Bir zamanlar Hürriyet’in efsane kaptanı Necati Zincirkıran bugün 92 yaşında. Gazetesini 1 milyon satışın üzerine çıkarmış bir genel yayın yönetmeni. Türk basınında, Simavi-Asil Nadir-Dinç Bilgin imparatorluklarının yükseliş ve çöküşlerine içeriden tanıklık etmiş bir ‘kara kutu’. 70 yıllık gazetecilik mesleğinde, Türkiye’yi ve dünyayı sarsan hadiseleri, haberleri, iz bırakan kişileri anlatıyor…
O yaşayan bir gazetecilik efsanesi. Necati Zincirkıran. 92 yaşında. Dimdik ayakta. Kışın İstanbul’da, yazın Göcek’te teknesinde yaşıyor. Hürriyet’i 1969’da 1 milyon tiraja “vurduran” genel yayın yönetmeni. Şimdi derinlerde bir yerde gibi duran Türk basınının kara kutusu. Haber deyince, manşet deyince, gözlerinde hâlâ şimşekler çakan bir gazete gurusu…
Hürriyet’in efsanevi genel yayın yönetmeni Necati Zincirkıran, Esentepe’deki mütevazı evinde Kerem Çalışkan’a konuştu.
Bir zamanlar Hürriyet’in efsane kaptanı Necati Zincirkıran bugün 92 yaşında. Gazetesini 1 milyon satışın üzerine çıkarmış bir genel yayın yönetmeni. Türk basınında, Simavi-Asil Nadir-Dinç Bilgin imparatorluklarının yükseliş ve çöküşlerine içeriden tanıklık etmiş bir ‘kara kutu’. 70 yıllık gazetecilik mesleğinde, Türkiye’yi ve dünyayı sarsan hadiseleri, haberleri, iz bırakan kişileri anlatıyor…
O yaşayan bir gazetecilik efsanesi. Necati Zincirkıran. 92 yaşında. Dimdik ayakta. Kışın İstanbul’da, yazın Göcek’te teknesinde yaşıyor. Hürriyet’i 1969’da 1 milyon tiraja “vurduran” genel yayın yönetmeni. Şimdi derinlerde bir yerde gibi duran Türk basınının kara kutusu. Haber deyince, manşet deyince, gözlerinde hâlâ şimşekler çakan bir gazete gurusu…
Onunla konuşurken içimde bir his… Sanki bana gazeteciliğin gömülü hazinesinin yerini söyleyecek… Şifresini verecek… Gazetecilik ışıl ışıl parlayacak… Manşetler gökyüzündeki ekranlara yazılacak… Her şey değişecek… Medya, Türkiye, dünya…
Hürriyet’in kurucusu Sedat Simavi’nin oğullarına ve gelecek kuşaklara bıraktığı altın öğüdü, “Kalemini kır, fakat sakın satma” sözlerini onun ağzından dinleyen son iki tanıktan biri Zincirkıran… Diğeri de bugün 96 yaşında olan ve Londra’da yaşayan Haldun Simavi!
Necati Zincirkıran hak bellediği gazetecilik yolunda, Türk basınının en fırtınalı sularında, kalemini satmadan, dümenini kırmadan sonuna kadar yelken basıp gitmiş bir isim.
Hürriyet’in efsanevi genel yayın yönetmeni Necati Zincirkıran, Esentepe’deki mütevazı evinde Kerem Çalışkan’a konuştu.
Gemi, dümen, yelken, rota deyince… Biliniz ki bunlar Kaptan Zincirkıran’ın işidir. O Türkiye ve İngiltere’de denizcilik okullarından mezun olmuş, ehliyetli bir uzun yol kaptanıdır aynı zamanda. Askerliğini Karadeniz’de AB-9 avcı botu komutanı olarak, Şile’den Bulgar sınırına kadar devriye gezerek yapmıştır. Fırtınalara alışkındır.
1960’ta, henüz 30 yaşında, o zamanlar Türk basınının amiral gemisi olan Hürriyet’in kaptan köşkünde dümeni eline alınca, bir an bile şaşırmadan, tereddüt etmeden, “Tam yol ileri” diyerek, Türkiye’nin en çalkantılı yıllarında, kamuoyunda yarattığı dalgalarla yükselmiş bir isim. Necati Kaptan’ın 70 yıllık basın macerasını izlerken rotayı şaşırmamak için önce onun seyir defterinde, yıllar içinde uğradığı “basın adaları”nın listesini verelim: Hürriyet (1950-1969), Günaydın (1969-1990), Sabah (1991-2004). Zincirkıran, yarım yüzyıl boyunca Türk basınının hep tepe noktalarındadır.
Haldun Simavi’nin yetiştirdiği delikanlı
Baştan söyleyelim: Necati Zincirkıran, Türk basın dünyasının en akıllı, en zeki, en yaratıcı, ama aynı zamanda en huysuz ve mükemmeliyetçi patronu olarak bilinen Haldun Simavi’nin seçip eğittiği, güvendiği ve gazetelerini emanet ettiği yegane genel yayın yönetmenidir. Haldun Simavi de, Zincirkıran’ın genel yayın yönetmenliğini yaptığı yegane patronudur.
Yaklaşık 20 yıl Hürriyet’te, 20 yıl da Günaydın’da Haldun Simavi ve Zincirkıran günlük sıkı temas içinde çalışmışlardır. Dile kolay 40 yıl. Uyumlu bir ikilidirler. Birbirlerine karşı ağızlarından kötü ve kırıcı bir sözcük çıkmamıştır. Halen de aynı dostluk ve arkadaşlık çerçevesinde zaman zaman görüşürler. Bu, bizim basınımızda zor rastlanan bir liyakat tescilidir. Evrensel ölçülerde yüksek standarttır.
Genç Necati, daha 50’li yıllarda gazetecilik başarıları nedeniyle Baba Sedat’tan iki unutulmaz ödül alır. Biri bir zarf içinde hayatında ilk kez gördüğü mor binlik, diğeri bir İtalyan kravat. Mor binliği (1.000 TL), maaşı 200 TL olan genç gazeteciye atlatma bir röportaj nedeniyle verir Baba Simavi; kravatı da Kıbrıs ve Makarios röportajları nedeniyle…
Kıbrıs’ta bir cesur gazeteci
Kıbrıs, Sedat Simavi için bir millî davadır. Bu dava 50’li yıllarda Hürriyet’te bayraklaşır. 1953’te DP iktidarının Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü “Bizim Kıbrıs diye bir meselemiz yoktur” deyince Baba Simavi ertesi gün Hürriyet’te “GAFLET” diye manşeti çakar. Köprülü, Simavi’yi mahkemeye verir. Simavi 1953 Ekim’inde mahkemeye çıkar. Yarı felçlidir. Gözü yaşlı, ama başı dik “Ben ceza yesem de, zaman beni haklı çıkaracaktır” der.
Türkiye’ye Hürriyet gibi bir gazeteyi armağan eden gazeteci Sedat Simavi, bu ağır stres altında, o mahkemeden 2 ay sonra 11 Aralık 1953’te 57 yaşında vefat eder. Yaşasa ceza yiyecektir; ama zaman onu haklı çıkarır. Zincirkıran “Simavi iktidara o manşeti atmasa Kıbrıs gitmişti” der. Türkiye bugün Kıbrıs üzerinden Doğu Akdeniz ve Libya’ya uzanan sularda Mavi Vatan iddiasını sürdürüyorsa, bunu Sedat Simavi’nin iktidarın yanlışlarını yüzüne vuran gazetecilik cesaretine borçludur. DP iktidarı daha sonra Hürriyet sayesinde halkın da sahiplendiği Kıbrıs meselesine sahip çıkar. Başbakan Menderes ve yeni Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, Kıbrıs’ta Türkiye’nin garantörlüğü tanınana kadar büyük bir diplomatik savaş verir. Simavi gafleti önlemiştir.
Zincirkıran, Ortadoğu’dan bildiriyor 1952 sonbaharında Zincirkıran’ın “Menfaatlerin Çatıştığı Orta Şark” başlıklı dizi röportajı 10 gün boyunca Haldun Simavi’nin (altta) mizanpajı ve başlıklarıyla yayımlanır. Zincirkıran 1957’ye kadar Kahire merkezli Hürriyet muhabiri olarak Ortadoğu’da cirit atar (üstte).
Baba Sedat’ın Kanlıca’da büyük törenle toprağa verildiği gün, ilk oğlunun doğum müjdesini alan Zincirkıran ona hemen Sedat ismini koyar. 1950’den itibaren Hürriyet’in başında fiilen Sedat Bey’in 25 yaşındaki oğlu Haldun Simavi vardır. Haldun Simavi ABD’de gazetecilik eğitimi ve stajı görmüş; zeki, yetenekli ve mükemmeliyetçi bir gazetecidir. Gençtir, hırslıdır, yeniliklere ve modern teknolojiye açıktır. İlginç ve karizmatik bir kişiliği vardır. Sekreter ve şoför kullanmaz. Herkese “Yavrum…” diye hitap eder. Akıllı adamları sever, aptallardan nefret eder. Sert eleştirileri “fırça” niteliğindedir.
Baba Sedat’ın fotoğraf ağırlıklı halk gazetesi olarak tasarladığı Hürriyet, daha o yıllarda dönemin en büyük gazetesi 40 bin tirajlı Cumhuriyet’i çoktan sollamış, 100 binlik net satışı geçmiştir.
‘Pıt-pıt Necati’ Ortadoğu’da
Genç Necati 1950’de 21 yaşında Yeni Sabah’ta haber yazma ve İngilizce sınavını geçer; Beyoğlu muhabiri olarak gazeteciliğe başlar. 3 ay içinde haberleriyle o kadar dikkati çeker ki, Hürriyet’e transfer olur. O dönemde hızlı koşuşturması nedeniyle, “Pıt-Pıt Necati” veya “Küçükoğlan” diye anılır. Bu delikanlıdaki gazetecilik cevherini erken farkeden Haldun Simavi onu sürekli Kıbrıs’a, Ortadoğu’ya, farklı ülkelere röportajlara yollar. Bir ara ABD’ye gazetecilik eğitimine de gönderir. Hürriyet’e ilk daktilo genç ve acar muhabir Necati için alınır. İlk tele-foto da o yıllarda Hürriyet’e girer.
1952 sonbaharında Zincirkıran’ın “Menfaatlerin Çatıştığı Orta Şark” başlıklı dizi röportajı 10 gün boyunca Haldun Simavi’nin mizanpajı ve başlıklarıyla yayımlanır. Simavi, genç muhabirin getirdiği malzemeyi övmekten de kaçınmaz. Zincirkıran 1957’ye kadar Kahire merkezli Hürriyet muhabiri olarak Ortadoğu’da cirit atar. Gitmediği ülke, görüşmediği lider, el atmadığı sorun kalmaz. Örneğin 1954’te Mısır’da darbeyle başa geçen Atatürk hayranı Nasır ve subaylarının, destek aradıkları Türkiye nezdinde nasıl hayalkırıklığına uğradıklarına bizzat tanıklık eder (70’li yıllarda Suriye’de terör estiren Müslüman Kardeşler’e desteğin Ecevit-Erbakan koalisyonu döneminde Türkiye üzerinden geldiği bilgisini Ecevit’e Zincirkıran iletir. Ecevit’in ricası ile haber girmez. Ecevit sonradan, ülke başsız kalmasın diye koalisyonu bozmadığını Zincirkıran’a söyleyecektir). Nasır’ın milliyetçi-hürriyetçi Arabın Sesi radyosu o yıllarda gerçek “Arap Baharı” rüzgarları estirir. Zincirkıran Irak’ta Kral Faysal, İran’da Musaddık, Ürdün’de Kral Tallal, Tunus’ta Burgiba, Cezayir’de Bin Bella ile röportajlar yapar. Filistin mülteci kamplarına ilk giren yine odur. Bu kamplarda Türkiye’yi ABD-İsrail yanlısı olmakla suçlayan feryatları da Türkiye Zincirkıran’ın kaleminden öğrenir. ABD’nin o yıllarda Türkiye’ye Arap NATO’su (MEDO) kurdurma çabasını da genç gazeteci sayfalara yansıtır.
1956 Arap-İsrail savaşında, Zincirkıran’ın 20 metre önünde giden araç vurulur. Zincirkıran’ın arkadaşı Magnum Ajansı sahiplerinden ünlü foto muhabiri David Seymour ve Jan Roy orada can verirler. Zincirkıran o gün şanslıdır. Türk basını bir daha hiçbir zaman, Zincirkıran ve Hürriyet’in o yıllarda ilgilendiği kadar Ortadoğu ile ilgilenip haber yapmayacaktır.
16 Mart 1953’te Zincirkıran, Neriman Hanım ile evlenmiştir. O sırada Çanakkale’de deprem olur ve genç çift balayını, depremden hâlâ sarsılan bir otel odasında Çanakkale’de geçirir. O sırada Dumlupınar denizaltı faciası da yaşanır ve Çanakkale’de balayı yerine zorunlu mesai başlar. Genç gazeteci haber peşinde koşarken, eşi de bu tempoya alışacaktır.
Ölümün nefesini defalarca hissetti Pek çok meslektaşı gibi Necati Zincirkıran da zaman zaman mesleği nedeniyle ölümle burun buruna gelmişti. 1956’da Ortadoğu’da muhabirlik yaptığı sırada 20 metre önünde giden araç vurulmuştu. 1959’da ise Menderes’in düşen uçağına binmekten son dakikada vazgeçmişti. Kaza yerinden ilk fotoğraflar onun imzasını taşır.
6-7 Eylül hadiseleri ve Menderes’in uçağı
1955’te İstanbul’da 6-7 Eylül olayları yaşanır. “Atatürk’ün evini bombaladılar” kışkırtması ile başlayan ve esas olarak Rum vatandaşları hedef alan saldırıları Zincirkıran adım adım izler. Kalabalığın elinden “bu polistir” diye kurtardığı Emniyet Müdür Muavini Orhan Eyüpoğlu, daha sonra İçişleri Bakanı olunca, Başbakan İnönü’ye “Necati o gün benim hayatımı kurtardı” diyecektir.
1957’de yılında Haldun Simavi, Zincirkıran’ı Ankara Büro’nun başına getirir. Onu Genel Yayın Yönetmenliği için adım adım hazırlamaktadır. Zaten o göreve yollarken bunu da söyler.
1959’da Necati Zincirkıran Hürriyet Ankara Temsilcisi olarak Kıbrıs görüşmelerini izlemek için Menderes ile birlikte Zürih’tedir. Bu Türkiye’ye 1974’te Kıbrıs’a müdahale hakkı veren Londra Antlaşması’nın müzakere safhasıdır. Zincirkıran, Zürih’teki öngörüşmelerden sonra, Menderes’in “Ankara’dan birlikte Londra’ya gideriz” davetine rağmen, Ankara’ya dönmez. Londra’ya son imzadan önceki görüşmeleri izlemeye gider. Başbakan Menderes’in uçağı 17 Şubat 1959 günü Londra’ya inerken pilotaj hatası sonucu Surrey Ormanı’na düşer. 15 kişi kazada ölür. Menderes bir mucize sonucu kurtulur. Zincirkıran uçakta olmadığı için şanslıdır.
O sırada Londra’da olan Zincirkıran, bu vahim olaydan sonra hemen kaza yerine gider. Kazanın dumanı tüterken çektiği fotoğrafları Hürriyet’e yollar. Kaza yerinde Menderes’in Bally marka ayakkabısını çamurda bulur ve onu da yayımlar. Hastaneye girerek, kazadan kurtulanların ağzından heyecanlı izlenimleri Türk okuruna aktarır. Hürriyet yine diğer gazetelere fark atar.
Hürriyet, 1962’de Albay Talat Aydemir’in darbe girişimi karşısında “Demokrasi tehlikede, Ankara’da isyan” manşetini atması, darbecileri duratlatmıştı (üstte). 1953’te ise Fuat Köprülü’nün “Bizim Kıbrıs diye bir meselemiz yok” açıklaması “GAFLET” manşetiyle haberleştirilmişti. Köprülü, Simavi’yi bu manşet nedeniyle mahkemeye vermişti (altta).
Zincirkıran, Kıbrıs için hayatını ortaya koyan Menderes’in ve büyük mücadele veren Zorlu’nun bu olaydan 2 sene sonra idam edilmelerini, tarihin talihsiz bir sahnesi olarak esefle anar. 1960’daki askerî darbe sırasında da Zincirkıran yine olayların içinde, göbeğindedir. Hürriyet Ankara Temsilcisi olarak Eskişehir’de Menderes’i izler. Menderes, Eskişehir Şeker Fabrikası toplantı salonunda rektörlere “kara cübbeliler” diye yüklendiği ünlü konuşmasını yapar. Zincirkıran haberi telefonla yazdırır. Ertesi gün Menderes yola çıkmışken, sabaha karşı müdahale başlar. Zincirkıran şimdi de askerî darbenin içinden adım adım saat saat haber geçecektir.
30 yaşında, Hürriyet’in başında
1960 darbesiyle Türkiye’de yeni bir dönem başlar. Zincirkıran 1960 Eylül ayında Haldun Simavi tarafından Hürriyet’in başına getirilir. Şimdi hem 30 yaşındaki Zincirkıran hem de Hürriyet için yeni bir dönem başlamaktadır. Gazetenin başına geçince, Ankara Büro’nun başına da o sırada Bonn’da basın ataşesi olan Cüneyt Arcayürek’i getirir. Arcayürek, Zincirkıran’a göre doğuştan gazeteci olanlardandır. Zincirkıran-Arcayürek ikilisi günde en az 9-10 defa telefonla konuşan müthiş bir eküri olurlar. Patlattıkları haberlerle Türkiye’yi sallarlar. Arcayürek daha sonra bu dönemi “Gazete sanki bizimmiş gibi çalışıyorduk” diye anlatacaktır.
22 Şubat 1962’de Necati Zincirkıran hayatının en önemli gazetecilik sınavı ile yüzyüze gelir. Ankara’da Albay Talat Aydemir ve Albaylar Cuntası, İnönü hükümetine karşı darbe girişimi başlatır. Patron Haldun Simavi yurtdışındadır. Görüşme imkanı yoktur. Zincirkıran demokrasiyi savunma ve darbeye karşı çıkma kararı verir. Yazıişlerini toplar, Ankara’ya talimat yollar. Telefonlar kesiktir. Arcayürek, Bursa üzerinden haber ve foto geçmeyi başarır. Hürriyet ertesi gün “Demokrasi tehlikede, Ankara’da isyan”manşetiyle çıkar. Türkiye’nin en büyük gazetesinin karşı çıkışı darbecileri duraklatır. Girişim engellenir, darbeciler yargılanmadan emekli edilir.
Talat Aydemir bir süre sonra İstanbul’da Necati Zincirkıran’ı ziyarete gider. Bu bir tehdit ziyaretidir. O manşetin kendilerini sarstığını, ancak bir dahaki sefere buna fırsat bulamayacaklarını söyler Zincirkıran’a… Aydemir 21 Mayıs 1963’de Ankara’da ikinci kez darbe girişimi başlatır. Bu da bastırılır. Aydemir ve Fethi Gürcan idam edilir.
Demirel, Johnson ve 68 kuşağı
1964’te Adalet Partisi’nin başına Demirel geçer. Haldun Simavi’yi de ikna eden Zincirkıran, AP kongresi öncesi Hürriyet’te “Barajlar Kralı” adı altında Demirel’e destek verir. 60’lı yıllar ünlü “Johnson Mektubu”nu Hürriyet’in manşetten verdiği yıllardır. 1964’teki Kıbrıs olayları sırasında ABD Başkanı Johnson, Başbakan İnönü’ye bir tehdit mektubu yazmıştır; Amerikan silahlarının Kıbrıs’ta kullanılamayacağını öne sürer. Bu mektup daha sonra Meclis’te gizli bir celsede okunur.
Olayın peşine düşen Zincirkıran, Arcayürek’ten bu mektubu mutlaka bulmasını ister. Arcayürek için o yıllarda Ankara’da “imkansız” yoktur. Mektubu, Dışişleri’nden eski bir arkadaşına telefonda okutturmayı başarır. Teybe alır. Kaseti Hürriyet dağıtım kamyonu şöförü ile elden Zincirkıran’a yollar. Zincirkıran 13 Ocak 1966’da mektubun tam metnini Hürriyet’te manşetten yayımlar. Türkiye ve dünya birbirine girer. Bütün dengeler değişir. Hükümet 2 gün sonra İnönü’nün o zaman Johnson’a yolladığı cevap mektubunu da yayımlamak zorunda kalır. Bu mektup, İnönü’nün “Yeni bir dünya kurulur. Türkiye de orada yerini alır” dediği ünlü mektuptur.
Balayında bile haber peşinde 16 Mart 1953’te, Neriman Hanım ile evlenen Necati Zincirkıran, balayını geçirdiği Çanakkale’de deprem olması, üstüne Dumlupınar denizaltı faciasının yaşanmasıyla balayı yerine zorunlu mesai yapar.
Johnson mektubu, Türkiye’de bir kırılma yaratır. Ülkede anti-Amerikan rüzgarlar esmeye başlar. Daha sonra Amerikan emperyalizmine karşı sokağa dökülecek olan 68 kuşağının cebinde Johnson mektubu vardır. Zincirkıran, salt gazetecilik faaliyetinin, bir ülkenin toplumsal uyanışını nasıl tetiklediğinin çarpıcı bir örneğini vermiştir.
Anneler Günü kutlamasını başlatırlar, liselerarası bilgi yarışması düzenlerler. Küçük ilanlar büyük ilgi çeker. “Altın Mikrofon”da ses sanatçılarını halka seçtirirler. Yıldırım Gürses’ten Cem Karaca’ya, Ferdi Özbeğen’den Edip Akbayram’a bir dizi sanatçı bu yarışmayla ünlenir.
Demirören’in medyaya girişi
Bugün Hürriyet’in sahibi olan Demirören Grubu’nun merhum patronu Erdoğan Demirören’i 60’lı yıllarda basın dünyasına bir ucundan sokan da Zincirkıran’dır. Kamyon yedek parçası ticareti yapan bu genci, o sırada Hürriyet’in kamyon dağıtım filosunun başına getirir. Hürriyet şoförleri, o yıllarda pilotlarla yarışan birer efsanedir. Saate karşı yarışan, sabah erkenden insanlara gazeteye yetiştirmeye çalışan şoförlerden can verenler de olur. Zincirkıran onları motive ederek fotoğraf makinesi vermiş; hepsini ayrıca bölgelerden haber taşıyan şoför-muhabir de yapmıştır.
Simavi ailesi ve ayrılıklar
Türkiye’de toplumsal mücadelenin doruğa tırmandığı 1968, Hürriyet’teki Simavi İmparatorluğu’nda kardeşler arasında ayrılığı da getirir. Bu, imparatorluğun çöküşü ve dağılışının da başlangıcı olacaktır. Haldun ve Erol Simavi, babalarının ölümünden sonra 14 yıl boyunca birlikte çalışmışlardır. Haldun gazetenin başındadır, her şeyidir. Erol Simavi ise daha çok idari işlere bakar. Aralarında görünen bir sürtüşme ve rekabet yoktur. Erol ağabeyine daima saygılıdır.
1953’te Belma Hanım ile evlenen, Sedat ve Saffet adlı iki oğlu olan Erol Simavi o sıralar 35’ini geçmiştir. Para ve güç, basının gölgedeki imparatorunu kışkırtmaktadır. Ağabeyi Haldun ise bu ortamda ayrılma kararı verir. İki kardeş arasında bir protokol imzalanır. Haldun Simavi, Hürriyet’i kardeşine bırakır. Kendisi çeşitli gazete ve dergileri yayımlayan Veb Ofset’i alır. Erol, ağabeyinin yeni bir gazete çıkarmayacağı şartını da protokole koyar.
1 milyon tirajlı manşetler 1960’ların sonu Hürriyet’in manşetleriyle gündem belirlediği dönemdir. 1969’da gazete, satışını 1 milyonun üzerine çıkarmayı başarır.
Ve Günaydın…
Ancak Haldun Simavi’nin kafasında yeni bir gazete “icat etmek” vardır. Bu gazete Günaydın’dır. Haldun Simavi fazla okumaktan hoşlanmayan Türk halkına fotoğraf ağırlıklı bir gazete hazırlar. Necati Zincirkıran’dan Hürriyet’te kalıp kardeşine destek olmasını ister. Bir de ondan Günaydın’ı derleyip toparlayacak genç bir gazeteci bulup kendisine göndermesini ister. Zincirkıran, Hürriyet spor servisinde gazeteciliğe başlayan Rahmi Turan’ı Haldun Simavi’ye yollar. Bugün Sözcü’de yazan Rahmi Turan, “Tirajların Efendisi” sıfatını kazanacak ve magazin ağırlıklı gazetecilik ekolünün öncüsü olacaktır.
1968 Kasım’ında Haldun Simavi yönetiminde basın dünyasına giren Günaydın kısa sürede tutunur ve çok satmaya başlar. Hürriyet’te kalan Zincirkıran ise, artık neredeyse patron gibidir. Hürriyet’in manşetleriyle gündem belirlediği yıllardır. 1969’da gazetenin satışını 1 milyonun üzerine çıkarmayı başarır. Bu, yüzde 6’larda bir iade ile inanılmaz, görülmemiş ve sonrasında da görülmeyecek bir satış rakamıdır.
Hürriyet’in kuruluşunun 21. yıldönümü olan 1 Mayıs 1969’da 1 milyon 100 binlik tirajı manşetten ilan ederler. Erol Simavi bunu kutlamak için Ayazağa’daki evinde gazete üst düzey yöneticilerine bir parti verir. Belma Simavi burada Necati Zincirkıran’a özel bir zarf içinde bir adet “Hürriyet kurucu hissesi” takdim eder. Bu, çok büyük bir ödüldür.
Gazeteciliğin dünyayı değiştirdiği yıllar Zincirkıran ve Arcayürek ikilisinin 1966’da yayımladığı Johnson mektubu, ortalığı karıştırır; ülkede Anti-Amerikan rüzgarlar esmeye başlar. 68 kuşağının cebinde bu mektup vardır. Zincirkıran, gazetecilik faaliyetinin toplumsal uyanışı nasıl tetiklediğini gösterir.
Zincirkıran’dan Erol Simavi’ye veda
Ancak Zincirkıran’ın içinde kötü bir his vardır. Gazeteci sezgisi ile “Bu işler böyle gitmeyecek, bir yerden başımıza bir bela gelecek” endişesi içindedir. Bela, eski 27 Mayısçı Orhan Erkanlı olarak gelir. O dönemde sağ-sol çatışmaları içinde, 12 Mart 1971 askerî muhtırasına doğru hızla sürüklenen Türkiye’de Erol Simavi, muhtemel bir askerî darbeye karşı kendisini ve Hürriyet’i güvence altına almaya çalışır. Bunun için bulduğu önlem, eski darbeci, 14’lerden Orhan Erkanlı’yı önce idari müdür olarak gazeteye almak, sonra şartlara göre gazeteyi ona teslim etmektir. Necati Zincirkıran, Cüneyt Arcayürek, müessese ve idare müdürleri buna isyan ederler. Ancak Orhan Erkanlı 1969 yazında “Patron temsilcisi” gibi ilginç bir unvanla Hürriyet’e gelir. Bunun üzerine Necati Zincirkıran “Artık size hizmet edemeyeceğim” diyerek Erol Simavi ile yollarını kırgın, ama dostça ayırır.
Ayrıldıktan sonra Zincirkıran, kendisine verilen Hürriyet kurucu hissesini de etik kaygıyla Erol Simavi’ye iade eder. Erol Bey bu jeste karşılık 200 bin liralık bir çek yollar. Olayları izleyen Haldun Simavi, Zincirkıran’a “Biraz dinlen, gel başla” der. İkili tekrar Günaydın’da buluşur. Zincirkıran, Günaydın’ın ve Veb Ofset’teki diğer bir dizi yayının da başına geçer.
Bu arada Hürriyet’te işler karışmıştır. Orhan Erkanlı, Yassıada Komutanı Albay Tarık Güryay’ın anılarını büyük bir reklam kampanyasıyla gazetede yayımlatır. Hürriyet okuru büyük tepki gösterir. Hürriyet’in tirajı 1 milyondan hızla 300 binlere düşer. Erol Simavi paniğe kapılır ve ağabeyini yardıma çağırır. Haldun Simavi ve Necati Zincirkıran bir defa daha Hürriyet’in kapısından girer ve eski odalarına otururlar. Onlar gelince Orhan Erkanlı tası-tarağı toplayıp gider.
Günaydın ile Demirel kavgası
O sıralarda Günaydın ve Haldun Simavi, Süleyman Demirel’in eşi Nazmiye Hanım’a dair incitici bir haber nedeniyle sert bir kavga içindedir. Erol Simavi, Hürriyet’in bu kavgaya karıştırılmasına karşı çıkar. Bu kavgada kardeşinin kendisini desteklemediğini gören Haldun Bey küser ve yeniden Zincirkıran ile birlikte Günaydın’a döner. Yollar bir defa daha ayrılır. Demirel’e yönelik 12 Mart 1971 askerî muhtırasında basındaki bu kavganın da kuşkusuz etkisi vardır. Demirel şapkasını alır gider. Haldun Simavi de kavgayı keser. Demirel ancak 1977’de bir yemekte Zincirkıran’ın yanına gelip onunla barışacaktır.
“Düdüklü Tencere” 22 yıl kaynadı
Zincirkıran 1970’den, Günaydın’ın Asil Nadir’e satıldığı 1988’e kadar 18 yıl boyunca Haldun Simavi ile birlikte Veb Ofset’in başında çalışır. Köşesinin başlığı “Düdüklü Tencere”dir. Bu, Haldun Simavi’nin babası Sedat Simavi anısına verdiği bir isimdir. Baba Simavi, Hürriyet’teki köşesinde o dönem mutfaklara giren düdüklü tencere yazısı yazınca, Babıâli’nin eski kalem erbabı tarafından çok eleştirilecek, ama buna aldırmayacaktır. Zincirkıran da köşesinde Baba Simavi geleneğini sürdürerek 22 yıl boyunca basit-kısa cümlelerle halkın dertlerini köşesine taşır.
Zincirkıran Günaydın’da köşe yazarlığı dışında, önemli haber ve röportajlara da imza atar. Fransa’da İran İslâm Devrimi lideri Humeyni ile konuşur. Sunay ve Ecevit’in Rusya gezilerini izler. Nixon’un Romanya gezisini en iyi veren o olur. Celal Bayar’a hatıralarını anlattırır. Röportajları, genç gazetecilere ders gibidir. Günaydın, o yıllarda 700-800 binlik satış rakamlarına ulaşan, kolay okunan, haberleri fotoğraf ağırlıklı veren, önemli bir gazetedir. Gazete aynı zamanda bir okuldur. Sonraki dönemde Türk basınına ağırlığını koyacak birçok isim burada yetişir. Örsan Öymen, Aydın Öztürk, Melih Aşık, Hasan Cemal, Erdoğan Alkan, Erdoğan Arıpınar, Koray Düzgören, Necati Doğru, Reşit Aşçıoğlu, Orhan Bursalı, Can Pulak, Can Aksın, Teoman Orberk, Ahmet Örs, Tanju Akerson, Ahmet Korulsan, Ali Acar, Teoman Erel ve daha birçok genç… Çalışanlar, ağırlıklı olarak “sol” gelenekten gelen gazetecilerdir. O sırada Günaydın İstihbarat Şefi olan eski polis muhabiri rahmetli Ahmet Vardar ara sıra haber merkezine girip “Çalışın komünistler!” diye bağırarak onlarla eğlenir.
ANKA Ajansı da Günaydın yönetiminin desteğiyle Örsan Kardeşler tarafından kurulur. Oradan geçen gazeteciler de az değildir: Uğur Mumcu, Derya Sazak, Uluç Gürkan, Yazgülü Aldoğan, Füsun Özbilgen, Eşref Erdem, Adem Yavuz, Varlık Özmenek…
Zincirkıran’ın Günaydın’da resimaltı yazmayı öğrettiği Hasan Cemal de, 1980 sonrası Cumhuriyet’in Ankara büro şefliğinden genel yayın yönetmenliğine terfi edecektir. Hasan Cemal, Cumhuriyet’in başındayken haber ve manşette olduğu kadar resimaltlarına büyük önem verecek, titizlenecek ve sık sık fırça atacaktır. Hatta o kadar ki, Cumhuriyet’in o dönemdeki afacan delikanlısı Ümit Kıvanç, sonradan Aşkım Bana Resimaltı kitabını yazacaktır.
Yine Kıbrıs yine etkili gazetecilik
1974 Kıbrıs çıkarması sırasında Zincirkıran’ın başında olduğu Günaydın çok etkili bir yayın yapar. Günaydın muhabiri Ergin Konuksever makineli tüfekle omuzundan vurulur. Ölümden döner. Eski Günaydın, yeni ANKA muhabiri Adem Yavuz ise Türkiye’ye ağır yaralı getirildikten sonra şehit düşer. Adı onlarca sokağa ve durağa verilir.
1978’de Necati Zincirkıran, Haldun Simavi’den biraz izin ister. Köşe yazıları sürer ama her gün fiilen yazıişlerinin başında olmayacaktır. Zincirkıran 1978’de Veb Ofset ve Günaydın’daki hisselerini de satarak çekilir. Zincirkıran bundan sonra her fırsatta soluğu 14 metrelik teknesinde alacak ve denize açılacaktır.
Zincirkıran 12 Eylül 1980 darbesini de teknede, Marmaris kıyılarında öğrenir. Darbelerden ve askerlerle muhatap olmaktan pek hoşlanmayan Haldun Simavi için zor günler başlamıştır. Evren’in gazete patronları ile yaptığı gezilere zoraki katılır. 1984 Kasım’ında Günaydın’da Haldun Simavi ile Rahmi Turan arasında bir kriz patlar. Rahmi Turan 40 kişilik bir ekiple ayrılıp İstanbul’da gazete kurmaya çalışan İzmirli basın patronu Dinç Bilgin’in yanına gider. 400- 500 binlik tirajı yakalayacak Sabah gazetesi böyle doğacaktır. 1986’da bu defa Dinç Bilgin ile anlaşamayan Rahmi Turan ekibiyle birlikte Günaydın’a döner. Ancak Haldun Simavi’nin işlerine karışmamasını, hatta yazıişlerine bile girmemesini ister.
Halkın gündemi, yalın ve anlaşılır Necati Zincirkıran gazetecilikle ilgili fikirlerini şöyle özetliyor: “İnsana dair her şey haberdir. Halk merak eder, hakikati ister. Halkın derdi-sıkıntısı çok. Bunların peşine düşeceksin. Hakikatı arayacak, bulacak ve yazacaksın. Halkın anlayacağı gibi, yalın ve anlaşılır şekilde…”
Haldun Simavi sahneden çekiliyor
Haldun Simavi 1988’de, Özal’ın Türk basınına sokmaya çalıştığı Kıbrıslı milyarder Asil Nadir’e Günaydın grubunu 40 milyon dolara satarak basından tamamen çekilir. Asil Nadir’in Polly Peck imparatorluğu, Türk basınına girdikten 2 sene sonra çöker. İngiltere’de sahtekarlık ve “insider trading” suçlamalarına uğrayan Nadir bir süre hapis yatar. Zincirkıran’a göre Türkiye’de basın macerasına girmese, bunların hiçbiri başına gelmeyecektir.
1991’de Dinç Bilgin, Zincirkıran’dan Sabah grubuna gelip ağabeylik yapmasını ister. İkitelli’de çok modern Sabah Plaza-ATV tesisini kuran Dinç Bilgin’in yükseliş yıllarıdır. Zafer Mutlu yönetimindeki Sabah, promosyon savaşları eşliğinde Hürriyet’i de geçmiş, nazar boncuklu logosu ile en çok satan gazete unvanını kapmıştır. Zincirkıran o sırada 470 bin satan Bugün gazetesinde “Pencere” başlıklı köşesinde ve Avrupa Sabah’ta başyazılar yazar.
Erol Simavi de Hürriyet’i satıyor
Erol Simavi 1994’te Hürriyet’i Aydın Doğan’a satar. Gazetenin 70 milyon dolarlık borcunu üstlenen Doğan, Erol Simavi’ye de 70 milyon dolar ödeyerek Hürriyet’i 140 milyon dolarlık bir bedelle alır. Abdi İpekçi’nin ölümünden sonra 1979’da Milliyet’i alan Aydın Doğan, o yıllarda yükselen basın patronudur. Doğan Grubu, Hürriyet ve Kanal D, CNN Türk gibi televizyonlarla birlikte gerçek bir medya imparatorluğuna dönüşür. Aydın Doğan, çeşitli siyasi baskılarla 2011’de Milliyet’i, 2018’de Hürriyet’i Demirören Grubu’na satıp devrederek medyadan tümüyle çekilir.
Erol Simavi 2015’te Monaco’da 85 yaşında vefat eder. Cenazesi İstanbul’a getirilerek Kanlıca’daki aile mezarlığında babası Sedat Simavi’nin yanına defnedilir. Dinç Bilgin’in basın imparatorluğu da 2000’li yıllarda Etibank soruşturmalarıyla çöker. Necati Zincirkıran medyada Simavi, Asil Nadir, Dinç Bilgin imparatorluklarının yükseliş ve çöküşünü içerden izlemiş ender bir gazetecidir. Doğan İmparatorluğu’nun tasfiyesini de dışardan izler.
Necati Abi ile zarif eşi Neriman Hanım’ın çay ikramı eşliğinde 3 saati aşkın konuşuyoruz. O şimdi, “bir zamanlar dutluk olan” Esentepe Gazeteciler Sitesi’ndeki mütevazı evinde yaşıyor.
Necati Abi ile bakışıp gülümsüyoruz. Sormasam ayıp olacak! “Abi bugünkü gazetecilik için ne düşünüyorsun?”
Arkasına yaslanıyor, “70 yıllık meslek hayatımda basını bu kadar özgürlükten yoksun, korku içinde görmedim” diyor. “Artık haber falan yapılmıyor… Gazetecilik iğdiş edildi. Basının kıymet-i harbiyesi kalmadı”.
Söyleşinin sonuna doğru bir an yerinde doğruluyor, omuzları dikleşiyor. Sesinde göklerden gelen ilahi emri aktaran tok bir şaman tınısıyla ağzından şu cümleler dökülüyor:
“İnsana dair her şey haberdir. Halk merak eder, hakikati ister. Halkın derdi-sıkıntısı çok. Bunların peşine düşeceksin. Hakikatı arayacak, bulacak ve yazacaksın. Halkın anlayacağı gibi yalın ve anlaşılır şekilde… Doğru yazacaksın. Cesur olacaksın. Halkı aldatmayacaksın. Güzel hikaye olacak, güzel başlık, güzel foto bulacaksın. Kağıtta da olsa, ekranda da olsa, bilgisayarda da olsa haber haberdir… Gazetecilik budur…”
Almanya’da bir dönem kapanıyor; Merkel bu sonbaharda görevden ayrılıyor. 16 yıldır ülkeyi yöneten Eski Doğu Almanya doğumlu Angela Merkel’in, başlangıcından bugüne ayrıntılı radyografisini, bir dönem Hürriyet Almanya’nın başında da görev yapmış gazeteci Kerem Çalışkan çıkardı.
Almanya’yı 16 yıldır yöneten Başbakan Angela Merkel, 2021 Eylül seçimiyle politikaya veda ediyor. “Merkel Ana” (Mutti Merkel) çağı kapanıyor. Almanlar öksüz kalıyor. Papazın komünist kızının parlak kariyeri, korona ve aşı krizi nedeniyle Shakespeare trajedileri benzeri bir final yapıyor.
Merkel’in TV’lerdeki görüntüsü “Yıllar Yorgun Ben Yorgun” şarkısı söylüyor. Bütün Almanlara 21 Eylül 2021’e kadar aşı olacaklarını vaadediyor. 26 Eylül’de seçim var. “Merak etmeyin. Hepinize aşı yapmadan koltuğu terketmeyeceğim” mesajı veriyor. Oysa Almanlar yetersiz ve plansız aşı nedeniyle isyan halinde. Merkel en sağlam olduğu yerden “güven duygusu”ndan vuruluyor…
‘Merkel Ana’ 16 yıldır Almanya’yı yöneten Angela Merkel, iktidarını kendisine duyulan güven üzerine inşa etti. Yeniden aday olmayacağını açıklayan Merkel, hakkında yolsuzluk, kişisel kayırma, kara para, vergi kaçırma gibi iddialar çıkmayan ender politikacılardan oldu.
Gözlerine bakıyorum. O her zamanki uzak, dalgın, kederli, mesafeli bakışlar. Sanırsınız birazdan kilisede günah çıkaracak ya da merkez komitesi önünde özeleştiri yapacak. Aşı krizi yüzünden bir tür suçluluk duygusu da karışıyor mavi gözlerinin griliğine…
Oysa o, Berlin Duvarı’nın yıkıntıları arasından elinde özgürlük ve dürüstlük meşalesi ile yükselen bir melek. Angela! En çılgın senaryo yazarlarına şapka çıkartacak bir başarı öyküsü var. Acaba anılarını yazar mı? Neleri anlatır? “Ben Kohl’ün kızıydım…” diye mi başlar? Yoksa daha eskilere gidip, önce Almanya safında, sonra Almanlara karşı ve en sonunda bağımsızlık için savaşmış Polonyalı dedesini mi anlatır?
Acaba babası Horst Kasner’in 1954’te kendisi doğduktan 3 ay sonra, Batı’dan (Hamburg) Protestan bir papaz olarak komünist Doğu Almanya’ya göçetmesinin sırrını da söyler mi? Misyoner bir dindarlık mıdır bu gizemli göç? Yoksa kilise örgütlenmesi içinde Doğu Bloku’na bir sızma mı?
İlginç bir sentez
İlk soyadı ile Angela Kasner, hem papazın kızı hem de genç bir Marksist-Leninist olarak ilginç gibi bir formasyona sahiptir. Komünist soslu Prusya militarist disiplini ile kilise ciddiyetinin özgün bir karışımıdır. Bu ilginç sentez, iktidar hırsı ile birleşince onu fırtınalar içindeki kuyrukluyıldız gibi zirvelere taşıyacaktır.
Aslında sessiz, terbiyeli, kendi hâlinde bir kasaba kızı olarak büyür Doğu Almanya’da. Taşındıkları Templin, Berlin’in 75 km. kuzeyinde sessiz-sakin ücra bir kasabadır. Yeni Sovyet işgaline düşmüş el değmemiş eski Prusya topraklarıdır. Annesi öğretmendir ama Batı’dan geldikleri için Doğu Alman makamları onun mesleğini yapmasına izin vermez. Ev kadını annesi üç çocuğunu büyütür. Angela’nın bir erkek, bir kız kardeşi olur. Ortam pastoral, doğa güzeldir. Angela mütevazı bir kızdır. En sevdiği yemek, kendi pişirdiği patates çorbasıdır, dersek Prusya mönüsü tamamlanır.
1954 doğumlu Angela, 7 yaşında Templin’deki Politeknik Okulu’nda eğitime başlar. Derslerinde oldukça başarılıdır. Özellikle Rusça ve matematikte hep sınıf birincisidir. O yılların gereği, okulda ve toplumda kabul görmek için 1968’de 14 yaşındayken Komünist Parti’nin gençlik kolları olan Hür Alman Gençliği örgütüne kaydolur. Rusçadaki başarısı onu Doğu Almanya çapındaki etkinliklere taşıyacaktır.
Okuldayken, Leipzig’deki Karl Marx Üniversitesi’nde fizik okumaya karar verir. 1973’te 19 yaşında istediği bölüme girmeyi başarır. 1978’de burada kuantum fiziği üzerine diploma çalışmasını başarıyla tamamlar. Bundan bir sene önce, Moskova’da bir seyahatte tanıştığı, kendisi gibi fizik öğrencisi olan Ulrich Merkel ile evlenmiştir. Çift 5 sene sonra 1982’de çocuksuz olarak boşanır. Ancak Angela, Merkel soyadı ile ünlü olacak ve onu ömür boyu taşıyacaktır.
Bir liderin gençliği Henüz ilk eşiyle evlenip Merkel soyadını almamış genç Angela Kasner, 1971’de Templin’de okuduğu lisede sınıf arkadaşlarıyla.
1978’de Thüringen’deki Ilmenau Teknik Üniversitesi’ne girmek ister. Ancak Doğu Alman İstihbaratı (Stasi), bunun için orada gizli istihbarat elemanı olup düzenli rapor vermesini isteyince bunu reddeder ve oradan vazgeçer. “Ben pek sır saklayamam” yazar ret cevabında…
Fizik doktorası
1978’de kocasıyla birlikte Doğu Berlin’e taşınır. Merkel burada Doğu Alman Bilimler Akademisi içinde Fiziksel Kimya Merkez Enstitüsü’nde çalışmaya başlar. Buradaki faaliyeti 1989’da Berlin Duvarı yıkılana kadar 11 sene sürecektir. 1986’da aynı enstitüde kuantum fiziği üzerine doktora çalışmasını tamamlar.
18 yaşındaki Angela, arkadaşlarıyla bir yılbaşı partisinde.
Çok başarılı bulunan tezi ile doktor unvanını almak için, yine o yılların gereği bir de Marksist-Leninist sosyal tez vermesi gerekir. Merkel’in “Sosyalist yaşam tarzı nedir?” adlı tezi de “yeterli” bulunur ve doktor ünvanını alır.
Merkel bu arada 1984’te tanıştığı kuantum kimyacısı Joachim Sauer ile birlikte yaşamaya başlar. Sauer ile uzun bir partnerlikten sonra 1998’de, politik fırtınaların ortasında resmen evlenir. İlk evliliğinden olan iki çocuğunu Merkel ile ortak yaşantısına katan Sauer hâlen Merkel’in kocasıdır.
Merkel kariyeri boyunca yine komünist Hür Alman Gençliği (FDJ) örgütü içinde çalışır. O yıllardaki arkadaşlarının tanıklığına göre örgütün ajitasyon-propaganda bölümü sorumlusudur. Merkel ise o dönemi, “kültürel çalışmalar yapıyordum, tiyatro biletleri dağıtıp Sovyetler’den gelen yazarları konuk ediyor ve konferanslar düzenliyordum” diye anlatacaktır yıllar sonra.
Merkel bu gençlik döneminde Doğu Almanya’da rejim karşıtı, özgürlükçü muhalif hareketler içinde yer almaz. Tam tersi, komünist elitin orta sınıfı içinde, halinden memnun, düzene uymuş, kendi hayatını yaşayan sıradan bir akademisyendir. Yine yıllar sonra “Bir şeyleri kişisel olarak değiştirmek mümkün olmadığı için Doğu Almanya’daki yaşamımız aslında belli bir rahatlık içindeydi” diyerek bu konformist pozisyonu doğrulayacaktır. Nihayet Merkel’in hayatını kökten değiştirecek ve kendisini hayal bile edemeyeceği noktalara taşıyacak olan o gün gelir…
Berlin Duvarı yıkılıyor
9 Kasım 1989… Berlin Duvarı iki taraftan gençlerin balyozlarıyla, Doğu Alman yöneticilerinin çaresiz ve dehşetli bakışları arasında parça parça yıkılır. Günlerden Perşembe’dir. Ve Merkel için Perşembe sauna günüdür. Dünya yıkılsa bu keyfinden vazgeçmeyeceğini gülerek anlatır yıllar sonra. O gün gerçekten de dünya yıkılmıştır ve Merkel komünist arkadaşlarıyla birlikte o günlerdeki rejimin bir lüksü olan saunaya gitmiştir! İlerleyen günlerde, hayatın, akademinin ve arkadaşlarının tümü yavaş yavaş oraya akarken, Merkel de onların içinde Berlin duvar yıkma şenliklerine katılır.
Merkel 1 ay kadar sonra, yeni kurulan politik gruplardan Demokratik Açılım Partisi’ne (DA) girer. DA’nın başkanı, Merkel’in babasının kilisesinin ve bazı rejim muhaliflerinin avukatlığını da yapan hukukçu Wolfgang Schnur’dur. Schnur, çocukluğundan beri yakından tanıdığı Merkel’i yardımcısı olarak Doğu Berlin’deki parti merkezine alır. Merkel kısa sürede destekçisi Schnur sayesinde parti sözcüsü olur. Basın bültenlerini ve bildirileri kaleme alır; parti yönetimine girer.
Başlangıçta DA sol eğilimlidir. Merkel önce sosyal-demokrat SPD’ye üye olmak istemiş, ancak kabul edilmemiştir. Daha sonra DA ve yeni kurulan diğer partiler sosyalizme toptan cephe almaya başlar; Batı’dan gelen CDU’lu liderlerin etkisine girerler. En ünlü lider ise daha sonra “İki Almanya’nın Birleşmesinin Mimarı” unvanını alacak olan CDU Başkanı Helmut Kohl’dur.
Geleceğin şansölyesi, 1972’de 17 yaşındayken Doğu Almanya’da askerlerin düzenlediği bir eğitimde (üstte).
Merkel’in 1970’lerden bir portresi.
Doğu’da ilk seçimler
18 Mart 1990’da Doğu Almanya’da ilk defa serbest seçimler yapılır. Kohl, seçimden önce buradaki bölük-pörçük çeşitli parti ve grupları “Almanya İttifakı” adı altında birleştirir. Doğu Alman CDU’sunun başında Lothar de Maizière vardır.
Tam seçimden önce DA’nın başkanı, Merkel’in destekçisi Wolfgang Schnur’un yıllardır Doğu Alman istihbaratına çalışan bir ajan olduğu ortaya çıkar. Stasi’nin gizli belgeleri yavaş yavaş ortaya dökülmektedir. Schnur sahneden çekilir. Biraz da bu nedenle seçimde bir felaket yaşayan DA’nın oyları ancak % 0.9 olur. Doğu Almanya’nın bu ilk ve son seçimini Batı’dan CDU destekli Almanya İttifakı % 41 gibi bir oranla kazanır.
Doğu Almanya’nın ilk ve son başbakanı olan Doğu-CDU’nun lideri Lothar de Maizière, seçimden sonra Merkel’i hükümet sözcülüğü gibi önemli bir göreve getirir. Maizière, Merkel’in DA Başkanı Schnur’un istihbarat elemanı olduğunun açığa çıkmasından sonra düzenlenen basın toplantısını başarıyla yönetmesinden ve gazetecilerin ısrarlı sorularına verdiği ustaca cevaplardan etkilenmiştir.
Merkel, 1993’te Kadın ve Gençlik Bakanlığı yıllarında.
Bundan 1 sene sonra, 17 Aralık 1990’da iki Almanya’nın birleşmesinden ve Maizière’in Kohl hükümetinde Bakan olmasından sonra, Maizière’in de aslında Doğu Alman istihbaratı Stasi’nin ‘Czerni’ takma adıyla çalışan bir ajanı olduğu ortaya çıkacak ve o da istifa edecektir! Ancak bu defa onun eski basın sözcüsü Merkel ortada görünmez zira o artık CDU içinde kendini iktidara taşıyacak taşları tek tek döşemektedir (Merkel’in de aslında Stasi’ye çalıştığına dair iddialar vardır; ancak bunlar kanıtlanmamıştır. Merkel’e dair iki Stasi belgesi, Merkel imzalı onay vermediği için açıklanmamıştır).
Merkel’in yükselişi
1990, iki Almanya’nın birleştiği heyecanlı ve fırtınalı bir yıldır. Merkel bu birleşme kasırgasının tam ortasındadır. 36 yaşındaki genç kadın, geleceğinin bilimsel çalışmada değil politikada olduğuna karar vermiştir.
1-2 Ekim 1990’da CDU’nun tarihî Doğu-Batı Birleşme Kongresi toplanır. Merkel bu fırsatı kaçırmaz. CDU’nun başında o yıllarda tek söz sahibi olan Helmut Kohl ile başbaşa görüşür; kendisini tanıtır ve tam desteğini kazanır. Kohl bundan sonra Merkel’e yıllarca “Benim kızım” (Mein Maedchen) diyecektir. Merkel böylece CDU’ya tepeden paraşütle iner.
Helmut Kohl’ün ‘proteje’si Kohl’ün ‘küçük kızım’ diye bahsettiği Merkel, siyasette onun kanatları altında yükseldi. 1999’da Kohl’ün bağış skandalı patladıktan sonra yazdığı cüretkar makalede ise “baba”sına 9 yılın ardından isyan etmişti.
20 Aralık 1990’da Birleşik Almanya’da ilk kez birleşik seçim yapılır. Merkel bu tarihî seçime, ilk defa milletvekili adayı olarak Doğu Almanya’nın en ücra bölgesinden, en kuzeydeki Ostsee (Doğu Denizi) kıyısındaki Mecklenburg-Vorpommern eyaletindeki bir kasabadan katılır. Burası Polonya’ya uzanan eski Prusya topraklarıdır. Merkel bu seçimi “ilk oylar” denilen tercihli oylarla % 48.5 gibi yüksek bir oranla kazanır. Artık Alman Federal Meclisi (Bundestag) üyesi bir milletvekilidir. Henüz 36 yaşındadır. Doğu Alman komünist bir akademisyen için bu gerçek bir sıçrama demektir.
20 Aralık 1990 seçimi Almanya toplamında % 43.8 oy alan CDU’nun zaferi ile sonuçlanır. Başbakan olan Helmut Kohl, Doğu’dan gelen kızını ödüllendirir ve ona hükümetinde küçük bir bakanlık verir. Merkel, üçe bölünen eski bakanlığın yeni yapılanmasında Kadın ve Gençlik Bakanı olur. 1991’de CDU başkan yardımcılığı koltuğuna oturur. Partinin Protestan Çalışma Grubu yönetimine girer; 1993’te Mecklenburg-Vorpommern bölgesi başkanlığına seçilir.
1994’te yeniden seçim olur. Merkel küçük kasabasından yine 48.6 gibi yüksek bir oy oranıyla seçilerek parlamentoya girer. Merkel 2017’ye kadar aynı bölgeden 7 defa seçilerek Berlin meclisine gelecektir. CDU bu seçimden de yüzde 41.4 oyla birinci parti olarak çıkar.
Başbakan Kohl bu defa Merkel’i daha önemli bir pozisyona, Çevre-Doğa Koruma ve Nükleer Santral Güvenliği Bakanlığına getirir. Bu kamuoyu önünde, Almanya’da o yıllarda ateşlenen doğayı-yeşili koruma ve nükleer santral tartışmalarının ortasında önemli bir bakanlıktır. Merkel 1998’e burada kalır.
27 Eylül 1998’de yapılan seçimler CDU için büyük yenilgiyle sonuçlanır. % 35.2 ile 1949’dan beri en düşük oyu alan CDU iktidarı kaybeder. Yenilgiden sonra parti karışır. Kohl’ün yeniden aday olmasını istemeyen ancak bunu başaramayan genel sekreter Wolfgang Schauble, Kohl’un yerine genel başkan seçilir ve Merkel’i de CDU genel sekreterliğine getirir. Talih Merkel’e yine gülmektedir.
Cüretkar bir çıkış
1999’da Almanya’yı derinden sarsacak “bağış skandalı”patlar. Kohl, bir söyleşide ismini açıklamadığı bağışçılardan CDU’ya büyük miktarlarda yasadışı bağış aldığını itiraf eder; ama bu parayı ülkenin birleşmesi için harcadığını öne sürer. Alman basını bunu “Kara para yolsuzluğu” ilan eder. CDU, Titanic gibi başaşağı gitmeye başlar.
Tam bu noktada Merkel, kendisinin, CDU’nun ve tüm Almanya’nın kaderini değiştirecek cüretli ve beklenmedik bir çıkış yapar. Kuşkusuz yıllardır izlediği siyasi şöhretlerin iskambil kağıdı gibi peşpeşe devrilmesi ona bu cesareti vermiştir. Üstelik kendisi CDU içinde, Doğu’dan gelen ve sırtında “yolsuzluk veya casusluk” yükü olmayan son temiz politikacı konumundadır.
Merkel, parti genel başkanı Schauble’ye de haber vermeden, Almanya’nın en ünlü ve ciddi gazetesi FAZ’a bir makale yazar. Bu makalede CDU’nun artık sırtından çeşitli gölgelerle yüklü “baba vesayeti”ni atmasını ve rüştünü ispat etmiş genç bir yetişkin gibi geleceğe kendi başına yürümesini savunur. Kız, 9 yıl sonra babasına isyan etmiştir!
Makale CDU ve Almanya’da deprem etkisi yaratır. CDU içinde Kohl yanlıları Merkel’e “baba katili” ve “yuvasını pisleyen kuş” diye saldırırlar. Kohl’ün de “Koynumda yılan beslemişim” dediği duyulur. Ancak kamuoyu Merkel’den yanadır. Doğru zamanda doğru çıkışı yapmış; risk alma cesaretini göstermiştir.
Kohl tasfiye olur. Merkel’e hak veren Schauble de istifa ederek yolu açar. 10 Nisan 2000’de yapılan kongrede Merkel 935 delegeden aldığı 897 oyla CDU genel başkanı seçilir. Artık herkesin ağzına baktığı “Ana Muhalefet Lideri”dir.
2002’de yeniden seçim vardır. Merkel CDU başkanı olarak seçime girecektir. Ancak Merkel, skandalın sarsıntısı henüz geçmeden muhtemel bir seçim yenilgisi riskini almak istemez. Kendisi başbakan adayı olmaz ve Edmund Stoiber’i destekler. 2002 seçimini Stoiber kaybeder. Hükümeti yine az farkla kazanan SPD kurar. Irak savaşına katılmaya karşı çıkan ve sel baskınına hemen çizmelerini giyip koşan SPD lideri Gerhard Schroder, o yıllarda hâlâ popülerdir.
İki evlilik ve emeklilik Merkel, 1977’de soyadını taşıdığı Ulrich Merkel’le, 1998’de de halen birlikte olduğu Joachim Sauer’le evlendi.
2005’te bir dizi yerel seçimi kaybeden ve iyice yıpranan Schröder erken seçime gider. Bu seçime Merkel ilk kez CDU’nun başbakan adayı olarak katılır. CDU seçimi az farkla önde bitirir. Schröder, TV’de kendisinin başbakan olarak devam etmesi gerektiğini savunan bir konuşma ile Alman toplumunun tepkisini çeker. Cumhurbaşkanı Horst Köhler, Merkel’i hükümet kurmakla görevlendirir. Merkel başbakan Merkel önce hükümet kurmakta ve çoğunluk sağlamakta zorlanır. Uzun görüşmeler sonucu Schröder sahneden çekilir. Başbakan Merkel ilk CDU-SPD Hükümeti’ni kurar. Bu, Almanya’da “Büyük Koalisyon” (Gro-Ko) diye anılan ilk Merkel hükümetidir. Bu koalisyon ülkenin iki büyük ana partisini kapsadığı için, muhalefeti mecliste marjinal konuma getirir. Böylece koalisyon içi çekişme, pazarlık ve uzlaşmaları iyi idare eden Merkel, istikrarlı bir iktidar dönemi geçirir. Ayrıca 2005’te, 1949’da başlayan Federal Almanya Cumhuriyeti’nin tarihinde 7 erkekten sonra ilk kez “kadın başbakan” olarak tarihe geçer. Henüz 51 yaşındadır.
Merkel 2009 seçimini de kazanır ve mecliste çoğunluğu sağlayarak 4 yıl daha ülkeyi yönetir. 2013 seçimine prestijli ve başarılı iktidarının zirvesinde girer. Merkel yine uzun pazarlıklar sonucu bir kez daha SPD ile “Büyük Koalisyon” kurar. Bu dönem, Avrupa’yı baştan aşağı sarsan “mülteci krizi” gibi bir depremle hayli çekişmeli geçecektir. Merkel 2015’te “Biz bunu başarırız” diyerek ve Hıristiyan değerlere de sıkça gönderme yaparak 1 milyon mülteciye Almanya’nın kapılarını açar ve diğer AB ülkelerini de mülteci almaya zorlar. Bu, Almanya’da şiddetli tepkilerle karşılanır. Popüler Merkel, ağır bir “mülteci yarası” alır. Bu depremde AfD (Alternatif Deutschland) adlı sağcı, ırkçı, Nazi eğilimli bir parti ortaya çıkar ve % 10 barajını aşarak bölge parlamentolarına girmeye başlar. 2017 seçiminde bu mülteci krizinin etkisi görülür. Merkel’in CDU’su ancak yüzde 32.9 oy alabilir. AfD bir hamlede geleneksel liberal partiyi (FDP) ve Yeşilleri de geçerek 3. parti konumuna sıçramıştır. Kamuoyundaki mülteci düşmanlığı alttan alta kaynayan sağcı, ırkçı akımlara AfD ile politik sahneye çıkma şansı vermiştir. Bu ırkçı hareket, Merkel’in Almanya’ya bıraktığı en kötü mirastır. Tarihsel diyalektiği, politik akımların iniş-çıkışlarını çok iyi bilen Merkel, 2018’de bir dahaki seçimde (2021) tekrar aday olmayacağını ve politikadan çekileceğini açıklar. Zamanında çekilmeyi bilmek en büyük erdemdir.
Merkel, 2018’de bir sonraki seçimde (2021) tekrar aday olmayacağını açıkladı.
Merkel 16 yıllık iktidarı boyunca olayları sabırla izler. Tam anlamadan müdahale etmez. Bu açıdan basında sık sık “pasif kalmakla” eleştirilmiştir, ama bunlara pek aldırmaz. Aynı zamanda iyi bir dinleyici, sentezci ve müzakerecidir. Müzakerelerde tarafları sonuna kadar sabırla dinler. Karar aşamasında kendi görüşünü, ustaca rasyonalist şekilde formüle edip “ortak akıl” olarak masaya koyar.
Kişisel yaşamı da gençliğinden beri “kendi işini kendi görme” sosyalist felsefesi üzerine kuruludur. Başbakan olmasına rağmen lükse-şatafata düşmemesi; saraylarda oturmaması; kendi evinde temizliğini kendi yapması; markete gidip kuyruğa girmesi özellikle Türkiye’de büyük bir hayretle izlenmektedir. Almanya’da ise bu tevazu doğal karşılanır.
Özellikle yaşlı Almanların Merkel’i sevmesi, ona duyulan bu güvenle ilgilidir. Bu insanlar kuruş kuruş ödedikleri vergileri, devlet hazinesini Merkel’in har vurup harman savurmayacağına, lüks ve çılgın projelere harcamayacağına güvenirler. 16 yıl sonra hakkında yolsuzluk, kişisel kayırma, kara para, vergi kaçırma gibi iddialar çıkmayan ender politikacılardandır. Alman halkını koruyan Merkel Ana (Mutti Merkel) imajı bu anlayış temelinde şekillendirmiştir.
AVRUPA DENGELERİNİ DEĞİŞTİRDİ
Merkel’in 3 tarihî kararı
Tarihin “Anlat kızım neler yaptın?” sorusuna, Merkel şu cevabı verebilir: “Nükleer santralleri kapattım, zorunlu askerliği kaldırdım, mültecilere kapıları açtım”. Bunların hepsi insancıl ama tartışmalı kararlardır.
Merkel, 2010’da önce Almanya’daki nükleer santrallerin süresini uzatma kararı verirl, 2011’de ise Japonya’da deprem-tsunami ile yaşanan Fukushima nükleer santral faciasından sonra radikal bir değişikliğe gider. 2022’ye kadar Almanya’daki tüm nükleer santrallerin kapatılması ve doğal enerjiye dönüş kararı alır. Bu süreç halen devam etmektedir.
2011’de sonradan kopya tez yüzünden politikadan tasfiye olan neo-liberal Savunma Bakanı Karl-Theodor zu Guttenberg’in öncülüğü ile Merkel hükümeti zorunlu askerliği kaldırır. Alman Ordusu gönüllü-profesyonel bir ordu haline gelir. Orduda şimdi sağcı-ırkçı örgütlenmelerin güçlendiği endişesi vardır. Ortak Avrupa Ordusu projeleri de Almanya’nın bu kararı sonrası adeta rafa kalkar. Eski ABD Başkanı Trump’ın Beyaz Saray’da Merkel’e kötü davranması hatta elini bile sıkmamasının bir nedeni de budur. Trump’ı sinirlendiren Merkel’in elinin sıkılığı, savunma masraflarını kısması, NATO’ya ödemelerini geciktirmesi ve Avrupa’nın savunmasını tümüyle ABD’nin sırtına yıkmasıdır. Trump bunlara kızıp “Başınızın çaresine bakın” diyerek Amerikan askerlerini tümüyle Almanya’dan çekme kararı almıştı. Yeni ABD Başkanı Biden, bu geri çekilmeyi durdurdu. Şimdi ABD, Rusya’yı sıkıştırmak için Balkanlar ve Karadeniz’de askerî üslerini güçlendirmek istiyor.
Gelelim mülteci politikasına… Suriye savaşı sonrası 2015’te Ortadoğu ve Afrika’dan Avrupa’ya yönelen mülteci akını artınca Avrupa’da “mülteci krizi” patlak verdi. Almanya’da ve Avrupa’da hiçbir ülke bu insanları ülkesinde istemiyordu. Merkel mültecilerin, en azından “işe yarar bir kısmının” ülkeye alınmasını savundu. Bu da Merkel’in kamuoyundaki prestijinin giderek düşmesinin başlangıcı oldu. Merkel Ana’nın ana şefkati ile yabancı komşu çocuklarına kapıyı açmasını Alman toplumu kabul etmedi.
Merkel aynı tarihlerde Türkiye’nin mültecileri Avrupa’ya göndermeyip, kendi ülkesinde barındırması için Tayyip Erdoğan ile “Mülteci Antlaşması” denilen bir anlaşma yaptı. Avrupa Türkiye’ye mültecileri barındırma karşılığı 2016-2019 arasında 6 milyar Euro verecekti. O günden bugüne AB yardımın ancak yarısını ve hep erteleyerek verirken; Türkiye barındırdığı Suriyelilere ve diğer mültecilere şimdiye kadar resmî açıklamalara göre en az 40 milyar dolar masraf yaptı.
AB KAPILARINI KAPATAN LİDER
Türkiye ve Türkler meselesi
Merkel, Türkiye’nin, Türklerin AB’ye girmesine öteden beri karşı oldu. Ülkedeki yabancı düşmanlığının yükselmesinde sorumluluğu büyük. Kişisel anılardan Hürriyet Almanya’nın kapanmasına uzanan süreç…
Merkel, Türklerin sadece dönerini seven bir lider. Ülkesindeki Türklerin yeterince entegre olmadığını, yani henüz tam Almanlaşmadığını düşünür. Çokkültürlü (multi-kultu) bir toplum hayalinin öldüğüne ve Leitkultur (öncü kültür) olması gerektiğine dair özlü sözler de Merkel’e aittir. Üstelik “AB’ye tam üyelik yerine size ayrıcalıklı üyelik verelim” diyerek, Türkiye’ye Avrupa kapısına adeta ebediyen kapatan çok kritik bir açıklama yapmıştır. Merkel o tarihte bunu 2005 seçimlerinde sağcı ve ırkçı oylardan biraz daha koparmak için yapmıştı. Ancak Türkiye konusunda politikası hiç değişmedi. Türklerin, onca yıldan sonra Türk ve Müslüman kimliği ile Avrupa yönetimine dahil olmasını istemedi. Bu bakımdan aynı yıllarda Türklere “çifte pasaport”a da karşı çıktı.
Almanya’nın Hanau kentinde 19 Şubat 2020 gecesi iki kafeye düzenlenen ırkçı terör saldırısında, aralarında 4 Türk’ün de bulunduğu 9 göçmen hayatını kaybetmişti. Onlar için Ağustos 2020’de düzenlenen anma etkinliği.
Yıl 2006. Almanya-Frankfurt’ta Aydın Doğan’ın o görkemli Doğan Grubu (matbaalı ve stüdyolu) medya tesislerinde Kanal D’nin Euro-D olarak yayına geçmesinin 10. yıldönümü kutlanıyor. Yeni Başbakan Merkel, stüdyonun açılış töreninde. Merkel’e tesisleri gezdirirken çevirmenlik yapma görevi de 1 sene önce Hürriyet Avrupa’nın başına geçip Frankfurt’a gelmiş olan bana düşüyor. Merkel o gün siyah kazak üzerine siyah ceket giymiş, en resmî halinde… Soğuk, dalgın bakışlarıyla anlatılanları ilgisizce dinliyor. Biraz şeytan dürtüyor… Merkel’e birden “Bu siyah sizi hiç açmamış, biraz daha renkli bir şeyler giyseniz daha sempatik olabilirdi” diyorum. Zınk diye duruyor, mavi gözleri büyüyüp beni şöyle tepeden tırnağa bir süzüyor. Belli ki bu çevirmen Türk gazeteciden beklediği sözler değil bunlar. Ancak beklediğim refleksi veriyor. Sesinde insani bir titreşimle konuşuyor. Aslında oldukça renkli ceketler giydiğini, kırmızı-mavi ceketleri olduğunu, bugün acele çıkması ve uçak seyahati nedeniyle siyahları üzerine çekip geldiğini söylüyor. Karşılıklı tebessüm ediyoruz.
Matbaayı gezerken, işçiler kalabalık bir grupla yanımıza gelip Merkel’den “çifte pasaport” istiyorlar. Merkel bunu danışmanına not ettiriyor ve ilgileneceğini söylüyor. Tabii buna karşı olduğunu her açıklamasında vurguluyor.
Merkel beni de 2 sene sonra Aydın Doğan’a başvurup Hürriyet Almanya’nın başından attıracaktır. Ancak bu ceket renginden değil, gazetenin renginden olacaktır. Ona giden raporların “Hürriyet Almanya bu şekilde yayın yaptıkça Türkler asla entegre olamaz. Hürriyet her gün onların Türk kimliklerini bayrak gibi sallıyor” dediğini sonradan öğreneceğim. Hürriyet bir süre sonra Avrupa yayınına son verecek, 2018’de medyadan tümüyle çekilecektir.
Merkel döneminde Türk medyasının Almanya’dan tasfiyesi tarihe küçük bir dipnottur. Ancak yine aynı dönemde yaşanan, Nazi katil hücresi NSU tarafından işlenen çoğu Türk 9 kişinin öldürüldüğü dönerci cinayetleri (sonuncusu 2006), 9 Türk’ün katledildiği Ludwigshafen yangını (2008) ve 9 göçmen gencin katledildiği Hanau nargile cafe katliamı (2020), kuşkusuz tarihe acı hadiseler olarak geçmiştir ve unutulmayacaktır.
Onu tanıyan ve seven arkadaşları titiz, araştırmacı, meraklı gazeteciliğine dair güzel yazılar yazdılar.
Tarihe kısa bir not düşmek istedim: 80’li yıllarda, gazete gibi gazete olan Cumhuriyet’in yazıişlerinde onun lakabı
“Çöpten manşet çıkaran adam”dı. Bir gazeteci için üstün bir övgü taşıyan bu lakabı ona 2011’de kaybettiğimiz rahmetli gazeteci Adnan Akgünel takmıştı. Zira Necdet haber merkezinde, yazıişlerinde çok kez okunmadan rulolar halinde çöpe atılan teleksten gelmiş ajans kağıtlarını alır, dikkatle okur, farkedilmeyen, atlanan önemli haberleri gazetenin manşetine kadar taşırdı… Böylesine dikkatli, titiz ve iğneyle kuyu kazan bir gazetecilik kültürü, terbiyesi ve iş ahlakı vardı… İnsan olarak da aynı düzgün ve titiz, ayrıntıcı, mükemmeliyetçi özelliklere sahipti… Necdet’in kaybı ölen gazetecilik için de bir veda çığlığıdır… Nurlar içinde yatsın…
Enver Paşa 1. Dünya Savaşı’nın sonlarından itibaren Mustafa Kemal’i İstanbul’dan uzak tutmaya çalışmış, Talat ve Cemal Paşalar ile birlikte 2/3 Kasım 1918 gecesi bir Alman denizaltısı ile İstanbul’dan kaçmıştı. Bu tarihten 10 gün sonra başkente gelen Mustafa Kemal, memleketin sahipsiz kalmadığını gösterecekti.
Mustafa Kemal, 13 Kasım 1918’de Haydarpaşa’ya geldiği sırada işgal donanması 61 parça gemi eşliğinde yavaş yavaş tören geçişi ile İstanbul Boğazı’nı işgal ediyordu. Mustafa Kemal, Osmanlı ordusunun sıradan bir komutanı değildi. Omuzlarında 1911’den beri üstüste yığılan sekiz yıllık maceralı, kanlı bir savaş tarihinin ağır yükü vardı. Ayrıca şimdi elini kolunu sallayarak Boğaz’ı işgal eden bu gemileri üç sene önce Çanakkale’den geçirmemek için can veren 100 binin üzerinde şehidin hatırası içinde sızlıyordu. Üstelik binlercesi onun emriyle tereddütsüz ölüme koşmuşlardı.
Mustafa Kemal, 1908’den beri kendisini “memleketin sahibi” olarak gören İttihatçılar kuşağındandı. Resmen yönetici kadro içinde yer almasa da her zaman İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (İTC) üst kadroları ile göz hizasında yaşayan ve davranan bir komutandı. 1908’den beri özellikle Enver Paşa ile hiçbir zaman anlaşamamışlar ve sürekli çatışmışlardı. Enver, yeteneklerini takdir ettiği Mustafa Kemal’in İTC içinde ve orduda yetki ve sorumluluk almaması için elinden geleni yapmıştı. Mustafa Kemal, Halep’ten 20 Eylül 1917’de yolladığı askerî-siyasi muhtıra ile Enver ve Talat Paşalara rest çekmiş, “Memleketi batırdınız!” demişti. O muhtıradan sonra bir yıl boyunca görev kabul etmemişti. Enver Paşa da onu çeşitli sürgün görevlere veya tedaviye yollayarak İstanbul’dan uzak tutmuştu. Son olarak 16 Ağustos 1918’de, padişahın Mustafa Kemal’i yeniden 7. Ordu Komutanı olarak Suriye’ye yollaması da bir anlamda Enver’in intikamıydı.
Suriye’de… Mustafa Kemal Paşa Suriye’de Yıldırım Orduları Grubu Komutanı iken genç bir zabitle konuşuyor.
İşte şimdi tekrar İstanbul’daydı Mustafa Kemal. Ama o gelirken İstanbul elden gitmişti. Yakında bütün memleket, yani Anadolu da elden gidecekti. 10 yıldır memleketin sahipleri olarak astığı astık kestiği kestik bir yönetim uygulayan İTC yöneticileri Enver, Talat ve Cemal Paşalar 11 gün önce, 2/3 Kasım 1918 gecesi bir Alman denizaltısı ile İstanbul’dan kaçmışlardı. Memleket sahipsiz kalmıştı! Ama memleketin başka sahipleri de vardı. Mustafa Kemal kendisini Enver’in yıkıp kaçtığı memleketi kurtarmakla görevli bir tarihî misyonla yükümlü görüyordu. Ona göre Enver Paşa koltuğunu ve yetkilerini savurganca harcamış, çoğunlukla Alman menfaatleri ile millî menfaatleri ayırtedememişti.
Mustafa Kemal, Enver’in yerine Harbiye Nazırı olma isteğini daha 1917-1918 kışında birlikte Almanya seyahati yaptıkları Veliaht Vahidettin’e çeşitli şekillerde hissettirmişti. Enver ve Talat Paşa’nın politikalarını kıyasıya eleştirmiş, Vahidettin de bu eleştirilere katılmıştı.
Yaşlı Padişah V. Mehmet 3 Temmuz 1918’de vefat edip Mustafa Kemal İstanbul’a çağrılınca, yeni padişah Vahidettin’in Enver’in yerine kendisini Harbiye Nazırı yapacağını ummuştu. Bu girişimi sezen Enver Paşa ise düzenlediği kumpas ile Mustafa Kemal’i, Vahidettin’in emriyle derhal Suriye cephesine 7. Ordu’nun başına yollamıştı. Mustafa Kemal, Suriye cephesinde 19 Eylül 1918’de çok üstün kuvvetlerle başlayan İngiliz saldırısı karşısında ordusunu dağılmadan geriye Anadolu sınırlarına çekmeye çalışırken, ülkenin siyasi durumu ile de ilgileniyordu.
1919 Mustafa Kemal Mucizesi Kerem Çalışkan Remzi Kitabevi – 216 sayfa
11 Ekim’de başyaver Naci Paşa aracılığı ile padişaha gizli bir telgraf çekti. O tarihte Talat Paşa’nın 7 Ekim’deki istifa kararını öğrenen Mustafa Kemal, padişahtan İzzet Paşa’yı sadrazam yapmasını istiyor, hatta kabinenin neredeyse tamamını tek tek sayarak tebliğ ediyordu. Kendisi de Harbiye Nazırı olmak istiyordu. 7. Ordu Komutanı olarak Suriye’de savaşan Mustafa Kemal Paşa kendisinde bu telgrafı çekme yetkisini görüyordu.
Padişah, Mustafa Kemal’i dinledi. İzzet Paşa’yı sadrazam yaptı. Ama İzzet Paşa Mustafa Kemal’i dinlemedi ve onu Harbiye Nazırı yapmadı. Mustafa Kemal isyan etmesin diye Harbiye Nazırlığı’nı da kendi üstüne aldı. Mustafa Kemal, padişaha gizli telgrafında düşmanlarla acilen tek yanlı barış görüşmesi yapılmasını da istemişti. Padişah ve sadrazam bu sözü dinlediler. İzzet Paşa, Mustafa Kemal’in Bahriye Nazırı olarak önerdiği Rauf Bey’i İngilizlerle barış görüşmesine gönderdi. 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalandı. Ama Mustafa Kemal’in ve milletin esas ve nihai savaşı yeni başlıyordu.
MUSTAFA KEMAL HAYDARPAŞA’DA
Paşa’dan askere emir: ‘Silahlarınızı teslim etmeyin’
Mustafa Kemal’in 13 Kasım 1918’de Haydarpaşa Garı’na geldiği zaman verdiği bir emir vardır. Olay görgü tanıklarına göre şöyle gelişir. Mustafa Kemal’i özel bir vagonla Adana’dan İstanbul’a getiren tren, cepheden dönen ve terhis olan askerlerle doludur. Hepsi Haydarpaşa Garı’nda trenden boşalırlar. O sırada trenden inen Mustafa Kemal’i fark eden bir çavuş “Dikkat! Selam dur! Gelen Mustafa Kemal Paşa’dır!” diye tekmil verir. Askerler oldukları yerde dizilip Mustafa Kemal’e selam dururlar. Mustafa Kemal, çavuşa yaklaşıp “Nerede beraberdik?” diye sorar. “Çanakkale” yanıtını alır. Çavuşa doğru yönelip “Emir geçir!” der. “Askerler silahlarını vermesinler. Bir şekilde yanlarında köylerine götürsünler”.
“Emir geçir”, askerî bir terimdir. Emrin sessizce kulaktan kulağa iletilmesi demektir. Düşmanın duymaması için cephede uygulanan bir yöntemdir. Çavuş emir geçirir. Peron bir anda boşalır. Mehmetçikler silahlarını alıp memleketlerine giderler. O silahlar ilerde Millî Mücadele için lazım olacaktır. Bu olayı, o gün Haydarpaşa’da görgü tanığı olan İttihatçı Doktor Fahri, daha sonra babası İttihatçı olan genç gazeteci Taylan Sorgun’a anlatmıştır. Gazeteci Taylan Sorgun, önce Yurt gazetesinde yayınlanan bu anektodu, Mütareke Dönemi ve Bekirağa Bölüğü (Kaynak Yayınları, 2017) kitabında yayımlamıştır.
27 yıl boyunca İstanbul’da yaşayan, çocukları burada doğan yazar, gazeteci, sanat tarihçisi, filolog ve çevirmen Friedrich Schrader (1865-1922), 1. Dünya Savaşı sonunda, sevdalısı olduğu şehri terketmek zorunda kalmıştı. Ayrılık Çeşmesi’nin 98 yıllık bilinmeyen şiiri ve o şiiri yazan Alman Schrader’in renkli ve trajik öyküsü…
Friedrich Schrader
İstanbul’un insanı her zaman şaşırtabilecek gizli bir tarihi vardır. Marmaray’ın Kadıköy ayağındaki ‘Ayrılık Çeşmesi’ adlı metro istasyonundan her gün gelip geçen onbinlerce kişinin acaba ne kadarı, o yakınlarda Osmanlılardan kalma bu adı taşıyan eski bir çeşme olduğunu bilir? Peki o çeşme hakkında yazılmış bir şiir olduğunu, üstelik bu şiiri bir Almanın yazdığını bilen bir edebiyatçımız ya da tarihçimiz var mıdır?
O çeşmede ve o şiirde İstanbul’dan çıkıp Doğu’ya yönelen askerî seferlerin, hac kervanlarının (Surre Alayı) gizli tarihi yatmaktadır… Üstelik Alman yazar ‘Ayrılık Çeşmesi’ adlı bu şiiri, yaklaşık 100 yıl önce çok sevdiği ve bir daha göremeyeceğini anladığı İstanbul’dan ebediyen ayrılırken yazmıştır. Şiir İstanbul’dan ayrılmak zorunda kalan gerçek bir İstanbul aşığının gözyaşlarını yansıtmaktadır. Gelin şimdi Türkçe’de ilk kez yayımlanan ‘Ayrılık Çeşmesi’ şiirinin ve 100 yıl önce bu duygulu dizeleri kağıda döken yazarın peşine düşelim.
Yazarımızın adı Friedrich Schrader (1865-1922). Bir Alman gazeteci ve sanat tarihçisi. Almanya’da Magdeburg’da filoloji, orientalistik ve sanat tarihi eğitimi gören bu genç Almanın yolu 26 yaşında İstanbul’a düşüyor. Ve geliş o geliş. 1891-1918 yılları arasında tam 27 yıl boyunca İstanbul’da kalıyor. Bizans ve Bizans öncesi pagan dönemi İstanbul’unu da çok iyi bilen Schrader, bu ‘bin kocadan arta kalan bive-yi bakir’i (Tevfik Fikret/ Sis) gençliğinin bütün ateşi ile seviyor. İki evliliği ve üç çocuğunun doğum yeri İstanbul oluyor. Schrader, Robert Kolej’de doçentlik yaptığı 1891- 95 yıllarında, aynı okulda hocalık yapan Tevfik Fikret ile de dostluk kuruyor. Onun makale ve şiirlerini Almanca’ya çeviriyor.
Schrader 1900’den itibaren İstanbul’da hocalığın yanısıra gazetecilik yapmaya başlıyor. Çeşitli Alman gazetelerine ‘İştiraki’ takma adıyla İstanbul’dan makaleler, izlenimler yazıyor. Kod adından da anlaşılacağı gibi daha çok sol ve sosyal demokrat yayınlarla çalışıyor. 1908-1917 arasında İstanbul’da Alman lobisinin Almanca-Fransızca yayınladığı Osmanischer Lloyd gazetesinin kurucularından biri ve yardımcı yönetmeni.
Renkli yıllar
Bebek’te o zaman koyun sırtında denize nazır tek bina olan ‘Alman Evi’nde oturan Schrader’in ilk eşinden iki oğlu bu evde doğuyor. Eşi öldükten sonra, 1908-1918 arasında Bulgaristan göçmeni Yahudi kökenli ikinci eşi ve üç çocuğu ile birlikte Pera’da (İstiklal Caddesi) ünlü Doğan apartmanında yaşıyor. İkinci eşinden bir de kızı oluyor.
Alman gazetecinin İstanbul’daki yılları oldukça renkli ve hareketli. Jön Türkler’i ve döneminin ilerici akımlarını destekliyor. Namık Kemal ve Şinasi’den çeviriler yapıyor. O sırada İstanbul’da bulunan ünlü Alman müzik pedagogu Paul Lange ile de yakın dostluk kuruyor. Lange, V. Mehmet Reşat döneminde Mızıka-yı Hümâyun şefliği de yapmış bir Alman.
Ahmed Hikmet (Müftüoğlu), Halid Ziya (Uşaklıgil), Halide Edip gibi dönem yazarlarının eserlerini ve bazı Türk masallarını Almanca’ya çeviren Schrader, Türk-Alman kültürel ilişkilerini geliştirmeye çalışıyor. 1909’da bir Ermeni Tiyatrosu ile birlikte İstanbul’da Schiller’in 150. doğum yıldönümünü kutlayan bir anma gecesi düzenliyor.
1. Dünya Savaşı içinde, 1915’te Türkiye’deki Alman askerî çevrelerin Ermeni tehcirini kışkırtıp desteklediğini farkeden Schrader, buna karşı tutum alınca başı belaya giriyor. Alman yetkililerin müdahalesiyle, çalıştığı gazeteden (Osmanischer Lloyd) kovuluyor. Bu arada İstanbul’da doğan iki oğlu Osmanlı donanmasında Almanca-Türkçe tercüman olarak çalışıyor. Büyük oğlu Wolfgang savaş sırasında bir ara Çanakkale’de de bulunuyor.
Doğan Apartmanı’nda son mutlu yıllar Yıl 1912. Friedrich Schrader, ikinci karısı ve İngiliz gazeteci (muhtemelen The Times’dan Peter Graves) bir arkadaşıyla Pera’daki meşhur Doğan Apartmanı’ndaki evlerinin balkonunda.
Bu zor dönemde onu koruyup kollayan tek ahbabı Türk Arkeoloji Müze Müdürü Halil Edhem Bey (Osman Hamdi Bey’in kardeşi). Kurduğu bir kent kültür komisyonunun başına Schrader’i getiren Edhem Bey, ona İstanbul’un tarihî eserlerinin dökümünü çıkarıp fotoğraflama görevi veriyor. Schrader’in dönemin ünlü Ermeni fotoğrafçısı Agop İskender ile birlikte gerçekleştirdiği bu değerli çalışma, 1918’de İngilizlerin Schrader’in evini basıp bütün kütüphane ve belgelerine el koyması sırasında kayboluyor. 60’lı yıllarda Otto Feld isimli bir Alman gazeteci, İstanbul’da yaptığı çalışma sırasında bu belgeleri Alman Arkeoloji Kütüphanesi’nde gördüğünü öne sürüyor. Ancak henüz bu çalışma ortaya çıkarılmış değil.
1. Dünya Savaşı sonunda Schrader, İngilizlerin ve savaşın galibi İtilaf donanmasının işgal ettiği (13 Kasım) İstanbul’dan apar topar kaçmak zorunda kalıyor. Çünkü İngilizler, yıllarca İstanbul’da Alman propagandasının en önemli gazetesinin başında olan böyle bir isim için tutuklama kararı çıkarıyorlar.
Schrader, İstanbul’dan zar zor bulduğu bir gemi ile Ukrayna üzerinden, maceralı bir yolculuk ile Almanya’ya kaçıyor. Asıl vatanı olarak gördüğü İstanbul’u, bu arada eşiyle küçük kızını terketmenin acısına ve savaş sonrası Almanya’nın sıkıntılı ortamına fazla dayanamıyor. Dört sene sonra 1922’de, 57 yaşında kalp krizinden yaşama veda ediyor. Adı sanı ve kitapları gerek Almanya’da gerek Türkiye’de unutuluyor.
Acılar ve ayrılık
Schrader’in 1917’de Almanya’da yayınlanan İstanbul (Konstantinopel) adlı bir kitabı var. Gazetede yayınladığı İstanbul üzerine deneme ve makalelerini bu kitapta toplamış (Bir raslantı sonucu yaklaşık 100 yıl sonra ‘keşfettiğim’ tarihin karanlık yüzünde kalmış bu kitabı Türkçe’ye çevirdim ve kitap geçen sene Remzi Kitabevi tarafından yayınlandı).
Sanat tarihi hocası ve edebiyat tutkunu olan Schrader, Abdülhak Hamit’in ‘Merkad-ı Fatih’i Ziyaret’ şiiri ile, Namık Kemal’in ‘Vaveyla’sından bazı pasajları ve Tevfik Fikret’in ‘Siyah Bacı’ya dair şiirinden bazı bölümleri Almanca’ya çevirerek bu eserinde yer vermiş. Yani Osmanlı şiir dilini ve şairlerini iyi bilen bir Alman yazar Schrader. Eserinde ayrıca kendi kaleme aldığı bir ‘İstanbul masalı’ da var. İstanbul’un semtleri, evliyaları, insan portreleri ve kent efsanelerine yer verdiği bölümler ise 100 yıllık gizli bir hazine gibi.
İstanbul üzerine müstesna bir kitap Friedrich Schrader’in 1917’de yazdığı ve içinde deneme ve makalelerini topladığı İstanbul adlı kitabı, Kerem Çalışkan’ın çevirisiyle RemziKitabevi tarafından 2015’te ilk kez Türkçede yayımlandı.
Alman yazarın edebiyat ve şiire merakını biliyordum, ancak Schrader’in ‘Ayrılık Çeşmesi’ adlı Türkçe’de benzeri olmayan bu şiirini ‘İstanbul’ kitabı yayınlandıktan sonra farkettim. Bu şiir yazarın “İstanbul’dan Ukrayna’ya Kaçış” adlı ikinci kitabının başlangıç sayfalarında yeralıyor.
Schrader, İstanbul’dan Tigris (Dicle) adlı gemiyle kaçmadan önce, Haydarpaşa Garı civarına ve çeşmeye gitmiş, bölgeden geçmiş olmalı. ‘Ayrılık Çeşmesi’ şiirinin altındaki tarih 5 Aralık 1918.
Schrader’in Yahudi asıllı Bulgaristan doğumlu İngiltere vatandaşı karısı ve bir çocuğu İstanbul’da kalıyor. Bir-iki sene içinde kadın ölüyor ve çocuk da Yahudi kreşinde kalıp sonra Almanya’ya dönüyor… Muhtemelen 2. Dünya Savaşı’nda o da ölüyor.
Schrader’in torunu
Schrader’in şiirindeki olağanüstü başarısı, Osmanlı döneminde o çeşmeden ayrılan insanların duygu dünyasını, kendi ayrılışı ile bütünleştirip, İstanbul’a daha şimdiden içinde doğan özlemi derin bir duygusallıkla vermesi. İstanbul’un denizine, çınarlarına, kahvelerine olan sevgisi, tutkusu satırlara sinmiş.
Friedrich Schrader’in Osmanlı donanmasında görev yapan (tercüman) denizci büyük oğlu Wolfgang’ın torunu Jochen Schrader, İstanbul kitabı yayınlandıktan sonra Türkiye’ye gelip beni buldu. Birlikte aile yadigarı eski Bebek fotoğrafından, dedesinin doğduğu yamaçtaki eski evin izlerini aradık…
Wolfgang daha sonra Almanya’da bahçıvanlık yapmış. Doğu Almanya yıllarından sonra Batı’ya oğlunun yanına geçmiş. 60’lı yıllarda oğlu ile birlikte bir Karadeniz gezisi yapmış. Gençliğinde Osmanlı donanmasında o bölgelerde Yavuz zırhlısına kömür taşıyan bir teknede çalışmış.
Wolfgang Schrader, İstanbul ve Türkiye gezisi notlarını, Almanya’da o tarihlerde çıkan bir Türk-Alman dostluk dergisinde yayınlamış. Notlarında İstanbul hakkında, “O yıllarda içinde yaşadığımız bu şehrin dünyanın en güzel kentlerinden biri olduğunu yeterince anlamamıştık” diyor.
Robert Kolej’de hocalık yaptı Sanat tarihi ve filoloji uzmanı Friedrich Schrader, 1891-95 arasında Robert Kolej’de dersler vermişti. Yöneticilerin ve hocaların toplu fotoğrafı 1892’de çekilmiş.
Wolfgang’ın 60’lı yıllarda Almanya’ya giden Türk işçilerine rehberlik ve tercümanlıkla görevlendirilmesi ise apayrı bir öykü. Gurbetçi Türk işçileri Türkçeyi kusursuz konuşan bu İstanbullu beyefendiyi (Wolfgang kendisine ‘Bebekli çocuk!’ diyormuş) büyük bir sempati ile kucaklamışlar.
Dördüncü kuşak torun Jochen Schrader, halen Almanya’da düzenlenen çeşitli kültür ve edebiyat gecelerinde büyük dedesinin eser ve anılarını dillendiriyor, canlı tutuyor.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kadıköy’deki ‘Ayrılık Çeşmesi’ civarında veya metro istasyonunda Friedrich Schrader’in ‘Ayrılık Çeşmesi’ şiirine ve öyküsüne Almanca/Türkçe bir pano ile yer verse ne kadar hoş olur!
Ayrılık Çeşmesi
“Bugün yağmurlu bir gün. Umutsuzluk beni ele geçirmeye çalışırken, onu dizginlemek için, Anadolu sonbaharının hüzünlü havasına dair anıları içimde estiren şu dizeleri kağıda döküyorum”
Orada Kadıköy’de Bağdat Caddesi’nin başında
Uzun, gri, taşlarla döşeli yolun hemen yanında
Durur bir çeşme
Güneşler içinde…
★ ★ ★
Gerçi tatlıdır suyu, ama
Çöker ondan içenlerin üstüne
Dünyanın tüm acısı…
★ ★ ★
Veda Çeşmesi, Ayrılık Çeşmesi’dir adı,
Ve gözyaşlarından çimenler sarmıştır gri taşı
Ve yaşlı ağaçlarda
Eser sanki kabusun yeli,
Ve duyulur sonbahar fırtınalarında eskisi gibi, yitip giden vedanın sesi:
‘Allah korusun seni!’
Bak! Şu yolda gururla ilerleyen kervana
Davullar gümbürder, salınır at kuyrukları ve sancaklar üstünde
Ama giden adamların içinde, terkederken
İstanbul’un canlı, rengarenk, aşina sokaklarını,
İstanbul’un pazarlarını, direkli hanlarını,
Çınarlarından kuru yaprakların sessizce döküldüğü,
O kahvelerini, yaşamın tatlı bir düşe dönüştüğü,
Mavi deniz ufuklarını, beyaz köpüklü gururlu dalgalarıyla
Yüksek tepelerini, zirvelerinde rüzgarların gezindiği,
Hani bir zamanlar yüce ruhların eviydi-
Çarpar kalpleri o adamların şimdi, zırhın, kaftanın, cübbenin altında
Çılgınca bir acıyla, çünkü yitip gider artık neleri varsa.
Bilinmedik yabancı ellere düşer yolu,
Sayısız tehlike gözler yolunu,
Beyaz atının üstünde yalnızca Hızır’dır koruyan onu…
Tanrıya seslenirken yolun başından
‘Allah’a Emanet olun’ yükselir her ağızdan
Bu koyu, elemli veda anından-
★ ★ ★
Eşlik ederler çeşmeye kadar,
Babalar, evlatlar, oğullar, analar, kızlar, kadın erkek
Eğilir onlar eyerden bir kez daha
Çeşmeden bir yudum daha almaya-
Yaşlı genç yanaklardan dökülür gözyaşı seli-
Ve bir kere daha çarpıp yanarlar onlarca değerli bir kalbin ateşinde.
Sonra kervan gururla düzülür yola-
Davullar gümbürder, salınır at kuyrukları ve sancaklar üstünde…
Güneşler içinde,
Orada durur çeşme…
(Friedrich Schrader-5 Aralık 1918/Kadıköy-Ayrılık Çeşmesi-Dicle gemisi güvertesi. F. Schrader’in “İstanbul’dan Ukrayna’ya Kaçış” kitabından-Tübingen 1919)
Türkiye’deki yandaş ve besleme gazeteciliğin öncülerinden Baba Tahir, II. Abdülhamit dönemindeki jurnalleri, meslektaşlarını hedef göstermesi, gazetesini şantaj amaçlı kullanması ve çıkarları için yalan haber yapmasıyla ün yaptı.
Abdülhak Şinasi Hisar, Geçmiş Zaman Fıkraları adlı eserinde (Varlık Yayınları, 1971) asıl adı Mehmet Tahir olan Baba Tahir için şöyle diyor: “Matbuat muhitlerinde bilindiği gibi, Babıali Caddesi’nde en büyük, en yüksek ve içinde yine en çok gazete, mecmua vesaire neşrolunan müessese Baba Tahir’inkilerdi. (…) Baba Tahir cüheladan ve avamdan bir adamken, zamanla cehaleti sayesinde cesareti artmış ve o devrin garabetlerinden olarak, Saray hiçbir muharriri adam yerine koymazken bu sahtekara mühim bir neşriyat adamı payesi vermiş ve bu yüzden onun cüreti çoğalmıştı. Kendisine birtakım nişanlar, madalyalar, Bala rütbesi ihsan edilmiş, adeta payesinin teşrifatı unvanı zikredilir gibi ‘Bende-i Has-ı Hazret-i Şehriyarı’ olmuştu.”
Heybeliada’daki kumarhane Tahir Bey’in Heybeliada’da açtığı “Hotel-Casino Belle-Vue” adlı otelinde düzenlediği tiyatro oyunları, konserler, balolar ve diğer faaliyetleri içeren 1903 tarihli tanıtım afişi. Oteldeki en önemli aktivite ise kumardı
Evet, Baba Tahir sadece gazeteci değil, Abdülhamit döneminin en büyük en güçlü basın patronu. Saray desteği ile işlerini büyütüp geliştiriyor. Çok sayıda dergi, gazete basıyor. Aynı zamanda “Padişahım çok yaşa” çizgisinin önde gelen temsilcisi. Bugünkü deyişle Abdülhamit’i destekleyen bir “yandaş medya”.
Gelelim Baba Tahir’in dilden dile dolaşan en ünlü hikayesine. 1900’lerin başı. İstanbul’da Terkos Sular İdaresi Fransızların kontrolünde. Bir gün şirketin başına Fransa’dan yeni ve sert bir müdür atanır. Müdür ilk iş masraflarda kısıntıya gitmek ister. Muhasebecisini çağırıp maaş listesindeki bir ismi sorar: “Tahir Efendi-Gazeteci?” Muhasebeci zaman zaman şirket lehine haberler yapan faydalı bir gazeteci olduğunu söyler.
Müdür serttir. “Kesin bu maaşı!” diye emreder. Maaş kesilir. Baba Tahir bir iki ay bekler. Maaş gelmeyince nedenini öğrenir. Hiç ses etmez. Matbaasına gider.
Gazetesi Malumât’ta manşetten bir haber patlatır “Yaralı domuz Terkos gölüne düştü”. Habere göre avcılar tarafından vurulan bir domuz koşarak göle düşmüştür. Haber araştırılmaktadır. O dönemde İstanbul’un tek suyu Terkos’tan.
Ertesi gün kızgın bir kalabalık Fransız Terkos İdaresi’nin kapısına dayanır. İdare paniktedir. Olayın Saray’a yansıyıp büyümesinden endişe ederler. Yeni müdür durumu anlar. Baba Tahir çağrılır. Rica minnet “geciken maaşı” verilmek istenir. Baba Tahir eski kulağı kesiklerdendir. Bunu yemez! Ancak maaş dörde katlanınca razı olur.
Ertesi gün Malumât’ta “Domuz göle varamadan telef olmuş, gölde görülen eski kütüklermiş” haberi yeralır. Ahali yatışır.
Baba Tahir’in bir de Fenerbahçe macerası vardır. Yıl 1901’dir. Fenerbahçe Kuşdili’nde ünlü Papazın Çayırı’nda bölgenin Müslüman gençleri aralarında toplanıp Black Stocking FC adı altında İngiliz takımına karşı maça çıkarlar. Bunlar Türkiye’deki ilk futbol denemeleridir. Takımın İngilizce adı tepki çekmemek içindir, zira o dönem Müslümanların kulüp kurması yasaktır.
Haftalık Malumât mecmuası sahibi Baba Tahir’in günlük yayımlanan Fransızca Servet gazetesi bu maçlar hakkında bir destek yazısı yazar. Ancak yazıda Türk takımının Veliaht Reşat Efendi’nin önderliğinde kurulduğu yazılıdır. Dönemin ünlü hafiyelerinden biri bu habere dayanarak Saray’a (Abdülhamit’e) derhal bir jurnal yazar: “Kadıköy gençleri Veliahd-i Saltanat Reşat Efendi’nin himayesinde bir cemiyet teşkil etmişler. Kulunuz olarak padişahımın dikkatlerini çekerim”.
Hariciye Nezareti’nde çalışan ve gerçekten futbol takımına önderlik edenlerden Reşat Danyal Bey ile Veliaht Reşat karıştırılmıştır. Ama sonuç acıdır. 1901’deki bu talihsiz baskından sonra Fenerbahçe’nin temelini atacak olan Kadıköylü gençler futbol heveslerine birkaç yıl ara vermek zorunda kalırlar. Fenerbahçe’nin kuruluşu 1907’ye sarkar.
Utanmaz Adam, Şıpsevdi, Gulyabani gibi dönemin ünlü romanlarının yazarı Hüseyin Rahmi de Baba Tahir’in hışmına uğrayanlar arasındadır. Yine 1901 yılıdır. Hüseyin Rahmi’nin Alafranga adlı romanı İkdam gazetesinde tefrika edilmeye başlar. Ancak Baba Tahir Malumât gazetesinde romanın ilk bölümünde geçen “haşerat” ve “mikrop” sözcüklerinin Abdülhamit’in hafiyeleri anlamına geldiğini öne sürer. Sansür Kurulu bunu ciddiye alır. Roman yasaklanır. Hüseyin Rahmi bu olaydan sonra Baba Tahir için “Basın haydutu” diyecektir.
Baba Tahir’in çevirdiği dümenler Tahir Bey’in sahte nişan üretmesiyle ilgili yazıda, II. Abdülhamit’in bu gibi suçların en ağır şekilde cezalandırılmaları gerektiğine dair emir verdiği yazıyor.
Bu arada Baba Tahir’in bir dönem kendi matbaasında o zaman yasak olan çeşitli yayınları ve bildirileri bastırarak, Abdülhamid’e bunları Mısır’dan gelmiş ihtilalci yayınlar diye gösterip para ve ödül kopardığını da eklemeden geçmeyelim. Belki de bu yüzden daha sonra 1909’da Abdülhamid’in hafiyelerini anlatan “Mahmud” imzalı bir broşürde Baba Tahir için “istibdat döneminin bile havsalasına sığ- mayacak işler yapan kişi” tanımı yapılacaktır.
Belli ki o yıllar Baba Tahir’in azıttığı yıllardır. Heybeliada’da kumarhane işletmeye bile kalkar. Ancak bu kez kendisi jurnallenerek durdurulur.
1903 yılında sahte saray nişanı ürettiği için 15 yıl kürek cezasına çarptırılır. Yıl 1903’tür. Ama Baba Tahir’in macerası henüz bitmemiştir.
1908 yılına gelinir. II. Meşrutiyetle beraber “hürriyet ilan olunur”. Siyasi mahkumların yanı sıra adi mahkumlara da af çıkar. Gerisini yine Abdülhak Şinasi’den okuyalım: “Baba Tahir’in kızkardeşi, kendisi gibi iptidai fakat faal ve müteşebbis bir kadın, kardeşinin hapishaneden çıktığı anda üç yüz mecidiye ile bir kısmı hapishane kaçkınları olan üç yüz adamı hazırlatmış, onlar sokaklarda davul zurna ile gezerek ve güya Meşrutiyet taraftarlığı ile yine “Padişahım çok yaşa!” avazesini nakarat edinerek ve arada bir “Yaşasın Baba Tahir, yaşasın!” diye haykırarak, şiddetle el çırparak ve kendisini omuzlarının üstünde tutarak, hapishaneden kendi evinin önüne kadar onu bir hürriyet kahramanı gibi taşımışlar.”
BABA TAHİR’İN ENGELLENEMEZ
Çaycılıktan yancılığa…
Çaycılık yaparak başladığı iş hayatını basın patronu olarak sürdüren Baba Tahir’in en bilinen işlerinden biri sahte nişan satmaktı.
EMİN NEDRET İŞLİ
Babıali’de Baba Tahir lakabıyla anılan Mehmet Tahir Bey (1864 – 1912) Şehzadebaşı Direklerarası’nda çaycılık yaparak başladığı hayatına, Servet-i Fünun sahibi Ahmed İhsan ile kurduğu ilişki sayesinde Vakit gazetesinin Direklerarası muhabiri olarak yeni bir yön verir. Tercüman-ı Hakikat, Saadet gibi gazetelerde habercilik yapan Baba Tahir 1883 yılında Bahar isimli bir dergi çıkarmış, 1895’te kendisine büyük şöhret kazandıracak olan Malumât dergisini kurmuş 1903 yılına kadar yönetmiştir (423 sayı). Kendisine, “Malumâtçı” lakabının verilmesine neden olan bu süreli yayın musavver yani bol resimli, kaliteli kağıda basılan, reklam, nota gibi ilave sayfaları ve ek Fransızca bölümü bulunan çok önemli bir yayındır.
Sultan II. Abdülhamid’i hemen her sayısında öven, padişahın doğum, tahta çıkış günlerinde, kandil, bayram gibi dini vakitlerde padişaha övgüler, şiirler, naatlar, hayır dualar ile kapakları süslenen Malumât, yayınladığı notalar, içeriğindeki fotoğraflar ile günümüzün en önemli kaynak eserlerindendir. Yönettiği süreli yayınlar, sahibi olduğu matbaa ile Türk basının en önemli şahsiyet ve ekollerinden biri olarak kabul edilen Baba Tahir, basın ile devlet ilişkisi açısından üzerinde durulması gereken bir kişiliktir. Çıkardığı gazeteler ile sürekli iktidarın ve padişahın yanında yer alan Baba Tahir hakkında meslekdaşlarının yazdığı hemen hemen hiçbir iyi yazı yoktur. Hakkında şehir efsanesi haline gelmiş hikâyelerin türetildiği, seveninin az, düşmanın çok olduğu “Malumâtçı” Mehmet Tahir’in hayatı 1903 yılından itibaren inişe geçer. Padişahtan rütbe alma, sahte nişan üretme işinde uzmanlaştığı kabul edilen Baba Tahir 1903’te yargılanır önce eski Mehterhanedeki hapse oradan Sinop’a gönderilir. Bu durumu Münir Süleyman Çapanoğlu “Baba Tahir nişan ticaretini o kadar arttırdı ve işi azıttı ki Abdülhamid’den kopardıklarıyla kalmadı, kalpazanlığa başladı. Bir İtalyan hakkâk bularak taklit nişanlar yaptı, beratını bastı, Avrupalılara sattı. Ve nihayet yakalanarak mahkemeye ordan da mehterhaneye gönderildi” diye anlatır.
II. Abdülhamid döneminde pâye almak, Nişan sahibi olmak, göğsü nişan ve madalyalarla dolu fotoğraflar çektirmek moda halini almıştı. Bu talebi iyi okuyan Baba Tahir, Malumât’ın da gücü ve forsuyla hem kendisi “rütbe-i bâlâyı ihraz ve birinci rütbelerden nişanlar” aldı hem de “devletin nişanını taklid ederek ba’zı hâhişker ecânib (hevesli yabancılar) ve şuna buna paralar ile nişan satmağa başlamış ve güyâ iradelerini istihsâl ettiğini söyleyip Servet gazetesiyle neşr eylemiş ve bu sahtekârlık haber alınınca on beş sene kürek cezasına mahkûm” oldu.
Baba Tahir’in elinde bulundurduğu basın-yayın gücünü bir çıkar tezgahına çevirdiği, dönemin iktidarının da teşvikiyle ticari bir alana dönüştürdüğünü bütün kaynaklar doğrulamaktadır. Bu pâye alma, nişan takma hırsını Baba Tahir ve bu konuda çok istekli olduğu bilinen Ahmed Midhat Efendi’nin şahsında şair Eşref bir hicviyle çok keyifli anlatır:
Can vermeden etme heder Sanma hayatı muteber Dünyada rahat yok meğer Nâdan ve ahmak olmalı!
İnsan isen ümidi kes, Yükselmeğe etme heves, Bâlâlık isteyen teres Gayetçe alçak olmalı!
Sahte nişan ve berat üretmekten 15 yıla mahkum olan ve cezasını çekmekte olduğu hapisten 1908 afıyla çıkan Mehmet Tahir tekrar gazete çıkarmak, yayıncılık yapmak istemişse de başarılı olamamış, Otuzbir Mart olaylarına karışarak Trablusgarb’a sürülmüştür. Oradan Napoli’ye kaçan ve daha sonra Paris’e yerleşen “Malumâtçı” 1912 yılında orada ölmüştür.
Gazete, matbaacılık ve yayıncılık anlamında başarılı işlere imza atan Baba Tahir’in gazetesini bir tehdit aracı olarak kullandığı kayıtlara geçmiştir. 1326 / 1909 yılında yayınlanan Hafiyelerin Listesi isimli kitapta yer alan aşağıdaki kayıt yaşadığımız, gördüğümüz bildiğimiz hikâyelerin eskilerindendir: “Vaktiyle kendisi Malumât ve Servet namıyla iki gazete çıkarır idi. Gazeteleriyle bir çok ticaretgâhları haraca kesmiştir. Ezcümle (bunun gibi) Terkos Su Kumpanyası’na gidip Terkos Gölü’nde domuz naaşı (ölüsü) bulunduğu ve beynel-islâm nefret edilen hayvanın mezkûr mansabda çıktığını gazetesiyle ilân edeceğini söyleyerek hayli bir yekûn teşkil eden mebâliği (parayı) elde etmiştir.”
Tahir Bey’in Malumâtçı Tahir olarak ün kazanmasını sağlayan Malumât gazetesinin ilk sayısı ve Tahir Bey’in kartviziti.