Yazar: İsenbike Togan

  • Bir olayın tarih olması kaç yıl sürer?

    Bir olayın tarih olması kaç yıl sürer?

    Bundan 50 yıl önce Harvard’a doktora öğrencisi olarak gelmiştim. O yıl üniversitede ABD’nin Vietnam’dan çıkması için öğrenciler gösteri yapıyordu. 1968-69 yılları belleklerde yer etmiş, bu çerçevede sergi, belgesel ve yayınlar hazırlanmış. Bir taraftan “biz zorlukla karşılaştıysak da bunlarla başetmeyi biliriz” mesajı verilirken, öbür taraftan zorlukları yenmenin yolunun kültürdeki birikimleri kullanmaktan geçtiği hatırlatılıyor. 

    Doktoramı yeni aldığım günlerde idi; tarih ve tarihçilik hakkında düşünüyordum. O sıralarda bir makaleler dizisi hazırlanma fikri vardı ve yazılar eski dönemden başlayıp günümüze kadar gelecekti. Tarihçilerden biri, “aradan 50 yıl geçmeden, olaylar tarih olarak incelenemez” demişti. Halbuki Türklerin tarihinde Tunyukuk, Babür, Ebülgazi Bahadır Han ve Atatürk olayların içinden yazmışlardı ve bizim en güzide kaynaklarımızı oluşturuyorlardı. 20. yüzyılda ise böyle tarihin içinden yazmak yeni bir eğilim oluşturmuş, birçok lider kendi görüşlerini kamuyla paylaşmıştı. 

    Geçen 2018 ve 2019’da, bu 50 yıl ve tarihçilik konusundaki sözleri çok hatırladım. Bundan yarım yüzyıl öncesi (1968), dünya tarihine damgasını vuran bir yıl olmuş. Olaylar hangi ülkede olmuşsa bizim belleğimize o çerçevede yerleşmiştir. Olaylara yıl olarak bakınca ise karşımıza çok geniş bir panorama çıkmaktadır. Çekoslovakya’nın Sovyetler tarafından işgali, Avrupa’daki öğrenci hareketleri, Çin’de Kültür Devrimi’nin başlaması bir tek yıla sığamazken; Amerika kıtasında da Meksika’daki olaylar yanında ABD’de siyahi lider Martin Luther King ile senatör Robert Kennedy’nin öldürülmeleri ve Amerikan üniversitelerinde Vietnam savaşı karşıtı gösterilerle daha da çetrefil bir hal almıştır. Sanki dağarcığımıza 1985’ten sonra giren “küreselleşme”, daha 1968’de görülmeye başlamış duygusunu uyandırmaktadır. Olaylar bu kadar geniş bir coğrafyaya yayılmışken, nedense günümüzde 1968’de başlayıp 1969’a taşan bu olaylarla hesaplaşma daha çok Amerikan akademiyasında görülmektedir. Bunlar arasında Harvard üniversitesi oldukça yoğun bir faaliyet içinde kendini göstermektedir. 

    Bundan 50 yıl önce Harvard’a doktora öğrencisi olarak gelmiştim. O yıl üniversitede öğrenci olayları olmuştu ve ABD’nin Vietnam’dan çıkması için öğrenciler gösteri yapıyordu. Öte yandan hayat devam ediyordu. Amerika’ya ilk defa geldiğim için de, bende “herhalde bu türlü gösteriler burada her zaman oluyor” izlenimi uyanmıştı. Meğerse öyle değilmiş ve 1968- 1969 yılları belleklerde yer etmiş. Bu çerçevede sergi, belgesel ve yayınlar hazırlanmış. Bunun en somut örneği üniversite arşivine giden koridorun iki tarafında “1968 Değişim Fırtınası” adında bir sergi hazırlanmış olması idi. Üniversite arşivinin düzenlediği bu sergi olayları geniş bir bağlamda takdim ediyorsa da, bu bağlam dünya çapında olmaktan çok Amerikan toplumsal tarihi açısından ele alınmış. Örneğin gösterilen belgeselde, daha sonra başkan yardımcısı olan Al Gore’un da öğrenci olaylarında yer almış olduğunu öğreniyoruz. 

    Sergi, adını sözleri 19. yüzyılda yazılmış ve üniversiteyi simgeleyen bir “şarkı”nın içinde geçen ifadeden almış. “Fair Harvard” adını taşıyan bu satırlarda, fırtınalardan başarıyla çıkıp değişime gitmek ve her zaman “adil” olmaya çalışmak teması göze çarpıyor. Burada bu müzik parçası için “şarkı” demem, onun “marş” olmadığını anlatmak içindir. Bu eser Noel ayinlerini süsleyen ve herkesin bildiği “sessiz gece” Noel ilahisinin müziği ile söyleniyor. Kısacası bütün bu sergi ile bir taraftan “biz zorlukla karşılaştıysak da bunlarla başetmeyi biliriz” mesajı verilirken, öbür taraftan zorlukları yenmenin yolunun kültürdeki birikimleri kullanmaktan geçtiği hatırlatılıyor. 

    Bugün yazar, değişik düzeylerde eğitimci, profesör veya Amerikan üreticileri derneği başkanlığı veya Sony Pictures Entertainment direktörlüğü yapmış olan ve 1968 olaylarında yer almış kişilerle yapılan röportajlarda da benzer bir yaklaşım görülüyor. O dönemde öğrenci hareketlerine önce sert bir şekilde karşı konmuş olmasının olayları büyüttüğü, ancak orta yolcu öğrencilerin üniversite idaresinden izin alarak stadyumda yaptıkları toplantılar ile üniversite içinde yaşam ve eğitimde büyük değişikliklere gidildiği anlatılmakta. 

    Bu değişimler özellikle siyahlar, Afro-Amerikalılar ve kadın hakları çalışmaları açısından önem taşımakta. Amerikan Tarihçiler Birliği (AHA) de 2018’de bu olayları küresellik çerçevesinde 13 makale ile ele almış; ayrıca Ocak 2019 toplantısında da olayları iki farklı kuşak tarihçi açısından değerlendirmek üzere oturum düzenlemişti. Bu iki kuşak, olayları yaşamış olanlar ile 50 yıl sonra olayları değerlendirenlerden oluşmuştur. Demek ki tek bir yol seçmek yerine farklılıkları göstererek uzlaşma aramak ileriye yönelik umut verici bir adım oluşturmaktadır. 

  • Kız alıp verme: ‘Yukarıyla evlenme’

    Kız alıp verme: ‘Yukarıyla evlenme’

    Devletlerin kuruluş safhalarında siyasi birliği kuran kişi, daha da güçlenme isteğiyle kendisinden daha önemli bir kişinin kızı ile evlenir. Ancak tarihte evlenilen ailenin ne kadar güçlü olduğunu bilmediğimiz durumlar da vardır. İşte tarihte Tunyukuk diye bildiğimiz bilge kişinin durumu da buna benzerdir. 

    Kız alıp vermelerde, toplum olarak daha çok kadının kendinden yaşça büyük, statü ve mali durum açısından yüksek biriyle evlenmesini onaylarız. Günlük gazete ve magazin haberleri de buna ters düşen durumları bize resimli ve ayrıntılı olarak bildirir. Bu bakışaçısı antropolojik literatürde kadın açısından hipergami, yani “yukarısı ile evlenme” diye adlandırılır. Halk ağzında ise bu durum erkek açısından “onlar bize kız vermezler” deyimi ile hiç de hiper olmayan bir ifadeyle vurgulanır. 

    Tarihte de politik yapıların ilk kuruldukları dönemlerde kızlar açısından hipogami diyeceğimiz durumlarla karşılaşırız. Ancak biz bu vaziyeti kızlar açısından değerlendirmediğimiz için, Osman Bey’in Şeyh Edebali’nin kızıyla evlenmesi örneğinde olduğu gibi, bu durumu memnuniyetle karşılarız. Devletlerin kuruluş safhalarında siyasi birliği kuran kişi daha da güçlenme isteğiyle kendisinden daha önemli bir kişinin kızı ile evlenir. Bu örnekte de Mal Hatun’un değil de Osman Bey’in konumu yükselmiştir. Osman Bey de kendisinden önce Çinggis Han’ın daha sonra da Temür‘ün yaptığı gibi gücünü evlenme yoluyla arttırmıştır. Temür döneminde karizmatik Çinggisli ailesine damat olmak bir şeref olduğu için, Temür bu durumu kendisi için bir övünç vesilesi olarak görür ve “küregen” yani damat unvanını taşır. 

    Ancak tarihte evlenilen ailenin ne kadar güçlü olduğunu bilmediğimiz durumlar da vardır. İşte tarihte Tunyukuk diye bildiğimiz bilge kişinin durumu da buna benzerdir. Bizim algılayışımızla, Kağan ailesi Aşinalar’ın Tunyukuk’un kızını alması onu ödüllendiriyormuş gibi bir izlenim uyandırsa da, 2. Göktürk devleti aslında Tunyukuk’un desteği ile kurulmuştu. 

    Tunyukuk’a bakarken önce sülale kurucusu Aşina ailesi üzerinde durup bu çerçevede kendisini değerlendirmemiz gerekmektedir. 552 yılında kurulmuş olan 1. Devlet, 630’da Elig Kağan’ın Tang ordularına yenik düşmesi sonucu 630- 680 arasında artık Çin idaresinin egemenliğini kabul etmişti. Onlar artık Çin’in “mülteci haneleri” yerleştirme politikası sonucu Sarı Irmak büklümünün kuzeydoğusunda görülürler ve bu 50 yıllık dönemde kendilerinden çok az söz ettirirler. 

    Tang sarayı Aşinalar’ın ana kolunu tanıyarak diğer yan kolların önemlerini yitirmeye yönelik politikalar güderken, yan kollardan olan Aşina Kutluk (Elteriş Kağan) 680’lerde ayaklandığında etrafında büyük bir grup yoktu. Ancak Ashideler’den Tunyukuk kendisine katıldığı zaman 2. Devlet’in kurulması gerçekleşti. O döneme kadar pek adlarını duymadığımız Ashideler daha kalabalıktı; her birinin ayrı damgası olan soylardan oluşuyorlardı. Bunlardan Tang hanedanlığı hakimiyetini tanıyan üç kol görülmektedir. Ayrıca kuzeyde Orhon vadisi civarında bir bölgenin de onların adını taşıdığını görüyoruz. Her ne kadar bu sırada bu bölge Dokuz Oğuz Uygurlar’ın elinde ise de yeni kurulan oluşumun güç kazanması Tunyukuk’un önderliğinde Dokuz Oğuzlar’ın Aşina hâkimiyetini tanıması ve bu bölgenin ele geçirilmesi ile gerçekleşmiştir. 

    Bu gelişmeler çerçevesinde Tunyukuk kızını Elteriş Kağan’ın oğlu olan sonraki Bilge Kağan’a verdiği gibi, Ashideler’den Uluğ ve Mimi’nin de kağanlığa damat olduklarını görüyoruz. Ashide Mimi’ye de Kapğan Kağan’ın kızı verilmişti. Bu durumda artık hipergamiden söz etmek yerine karşılıklı dünürleşmeden söz edebiliriz. 

    Böylece Ashideler sayesinde biz hâkimiyete ortaklığın Ashina soyu mensubu olmak gibi geleneksel bir konum olmadığını, bu durumun soy/boyların kendilerini bu konuma getirme başarılarına bağlı olduğunu görüyoruz. 

    Orta Asya Türk tarihinde birçok kereler gördüğümüz bu durum 17. yüzyıl Özbek kaynaklarında özel bir terimle “saltanat-ı suri” ve “saltanat-i manevi” diye adlandırılmıştır. Bunlardan birincisi karizmatik Çingizli soyunun temsil ettiği han resmî (surî), en önemli kabilenin başındaki bey de manevi saltanat sahibi idi. Resmî olan kendi yeteneği ile değil de soyu dolayısıyla hanlık yaparken, hanlığı yıllarla sınırlı olmamakla beraber kendisi pek de güçlü değildi. Manevi olanın saltanatı ise gücü, yani başarısı ile sınırlı oluyordu. Kısacası kağanlık soyu meselesinde gelenekçi ve idealist olduğunu gördüğümüz toplumun, hâkimiyetin paylaşılması meselesinde pragmatik bir tavır alması düşündürücüdür. 

  • Harvard’da bir tarihçi: J. F. Fletcher

    Harvard’da bir tarihçi: J. F. Fletcher

    34 yıl önce genç yaşta ölen Joseph F. Fletcher, Türkoloji alanındaki çalışmalarıyla ufuk açmış, ben dahil yüzlerce öğrenci yetiştirmiş bir hocaydı. Özellikle Orta Asya’da Çinggis Han sonrası İslâmi dönemlerdeki sosyal yapı ve tarikatlarla ilgilenmiş olan Fletcher, Çin’de İslâmiyet’in yayılması ve sonrasındaki gelişmeler üzerine yaptığı keşiflerle tanınmıştı.

    Harvard Üniversitesi İç Asya ve Altaistik Çalışmaları Komitesi’nin davetlisi olarak Boston’a geldiğim zaman daha çok konuşma konum üzerinde odaklanmıştım. Hocam Joseph F. Fletcher anısına bir konferans verecektim.

    J. F. Fletcher vefat edeli 34 yıl olmuştu. Kendisiyle 1968’de doktora çalışmaları için ABD’ye geldiğim zaman tanışmıştım. Aradan yarım yüzyıl geçmiş. Harvard Üniversitesi’nin bulunduğu Cambridge şehrine ise 2000’den beri gelmemiş olmamdan dolayı, hem kent ve çevresi hem de bilimsel alanda ne gibi değişiklikler olduğunu göreceğim için heyecanlı idim. Cambridge’de bizdeki gibi görünüşte dikkati çeken büyük değişiklikler hemen hemen yok gibi idi. Etrafı birbirinden yüksek binalar sarmamış, yeni binalar ise eskileri ile aynı yükseklikte yapılmış.

    Evvelce tuğla mimari ile bezenmiş şehir gene aynı minvalde yürüyor, ortalıkta renk renk binalar görülmüyor; binaların tuğladan olmadığı yerlerde tuğla rengi kullanılmış. Biraz dikkatli bakınca modern mimari ile yapılmış binaların dışı sanki kiremit malzemesinden yapılmış “shingle”lardan oluşuyor ve böylece eski tuğla yapılarla uyumlu bir manzara oluşturuyordu. Öğrendiğime göre lifli çimento ve granül taşın, polimerik reçine ile harmanlanıp sıkıştırılması sonucu ortaya çıkan shingle tarzı levhalarla kaplanmış bu binalar, meğerse çok yeni bir teknoloji ile yapılmış oldukları için yaygın değilmiş henüz. Daha önce bina cephelerinde bizde moda olduğu gibi alüminyumden paneller kullanılmış ama onlar da tuğla renginde.

    Bütün bunlarla söylemek istediğim geleneksel mimariyi korumak için neler yapıldığı… Kısacası binalara bakınca eski tabirle bir insicam göze çarpıyor. Tabii bir değişim var. Cambridge ve Harvard Square denilen şehrin merkezinde oraya ait “mahalli ürün” satan dükkanların yerini şimdi markalar almış; eskiden sevilen bazı kafelerin yerlerine yenileri gelmiş. Bu öğrenci şehri kafelerinde eskisi gibi sohbet, muhabbet ve tartışma görüntüleri yerine, gençlerin kendi dizüstü bilgisayarlarına eğilmiş olduklarını görmek de mümkün. Eskiden bütün zevkli ve renkli kırtasiye ihtiyacımızı karşıladığımız kooperatif, şimdi artık bilgisayar çağına uygun olarak kırtasiyeyi asgariye indirmiş, ama bol bol kitap da satıyor.

    J. F. Fletcher’in alanı olan İç ve Orta Asya çalışmaları da bu değişimlerden nasibini almışa benziyor. İnsanın gözü 2. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’dan Amerika’ya gelmiş bilginlerin en verimli devirlerini yaşadığı 60’lı, 70’li yıllardaki çeşitliliği arıyor. O dönemde her an koridorlarda ve kütüphanede her biri kendi alanında birer otorite olan bilginlere ayaküstü bir şeyler sorabilirdiniz. Türkoloji alanında Ukrayna asıllı Prof. Omeljan Pritsak ve hepimize Türkoloji ve eski Türkçeyi güldürerek öğreten Şinasi Bey’in (Şinasi Tekin) yerlerine yeni türkologlar gelmemiş. Bu alandaki olumlu değişiklik, dergimizin de yayın kurulu üyesi olan Cemal Kafadar’ın ve Gülru Necipoğlu’nun gerek Osmanlı tarihi alanında gerekse Mimar Sinan ve eserleri, mimari ve sanat alanında öğrenci ve genç biliminsanları yetiştirmeleri. Ancak Orta Asya alanında hocam Joseph Fletcher’in yerinin doldurulamadığı da göze çarpıyor. Daha çok Orta Asya’da Çinggis Han sonrası İslâmi dönemlerdeki sosyal yapı ve tarikatlarla ilgilenmiş olan J. F. Fletcher, özellikle Çin’de İslâmiyet’in yayılması ve 18. yüzyılda Yemen’deki Sufi cereyanlardan esinlenerek ülkesine dönen Ma Mingxin hakkında yaptığı keşiflerle tanınır. Öte yandan Arapça, Farsça, Türkçe yanında Moğolca, Mançuca ve Çince kaynakları inceleyerek bunlar hakkında Rusça ve Avrupa dillerinde yapılmış çalışmaları da titizlikle değerlendiren J. F. Fletcher’in “Cambridge Çin Tarihi” serisinin son sülale (Qing) devrinde İç Asya-Çin ilişkileri hakkında yazdığı makaleler artık klasikleşmiştir. Ömrü vefa etseydi bu konularda yazdığı diğer eserler günyüzüne çıkmış olurdu. Onun Amerikan üniversitelerine dağılmış öğrencileri de artık emeklilik yaşına gelmiş durumdalar.

    Tarihini öğrenmek için çok dil öğrenmek gereken bu alan, mateessüf genç kuşakların ilgisini çekmediği gibi, 2000’li yıllardan sonra filolojik çalışmaların burslarla desteklenmemesi de diğer bir dezavantaj oldu. Ancak geniş görüşlü bir çevrenin yetiştirdiği ve genç yaşta yitirdiğimiz bu genç Amerikan bilginin hatırası halen ayaktadır. J. F. Fletcher’i anmak üzere beni davet eden Mançu kültürü ve Çin’de kurdukları Qing sülalesi üzerinde gençler yetiştiren Marc C. Elliott’un rektör yardımcısı olması, belki bu alana yeni bir yön verecektir. Bilimsel gelenek bir kere kurulduktan sonra, her zaman ucundan tutmak mümkündür.

  • Tanrı’dan kut alabilmek için

    Tanrı’dan kut alabilmek için

    İnsan bir kültürü ne kadar iyi bilir ve anlarsa, başka kültürleri de anlaması o denli anlam kazanır. Millet ve din esasında bakınca farklılıklar daha fazla ortaya çıkarken, kavramlar ve kurumlar çerçevesinde tarihe bakınca başka ortak noktalarla karşılaşılmaktadır. Topkapı Sarayı’ndan Pekin’deki “Gök Tanrısı Sunağı”na…

    Çin bir zamanlar tarih derslerinde Asya’nın batısından Orta Asya’ya bakarken, Türk devletlerinin işlerini bozan bir halk olarak görünürdü. Hatta dilleri ve yazıları bize ne kadar uzaksa, kültürlerinin de aynı derecede uzak olduğu düşünülürdü. Şimdi tabii dünya değişti. Çin’e seyahat edenlerin sayısı arttı, bize de epey turist geliyor. Ama karşılıklı anlayış ne kadar gelişti bilmiyorum.


    Örneğin İstanbul’daki Topkapı Sarayı’nın veya Pekin’de imparatorluk saraylarının yönler açısından nasıl bir eksen üzerinde durduğu sorulsa pek bilemeyiz. Halbuki ikisi de kabaca kuzey-güney ekseni üzerine kurulmuştur. İstanbul’dakine nasıl Topkapı Sarayı deniyorsa, Pekin’dekine de Türkçede Saklıkent denmektedir. Aslında imparatorluğun şaşaasını yansıtan bu saraya Çince adıyla Gugong (eski saray) denilmektedir. İstanbul’da da yeni yapılan sarayın adı Topkapı olunca, bugünkü Beyazıt civarında olan önceki saraya Eski Saray denilmişti. Kısacası bu yapılarda hükümdarlık alanı ile ibadet alanı birbirine yakın ama ayrıdır.


    Topkapı Sarayı’nın cümle kapısının güney taraflarında Sultanahmet Camii bulunmaktadır. Hatta padişahlar Cuma alayı öncesi güneybatı taraflarında olan Ayasofya Camii’ne, sonraları da güneydeki Sultanahmet Camii’ne doğru yol alırlardı. Benzer bir durum Pekin’deki Çin imparatorları için de sözkonusudur. Onlar da Saklıkent’in güneyinde “Gök Tanrısı Sunağı” diyebileceğimiz Tian Tan’a giderlerdi. Bazen burasının adı Türkçeye “Cennet Tapınağı” diye de çevrilirse de, 273 hektar bir alanı kaplayan bu park bir tapınak değildir. Bugün görülen yapı, 15. yüzyılda Ming imparatorları döneminde inşa edilmiş, zamanla yapıya bazı ilaveler yapılmıştır. Her iki saray da aslında Dolmabahçe veya Buckingham Sarayı gibi yekpare bir yapı değil, geniş bir alanın barındırdığı yapı topluluklarından oluşur. Onun için de ilave yapmakla sarayın ana hatları değişmez. Kısacası hem Saklıkent ve Gök Tanrısı Sunağı hem de Topkapı Sarayı, üç avlu etrafında kümelenmiş ayrı ayrı binalardan oluşurlar. Gök Tanrısı Sunağı’nın bahçesi, bizim Gülhane Parkı gibi insanı cezbeder ve günümüzde hafta sonlarında insanlar için bir mesire yeri halini almıştır.


    Ancak bütün bu oluşumlar salt benzerliklerden meydana gelmez. Çin inancına göre “yer” dört köşeli, “gök” ise kubbe şeklinde yuvarlak olduğu için insanı cezbeden bu parkın “göğe” işaret eden kuzey tarafı yuvarlak, “yer”e işaret eden güney tarafı kare gibi köşelidir. Bu büyük bahçenin de güney tarafında imparatorların Gök Tanrı’ya (Tian) kurban sundukları bir alan vardır. İmparatorlar Gök Tanrı’nın oğlu olarak görüldükleri için, bu oğullar yılda bir kez kış gündönümüne rastlayan günde yapılan bir törenle burada “ataları” ile konuşmuş olurlardı. Sabah saat dördü çeyrek geçe başlayan tören için bütün saray 1 yıl boyunca hazırlanırdı. Sunak alanının sarayın güneyinde olması ise tarımsal bir toplumda güneşin ayrıcalıklı bir yer tutması ile ilgilidir. Bu parkın en önemli kısmı “Gök tanrısının kalbi” denilen özel bir taştan yapılma terastır ve üç yuvarlak kattan oluşur. Her kat arasında dokuz basamak vardır. Gittikçe küçülen bu üç dairevi terasın yerlerindeki taşlar da dokuzun katmanları olarak bir merkez etrafına döşenmiştir. Tam merkez, hükümdarın hem “babası” ile konuştuğu hem de bir çeşit dua ettiği noktadır. İşte bu noktada imparator bilinçdışı âleme girer ve bu işlevi yerine getirmek için de önceden kendisi için hazırlanmış mekanlarda bir çeşit oruç tutar, temizlenirdi. Kadim Türkler de tahta çıkma törenlerinde Tanrı’dan kut alabilmek için böyle “bilinçdışı” bir âleme özel bir törenle girerlerdi. Hükümdarın oturduğu ak keçeyi kaldıran beyler ipek bir urganla sanki onu boğacak gibi yapar ve ona kaç yıl hükümdarlık yapacağını sorarlarken onun dosdoğru cevap verememesinden onun bilinçdışı âlemde Tanrı’ya yaklaşmış, “kutlanmış” olduğunu anlarlardı.


    Benim zaman içinde öğrendiğime göre insan bir kültürü ne kadar iyi bilir ve anlarsa, başka kültürleri de anlaması o denli anlam kazanır. Kısacası millet ve din esasında bakınca farklılıklar daha fazla ortaya çıkarken, kavramlar ve kurumlar çerçevesinde tarihe bakınca başka ortak noktalarla karşılaşılmaktadır.

  • Tarihi coğrafya ile öğrenmek

    Tarihi coğrafya ile öğrenmek

    Haydar Mirza Duğlat’ın tarif ettiği Moğulistan’ın, bugünkü Moğolistan Cumhuriyeti sınırları ile ilgisi yoktur. O, Kaşgar merkezli kendi ülkesinden “Moğulistan” diye söz etmiştir. Tarihi coğrafya ile öğrenirken, o coğrafyaya nereden bakıldığı da önemlidir.

    Okulda, “tarih zaman ve mekan işidir” diye öğrenirdik. Zaman tamam da, me kanı coğrafya olarak değil, sadece bilgiolarak öğrendik. “Nerede?” sorusunun cevabı, ya şehir ya ülke olurdu.

    Coğrafyanın değişen ve değişmeyen yanlarını hiç öğrenmedik. Aslında en değişmeyenler dağlardır. Akarsular mecralarını değiştirebilir. Örneğin bugün sadece Aral Gölü’ne akan Amuderya’nın, bir zamanlar Özboy adında bir kolu vardı ve bu Hazar Denizi’ne akıyordu; 16. yüzyılın sonlarında artık kurumuştu.

    Öte yandan konum değiştiren göller de vardır; örneğin Taklamakan çölünün doğusundaki Lobnor gölü gibi. Zamanla gölün yatağı kaydığı için Sven Hedin bu göle “Wandering Lake” (seyyar göl) demişti.

    “Su akar yolunu bulur” derken, suyun kayarak yol ve yer değiştirdiğini anlar ve biliriz. Ama ülkeler kayar mı? Tarihte buna en güzel örneğini Moğolistan ile Moğulistan arasındaki fark oluşturur. Batı literatüründe Latin harflerinin bir cilvesi ile oluşan bu farklı yazım şekli, Arap harfleriyle yazılan dillerde görülmez. 16. yüzyılın ortalarında Keşmir’de hükümdarlık yapmış olan Haydar Mirza Duğlat, kendi yurdu konusunda bizi aydınlatır. Aslında aydınlatırken de şaşırtır. Onun zamanında Moğulistan’ın sınırları batıda Taşkent’ten, Sırderya’nın aşağı vadileri yoluyla bugün Tacikistan’da bulunan Hocend’in biraz kuzeyinden geçer; Kırgızistan’ın kuzey taraflarındaki Talas vadisi üzerinden Balkaş gölü civarından Tarbağatay dağlarına dayanırdı.

    Kısacası Haydar Mirza Duğlat’ın tarif ettiği Moğulistan’ın, bugünkü Moğolistan Cumhuriyeti sınırları ile ilgisi yoktur. O, Kaşgar merkezli kendi ülkesinden “Moğulistan” diye sözetmiştir. Aslında bugünkü Moğolistan’dan, Çinggis Han döneminden sonra Müslüman olan ve Türkçe konuşan Orta Asya’nın batısındaki ahali tarafından “uluğ yurt” diye sözediliyordu. Ama Haydar Mirza’nın bugünkü Moğolistan bölgesini içeren bölgelere de Moğulistan dediğini görüyoruz. Onun için her ikisi de Moğulistan veya Moğolistan’dı. Ancak burada Taşkent’e kadar uzanan bir Moğolistan’dan sözedildiğine dikkati çekmek gerekiyor.

    Bu çerçevede haritaya dikkatle bakınca, burada aslında bugünkü Moğolistan’ın batı ve güneybatısından Taşkent’e kadar uzanan ve 4045. enlemlerden geçen bir step kemeri olduğunu görüyoruz. Sanki bu bölge otlaklar ve step açısından bugünkü Moğolistan’ın bir uzantısı gibi gözüküyor. Bu açıdan bakınca 13. yüzyılda ve sonrasında bütün bu bölgeye Moğolistan denmiş olduğunu anlıyoruz. Nitekim 1400’lerin başında Emir Temür’ü ziyaret etmiş olan İspanyol elçisi Clavijo da Amuderya’nın doğusundan Moğolistan diye bahsetmektedir. Öte yandan Haydar Mirza Duğlat, bu bölgenin yerleşim yerleri olarak bugün Kırgızistan’da olan Balasağun’u ve yine bugün Urumçi’nin kuzeybatısında olan Gulca şehrini de saymaktadır.

    Görülüyor ki Clavijo ve Haydar Mirza Duğlat için Moğolistan, bizim bugün bildiğimizden çok daha geniş bir alanı kapsamaktadır. Daha sonra bu bölgeler yeni kurulan Moğol devletinin batıya uzanan toprakları, yani Moğolistan olarak bilindi. Burası Çinggis Han zamanında yapılan ilk üleştirmede Çağatay Han’ın hissesine düşen bölge idi. 1252 ile başlayan Möngke Han döneminden sonra memleket genişledi ve Büyük Kağanlık (Çin), İlhanlılar (İran), Altın Orda ve Çağataylılar adları ile yeni bir üleşim gerçekleşti.

    Duğlat ve Clavijo’ya bakarsak, Çağataylılar kendi ülkelerine Moğolistan demeye devam etmişlerdi ama İlhanlılar İran’a Moğolistan demediler. Nitekim Reşideddin (14. yüzyıl) “Bugün Moğolistan denilen bölge Uygur ülkesi sınırlarından Hıtay (Çin) ve Mançurya’ya kadar uzanır” demekle İran’dan gözüken Moğolistan’ı anlatır bize. Bu Moğolistan ise bugünkü Moğolistan Cumhuriyeti’ni ve ÇHC’deki İç Moğolistan’ı kapsar. Demek ki tarihi coğrafya ile öğrenirken, o coğrafyaya nereden bakıldığı da önemlidir.

  • Bulanık sudan içenlerin kardeşliği

    Bulanık sudan içenlerin kardeşliği

    Yakın geleceğin Çinggis Han’ı Temücin, aralarında Müslümanların da bulunduğu birbirinden farklı 19 arkadaşıyla birlikte Balcuna Gölü’nün yakınlarına kaçar. Orada “bu işten muzaffere çıkarsam hep sizinle birlikte olacağım. Eğer sözümden dönersem bu su gibi [bulanık] olayım” diyerek suyu içer. Yanındakiler de aynı bulanık sudan içer ve efsane gerçeğe kavuşur.

    Hayatta bazı anlar vardır, her şeyin dibe vurduğunu ve bittiğini hissedersiniz ama bir taraftan da çıkış yolu, bir ışık umarsınız.  İşte üç yıl sonra Çinggis Han ünvanını alacak Temucin’in 1203’te başına gelen de böyle bir şeydir. Bazen başarısızlık ile başarı arasındaki çizgi böylesine yakındır.

    Aslında 15-20 senedir gittikçe artan bir popülarite ile kendisine bağlı olanların sayısı gittikçe artan Temuçin’in bu başarısı yanında, kendisine karşı olanların sayısı da kabarmıştır. Hatta o zamana kadar hep Temucin’i destekleyen ve karşılığında da onun desteğini almış olan Ong Han ile araları açılmak üzeredir. Ong Han artık Temüçin’in kendisi için bir tehdit oluşturduğunun farkındadır ve bir gece ansızın birlikte kurmuş oldukları karargahtan ayrılıverir. Böylece ayrılık sinyali verilmiş olsa da, o zamanın kaygan ilişkileri içinde Ong Han’ın oğlu daha evvel gelin olarak vermek istemediği kızını bu kez vermeğe hazırmış gibi bir haber gönderir. Ancak bu bir tuzaktır. Daha sonra kendilerine bu hizmetlerinden dolayı tarhanlık unvanı (tarhan olan vergilerden muaf ve dokuz suç işleyinceye kadar da dokunulmazlık kazanmış olurdu) verilecek olan iki sığır çoban Temücin’i durumdan haberdar ederler. Temücin haberi alınca yanındakilerle doğuya doğru kaçar; aç bilaç, yorgun ve bitkin halde bugün Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuzeydoğusunda Rusya Federasyonu’na yakın yerlerde bulunan Buir Gölü civarında, balçıklı suları ile bilinen Balcuna gölünün kenarlarına sığınır. Bu zor zamanda  Temücin’in yanında sadece 19 kişinin bulunduğu konusunda kaynaklar hemfikirdirler. Sazlık ve durgun bir göl olan Balcuna’ya vardıklarında artık  azıkları da tükenir. Temücin’in kardeşi Kasar bir yabani at (kulan) avlar; taşları sürterek ateş yakarlar ve hayvanın derisine kazan şekli verip kulan etini pişirip yerler.

    Tam o sırada yanlarında 1000 kadar koyun ve bir beyaz deve ile Hasan beliriverir. Müslüman olan Hasan, bugünkü İç Moğolistan’ın başkenti Hohhot civarında bulunan Önggüd Türklerinin yanından gelmektedir ve avcılık için uygun olan Balcuna-Buir bölgesinde getirdiklerinin karşılığında samur ve sincap derisi almayı planlamaktadır. Hasan’ı böylece Balcuna’daki 19 kişiden bir olarak görüyoruz. Ancak o sırada ekipte iki Müslüman daha vardır: Cafer Hoca ve Danişmend Hacib. Daha sonra (1218) bu iki kişi de Harzemşahlara giden kervanda bulunacaklardır. Cafer Hoca o zamanlar Kuzey Çin’i idare eden proto-Mançu Jin (1115-1234) sülalesine birçok kereler elçi olarak gönderilmiştir. O dönemlerde bugünkü Kızılay-Kızılhaç mensupları gibi tüccarların dokunulmazlığı vardır. Onun için de diplomatik ilişkilerde elçi görevini de üstlenirler. Hatta anlaşılan onları diğerlerinden ayıracak bir şekilde giyiniyorlardı ki, Temücin de bir keresinde çok yakın birini düşman esaretinden kurtarmak için tüccar kılığına girmiştir. Bu Müslüman tüccarların varlığı ve diplomatik seferlere gönderilmeleri, Çinggis Han’ın ticarete bakışını göstermektedir.

    Bugünden Balcuna’da, Temucin’in yanında kimler var diye bakacak olursak, sanki özellikle seçilmişler gibi bir izlenime kapılırız. Ekipte, daha sonra Orta Asya’da vergi işlerinden sorumlu olacak Çinkay ve Karadeniz’in kuzeyine yaptığı başarılı seferleri ile bilinen Sübedey bulunduğu gibi, Temücin’in o sıradaki en güçlü hasımı olan Ong Han sülalesine mensup kişiler de vardır. Ayrıca Altan Hanların devrilmesinden memnuniyet duyacak olan Hıtay sülalesi mesubu iki kardeş de aralarındadır. Temücin’in güçlük içinde olsa bile, daha başlangıçta Asya’nın her tarafından ona taraftar olan kişilere umut kaynağı olması dikkati çekicidir.

    İşte içinde bulundukları bu zor durumda Temücin, “bu işten muzaffere çıkarsam hep sizinle birlikte olacağım. Eğer sözümden dönersem bu su gibi [bulanık] olayım” diyerek suyu içer. Orada bulunan herkes bu durumdan çok etkilenir ve bu durum onlara güçverir. Onlara “Balcunalılar” denmiştir. Bir rivayete göre burada bulunan herkes bu bulanık sudan içmiştir ve sonra evlatları da yaşam boyu bu ayrıcalıktan yararlanmıştır. Herhalde arşivlerde daha nice “Balcunalar” vardır.

  • Çinggis Han’ın yükselişi

    Çinggis Han’ın yükselişi

    Tâbiyet sembolü olarak Ong Han Toğrul’a “rehin” verilen genç Temücin, ilk yönetim deneyimlerini onun yanında kazanmıştı. Giderek geniş bir kitlenin güvenini kazanan Temücin, 1206’da yapılan kurultayda kendini Çinggis Han olarak ilan eder. Tek elden idare ve müthiş bir disiplin içinde oluşturduğu ordu ile de başarılı seferler yapar.

    İranlı tarihçi Atamelik Cüveyni, Çinggis Han’ı “cihangüşa” yani cihan fatihi olarak takdim etmişti. Genellikle tarihî bir şahsiyete karşı olumlu bir bakışımız varsa, ondan “cihangir” diye söz ederiz. Ama oraya nereden, nasıl gelmiştir, bu hususları pek düşünmeyiz.

    Oysa ki Çinggis Han’la, babası onu 9 yaşında iken güvey hizmeti için dayılarına götürürken tanırışız. Yolda sonradan onun kayınpederi olacak Dey Seçen ile karşılaşırlar, o da onları kendi obasına davet eder ve kızı Börte’yi önerir. Babası oradan ayrılırken, oğlunun köpeklerden korktuğunu söyler ve onu dünürlerine emanet ederek gider. Zaman içinde baba Tatarlar tarafından öldürülür ve oğul Temücin kendi obalarına geri çağrılır.

    O sıralarda Temücin’in ailesi 5. kuşaktan kardeş torunları oldukları Taiçiutlarla içiçe yaşamaktaydı. Taiçiutlar da Tatarlar gibi dağınık gruplar halinde idiler ve tek bir lidere bağlı değillerdi. Birçok liderleri vardı, bu tertip içinde de kimin başa geçeceği tartışılarak seçilirdi. Orada “kim başa geçsin” diye sorulur, çeşitli görüşler ileri sürülürdü; bazen de sonuç alamadan dağılmak zorunda kalırlardı. Kısacası bu dağınık Moğol grupları, liderlerini seçerken aralarından en cesur, kahraman ve güçlü olanda karar kılmak için uğraşıyordu. Güç etrafında odaklanıldığı için de, gücünü kaybeden destek bulamıyordu. Çinggis Han’ın babasının öldürülmesi ile benzer bir durum oluşmuş, herkes vebadan kaçar gibi onlardan uzaklaşıvermişti. O zamanlar Temücin denilen Çinggis Han, işte bu koşullar içinde büyümüştü.

    Öte yandan içlerinde Türk unsurlarının yoğun olduğu gruplarda tek lider anlayışı görülüyor ve liderlik babadan oğula geçiyordu. İşte bunlardan Kereyid Hanı Toğrul da yanında, obasında ve otağında genç Temücin’i ve diğer bir beyoğlu Camuka’yı “rehin” olarak bulunduruyordu. O zamanlar tâbiyet sembolü olarak oğulları “rehin” (turğak) verme adeti vardı; bu oğullar da böylelikle bir bey, hükümdar yanında eğitim görmüş olurlardı. Genç Temücin de demek ki ilk yönetim deneyimlerini Ong Han Toğrul’un yanında almıştı. Babasının ölümü üzerine gelişen olaylarda da Temücin, Ong Han’a başvurmakla yeniden onun tâbiyetini kabul etmişti.

    Artık Temücin 20 yaşlarındadır. Bu arada Ong Han’ın kendi kardeşleri ile başı derde girer oralardan ayrılıp Karahıtay memleketine doğru uzaklaşır. Ong Han’ın yokluğunda ise Temücin Çinli komutanlarla temasa geçerek, onlarla beraber Tatarlara karşı başarılı bir seferde bulunur ve babasının öcünü alır. Artık yıldızı parlamaya başlayan Temücin, Ong Han geri dönünce kendinde onunla müşterek iş yapacak gücü bulur ve “arabanın ikinci dingili de ben olayım” der. Bu ortaklıkla başarılı seferler yürütürler ve hakimiyet alanının çapını genişletmiş olurlar.

    İşler bu minval üzerine ilerlerken, çocukluğu ve gençliğinden beri Temücin’in etrafında bulunan sadık yol arkadaşlarına (nökerler), beylerinden memnun olmayıp mensup bulundukları gruplardan kopanlar da katılır. Böylece oldukça geniş bir kitlenin güvenini kazanan Temücin, özellikle elde edilen kazanç, yani yağmadan elde edilen malları eşit olarak dağıtması ile ün yapmaya başlamıştır. Halbuki Ong Han Toğrul, kazancı kendi elinde ve ailesinde tutma eğiliminde idi.

    Bu sıralarda Temücin ile Ong Han’ın arası, elde edilen kazancın nasıl dağıtılacağı ve üleşileceği konusunda ortaya çıkan anlaşmazlık ile tamamen açılır. Ong Han’ın oğlu, durumun kendi aleyhinde geliştiğini görerek Temücin’i öldürme planları geliştirir. Ancak Ong Han’ın adamlarından iki kişinin gelip durumu Temücin’e haber vermeleri ile plan bozulur. İki taraf karşılaşır, Ong Han Toğrul ve oğlu yenilirler; Ong Han ölür, oğlu ise Tibet taraflarına kaçar. Bu arada tek başlı idare modeline karşı gelen dağınık grupların beyleri de başarısızlığa uğrar.

    Sonuçta 1206’da yapılan kurultayda artık o kendini Çinggis Han olarak ilan eder. Tek elden idare ve müthiş bir disiplin içinde oluşturduğu ordu ile de başarılı seferler yapar. Artık seçim ve güçsüzü terketmek geride kalmıştır; bu orduda herkes kendi birliğine bağlı kalmak zorundadır. Çinggis Han’ın ölümünden sonra, Moğollar onun kendi yerine geçmesini önerdiği Ögedey Kağan’ı bile iki yılda seçerler. Bundan sonraki kağanlar ve hanlar hep kurultaylarda seçilmeye devam eder. Bu işler bazen kanlı olarak yürüse de seçim işinden vazgeçilmez.

  • Beijing’de geleceğe yolculuk

    Beijing’de geleceğe yolculuk

    Altı yıl sonra gittiğim başkentte önemli değişiklikler olmuş. Bizim “nakit” dediğimiz paraya Çinliler artık “hazır para” veya “taze para” diyorlar. Başta taksiler olmak üzere birçok hizmette QR kodlar, “wechat”ler, “didi”ler gibi cep telefonu uygulamaları geçerli. Şehirdeki bisiklet “garajları”ndaki hazır bekleyen bisikletler de QR okutularak kiralanabiliyor.

    Beijing Üniversitesi Sosyal ve Beşeri Bilimler Enstitüsü’nün davetlisi olarak Haziran ayında Çin başkentine gittim. Söz konusu enstitü, kampüsün en merkezî yerindeki yeşillik alanın batısındaki avlulu yapılardan birinde bulunuyordu. Burası eskiden Tarih Bölümü idi. Şimdi yabancı araştırmacıların misafir edildiği bir alan haline getirilmiş. Üzerinde Orhun yazıtlarındaki gibi üstü ejderha altı kaplumbağa olan bir yazıtın bulunduğu bu yeşil alan ve etrafındaki avlulu evler, bu yıl 120. yıldönümünü kutlayacak olan üniversitenin tarihî yapılarından.

    Gelen misafirlerin Çin kültürünü tarihsel bir bağlamda yaşamaları için, bu üç tarihî yapıyı yabancılarla ilgili programlara tahsis etmişler. Benim bulunduğum binanın iç dekorasyonu da aynı şeklide en modern teknoloji ve sade mobilyalarla, ancak Çin kültürünü aksettirecek tablolar, hat eserleri ve kafesli pencere ve kapılarıyla iki dünyayı birleştiriyordu.

    Bu programdaki misafirler konferans ve seminerler veriyorlar. Konferanslar kamuya, seminerler sadece tarih bölümü lisansüstü öğrencilerine ve hocalara açık. Konferanslarda konuşmacı kürsüden konuşmuyor, büyükçe bir masanın etrafında toplanmış beş kadar tartışmacı ile berber oturuyor. Konferans bitince tartışmacılar sıra ile o konudaki düşüncelerini söylüyor veya sorular soruyorlar. Böylece dinleyici kitlesi için bir çerçeve de belirlemiş oluyorlar. Konuşmacı da kendini sonunda tartışmacılardan biri gibi görmeye başlıyor; böylelikle konuşmacı-dinleyici hiyerarşisi ortadan kalkmış oluyor. Konuşmalar bu şekilde yürütülünce çok da verimli oluyor. Daha önce de hiyerarşik olmayan konuşma ve tartışma ortamında hocaların da katıldığı seminerlere katılmıştım; ancak onlar daha spontane idi; burada ise ortam bu şekilde düzenlenmiş.

    Beni etkileyen özellikle okul dışındaki yaşam oldu. Daha önceleri de birkaç yılda bir gidiyor ve sanki bıraktığım yerden tekrar devam ediyordum. Bu defa altı yıl sonra gitmiş oldum ve her yerde değişikliklerle karşılaştım. Özellikle dikkati çeken husus, paranın geçmemesi idi. Bizim “nakit” dediğimize onlar artık “hazır para” veya “taze para” diyorlar. Bir kere dükkanların sayısı azalmış; bilmediğiniz bir malı görerek, elleyerek beğenme devri geride kalacağa benziyor veyahut o türlü hizmetler çok pahalı olacak gibi gözüküyor. Kısacası yiyecek vs. hariç az sayıdaki dükkanların birinden alışveriş yapmak isterseniz, size “ödemeyi nasıl yapacaksınız” diye soruyorlar: Doğrudan bankadan mı yoksa whatsapp’e benzeyen bir program olan “wechat”ten mi diye soruyorlar. Bizim durumumuzda “taze para” kullanılması gerekiyordu.

    Kısacası cep telefonu olmadan yaşamak neredeyse mümkün değil. Bütün alışverişleri QR kodu ile yapıyorsunuz. Google QR kodu için şöyle diyor: “Adını İngilizce ‘çabuk tepki’ kelimelerinin başharflerinden alır. Mobil cihazların kameralarından okutulabilen özel matriks barkod türüdür”.

    Bizde de bazı banka ATM’lerinde QR kodu ile para çekebilirsiniz diyorlar. Durum bu olunca bir yerden bir yere gitmek için taksi bulmakta da zorluk çekiyorsunuz. Taksiler QR kodu ile Uber’den daha mükemmel olan “Didi” ile çağrılıyor. “Didi”niz yoksa yollarda epey beklemek zorunda kalıyorsunuz.

    Haziran’ın ikinci yarısında Pekin epey sıcak, 39-41 derecelerde idi. Bir de buna hava kirliliği eklenince, sıcak havada taksi işi de bayağı problemli olduğu için, tarih bölümü doktora öğrencileri kendi “Didi”leri ile çağırdıkları taksi ile beni gelip alıyor, sonra da bırakıyorlardı. Kısacası bütün bunlar bana biraz “geleceğe yolculuk” gibi geldiği için beni hem eğlendirdi hem düşündürdü.

    Öte yandan Beijing’de herkes taksiye binmiyor. Ancak otobüsler iki ay önce QR koda geçmişler ama hâlâ kart kullanılabiliyormuş. Genellikle herkes bir yerden bir yere sarı renkli kamusal bisikletlerle gidiyor. Etraftaki bisiklet “garajları”ndaki hazır bekleyen bisikletleri QR okutarak kiralıyorsunuz ve sonra da istediğiniz “garaja” bırakıyorsunuz.

    Kısacası QR kodu hayatınızı düzenliyor. Benim gibi ileri yaşta birisi için bu geleceğe yolculuk hayli ilginç ve eğlenceli oldu.

  • Ezber bozan göçebe halklar

    Ezber bozan göçebe halklar

    UNESCO’nun 1992 Taklamakan-Moğolistan seferinden sonra özellikle Orhun Yazıtları’nı görerek ve “bunlara ilkel denemez” diyerek bir göçebe enstitüsü (International Institut for the Study of Nomadic Civilizations) açmasıyla durum yeni bir bakış açısıyla ele alınır oldu. Kültür ve medeniyetlerin kökeni, artık tek odak noktalı olarak ele alınmıyor.

    Cemil Meriç medeniyeti “oradan oraya gezen bir gelin”e benzetmişti. Bu gelin Mısır’dan çıkıp salına salına Yunanistan’a oradan da Avrupa’ya medeniyet getiriyordu. Güzel bir benzetme idi. Ancak burada dikkati çekmek istediğim husus, gelinler değil gelin.

    19. yüzyılda köken bilgisi araştırmaları çok revaçta idi. Kısacası herhangi bir kültürel ögenin nereden çıktığı ve nerelere yayıldığı önemli bir uğraş konusu idi. Doğal olarak o dönemde Avrupa, medeniyetin çıktığı yer olarak görülüyor ve Batı medeniyetinin oradan dünyaya yayılması izleniyordu. Bu yayılma konusu “diffuzionist” yani yayılmacı görüşlerin önem kazanmasına sebebiyet vermişti. Bütün bu görüşler ayrıca basamaklar şeklinde kendini gösteriyor ve evrim teorisinde olduğu gibi gittikçe yükselen basamaklarla düz bir çizgide ilerliyordu.

    1970’li yılların başında bu konularla ilk defa ilgilendiğim zaman, kültür ve medeniyetin gelişiminin başlangıç noktasının neolitik devrim olduğunu ve ancak ondan sonra yerleşik hayata ve yazıya yani medeniyete geçildiğini öğrenmiştim. Carr’ın Tarih Nedir? kitabı bunu en yetkin ağızdan anlatıyordu. Tabii o yıllarda yaygın olan ve heyecan uyandıran marksist teori de bu basamakları benimsemişti. Ancak benim gibi Türkler ve Moğollar gibi konar-göçer halklarla uğraşan biri için, tarihleriyle ilgilendiğim halkların sözkonusu evrim basamaklarında yer bulamamaları meseleyi anlaşılır kılmıyordu. Erken dönemlerde zaman zaman yerleşik hayata geçenler olmuşsa da, ağırlıklı olarak yerleşik hayat içinde yer almaları 2. binin başlarından itibaren  görülmekte idi. Bu durumda büyük devletler ve imparatorluklar kurmuş olan bu halklar neolitik devrimi yaşamamış ilkel toplum seviyesinde kalıyorlardı. Hatta o dönemin Sovyet yazarları Kazak ve Özbeklerin ancak 15-16.yüzyıldan sonra bir tarihi olabileceğini belirtmekte beis görmüyorlardı.

    Karl Marx’ın “Asya tipi üretim tarzı” da tarımla uğraşanlar ile ilgili olduğu için Asya göçebelerinin gelişimini açıklamıyordu. Sanki Asya kıtası bir simitti. Doğu’da Çin Batı’da İran bu basamaklardan başarı ile geçmişti ama, göçebeler tam simitin ortası gibi teoriler içinde boşlukta kalmışlardı. 1960’lı yıllarda Macaristan’da ve Özbekistan’da bu eksikliği gidermek için yeni görüşler ileri sürülmüştü; ancak orada da mesele üretim aracının hayvan mı, toprak mı olduğu konusunda düğümlenmişti. Şimdi adı artık pek bilinmeyen Katerina Vidroviç, o sıralarda uzun mesafe ticaretinden elde edilen artı ürün sayesinde bir Afrika üretim tarzından bahsetmeye başlamıştı. Bizim bugün İpek Yolu dediğimiz yollara ticaret açısından bakınca Vidroviç’in görüşü ilginç gözüküyordu ama, ama o da hayvancılık üretimini gözardı ediyordu.

    İşte tam bu sıralarda  5 milyon yıl önce yaşamış Lucy adı verilen kadın üzerindeki tartışmalar ilk insanın nereden geldiği ile ilgili görüşlere de bir Afrika boyutu getirmişti. Bütün bu tartışmalara Harvard’lı paleantolojist Stephen Jay Gould “evrim basamak şeklinde değil de çalılar gibi aynı anda farklı yerlerde olmuştur” diyerek, bu tek merkezli görüşlere karşı çıkmıştı. Böylece ilk göçebelerin kökeni meselesi de yeni bir boyut kazanıyordu. UNESCO’nun 1992 Taklamakan-Moğolistan seferinden sonra özellikle Orhun Yazıtları’nı görerek ve “bunlara ilkel denemez” diyerek bir göçebe enstitüsü (International Institut for the Study of Nomadic Civilizations) açmasıyla durum yeni bir bakışaçısıyla ele alınır oldu. Bu arada zaten ilk göçebeliklerin yerleşme ve neolitik öncesi değil de yerleşildikten sonra ortaya çıkan bir ihtisaslaşma olduğu konusunda da görüşler ortaya atılmıştı.

    Göçebeler konusu artık belli ivme kazanmıştır ama, çizgisel değişim fikirleri birçok alanda ve hatta okul kitaplarında halen devam etmektedir.

    Bu konu üzerinde üzerinde düşünürken baktım da, Batı dünyasında Çin tarihini de bu türlü çizgisel bir gelişme içinde öğrenmişiz. Daha sonra K. C. Chang’ın “arkeolojik verilere dayanarak gelişme çizgisel değil zamanla örtüşen bir döngü içinde olmuştur” görüşü yaygınlık kazandığı gibi, Çin uygarlığının tek bir noktadan etrafa yayıldığı görüşleri de unutuldu. Arkeolojik kazılar birden fazla yerden sözettikleri gibi, Çin mitolojisine de bakınca orada bu çeşitliliği görmekteyiz. Herhalde Yakındoğu dinlerinin tek tanrılı odak noktasından uzak olan Çinliler için bu normaldi; ama biz daha 60-70’li yıllarda bile tek odak noktası görmek istemiştik. Şimdiki çokkültürlü dünyayı artık bu görüşler tatmin etmemektedir. Onun için de Cemil Meriç adına, “gelini gelinler yapmakta yarar var” diye düşünürüm.

  • Tarihçilerin bakış açısı değişince

    Tarihçilerin bakış açısı değişince

    Yaşarken yazılan tarihlerde kesin emirler veren Çinggis Han, yüzyıllar sonra yazılan tarihlerde ise fethettiği halklardan kendine hatun olarak aldığı kadınlar için özür diler bir konumdadır. Bu farklılıklar, tarihçilerin okuyucu ve dinleyicilerin sesini duyarak yazmış olduklarına güzel bir örnektir.

    Moğollar kendileri için yeni bir din olan Budizme intisap ettikten sonra, yazdıkları tarih Çinggis Han’ın Hindistan-Tibet sınırındaki Cambudib ülkesinde doğması ile başlar ve özellikler toplumsal cinsiyet rolleri açısından farklılık gösterir. Türkler de efsanevi Oğuz Han’ın İslâmiyet’i kabul etmesini tarih yazımı için başlangıç noktası olarak almışlardı.

    Oğuz Kağan destanının Türklerin tarih yazımında toplumsal cinsiyet rollerini yönlendirip yönlendirmemiş olduğu henüz araştırılmış bir konu değildir. Aşağıda Moğol tarih yazımından vereceğim örnekler belki bu konuya ışık tutar.

    Çinggis Han daha dokuz yaşında iken babası tarafında gelecekteki kayın pederi Dey Seçen’in obasına güvey hizmetinde bulunması için bırakıldıktan bir müddet sonra, nihayet nişanlısı Börte ile evlenir. Börte tarihe Çinggis Han’ın dört oğlu Cöçi, Çağaday, Ögedey ve Tolui’nun annesi olarak adını yazdıracak; Çinggis Han’ın gençlik ve mücadele yıllarında ona en zor kararlarda yol gösterebilecek kadar dirayet sahibi olduğunu kanıtlayacaktır.

    Genç Temücin’in 1206’da Çinggis Han unvanını almasından sonra Börte’nin daha geri planda yer aldığı görülür. Çinggis Han Tatarları yendikten sonra Yeke Çeren’in kızı Yesügen hatunu “kendine” alır. Ancak bu hatun savaş sırasında kaybolan ablası için “ablam Yesüi benden daha üstün meziyetlere sahip ve bir han için daha muvafıktır. O bundan biraz önce evlenmişti. Bu karışıklık esnasında kimbilir nerede kaldı” der. Bunun üzerine Yesüi’yi buldururlar ve Çinggis Han onun tasvir edildiği gibi güzel olduğunu görünce, onu “kendisine alarak” şerefli mevkie oturtur (Gizli Tarih, s.155-156).   

    Merkitleri yendikten sonra ise onların ileri gelenlerden biri Kulan adındaki kızını Çinggis Han’a takdim etmek için yola çıkar. Ancak Ba’arin beyi Nayaa “şimdi yola çıkarsanız askerler size rahat vermez” diyerek onları üç gün alıkoyar. Çinggis Han ise Nayaa Noyan’a çok kızınca Kulan Hatun “Eğer biz Nayaa’dan başka askerlere rastlamış olsaydık, tehlikeli duruma düşmüş olabilirdik [….] Ey Hanım! Benim de Tanrı’nın inayetiyle anam ve babam tarafından dünyaya getirildiğim gibi inceden inceye muayene edilmeme müsaade et” deyince, Çinggis Han “aynı gün esaslı bir muayene yaptırdı ve neticede sözlerinin doğruluğu anlaşılınca onu sevgisiyle taltif etti (s. 197)”. Bütün bu olaylara Börte’nin tepkisi ne olmuştur? 13. yüzyılda yazılan Moğolların Gizli Tarihi bu konuda bize bilgi vermez.  

    Ancak bu olaylardan 450 yıl sonra Budist bir prens tarafında yazılan Mücevher Kıymetinde Tarih adlı eserde olay farklı anlatılır. Burada Çinggis Han “Daha hiçbir başarı elde etmediğim zamanda tanıştığım hatunum Börte beni evde beklerken, onun karşısına geçip kendime Kulan’ı aldım demek zor. Etrafta başkaları varken karşılıklı tatsız sözler söylemek ve kavga etmek utanç verici. Onun için sizlerden biri önden gitsin ve Börte Hatun’a durumu anlatın” der. Daha sonra içeri girince de Börte’nin önünde eğilerek saygıyla “Hatunum Börte uzaktaki halkları kendime bağlayabilmek için Kulan’ı kendime hatun yaptım” açıklamasını yapar.

    “Hatun Börte’nin istekleri dikkate alınıyor mu?” diye başlayan diğer bir pasajda ise Börte şöyle der: “Hanımız gerçekten çok güçlü, Efendimiz gerçekten yoldaşlarını (nökerlerini) ve dostlarını iyi tanıyor. Gölün kamışlığı içinde ördekler çok ama efendimiz parmakları acıyıncaya kadar ok atmasını bilir. Bütün bu halklarda sayısız kız ve kadın var; bunların arasında hangilerinin bahtlı olduğunu da efendimiz bilir. ‘Kadınlar ger denilen çadır evi kendi başlarına taşısın. At kendi eyerini kendi bağlasın’ demişler. Sağlık olsun! Efendimiz kağanın otağının altın kemeri güçlü olsun! Bir kadın nedir ki?”.

    Bu pasaj 13. yüzyıl tarihçisinin suskun bıraktığı Börte’yi ve hissiyatını 17. yüzyılda karşımıza çıkarmaktadır. Şiir formatında- ifade edilen Börte’nin bu “yarlıklar”ı, John Krueger tarafından yayımlanmıştı. İki tarih arasındaki bu fark nereden geliyor derseniz, Moğol toplumu değişmiştir. Artık kadınlar fetihler peşinden koşan asker ve kumandanların gölgesinde kalan varlıklar değil de, kendi hissiyatlarını dile getirebilen insanlardır. Üstelik erkek bir yazarın kaleminden.