı. Sultan Murad yeniden idareyi ele alıp 1444’te Varna’da, 1449’da Kosova’da Haçlı birliklerini yenilgiye uğratmıştır. Kosova Savaşı’ndaki gayretlerinden dolayı Âşıkpaşazâde ve Derviş Akbıyık, Padişah tarafından birer atla ödüllendirilmişlerdir. Âşıkpaşazâde detay vermese de sözü edilen Derviş Akbıyık’ın Hacı Bayram Velî’nin halifesi olması muhtemeldir.
II. Murad’ın vefatına dair de ilginç bir anekdot anlatır Âşıkpaşazâde. Edirne’de Ada Köprüsü civarına yaptığı geziden dönen Sultan, bir dervişle karşılaşır. Bursa’daki Emir Sultan’ın müridi olan bu derviş, Padişah’a hitaben, “Hey Murad Han! Tövbe et, vaden yakın kalmıştır. Fena sarayını terk edip Beka sarayına gidersin.” diye seslenerek ölüm vaktinin yaklaştığını haber verir. Yanındaki İshak Paşa ve Saruca Paşa’yı tanık tutarak işlemiş olduğu günahlardan tövbe eden Sultan Murad saraya dönünce başına ağrı girer ve üç dört gün içerisinde hayatını kaybeder.
İstanbul’un Fethi ve Şehrin Yeniden Yapılandırılması
Diğer savaşları uzun uzadıya yazan Âşıkpaşazâde İstanbul’un fethini kısa anlatmıştır. Burada verdiği en önemli detay ise Bizans hükümdarının Sultan Mehmed’i ikna etmesi için balığın karnına doldurduğu paraları Halil Paşa’ya göndermesi hadisesidir. Fethin ertesi günü Halil Paşa veziriazamlıktan azledilmiş, 40 gün sonra da idam edilmiştir. Etrafındaki birçok devlet adamı karşı çıkmasına rağmen Molla Güranî ve Bayrami Şeyhi Akşemseddin’in teşvikiyle kuşatmayı sürdüren Sultan Mehmed yüzyıllarca süren Bizans İmparatorluğu’na son verip İstanbul’u fethetmiştir.
İstanbul’un fethi sonrası şehrin imarı, Âşıkpaşazâde’nin üzerinde durduğu konulardandır. Yılların ağır yüküyle harabeye dönen şehri yeniden ayağa kaldırmak için Anadolu’ya elçiler gönderilip göç edeceklere evler, bahçeler verileceği duyurulur. Pek kimse gelmeyince bu defa birçok şehirden aileler zor kullanılarak İstanbul’a getirilir. Şehre yerleşen bu aileler imar hareketine girişmişken kendilerinden kira talep edilince maddi sıkıntıya düşüp tekrar Anadolu’ya kaçanlar olmuştur. Fatih Sultan Mehmed’in yakın adamlarından Kula Şahin, “Devletlü Sultanım, atan deden bunca memleketler fethettiler, hiçbirine mukataa [kira] koymadılar. Sultanıma layık değildir.” diye tavsiyede bulununca bu uygulamadan vazgeçilir. Tam bu noktada Âşıkpaşazâde önemli bir bilgi verir.
İstanbul’un Türkleşmesinden rahatsız olan Bizans’ın eski halkından bazı kişiler Rum Mehmed Paşa’ya gelerek, “Türkler bu şehri yeniden imar ederek atanın ve bizim topraklarımızı elimizden alıyorlar. Sen Padişah’a yakınsın. Halkın bu yeniden yapılandırma faaliyetinden vazgeçmesi için gayret göster.” diye şikâyet edince Paşa da, “Evvelce koyulan kiraları tekrar getirirsek halk mülk edinmekten vazgeçer, harabeye dönecek şehir yine bizim elimizde kalır.” diye cevap verir. Eski Bizans halkıyla Paşa arasında geçen bu görüşmeyi Âşıkpaşazâde, Rum Mehmed Paşa’nın dışarıya Müslüman görünmekle beraber gerçekte “gizli bir kâfir” oluşuna bağlar. Âşıkpaşazâde, Rum Mehmed Paşa’nın Karaman ve Konya’dan aşırı sayıda aileyi sürmesindeki gayenin de İstanbul’un intikamını alıp Müslümanları incitmek olduğunu yazar. Rum Mehmed Paşa’nın sonraki dönemdeki icraatları neticesinde azledilip idam edilmesi Âşıkpaşazâde’nin değerlendirmelerinin isabetli olduğunu göstermektedir.
Âşıkpaşazâde hatalı işler yapıldığında devlet adamlarına karşı sözünü esirgemeyen bir kişi olarak karşımıza çıkar. Vakıfların hükümlerini bozup Padişah’ın hazinesine dâhil etmesi sebebiyle Nişancı Karamani Mehmed Paşa için çok ağır ifadeler kullanır. Âşıkpaşazâde, “Hz. Muhammed son peygamber olduğu hâlde onun koyduğu hükmü nasıl kaldırırsın?” diye sual edince Mehmed Paşa tarafından azarlanmıştır.
15. yüzyılın son çeyreğinde vefat eden Âşıkpaşazâde Derviş Ahmed Âşıkî İstanbul’da dedesinin adına yaptırdığı caminin arkasındaki türbede yatıyor. Kitabesi bulunmadığı için vefat tarihi tam olarak bilinmiyor. Fakat yazmış olduğu tarih kitabı Osmanlı’nın kuruluş devrine dair birçok karanlıkta kalmış olayı aydınlatıyor. #


























