Yazar: Kemalettin Kuzucu

  • Bakırköy İnşaat azasında 6 Kişi Nasıl Öldü?


    istanbul 1914 yılına elektrikli tramvay heyecanıyla girmişti. atlı tramvaylar tarihe karışmış ise de tramvay kazaları can almaya devam ediyordu. buna son zamanlarda otomobil kazaları eklenmişti. fakat hiçbir kaza, nisan ayında meydana gelen ve 16 kişinin ölümüne yol açan ulaşım bağlantılı kaza kadar yakıcı olmamıştı. bakırköy’deki istasyonun temel kazısında sona yaklaşılırken 8 nisan 1914’te yaşanan çökme nedeniyle yirmiden fazla işçi toprak altında kaldı.

    İstanbul’u Balkan şehirlerine bağlayan Rumeli Demiryolu’nun inşasından yaklaşık kırk yıl sonra bu yolun Sirkeci-Yeşilköy arasının çift hatta dönüştürülmesine karar verilmiş, Rumeli Demiryolu’nu yapan Şark Demiryolları Şirketi çift hat inşaatına 1910 yılında başlamıştı. Proje kapsamında, 1872’de yapılmış olan Makriköy (Bakırköy) İstasyonu’nun genişletilmesi kararlaştırılmıştı. Bu tarihte Alman sermayesinin hâkim olduğu Şark Demiryolları Şirketi, inşaatı İtalyan müteahhit Parissis’e verdi. Parissis de Avusturyalı mühendis Hochreiter ile anlaştı. Böylece birer ustabaşı ve amele çavuşu ile yeteri kadar amele istihdam edilerek inşaata başlandı.

    Geliyorum Diyen Kaza
    İnşaatın temel kazısında sona yaklaşıldığı 8 Nisan 1914 günü saat 10.30 sıralarında meydana gelen ani bir çökme nedeniyle yirmiden fazla işçi toprak altında kaldı. Soruşturma sırasında çizilen krokide görüldüğü üzere, İstanbul’un gözde esnafından tekstilci Şamlı Mustafa Efendi’nin köşkünün altına yakın bir yerde Bizans devrinden kalma ve taştan inşa edilmiş bir kemerli yapıya rastlanmıştı. Kemerin barutla parçalanarak yıkılması planlanmıştı fakat barut yerleştirilebilmesi için ortasına doğru bir tünel açılması gerekiyordu. Temelin içi bir buçuk metre kadar kazılmıştı ki altı boşaldığı için dayanaksız kalan 5 metre yüksekliğinde ve 1 metre kalınlığındaki kemer sırtı işçilerin üzerine yıkıldı. Yakındaki diğer işçiler, ahali ve Yüzbaşı Aziz kumandasındaki bir grup, kazma ve küreklerle işçilerin imdadına koştu. Altıncı Alay’dan İsmail Hakkı Bey de bir miktar asker ve Hilal-i Ahmer grubuyla kurtarma işine destek vermiş, Şehremaneti olay yerine bir otomobil göndermiş, ayrıca sağlık ekipleri gelmişti.

    Enkaz Altından Arkadaşlarını Çıkarmalarına İzin Verilmedi
    Çökmenin yaşandığı yerde, Doğu şehirlerinden yeni gelmiş amele grubu çalışmaktaydı. İlk hamlede enkazın ön tarafından 7 işçi yaralı olarak kurtarıldı. Bunların memleketleri, adları ve yaşları şöyleydi: Hınıslı Ahmet oğlu İsa (13), Karahisarlı İbrahim oğlu Halil (45), Muşlu Mehmet oğlu Esad (40), Bitlisli Abdullah oğlu Teço (50), Bitlisli Murat oğlu Cendo (50), Karahisarlı Mehmet oğlu Hasan (46) ve Bulanıklı Derviş oğlu Mehmet (35). Bakırköy Belediye Tabibi Tolyan, Yeşilköy Tabibi Nihanyan, Doktor Binbaşı Fevzi Bey, Eczacı Kargopoulos ve Doktor Miralay Hıristaki’nin çevredeki eczanelerden aldıkları malzemelerle yaptıkları ilk müdahalenin ardından yaralılar trenle Yedikule’deki Balıklı Rum Hastanesi’ne nakledildi. 

    Başları parçalanmış, bacakları kopmuş, iç organları fırlamış hâlde çıkarılan cansız bedenler ise Bakırköy Camii’nde gasledildikten sonra hemen defnedildi. Bunların kimlikleri: Bulanıklı Ramazan oğlu Diyav (35), Bitlisli Nadir oğlu Cendo (35), Bulanıklı Nadir oğlu Holida (50), Bulanıklı Derviş oğlu Aziz (50), Bitlisli İbrahim oğlu Mustafa (38) ve Bulanıklı Ömer oğlu Mustafa (38) şeklindeydi. Çoğu birbirinin akrabası olan ve bir gün önce işe alınmış olan grup 25 kişiydi. Bunlardan biri ilk anda kaçarak yara almadan kurtulmuş, ikisi ise o gün işe gelmemişti. Toprak altında daha dokuz kişi bulunmaktaydı. Hastanedeki yaralılardan Halil de akşama doğru can vermişti.


    “çöken kemer kütlesi her biri onlarca ton ağırlığında dört parçaya ayrılmıştı. bunların insan gücüyle kaldırılması imkânsız olduğundan şirket’e yapılan ısrarlar sonucunda yedikule ve sirkeci’deki iki vinç olay yerine getirildi. fakat en fazla 16 ton kaldırma gücüne sahip vinçlerden birinin zincirinin kopması üzerine çalışma durduruldu. kemer parçaları kaldırılamadığı için işçiler âdeta ölüme terk edildi.”

    Çöken kemer kütlesi her biri onlarca ton ağırlığında dört parçaya ayrılmıştı. Bunların insan gücüyle kaldırılması imkânsız olduğundan Şirket’e yapılan ısrarlar sonucunda Yedikule ve Sirkeci’deki iki vinç olay yerine getirildi. Fakat en fazla 16 ton kaldırma gücüne sahip vinçlerden birinin zincirinin kopması üzerine çalışma durduruldu. Kemer parçaları kaldırılamadığı için işçiler âdeta ölüme terk edildi. Ertesi gün mühendis raporları uyarınca kaza yerinde çalışılması riskli görüldüğünden ve feci kazadan olumsuz etkilenen ameleler de korku, endişe ve üzüntüleri nedeniyle çalışmak istemediklerinden inşaat tatil edildi. Amelelerin enkaz altındaki arkadaşlarını çıkarmalarına izin verilmedi. Müteakip günlerde de soruşturmanın selameti nedeniyle kazı yapılmadı. Enkaz altındakilerle beraber ölü sayısı 16’ya yükseldi. 

    Soruşturmalar ve Raporlar
    Polis, Adliye, Nafia Nezareti ve Şehremaneti kurulları ayrı ayrı inceleme ve soruşturmalar yapıp raporlar hazırladılar. Bazı inşaat görevlilerinin ifade vermeye gelmemesi, hemen tamamının inkârcı bir üslup takınıp sorumluluğu birbirinin üstüne atmaları yüzünden soruşturma uzadı. Polisin 9 Nisan tarihli ön raporunda, kazanın müteahhit ve mühendisin kurallara riayet etmemeleri yüzünden meydana geldiği belirtilmiştir. Şehremaneti mühendisi Piraşkoh ise raporunu kroki üzerindeki harflerle anlatmıştır: “8 Nisan 1914 Çarşamba günü Bakırköy İstasyonu önündeki inşaatta meydana gelen feci kazanın sebebini araştırmak üzere olay yerine gittim. Ekli krokide gösterildiği üzere E-L-V-B yönünde hafriyat yapılmakta iken ortaya çıkan V-N-H duvarının parça parça yıkılması mümkün olmadığından altının oyulmaya başladığını mühendis ifade etmektedir.

    Duvarın altındaki hafriyat N-H yönünde T noktasına kadar 1 metre 40 santim ilerleyince altı boşaldığı için amelenin üzerine yıkılmıştır. Bu kadar uzun boşluğun üzerindeki yapının çökeceğini hesap edemeyen mühendis doğrudan kusurludur. Gözlem ve görüşlerim bundan ibarettir.”


    “krokide görüldüğü üzere, altı oyulan ve herhangi bir istinat unsuru yerleştirilmediği için boşluk üzerinde kalan kemerin çökeceğini yoldan gelip geçen ahali dahi tahmin etmiş ve mühendise defalarca ihtarda bulunmuş olmasına rağmen mühendis aldırış etmemiştir.”

    Krokide görüldüğü üzere, altı oyulan ve herhangi bir istinat unsuru yerleştirilmediği için boşluk üzerinde kalan kemerin çökeceğini yoldan gelip geçen ahali dahi tahmin etmiş ve mühendise defalarca ihtarda bulunmuş olmasına rağmen mühendis aldırış etmemiştir. Ustabaşı Marcilio sorgusunda, kemerin barutla yıkılması kararlaştırıldığı için yer altında kimsenin çalıştırılmadığını savunurken, işçiler tam tersine Marcilio ile amele çavuşu Mehmet’in kendilerini kemerin altında çalışmaya sevk ettiklerini söylemişlerdir. Müteahhit Parissis teknik bakımdan kusur bulunmadığını savunmuş, Krieger adlı mühendis inşaatın o kısmının kendisine ait olmadığını belirterek Hochreiter’i işaret etmiş; Hochreiter ise kazayı öngördüğünü fakat işi durdurma yetkisi müteahhitte olduğu için onu bilgilendirdiğini söyleyerek sorumluluğu Parissis’e yüklemiştir.

    Soruşturma, teknik sorumluların ihmalini ortaya sermiştir. Altı oyulan tonlarca ağırlıktaki kemerin yıkılacağını hesap edemeyen ve ihtarlara kulak tıkayan mühendis Hochreiter ile gerekli denetimi yapmayan müteahhit Parissis’in kusurlu oldukları açıktı. Nafia Nezareti de kendisine yönelen eleştiriler üzerine Demajo ve Galip adlı mühendislere keşif yaptırmış, bunlar da sorumluluğun tamamen Hochreiter’e ait olduğunu rapor etmişlerdir.

    Ecnebi Şirketlere Öfke, Hükümete Sitem
    Basının hedefinde Şark Demiryolları Şirketi vardı. Olay öncesinde önlemleri almayan Şirket, olaydan sonra da gevşek davranmıştır. Bütün ekipmanıyla kurtarma faaliyetine girişmesi beklenirken vinçlerini kullanmaya nazlanmış, civardaki işçilerin yardıma koşmasına bile gerek duymamıştır. Birinci Dünya Savaşı’nın yaklaştığı bu günlerde, yerli basın, Avrupalı şirket, müteahhit ve mühendislere öfke duymaktaydı. Şirketler, Müslüman canına değer vermemekle suçlanıyordu. Tanin gazetesi, kendilerine yarım yevmiye reva görüldüğü hâlde en tehlikeli işlerde çalıştırılan amelenin sayısının kaydedildiği bir defter bile bulunmamasını eleştirerek, amelenin “kurbanlık sürü addedilmesini” kınamıştır. Tasfir-i Efkâr, şimdiye kadar bu tür kazalarda yüzlerce kişinin öldüğünü belirterek, “birçok kişinin hayatıyla eğlenen, onu hiçe sayan bu insafsız ve merhametsiz” Frenk şirketlerinden hesap sorup mazlum vatandaşların hukukunu korumayan hükümete yüklenmiştir. Zira her kazanın ardından yapılan iş, “bir-iki rapor tutup üç-beş ah u vah etmekten” öte geçmemiştir. Ülkenin birer birer yitip giden yahut sakat kalan bu enerjik ve faydalı bireylerinin kendilerine veya yakınlarına tazminat namına ya bir şey verilmemiş ya da hiç değerindeki miktarlar reva görülmüştür. Hele kazaların derinlemesine incelenerek sorumlu ve suçluların cezalandırılması yoluna hiç gidilmemiştir. Bakırköy olayı dosyasının da “insafsız şirketler menfaatine” kapanmasına seyirci kalmak istemeyen Tasfir-i Efkâr hem mağdurların haklarını korumak hem de bundan sonrası için bir ibret olmak üzere sorumluluk üstlenerek davacı olmaya karar vermiştir. Zorunlu giderleri üstlenen gazete, tanınmış avukatlardan Talat Bey’le anlaşmış, mağdurları ve yakınlarını evraklarıyla beraber yönetim binasına davet etmiştir.

    Tamamen Şirket’e ait olduğu gözlenen suçun 182. madde kapsamında değerlendirileceğini belirten bir hukukçu ise Osmanlı kanunlarında mali sorumluluk hakkında açıklık olmadığından tazminat için yaralıların bizzat ve ölenlerin vârislerinin talep ve iddiada bulunmaları gerektiğini hatırlatmıştır. Sabah gazetesinin yazdığına göre, yaralılar ile ölenlerden bazılarının akraba ve yakınları Adliye Nezareti’ne dilekçe vererek ölenler için diyet/tazminat ödenmesini, yaralıların çalışamadıkları günlere ait gündeliklerinin inşaat mühendisinden tahsilini ve ayrıca mühendisin cezalandırılmasını talep etmişlerdir. Ancak işçilerin çoğunun yakınları memleketlerinde bulunduğundan dava sürecinin uzaması kaçınılmazdı. Nitekim Bidayet Hâkimi Rıfat Bey’in ifadeleri alıp diğer evrakla beraber dosyayı tamamlayarak savcılığa sunması haziran ortalarını bulmuştur. Gündemin diğer konularından dolayı Bakırköy kazası haberleri gazete sayfalarından uzaklaşmıştır. Nihayet temmuzun sonunda Dünya Savaşı’nın başlaması, Osmanlı Hükümeti’nin seferberlik ve moratoryum ilanı ile girilen yeni süreçteki sorunlar ve İstanbul işgali acısı Bakırköy kazasını unutturacaktır.

    Karagöz’ün Şakası
    Mizah dergisi Karagöz’ün bu tarihlerde en fazla eleştirdiği konulardan biri, İstanbul’da özellikle tramvayların yol açtığı trafik kazalarıydı. Kazazedelerin parçalanmış bedenlerini gösteren karikatürü kapaktan yayımlayan derginin imzasız yazarı, “Bakırköy Kazası” başlığı altında incelediği inşaat faciasına ilginç bir yorum getirmişti: 

    “Ben bu başlığı gazetelerde gördüğüm zaman şaştım kaldım. Kendi kendime dedim ki, Bakırköy’ün kaza olduğunu bilmeyen kimse var mıdır ki yalnızca Bakırköy yazılmıyor da burasının kaymakam tarafından yönetilen bir kaza olduğu vurgulanıyor? Şaşkınlığım bir gün sürdü. Ertesi gün yine gazetelerde okudum ki işin feci tarafı komik tarafından daha büyükmüş. İhmal ve umursamazlık yüzünden birçok kişi telef olup gitti. Şimdi Şirket’in bu zavallıların ailelerine tazminat vermesi konuşuluyor. Giden gittikten sonra, heyhat!.. 

    Son günlerde İstanbul’un her tarafında kazalar artmaya başladı. Duvar kazası, çökme kazası, tramvay kazası, elektrik kazası. Memlekette bu kadar kaza varken hâlâ münhâl [boş] bir kaza bekleyen işsiz kaymakamlara ne demeli?..” #

    KAYNAKÇA
    İkdam, 9-10 Nisan 1914.
    Tanin, 9-10 Nisan 1914.
    Tasfir-i Efkâr, 11-16 Nisan 1914.
    Sabah, 9-12 Nisan 1914.
    Karagöz, 11 Nisan 1914.
  • İstanbul’da Çikolatanın İlk Yılları

    İstanbul’da Çikolatanın İlk Yılları


    1853-1856 osmanlı-rusya savaşı istanbul’a kazandırdığı birçok yenilikle anılır. türkiye telgrafı bu savaş sırasında tanımış, müttefik gemilerinin yanaşabilmesi için karaköy limanı’na rıhtım yapılmış, boğazlara 18 fener inşa edilmiş; modern hemşireciliğin kurucusu sayılan florence nightingale yaralı askerlere gönüllü bakmak üzere istanbul’a gelmiş; iskoçların çaldığı gaydanın makamına kendini kaptıran üsküdarlı bir müzikseverin buna uyarladığı güfteyle “kâtibim” türküsü ortaya çıkmıştır. avrupalı askerlerin bol keseden harcamaları ekonomiyi canlandırmış, esnafın yüzü gülmüştür. bolluk, lüks tüketimi beraberinde getirirken çikolatanın geniş kitlelere yayılması da bu sırada olmuştur.

    Çikolatalar - Kreatif Stok

    Kırım Harbi (1853-1856) olarak adlandırılan savaşta Avrupa’nın büyük devletleri Osmanlı ile ittifak etmişti. Savaş başlar başlamaz binlerce Müttefik askeri aileleriyle birlikte İstanbul’a geldi. Fransız aileler Avrupa Yakası’nın, İngilizler ise Üsküdar’ın gözde semtlerine yerleştirildi. Babıâli misafirlerin konforu için büyük gayret göstermiş, bazı mahalle sakinlerini evlerinden çıkararak onları yerleştirmiş, kamu kurumlarının yakınına meyhane açılmasını yasaklayan kararı bile kaldırmıştı. Buna karşılık Müttefik askerler, kadınları bakışlarıyla taciz etmek; zevk için masum sokak köpeklerini zehirlemek, cami avlularındaki ve meydanlardaki güvercinleri vurmak, martılara nişan almak, camilerde namaz kılanlarla ve ezan okuyan müezzinlerle alay etmek, Türk uygarlığının ölüye verdiği değerin göstergesi olan kitabeli ve süslü mezar taşlarını kırıp bunlardan kaldırım yapmak gibi ahlak dışı birçok davranışta bulundu…

    Savaş, Moda ve Çikolata
    Askerlerin yaptıkları halkta kendilerine karşı nefret doğururken kadınların yaşam biçimi şehirde değişim rüzgârı estirdi. Müttefik askerlerin eşleri ve çocukları, Türk halkının asırlardır merak ettiği, ne olduğunu tam olarak bilmeden özendiği Avrupa kültürünün tanıtıcısı oldular. İstanbul, dekolte giysileriyle ve üstelik eşleri yanında olmadığı hâlde çarşılarda serbestçe dolaşıp alışveriş yapan kadınları ilk defa görmekteydi. Özgüvenli kadınlar ilginç kıyafetler giyip tuhaf takılar takıyor, değişik bir müzik dinliyor ve düzenli spor yapıyordu. Erkekler de giysileriyle, yiyip içtikleriyle ve eğlenceleriyle tamamen farklı bir yaşam sergilemekteydi. Osmanlılar, misafirlerin yaşantısını şaşkınlık ve kınama ile karışık bir duygu içinde izlemekle beraber birçokları onlara özenmekten kendini alamadı. Nitekim savaş bitip askerler ve aileleri İstanbul’u terk ettiklerinde, geride Avrupai yaşama öykünen kitleler bırakmışlardı. Batılılar gibi üretmeyen ancak onlar gibi tüketen toplumda moda olgusu hızla yayıldı. Mutfaklar yeni tüketim maddeleriyle tanıştı. O tarihlere kadar şifalı bitki olarak aktarlarda satılan çay, kahvaltıda içilmeye başlandı. Çikolata yaygınlaştı. Daha önce çubuk kullanan kimi tiryakiler artık Avrupalılardan öğrendiği sigaraya yöneldi. Beyoğlu sokaklarında silindir şapka takıp zarif bastonla gezmek, süs köpeği dolaştırmak moda hâline geldi. İçkili-yemekli aile toplantıları başladı. 1861’de tiyatro kuruldu. Batı’nın “okuma evi” formatında kıraathaneler açıldı. Piyano, opera, dans ve bale öğreten kurslar yayıldı…

    Cikolata_2)
    L’Illustration, 14 Ocak 1911.
    Cikolata_3)
    L’Illustration, 25 Ocak 1913.

    Çikolatanın İstanbul Macerası
    Kırım Savaşı öncesinde, İstanbul’da çikolatayı tanıyanlar, burada yaşayan bazı Batılılarla ve yabancı hükümdarların padişaha hediye göndermeleri yoluyla bunu tatmış olan saray çevresiyle sınırlıydı. Çikolatanın İstanbul serüvenine dair ilk bilgileri reklam metinlerinden öğreniyoruz. İngiliz Churchill’in çıkardığı ilk Türkçe özel gazete olan Ceride-i Havadis, 18 Eylül 1849 tarihli sayısında, Françesko Vallaury adlı kişinin Beyoğlu’nda açtığı şekerci dükkânında, hayli düşük fiyatlardan şekerleme ve içecek türleri ile “çukulata” sattığını, büyük ziyafetler için tatlı hazırladığını ve benzersiz dondurmalar imal ettiğini duyurmuştur.1 Ancak Fransuva’nın ünü Beyoğlu dışına pek çıkamamıştı. Gazete 1855’in başında, Hocapaşa’da bir esnafın çikolata satmaya başladığı ilanını yayımladı. Hocapaşa, Tarihî Yarımada’da Türk nüfusun yoğun olduğu bir mahalleydi. Burada çikolata satılması bunun Müslümanlar arasında da alıcı bulduğu anlamına gelmekteydi. Reklam, esnafı tanıtmakla kalmıyor, baştan çıkaran lezzetin besin değeri ve sosyal hayattaki yeri hakkında uzunca bilgi veriyordu: “Çukulata kuvvet verici bir gıdadır. Kolay sindirimi, çekici görünümü ve nefis lezzetiyle büyük bir şöhret yakalamıştır. Ucuz olduğu için geniş kitlelerce kapışılmaktadır. Çukulata yalnızca kahvaltılık değildir; ‘suâre’ denilen gece eğlencelerinde ‘krema’ şeklinde hazırlanıp sunulmakta, tıpkı peynir gibi ekmekle beraber yahut yemeklerden sonra meyve niyetine yenilmektedir. Tıbbi faydasından dolayı bebeklerden hastalara, sıradan insandan krala herkesçe tüketilebilen, sosyete çevresinde çok tutulan bir gıdadır. Hassas bünyeli ve zayıf kimseler için vitamin deposudur.

    […]

    Çukulata artık İstanbul’da. Almak isteyenler Hocapaşa’da Karakolhanenin yanındaki mağazada bulabilirler. Paketler hâlinde üç farklı fiyata satılmaktadır. Küçüğü 30, ortası 40, büyüğü ise 60 kuruştur.”2

    Osmanlı Yazınında Çikolata Algısı
    Öncelikle sözcüğün tam olarak yerleşmediğini, Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar Türkçe literatürün bunu genel olarak “çukulata”, “çukulat”, “şukulat” ve “şukula” şekillerinde kaydettiğini belirtelim. Cerîde-i Havâdis’in sözünü ettiği, krema şeklindeki sıvı çikolataydı. Tablet çikolata ilerleyen tarihlerde vitrinlerdeki yerini alacaktır. Çay gibi çikolata da başlangıçta sağaltıcı bir madde olarak algılanmıştır. Çikolatanın ne olduğunu soran okuyucusuna, Hadika’nın verdiği cevap ilginçtir: “Batı ülkelerinde bolca tüketilen, İstanbul’da yenilmesi ve içilmesi günden güne artan, Amerika’nın ve Hindistan’ın bazı bölgelerinde yetişen kakao adlı ağacın meyvesidir.” Bademe benzeyen meyve dalından koparıldığında acı ve nahoş bir tada sahiptir, eritilince lezzetli bir çeşni kazanır. Gayet besleyici olmakla beraber sindiriminin güçlüğünden ötürü sütle birlikte tüketilmesi gerekir.3 “Çukulat” makalesinin yazarı ise Çin’de çay, Arabistan’da kahve, Paraguay’da mate, Meksika’da kakao ne ise Güney Avrupa’da çukulat odur, diyerek bunu içecek sınıfında değerlendiriyor. Özellikle çocuklar ve yaşlılar ile asabi mizaçlılara önererek bir de tarif veriyor: “Çukulat halis süt ile birkaç defa kaynatıldıktan sonra çini kap içinde sabaha kadar dinlendirilmeli ve sabahleyin sıcak su ile ısıtılarak içilmelidir.”4

    Cikolata_4)
    “Nestle’nin Sütlü Unu: Halis İsviçre sütünü havi olup çocuklara mahsus en âlâ gıdadır. Çocuklarınızı humma-yı tifoidî, iltihâb-ı em‘â ve sair emrazdan vikaye etmek üzere onlara Nestle’nin sütlü ununu veriniz.” Tanin, nr. 1389, 12 Temmuz 1912.
    Cikolata_5)
    Fransız Chocolat-Menier’nin reklamı. Şark, 30 Nisan 1875.

    M. Ziyaeddin, “takviye edici, mide dostu nefis bir yemek” diye tanımladığı çikolatanın düşkünler, müzmin hastalar ve öğrenciler için faydası üzerinde duruyor.5 Doktor Ş. Kamil, kakao, şeker ve Hint bademinden yapılmış “besleyici macun” diye tarif ediyor. Her iki yazar çikolatanın türlerinden ve imalatından uzunca bahsettikten sonra çay ve kahve gibi bunun da sahtesinin üretildiğine dikkat çekerek tüketiciyi uyarıyor. Mideyi yormadan sindirilmesi için kahveyle içilmesini öğütleyen Kamil, çikolatayı kış içeceği olarak görme eğilimindedir. Isınmak için kat kat esvap giyip hamallık etmektense her sabah çikolata ile kahvaltı etmeyi daha akılcı bulmaktadır.6 Doktor Edhem ise kafein işlevi gören teobromin ile yüzde 49 oranında yağ içeren, böylelikle 10 dirhemi 150 kalori veren çikolatanın enerji değerinden söz eder. Türkiye’de çikolata tüketiminin günden güne artışını bu açıdan sevindirici bulur.7
    Tütün ve kahve yasaklarına benzememekle beraber, çikolatanın da bir süre engellendiğine dair örneğe sahibiz. 1906 yılında, İtalya’dan gelen çikolataların ambalajlarındaki timsahlı logoların üzerinde Fransızca prophète (peygamber) yazısı görülünce bunlar gümrükte alıkonulur. Önce kelimenin kazılması düşünülür. Fakat sözlükte prophète’in “falcı” anlamına da geldiği ve firmanın bu anlamda kullandığı öğrenilince çikolatalar serbest bırakılır.8

    İstanbul’da Çikolata Rekabeti
    Reklamlarda, ürünlerin küresel şöhretleri, güvenilirlikleri ve İstanbul’daki adresleri gibi ayırt edici özellikleri öne çıkarılmıştır. Fransız Chocolat-Menier’nin 1875 tarihli reklamında Londra, New York, Porto ve Viyana sergilerinde altın ve gümüş madalyalar kazandığı ve Fransa’da yıllık 6.000 ton tüketildiği belirtilmiştir. Dünyanın en büyük gıda üreticilerinden Henri Nestlé, 1875’ten itibaren süt tozu satışıyla girdiği İstanbul’da beklediğinin üzerinde ilgiyle karşılaşınca şirketinin Orta Doğu şubesini Londra’dan buraya taşımıştır. Ürününü, siyah zemin üzerine beyaz harflerle ve kaligrafi tekniğinde işlenmiş “Sütlü Çukulataların En A‘lâsı Nestlé Çukulatasıdır” sloganıyla tanıtmıştır. Şirketin İstanbul temsilcisi Paul Robeli, Meşrutiyet’in ilanından üç ay sonra, ürünlerinin İstanbul ve diğer şehirlerdeki tanınırlığını öne sürerek Osmanlı sarayının fornisörü (tedarikçisi) ünvanını almıştır.9

    1905 tarihli bir ilan Flavius’u “en birinci çikolata fabrikası” olarak sunmakta; evlatlarının sağlığını düşünenlerin, takviye edici gıda olarak, zararlı kimyasal içermeyen ve bademli, sütlü, fındıklı türleri bulunan bu çikolatadan almalarını önermektedir.10 Cailler’nin tanıtıldığı uzun metinde, ülkemizde çikolatanın yakın zamanlara kadar şeker zannedildiği, oysa bunun yalnız şeker değil damağı okşayan nefis bir tatlı, mükemmel bir mide ilacı, vitamin kaynağı ve bir parçası yarım kilogram süt değerinde protein kazandıran, üstelik mideyi bozmayan bir deva olduğu belirtilmiştir. Batı’da sosyetik ve sağlığına düşkün kadınların aşırı çikolata arzusu bundan ileri gelmekteydi. Ticari değeri yükseldiği için taklitleri piyasaya sürülen Cailler’in İstanbul’da satın alınabileceği güvenilir tek adres Selanik Bonmarşesi’ydi.11

    20. yüzyılda birbirleriyle rekabet eden şirketler, bir yandan da sahtecilikle savaşmaktaydı. Günde 60 ton tüketildiği için taklit edildiğini düşünen Menier, “Taklitlerini reddediniz!” uyarısı yapmaktaydı. İttihat ve Terakki’nin millî ekonomi modeli gereği yerli malı kullanmayı teşvik eden politikası karşısında yabancı girişimciler başka arayışlara girmişlerdir. Yerli süt üreticilerinin karşısında güç kaybeden Nestlé, rakipleriyle baş edebilmek için promosyon kampanyası başlatmış; 12 süt şişesi getirenler arasında yapılacak çekilişi kazananlara altınlı, elmaslı yüzükler, çikolata paketlerindeki bilmeceyi çözenlere 25, 50 ve 100 franklık hediyeler vermeyi vadetmiştir. Ancak gazeteler, Nestlé’nin halkı aldattığını, bulmacayı çözdüğü hâlde hediyesini alamayan yüzlerce kişinin şirket acentesine şikâyette bulunduğunu yazmışlardır.12

    1914 yılının başında yayımlanan “Türk Çikolatası” başlıklı reklam, çocuklarının güçlü ve enerjik olmasını isteyen aileleri, Edirneli meşhur şekerci İzzet Efendi’nin Divanyolu’ndaki dükkânına davet ederek Torino sergisinde altın madalya kazanan halis badem ezmesi ile deva-yı misk almalarını istiyordu. Başlığının aksine içeriğinde çikolatadan bahsedilmeyen reklam, yaklaşan Dünya Savaşı’na hazırlık olarak “gürbüz ve yavuz” Türk çocukları yetiştirmek isteyen İttihatçı yönetimin politikasına uygundu.

    Cikolata_6)
    Sütlü çikolataların en âlâsı “Nestle” çukulatasıdır. Şehbal, 15 Kasım 1910; Tasfir-i Efkâr, 7 Aralık 1913.
    Cikolata_8)
    “En birinci çikolata fabrikası Flavius”, Servet-i Fünun, nr. 730, 20 Nisan 1905.

    Cumhuriyet Kurulurken Çikolata
    İstanbul Ticaret ve Sanayi Odası Mecmuası Eylül 1925 sayısında, çikolata tüketimini anlamamıza yarayan istatistik bilgiler aktarıyor. Buna göre, Mütareke’den sonra İstanbul nüfusunun artışı ve özellikle yabancıların aşırı sarfiyatı tüketimi katlamıştır. Piyasada, tanınmış 30 kadar markanın yanında adi markaların ürünleri dolaşmaktadır. Cumhuriyetin ilanından sonraki gümrük düzenlemelerinin etkisiyle ithalat azalmıştır. Dünya Savaşı’ndan önce ve Mütareke yıllarında piyasaya hâkim olan Fransız çikolataları İtalya, İsviçre ve İngiltere markalarıyla rekabet edemez hâle gelmiştir. Bunun sebebi, bahsedilen ülkelerin ambalajlarının küçük ve dolayısıyla herkesin alabileceği fiyatta olmasıdır. En popüler çikolataların aylık tüketim miktarı 20 bin Türk lirası civarındadır. Bunun 8 bini İngiliz, 6’şar bini İtalyan ve Fransız markalarına aittir. Avrupa mallarının en kalitelilerinin perakende fiyatı 190-250 kuruş arasında değişmekte; adi cinsler ise 140-150 kuruş arasında satılmaktadır. İstanbul’da Avrupa’daki gibi fabrikalar bulunmamakla beraber bazı şekerciler hatırı sayılır miktarda çikolata imal etmektedir. “Bunlar karmakarışık, alaca bulaca ambalajlarla ve gayr-i mevcut bir Hollanda firmasıyla arz edilmekte ve ortalama 110 kuruşa satılmaktadır.” #

    DİPNOTLAR
    1 Ceride-i Havadis, nr. 452, 1 Zilkade 1265 (18 Eylül 1849); Saadet Özen, Çikolatanın Yerli Tarihi, YKY, İstanbul, 2014.
    2 Ceride-i Havadis, nr. 723, 22 Rebîulâhir 1271 (12 Ocak 1855).
    3 Hadika, 18 Mart 1871.
    4 Sıhhat, 25 Mart 1885.
    5 Tercümân-ı Hakikat, 4 Eylül 1892.
    6 Maarif, 5 Mart 1893.
    7 Servet-i Fünûn, 1 Eylül 1904.
    8 BOA, ZB, 595/67, 9 Nisan 1907.
    9 BOA, DH.MKT, 2667/85.
    10 Servet-i Fünun, 29 Haziran 1905.
    11 Sabah, 20 Kasım 1905.
    12 Alemdar, 21 Ağustos 1912.
  • İstanbul’un 1766 Depremi

    İstanbul’un 1766 Depremi


    6 şubat kahramanmaraş depremlerinin üzerinden tam iki yıl geçti. olası bir istanbul depremini konuşuyoruz. geçmişe dönüp vakanüvis şanizade’nin 1808-1821 olaylarını anlattığı eserine bakıyoruz. eserinde paris, roma, viyana ve londra’nın geniş ve düzgün caddelerinden, satranç veya dama tahtasını andıran ızgara planlarından, altı dükkân üstü ev tasarımlı kâgir binalarından, site tarzı mahallelerinden, halk bahçelerinden, meydanlarından ve yürüyüş yollarından örnekler veriyor. avrupa’daki şehir planlarının ve altyapı projelerinin acilen istanbul’a uyarlanması için çağrı yapıyordu ancak bu çağrı hâlâ karşılık bulmuş değil.

    Deprem_3) Büyük İstanbul Depremi (Küçük Kıyamet), 1509-BR-scale-2_00x
    Büyük İstanbul Depremi’ni (Küçük Kıyamet, 1509) anlatan bir gravür.

    1999’da meydana gelen Marmara ve Düzce depremleri, İstanbul için beklenen büyük depremi tartışmaya açtı. Zaman içinde unutulan bu gerçeği, 6 Şubat 2023’teki Maraş depremleri bir kez daha hatırlattı. İstanbul’un da üzerinde yer aldığı en tehlikeli fayın ortalama 250 yılda bir kırılma riski bulunduğunu savunan bilim insanları, tezlerini 1509 ve 1766 tarihli depremlere dayandırıyor. İki afetin arasında 257 yıl bulunuyor. İstanbul’da büyük yıkıma ve yüzlerce kişinin ölümüne yol açan 1894 depremi bile 1509 ve 1766’dakilerin yanında hafif kalıyor. 250 yıl hesabına göre 1766 sonrası fay kırılması, içinde yaşadığımız tarihleri işaret ediyor. Uzmanlar, 1999’daki depremleri doğuran iki fay kırılmasının Marmara Denizi’nin altındaki kabuğa stres transfer etmesiyle, burada 1766’dan beri biriken stresin daha tehlikeli hâle geldiğini ve dolayısıyla İstanbul’un büyük risk altında bulunduğunu düşünüyor.

    İki Kıtayı Sallayan Afet
    Tarih 22 Mayıs 1766. Müslümanlar Kurban Bayramı’nı idrak etmektedir. Bayramın üçüncü gününe uyanan İstanbul, güneşin doğuşundan yaklaşık yarım saat sonra şiddetli biçimde sarsılır. Payitahtın altını üstüne getirerek bayramın tadını kaçıran depremin tahribatına dair bilgileri, afete tanıklık eden üç önemli tarihçinin yazdıklarından öğreniyoruz. Şemdânizâde Süleyman, etki alanının genişliği, şiddeti ve ağır hasarı bakımından bu depremi 1509’dakine benzetirken, vakanüvis Çeşmizâde, yaşı seksene yaklaşanların daha önce bu büyüklükte bir felaket görmediğini ileri sürmüştür. Vakanüvis Vasıf ise depremden önce yer altından uğultulu sesler geldiğini, sarsıntının iki dakika sürdüğünü, 4.000-5.000 kişinin öldüğünü ve artçıların aylarca devam ettiğini yazmıştır. Tek teselli, depremin birkaç saat önce insanlar uykudayken ya da sabah namazı için camide toplandıkları sırada olmamasıydı.

    DEPREM~1
    Depremin Fatih Camii’ne verdiği hasarı gösteren bir gravür.
    Pieter Coecke van Aelst, 1529.
    Deprem_2) 6- 10 Temmuz 1894 depreminde Matbaa-i Osmaniye ve bahçesindeki binalar (İBB, Atatürk Kitaplığı)
    1894 depreminde Matbaa-i Osmaniye ve bahçesindeki binalar.
    KAYNAK: İBB, ATATÜRK KİTAPLIĞI

    “şemdânizâde süleyman, etki alanının genişliği, şiddeti ve ağır hasarı bakımından bu depremi 1509’dakine benzetirken, vakanüvis çeşmizâde, yaşı seksene yaklaşanların daha önce bu büyüklükte bir felaket görmediğini ileri sürmüştür.”

    Deprem_4) Hücum Kapısı, İstanbul Surları, 1766 Depremi, gravür, W. H. Bartlett, 19. yüzyıl
    Hücum Kapısı, İstanbul Surları, 1766 Depremi. Gravür, W. H. Bartlett.

    Viyana’dan Erzurum’a, Kırım’dan Ege Adaları’na kadar geniş bir coğrafyada hissedilen deprem Bursa, İzmit, Tekirdağ, Edirne ve Gelibolu’da yıkıma yol açar ancak en ağır faturayı İstanbul’a çıkarır. Galata ve Beyoğlu’nun kenar mahalleleriyle Üsküdar’da ve Boğaziçi’nin köylerinde hasar düşük seyrederken, Suriçi mahalleleri harabeye döner. Ahşap-kâgir, resmî-sivil pek çok yapı yere kapanır. Yedikule’nin kulelerinden birkaçı devrilir. Surların Yedikule-Eğrikapı bölümü tamamen parçalanır. Şehrin kapılarından üçü; Edirnekapı, Bahçekapı ve Odunkapı göçer. Fatih Sultan Mehmed’in kendi adına inşa ettirdiği cami de çöker. Külliyenin medresesi, imareti ve akıl hastanesi yıkılır; medresenin yüzden fazla talebesi enkaz altında can verir. Çorlulu Ali Paşa, Davutpaşa, Edirnekapı, Eyüp Sultan, Küçük Ayasofya ve Rüstem Paşa külliyeleri yer yer içine girilmeyecek derecede etkilenir. Camilerdeki hasarlar genellikle kubbe çatlaması ve minare uçmasından ibarettir. Ayasofya, Süleymaniye, Şehzade, Valide ve inşası henüz biten Nuruosmaniye ve Laleli camileri afeti az hasarla savuştururken Sultanahmet Camii’ndeki hasar tek minaresinin devrilmesiyle sınırlı kalır. Kiliseler camilere göre daha şanslıdır. Pamukciyan’a göre bunun sebebi, kiliselerin ahşaptan inşa edilmesiydi.
    Topkapı Sarayı ile o tarihte sarayın bahçesinde bulunan Darphane de ağır hasarlı yapılar arasındaydı. Osmanlı tahtında oturan III. Mustafa, haremdeki çatlaklardan dolayı bir süre sarayın bahçesine kurulan çadırda kalır. Beşiktaş Sarayı ile şimdiki İstanbul Üniversitesi’nin yerinde bulunan Eski Saray; Tophane ve Baruthane gibi üretim tesisleri hasara uğramıştır. Gün içinde binlerce insanın girip çıktığı Kapalıçarşı, Örücüler Çarşısı ve Esir Pazarı gibi alışveriş merkezleri; Hırkacılar, Şekerciler, Çukacılar ve Kalpakçılar pasajları yıkıldığı hâlde, bayram ve sabahın erken saatleri olması büyük can kayıplarının önüne geçmiştir. Ama hanlarda kalan yolcular ve bekârlar o kadar talihli değildi, özellikle Vezir Hanı çok müşterisine mezar olmuştu. Yabancı diplomatların konakladığı Elçi Hanı da zarar görmüştü.

    Deprem_5) Temmuz 1894 depreminde Büyükçarşı’da yıkılan bir bölüm (İBB, Atatürk Kitaplığı)
    1894 depreminde Büyükçarşı’da da yıkım yaşandı.

    Barınaksız ve Gıdasız Yaşam Mücadelesi
    Erhan Afyoncu ve Zekai Mete, resmî kayıtlardan derledikleri bilgilerle depremin toplumsal hayatta doğurduğu sorunları ortaya koymuşlardır. İçme suyu şebekesi parçalandığı ve çeşmeler enkaz altında kaldığı için depremzedeler susuzluk çekiyor, değirmenlerin ve fırınların yerle bir olmasından dolayı ekmek üretilemiyordu. Temel yiyecek maddelerine erişme imkânı ise neredeyse kalmamıştı. Yolların yarılması veya enkazla dolması, köprülerin uçması yüzünden mal ve ürün sevkiyatı durmuştu. Vakıf binaları yıkıldığı ve bunlara gelir getiren işletmeler hasar gördüğü için sosyal hizmetler aksamış; günlük yemek ihtiyacını imaretlerden karşılayan yoksul, hasta ve düşkünler çaresizliğe sürüklenmişti. Yokluk ve kıtlık sokak hayvanlarını da vurmuştu. Hayvan leşleri ve foseptikler salgın hastalık mikrobu üretmekteydi.

    Deprem_6) Sultan III. Mustafa’nın, Kayseri, Gelibolu, Silivri ve Görice’den inşaat malzemesi ve usta gönderilmesini isteyen emri.
    Sultan III. Mustafa’nın Kayseri, Gelibolu, Silivri ve Görice’den inşaat malzemesi ve usta gönderilmesini isteyen emri.

    İmar ve Tamir Programı
    Devletin bir yandan enkaz kaldırmaya, diğer yandan evsizlere yiyecek ve içecek sağlayarak hayatı normalleştirmeye çalıştığı bir sırada, 13 Haziran günü cuma namazı vaktinde meydana gelen artçı sarsıntı herkesi sokağa döker. O anda Sultanahmet Camii’nde bulunan III. Mustafa kendini dışarı atar. Saray halkının çadır hayatı bir süre daha uzar.

    Padişah yapı malzemesinin yanında iş gücü ihtiyacını karşılamak için ülkenin dört yanına fermanlar yollar. Marmara Adası’na çeşitli türlerde kereste sipariş edilir. Eski Saray ve Topkapı Sarayı’nın onarımı ile Fatih Camii’nin yeniden inşasında kullanılacak taşlar Karamürsel’den getirtilir. İstanbul’daki kireç fırınları yetersiz kaldığı için Silivri, Tekirdağ ve Gelibolu yöneticilerine emirler yazılarak kayıklarla bolca kireç sevk etmeleri istenir. Ayrıca Darıca’daki atıl fırının faaliyete geçirilmesine karar verilir ancak yörede kireç üretiminden anlayan kimse kalmadığı için padişah Selanik yöneticilerine ferman yollayarak, bulabildikleri kadar kireç ustasını kara veya deniz yoluyla acilen İstanbul’a ulaştırmalarını ister. Şile, Yalova, Gelibolu, Midilli, Gemlik, İznik, Belgrad ve Görice’den hatta Kayseri ve Halep gibi uzak diyarlardan taş ustası, duvarcı, dülger, marangoz tedarik edilir. Padişah bizzat Göriceli meşhur duvarcı ustası Panayot’un 200 adamıyla beraber İstanbul’a gelmesini ister.

    Malzemeler ve ustalar geldikçe inşaat faaliyetleri artar. Padişah, ekmek sorununu çözmek için fırınların tamir ve inşasına öncelik verilmesini, buna gücü yetmeyen esnafın fırınını taliplilere satmasını ister. İstanbullular eylülün sonlarından itibaren evlerine dönmeye başlasa da sarsıntılar gece-gündüz demeden yaklaşık dokuz ay devam ettiği için nüfusun çoğunluğu artçıların sonu kesilinceye kadar çadır ve çergelerde sabahlamayı sürdürür.

    İrili ufaklı inşaatlarla şantiye kente dönen İstanbul’da hummalı çalışmanın sürdüğü 5 Ağustos günü meydana gelen şiddetli artçı yeni hasarlar oluşturur, inşaat ve onarım faaliyetlerini aksatır. Bazı planlarda zorunlu olarak değişikliğe gidilir. Kamusal binaların inşası, önemlerine ve büyüklüklerine göre zamana yayılır. Kapalıçarşı öncelikle tamir edilen yapılardandır. Fatih Külliyesi’nin inşası 1771’de tamamlanır. Şehrin yeniden imarında iki aktör öne çıkar; biri canla başla çalışan Hassa Başmimarı Mehmed Tahir Ağa, diğeri ise özverili ve kararlı tutumuyla 22.000 keselik muazzam bir bütçeyi afetin yarasını sarmaya tahsis eden Sultan III. Mustafa’dır.

    1766 depreminin artçılarının sayısı bilinmiyor; dahası, irili ufaklı sarsıntıların artçı mı yoksa bundan bağımsız depremler mi olduğu kestirilemiyor. Mayıs 1766’daki ana şoktan itibaren 1767’nin sonuna kadar İstanbul’u etkileyen en az 22 deprem sayan N.N. Ambraseys ve C.F. Finkel, bunların yarısının 1767 yılında vuku bulduğunu belirtiyorlar. 1776 Mayıs’ındaki bir deprem ise sekiz yıl önceki afette zarar görüp tamir edilen kamu binalarını bir kez daha yıktığı için dramatik bir etki yapmıştır.

    Kentsel Planlama İçin Fırsatlar Değerlendirilemedi
    Doğal ve sosyal afetler dünyanın başka yerlerini de vurmaktaydı. Örneğin 1666’daki Londra Yangını dört gün sürerek şehrin neredeyse tamamını yakmış ve nüfusun yüzde doksanını evsiz bırakmıştır. Ancak afetten ders çıkaran İngilizlerin modern yangın sigortacılığını başlatması kazanç sayılıyor. Lizbon’da 1755 yılında meydana gelen ve birçok yönüyle İstanbul’un 1766 afetine benzetilen depremin fırsata dönüştürülmesinin öyküsü de çarpıcıdır. Modern Lizbon’un kuruluşu bu afete dayandırılıyor. Portekiz yönetimi, 250 bin nüfuslu şehrin belli yerlerinde taş taş üstünde bırakmayan bu felaketi şehir planlaması açısından milat kabul etmiş; geleneksel konut politikalarını ve mimari tarzları değiştirerek Lizbon’u yeni baştan inşa etmiştir.

    Deprem Bölgesi Hatay ve İlçelerinden Genel Görünüm
    6 Şubat 2023 Kahramanmaraş merkezli depremler, büyük can ve mal kaybına yol açtı.
    Deprem_7) İstanbul’da yeterince usta bulunmadığından Kayseri ve Görice’den neccar, hamamcı ve duvarcı ustası gönderilmesi hakkında III. Mustafa’nın emri
    İstanbul’da yeterince usta bulunmadığından Kayseri ve Görice’den marangoz, hamamcı ve duvarcı ustası gönderilmesi hakkında III. Mustafa’nın emri.

    İstanbul’un “Küçük Kıyamet” diye anılan 1509 depreminin ardından, ahali, öldürücülüğü daha düşük olan ahşap malzemeye teşvik edilmiştir. Bu yönlendirmeyle ahşap bir metropole dönüşen İstanbul bu defa yangın kâbusuna maruz kalmıştır. Şehri küle çeviren 1633, 1660, 1755, 1782, 1826 ve 1865 tarihlerindeki büyük yangınlardan sonra ahşap malzemeyi yasaklayan ve kâgir inşaatı zorunlu kılan fermanlar çıkarıldıysa da taş malzemenin tedarikindeki güçlük, halkın maddi durumunun yetersizliği ve diğer etkenler nedeniyle kararlılık sürdürülememiştir. Şanizade Ataullah, Mustafa Reşit Paşa, Namık Kemal gibi aydınların ahşap ve bitişik nizam yapılaşmaya karşı başlattıkları fikri mücadeleler gazete ve dergi sayfalarında kalmıştır. Yasa dışı ve gelişigüzel yapılaşmaya karşı gösterilen müsamaha ve çıkarılan aflar yüzünden planlı bir şehir kurulamadığı gibi çarpık kentleşme âdeta geleneksellik kazanmıştır.

    Bugün Türkiye kamuoyu, 2023 felaketinin tıpkı Lizbon’daki gibi milat kabul edilerek, bölge kentlerinin depreme dayanıklı ve sağlıklı yaşama elverişli biçimde inşası ümidini taşımaktadır. İstanbul’un beklenen depreminin olmaması elbette en büyük dileğimizdir fakat daha realist olanı, dayanıklı yapılar inşasıyla depremin tehlike olmaktan çıkarılmasıdır. Kaybedilen canların geri getirilmesi imkânsız ise de gelecek kuşakları bu acılardan uzakta, sağlıklı ve huzurlu kentlerde yaşatmak için bu dönüşüm zorunluluk olsa gerek. #

    KAYNAKÇA
    Kuzucu, Kemalettin, “İstanbul’un 2000 Yıllık Deprem Tarihi”, İstanbul’un Deprem Gerçeği, İBB Yayınları, İstanbul, 2021, s. 11-73.
    Mazlum, Deniz, 1766 İstanbul Depremi: Belgeler Işığında Yapı Onarımları, İstanbul, 2011.
    Afyoncu, Erhan ve Mete, Zekai, “1766 İstanbul Depremi ve Toplum Yaşantısına Tesirleri”, Tarih Boyunca Anadolu’da Doğal Afetler ve Deprem Semineri, İstanbul, 2001, s. 85-92.
    Ambraseys, N.N. ve Finkel, C.F., The Seismicity of Turkey and Adjacent Areas A Historical Review, 1500-1800, İstanbul, 1995
  • Cepheden Sahneye, Sahneden Tarlaya

    Cepheden Sahneye, Sahneden Tarlaya


    kırım savaşı gazisi abdullah çavuş’a sultan abdülmecid emekli maaşı bağlamak istese de genç ve zinde olduğu için çalışıp geçinebileceğini belirterek maaşı reddetti ve köyünde çiftçilik yaptı. yaşı ilerleyip bir maaşa ihtiyacı olduğunda ise devletten hiçbir yanıt alamayan abdullah çavuş’a ancak 55 yıl sonra maaş bağlandı… kırım harbi’ndeki cesareti ve gösterdiği yararlılıklarla namık kemal’i de etkileyerek önemli eseri vatan yahut silistre’nin kahramanlarından biri oldu. vatan yahut silistre eserinde, “ölsek kıyamet mi kopar?” sözleriyle ölümsüzleşti.

    Abdullah_Servet-i Fünun, sayı 994
    Servet-i Fünun, sayı 994, 14 Haziran 1910.

    Senaristliğini ve yönetmenliğini Duygu Sağıroğlu’nun üstlendiği, 1969 yapımı bir Memduh Ün filmi olan Vatan ve Namık Kemal’de Ahmet Kostarika’nın canlandırdığı ve “Kıyamet mi kopar?” replikleriyle belleklere yerleşen Abdullah Çavuş’u, seyredenler çok iyi hatırlar. Batılı anlamda ilk tiyatro kabul edilen bu eserin özgün adı Vatan Yahut Silistre, yazarı Türk aydınlanmasının öncülerinden Namık Kemal’dir. Victor Hugo ve Shakespeare’den etkilenen Namık Kemal, oyunlarında hayalî sahneleri, kişileri ve mizahı ustalıkla kullanmıştır. Aynı zamanda millî ve romantik tiyatronun ilk örneklerinden sayılan bu eserinde de eğlenceli sahneler ve renkli tipler vardır. Miralay Ahmet Sıtkı Bey’in yakın adamlarından Abdullah Çavuş mimikleri ve sözleriyle güldürürken, aynı zamanda askerin maneviyatını yükselten bir güç sergiler. Fakat yazıldıktan yaklaşık bir asır sonra Vatan ve Namık Kemal adıyla sinemaya uyarlanan oyundaki Abdullah Çavuş hayalî değil gerçek bir karakterdir.

    Yasak ve Sürgün!
    Namık Kemal, İstanbul’da tiyatro sanatını tanıtıp yaygınlaştırmak amacıyla kurulan tiyatro cemiyetinin üyesiydi. İbret gazetesinin 31 Mart 1873 tarihli sayısında yayımladığı bir sayfadan daha uzun “Tiyatro” başlıklı makalesinde bu sanat hakkında bilgi verdikten sonra kendisinin bu cemiyet için kaleme aldığı Vatan Yahud Silistre’yi yeni bitirdiğini ve yarın akşam sahneye konulacağını yazmıştı. Gerçekten oyun 1 Nisan akşamı Vatan adıyla Güllü Agop’un Gedikpaşa’daki tiyatrosunda sahnelendi. Anavatan, millet, hürriyet kavramları ilk kez bir edebiyat eserinde kullanılmaktaydı. Bunun sahne sanatına uyarlanması daha etkili oldu.


    “vatanseverlik duyguları kabaran seyirciler, ‘yaşasın vatan!’ ve ‘yaşasın kemal!’ sloganları atarak dışarıya çıktı. namık kemal’i tebrik etmek amacıyla fenerlerle gedikpaşa’dan ibret’in yönetim binasının bulunduğu beyoğlu’ndaki hacopulos pasajı’na kadar yürüdüler.”

    Vatanseverlik duyguları kabaran seyirciler, “Yaşasın vatan!” ve “Yaşasın Kemal!” sloganları atarak dışarıya çıktı. Namık Kemal’i tebrik etmek amacıyla fenerlerle Gedikpaşa’dan İbret’in yönetim binasının bulunduğu Beyoğlu’ndaki Hacopulos Pasajı’na kadar yürüdüler. Yoğun istek üzerine oyun 3 Nisan gecesi bir kez daha sergilendi. Aynı heyecanlı gösteriler o gece de tekrarlandı. İbret ise yaşanan coşkuyu sütunlarında gururla anlatmıştı. Bunun üzerine hükümet İbret’i süresiz kapattı. Namık Kemal’in yanı sıra gazetenin yazar kadrosundan Ebüzziya Tevfik, Nuri, İsmail Hakkı ve Ahmed Midhat önce tutuklanıp ardından çeşitli yerlere sürgüne gönderildiler. Vatan piyesi de yasaklandı. Birkaç ay sonra tiyatrolar Vatan adını değiştirip Silistre adıyla sahneye koyarak yasağı deldi. Zaten piyesin konusunu 1853-1855’teki Kırım Harbi’nde Silistre şehrinin savunması sırasında yaşanan askerî gelişmeler ve bir aşk hikâyesi oluşturmaktaydı. Namık Kemal, II. Abdülhamid’in 1876’da tahta çıkıp anayasayı ilan etmesiyle İstanbul’a döndüyse de yaklaşık on dört ay sonra anayasayı askıya alması üzerine onun için yeni bir süreç başladı. Zorunlu memuriyetleri ya da sürgün cezalarıyla sürekli taşrada bulundu ve 1888’de sürgünde öldü. Vatan Yahut Silistre’ye otuz yıl sürecek yasak geldi.

    Yasaktan, Sürgünden En Fazla Gösterilen Esere…
    Yazdıkları yüzünden İstanbul’a yaklaştırılmayan Namık Kemal’in fikirleri Jön Türkler’in ideolojisinin temelini oluşturdu. 23 Temmuz 1908 Anayasası’nın tekrar ilan edilmesinin getirdiği basın ve fikir özgürlüğü sayesinde Vatan Yahut Silistre yeniden sanatseverlerle buluştu. İstanbul, İzmir ve Selanik tiyatrolarında defalarca sahnelendi. Özellikle 31 Mart Olayı’ndan sonraki tarihî piyes furyasında en fazla gösterilen eserlerden biri oldu. II. Meşrutiyet, İttihatçıların anayasa ve hürriyet düşüncesini benimsetmek için geçmişin değerlerine sarıldıkları, millî bayram kutlaması gibi birtakım gelenekler icat ettikleri, eski fetihleri ve bunların kahramanlarını bir şekilde edebiyata ve sanata taşıdıkları bir dönemdi. Selahaddin Eyyubi’den Osman Gazi’ye, Barbaros Hayreddin Paşa’dan Turgut Reis’e, Alemdar Mustafa Paşa’dan Midhat Paşa’ya tarihinin parlak simaları, ihtifal (anma töreni), tiyatro, konferans gibi etkinliklerle hatırlatılmaktaydı. Söz konusu vatan ve kahramanlık olunca, bu temaların edebiyattaki öncüsü Namık Kemal hatırlanmadan olmazdı. Onun politik mücadelesi ve fikirleri gazete ve dergilerin sütunlarını süslerken tiyatro şirketleri de Vatan Yahut Silistre’yi sahnelemek için âdeta birbirleriyle yarış etmekteydi.

    Hayalî Değil Gerçek Bir Karakter
    Piyesin başrollerindeki İslam Bey ve Zekiye (Adem) gibi, Abdullah Çavuş da hayalî bir karakter zannediliyordu. Ta ki gerçek kimliğiyle İstanbul’da ortaya çıktığı 1909 yılına kadar.
    Abdullah Çavuş, Kırım Harbi’nin gönüllü kahramanlarından biriydi. Kırım, Silistre ve Tutrakan cephelerinde düşmanla göğüs göğüse çarpışmıştı. Gösterdiği olağanüstü fedakârlıktan dolayı Serdar-ı Ekrem Ömer Paşa’nın teklifiyle Sultan Abdülmecid ona 110 kuruş emekli maaşı bağlamak istemişti. Fakat genç ve zinde olduğu için çalışıp geçinebileceğini öne sürerek maaşı reddetmiş, o zamanlar Aydın vilayetinin merkezi olan İzmir’e bağlı Menemen kazasının Emîr-i Alem köyünde atasından kalan arazide alın teriyle çiftçilik yapmayı yeğlemişti. Bu arada iki kız ve iki erkek çocuğu dünyaya gelmişti.
    Aradan geçen yıllar gençliğini ve enerjisini alıp götürdüğü için Abdullah Çavuş çalışamaz hâle gelmiş ve sefalete sürüklenmişti. Abdülmecid’den sonra üç padişah değişmişti. Daha önce devletin teklifini reddeden Çavuş bu defa kendisi Saray’a başvurarak maddi yardım talebinde bulundu. Fakat ne dilekçelerine cevap alabildi ne de İstanbul’daki tanıdıklarının aracılıkları işe yaradı. En sonunda 1909 yazında bizzat İstanbul’a gelerek Harbiye Nezareti’ne dilekçe verdi. Elli beş yıl önce “güçlü ve kuvvetli bulunduğundan millete yük olmamak üzere” reddettiği emekli maaşının şimdi bağlanmasını istedi.

    “Biz Ölürsek Kıyamet Kopmaz ya!”
    Tasvir-i Efkâr’ın muhabiri onunla kimsenin tahmin edemeyeceği bir mekânda, yıkanmak için gittiği hamamda düşerek vücudunu incittiği için tedavi gördüğü Yenibahçe’deki Valide Gureba Hastanesi’nde bir röportaj gerçekleştirdi. Gerçek adı Mustafa Halil’di, Mustafa Çavuş da deniliyordu ama o Abdullah Çavuş denmesinden daha çok hoşlanıyordu. Hastane bahçesinde ağaçların gölgesinde sorulan soruları içtenlikle cevapladı. Daha ziyade savaş günlerini konuştular. Rusların hücumları sırasında Topçu Kumandanı Musa Paşa’nın şehit düşüp herkesin ümidini kaybetmeye başladığı ve düşmanın son darbeyi indirmeye hazırlandığı esnada, “Bir Paşa’nın şehit olmasıyla kıyamet mi kopar?” diyerek askerleri yüreklendirmeye çalıştığını, kendisiyle “aynı kafada olan” Konyalı Hüseyin’le düşman cephesini havaya uçurma planı yaptıklarını, gece herkes uyurken sürüne sürüne gidip Arap Tabya’nın üstüne çıktıktan sonra yanlarında getirdikleri barutu toprağa serpe serpe ilerlerken düşman askeri tarafından fark edildiklerini, üzerlerine ateş yağmaya başladığını, ya ölümü göze alıp orada kalarak cephaneyi ateşlemek ya da başladıkları işi bitiremeden kaçıp canlarını kurtarmaktan başka çareleri kalmadığını, en sonunda, “Biz ölürsek kıyamet kopmaz ya!” diyerek barutu ateşlediklerini, yarım dakika içinde düşman cephanesinin ve askerinin havaya uçtuğunu, asıl kıyametin düşman tarafında koptuğunu ve o kıyametten nasıl canlı kurtulduklarına hâlâ şaşırdığını o günkü heyecanıyla nefes nefese anlattı. Hayatının bundan sonraki aşamasından ve İstanbul’a geliş amacından da bahsetti.

    Abdullah_(b) Abdullah Çavuş (Tarih Dergisi)-2
    Vatan piyesini izleyenler. Resimli Kitab dergisi, Eylül 1908.

    Muhtaçlar Tertibinden 300 Kuruş Emekli Maaşı…
    Abdullah Çavuş sonra köyüne döndü. Dilekçesini görüşen hükümet, talebini kabul etti. Soğuk bir kış günü Abdullah Çavuş’a, kendisini İstanbul’a davet eden yazı ulaştı. Fakat toptan ve baruttan korkmayan Koca Çavuş soğuktan ürkmüş, İstanbul’un havası sağlığına dokunur diye yaza doğru gelebileceğini belirtmişti. Gerçekten de bahar yağmurları mevsimini de atlattıktan sonra İstanbul’a geldi. Doğruca Harbiye Nezareti’ne gitti. 31 Mart Ayaklanması’nı bastıran Hareket Ordusu’nun kumandanı Mahmud Şevket Paşa yeni kabinede kendisini Harbiye Nazırı yaptırmıştı ve ülkeyi sıkıyönetimle idare etmekteydi. Hamiyetli Paşa, dimdik vaziyette karşısında selam duran, yüz yaşına merdiven dayamış Kırım gazisini hürmetle karşıladı. Muhtaçlar tertibinden 300 kuruş emekli maaşı bağlandığını müjdeledi.

    İstanbul basını Abdullah Çavuş’a büyük ilgi gösterdi. İkdam gazetesi, savaşın en dehşetli anlarında, diline pelesenk ettiği “Kıyamet mi kopar?” nakaratıyla yaşama meydan okuyan ve Namık Kemal’in ateşli kalemiyle kahramanlara yakışır biçimde karakterize ettiği bu şanlı askerin savaştan sonra köyüne dönerek hemşerileri arasında canlı bir tarih ve bir gurur abidesi olarak yaşadığını, Meşrutiyet’in ilan edildiğini duyar duymaz birden gençleşip âdeta Silistre’deki enerjisinin yerine geldiğini hissettiğini ve kendisini İstanbul’a attığını yazdı. İkdam’a göre, bağlanan maaş sadece kahraman gaziyi sevindirmekle kalmamış, vatan şairi Kemal’in yüce ruhunu da şad etmişti.

    Abdullah Çavuş İstanbul’da bazı kurumlarda ağırlandı. Bir gün Askerî Müze Müdürü Ahmed Muhtar Paşa onu davet etti. Çavuş müzedeki objeleri tek tek inceledi. Rusya’nın İstanbul Büyükelçisi Nikolay Çarikov’un eşi de o anda müzedeydi. Madam Çarikov, Sabah’ın ifadesiyle “95’lik delikanlının” etrafında subaylarla korunduğunu görünce kim olduğunu sormadan edememiş, Silistre kahramanı olduğunu öğrenince yanına yaklaşıp elini sıkarak iltifatta bulunmuştu. Çavuş ziyaretten sonra, müzeye konulacak resmini çektirmek için Kolağası Nureddin Bey’in refakatinde fotoğrafhaneye götürüldü. Yöresel efe kıyafetinin göğsündeki Kırım ve Silistre madalyaları ile beşinci Mecidî Nişanı’nın, onun deyimiyle “Sadakat Nişanı”nın belirgin biçimde görüldüğü fotoğrafını Servet-i Fünun dergisi kapaktan yayımladı.

    Ege’nin Robin Hood’u Çakırcalı Mehmet Efe!
    Abdullah Çavuş fotoğraf çektirmeye giderken yol üzerinde Bâbıâli Caddesi’ndeki Sabah gazetesinin ve ardından Tanin’in Nuruosmaniye’deki bürolarına uğradı. Namık Kemal Bey’in ölümsüzleştirdiği bu kahramanın tarih sayfalarında kaldığını zanneden gazeteciler onu karşılarında görünce şaşırdıklarını ertesi günkü nüshalarında itiraf ettiler. Tanin ziyareti sırasında Çavuş savaş anılarını, Rusların barut deposunu nasıl havaya uçurduğunu, savaştan sonraki yıllarının nasıl geçtiğini anlattı. Meşrutiyet’in ilanına kadar kimsenin hâl ve hatırını sormadığından yakındı. Onun iç ve dış politikadaki gelişmeler ile güncel sorunlar hakkındaki düşüncelerini merak eden gazeteciler, günün en sıcak konularından Girit bunalımı ve devletin yıllardır baş edemediği Çakırcalı Mehmet Efe’yi sordular. Kahraman Çavuş’un, Girit’te savaş çıkarsa gitmeye hazır olduğunu ifade etmesi dinleyenleri şaşırtmadı. Tanin, Yunanistan’la olası bir savaşta Abdullah Çavuş’un bayrak olarak kullanılması gerektiğini yazdı çünkü onun varlığının askeri motive edeceği ve düşmanın kolayca tepelenmesine yeteceği yorumunda bulundu. Resmî söylemin eşkıya diye nitelediği Çakırcalı’ya gelince; Abdullah Çavuş, otuz yıldan beri Aydın-Denizli-Antalya bölgesinde haksızlığa ve zulme savaş açarak zenginden aldığını fakire verdiği için Ege’nin Robin Hood’u olarak bilinen fakat yakayı devlete kaptırmayan bu kişiyi halk kahramanı olarak anlattı. Onun zalim yöneticilerden ve vurgunculardan aldığı paralarla yolları ve köprüleri tamir ettirdiğini, cami ve okul yaptırdığını, fukarayı kollayıp yoksul ve kimsesiz gençleri evlendirdiğini söyledi. Bu yüzden yörede çok sevildiğini, korunduğunu ve dolayısıyla yakalanmasının mümkün olmadığını ileri sürdü.

    Abdullah_(b) Abdullah Çavuş (Tarih Dergisi)-3

    VATAN
    YAHUD
    SİLİSTRE

    *

    Dört fasıl Tiyatro
    Eser:
    KEMAL
    Defa-i ûlâ [Birinci baskı]

    **

    Basmak ve bastırmak hakkı müellifin – Oynamak ve oynatmak hakkı Güllü Agop’undur.
    1287 [1873]

    Abdullah Çavuş, İstanbul’daki tanıdıklarından hayatta kalanları ziyaret ettikten sonra memleketine dönmeye karar verdi. Devlet 55 yıl sonra gazisine sahip çıkıp maaş bağlamıştı ama gazinin üzerinde hâlâ köyünden gelirken giydiği kıyafetler bulunmaktaydı. Bunu “şan-ı millîmize” uygun bulmayan bazı çevreler, Çavuş’un köyüne güzel elbiselerle dönmesi için harekete geçti. Ticaret ve Nafia Nezareti personeli, bir saat içinde aralarında topladıkları 245 kuruşla şanlı mücahide bir kat elbise aldılar. Asırlık gazi şık kıyafetiyle ve bundan sonraki yaşamını müreffeh biçimde geçirebileceği maaşıyla İstanbul’dan memnun bir şekilde ayrıldı. #