Yazar: İsenbike Togan

  • Irk, etnisite ve karakter yapısı

    Irk, etnisite ve karakter yapısı

    Bugün geçmişte etnisitenin var olduğunu düşünen tarihçiler varsa da, gelenekler ve rivayetler bize toplumların dışlayıcı değil içerici olduğunu göstermektedir.

    İnsanlar tarih boyunca nereden, daha doğrusu ilk kimin neslinden geldiklerini bilmek istemişler ve bu bağlamda başlangıç noktası önem taşımıştır. Bu konular bazen sözlü gelenek içinde terennüm edilen şecereler şeklinde bazen de mitolojik mahiyet alan yazılı kaynaklar şeklinde karşımıza çıkar. Zamanla da bu rivayetler tarih kitaplarında da yerini bulmuştur. Ancak işin ilginç yanı, bu başlangıç noktaları hiç de bugün anladığımız ırk, millet ve etnisite anlayışları gibi dışlayıcı değildirler. 18-19. yüzyıl gelişmeleri ve ulus devlet kavramı çerçevesinde dışlayıcılık yaygınlaşmıştır. Ulus devletlerin sınırları olduğu için dışlayıcı olması doğaldır; zira sınırların dışı başkalarının devleti anlamına gelir. Ulus devlet kavramının insanların, halkın düşünce tarzını bu denli etkilemesiyle, sanki ezelden gelen bir etnisite anlayışı varmış kanaati yerleşmiştir.

    Dışlayıcı olmayan görüşlerde ırk ve etnisitenin değil de karakteristiklerin ön plana çıkması bizi düşündürmelidir. Zeki Velidi Togan “destanlara göre ilk Türkler” hakkında bilgi verirken “İranlılar gibi Yahudiler de bütün milletleri kendi nesillerinden türemiş göstermek için muhtelif kavimlerin isimlerini kendi ananelerince malum isimlerle birleştirmişlerdir” diyerek dışlayıcı olmayan bu tavrı genelleştirmiştir. Aşağıda göreceğimiz gibi, bu tavır eski Çin tarihinde de benimsenmiştir.

    Taberi Tarihi ve İbnülfakih’in coğrafyaya dair eserinde görülen bir rivayete göre, Hz. İbrahim Zamiran, Yosubak ve Sukh adını taşıyan oğullarını doğuya göndermek isteyince, bunlar “Biz o gurbet ve vahşet âleminde nasıl geçiniriz?” demişler. Hz. İbrahim de: “Ben size Tanrı’nın isimlerinden (tılsımlardan) birini öğretirim, bunu kullanarak siz düşmanlarınıza galip gelir ve harpte sıkıntıya düştüğünüzde bunu kullanarak düşmanlarımız üzerine yağmur yağdırır ve zaferi kazanırsınız” diyerek onlara bu ismi (tılsımı) öğretmiştir. Onlar da doğu bölgelerine doğru yol alıp nihayet Horasan’a gelmişler, orada türeyip çoğalmışlardır. Burada sözkonusu olan “yağmur yağdırma yeteneği” Türkler’de kutsal “yada” taşına hamledilir.

    Yine Arapça kaynaklarda, Hz. Nuh evladından olup Tevrat’ta da adı geçen Yafes doğuya gönderilir. Yafes’in yedi oğlu vardır ve bunların herbirinin ayrı özellikleri vardı. Örneğin Çin çok akıllı ve terbiyeli, Hazar sakin, Rus hilekâr ve gafil, Slavlar (Saklab) yumuşak kalpli idi. Diğer bir oğlu Türkmen edepli akıllı ve doğru kalpli, torunu Oğuz (Ğuz) ise hile ve hurda doluydu (R. Şeşen, İslâm Coğrafyacılarına göre Türkler ve Türk Ülkeleri, 1998). Rivayet her birinin nesil ve sülalesi olan bu çocuklardan Türk ve Oğuz’un hâkimiyetini temsil eden “yada” taşı etrafında gelişen mücadeleleri anlatır. Sonuçta Oğuz, Türk’ün saflığından yararlanarak hâkimiyeti ele geçirmiş olur. Kısacası burada da başlangıç noktası tek değildir; Türk ve Oğuz yanyanadır. Oğuzname rivayetlerinde ve Ekbername’de gördüğümüz gibi daha sonra bunlara Moğol da katılır.

    Burada gördüğümüz bu milletleri ayıran ırk değil, maharet ve beceri ve zekadır. Bilindiği gibi, insan örneğin renkli ırklardan birine mensupsa bunu değiştiremez; halbuki koşulların değişmesi ve kendi gayreti ile maharet, bilgi ve medeniyet sahibi olabilir.

    Çin rivayetlerine gelince… Orada daha ilginç bir durumla karşılaşıyoruz. Tarihçi’nin Kayıtları (Shiji) adlı eserde Hunlar bahsi, Hunların Xia sülalesinin son fertlerinden olan Chun Wei neslinden geldikleri ifadesi ile başlar (P. Otkan, Hunlar, 2017). Sonradan bu pasaja esere şerh yazanlar tarafından açıklama getirilmiş ve Chun Wei’in üvey annesi ile evlenerek uzaklara, stepe gittiği belirtilmiştir. Görüldüğü gibi Hun ve Çin farkı değişmez ırki bir şekilde değil, yaşam tarzı farkı olarak gösterilmiştir. Fark yaşam tarzı olduğu zaman, kişi bir türden diğerine geçebilir. Burada sözkonusu olan, antropolojideki “levirate”, halk ağzı ile “yenge ile evlenmek” denilen adettir. Step halklarında veraset ağabeyden kardeşe geçtiği gibi, yenge ve üvey anne ile evlenmek bilinen ve uygulanan bir adetti. Hatta 7. yüzyıl kaynağı Zhoushu, “bu adet sadece ölen büyüğün karısı için geçerlidir, aşağıya doğru işlemez” demektedir. Gerçekten de bugün bile bizde “gelinle evlenmek” diye bir tabir yoktur. Bu uygulama dul kalan hanımın koruma altına alınması ile ilgilidir. Bugün tarihte etnisitenin varolduğunu düşünen tarihçiler varsa da, gelenekler ve rivayetler bize toplumların dışlayıcı değil de içerici olduğunu göstermektedir.

  • St. Petersburg’da Zeki Velidî Togan

    St. Petersburg’da Zeki Velidî Togan

    St. Petersburg Devlet Üniversitesi’nde türkolog Zeki Velidî Togan’ın bir büstü, Türkoloji Çalışmaları Merkezi’nin içinde de bir müze bulunuyor. Burada Zeki Velidî Bey’in doğduğu Küzen köyündeki müzede bulunan resim ve mektupların kopyaları ile Başkurdistan hükümetinin Petrograd’a gelişini gösteren fotoğraf ve belgeler sergileniyor.

    Karşımdaki genç adam ahenkli bir İstanbul ağzıyla “Merabalar Memet Bey” diyordu. Kendisi ela gözlü açık tenli idi ama, bildiğim Türkiye’li türkologlar arasında böyle biri yoktu. Bulunduğumuz yer ise St. Petersburg idi. Konuştuğu kişi, eski Türk dili alanında öncü çalışmaları ile tanınan Prof. Mehmet Ölmez’di. Mehmet Bey bizzat gelememiş, video yoluyla bildirisini veriyordu. Oturum, yazıt çalışmalarını dolayısıyla türkolojideki en son gelişmeleri ele alıyor, son yıllarda keşfedilmiş yazıtların yeni okunuşları veya çevirileri bu oturumda dile getiriliyordu. Dilci olmayan bizlere, sanki fırından taze ekmek çıkıyormuş gibi bir hisle oturumu izlemek kalıyordu.

    Asya Müzesi’nin kuruluşunun 200. yıldönümü vesilesi ile yapılan bir toplantıda idik. Asya Müzesi daha sonra Rusya Bilimler Akademisi’ne bağlı Şarkiyat Enstitüsü adını almıştır. Orta Asya tarihi ile, özellikle İslâmi devirlerle uğraşanlar için paha biçilmez elyazmalarının bulunduğu bir hazine niteliği kazanmış olan bu kurum, halen Asya Müzesi Doğu Yazmaları Enstitüsü adını taşımaktadır. Toplantı aynı zamanda Sergey G. Klyaştornıy’nin 90. doğum yılı anısına da yapılıyordu. Yakında Bozkır İmparatorlukları adlı eseri Türkçe çevirisi ile raflarımızda yer alacak olan bu bilgin, Rusya’nın türkoloji alanında yetiştirdiği ve bugünkü tabirle hocaların hocası olan bir türkolog. 

    Katılanlar ya türkolog ya mongolistti. Bu arada selis İstanbul Türkçesi ile beni şaşırtan kişinin adının N.N. Telitsin olduğunu öğrendim. 1835’te St. Petersburg Üniversitesi’nde kurulmuş olan türkoloji bölümünün başkanı idi. Kendisi yılda iki kere türkoloji toplantıları düzenlediklerini söyledi. Başında bulunduğu bölüm ise dünyaca meşhur türkologların, örneğin Orhun Yazıtları incelemeleri ile tanınan Malov gibi değerli hocaların mezun oldukları ve ders verdikleri yerdi. Eski ve yeni Türk dilleri yanında Arapça ve Farsça da öğretiliyor, öğrenciler Türkiye’ye gelip TÖMER’de derslere katılıyorlardı. Sözkonusu oturum sırasında türkolog ve sinologların beraberce sunduğu bir bildiri ile Tunyukuk anıtında evvelce isim zannedilen bir sözcüğün aslında Çince’den gelme bir unvan olduğunu gördük. Kısacası burada yapılan çalışmalar sadece dilcileri ilgilendirmiyor, tarihçiler için de birçok yenilikler sunuyordu. 

    St. Petersburg Devlet Üniversitesi bu ziyarette benim için sürprizlerle dolu oldu. Katıldığım bu toplantı vesilesi ile Şarkiyat Fakültesi’nin ikinci avlusunda bulunan babam Zeki Velidî Togan’ın büstünü görmek istemiştim. Aynı heykeltraşın yaptığı diğer bir büst Vezneciler’de eski Türkiyat Enstitüsü’nün yanındaki parkta bulunuyor. Başkurdistan’ın başkenti Ufa belediyesi ile Fatih Belediyesi arasındaki faaliyetler çerçevesinde buraya konmuştu. St. Petersburg’dakide, türkoloji çalışmaları merkezinin avlusunda bulunuyor. Her iki büstün de benzer konumda olduğunu öğrenecektim bu ziyaretle. Şarkiyat fakültesinin 5. katında “A. Z. Validi” adını taşıyan Türkoloji Çalışmaları Merkezi’nin içinde bir de müze, daha doğrusu müzecik varmış. Biz gittiğimizde müzede ders yapılıyor, Türkçe öğretiliyordu. 

    Merkezdeki koridorun iki tarafında resimli panolar sergileniyor. Bir tarafta Zeki Velidî Bey’in doğduğu Küzen köyündeki müzede bulunan resimlerin ve mektupların kopyaları, diğer tarafta da devrimden sonra kurulan Başkurdistan hükümetinin iki piyade ve iki süvari alayı şeklinde o zamanki Petrograd’a gelişlerini gösteren resimler ve belgeler bulunuyordu. Hatıralar adlı eserinde babam bu seferi ayrıntıları ile anlatıyorsa da, fotoğraflar o günleri canlı olarak yansıtıyordu. Bütün bunlar babamı St. Petersburg tarihi içinde rol almış bir kişi olarak da görmemi sağladı. Demek ki insanın çok yakından bildiği kişileri bile farklı açılardan görmesi kendi varlığını da zenginleştiriyormuş. “Ben tarihçiyim, dilcilik meselelerini anlamam” demeden açımızı geniş tutalım.

  • Eski İpek Yolu yeniden aktif

    Uzun mesafeli kervan ticareti, Eski İpek Yolu’na ismini vermişti. Bugün ise Kazakistan’ın kara limanı Khorgos’a gelen mallar, buradan konteynerler vasıtasıyla Avrupa’ya taşınıyor. Bir zamanlar taşınan Çin porselenlerinin içine, kırılmasın diye toprak konurken, şimdi straforlar bilgisayarları sarıp sarmalıyor.

    Eski İpek Yolu’nun kendine göre bir raconu vardı. Bu bölgede, özellikle de Taklama­kan çölü etrafında Tanrı Dağları’nın gü­ney, Kunlun Dağları’nın kuzey eteklerindeki vaha şehirlerinden hareketle, kısa mesafeli kervan ti­careti hakimdi. Öte yandan daha az olsa da, uzun mesafeli kervan ticareti de kaynaklarımızda tas­vir edilmektedir. Bugün ise durum çok değişti.

    Tarihten bir yaprak gibi olan bu tasvirlerden biri, uzun mesafeli kervan ticaretini ayrıntılı bir şekilde ele alan Benedict de Goes’a aittir. Bu seyyah 1603’te Yarkent’ten hareketle Çalış, Piçan ve Turfan’dan geçmiş, sonra da yol­larda telef olmuştur. Onun Yarkent’de hazırlanan kervan hakkında verdiği bilgiler, bu işin diplomatik ve bürokratik aşamalarını öğrenmemize vesile olur. Goes, Yarkent’te bulunduğu sırada Kâbil’li tüccarların kervanı dağılmış ve yeni bir kervanın teşkili ise 1 yıl kadar sürmüştü. O sırada Doğu Çağatay Hanı olan Muhammed Han’ın kendi adına Çin imparatoruna gidecek kervanı bir çeşit ihaleye çıkart­tığı ve iki yüz torba misk tutarındaki yüksek ücreti veren kişiyi kervanbaşı olarak tayin ettiği görülmektedir. Ayrıca han bu kervanbaşına kendi namına elçilik yapma salahi­yetini vermişti. Kervana katılanların da kervanbaşının emrinde olduğu han tarafından tasdik edilmişti. Bundan sonra hediyeler sunmak ve külliyatlı miktarda ödeme­lerde bulunmak suretiyle kervanbaşı, kendisinden başka dört kişiye daha elçi payesinin tevcihini sağlamıştı. Kısa­cası Çin kaynaklarının Tarım Bölgesi’nden gelen diploma­tik misyon olarak kaydettikleri bu seferin arka planı çok başka idi.

    Kervana katılan diğer yetmiş iki kişi de kervana katıl­ma hakkını satın almışlardı. Böylece “Hıtay’a (Çin) giden kervan kendisine bir sefaret heyeti süsü vermiş oluyordu; zira o memlekete başka türlü girmelerine imkan yoktu”. Kervan nihayet yola çıktıktan sonra da Yolçı (yani yolcu) denilen bir yerde hükümdar tarafından verilmiş olan bel­geler kontrol edilmiş ve çıkış vergisi ödenmişti.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-675-366.jpg

    Burada “diplomatik” ilişkileri yürütenlerin hükümdarlar ve onların temsilcileri olan bürok­ratlar değil de, tüccarlar olduğu açıkça görülmek­tedir. Ancak hükümdarlar kendi adlarına yapılan bu kervan seferlerine izin vermekle belli bir gelir sağladıkları gibi, kervan çıkışlarını vergilendir­mekle de bu geliri arttırmış oluyorlardı. Kervan­ların hareket tarihlerinin, Çin’den verilmiş olan izinlere bağlı olduğunu belirten Benedict de Goes, tüccarların her yıl Çin’e gidemediklerini ve ne zaman gitmeleri gerekti­ğini bildiklerini söylemektedir. Özel olarak belirtilen za­manların dışında gelen heyetlerin de, yeni yıl veya culûs gibi münasebetlerle gelmeleri gerekiyordu.

    Halbuki durum şimdi öyle değişti ki, New York Times Kazakistan’ın kara limanı diye Khorgos yakınında Nur­kent adlı; içinde bir okul, yuva ve dükkanlar olan yeni bir yerleşimden bahsediyor. Burada oturanlar vinç operatör­leri, demiryolu işçileri ve gümrük memurları gibi gayet sı­nırlı bir grup. Havanın -40 dereceye düştüğü bu bölgede, Çin’den Orta Asya’ya gönderilen bilgisayar gibi teknik ak­sam donmasın diye konteynerler ısıtılıyor, yazın da soğu­tuluyor. Bugün Topkapı Sarayı’nda bulunan Çin porselen­leri kervan yoluyla nakledilirken, porselenler kırılmasın diye hurçlara toprak konur, toprağın içine fasulye ekilirdi. Yol boyunca sulanan toprağın içindeki fasulyeler filiz ve­rir, bu filizler de bugün bilgisayarları koruyan strafor gibi porselenleri sarıp sarmalardı. Demek vasıtalar değişse de yöntemler değişmiyor.

    Bu kara limanı daha da gelişeceğe benziyor. Zira Çin’den malları Avrupa’ya deniz yoluyla göndermek 40-50 gün alıyor; halbuki buradan göndermek yarı yarıya zaman kazandırıyor. İşin mali cephesine gelince… Bir konteyne­rin karayolu ile gitmesi denizyoluna göre 10 misli daha pahalı, ama uçaktan gene de daha ucuz. Nurkent Khor­gos’takiler ileride mekanize yöntemler kullanarak, masra­fı azaltmayı planlıyorlar. Burası gerçekten bir kara limanı; gelişmesini Çin kadar Kazakistan da destekliyor.

  • Çinggis ve Müslüman ‘ortak’lar

    Müslüman tüccarların yolunun açılması Çinggis Han (Temücin) ile başlar. 12. yüzyıl sonlarında Ong Hanı Tuğrul’un baskın yapacağını haber alan Temucin’in yanında sadece 19 kişi vardır ve bunların üçü Müslüman’dır. Balcuna nehrinin balçıklı sularını içerek and içerler. Sonradan Temucin, Çinggis Han olacak, Müslümanlar korunarak devlet tüccarı yapılacak ve farklı coğrafyalarda İslâmiyet’i yayacaklardır.

    Çinggis Han denince, insanın aklına “Müslü­man tüccar” ibaresi gelmez. O dönemlerde milliyet farkı gözetmeden Asya’nın doğusun­dan batıya bakan insanın yaptığı tanımlamadır bu. İşin ilginç yanı bu tanımlama, Çin ve erken dönem Moğollar arasında da görülmektedir.

    Kişileri daha da belirlemek gerektiği zaman, onlar etnik aidiyetleri ile değil oturdukları yer ile tanımlanırdı: Buha­ralı, Harezmli gibi. Bugün ise biz genelde bu Müslüman tüccar­lar zümresinin mesela Türk mü İranlı mı olduğu ile daha çok il­gileniyoruz. Görüldüğü gibi bizim görmek ve bilmek istediğimiz mateessüf tarihteki algılamalara pek uymamaktadır. Biz gerçeği değil de düşündüğümüzü arıyoruz.

    O zamanın gerçekleri içinden bakarsak, soracağımız soru “kimdi bu Müslüman tüccarlar, ne yapıyorlardı ve tarihsel bel­geler onlarla niçin ilgilenmişlerdi” olmalıdır. Aslında bu tüc­carlar bugün bizim İpek Yolu diye algıladığımız kervan yolunda uzun mesafe ticareti ile meşgul oluyor, Gazneliler’den beri Çin pazarına girmeye çalışıyorlardı. İslâm coğrafya eserleri Asya ti­caretine özel bir ayırmalarına rağmen, ancak bugünkü kuzey­batı Çin’in bazı şehirlerinden bahseder. Bu problem Karahanlı­lar devrinde de devam etti. 12. yüzyıl ortalarında doğudan gelen Karahıtaylar ve bugünkü Gansu-Qinghai batısında yaşayan Tangutlar ile bazı çözüm yollarına gidilmişse de problem devam ediyordu. O dönemlerde Çin de bugünkü gibi yekpare bir bütün değildi; güneyde ve kuzeyde farklı sülaleler hüküm sürüyordu.

    Müslüman tüccarların yolunun açılması Çinggis Han ile baş­lar. Aşağıda anlatılacak olayların geçtiği 12. yüzyıl sonlarında, Çinggis Han henüz Temücin olarak biliniyordu. Ancak uyguladı­ğı politikalar, özellikle ganimetin eşit sayılabilecek düzeyde üleş­tirilmesi, çevresinde toplananların gittikçe artmasını sağlıyordu. Yeni gelenler kendi beylerinden duydukları hoşnutsuzluğu dile getiriyorlardı. Çocukluğunda ve gençliğinde Temücin’in metbuu olmuş olan Kereyid Hanı Ong Han Tuğrul durumdan hiç hoşnut değildi. Gelişmelere dur demek amacı ile Temücin ve etrafında­kilere bir gece baskını düzenlemeye karar verdi. Ancak hayatları bahasına yola çıkan Baday ve Kişilik adındaki iki at çobanı, gelip Temücin’i durumdan haberdar ettiler.

    Durumu haber alan Temücin hemen hızla bulun­duğu yerden ayrıldı ve Balcuna nehri kenarına kondu. Yanında Baday ve Kişilik dahil 19 kişi vardı. Hep be­raber durumu gözden geçirdiler. Bu kötü günde Te­mücin’in yanında olanlar arasında, Danişmend Hoca, Seyyidler’den Cafer Hoca ve Hasan adlı üç de Müslü­man vardı. Bunlardan Hasan yanında getirdiği 100 ko­yun ve bir deveyi sincap ve samur derisi değiştirme fikri ile bu civara gelmiş ve kendilerini bu olayın içinde bulmuştu. Koyun­lara ne olduğunu bilmiyoruz, ama Balcuna’ya geldiklerinde yan­larında olmadıkları aşikar. Zira Balcuna’dakiler bu sırada açlıkla boğuşuyorlardı. Ancak uzaktan gördükleri bir “kulan”ı (yaban atı) vurarak aç karınlarını doyurmuşlardı.

    Ong Han Tuğrul’un baskın yapma niyeti Temücin ve yanın­dakilerin çok ağırına gitmişti. Buradan kurtulurlarsa hayat boyu birbirlerine destek olacaklarına dair ant içtiler. Balcuna nehri­nin balçıklı sularını içerek yapılan bu anttan sonra onlar “Bal­junalılar” olarak bilindi. Temücin de ayrıca göğe bakarak “eğer bir gün bu büyük işi başarırsam, tatlı ve acı her zaman sizin ya­nınızda olacağım. Eğer sözümden dönersem, bu su gibi olayım” demişti.

    Kaynaklarımız onun bu sözü tuttuğunu ve zor zamanda ya­nında durmuş olan bu arkadaşlarını kolladığını bildirir. Müs­lüman tüccarlar da bu olaylardan nasiplenmiş görülüyor ki, bunlar Çinggis Han’ın oğlu Ögedey Han’ın kağanlığı zamanında “ortak”, Çince’si ile wuolutuo diye bilinmişlerdir. Ögedey Han onları merkezin kaynakları ile besliyor ve ellerine sermaye ve­riyordu. Yapılan ticaretten elde edilen kazanç ortaklar arasında paylaşılıyordu. Merkezle Müslüman tüccarlar arasında gelişen bu ortaklık, tüccarlar zarar etse de devam ediyordu. Atamelik Cüveyni’nin eserinde bu konuda anlatılan birçok anekdot, Öge­dey Han’ın maksadının sadece kazanç olmadığını göstermekte­dir; ortaklığa devam daha önemli gibi gözüküyor. Ancak Balcu­na olayından iki kuşak geçtikten sonra Möngke Kağan devrin­de “ortak” tüccarları devlet tüccarları olurlar. Kubilay Kağan da onları Endonezya, Java gibi yerlere gönderince, oralarda İslâ­miyet’i yayarlar. Anlaşılan Balcuna’nın balçıklı sularının etkisi uzun olmuştur.

  • Uyuyan Buda, uyanık medya

    Tarihe bugünün değerleriyle bakmanın ilginç örnekleri gerek Türk gerekse dünya basınında sık sık yer alıyor. Pakistan’daki bir Buda heykeli turizmi canlandırma kaygısıyla yeni bulunmuş izlenimi yaratacak şekilde haberleştirilirken, Nirvana’ya ulaşan Buda tasviri, ‘uyuyan Buda’ olarak tarif edilebiliyor.

    Geçenlerde medyada “Pakistan’da bulunan 1700 yıllık uyuyan Buda heykeli ve bulun­duğu bölge UNESCO Dünya Mirası liste­sine girdi” başlıklı bir yazı vardı. “Uyuyan Buda olamaz, bu Parinirvana yani Buda’nin nihai Nir­vana’sı olmalı” diyerek yeni bulunmuş izlenimi ile araştırmaya başladım. Anlaşılan haber yaban­cı medyadan bize gelinceye kadar epey kılık değiştirmiş ve böylece sanki yeni bulunmuş izlenimi uyandırılmış. Böy­lelikle tarihe bugünün değer ve algılarıyla bakmanın ilginç bir örneği ile tekrar karşı karşıya kaldığımızı gördüm.

    Pakistan’ın kuzeybatısında, Haripur’da bulunan Bhama yapı topluluğu harabeleri 1920 ve 1930’larda kazılmaya baş­lanmış ama incelenmesi uzun sürmüş ve 1980’de UNESCO listesine alınmıştı. Haberde (15 Kasım 2017) dikkatimi çe­ken ise bu heykellerin turizme hizmet edeceği konusunda Pakistanlı yöneticilerin umutlarına yer vermesiydi.

    Genellikle konuları kendimiz araştırmadığımız ve­ya araştıramadığımız için yabancı haber ajanlara bağım­lı olmamız bir yana, çoğunlukla İngilizce’den çevirilere dayanıyoruz. Türkçe medyada heykelin sebebi mevcudi­yeti olan “nihai Nirvana (parinirvana)”, çevirisi yapılan İngilizce metinlerde bulunmadığı için kullanılmamak­ta. Onun yerine heykellerden “uyuyan Buda” veya “yatan Buda” (reclining Buddha) diye sözedilmektedir. Halbuki Hong Kong’daki Buddhistdoor Global gazetesinin haberin­de parinirvana halinde büyük bir Buda heykeli bulunduğu ve kazıyı yöneten Dr. Abdul Samad’dan bilgi alındığı haberi verilmekte. Kısacası Hong Kong ve Çin’de Budistler bulun­duğu için “uyuyan, uzanan, yatan Buda” ifadeleri kullanıl­mıyor.

    Biraz düşününce “uygar” sözcüğüne ilham vermiş olan tarihteki Uygurlar’ın da Budist olduğunu hatırlarız. Uy­gurlar’dan önce kurulmuş olan ve her vesile ile kendileriy­le iftihar ettiğimiz Kadim Türk hükümdarlarından Taspar Kağan’ın yanında bulunan Cinagupta adlı bir rahip ve ya­nındakiler Budist metin çevirileri yaparken, ilk çeviri de­neyimleri Buda’nın nihai Nirvana’sı ile ilgili Pari­nirvana Sutra idi. Günümüze kadar ulaşmamış bu metin, gerek Kadim Türkler’in gerekse Uygurlar’ın bu metne ve bu kavrama ne kadar önem verdikle­rinin bir işaretidir. Türklerde ölüm ve yuğ tören­leri önemli bir yer tuttuğu için, ilk olarak bu menin çevrilmiş olmasını anlayabiliyoruz.

    Hindistan’ın kuzeyinde bugünkü Nepal taraflarında doğmuş olan Sidharta Gautama, dünyada gördüğü kötü­lüklerden arınmak için kendini bu konulara adamış ve 35 yaşında “aydınlanmış” anlamına gelen “Şakyamuni Buda” olmuştur. Bundan sonra 45 yıl daha yaşayan Şakyamuni Buda, Kalmuk Moğolları’ndan Budist bir dostumun dediği gibi “uyumaz”, sadece meditasyonda bulunurdu. Sonra da kendini dünyevi işlerden arındırmış ve benliğindeki ihti­ras, istek ve dilek ateşi tamamen sönmüş olarak Nirvana’ya ulaşarak bu dünyadan ayrılmıştı.

    Nirvana’ya ulaşmak doğum ve yeniden doğum süreç­lerini getirdiği bütün ıstırapların dışına ve üstüne çıkmak demektir. Ancak Nirvana bir “yer” değildir, orada hareket yoktur; Nirvana bir haldir. Sağ tarafı üzerinde yan yatmış ve sağ kolunu da başının altına almış Parinirvana heykelle­ri ile anlatılan da, Sakyamuni Buda’nın tam ve nihai Nirva­na haline erişmesidir.

    Hal böyle iken, “Uyuyan Buda” şeklinde tanıtılan bu heykelin haber olmasındaki asıl sebebin turizm olduğu gö­rülmektedir. Nitekim bölge iktidar partisinin başkanı İm­ran Khan’ın “bu arkeolojik alanın güvenliğini sağlayıp mu­hafaza edersek, turizm sektörünü tekrar canlandırabiliriz” mealindeki sözleri de bunu açıkça göstermektedir. Batılı medya ise olayı büyük çoğunluğu Müslüman olan ülkenin Hariput bölgesindeki Bhamala Khanpur arkeolojik alanın­da bulunan 1700 yıllık Buda heykeli şeklinde tanıtmakta­dır. Halbuki bu Buda heykelinin yapıldığı dönemde İslâmi­yet’ten söz edilemeyeceği gibi, haberleri bugünkü değerleri­miz açısından algılama ve aktarmayla, olayların vurgusu ile nasıl oynanabildiğini görmekteyiz.

  • Çinggis Han’ın ‘belkemiği’ stratejisi

    Uygurların 840’da yıkılmasından sonra uzun bir süre, İç Asya’nın kaderine büyük devletler yerine, irili ufaklı küçük devletler ve boylar hâkim olmuştu. 1206’da başa geçen Çinggis Han soyları devreden çıkarmış, çekirdek aileler yaratmış ve bunları ordu içerisinde farklı coğrafyalara dağıtmıştı.

    Eskiden okullarda yaramazlık yapanları bira­rada oturtmazlar, usluların yanına koyarlardı. Hatta çok yaramazları ayrı ayrı başka şubele­re gönderirlerdi. Kırsal kesimlerde bu yönteme “aztı­vermek” derler. Problem çıkaranları yönetmenin bir yoludur. Bu aslında ta Tevrat’a kadar giden bir düzen anlayışıdır. Orta Asya tarihi de bu yöntemden nasi­bini almıştır.

    Diğer bir yöntem ise kendilerine özgü bir dinamizmi olan grupların iç dayanışmasını, belkemiğini kırarak, parçaları çe­şitli yönlere göndermektir. Orta Asya tarihinde bunlar daha çok soy gruplarıdır.

    Uygurların kurduğu devletin 840’da yıkılmasından sonra uzun bir süre, İç Asya’nın kaderine büyük devletler yerine, irili ufaklı küçük devletler ve boylar hâkim olmuştur. Ta ki 1206’da Çinggis Han başa geçinceye kadar.

    840 sonrasında beylik ve boylardan bazılarının babadan oğula geçen sülâleler şeklini almış olduğunu; bazılarının ise bu türlü kalıtımsal yapılanmaya karşı çıkan boylar halinde yaşa­dıklarını görüyoruz. Türkçe konuşanların çoğunlukta olduğu beylik ve boylar sülâle usulü hiyerarşik bir yapı içinde iken, Moğolca konuşan ve dağınık olarak bugünkü Moğolistan’ın doğu taraflarında ve eski Mançurya bölgesinde yaşayan boy­lar, sülâle usulüne karşı idiler. Onlar bir boyu, tek bir kişinin değil de birkaç kişinin birden yönetmesini ve böylece katılı­mın daha yaygın olmasını yeğliyorlardı. Örgütlenmeleri hiye­rarşik bir yapı üzerine değil, akrabalık ve soy bağları üzerine kurulmuştu. İleride Çinggis Han adını alacak olan Temücin’in de bağlı olduğu gruplar, daha çok bu ikinci türden idi. Bunlara Moğolca olarak “nirun”, yani, belkemiği veya arka deniliyordu ve bunlar gerçekten de yeni kurulan bu siyasi yapının belke­miğini oluşturuyorlardı.

    Bu arada her iki durumdan da memnun olmayanlar 12. yüzyılın son çeyreğinde yavaş yavaş Temücin’in etrafında top­lanmağa başladılar. Bu dönemleri bize ayrıntılı olarak anlatan Moğolların Gizli Tarihi adlı eserde Temücin’e ilk katılanlar için akrabalık ilişkilerine işaret eden terimler değil, “nöker”, yani arkadaş, yoldaş tabiri kullanılmaktadır. Temücin’e ilk katılanlar arasında çok değişik boylardan gelenler ol­duğu gibi, çok değişik yerlerden gelenler de vardı.

    Devletin kurulmasından önce, boylar ve soylar arasında uyuşmazlık ve çatışmalar olduğu için, Çin­ggis Han eski boy toplumları yerine bir ordu devlet düzeni kurmuştu. Böylece, eski iç çelişkilere de bir çözüm getirmiş oluyordu. İşte, Çinggis Han devletinin uygula­dığı yeni “yasa”, artık bu türlü boy esasında, bireysel hareket­lere izin vermiyordu. Ordu birimleri içinde yani onluk, yüzlük, binlik ve tümenler içinde bireylerin yerlerinden ayrılmaları, yer değiştirmeleri yasa ile men edilmişti. Emirlere itaat etme­yenler şiddetle cezalandırılıyordu.

    Böylece boylar ve beylikler arası çekişmeler ve halkın memnuniyetsizliği, soy ve boyların dağıtılması ve ordunun kurulmasıyla dikkati çekecek kadar kısa bir sürede çözümle­nebilmiştir. Soylar devreden çıkınca, bunların derme evler­le varlıklarını sürdürmüş olanlar üzerlerindeki yaptırım gücü ortadan kalkmış ve aileler devlete karşı sorumluluklarını ye­rine getirmekle mükellef çekirdek aileler durumuna gelmiştir. İç dinamiklerden meydana gelen çelişkilerin çözülmesi, boy­ları itaat altına almak ve sonra da bu halkları Batı Asya ve Do­ğu Avrupa’ya yapılan seferlerle dağıtarak uzaklara göndermek şeklinde olmuştur.

    Çinggis Han bu toplamda bu yapı değişikliğini nasıl başa­rabilmiştir? O, “nirun” denen çokbaşlı, akrabalık ilişkilerine dayanan ve kendilerine özgü bir iç dinamikleri olan bu yapı­ları önce parçalara ayırmış ve sonra ordu içinde dağıtmıştır. Bundan sonraki aşama ise bazen kendilerinden “celet” yani “haşarı” diye bahsedilenleri yeni kıtalara yerleştirmek olmuş­tur. Bu işlem ise ayrık otu ayıklar gibi, her onluktan iki kişi­nin seçilmesi şeklindedir. Çinggis Han’ın başarısı, kendisinin de bu yapıdan (nirun) gelmesi, dolayısıyla incelikleri yakın­dan bilmesi ile ilgilidir. Kısacası Çinggis Han, önceki dönem­de sarmaşık gibi birbirinden ayrılmayanları önce sündürmüş, sonra da ayrık otu ayıklar gibi temizlemiştir; Gizli Tarih’te dendiği gibi “kül gibi uçurarak imha etmiştir”.

  • Ortaklık, eşitlik esasında değildi

    Ortaklık, eşitlik esasında değildi

    Türk ve Çin tarihi, biraz da kurulan-bozulan ortaklıklar tarihidir. Soylardan oluşan bir yapının devlet sistemine dönüşmesinin ilk denemeleri ve güçlü olanın galebe çaldığı tarihî ortaklıklar… Kadim Türk modelinin doğuşunda yaşanan iktidar mücadeleleri…

    Ortaklık tabii çok çeşitli olur, hatta bazı yerlerde “kuma” için “ortak” terimi kul lanılır. Herhalde ortaklığı devam ettirip ettirmemek ortakların elinde olmadığı için, onlar daha devamlı oluyor. Ancak siyasi ve ticari ortaklıklar için aynı şey söylenemez.

    Geçenlerde artık dünya devi olan Amazon şirketini önceleri iki ortağın birlikte kurdukları, ama yıllar geçince bir ortağın daha fazla ağırlık kazanarak diğerini elimine ettiği yazılmıştı. Herhalde bu, birçok ortaklığın başına gelen bir durumdur. Çinggis Han döneminde “ortak” denilen tüccarlar vardı, bunlar aslında sülale ile ortaktı. Yani ortaklık eşitlik esasında değildi. Yarım yüzyıl sonra Möngke Kağan zamanında ortak tüccarları devlet himayesine alındılar ve ortadan kalkmış oldular. Kararı, güçlü olan taraf vermişti.

    Daha eskilere gidersek MÖ 4. yüzyılda görülen ve bilim aleminde “Sir-Tarduş” adıyla tanınan bir grubun da aslında tek bir boy olmadığı ve Çin kaynaklarında bu ortaklık isimleri ile bilinirler.. Üstelik Çincesinde “Xie Yantuo” diye okunan bu imlerin İç Asya dilleri açısından yeniden yapılandırılması da “Sir-Tarduş” değildir. Onun için de bilimsel literatürde onlardan “muhayyel Sir-Tarduşlar” diye bahsedilmektedir. Aslında 1899’da F. Hirth, Çin kaynaklarındaki Xie Yantuo imlerini Sir-Tarduş diye okumuş ve onların bir konfederasyon oluşturdukları fikrini ileri sürmüştü. Daha sonra P. Boodberg, Tarduş kelimesinin Kadim Türklerde Tardu’nun ulusu için kullanıldığını ve katiyen etnik bir isim olmadığını göstererek “muhayyel Sir-Tarduş” teriminin ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir.

    Çince Xie Yantuo şeklinde yazılan bu üç imden birincisinin, yazıtlardan da alışkın olduğumuz “Sir” olduğu konusunda artık bir tereddüt yoktur. Yazıtlar “Altı Sir”den bahseder. Diğer imleri “Yamtar” diye yeniden yapılandıranlar vardır ama, bu son şekil geçerlilik kazanmamıştır. Türkolog, dil bilimci ve tarihçi S.G. Klyaştornıy bu adın ikinci kısmı ile değil de ilk kısmı üzerinde çalışmalar yürütmüş ve Sirlerin ilerideki Kıpçakların ataları olduğunu ileri sürmüştür. Burada onların Kıpçak adının daha bilinmediği zamanlarda kurdukları ortaklıklarından söz etmek istiyorum.

    Klyaştornıy’nin görüşüne göre başlangıçta Sir ve Yantuo boyları ortak iken, daha sonra Sirler’in galebe çalmasıyla sadece bu isimle anılır olmuşlardır. Çinliler ise eski ortaklığı hatırlatır bir terim kullanmışlardır. Gerçekten de kaynaklarda Sir yaşamaya devam ederken, Yantuoların (Yamtar) ayrı bir grup olarak esamesi okunmamaktadır; Çince kaynaklar ise eski alışkanlıklarını devam ettirerek onlardan Xie Yantuo diye söz ederler. Yantuolarla işbirliği, Sirlerin İlter (Yilitu) soyunun idareyi ele almasıyla sona erer. Ortaklık bitmiş, eski ortak yeni teba olmuştur.

    Kaynaklarda idari sistemleri, silahları ve geleneklerinin Kadim Türklerinki gibi olduğuna işaret edilen Xie Yantuoların idareci zümresinin isim ve ünvanlarından, dillerinin Türkçe olduğu anlaşılmaktadır. 6. yüzyıla gelindiğinde onlar Tegreg boyları arasında görülür. Daha sonra sırayla I. Kadim Türk, Batıtürk ve Doğutürk kağanlıklarına tâbi olurlar; 630 yılına gelindiğinde Doğutürk kağanlığının çözülmesi ile oluşan otorite boşluğundan yararlanıp kendi siyasi yapılarını oluştururlar. Bu yeni yapı Çin nüfuzu için de uygun düşer ve onları kağan ünvanı ile taltif ederler.

    Devlet yapısında Kadim Türk modelini benimseyen Zhenzhu (İncu) Kağan oğullarına Tarduş ve Töles şad unvanları da verilir. Ancak Xie Yantuolar’ın ömrü kısa olur; 646’da Uygurların başını çektiği güçler tarafından yenilgiye uğratılırlar ve siyasi bir yapı olarak varlıkları sona erer.
    Xie Yantuolar tarihçiler için her ne kadar Kadim Türklerle rekabet içinde gibi görülürlerse de, onlar ancak güçlü bir devletin olmadığı bir dönemde varlık göstermişlerdir. Onlarınki soylardan oluşan bir yapının devlet sistemine dönüşmesinin ilk denemesi idi. Onların başaramadığını daha sonra On Uygurların Yağlakar boyu başaracaktı. Ancak onlar da 745’te ortakları olan Basmıl Karlukları alt ederek başa geleceklerdi.

  • Ayrımcılığa karşı beşeri bilimler

    Ayrımcılığa karşı beşeri bilimler

    Dünya Beşeri Bilimler Konferansı (WCH), Liège Üniversitesi’nin ev sahipliğinde toplandı. Konferansın temel meselelerinden biri de, günümüzde Batı’da da yaygınlaşan; dar görüşlü milliyetçiliklerden, aşırı dinci hareketlerden kaynaklanan ayrımcılıkların üstesinden bilim yoluyla nasıl gelinebileceğiydi.

    Belçika’nın Liège şehri aslında kömür ve ma dencilik ile uğraşan işçi topluluklarının uzun yıllar birarada yaşadıkları bir kent. Hep kendi başına olmayı seçmiş bir yönetim sahibi olmuş, yüzyıllar boyunca piskoposlar tarafından yönetilmiş. Şehrin sakinlerini oluşturan maden işçileri çok farklı yerlerden gelmişler; şehirdeki bu beraber yaşama hali, dil, din, ırk ayırımlarının gelişmesine engel olmuş.

    Böyle bir kompozisyona sahip olmak bugün Liège Ünivesitesinin evsahipliği yaptığı Dünya Beşeri Bilimler Konferansı’nın toplanmasına vesile oldu. Konferansı düzenleyenler kısaca CIPSH diye anılan ve UNESCO ile ilişkili uluslararası beşeri bilimler ve felsefe komisyonu. Uzun yıllardır bu komisyonun gündeminde olan böyle bir Dünya Beşeri Bilimler Konferansı (WCH), aslında gene Liègeli bir maden işçisinin oğlu olan bir akademisyenin (R. Halleux) bu komisyonun üyesi olması ile bağlantılı.

    Günümüzde 14 ayrı federasyona şemsiye görevi gören CIPSH, içinde dil, edebiyat, tarih, din çalışmaları alanlarında sivrilmiş kurumların birleşmesi ile 1949’da UNESCO tarafından bir araya getirilmiştir. Aslında bizim üniversitelerimizde daha çok Edebiyat Fakültelerinde toplanan alanlar bu komisyonda temsil edilmektedir. Konferansın ana temasını özellikle batıda gittikçe zayıflayan beşeri bilimlerin kalkındırılması oluşturuyordu. İşin ilginç yanı beşeri bilimler Avrupa’da ve Amerika’da teknoloji karşısında büyük bir darbe yemiş iken, yani bu alanlara mali destek sağlanamazken, Asya ülkelerinde özellikle Uzak Doğuda “kültürlü ve insancıl mühendis” yetiştirme gayreti ile oldukça geniş bütçeler ayrılmaktadır.

    Öte yandan günümüzde Batıda görülen toplumu bölen ayırımlar karşısında gerçekten beşeri bilimlere büyük bir rol düşmektedir. Ancak gördüğümüz tepkisel davranışlar, ırkçılık, dar görüşlü milliyetçilikler, aşırı dinci hareketlere bilim yoluyla nasıl seslenilebilir? Konferansa katılan Senegalli felsefe bilimcisi Bachir (yani Beşir) Diagne bunun çok canlı bir örneğini vermiş oldu. “Kabilecilik karşısında felsefe” adını taşıyan konuşması ayakta alkışlandı. Konuşmayı dinlemeye gelenler salt bilim insanları değildi, Liège halkı ve Liège kuruluşlarının temsilcileri de vardı.

    Kısacası bilim insanları ile halkın aynı sorular etrafında kaynaşmasının sağlandığını gördüğümüz bir konuşmacı-dinleyici diyaloğu oldu. Peki Bachir bu kadar farklı kişileri nasıl bir arada tutabildi ve söylemek istediklerini onlara nasıl aktarabildi? Bunu dinleyicileri en derinden yaralayan konuya girerek başarmış oldu. Söze bugün dünyamızın bir krizle karşı karşıya olduğunu belirterek başladı. Bu kriz bugün popülizm kisvesi altında görülen “kabilecilik” ti. Onun görüşüne göre kabilecilik dışa kapalı, dışlayıcı ve kendi etno milliyetçiliği içine gömülmüş bir hareket. Böyle kapalı ve dışlayıcı olmak ile de insanlıktan uzak. Bu etno-milliyetçilik özellikle kendini mültecilere karşı takınılan tavırlarla gösteriyor. Bu türlü etno-milliyetçilikler mültecileri suçluya dönüştürüyor. Örneğin eskiden hoşgörünün merkezi sayılan Hollanda’da bu tür görüşler aktif. Özellikle gençlerin bu görüşlere kapılmaları üzücü. Dünyaya açık olmak yerine dışlayıcılıkla “bir yere bağımlı” olmayı seçen bu gruplar tam bir kabilecilik yapmaktadırlar. Renkleri, dilleri ve dinleri onların dışlanma sebeplerini oluşturuyor. Mültecilere yaşama hakkı, var olma hakkı verilmemesi insanlık dışıdır. Aslında üzerinde durduğumuz bu dünya, insanların onun vatandaşı olduğu koca bir ülkedir. Afrika’nin bilge sözü “ubuntu” nun bize öğrettiği gibi “ben, biz olduğumuz zaman benim” sözlerinden gördüğümüz gibi insanlık ancak beraber yaşamayı bilince vardır.

    İnsanlık bireyin tek başına yaşaması değil, başkalarıyla beraber yaşamayı bilmesidir diye konuştu, dakikalarca alkışlandı. Dinleyicler arasında mülteci işleri ile uğraşan NGO temsilcileri en büyük problemin mültecilerin kimliklerini belirleyecek kağıt ve evraktan yoksun olmaları bu yüzden de ne ev ne de iş sahibi olamadıklarını belirttiler. Bachir Diagna sözlerini bireyin hakları var, grupların “insanlık” görevleri var. Önemli mesele bu ikisi arasında bir denge kurmak diyerek bitirdi. Gördüğümüz gibi insan bir kişidir, insanlık için ise birden fazlası gerekir.

  • Yakından bakınca gözüken farklılıklar

    Yakından bakınca gözüken farklılıklar

    Devlet kurmadan yaşayan soylar, yani aşiretler, Türk tarihinde sıkılıkla gördüğümüz yapılardı. Türklerde 1500 yıllık devlet geleneği de, kabile ve aşiretlerin yarattığı farklılık ve zenginlik de vardır.

    Gazete haberlerinde “aşiret devleti” veya “kabile devleti değiliz” ifadelerine sıklıkla rastlamak mümkün. Bu sözleri aslında “güçlü devlet geleneği” ifadesinin “derme çatma bir siyasi oluşum”la arasına bir ayrım koyma ihtiyacına bağlayabiliriz.

    Gerçekten de Türklerde devlet geleneğinin en az 1500 yıllık bir geçmişi vardır. Bu kadar uzun yıllık bir tecrübenin tek tip bir devlet ortaya çıkarmaması da doğaldır ve oluşan farklı tipler bizim siyasi kültür hazinemize katkıda bulunurlar. Aslında tek tip devlet olmadığı gibi, tek tip “aşiret” de yoktur.

    Biz farkında olmasak bile, dilimiz bu farklı tipler arasında ayırım gözetir. Örneğin bugün Türkçemizde aşiret dediğimizde, Türkiye’nin doğusunda ve güneydoğusunda soy yani akrabalık ilişkileri içinde yaşayan vatandaşlarımız akla gelir. Sözkonusu aşiretler yerleşik gruplardır. Öte yandan yörük dersek, daha çok Türkiye’nin batısında veya güneyinde eskiden göçebe olarak yaşamış olan Yörük cemaatlerinin torunlarından bahsetmiş oluruz. Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları içinde artık boy, kabile kalmamıştır.

    Kadim Türk devlet adamı Tunyukuk da, 8. yüzyıl başında kendi zamanından söz ederken “artık bod (boy) kalmadı” demektedir. Gerçekten de 630 yenilgisinden sonra doğup büyüdüğü muhit, Çin’deki Tang sülalesi tarafından belli bölgelere yerleştirilen Kadim Türk gruplarından oluşuyordu. Bu sözlerden gördüğümüz gibi, akrabalık ilişkilerine dayanan topluluklar hep aynı biçimde kalmamışlar, örneğin dağınık bir şekilde göçe zorlanmak veya teşvik edilmek veyahut da yerleştirilmek suretiyle akrabalık bağlarını kaybederek değişim göstermişlerdir. Bu politikalar tarih boyunca gördüğümüz bir olaydır ve Kadim Türk, Çin ve sonra da Osmanlı devletlerinin uyguladıkları bir yöntemdir.

    Devlet geleneği içindeki ilk düzenlemeleri daha ayrıntılı bir şekilde gözleyebildiğimiz Kadim Türkler zamanında karşımıza çıkan boylarda, akrabalık yalnız sosyal ilişkileri belirlemezdi; bunlar aynı zamanda siyasi ve ekonomik faaliyetleri de düzenleyen birimlerdi. Tunyukuk “boy kalmadı” derken, bunların artık kendi başına bir birim olamadıklarından söz etmektedir. Boylar genellikle soy diyebileceğimiz alt birimlerden oluşurlardı. Eğer Kadim Türkler gibi bir devletin idaresini kabul etmiş veya onlara boyun eğmişlerse, boylar kendi içişlerinde özerk bir idare sergiler, tâbiyetini kabul ettikleri devlete asker ve vergi verirlerdi.

    Bazen soylardan biri, Uygurlar örneğinde olduğu gibi, birlik içindeki diğer soylar üzerinde hâkimiyet tesis ederek yeni bir devlet kurabilirdi. Yani yaygın “aşiretten devlete” söylemi, yerleşik oldukları ve medeniyete katkılarından dolayı gurur duyduğumuz Uygurlar’a yakışır.

    Ancak bu durum, en yaygın devlet kurma şekli değildi. Daha yaygın olanlar, soylarından ayrı düşmüş veya ufak gruplar halinde parçalanmış kitlelerin bölükler şeklinde bir lider etrafında toplanmaları ile oluşurdu. Merkezdeki bu liderden “kağan” diye bahsedildiği Orhun kitabelerinde, bu kitlelerden de “bodun” diye sözedilmektedir. Bu oluşumlarda kağanlar yalnız savaşçı bölüklere değil, Dokuzoğuzlar gibi üreticilere de dayanıyordu. Kadim Türk oluşumunun gücü, bu iki zümreyi tek bayrak altında toplayabilmiş olması idi. Bu model daha sonraki oluşumlar için referans noktası olmuştur. Uygurların kurduğu Yağlakar soyunun başı çekip diğer soyları hâkimiyeti altına alma modelinin ise Kadim Türk modeline bir tepki şeklinde gelişmiş olduğunu düşünmek mümkündür.

    Bir de aşiretler, yani devlet kurmadan yaşayan soylar vardı. Bunların varlığından daha çok kağanlığa isyan etmeleri veya karşılaştıkları durumlar çerçevesinde göç yoluna düzülmeleri veya göçe zorlanmaları dolayısıyla haberdar oluruz. Onlar vergi vermeyen kağanlık bölükleri gibi hayatlarını savaşçılık ile değil üreticilik ile kazanır, kendilerine dokunulmadıkça başkalarına pek ilişmezlerdi. Daha çok doğudan batıya göç etmiş olan bu soy grupları, batıda İslâmiyet ve dolayısıyla Arapçanın etkisi ile aşiret olarak bilinmişlerdi: Halep Türkmenleri, Türkmen aşiretleri gibi…

    “Cahil kız çeyizine hep tekerlek örneği işler” ifadesi, oluşumlara tek tip olarak bakmanın zenginliğe işaret etmediğini gösterir. Oysa farklılıklar zenginlik yaratır.

  • Dokuz Oğuzlar’ın gemiyi terk etmesi

    Dokuz Oğuzlar’ın gemiyi terk etmesi

    Kadim Türklerin yaptıkları seferlerin çoğu, bugün Türk dili konuşmuş oldukları için Türk diye bildiğimiz halklar üzerinedir. Dokuz Oğuzlar da yine Kadim Türk kağanlarına boyun eğmişler, devletin bekası için dayandıkları zümre olmuşlardı. Onlar gittikten sonra Türk kağanlığı toparlanamadı.

    Biz bugünden bakarak, Türklerin tarihinde birlik ve bütünlük görürüz veya görmeye çalışırız. Oysa ki Kadim Türklerin, Elteriş Kağan zamanında Kuzey Çin’de 23 şehri ele geçirmelerine sebebiyet veren Shandong ovasına yaptıkları seferleri saymazsak, yapılan harekatın çoğu, bugün Türk dili konuşmuş oldukları için Türk diye bildiğimiz halklar üzerinedir. Bunlardan biri de Dokuz Oğuzlardır. Bu dönem tarihi, genellikle Kadim Türk kağanları açısından değerlendirilir. Gelişmelere Oğuzlar açısından bakan Faruk Sümer, Dokuz Oğuzların kendilerini içinde buldukları mücadeleler konusunda çok dinamik bir anlatım sunmaktadır.

    Faruk Sümer, 682 civarında Tula boylarında yaşarken Elteriş Kağan ve Tunyukuk tarafından boyun eğdirilmeleri sonrasında “birçok Türk kavimlerine yapıldığı gibi, başlarına bizzat kendilerinden veya hânedandan herhangi bir kimse geçirilmeyip, Türk budun gibi, doğrudan doğruya hanlar tarafından idare edildiği anlaşılıyor. Oğuz budunun kağanlar karşısında Türk budundan az bir hukuki duruma sahip olduğu görülüyor” demekle, Dokuz Oğuzların  özel konumuna işaret etmektedir.

    Gerçekten de  başka Türk halklarını idare etmek ve vergilerini toplamak için elteber unvanlı görevliler tayin edilirken, Dokuz Oğuzlara böyle bir atama yapılmamıştır. Evvelce başlarında olan kağan yapılan savaşlarda ölmüş, ondan sonra da ondan Baz Kağan, yani tâbi kağan unvanıyla söz edilmiştir.

    Dokuz Oğuzların neden vergi vermedikleri, düşünmemiz gereken bir husustur. Vergi vermeyenler genellikle orduda görevlendirilip seferlerde elde edilenlerden yararlananlardır. Elde edilenlerin İslâmi terminolojideki karşılığı ganimettir; Kadim Türkler ise bugünkü Türkçede  “kazanç”ı andıran kazgak (Hatice Şirin-2016 ) sözcüğünü kullanmışlardır.

    Seferlere katılanların elde ettikleri, yani kazgak, gerçekten de onların geçim yolu idi. Bugünkü Kazaklar bu eylemler için barımta sözcüğü kullanırlar. Durum böyle olunca Dokuz Oğuzlar kağanlığın merkezi idaresi altında hayvancılıkla geçinirken, merkeze silahlı asker de veriyorlardı. Ailelerdeki bütün yetişkin erkekler orduya er olarak verilse, o zaman hayvan yetiştirecek kimse kalmazdı.

    Tunyukuk yazıtından bildiğimiz kadarı ile Dokuz Oğuzlarda sığırların çektiği arabalar vardı, yani kağnılar. Kağnılarla göç edenler de seferlere kağnılarla katılmıyorlardı doğal olarak. Evvelce Çin kaynağı Suishu, 5- 6. yüzyılda Dokuz Oğuzların ataları olan Tegreg’erde  boy gruplarının beraberce 10.000 ile 30.000 asker çıkardıklarını kaydeder. Artık bilindiği gibi bütün bu gruplara Çincede verilen Tiele adı, arabalarının yüksek tekerleklerinden (tegreg)mülhemdi. Birçok soylar ve boylar halinde yaşayan Dokuz Oğuzlar, böylece Kadim Türk kağanlarına boy eğmişler ve devletin bekası için dayandıkları zümre olmuşlardı. Bilge Kağan onun için “Tokuz Oğuz halkı kendi halkımdı; gökle yer arasında karışıklık nedeniyle bize düşman oldular ve cezalandırılmaları gerekti” demektedir.

    Türklerin tarihinde  bu tür durumlar birçok kez karşımıza çıkar. Tarihte benzer olaylarda bu tür soy, boy topluluklarının ordu ve sefer için dağıtılmaya direndiklerini görürüz. Kadim Türkler dünyasında dağıtılarak düzene sokulmayı en iyi temsil edenler Tölis ve Tarduş camiaları idi. Diğer taraftan Dokuz Oğuzların varlık gösterdiği II. Kadim Türk Devleti’nde hâkimiyetin kağanlık ailesi Ashinalar ve onların dünür soyu Ashideler arasında paylaşıldığını görüyoruz; Dokuz Oğuzlara söz hakkı verildiğini gösteren verilerimiz bulunmamaktadır. 

    Hayatını Kadim Türkleri araştırmaya adamış olan Sergei Klyaştorny, Dokuz Oğuzların başlangıçta Kağanlıkla ittifak içinde olmuş oldukları görüşündedir. Ancak ittifak olmuşsa da bunun  antropolojide “karşılıklılık” denilen bir durum çerçevesinde devam etmediğini varsaymak mümkündür. Bütün bu sebeplerden dolayı Dokuz Oğuzlar Kadim Türk kağanlığının “kendi bodunu” iken, hoşnutsuzluklarını belirtmek üzere kağanlığı terk etmişler, Bilge Kağan da onların gitmemesi için çağrıda bulunmuştur. Nitekim onlar gemiyi terk ettikten sonra kağanlık toparlanamamıştır. Demek ki boyun eğdi diye daha da fazlasını istemek çıkar yol olmamıştır.