Yazar: İsenbike Togan

  • Kim ‘dışlayıcı’, kim ‘içerici’?

    Kim ‘dışlayıcı’, kim ‘içerici’?

    Tarihte daha homojen yapıya sahip yerleşik toplumların daha dışlayıcı; farklı kökenli göçebelerden meydan gelen toplumların ise “içerici” olduklarını görürüz. İç Asya’da evlatlık müessesesi, göçler, seferler ve fetihlerle yerleşilen yeni ülkelerin yerli ahalisi ile hısımlık bağları kuran bu topluluklar yerlilere karşı dışlayıcı olmamış, onlara kendi içinde yer vermiştir. Halbuki Avrupalıların deniz aşırı kolonilerdeki tutumu farklı olmuştur.

    Yıllarca önce idi. Sudan’daydım. Sadece Türk-Moğol göçebeleri diye değil, genel olarak göçebeliği ele alan antropolojik teorilerle ilgileniyordum. ABD’de göçebeler nasıl ele alınıyor diye merak ederek birkaç okul kitabına bakmıştım. Tabii Türk ve Moğollardan bahis yoktu. Hazreti Muhammed okuma-yazma bilmeyen bir deve sürücüsü, Çinggis Han da gene okuma- yazma bilmeyen bir savaşçı olarak tanıtılıyordu.

    Göçebelik, Bedevi Araplar çerçevesinde ele alınıyor, onların çok misafirperver oldukları belirtiliyor, ıssız bucaksız çölde insan yüzü görmeyen bu göçebelerin biriyle karşılaşınca çok sevindikleri anlatılıyordu. İnsanların yapacak bir işleri olmayınca “misafirperverlik göstererek” vakit geçirdikleri hiç aklıma gelmemişti. Aslında “misafir” arapça yolcu, “perver” ise Farsça “besleyen, geliştiren” anlamında idi ve bunların arkasına Türkçe –lik ekleyerek, misafirperverlik demiştik.

    Biz genellikle misafirperverliği “insanlık” kavramının bir parçası olarak görürüz. Hatta Dede Korkut’ta evin direği olarak görülen makbul kadın tipini temsil edenin erdemi misafirperverlikle ölçülür: “Yazıdan yabandan bir yolcu gelse, kocası evde olmasa, bu kadın onu yedirir içirir, ağırlar, azizler, gönderir”.

    Buradaki durum tamamen dış dünyaya açık olan bir toplum görüşüdür. Bugün biz kendi misafirperverliğimiz ile çok övünürüz ama, Dede Korkut’taki gibi “yazıdan, yabandan” gelenleri evimize alıp yedirmeyiz. Ancak evimize almasak da Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri vatanımızda misafir ettiğimiz sayısız vatandaşımız durumu belirler. Çevremizde benim kendi ailem gibi bu misafirperverlikten yararlanmış birçok  kişiyi tanırız. Türkiye’de doğup büyüdüğüm için bu durumu doğal karşılardım. 1991’in Ağustos ayı idi. İpek Yolu ile Semerkant’ta bulunuyorduk. Gezimizin Özbekistan’daki başkanı arkeolog Ahmedali Askarov, anneannemin Kırım Tatarlarından olması dolayısıyla beni Kırımlı olarak tanıttı ve Semerkant Kırım cemaatinin başkanı olan bir kadına takdim edildim. Bu hanım petrol (neft) mühendisi imiş. Bana “Biz Kırım’a dönmek istiyoruz (o sıralarda Özbekistan da Kırım da SSCB içinde idi). Siz de dönmeyi düşünüyor musunuz?” diye sormuştu. Ben de “Türkiye’ye gelenler geri dönmeyi pek düşünmezler” demiştim. O hanım ise “Biz vatan diye dönmek istiyoruz. Ben petrol mühendisiyim, ama biliyorsunuz Kırım’da petrol yok” demişti. Her ne kadar etkilensem de Türkiye hakkındaki izlenim ve duygularımda bir  değişiklik olmamıştı.

    Durumu doğal görmeye devam etmiştim.

    Son yıllarda Avrupa ve ABD’de mültecilere karşı gelişen politikalar çerçevesinde, neden kimi toplumların yabancılara karşı kapalı, kimilerinin ise açık olduğu sorusu insanın aklını kurcalıyor. Genellikle göçmenler ve göçmen kültürü üzerine kurulmuş olan ABD’de, Avrupa’da pek görülmeyen bir şekilde yabancılara yer verilirdi. Ancak bugün ABD de duvarları ve göçmen karştı politikalarıyla öne çıkıyor.

    Tarihe baktığımız zaman daha homojen yapıya sahip yerleşik toplumların daha dışlayıcı; farklı kökenli göçebelerden meydan gelen ordulara mensup kişilerin ise daha “içerici” olduklarını görürüz. Bir taraftan İç Asya göçebelerinde mevcut olan evlatlık müessesesi, diğer taraftan göçler, seferler ve fetihlerle yerleşilen yeni ülkelerin yerli ahalisi ile sıhriyet (hısımlık) bağları kuran bu topluluklar; yabancı olarak girdikleri bu ülkelerin yerlilerine karşı dışlayıcı olmamış, onlara kendi içinde yer vermiştir. Halbuki Avrupalıların deniz aşırı kolonilerdeki tutumu farklı olmuştur. Amerika’da durumun değişik olması, Daron Acemoğlu ve James A. Robinson’un Ulusların Düşüşü adlı çok yankı uyandıran kitaplarında “kapsayıcılık ve çoğulculuk” çerçevesinde ele alınmaktadır. Bugünkü İç Asya çalışmalarının önderlerinden Nicola Di Cosmo, İç Asya göçebe imparatorluklarının başarısında etnik, dil hatta din açısından ayırım yapmamanın ve kurumlardaki kapsayıcılığın oynadığı rolün daha iyi incelenmesi gerektiğini belirtmektedir (2015).

    Bizde de bu konuda bilimsel ve kapsamlı çalışmalara başlanması için zaman geç değildir.

  • Kız Kulesi’sinde ‘korunan’ kadın

    Kız Kulesi’sinde ‘korunan’ kadın

    Bugün geniş bir coğrafyada görülen “Kız Kulesi” motifi, hep kızları-kadınları koruma kaygısı çerçevesinde ve daha çok “oturak” yani yerleşik toplumlarda görülür. Aslında kadınlar ve kızlar, vahşi-zehirli hayvanlardan değil, diğer erkeklerden korunmaktadır. Göçebe halkların (Türk-Moğol) destanlarında ise kadınlara güç verilmiştir; onlar zayıf- naif-korunması gereken varlıklar olarak görülmezler.

    Bizim için efsane ve destanın farkı, birinin gerçeküstü kişileri ve onlara bağlı olayları, diğerinin ise gerçekten olmuş olayları duygusal algılanış biçimleri içinde yansıtmasıdır. Kazak ve Kırgızlar arasında dolaşan W. Radloff, bu düşünceyi “destani şiirlerde tabiatüstü olaylar, korkunç bir masal dünyası tasvir edilmez, tersine ozan kendi duygularını, hayatını ve topluluğunun üyesi olan her ferdin eğilim ve hayallerini terennüm eder” diye ifade etmiştir. 

    Erken devir efsane ve destanlarına kadın tarihi açısından, kadın-erkek rollerinin toplumda algılanma biçimleri açısından bakınca, orada gerçeküstü ve gerçek ayrımının çok anlamlı olmadığı görülür. Öncelikle “İslâmiyet öncesinde kadının özgür olduğu düşüncesi” irdelenmek zorundadır; sanırım bu görüş kadınların at üstünde ve hareket halinde olmalarından kaynaklanır.

    Öte yandan kadın-erkek eşitliği meselesi, Orhun yazıtlarında İlteriş Kağan ile eşi İl Bilge Hatun’un beraberce anılması veya Muhammed Harzemşah’ın annesi Terken Hatun’un siyasette etkin olması gibi bireysel hadiseleri genelleştirmemiz ile ilgilidir. Bahaeddin Ögel’in Türk Mitolojisi kitabının 2. cildinde, sayıları 30’u bulan destan motifleri içinde kadının yer almadığını görürüz.

    Aslında “yaygın olarak bilinen destanlarda kadınlar görülmez” diyemeyiz; ancak onlar özel bir konumda ele alınırlar: Kadın ya korunur ya da anne-eş konumundadır; adları yoktur. Koruma meselesi de ilginçtir; kimi zaman korunan kızlar taştan bir kalede, kulede korunarak saklanır ama sonunda bütün gayret boşa çıkar. Yabancı bir varlık gelir ve kızı öldürür. Bu yabancı, genellikle çeşitli yerlerde saklanmış yılan şeklindedir ve iyi bildiğimiz “Kız Kulesi” motifini oluşturur. Bugün Tarım Havzası’ndaki Kuça şehri yakınlarındaki Mingöy (Bin Ev) harabelerinden İstanbul’a kadar geniş bir coğrafyada görülen “Kız Kulesi” motifi, hep kızları-kadınları koruma duygusu ve kaygısı çerçevesinde ve daha çok “oturak” yani yerleşik toplumlarda görülür.  

    Koruma içgüdüsü yalnız destanlarda değil tarihî kaynaklarda da vardır. Ancak yılan motifinden de anlaşıldığı gibi, korumanın olduğu yerde tehlike de bulunmaktadır. Aslında kadın ve kız vahşi-zehirli hayvanlardan değil, diğer erkeklerden korunmaktadır. Bu bakışaçısı da kızları-kadınları güçsüz gören bir anlayıştan kaynaklanır.

    Göçebe halklar ise devamlı hareket halinde oldukları için, bu türlü kaleler-kulelerin onların kültüründe pek yeri yoktur. Ayrıca çok sert doğa koşulları içinde yaşayan göçebeler, korumaya-korunmaya nereden başlayacaklardır? Çevreleri zaten çeşit çeşit tehlike ile doludur. Onun için onların destanlarında bu güç şartlarla başa çıkabilecek nitelikte güçlü kadınlar görülür. Göçebe halkların (Türk-Moğol) destanlarında kadınlara güç verilmiştir; onlar zayıf-naif-korunması gereken varlıklar olarak görülmezler.

    Bugün İstanbul’da İDO gemilerinin birinin adı olan “Erke”, doğu Türkçelerinde “güç” anlamındadır. “Erkelenme-şımarma”, “erkem-şımarttığım” anlamındadır. Bizde daha çok çocuk ve kadınlar için uygun görülen şımarık kelimesi; haddini aşan, olması gerekenden daha güçlü davranan anlamındaki beğenilmeyen bir davranış biçimi için kullanılır. Kadınların, kızların utangaç, pasif, itaatkar ve dolayısıyla korunması gereken varlıklar konumunda olmaları beğenilir. Halbuki kızlar-kadınlar, ancak kendilerini “erke” sahibi ve kendi kararlarını verecek güçte insanlar olarak yetiştiren anne-babalar ile onları kabul eden ve saygı duyan bir toplumun erkekleri arasında yer alabildikleri zaman bu korunma durumundan çıkarlar.

    Bazen “erkek egemen” veya erkeğe değer veren toplum anlayışının Moğollardan geldiği görüşü ileri sürülürse de mesele o coğrafyada değil, bu coğrafyadadır.

  • ‘Cuçi Han’ın ismi ve kaderi

    ‘Cuçi Han’ın ismi ve kaderi

    Çinggis Han’ın en büyük oğlu “Cuçi”, Altın Orda devletinin kurucusu olmasına rağmen kaynaklarda adı pek az geçen bir hükümdardır. Tarihte, “dokunulmazlıkları” olduğu düşünülen birinci el kaynakları yazanların, olayları siyasi iradelerin gölgesinde veya emrinde yazmış olduklarını unutmamak gerekir. 

    Birden fazla çocuğu olan ailelerde, büyüklere “sen ağabeysin, sen ablasın” diyerek söz hakkı, küçüklere de şımarma hakkı verilir. Ortancalar arada kaynar. Ama anlaşılan bu her zaman tarihte böyle olmamıştır. Örneğin Çinggis Han’ın iki ortanca oğlu ile ilgili, Çağatay ve Oktay (Ögedey) adlarını iyi biliriz. Herhalde anne-babalar bu isimleri çocuklara verirken Çinggis Han’ı düşünmezler; sanki bu iki ortanca evladın ismi diğer kardeşlerinkilere göre kulağa daha hoş gelir. 

    Bütün bu evlatlar arasında adı en az duyulan, “Cuçi” olarak bilinen en büyük oğuldur. Bu oğulun annesinin Merkitler tarafından kaçırılmış olması dolayısıyla, babasının bir Merkit olabileceği kaynaklara yansımıştır. Reşideddin de bu adı kibarca “Moğolca konuk, misafir anlamına gelir” diye ile açıklamıştır (Reşideddin’in açıklamaları uzun süre gerçek gibi kabul edilmişti). 

    Ancak aynı dönemlerde “Cuçi” adını taşıyan başkaları da vardır. Onların anneleri hakkında benzer kaçırılma hikâyeleri yoktur. Varislerinin hükümdar olduğu Altın Orda devletinin büyük bir alanı kapsamasında Cuçi Han’ın büyük rolü vardır ama, o dönem kaynaklarında adı seyrek olarak geçer, faaliyetleri azımsanır. Herkes sefer ve fetihlerle meşgulken o hep çok uzaklardadır. Erken yaşta, babasından önce ölmesi de onun bu uzak konumunu kuvvetlendirir. 

    Altın Orda olarak bilinen bu ulusun babası “Cuçi Han”ın bu kadar arka planda kalması modern tarihçilerin dikkatini çekmeye başlayınca, ilginç çözümlemeler ortaya çıkmıştır. Bu konuda Orta Asya olaylarına güneyden, Hint tarafından bakan Minhac Cüzcani’nin eserinde “Cuçi”den “Tüşi” diye sözedilmesi bir başlangıç oluşturmuş ve “Tüşi” diye yazılan adın “Töşi” de okunabileceği ileri sürülmüştür. Sonuçta “Çinggis Han’ın en büyük oğlunun Türkçe adı” diye incelemeler yapılmış ve hatta Ankaralıların tatlıya “datlı” demeleri gibi “Töşi”nin de “Döşü” olabileceği düşünülmüştür. Hani sevdiklerimizden “canım-ciğerim” diye söz ederiz ya; burada da en büyük oğulun Çinggis Hanın “döşü” olduğu kanısına varılmıştır. Bu nedenlerle bir süredir bu ad artık “Cöçi” şeklinde yer almaya başlamıştır. 

    “Cöçi” ile ilgili hikayelerin gerçek gibi kabul edilmesinde, en birincil kaynak olarak gördüğümüz Moğolların Gizli Tarihi’nde Çağatay’ın ağabeyinden “Merkit dölü” diye bahsetmesi de “gerçekleri” perçinleyici bir rol oynamıştır. Babalarının da bulunduğu bir mecliste, gelecekte kimin başa geçeceği konusu konuşulmakta idi. 

    Öte yandan yine bir süredir, bizim Çinggis Han ve Moğol İmparatorluğu’nun kuruluş ve yükselme devirleri için başvurduğumuz kaynakların çoğunun tarafsız bir şekilde kaleme alınmadığı konusu gündemdedir. En önemli kaynak olarak gördüğümüz eserler -Reşideddin’in Camiüttevarih’i de dahil olmak üzere- çoğunlukla en küçük kardeş Toluy Han evladından olan Kubilay Han, Gazan ve Ölceytü Han devirlerinde yazılmıştı. Yapılan inceleme ve karşılaştırmalar sonucu, Toluy evladının tarih kitaplarına geçen bilgileri kendi menfaatlerine yönlendirmiş oldukları anlaşılmıştır. Şimdiye kadar Ögedey Han döneminde yazıldığı düşünülen Gizli Tarih bu akımın dışında kalıyordu. Ancak yakın zamanda Christopher Atwood, Gizli Tarih’in de bunlardan farklı olmadığını gösteren ve eserin yazılışını Toluy oğlu Möngke Han (1251-1259) zamanına kaydıran bir makale yayınladı. 

    Günümüzde bilgi kaynaklarının karşılaştırılıp incelenmesi ayrı bir önem taşımaktadır. Ancak “dokunulmazlıkları” olduğu düşünülen birinci el kaynakları yazanların da olayları siyasi iradelerin gölgesinde veya emrinde yazmış olduklarını unutmamak gerekir. O açıdan eserleri kimin ne zaman, nerede yazdığı önem taşıdığı gibi; bunların kimin zamanında ve gelecekte nasıl algılanması gerektiği çerçevesinde yazılmış olduğu da dikkate alınmalıdır. 

  • ‘Heştek’ deyip tarihe dönmek

    ‘Heştek’ deyip tarihe dönmek

    Günümüzde yaygın olarak sosyal medyada kullanılan ve dergimizin adının başında da yer alan “#” işareti, 2007’den bu yana bilişim teknolojisinde veri aktarma işleri ile ilgili kullanılıyor. “Heştek” kelimesi ise bununla sınırlı değil. Gerek Evliya Çelebi’de gerekse diğer Kırım ve Osmanlı kaynaklarında Başkurtlar için kullanılmıştır.

     Dergimizin adı #tarih diye yazılır, “heştek tarih” diye okunur. Heştek baştaki işaretin adı; günümüzde sosyal medyada özellikle twitter mesajlarında konu belirlemek için kullanılıyor. Ben bu işareti müzik notalarını yarım ton tizleştirmeye yarayan “diyez işareti” olarak biliyordum. İnternette de diyez işareti diye bakarsanız (#) simgesini görmek mümkün. 

    Aslında “hash” ve “tag” sözcüklerinden meydana gelen kelimenin ikinci yarısını bilmek kolay: “tag” etiket anlamına gelir. Kelimenin ilk yarısı “hash” ise daha çok bir kıyılmış patates yemeği için kullanılır. Burada “hash” aslında, ufak ufak doğrama, kıyma ve sonra da karıştırma hareketlerini belirler. Bu anlamıyla (#) işareti ve “hashtag” sözcüğü bilişim teknolojisinde veri aktarma işleri ile ilgili kullanılmaya başlanmış (2007). Bu gelişmede bu işaretin tarihsel olarak numara kavramı için kullanılmasının da etkisi var. 

    Bugün 2010 Office programındaki “ekle” (insert) komutunun altında (#) işareti de numara demektir. Ancak internete girip Türkçe “hash” veya “hashtag, heştek” diye arayınca sadece twitter’daki kullanımları açıklanıyor. Günümüz Türkçesinde sözcük daha çok İngilizce şekliyle “hashtag” olarak kullanılıyor, ancak kelimenin arkasından parantez içinde (heştek) diye de yazılıyor. 

    Öte yandan telefonlarımızdaki (#) işaretine kare tuşu diyoruz. Kısacası gündem hızla değiştiği gibi, sözcükler de tarihsel anlamlarını yitirip salt sanal veya teknolojik ortamdaki anlamlarıyla ve birbirleriyle bağlantısız olarak öğreniliyor. Bu açıdan sanal ortam, insana altı boş ve tarihi olmayan terminolojileri düşünmeden kullandırtıyor. Dergimizin adının #tarih olması ise nüktedan bir şekilde bu eksikliği kapatmış oluyor. 

    Heştek kelimesi öte yandan sırf bu işaretle sınırlı değildir. Bizim Evliya Çelebi de Heşdek/Heşteklerden sözeder. Onun bahsettiği Heştekler, Ebülgazi Bahadır Han’ın “İstek” diye de bahsettiği Başkurtlardır. 13. yüzyılda Karakurum’a kadar giden Plano Carpini ve W. Rubruck, Başkurtların bulundukları Ural Dağları’nın güneyi ve güneybatısının Büyük Hungaria’nın bir parçası olduğunu zannetmişler. 

    Başkurtların kendilerine komşu Macarlarla karıştırılması anlaşılır bir durumdur. Ancak bazen bir ülke veya millet içeriden ve dışarıdan farklı olarak adlandırılır. Örneğin bizim “Aldı Nemçe bizim nazlı Budin’i” ağıtındaki “nemçe”, Rusların Almanca konuşanlar için kullandığı bir terimdir. Dilsiz anlamındaki “nemetz”, Rusça konuşamadıkları için Avusturyalılara verilen isimdir. Türkçeye “nemçe” olarak giren bu isim, halen Sudan Arapçasında “nemse” şeklinde Avusturya için kullanılmaktadır. 

    Bugün bizim Arnavutluk dediğimiz ülkenin adı Batı dillerinde Albania’dır; Arnavutlar ise kendileri için Şkiperi veya Şkiperia (Kartallar Ülkesi) adını kullanmaktadırlar. Benzer bir durum Başkurtlar için de söz konusudur. Onlar kendileri için çok eskiden beri Başkurt adını kullanmışlardır ancak dışarıdan farklı farklı algılanmışlardır. Evliya Çelebi’nin kullandığı Heşdek ise gene bir komşuları olan Ostiak’lardan gelmektedir. Bir Fin kavmi olan Ostiakların adı, Kırım ve Osmanlı kaynaklarında Başkurtlar için kullanılmıştır. Yakında İş Bankası Kültür yayınlarından (İşkültür) yayınlanacak olan Zeki Velidi Togan’ın Başkurtların Tarihi adlı eserinde bu ilişkiler ayrıntılı bir şekilde ele alınmaktadır. 

    Tarihte ve bugün kalabalık bir nüfusa sahip olmayan Başkurt halkı, erken dönem İslâm kaynaklarında ise Heştek adıyla değil de kendi adlarıyla ele alınır. Onlardan bu kadar çok bahsedilmesinin sebebi, bugünden de bildiğimiz yeraltı madenleri, kıymetli taşlar ve tilki, kunduz gibi derileri Hazar sahillerine ve güneydeki İslâm dünyasına gönderebilmiş olmalarıdır. Kısacası, ucu Anadolu’ya da uzanan kuzey-güney ticaret yolu üzerinde varlık gösterdikleri zaman İslâm kaynaklarında Başkurt olarak görülürler. Çinggisli Altın Orda Devleti’nin bu yol üzerinde hakimiyet kurmasından sonra ise bu bağlantı kopmuştur. Sonucunda Osmanlılar ve Evliya Çelebi onları güney ile değil de kuzey bağlantıları çerçevesinde tanımışlar ve Heştek diye bilmişlerdir. 

    Günümüzdeki “heştek” tabiri ise bize anlık mesajlar iletmekte ve tarih hakkında pek düşündürmemektedir. Her anın bir anı olduğunu düşünürsek, hayat ve tarih de bu anların, anıların toplamı değil midir? 

  • Yol deyip ‘geçmemek’ lazım

    Yol deyip ‘geçmemek’ lazım

    Okul kitaplarında Çinggis Han ve devletinden bahsederken Çinggis Han’ın Harzemşahlar’a gönderdiği elçilerin öldürülmesi üzerine Batı seferine çıktığından bahsedilir. Ancak yazılmayan husus, bu hadiseden önce Çinggis Han’ın Harzemşah’a barış teklifi yapmış olduğu ve tüccarların geliş-gidişlerini kolaylaştırmak için yolların emniyetli olmasının öneminden söz ettiğidir.

     Biz yolları pek severiz; olumluyu da olumsuzu da “doğru yol”, “yolunu bulmak”, “yolsuzluk”, “yoldan çıkmak” örneklerinde görülebileceği gibi yol sözcüğü ile ifade ederiz. Bizim için yol değerlidir; evlerimizin yola bakan tarafları daha pahalıdır; insanlar bugün bile yoldan gelen geçenlere bakmak isterler. 

    Yeni bir yol yapılınca bu otoyol bile olsa, hemen yolun iki tarafına büyük büyük işyerleri yapılır. Hatta bundan altı sene önceki bir haberde (Hürriyet, 4.10.2013) “Kilitlenen TEM civarına 35 bin yeni konut, 100 bin nüfus daha geliyor. Her yer konut, her yer trafik” başlıklı bir haber vardı. Yol geldi mi, oraya insanlar gelir ve daha çok işyeri açılır. Halbuki bazı memleketlerde “yol her türlü insanı getirir” diye, bazı ufak yerleşim yerlerinde oturanlar yolun kendi bölgelerinden geçmesini istemez. Mesela ABD’de benzin istasyonu, lokanta gibi zaruri ihtiyaçları giderecek mekanların dışında, otoyolların iki tarafının da bomboş olduğu görülür; insanlar gürültüden kaçarlar. 

    Bizim için ise yol berekettir, sanki geleceğe açılan bir kapı gibidir. Siyasetçilerimiz de yaptıkları yollarla övünürler, hatta “yol medeniyettir” şeklinde görüşler de ileri sürerler. Bizim ülkemizde altyapı eksikliklerinden dolayı, gerçekten de yol gelen yere elektrik, su ve diğer ihtiyaçlar da gelir. Yolu olmayan veya yolları kapanan köylerin okul düzeni de yoktur. Bu, bugün için böyledir. Geçmişe bakacak olursak, yollardan derviş, tüccar ve orduların geçtiğini görürüz. Bugün biz tüccar ve askeri pek birarada düşünmeyiz; ayrıca yollardan askerlerin geçmesine de alışık değiliz. Halbuki eskiden durum farklı idi. Mesela bugün İstanbul’un önemli alışveriş yerlerinden olan Bağdat Caddesi, IV. Murad’ın Bağdat seferinin hatırasıdır. 

    Tüccarların çok yoğun faaliyet gösterdiği Çinggis Han ve daha sonraki Temür döneminde bu ikilinin birarada olduğunu “ordu bazar”lar bize gösterir. Ama tarih öğreniminde, siyasi tarih ve ekonomi diyerek bu ikisini birbirinden ayırırız. Okul kitaplarında Çinggis Han ve devletinden bahsederken de Çinggis Han’ın Harzemşahlar’a gönderdiği elçilerin öldürülmesi üzerine Batı seferine çıktığından ve o zamanki Türkistan bölgesini fethettiğinden sözedilir. Ama tarih kitaplarında yazılmayan bir husus daha vardır; o da sefaret kervanındakiler öldürülmeden önce Çinggis Han’ın dostluk ve barış teklifi için Harzemşah’a elçiler gönderdiğidir. Bu konuda Moğol ve Çin kaynaklarında herhangi bir kayıt yoksa da, Nesevi (13. yy.), Reşideddin (14. yy ) ve Mirhond (15. yy.) gibi kaynaklarda bu konuda ayrıntılı bilgi verilmektedir. Elçiler ağzından Harzemşah’a verilen bu mesajda Çinggis Han, kendisinin daha doğuda bulunan memleketinde sulh ve sükûnu sağlamış olduğunu ve yaptığı seferlerle Harzemşah’ın ülkesinin sınırlarına dayandığını ve artık dostluk ve işbirliği zamanı olduğunu söyler. Orta Asya tarihçiliğinde önemli bir yeri olan W. Barthold, Moğol İstilasına Kadar Türkistan adlı eserinde Çinggis Han’ın bu vesile ile yaptığı uzlaşma ve anlaşma teklifinde samimi olduğunu düşünür. Mirhond’a göre Çinggis Han o kadar çok altın gümüş elde etmiş ve büyük şehirleri olan o kadar çok ülke fethetmiştir ki, divan azaları ve devletin ileri gelenleri bunları kaydetmekte güçlük çekmektedir ve artık yeni bir ülke fethetmekten kaçınmak (istiğna) gereğini hissetmektedirler. 

    Mesajda ayrıca dünya âlemin mamuriyeti ve dünya nizamının devam etmesinde önemli rol oynayan tüccarların geliş-gidişlerini kolaylaştırmak için yolların emniyetli olmasının öneminden sözedilir. Çinggis Han ayrıca ülkesinin asker ve gümüş bakımından bir maden olduğunu ve gün geçtikçe sayılarının arttığını belirtir. Bütün bu mesajda tüccar ve askerin gelip gideceği yollar için somut bir sözcük kullanılırken, dostluk ve muhabbet yolları için ise manevi yol anlamına gelen başka kelimeler devreye girmiştir. Böylelikle bütün mesaj, çeşitli şekillerde ifade edilmiş yoğun bir “dostluk yolu” teklifidir. Hatta elçilerin öldürülmesinden sonra bu olaylar Gizli Tarih’te “benim dostluk teklifimi kabul etmediği için sefere gidiyorum” şeklinde ifade edilmiştir. 

    Ama biz tarihçiler genelde Çinggis Han’ı görmek istediğimiz şekilde incelediğimiz için, onun yollarda emniyetin ancak dostluk ve muhabbetle sağlanacağı görüşüne önem atfetmeyiz. O bilgiler tarihî kaynakların yaprakları arasında kalır. 

  • Pax Mongolica ve kapı hakkı

    Pax Mongolica ve kapı hakkı

    Bizim ders kitaplarında genellikle “istilacı” olarak nitelenen Moğollarla ilgili, Batı’da Pax Mongolica yani “Moğol Barışı” ifadesi de kullanılır. Çinggis Han ve evladı doğudan batıya gümrük kapılarını ortadan kaldırmış ve tüccarlar bu “Moğol Barışı” sayesinde, hepimizin bildiği çocuk oyunu “Aç kapıyı bezirganbaşı, kapı hakkı ne alırsın, ne alırsın?”da sözedilen vergilerden kurtulmuşlardı.

    Moğol barışı anlamına gelen pax Mongolica deyimi “Roma barışı” ifadesine atfen tarihçiler tarafından kullanılagelmiştir.

    Anadolu tarihi açısından bakınca Moğol istilası, yakıp yıkma, Kösedağ Savaşı çerçevesinde okul kitaplarına yerleşmiş görüşlerin nasıl olup da barışı temsil edebileceği, bizim için pek anlaşılır olmadığı gibi, yadırganacak bir ifadedir. Hatta bugün herkesin başvuru kaynaklarından biri olan internete bakınca  “Pax Mongolica ya da Moğol barışı” deyiminin Batılı bilimciler tarafından kullanıldığını öğreniriz. Ayrıca bu terim açıklanırken ihtiyatla davranıldığı görülmekte ve Batılı biliminsanlarının Çinggis Han ve evladının yaptıkları seferlerle elde edilen topraklardaki “istikrarı” tanımlamak için bu terimi kullandığı vurgulanmaktadır. Kısacası Batılılar bir tarihî gerçeklik olan Moğol barışı, bizim anlayışımıza göre bir “iddia”dan ileri gitmemektedir. Zira burada anlayışımıza ters düşen ve belli bir yerde imzalanmış bir anlaşma daha doğrusu olgudan ziyade yorum farkı ile karşı karşıyayız.

    Öte yandan “Moğol barışı” terimiyle işaret edilen istikrar, bilindiği gibi günümüzde de yatırımcılar için büyük bir önem taşımaktadır. Çinggis Han ve evladı döneminde de yatırımlar hâkim sülale üyelerinin ve devlet ricalinin tüccar sermayesini arttırması şeklinde oluyordu. Hanedan üyeleriyle böyle yakın ilişkiler içinde olan tüccarlar “ortak” diye biliniyordu.

    Ortak tüccarlarının faaliyetleri hakkındaki haberler, Kubilay Han ve evladının Çin’deki hakimiyetinin son bulmasıyla (1368) duyulmaz olur. Bugün İpek Yolu diye bilinen güzergah boyunca yol alarak Han şehri Hanbalık’a kadar giden Marco Polo da bu tüccarları tanımıştı.  Bu Han şehri Marco Polo’nun telaffuzu ile zamanla Khanadu olarak bilinmiş ve İngiliz şairi Cooleridge’in şiirlerine de Xanadu şekliyle girmiştir. Bugün Xanadu, Bodrum’da “her şey dahil bir otel” adı olarak yakınımıza gelmiştir. Varlıklarından yüzyıllarca sonrasına ışık tutan bu yollar ve tüccarlar o dönemde ayrıcalıkları ile dikkati çekiyorlardı; vergiden muaf oldukları gibi, devlet görevlisi gibi posta teşkilatından ida stedikleri gibi yararlanıyorlardı. Çinggis Han’ın torunu Möngke Han zamanında ortak tüccarlarının bu ayrıcalıklarına sınırlama getirildi; onlar artık serbest tüccar değil de “devlet tüccarı” olarak Endonezya ve Java seferlerine çıkıyorlardı.

    Bu tüccarlar bu ayrıcalıkları nasıl sağlamışlardı? Bilindiği gibi Çinggis Han’ın ortaya çıktığı Moğolistan’ın doğu kısımları ticaret yolları kavşağında değildi. Çinggis Han başlangıçta o bölgelere gelen Müslüman tüccarların birkaçı ile çok erken dönemlerde ilişki kurmuştu (#tarih, sayı: 58). Asırlardan beri Çin ticaretinde söz sahibi olmaya çalışan Müslüman tüccarlar, Çinggis Han’ın kendilerine karşı olumlu tavrını iyi değerlendirdiler. 1218’de Harzemşah’a gönderilen kervanda 400’den fazla tüccar bulunuyordu. Bunların arasında Orta Asyalı Müslüman tüccarlar önemli bir yer tutuyordu. Tarihteki diğer Orta Asya devletleri gibi tüccarlara karşı olumlu ve açık bir politika izleyen Çinggis Han ve evladı da, kendi adlarının tüccarlar arasında olumlu bir şekilde yayılması için tüccarlara rayiç fiyatın üzerinde ödeme yapıyordu. Kendilerine yakın tüccar sayısı arttıkça, onlara yeni kurulan ordu içinde yer vererek; eski ve yeni açılan güzergah üzerinde kısa mesafe ticareti ile beslenerek; uzun mesafe ticaretine zemin hazırlayarak ilişkileri pekiştiriyorlardı.

    Bilindiği gibi kervan ticaretinde en önemli mesele, dışarıdan gelecek hücumlara, haydutlara karşı yapılan korunmanın sağlanması idi. Bu tedbirler de doğal olarak malların değerini arttırıyordu. Tüccarlar açısından önemli olan iki hususu daha vardı: Bunlardan biri ulaşım giderleri ve bunu sağlamak için alınan tedbirler; diğeri ise kervan yolu boyunca Deli Dumrul gibi dizilmiş irili ufaklı devletler, beylikler, şehir hâkimleri ve kabilelere ödenmesi gereken vergi, yani “bac” idi. Hepimizin bildiği çocuk oyunu “Aç kapıyı bezirganbaşı, kapı hakkı ne alırsın, ne alırsın?” işte tam olarak bu türlü “kapı hakları”ndan bunalan tüccarların içinde bulunduğu durumu yansıtır. Çinggis Han yaptığı seferlerle, doğudan batıya gümrük kapılarını ortadan kaldırdı ve tüccarlar bu “Moğol barışı” sayesinde rahat nefes almış oldular.   

  • Silsileden şecereye…

    Silsileden şecereye…

    SSCB’nin din siyaseti konusunda aldığı tedbirler, Türk cumhuriyetlerinde sadece bir dereceye kadar etkili olabilmiş. O dönemde Tacikistan’da da seküler tavırların yaygınlık kazanması, Sovyetler’in umduğunun aksine, İslâmiyet üzerine yazılmış eserlerin yaygınlaşmasını ve şecere esasına dönülmüş olan bu bölgelerde aidiyet duygusunun gelişmesini getirmiş. 

    Nevruz günü idi. Istanbul Fransız Anadolu Arastirmalari Enstitüsünde (IFEA) tam da Nevruz’a yakışır bir toplantı oldu. Herkesin kendini ancak kendisi gibi düşünenler içinde rahat hissettiği ve farklı düşünenleri görmediği, görse de tahammülü olmadığı bu dönemde karşıt görüşlerin birbirini tamamladığı bir konferansa katılmak ne kadar da iç açıcı idi. Orta Asya’da İslamiyet konusunu ele alan bu konferansı IFEA direktörü Bayram Balcı düzenlemişti. 

    Nevruz günü yapılan konferansta da bu konular çerçevesinde üç konuşmacı vardı. Konuşmacılar her biri Sovyet devri ve sonrasında devletin İslamiyet konusunda aldığı tedbirler ve yaptıkları siyaset hakkında uzman kişiler. Birinci konuşmacı (S. Dudoignon) insanda sanki Sovyet siyaseti çerçevesinde yaşayan İslamiyetin sadece evliyalar çerçevesinde var olabilen halk inancı olduğu izlenimi uyandırıyor; ikinci konuşmacı (A.Khalid) ise Sovyetler devrinde devletin islamiyeti nasıl denetim altına almış olduğunu ve Ufa (Başkurdistan) ve Taşkent’teki iki dini idare müftülerinin ne kadar da devletin politikalarına paralel uyumlu bir idare sergilediklerini gösteriyordu. Üçüncü konuşmacı (A.Muminov) ise S.S.C.B’nin dini idarelerinin başında bulunan kimselerin aslında ne türlü bir eğitimden geçtiklerini, kimlerin yanında yetiştiklerini ve yaşadıkları dönem içinde özellikle 20.yüzyıl başındaki büyük İslam düşünürlerinin eserlerini kendi mahalli dillerine çeviri şeklinde aktardıklarını anlatıyordu. Bunlar arasında Ğılmani adındaki müftü Cemalettin Afgani ve Muhammed. Abdu gibi düşünürlerin eserlerini Arap harfleriyle Kazakçaya çevirmiş. Yani biz bu üç konuşmacı sayesinde S.S.C.B.’nin din siyaseti konusunda aldığı tedbirleri öğrenirken, bu tedbirleri yerine getiren dini idare görevlilerin bizzat modernist islami düşüncelerin yayılması için çalışmalar yürüttüklerini öğreniyoruz. Yani devlet politikası bir dereceye kadar etkili olabilmiş, devlet şemsiyesi altında dini yönetimle görevli olanlar bile din bilginlerinin fikirlerin anlaşılması ve yayılması için gayret göstermişler. Herhalde genelde görülen seküler tavırların yaygınlık kazanmasında o dönemin etkisini görmek mümkünse de, modernist İslam düşünürlerinin eserlerinin çevrilmesine hizmet etmekle din görevlileri bu fikirlerin yayılmasına hizmet etmiş olmuşlar. Öte yandan Tacikistan’da Sovyet politikaları sonucu, pamuk toplamaya gönderilen dağlı ahali de ovaya yerleşince kendi aralarında yaşayan evliya evlatlarını da yanlarında getirmek suretiyle, evliya kültünün daha geniş sahalara yayılmasına sebebiyet vermişler. Kısacası bu konuşmalar genellikle düşünülenin aksine Sovyetler istemeden islamiyetin yayılmasına hizmet etmişler izlenimi uyanıyor. 

    Bu gelişmelerin ilginç diğer bir yanı da, dağdan ovaya ineneler arasında yaşayan evliya evladı ölünce bu kez onların mezarları etrafında yeni ziyaretgahlar oluşması olmuş. Bütün bu olayda benim ilgimi çeken birinci konuşmacının bu olaydan “silsilenin yerini şecere” aldı demesi oldu. Bilindiği gibi silsile hangi yol seçilmişse o yolda yetişmiş ve o yolun şeyhi ve erbabı tarafından liderlik makamına layık görülen kimselere geçerdi. Anlaşılan eğitimli kimseler yetiştirilemeyince bu kez halkın saygı ve sevgisi geçmiş evliyaların evladına yönelmiş. Konuşmacı Tacikistan’ın bu bölgesindeki evliya evladından Dehbidliler diye bahsediyordu. Dehbid adını taşıyan Semerkand yanındaki köy Nakşbendi silsilesinden Mahdum-i Azam’ın yurdu idi. Bugün bile onun türbesi bir ziyaretgahtır. 1996 kışında bembeyaz karlar altında renkli kaftanlarını giymiş her yaştan Özbeğin onun türbesini ziyaret ettiklerini görmüştüm. M. Azam evladı daha sonra Kaşgar ve Yarkent taraflarında da etkili olacaklardı. Demek Tacikistan’daki bu bölge de bu sülaleden nasibini almış. Onlar tarihte Özbekistan’daki faaliyetlerini silsile esasında yürütürlerken, Özbekistan dışında şecere ile hayatlarına devam etmiş görünüyorlar. Sovyet devrinde ise tamamen şecere esasına dönülmüş olan bu bölgelerde aidiyet duygusunun şecere ile varlığını sürdürmüş olması bu gelişmelerde faydalı olmuştur. Kimse kimsenin şeceresini elinden daha doğrusu belleğinden alamadığı için de yaşamaya devam etmişler ve konuşmacının dediği gibi Sovyetlerin siyasetinin beklenilenin tersine sonuçlar doğurmasına sebebiyet vermişlerdir. Kime niyet kime kısmet! 

    Cemalettin Afgani 
  • Tarihten efsaneye efsaneden tarihe

    Tarihten efsaneye efsaneden tarihe

    Çinggis Han zamanında bugün bildiğimiz Çin Seddi yoktu. Set ve duvarlar arasında dağlar-tepeler bulunuyor ve geçit verilen yerlerden geçiliyordu. Yani duvar ve setler Çinlilerin yabancılara karşı bir korunma mekanizması halini almamıştı. Çin Seddi’nin oluşması 1368-1644 arasında hüküm sürmüş olan Ming devrine rastlar ve dönemin başlangıcından 16. yüzyıl içlerine değin devamlı bir duvar yapımı ile karşılaşırız. 

    Evvelce duvar deyince ilk akla gelen şey Berlin Duvarı idi, şimdi ise Amerikan Başkanı D. Trump’ın Meksika sınırına dikmek istediği duvar konuşuluyor. Berlin Duvarı o zamanki SSCB’den memnun olmayanlar dışarı çıkmasın diye idi; Trump’ın muhayyel duvarı ise dışarıdakiler içeri girmesin diye. Her iki durumu tarih boyunca da görürüz ama bir de sınırları belirleyen duvarlar vardır. Asya tarihinde bu üç türlü duvar anlayışını da görürüz. 

    Yerel tarihte ve dünya tarihindeki gelişmelerde, duvarların algılanışında anlam değişmeleri de izlenmektedir. Örneğin ilk yapıldığında angarya ve eziyet simgesi olan Çin Seddi, Çin kültürünün gurur kaynağı haline gelmiştir. Bu algılayışlarda efsane ve tarih içiçedir; bazen efsaneden tarihe bir geçiş vardır bazen de tarihten efsane yaratıldığı gözlemlenir. 

    Sınırları belirleyen duvarlar, özellikle “biz ve ötekiler” çerçevesinde anlaşılır. Bunların en erkeni, ötesinde Yecüc-Mecüc’ün bulunduğu düşünülen duvardır. Tevrat’ta Gog-Magog, Arap kaynaklı rivayetlerde ise Yecüc-Mecüc adıyla karşımıza çıkan bu halkların, dünyanın kuzeydoğu bölgesinde yaşadığı varsayılıyordu. İngilizce İslâm Ansiklopedisi’nde yayımlanan “Yecüc ve Mecüc” maddesinde Arap kaynaklı rivayetlerin Kur’an’daki bir sure ile ilgili olduğu görülür. Büyük İskender’e atfedilen Zulkarneyn (iki boynuzlu) lakabı çerçevesinde Yecüc-Mecüc’ler bir seddin arkasında olup “seddleri yıkıldığı zaman dere ve tepelerden boşanırlar” şeklinde ifade edilen, kontrol edilemeyen bir insan güruhu şeklinde betimlenirler. Bazı rivayetlere göre Yecüc-Mecüc’ün arkasında kaldığı bu set, Büyük İskender tarafından yapılmıştır. 

    İskender Seddi (Sedd-i İskender) Yecüc-Mecüc kadar yaygın bir muhayyel duvardır ve onu Büyük İskender’in İran’ın kuzeyinde yaptırmış olduğu düşünülür. 7. yüzyıla gelindiğinde Batı’da artık Gog ve Magog Hunlar ile ilişkilendirilir. 9. yüzyılda Orta Asya’da ise bu duvarın kuzeybatı Çin’de olduğu fikri hâkimdi. Herhalde 842’de halifenin Yecüc-Mecüc’lerin bu seddi aşıp aşmamış olduklarını ve yerini tespit etmek için gönderdiği Sellem el-Tercümani, bu duvarın yerini bugünkü Yümen Guan yani tarihsel olarak Çin’in batı sınırını belirleyen surlara dayandırması ile zamanla Sedd-i İskender bugün Çin Seddi diye bilinen uzun duvar ile birleştirilmiş oldu. Hâl böyle olunca, İlhanlı tarihçisi Reşideddin de İskender Seddi’nin ardında kalanlardan sözetmektedir. Evvelce daha çok yerleşik ve göçebe halkları birbirinden ayıran bu mitolojik duvar, Reşideddin’in eserinde birden gerçeklik kazanır. Ancak bu kez seddin ardında “vahşi” kavimler yerine normal insanlar ve kabileler yer almaktadır. 

    İlk yapıldığında angarya ve eziyet simgesi olan Çin Seddi, daha sonra Çin kültürünün gurur kaynağı haline geldi. 

    Çinggis Han’ın eşi Börte’nin mensup olduğu Kongrat kabilesinin bir kolunun bulunduğu yeri anlatırken, Reşideddin Kuzey Çin ve Moğol memleketi arasına İskender Seddi gibi yapılmış olan Ötkü adlı duvardan bahseder. Aslında Kubilay Kağan’ın yazlık şehri Shangdu’nun (bugün Ulançab sancağı) kuzeyinde olan bu bölge, 13. yüzyılda birçok savaşlara sahne olmuş bir yerdir. Shangdu harabelerinden kuzey-kuzeydoğuya bakınca oldukça açık görülen bu ova, etrafındaki tepelerden dolayı da geniş bir vadi olarak görülebilir. Reşideddin’in bahsettiği bu duvar Moğollardan önce Kuzey Çin’de hâkim olmuş olan Cürcen (Jin sülalesi) devrinde bugünkü İç Moğolistan’ın yukarı doğru uzanan doğu taraflarında yapılmıştı. Uzun duvar için Reşideddin, Altan Hanların bu duvarları ülkelerini Moğol ve diğer göçebe kabilelerden korumak için yaptırdıklarını söylemektedir. Ancak aynı duvarlar göçebelerin hayvanlarını otlatmak için tarımsal alanlardan geçmelerini önleme işlevi de görüyordu. Jin döneminde yapılmış bu duvarların kapladığı alanın bugünkü İç Moğolistan’ın tabii sınırları ile örtüşmesi düşündürücüdür. 

    Çinggis Han ve efendisi Ong Han’ın Nayman kabilesi ile mücadelelerinde önemli rol oynayan bu yer hakkında şunlar söylenmektedir: 

    “Çinggis Han ve efendisi Ong Han bulundukları yerlere yakın tepelere gözcüler gönderip haber beklerlerken, Nayman kabilesi liderlerinin silahlı adamlarıyla gelmekte olduğu haberini aldılar. Bulundukları yerden çıkıp Ötkü bölgesine geldiler. Bu Ötkü, İskender seddine benzer bir şekilde Hıtay (kuzey Çin) hududunda inşa edilmiştir. Ong Han’ın oğlu da otağını bu seddin kenarında bulunan bir tepeye kurmuştu. O tepeden aşağı inince doğruca Ötkü’ye varılıyordu. Yaklaşan düşman (Nayman) öncüleri bir çatışmaya girdilerse de netice alamadan geri döndüler. Bunun üzerine Ong Han’ın oğlu Senggüm, Ötkü’ye girdi. Daha sonra Çinggis Han ve Ong Han Ötkü’den geçerek güneydeki Kongrat kışlağına gelip, kışı orada geçirdiler”. 

    R-HJ eşideddin’in eserindeki bu pasajdan, İskender seddine benzer duvar diye bahsedilen “Ötkü”nün bir duvar değil de geçit olduğunu anlıyoruz. Muhtemelen burada geçmek anlamında olan öt- fiilinden yapılan bir isimle karşı karşıyayız. Zaten göçebeler açısından önemli olanın duvar değil de kendi işlerine yarayacak geçit olduğunu düşününce durum açıkça anlaşılmaktadır. Sözkonusu pasajdan bu geçidin hayli işlek olduğu da anlaşılıyor. Muhakkak ki onun gibi başka geçitler de vardı. 

    Çin’in kuzeybatı sınırı boyunca uzanan Çin Seddi dünyanın en uzun savunma duvarıdır. 

    Bu pasaj bizi birçok açıdan aydınlatmaktadır. Çinggis Han zamanında bugün bildiğimiz Çin Seddi yoktu. Set ve duvarlar arasında dağlar-tepeler bulunuyor ve geçit verilen yerlerden geçiliyordu. İşin diğer ilginç yanı, bu duvar ve geçit bölgesinin güneyinde de Kongrat gibi kabilelerin olmasıdır. Yani duvar ve setler Çinlilerin yabancılara karşı bir korunma mekanizması halini almamıştı. Kadim Türklerin Tang idaresine girdikleri 7. yüzyılda bugün duvarların olduğu yerlerde, özellikle Ordos bölgesinde birçok savaş ve iskan hareketleri vardır. Kaynaklar, o zaman için nirengi noktası olarak “duvarın güneyi veya kuzeyi” değil de “Sarı Irmak’ın güneyi veya kuzeyi” derler. Duvarların birleştirilmesi ile bugünkü Çin Seddi’nin oluşması 1368-1644 arasında hüküm sürmüş olan Ming devrine rastlar ve dönemin başlangıcından 16. yüzyıl içlerine değin devamlı bir duvar yapımı ile karşılaşırız. Bu kez duvarlar Moğollara karşıdır. Duvarların Ming devrine kadar geçirdikleri merhalaleri The Great Wall (1990) adlı eserinde anlatan Arthur Waldron, Çin’deki ilk sülale olan Qin sülalesinin ilk hükümdarı Qin Shi Huangdi’nin yapılan ilk duvarlarda yoğun miktarda angarya kullanılmış olduğunu anlatır. Bu eserde duvarların ilk Çin imparatoru gibi otoriter ve acımasız olanların zulmünü simgelediğini gösteren dizeler ve hikayeler, bu “uzun duvar”ın hiç de popüler olmadığını gösterir bize. Bu anlayış Ming devrine kadar devam eder. Onun için de Waldron bu dönemi “tarihten efsaneye” diye tanımlamaktadır. Waldron duvar inşaında kullanılan erkek gücünün, çekilen zahmetlerin ve “iş kazası” ölümlerin aileleri nasıl etkilediğini, edebiyata ne şekilde yansımış olduklarını örnekleriyle anlatır. 

    Kitabın “duvar konusunda algılama değişikliği ve Çin Seddi kavramının oluşumu” adındaki son bölümünde, eski kaynaklarda Çin Seddi kavramının olmaması, kavramın bu konudaki görüşlerin Avrupa’ya gidip geri dönmesi ile millî bir anlam alması ele alınır. Duvarın bazı kısımlarının Kültür Devrimi’nde “eskileri yıkalım” görüşü ile yıkılmasının ardından, Deng Xiaoping’in “duvarı ve ülkeyi yeniden inşa edeceğiz” sloganıyla, duvar Çin kültürünün simgesi haline gelir. 

  • Çin Seddi

    Çin Seddi

    Çinggis Han zamanında bugün bildiğimiz Çin Seddi yoktu. Set ve duvarlar arasında dağlar-tepeler bulunuyor ve geçit verilen yerlerden geçiliyordu. Yani duvar ve setler Çinlilerin yabancılara karşı bir korunma mekanizması halini almamıştı. Çin Seddi’nin oluşması 1368-1644 arasında hüküm sürmüş olan Ming devrine rastlar ve dönemin başlangıcından 16. yüzyıl içlerine değin devamlı bir duvar yapımı ile karşılaşırız. 

    Evvelce duvar deyince ilk akla gelen şey Berlin Duvarı idi, şimdi ise Amerikan Başkanı D. Trump’ın Meksika sınırına dikmek istediği duvar konuşuluyor. Berlin Duvarı o zamanki SSCB’den memnun olmayanlar dışarı çıkmasın diye idi; Trump’ın muhayyel duvarı ise dışarıdakiler içeri girmesin diye. Her iki durumu tarih boyunca da görürüz ama bir de sınırları belirleyen duvarlar vardır. Asya tarihinde bu üç türlü duvar anlayışını da görürüz. 

    Yerel tarihte ve dünya tarihindeki gelişmelerde, duvarların algılanışında anlam değişmeleri de izlenmektedir. Örneğin ilk yapıldığında angarya ve eziyet simgesi olan Çin Seddi, Çin kültürünün gurur kaynağı haline gelmiştir. Bu algılayışlarda efsane ve tarih içiçedir; bazen efsaneden tarihe bir geçiş vardır bazen de tarihten efsane yaratıldığı gözlemlenir. 

    Inner_Mongolia_Map

    Sınırları belirleyen duvarlar, özellikle “biz ve ötekiler” çerçevesinde anlaşılır. Bunların en erkeni, ötesinde Yecüc-Mecüc’ün bulunduğu düşünülen duvardır. Tevrat’ta Gog-Magog, Arap kaynaklı rivayetlerde ise Yecüc-Mecüc adıyla karşımıza çıkan bu halkların, dünyanın kuzeydoğu bölgesinde yaşadığı varsayılıyordu. İngilizce İslâm Ansiklopedisi’nde yayımlanan “Yecüc ve Mecüc” maddesinde Arap kaynaklı rivayetlerin Kur’an’daki bir sure ile ilgili olduğu görülür. Büyük İskender’e atfedilen Zulkarneyn (iki boynuzlu) lakabı çerçevesinde Yecüc-Mecüc’ler bir seddin arkasında olup “seddleri yıkıldığı zaman dere ve tepelerden boşanırlar” şeklinde ifade edilen, kontrol edilemeyen bir insan güruhu şeklinde betimlenirler. Bazı rivayetlere göre Yecüc-Mecüc’ün arkasında kaldığı bu set, Büyük İskender tarafından yapılmıştır. 

    İskender Seddi (Sedd-i İskender) Yecüc-Mecüc kadar yaygın bir muhayyel duvardır ve onu Büyük İskender’in İran’ın kuzeyinde yaptırmış olduğu düşünülür. 7. yüzyıla gelindiğinde Batı’da artık Gog ve Magog Hunlar ile ilişkilendirilir. 9. yüzyılda Orta Asya’da ise bu duvarın kuzeybatı Çin’de olduğu fikri hâkimdi. Herhalde 842’de halifenin Yecüc-Mecüc’lerin bu seddi aşıp aşmamış olduklarını ve yerini tespit etmek için gönderdiği Sellem el-Tercümani, bu duvarın yerini bugünkü Yümen Guan yani tarihsel olarak Çin’in batı sınırını belirleyen surlara dayandırması ile zamanla Sedd-i İskender bugün Çin Seddi diye bilinen uzun duvar ile birleştirilmiş oldu. Hâl böyle olunca, İlhanlı tarihçisi Reşideddin de İskender Seddi’nin ardında kalanlardan sözetmektedir. Evvelce daha çok yerleşik ve göçebe halkları birbirinden ayıran bu mitolojik duvar, Reşideddin’in eserinde birden gerçeklik kazanır. Ancak bu kez seddin ardında “vahşi” kavimler yerine normal insanlar ve kabileler yer almaktadır. 

    Çin Seddi
    İlk yapıldığında angarya ve eziyet simgesi olan Çin Seddi, daha sonra Çin kültürünün gurur kaynağı haline geldi. 

    Çinggis Han’ın eşi Börte’nin mensup olduğu Kongrat kabilesinin bir kolunun bulunduğu yeri anlatırken, Reşideddin Kuzey Çin ve Moğol memleketi arasına İskender Seddi gibi yapılmış olan Ötkü adlı duvardan bahseder. Aslında Kubilay Kağan’ın yazlık şehri Shangdu’nun (bugün Ulançab sancağı) kuzeyinde olan bu bölge, 13. yüzyılda birçok savaşlara sahne olmuş bir yerdir. Shangdu harabelerinden kuzey-kuzeydoğuya bakınca oldukça açık görülen bu ova, etrafındaki tepelerden dolayı da geniş bir vadi olarak görülebilir. Reşideddin’in bahsettiği bu duvar Moğollardan önce Kuzey Çin’de hâkim olmuş olan Cürcen (Jin sülalesi) devrinde bugünkü İç Moğolistan’ın yukarı doğru uzanan doğu taraflarında yapılmıştı. Uzun duvar için Reşideddin, Altan Hanların bu duvarları ülkelerini Moğol ve diğer göçebe kabilelerden korumak için yaptırdıklarını söylemektedir. Ancak aynı duvarlar göçebelerin hayvanlarını otlatmak için tarımsal alanlardan geçmelerini önleme işlevi de görüyordu. Jin döneminde yapılmış bu duvarların kapladığı alanın bugünkü İç Moğolistan’ın tabii sınırları ile örtüşmesi düşündürücüdür. 

    Çinggis Han ve efendisi Ong Han’ın Nayman kabilesi ile mücadelelerinde önemli rol oynayan bu yer hakkında şunlar söylenmektedir: 

    “Çinggis Han ve efendisi Ong Han bulundukları yerlere yakın tepelere gözcüler gönderip haber beklerlerken, Nayman kabilesi liderlerinin silahlı adamlarıyla gelmekte olduğu haberini aldılar. Bulundukları yerden çıkıp Ötkü bölgesine geldiler. Bu Ötkü, İskender seddine benzer bir şekilde Hıtay (kuzey Çin) hududunda inşa edilmiştir. Ong Han’ın oğlu da otağını bu seddin kenarında bulunan bir tepeye kurmuştu. O tepeden aşağı inince doğruca Ötkü’ye varılıyordu. Yaklaşan düşman (Nayman) öncüleri bir çatışmaya girdilerse de netice alamadan geri döndüler. Bunun üzerine Ong Han’ın oğlu Senggüm, Ötkü’ye girdi. Daha sonra Çinggis Han ve Ong Han Ötkü’den geçerek güneydeki Kongrat kışlağına gelip, kışı orada geçirdiler”. 

    Reşideddin’in eserindeki bu pasajdan, İskender seddine benzer duvar diye bahsedilen “Ötkü”nün bir duvar değil de geçit olduğunu anlıyoruz. Muhtemelen burada geçmek anlamında olan öt- fiilinden yapılan bir isimle karşı karşıyayız. Zaten göçebeler açısından önemli olanın duvar değil de kendi işlerine yarayacak geçit olduğunu düşününce durum açıkça anlaşılmaktadır. Sözkonusu pasajdan bu geçidin hayli işlek olduğu da anlaşılıyor. Muhakkak ki onun gibi başka geçitler de vardı. 

    Çin Seddi
    Çin’in kuzeybatı sınırı boyunca uzanan Çin Seddi dünyanın en uzun savunma duvarıdır. 

    Bu pasaj bizi birçok açıdan aydınlatmaktadır. Çinggis Han zamanında bugün bildiğimiz Çin Seddi yoktu. Set ve duvarlar arasında dağlar-tepeler bulunuyor ve geçit verilen yerlerden geçiliyordu. İşin diğer ilginç yanı, bu duvar ve geçit bölgesinin güneyinde de Kongrat gibi kabilelerin olmasıdır. Yani duvar ve setler Çinlilerin yabancılara karşı bir korunma mekanizması halini almamıştı. Kadim Türklerin Tang idaresine girdikleri 7. yüzyılda bugün duvarların olduğu yerlerde, özellikle Ordos bölgesinde birçok savaş ve iskan hareketleri vardır. Kaynaklar, o zaman için nirengi noktası olarak “duvarın güneyi veya kuzeyi” değil de “Sarı Irmak’ın güneyi veya kuzeyi” derler. Duvarların birleştirilmesi ile bugünkü Çin Seddi’nin oluşması 1368-1644 arasında hüküm sürmüş olan Ming devrine rastlar ve dönemin başlangıcından 16. yüzyıl içlerine değin devamlı bir duvar yapımı ile karşılaşırız. Bu kez duvarlar Moğollara karşıdır. Duvarların Ming devrine kadar geçirdikleri merhalaleri The Great Wall (1990) adlı eserinde anlatan Arthur Waldron, Çin’deki ilk sülale olan Qin sülalesinin ilk hükümdarı Qin Shi Huangdi’nin yapılan ilk duvarlarda yoğun miktarda angarya kullanılmış olduğunu anlatır. Bu eserde duvarların ilk Çin imparatoru gibi otoriter ve acımasız olanların zulmünü simgelediğini gösteren dizeler ve hikayeler, bu “uzun duvar”ın hiç de popüler olmadığını gösterir bize. Bu anlayış Ming devrine kadar devam eder. Onun için de Waldron bu dönemi “tarihten efsaneye” diye tanımlamaktadır. Waldron duvar inşaında kullanılan erkek gücünün, çekilen zahmetlerin ve “iş kazası” ölümlerin aileleri nasıl etkilediğini, edebiyata ne şekilde yansımış olduklarını örnekleriyle anlatır. 

    Kitabın “duvar konusunda algılama değişikliği ve Çin Seddi kavramının oluşumu” adındaki son bölümünde, eski kaynaklarda Çin Seddi kavramının olmaması, kavramın bu konudaki görüşlerin Avrupa’ya gidip geri dönmesi ile millî bir anlam alması ele alınır. Duvarın bazı kısımlarının Kültür Devrimi’nde “eskileri yıkalım” görüşü ile yıkılmasının ardından, Deng Xiaoping’in “duvarı ve ülkeyi yeniden inşa edeceğiz” sloganıyla, duvar Çin kültürünün simgesi haline gelir. 

  • İleri görüşlü ekonomi tarihçisi

    İleri görüşlü ekonomi tarihçisi

    Andre Gunder Frank’la 1990’daki “İpek Yolu seferi”nde tanışmıştım. Orta Asya tarihinin hep çevre halklar çerçevesinde değerlendirildiğini ve bu bölgeye dünyanın kara deliği muamelesi yapıldığını vurguluyordu. Ekonominin ancak tarih çerçevesinde anlaşılacağıni savunan bir düşünürün bakışaçısı. 

    Ankara’da ODTÜ İdari İlimler Fakültesi koridorlarında yeni fikirler ve yeni isimlerin uçuştuğu günlerdi; Immanuel Wallerstein, Andre Gunder Frank gibi düşünürlerin fikirleri tartışılıyordu. Ben daha buradaki bölümlerle yeni tanışıyordum ve bu isimler benim gibi Orta Asya ile tarih ve filoloji eğitiminden gelen birisi için çok yabancı idi. Doktora sonrasında ABD’de bulunduğum sırada Wallerstein’in adını duymuştum; eskiden Afrika tarihi ile uğraşan bir kişinin birden yaygın bir şekilde ilgi gören “dünya sistemi” görüşünü ortaya atması konuşuluyordu. 

    O sıralarda aslında hepimiz kendimize dünya tarihi içinde bir yer arıyorduk. Bu görüşler içinde Osmanlı Devleti ve tarihi yerini bulmuş ise de, Orta Asya tarihi bütün bu görüşler içinde hâlâ simidin ortası gibi bomboştu. Ben de “acaba bu teoriler arasında Orta Asya tarihine yer verenler var mı” diye her yeni duyduğum görüşle ilgilenir hale gelmiştim. Zamanla Wallerstein’ın görüşleri Janet Abu-Lughod tarafından geliştirilecekti. Abu-Lughod Amerika’nın keşfi ile başlayan Wallerstein dünya sistemi yerine, bunu 13. yüzyıl başında Çinggis Han imparatorluğu ile başlatıyor, Avrupa Hegemonyasının Öncesi adlı eseri heyecanlı tartışmalara sebebiyet veriyordu. Andre Gunder Frank’ın adını ve görüşlerini de bu çerçevede tekrar duyacaktım. 

    Aslında “bağımlılık teorisi” fikrinin öncülerinden olan A. G. Frank ile UNESCO’nun 1990’da düzenlediği “İpek Yolu seferi”nde tanışmıştım. Kendisinin çalışmalarından ODTÜ’de heyecanla bahsedildiğini söyleyince şaşırmıştı, haberi yoktu. Bu seyahati düzenleyen Senegalli Doudou Dienne, uzmanlar yanında Batılı aydınları da davet etmişti. A. G. Frank ve Avrupa merkezli teorilere karşı çıkan Samir Amin yakın dost idiler; ikisi bazen beni de yanlarına alarak gelecek ile ilgili düşüncelerini tartışırlardı. Hatta bir keresinde Taklamakan çölünden geçerken nasıl olduysa bir jeep ayarlamışlar ve çölün ortasında heyecanla altyapı- üstyapı tartışmalarına girişmişlerdi. 

    Bu tartışmalarda A. G. Frank dünya tarihinin aslında ticaretin tarihi olduğunu söylerdi. Ona göre dünya ve özellikle Asya tarihini ticaret açısından anlamak için en iyi benzetme üstü bilyelerle dolu bir tepsi idi; bir bilyenin yerinden oynaması ve oynatılması diğer bilyeleri de etkiliyordu. Onun için tarihe bütüncül bir yaklaşımla bakmak gerekiyordu. Frank bu çerçevede “Dünya Tarihinin 5000 Yılı” adlı bir makale yazmıştı. Aynı sebepten dolayı da dünya tarihinin 1492’den veya 13. yüzyılda başlatılmasına karşı idi. Onun görüşüne göre bir süredir dünya ticaret merkezleri Batı’ya doğru kayıyordu. Çinggis Han imparatorluğu döneminde ticaretin merkezi başkent Karakurum iken, özellikle kürk ticaretinin gelişmesi ile 16.-17. yüzyıllarda Moskova’ya, oradan da Londra’ya kaymıştı. Artık kürk ticaretinden değil de merkantilizmin gereği borsadan sözediliyordu. Londra’dan sonra New York’a kayan merkez, 1990’larda artık Pasifik sahillerinde konuşlanmaya başlamıştı. Bildiğimiz gibi Japonya-Kore-Çin ekseninde bu bölgenin “Doğu Asya kaplanları” şeklinde anılmaya başlaması da o yıllara rastlar. 

    A.G. Frank’ın görüşüne göre Orta Asya merkezli yeni bir sistem gelişecekti. Kendisi 1990’daki bu İpek Yolu seyahati boyunca çok soru sordu; bu konudaki literatür konusunda bilgi aldı ve seyahatin ardından hemen Orta Asya’nın Merkezîliği (Centrality of Central Asia) adlı bir kitap yayımladı (1992). Daha kitabın kapağından itibaren, Orta Asya tarihinin hep çevre halklar çerçevesinde değerlendirildiğini ve bu bölgeye dünyanın kara deliği muamelesi yapıldığını vurguluyordu. Ayrıca eserde çevre kültür ve medeniyetlerin Orta Asya halkları ile karşılıklı alışveriş çerçevesinde oluştuğu fikri hâkimdi. 

    Türkiye’ye döndükten sonra çevreme A. G. Frank’ın Orta Asya ve dünya ticaret tarihi ile ilgili fikirlerini aktardığım zaman hiç de olumlu tepkiler almamış, hatta bu “farklı” fikirlerin onun yaşlanmasına hamledildiğini görmüştüm. 2005’te vefat eden bu ileri görüşlü ekonomi tarihçisi bugünkü “Kuşak ve Yol İnsiyatifi”ni yaşamış olsaydı, Kazakistan-Çin sınırının iki tarafında Khorgos ve Khorgas adlarıyla yer alan, yoktan varedildikleri düşünülen yeni merkezler ve bunların arasındaki işlek serbest ticaret bölgesi hakkında yazılan yazıların (Çin Çölün ortasını dünya ekonomisinin merkezi haline getirebilir mi? NYT 29.1.2019) bu yolların geçmişi hakkında da bilgi vermeleri gerektiğini söylerdi. Ekonominin tarih çerçevesinde anlaşılacağı görüşünde idi. Kendisi daha sonra Re-Orient (1998) kitabıyla bunu başarmak istemişti.