Yazar: Kerem Yalçıner

  • Görünenin ötesindeki Osman Hamdi Bey

    Görünenin ötesindeki Osman Hamdi Bey

    Türk sanat tarihinin öncü ve en önemli isimlerinden Osman Hamdi Bey’in Sakıp Sabancı Müzesi resim koleksiyonunda yer alan altı tablosu, x-ışınları, kızılötesi gibi tekniklerle detaylı bir şekilde karşılaştırmalı olarak incelendi. Bu eserlerin geçirmiş olduğu restorasyon çalışmalarına, sanatçının üretim ve eserlerine dair her ayrıntı ilk defa bilimsel yöntemlerle ortaya çıkarıldı.

    Görünenin Ötesinde (Osman Hamdi Bey), 31 Aralık’a kadar, Sakıp Sabancı Müzesi, İstanbul, (sakipsabancimuzesi.org).

    Türk sanat tarihinin öncü ve en önemli isimlerinden Osman Hamdi Bey’in Sakıp Sabancı Müzesi koleksiyonunda yer alan altı tablosu, Bank of America Merrill Lynch ‘Sanatı Koruma Projesi’ kapsamında mercek altına alındı. Böylece 2010’dan itibaren tarihsel veya kültürel öneme sahip ve yokolma tehlikesi altındaki eserleri korumayı amaçlayan, 30 farklı ülkenin müzelerinde gerçekleşen 120’den fazla koruma projesine Türkiye’den de ilk defa bir sanatçının eserleri dahil oldu.

    Osman Hamdi Bey tabloları üzerine konservasyon ve bilimsel araştırmalar alanında yapılmış çalışmaların ilki ve en ayrıntılısı olan proje 2016’da başladı. İki yıllık sürecin sonunda tamamlanan “Osman Hamdi Bey Tablolarının Bilimsel Analizleri ve Konservasyonu” projesinin bulgularına dayanan bu sergide onun “Vazoda Çiçekler”, “Kuran Okuyan Hoca”, “Kokona Despina”, “Naile Hanım Portresi”, “Arzuhalci” ve “Cami” adlı tabloları karşılaştırmalı olarak ele alındı.

    Eserlerin bilimsel analizlerine kapsamlı bir bakış sunan projede ilk olarak x-ışını görüntüleme tekniğiyle, tablolarda uygulanan eski restorasyon işlemleri, ağır metal içeren boyaların yerleri ve çıplak gözle görülmeyen alt katmanlardaki bulgular incelendi. Osman Hamdi Bey’in, eserlerine boyayı uygulamadan önce karakalemle yaptığı eskizler, boyama teknikleri, eserlerin geçirdiği dönüşüm bu süreçte ortaya çıktı. Bu adımın ardından sanatçının kullandığı malzemelerin yapısını, rengini, boya katmanlarını ve dokusunu incelemek üzere kimyasal analiz çalışmaları yürütüldü. Altı tablonun tuval bezlerinin organik yapıları, kızılötesi spektroskopisi (FTIR) ile incelendi ve veriler, temel bileşenler analizi (PCA) metoduyla sınıflandırılarak özellikleri belirlendi.

    Restorasyon çalışmalarını izleyicilere aktarmayı hedefleyen sergi için yapılan araştırmaların sonucunda, sanatçının sıklıkla kullandığı pigmentlerin türlerinin yanı sıra boya uygulama tekniğinde de gözle görülemeyen ayrıntılar ortaya çıkarıldı. Eserlerindeki keskin ve yumuşak fırça darbeleri belirlendi ve resme başlamadan önce tuval üzerinde yaptığı çalışmalarla ilgili bilgilere ulaşıldı. Osman Hamdi’nin malzeme kullanımında gösterdiği özene, yaşadığı dönem için pahalı bulunan materyalleri tercih etmesine, boya uygulamadan önce yaptığı ayrıntılı çalışmalara dair düşünceler bu projeyle birlikte bilimsel olarak doğrulandı.

    Eserlerde çıplak gözle görülemeyecek ayrıntıların keşfi, Osman Hamdi Bey’in Sakıp Sabancı Müzesi Koleksiyonu’nda bulunan eserlerinin sanat tarihi açısından yeniden değerlendirilmesi için de bir zemin oluşturdu.

    Sergide Osman Hamdi Bey’in eserleri x-ışınları ve kızılötesi teknikleriyle incelenerek orijinal eserlerde çıplak gözle görülmeyen ayrıntılara yer verildi.

    SERGİ

    Neolitik Çağ’dan Selçuklu dönemine Anadolu’nun mirası

    Çağlar boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapmış olan Anadolu toprakları, zengin bir mirasın da sahibidir. Yaklaşık 9 bin yıl öncesinden başlayarak sırasıyla Neolitik, Kalkolitik, Tunç, Demir, Yunan, Roma, Bizans ve Selçuklu dönemlerine dek uzanan Anadolu’daki “Toprağın Mirası” kronolojik bir izlemle sergilenerek ziyaretçilere geçmişin gündelik hayatından bir kesit sunuluyor. Rezan Has Müzesi’nin geniş arkeoloji koleksiyonunda bulunan yaklaşık 300 eserden oluşan seçkide antik dönemlerde insanların gündelik hayatlarında kullandıkları yemek pişirilen, şarap ve zeytinyağı muhafaza edilen kaplardan, Tanrılara sunulan adaklara kadar çok geniş yelpazede bir envantere yer veriliyor. Bu sayede çeşitli yerleşim yerlerinden, tapınaklardan, mezarlıklardan ve doğal çevreden elde edilen bu bulgularla, burada yaşamış medeniyetlerin günlük alışkanlıkları, sosyal ilişkileri ve inançları da irdeleniyor.

    Toprağın Mirası, 31 Ekim’e kadar, Rezan Has Müzesi, İstanbul, (rhm.org.tr).

    İp delikli çömlek, pişmiş toprak, Neolitik dönem, M.Ö. 7500 – 5500.

    Gümüş buhurdan, Akhamenid dönem, M.Ö. 6-5. yüzyıl.

    SERGİ

    İtalyan merceğinden Bizans izleri

    Yitik İmparatorluğu Resmetmek: İtalyan Merceğinden Anadolu’daki Bizans Sanatı, 1960-2000, 31 Aralık’a kadar, ANAMED Kemerli Galeri, İstanbul, (anamed.ku.edu.tr).

    Roma’daki Sapienza Üniversitesi’nin Bizans Sanatı Tarihi Dokümantasyon Merkezi’nden (Centro di Documentazione di Storia dell’Arte Bizantina – CDSAB) fotoğraf ve arşiv materyalleri “Yitik İmparatorluğu Resmetmek: İtalyan Merceğinden Anadolu’daki Bizans Sanatı, 1960–2000” sergisi sayesinde tarihseverlerle buluşuyor. Küratörlüğünü Livia Bevilacqua ve Giovanni Gasbarri’nin üstlendiği sergi, İtalyan araştırmacıların Anadolu’nun dört bir köşesinde Bizans’ın izlerini takip etmelerine ve kimi ilk kez araştırmalara konu edilmiş Bizans anıtları üzerine incelemelerine odaklanıyor. Anadolu’daki Bizans sanatı araştırmalarına önemli katkılarda bulunan İtalyan sanat tarihçilerinin titizlikle yürüttüğü çalışmalar sonucunda Roma’dan Doğu’ya uzanan tarihi güzergâh izlenerek yitik bir imparatorluğun parçaları yeniden keşfediliyor.

    1960’lı yıllardan başlayarak Doğu Akdeniz bölgelerinde Sapienza ekibi tarafından yürütülen inceleme gezileri sırasında toplanan ve coğrafi alanlara göre sınıflandırılan 35 binin üzerinde görsel malzeme (basılı fotoğraf, slayt, negatif, harita, çizim) bazıları kökten dönüşüme uğramış, hatta tahrip olmuş anıt ve eserlerin hikâyesini de inceleme fırsatı veriyor. Arşivde İstanbul ve Ermenistan’daki eserlere ait belgelerin yanısıra Türkiye, Suriye, İsrail, Ürdün ve Mısır’ı da kapsayacak şekilde Bizans Yakın Doğusu ile ilgili görsel belgeler ve bunlarla birlikte gravürlü el yazmalarına adanmış bir grup malzeme de yer alıyor.

    Sergide yer alan CDSAB belgeleri hem fotoğraflanan Bizans anıtları açısından hem de İtalyan saha araştırmacılarının başarıları bakımından çok değerli bir tarihsel kaynak niteliğinde.
  • Cazın İstanbul hâli

    Cazın İstanbul hâli

    Bu yıl 25.’si düzenlenecek İstanbul Caz Festivali, çeyrek asırlık ömrüyle dünya ve özellikle Avrupa cazının Türkiye’de tanınmasında önemli bir rol üstlendi. 1994’ten bugüne dünya standartlarında bir caz etkinliği haline gelen festivalin en önemli isimlerinden İKSV Genel Müdürü ve 1994-2002 arasında festivalin direktörlüğünü üstlenen Görgün Taner, yirmi dört yılın kısa hikayesini anlattı.

    Son 25 yılda 700’den fazla konser, 5200’ün üzerinde sanatçı ve 730 bine yakın seyircisiyle Avrupa’nın en canlı ve geniş çerçeveli müzik festivallerinden bir haline gelen İstanbul Caz Festivali, bugü- ne kadar Herbie Hancock, Eric Clapton, Keith Jarrett, Joan Baez gibi efsane sanatçıları Türkiye seyircisiyle buluşturmasının yanısıra birçok yerli ve yabancı sanatçının kariyerlerinde önemli bir basamak oldu. İlk tohumları 1984’te atılan bu festival sadece cazcıları değil, Patti Smith, Bryan Ferry, Marianne Faithfull, Morrissey, Grace Jones gibi rock ve pop yıldızlarını da programlarına dahil etti. “25 yıllık bir festivali ortaya çıkarmanın haklı gururunu yaşıyoruz” diyen İKSV’nin genel müdürü ve 1994-2002 arasında organizasyonun direktörlüğünü üstlenen Görgün Taner’le İstanbul Caz Festivali üzerine konuştuk.

    Caz Festivali’nin ardındaki isim

    İstanbul Caz Festivali’ni uluslararası standartlarda bir etkinliğe dönüşmesinin ardındaki en önemli isim İKSV Genel Müdürü Görgün Taner, 1994-2002 yılları arasında festivalin direktörlüğünü yapmıştı.

    Caz Festivali nasıl ortaya çıktı ve nasıl bu günlere geldi?

    İstanbul Caz Festivali 1994 senesinde başladı. 1973’te kurulan İstanbul Kültür Sanat Vakfı ilk festivalinden itibaren çok çeşitli disiplinlere yer vermeye ve değişik müzik türlerini festivalde ağırlamaya çalıştı. Caz Festivali’nin ortaya çıkmasında 1984’te Atatürk Kültür Merkezi’ndeki Chick Corea ve Steve Kujala konseri dönüm noktası oldu. 1984 ve 1994 arasında özellikle Harbiye Açık Hava Tiyatrosu’nda caz ve rock müziğin önemli isimleri ağırlandı. 1994’te ise bağımsız bir festival olarak 1. İstanbul Caz Festivali gerçekleşti.

    Chick Corea ve Dostları Bud Powell’ı Anma Turnesi Chick Corea ve ekibi, efsanevi caz piyanisti Bud Powell’ı Anma Turnesi kapsamında 1996’da geldikleri 3. İstanbul Caz Festivali’nde Cemal Topuzlu Açıkhava Sahnesi’nde anlamlı bir konser vermişti.

    Festival için Aya İrini, Esma Sultan Yalısı gibi tarihî mekanları seçiyorsunuz…

    25. İstanbul Caz Festivali, 26 Haziran-17 Temmuz, 22 farklı mekan, İstanbul, (caz.iksv.org).

    Festivalin ilk yılında sadece Esma Sultan Yalısı ve Harbiye Açık Hava Tiyatrosu kullanılmıştı. Daha sonraki yıllarda tarihî mekanlardan -mesela Aya İrini gibi- daha çok yararlanıldı. Mekan kullanımı biraz da yapacağınız konserin, sunulan müziğin karakteriyle doğru orantılıdır. Nasıl bir içerik hazırladıysanız onunla uyumlu bir mekan seçmeniz lazım. Yıllar içerisinde festivalde müzik türüne uygun olarak Sepetçi Kasrı, Camialtı Tersanesi gibi çok değişik mekanlar kullanıldı.

    Festivalden birçok efsane ismin yanında sonradan efsaneleşen sanatçıları da tanımış olduk. Biraz bu isimlerden ve onlarla ilgili hikayelerden bahseder misiniz?

    Aslında İstanbul Caz Festivali bir çok sanatçının kariyerinin başlangıç noktalarına şahitlik etti. Mesela bunlardan biri Diana Krall. Sanırım 1994 veya 95 senesiydi. Cemal Reşit Rey’de konser vermişti. İstanbul Caz Festivali daha dünyada kimse tanımazken bu ileride yıldız olacak sanatçıyı İstanbul dinleyicisiyle buluşturmuştur. Yaklaşık 15 yıl sonra yeniden ülkemize gelen sanatçı o konseri unutamadığını söyledi. Tüm bu sanatçılar içinde beni en çok etkileyen, efsane kontrbas sanatçısı Charlie Haden olmuştur. Charlie Haden, daha o günlerden dünyanın gitmekte olduğu yolu görmüş ve kendisi ile uzun konuşmalarımızda endişelerini hep belirtmişti. İnsan üzerine çok düşünen, eşitlik- özgürlük kavramlarını çok önemseyen ve son derece disiplinli bir sanatçıydı. Kimi zaman kontrbası için otelde ayrı oda istemesi, özellikle bizim gibi caz festivali düzenleyen kurumlar arasında hep hoş bir anekdot olarak anlatılır.

    Festivale çağırılacak isimleri nasıl, neye göre belirlediniz, belirliyorsunuz?

    İstanbul Caz Festivali’nde tarihte efsaneleşmiş birçok sanatçı yer aldı. Hem Caz Festivali hem de içinden doğduğu İstanbul Festivali, İstanbul’u müzisyenlerin uğrak noktasına dönüştürmek için çok uzun seneler çaba sarfetti. Bahsedilen bu önemli isimler yıllar süren uğraşlar sonucu İstanbul’da konser verdiler. Bizimle beraber aynı amaç için çalıştığımız birkaç kurum -mesela bunlardan biri Pozitif idi- İstanbul’un önemli sanatçıların rotasına girmesine neden oldu. Bu çaptaki sanatçıların Avrupa’da gerçekleştirecekleri turne programlarının belli bir lojistik sırayla yer alması bunların kentimize gelişini kolaylaştırıyor ama, şunu unutmayalım ki her sanatçı ve grup hem gideceği ülkeyi hem de çalışacağı kurumu ince eliyor sık dokuyor. Bu noktada İKSV ve Caz Festivali markası hep önemli bir referans oldu.

    New York punk’ı caz festivalinde Her yıl festivalde Morrissey, Nick Cave, Grace Jones gibi birçok efsanevi rock ve pop yıldızı da sahne alıyor. Patti Smith, 1999’da düzenlenen 6. Caz Festivali’nde Açık Hava Tiyatrosunda görkemli bir konser vermişti.

    Ahmet Ertegün, Arif Mardin, İlhan Mimaroğlu gibi Türkiye’den çıkmış ve müziğe önemli katkılarda bulunmuş insanlara da yaşam boyu başarı ödülleri takdim ettiniz.

    İstanbul Caz Festivali’nde, yaşam boyu başarı ödülü verilen, yaşamını müziğe adamış insanların listesi oldukça uzun. Hepsi bu ödülü kabul ettikleri için çok sevinçliyiz. Hayatını müziğe ve sanata ayırmış, dünya kültürüne katkıda bulunmuş bu insanları unutmamamız lazım. Biz hafızası çok kuvvetli olan bir toplum değiliz; bu nedenle hem bu ödülü hem de ödül verdiğimiz kişilikleri çok ama çok önemsiyoruz.

    Festivalin “ilk”lerinden biraz bahsedebilir misiniz? Festivalde gerçekleşen ilkler, festivalin gerçekleştirdiği ilkler…

    Aslında İstanbul Caz Festivali bir çok ilki gerçekleştirdi. Örneğin ülkemizde çim alana izleyici alınarak yapılan ilk stadyum konseri 1992’de, o zamanki adıyla İnönü Stadyumu’nda İKSV tarafından gerçekleştirilen Bryan Adams konseridir. Çimlerin üstünü örtmek ve oraya izleyici alabilmek için Yunanistan’daki bir konser düzenleme firması ile işbirliği yapmıştık. Yaklaşık 20.000 kişi konsere gelmişti ve bizim açtığımız bu yolda ilerleyen birçok kuruluş çeşitli sanatçılarla, dünya yıldızları ile stadyum konserleri gerçekleştirdi. Dünyada büyük metropollerde ve önemli kültür kentlerinde görmeye alıştığımız büyük prodüksiyonlar 1990’lı yıllar itibarıyla İstanbul’da da başlamış oldu. İstanbul Caz Festivali ilk caz vapuru konserlerini gerçekleştirdiği gibi birçok değişik mekanı da ilk defa konserler için kullandı.

    Festivaller boyunca yaşanmış en ilginç olaylardan biraz bahsedebilir misiniz?

    Tabii bir çok ilginç olay yaşadık; bir çoğunda güldük, bazılarına üzüldük. Bazıları Türkiye’nin kültür tarihi açısından çok önemliydi. Eskiden üstü kapalı olmayan Harbiye Açık Hava Tiyatrosu’nun sahnesinin üstünün kapatılması için çok uğraştık. Mesela şu anda Harbiye Açık Hava Tiyatrosu’nun sahnesinin üzerindeki çatı bizim girişimimizle, Garanti Bankası’nın desteğiyle yapılmış ve tiyatroya armağan edilmiştir. Bu ve bunun gibi bir çok inisiyatif unutulduğu için arada hatırlatmaya gerek duyuyorum. Özellikle 90’lı yıllarda sanatçılardan ve onlarla sohbetlerden birçok şey öğrendim. Özellikle Bob Dylan’ın ilk geldiği sene, yani bundan 25 sene önce herhangi bir kontrat imzalamadan sadece “sözümü tutmak için geldim” deyişini hiç unutamam.

    Festivale en çok katılımın olduğu sene 2012 olmuş. Ayrıca birçok konserle de en hızlı bilet satışı rekorları kırmışsınız.

    İstanbul Caz Festivali’nin en hızlı tükenen bileti sanırım 1997’deki Eric Clapton, Marcus Miller, David Sanborn gibi isimlerin yer aldığı “Legends 97” projesi oldu. Daha sonraki yıllarda da bir çok konserin biletleri çok hızlı tükendi. 2012 senesi, 40. yılımız oluşu nedeniyle çok özel bir seneydi.

    Festivalin bu yılki teması: Caz ve dahası

    Bu yıl 26 Haziran-17 Temmuz tarihlerinde gerçekleşecek 25. İstanbul Caz Festivali çeyrek asrın hakkını verecek bir programla cazseverlerin karşısında olacak. Festivalin iki ağır topundan Avusturalyalı sanatçı Nick Cave, the Bad Seeds grubuyla 17 yıl sonra tekrar Caz Festivali’ne konuk olurken Led Zeppelin’in efsanevi gitaristi Robert Plant ise The Sensational Space Shifters grubuyla 11 yılın ardından tekrar Cemil Topuzlu Açık Hava sahnesinde festival için konser verecek. Festivalde dikkat çeken isimler arasında caz, hip-hop ve electronica gibi türleri büyük bir marifetle birleştiren Kanadalı grup BadBadNotGood da bulunuyor. Yerli sahneden ise Moğollar grubunun basçısı Taner Öngür 43,75 grubuyla, Erkan Oğur ise Erkan Oğur Quartet ekibiyle öne çıkıyor.

  • Agatha Christie: Polisiyenin kraliçesi

    Agatha Christie: Polisiyenin kraliçesi

    Tüm dünyanın polisiye romanlarıyla tanıdığı Agatha Christie, yüz milyonlarca satan kitaplarıyla bu türün en çok okunan ismi oldu. 41 sene önce ölen ünlü yazarın gerçek hayatı, romanlarındaki karakter ve olayları şekillendirmişti. Önümüzdeki ay çıkacak çizgiroman, Agatha Christie’nin hayatını ve roman kurgularının nasıl şekillendiğini anlatıyor. 

    1A
    Agatha Christie 15 Eylül 1890 – 12 Ocak 1976

    Birçok unvanı-ismi olsa da, onu “Polisiyenin kraliçesi” olarak biliyoruz. 1890’da “Agatha” ismini vaftiz töreninden sadece birkaç dakika önce, “Christie” soyadını ise 1914’te Archibald Christie ile evlendiğinde alacak Agatha Mary Clarissa Miller; bunlar dışında Lady Mallowan, Mary Westmacott, Ariadne Oliver olarak da adlanıyor. 

    Daha edebiyat dünyasına giriş yapmamışken, on sekiz yaşında, hasta yatağında oyalansın diye annesinin teşvikiyle ilk romanı Güzellik Evi’ni (The House of Beauty) ablasının daktilosuyla iki günde yazdığında, Mac Miller Esq takma adını kullanmıştı. Bununla birlikte takma isim konusu ilk polisiye romanı Ölüm Sessiz Geldi’yi The Bodley Head yayınevi ile görüşmeleri sırasında da gündeme gelir ve Agatha polisiye bir roman için “kadın yazar”ın engel teşkil edeceğini düşünüp yayıncısı John Lane’e kitabın Martin West ismiyle basılmasını önerir. Ancak nihayetinde kitap Agatha Christie diye basılır ve bu isim yerleşir. 

    86 yıllık dolu ve çok yönlü bir hayat…Yazarlık, arkeologluk, seyyahlık, sörfçülük, eczacılık… Tabii en başta ona dünya çapında ün sağlayan yazarlık. Polisiye hikaye ve romanlarının yanısıra radyo, tiyatro oyunları yazmış, bunlara ek olarak üç şiir kitabı ve gizemi 20 yıl boyunca çözülemeyecek Mary Westmacott takma ismiyle altı romantik aşk hikayesi de kaleminden çıkmıştır. Bütün bu eserleriyle bugün dünya üzerinde iki milyardan fazla satan Agatha Christie, İncil’den ve Shakespeare’in eserlerinden sonra, en çok okunan yazar unvanına sahip. Henüz 1959’da eserleri 103 dile çevrilmiş ve 400 milyondan fazla satmıştı. 

    Yazarlığına şüphesiz en büyük katkıyı, onun seyyahlığı sağlamıştır. Dünya üzerinde gezmiş olduğu birçok yerden edindiği anılar, onun romanlarındaki detaylara çeşni, karakterlerine renk katmıştır. 

    İlk eşi Archie ile ayrılığının hemen ardından, yalnız başına yapacağı ilk uzun soluklu seyahatine çıkar. Ünlü romanı Doğu Ekspresi’nde Cinayet’e de ilham kaynağı olacak bu tren yolculuğu sırasında annesinin ani ölümü, Archie’nin sadakatsizliği gibi konularla uğraşır. Doğu Ekspresi’yle Londra’dan İstanbul’a, oradan da Bağdat’a yolculuğu onu farkında olmadan Max Mallowan’a götürecek ve arkeolojinin hayatına girmesine vesile olacaktır. İkinci eşi ünlü arkeolog-oryantalist Max Mallowan’la birlikte, gerçekleştirdiği gezilerin sıklığı daha da artar. Suriye, Irak ile Mısır’daki önemli arkeolojik kazı alanları arasında mekik dokumaya başlar.. 

    Mallowan ile 1930’daki evliliğinin ardından 1933’te Mısır’a ailecek gerçekleştirdikleri seyahatte Nil nehrinde bir tekne turuna katılır, önemli arkeolojik kazı alanlarını ziyaret eder. Turun ardından Asvan’da kaldıkları Cataract Oteli’nde yazacağı Nil’de Ölüm de, nehir üzerinde bir teknede geçmektedir ve hikayenin ana karakteri Signor Richetti bir arkeologdur! Sonuç olarak Christie, Nil’de Ölüm’ün yanısıra Mezopotamya’da Cinayet, Ölümle Randevu, Bağdat’a Geldiler romanlarını da bu yoğun arkeolojik gezilerin meyvesi olarak dünya edebiyatına kazandırır. 

    _2B
    Küçük Agatha ve babası Fred Miller Agatha, “mutlu çocukluğunu” geçirdiği Torquay’deki Ashfield malikanesinde, Amerikalı bir simsar olan babası Fred Miller ile birlikte. 
    _2A

    Tüm bu eserler arasında Türk okurlar için en bilindik olan, Doğu Ekspresi’nde Cinayet’tir. Ancak bu trenle yaptığı ilk seyahatte İstanbul’a vardığında Pera Palas 411 numaralı odada kaldığı ve eseri burada yazdığı iddiası, bugüne kadar hâlâ gizemini korumaktadır. Otobiyografisinde Pera Palas’a dair bir şey görünmezken, bu otelle rekabet halindeki ünlü Tokatlıyan Oteli’nde kaldığına dair izler daha açıktır. Arkeolojiye olan ilgisi, kendisini sadece romanlarında göstermez. Bu seyahatler boyunca aktif olarak kazılarda yer alır; önemli parçaların temizlenmesi ve muhafaza edilmesi (Irak’ın kuzeyindeki Nimrud antik kentindeki kazılar sırasında küçük fildişi heykelciklerin temizlenmesinde nemlendirici kreminin ne kadar faydalı olduğunu şaşırtıcı bir şekilde kanıtlar), çanak çömleklerin restorasyonu, buluntuların fotoğraflanması gibi birçok görevde de eşine yardımcı olur (Nimrud’da onarılmasına yardım ettiği eserlerin bir kısmı bugün British Museum’da sergilenmektedir). Ayrıca kazılara finansal açıdan isimsiz şekilde destek olduğu gibi, seyahat masraflarını da hep kendi üstlenmiştir. 

    _3A
    İlaç ve zehirler üzerine uzmanlık Agatha Christie, Kızılhaç hastanesinde Ekim 1914’ten Aralık 1916’ya kadar gönüllü olarak çalıştı. Burada birçok ilaç ve zehrin kimyasal bileşimlerini öğrenecek ve bunları polisiye romanlarında kullanacaktı. 
    _3B

    Seyahatleri sırasında kazanmış olduğu yeteneklerden bir diğeri ise sörfçülüktür! 1922’de Güney Afrika’da sörf yapmayı öğrenir. Torquay’da ilk gençlik yıllarında başladığı ve seneler içinde bir tutkuya dönüşen yüzmenin ardından, Yeni Zelanda, Avusturalya ve Hawaii’de de bol bol sörf yapar. Tarihe “Britanyalı ilk kadın sörfçü” olarak geçen Christie, bu sporu “kalasla yüzme” olarak adlandırır. 

    Christie’nin bir başka yeteneği ise eczacılık ve zehirler üzerinedir. 1. Dünya Savaşı başlayıp ilk eşi Archie savaşa gittiğinde yalnız kalan Agatha, gönüllü olarak Torquay’deki Kızılhaç hastanesinde çalışmaya başlar. Ekim 1914’ten Aralık 1916’ya kadar toplam 3400 saat çalıştığı hastanenin revirinde, birçok ilaç ve zehrin kimyasal bileşimlerini öğrenir ki, bu da onun polisiyeleri için harika bir bilgi kaynağı olacaktır. Bu konudaki uzmanlığı, 1917’de Londra Eczacılar Kurumu tarafından verilecek eczacı asistanlığı diplomasıyla da tescillenir. 

    20. yüzyılın başında kadın olmak şüphesiz günümüzden çok daha zordur. “Kızlar sekiz yaşına kadar okumamalı” diye okula yollanmayıp evde eğitim gören Agatha, daha ilk başta okumayı kendi kendine öğrenerek aykırı bir edebi karakter olacağının işaretlerini vermiştir. 

    O hayatı boyunca eserlerinde yaratmış olduğu ve bugün bütün Agatha Christie hayranları tarafından bilinen ünlü hafiyeler Hercule Poirot, Miss Marple, Tommy ve Tuppence karakterlerinin sadakatleriyle yetindi. Hayatına giren erkeklerin ona ihanet etmeleri, belki de Agatha’nın onlara ihtiyaç duyan bir kadın olmamasındandı. Veya hiçbir zaman onun tam olarak kim olduğunu anlayamamışlardı: Agatha Christie mi, Bayan Mallowan mı, Mary Westmacott mu, yoksa Ariadne Oliver mı? 

    Ama okurları onu anladı; Agatha Christie ölümsüzleşti. 

    _6A
    CHRISTIE’NIN SAYFİYESİ: GREENHOUSE MALİKANESİ
    Agatha Christie çocukluğundan beri hayalini kurduğu Devon’daki Dart nehri kıyısında bulunan devasa Gürcü malikanesini, 1938 yılında satın aldı. Burada ailesiyle birlikte rahat ve mutlu zamanlar geçirdi. Fotoğrafta ikinci eşi Max Mallowan ile birlikte yürüyüşte görülüyor.
    image-(3)
    _7A_1
    İNGİLTERE’NİN İLK KADIN SÖRFÇÜSÜ
    Dünya turu sırasında 1922’nin ilk aylarını Güney Afrika’da geçiren Agatha Christie, Muizenberg plajında sörf yapmayı öğrenmişti. Tarihte ilk İngiliz kadın sörfçü olarak geçen Christie, “kalasla yüzme” olarak adlandırdığı sporu Hawaii’deki Waikiki plajında icra etmekte. 
    image-(5)-1
    _8A
    image-(5)
    CHRISTIE ÇİFTİ DÜNYA TURU ESNASINDA HAWAII’DE
    Agatha Christie ilk kocası Archie ile dünya turları sırasında Hawaii-Honolulu’daki Donna Oteli’nde konaklar. Resimde Agatha otelin plajında dinlenirken görülüyor.
    grandtour-hc-c
    İLK KOCASI ARCHIE İLE DÜNYA TURUNDA
    1922’de Binbaşı Belcher’ın daveti üzerine imparatorluk kolonileri hakkında düzenlenen bir fuar olan British Empire Exhibition’ın tanıtımında görev alan ilk eşi Archibald Christie’ye eşlik ederek on ay boyunca dünyayı gezmişti. Yolculuk 20 Ocak 1922’de R.M.S. Kildonian Castle gemisiyle Southampton’dan başlamıştı. 
    image-(4)
    _10A
    OSCAR KOKOSCHKA’NIN AGATHA CHRISTIE PORTRESI Christie’nin torunu Mathew Picard, büyükannesinin 80. doğum günü için 1968 yılında Oscar Kokoschka’ya bir portresini yaptırır. Ünlü ekspresyonist ressam bunun karşılığında, “arkadaş indirimi” de yaparak, on beş bin Pound alır. 
    image-(6)
    _11A
    image-(8)
    KRALİÇE II. ELIZABETH İLE İKİNCİ BULUŞMA
    1971’de Buckingham Sarayı’nda kraliçenin elinden “Britanya İmparatorluğu Komutan Şövalye Nişanı”nı aldıktan sonra, onunla ikinci kez Kasım 1974’te Doğu Ekspresinde Cinayet’in Londra’daki galasında buluşmuştu. 
    _12A
    image-(7)
    MASADAN YANSIYAN GERÇEK VE KURGU
    Ünlü yazar 1934’te satın aldığı Wallingford’da, Thames nehri kıyısındaki bu evde 1976’dan ölümüne kadar Max Mallowan ile birlikte yaşadı. Christie, birçok eserini bu aynalı masada yazdı. Fotoğrafta aynadan yansıyan Mallowan’ı görüyoruz. 
    _17B
    image-(9)-1,
    image-(9)
    VE PERDE İNDİ: POIROT’NUN ÖLÜMÜ Christie’nin “nefret uyandıran, gösterişli, cansıkıcı ve benmerkezci” olarak tanımladığı hafiyesi Hercule Poirot o kadar meşhur oldu ki, çoğu zaman kendi yazarını bile gölgede bıraktı. Poirot sonunda, Christie’nin 1975’te yayımlanan Ve Perde İndi romanında öldü ve ardından 6 Ağustos 1975 tarihli New York Times’da çıkan “Meşhur Belçikalı Dedektif Hercule Poirot Öldü” başlıklı ilanla, adına ölüm ilanı verilen tek kurgusal kahraman olarak tarihe geçti. 
    11 GÜNLÜK MUAMMA

    Ünlü yazarın gizemli kayboluşu

    Christie’nin hayatında en ilginç vakalardan biri, şüphesiz 3 Aralık 1926 günü itibariyle 11 günlük ortadan kayboluşudur. “İstediği zaman ortadan kaybolabilme yeteneği”nden daha önce eşi Archie’ye de bahsetmiş olan Agatha, saat 21.45 sularında ortadan kaybolur. Morris Crowley marka arabası bulunduğunda, içinde süresi dolmuş bir ehliyet ve kıyafetleri vardır. 1000’den fazla polis ve 15 bin civarında gönüllü onu bulmak için seferber olur. The Daily News gazetesi onun hakkında her türlü bilgiyi getirene 100 Pound ödül vaadeder. Yazarı arayanlar arasında Sherlock Holmes’ün yaratıcısı Sir Arthur Conan Doyle da bulunmaktadır. Nihayet Christie, 14 Aralık günü Harrogate şehrinde Swan hidroterapi otelinde sağ salim ortaya çıkar. Otele kendisini, eşinin metresi Nancy Neele’in soyadını alarak Teresa Neele olarak kaydettirmiştir. Bu tuhaf kayboluşuna asla açıklık getirmeyecek, hafızasını kaybettiğini söyleyecektir; fakat anlaşılacağı üzere annesinin ani ölümü ve kendisini aldatan eşinin etkisi şüphesiz büyüktür.

    _16A
    image-(10)
    ÇİZGİROMAN

    Agatha Christie’nin Gerçek Hayatı

    71ebjfv-9cl

    Agatha Christie’nin otobiyografisinden yola çıkılarak hazırlanan grafik roman, okuyucuyu onun hayatından gerçek kesitlere ve eserlerinde yaratmış olduğu dünyaca ünlü hafiyeler Hercule Poirot, Miss Marple, Tommy ve Tuppence’a dair mizah dolu bir hikayeye davet ediyor. Çizgiroman, Christie’nin hayatına, yarattığı karakterler hakkındaki düşüncelerine, iç dünyasına, ilişkilerine dair gerçekçi ama bir o kadar da mizahi bir bakış açısı sunarak başarılı senaryosuyla okuyucuya bir solukta kendini okutturuyor. Alexandre Franc’ın müthiş çizim yeteneğiyle görselleştirilen kitabı, Anne Martinetti ve Guillaume Lebeau yazdı. Kitap KaraKarga Yayınları’ndan önümüzdeki ay yayımlanacak. 

  • Ayak vurarak protestodan ‘sabo’yla makina kırmaya…

    Ayak vurarak protestodan ‘sabo’yla makina kırmaya…

    Sabotaj: [Fr. sabotage, isim; baltalama, kasten aksatma, belli bir amaçla zarar verme]

    Günümüz politikacılarının dilinden düşürmediği, siyasi literatürün favori kelimelerinden biri sabotaj. Peki bu sözcük nerede ne zaman doğdu, zaman içinde hangi anlamlara büründü?

    Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünde baltalama olarak geçen “sabotaj” sözcüğü Fransızca kökenlidir. Latince sabotum kökünden türediği varsayılır. Esasen tahtadan oyma köylü çarığı olarak bilinen ve günümüze uyarlanmış şekilleriyle özellikle hastanelerde doktor ve hemşirelerin ayaklarında görebileceğimiz sabo terliklerindeki sabot kelimesinden türetilmiştir.

    Bir aracın, makinanın, askeri ya da sivil teçhizatın bozulması, kullanılamaz hale getirilmesi maksadıyla bilinçli ve çoğu zaman gizlice yapılan eylem anlamına gelir.

    Kelime, her ne kadar 19. yüzyıl Sanayi Devrimi zamanında, hızlı makineleşmenin getirdiği işsizliğe engel olmak adına makina kırıcılıkla (ludizm), işçi başkaldırılarıyla özdeşleşmiş olsa da Fransızca’ya 16. yüzyılda esas anlamının yanında “yere ayak vurma” anlamında yerleştiği varsayılmakta. Birisinin konuşmasından hoşnut olunmadığında onun sesini “baltalamak” için tahta sabolarla bir nevi yeri dövme eylemi gerçekleştirilirdi. Sanayi Devrimi sırasında kendi güçlerinden üstün gördükleri makinaların, işçileri yerlerinden ettiği açık tehdidi karşısında bu tahta çarıklar bir nevi direniş simgesiydi.

    Belçika’da bir cam fabrikasında “makina kıran” grevci işçiler, 26 Mart 1886

    Emile Zola’nın Germinal romanından da hatırlanacağı üzere sabotaj, 19. ve 20. yüzyıllarda, kapitalist düzende makinaların toplumsal eşitsizlik ve adaletsizliğin kökenini oluşturduğunu düşünen anarşistler veya isimlerini “Kaptan”, “Kral”, “General” olarak andıkları Ned Ludd’dan alan, makineleşme karşıtı ludistler tarafından sıkça kullanılan bir yöntemdi. Her ne kadar günümüzde pek sık başvurulan bir yöntem olmasa da işçiler izin ya da daha az çalışma saati taleplerinde bulunmak istediklerinde sabolarını makinelerin çarklarının arasına gizlice sokar ve çalışmalarına engel olurlardı. Böylelikle makineler tamir edilene kadar iş bırakmış olurlardı. Bu sayede patronlarını da zor duruma sokarlardı. Fransız dilbilimci ve sözlük yazarı Alain Rey’in “Tarihi Fransız Dili Sözlüğü”nde terim, 1808’deki anlamıyla, “çabucak zarar veren” bir edim olarak tanımlanmaktadır.

    Endüstri karşıtı bir eylem olmanın yanı sıra sabotaj, savaş taktiği ve çevreci, politik eylemlerde de sıkça başvurulan bir yöntem olması bakımından önemlidir. Nitekim iyi gerçekleştirildiğinde, tabiatı gereği fark edilmesi ve ortaya çıkarılması oldukça zordur. Ayrıca terörden farklı olarak belli bir amaç uğrunda mal ve teçhizatlara yönelik gerçekleştirilir.

    Çevreciler ve hayvan hakları savunucuları da ecotage adı altında çeşitli yöntemlerle, Batı dünyasında çevre kirliliğine yol açan veya hayvan hakları istismarında bulunan kurum ve kuruluşlara yönelik sabotajları 90’lı yıllardan beri uygulamaktadır.

    15. yüzyılda Fransa’da kullanılmaya başlanan tahta oyma köylü çarıkları sabolar, sabotaj sözcüğünün kökünü oluşturuyor.