Yazar: İsenbike Togan

  • Han: Tarihi biçimleyen unvan

    Han: Tarihi biçimleyen unvan

    Çinggis Han’ın 1227’de vefatından sonra İç Asya’daki Türk ve Moğollar arasında ancak Çinggis evladı ve torunları “han” unvanı taşıyabiliyordu. Osmanlıların başarısı ise, aslen bir bey olan Osman’ın soyundan gelenlerin 2. Murat’tan itibaren “han” unvanını kullanmaları ve İç Asya’da mümkün olmayan bir durumu Ortadoğu’da fiili bir durum hâline getirip meşruiyetlerini kabul ettirebilmeleridir.

    Bu yıl hem İstanbul’un fethi hem de Ayasofya dolayısıyla sık sık Fatih Sultan Mehmet Han’ın adı geçti. Aslında Fatih’e ve ondan önce de 2. Murat’a “han” denilmesi Türklerin tarihi açısından önemli bir adımdır.

    Çinggis Han’ın 1227’de vefatından sonra İç Asya’daki Türk ve Moğollar arasında ancak “Çinggisliler” diye bahsettiğimiz Çinggis evladı ve torunları “han” unvanı taşıyabiliyorlardı. Çinggis Han’ın kardeşlerinin çocukları bu tanımlamanın dışında kalmışlardı. Kısacası, şecereleri Çinggis Han’ın mensup olduğu Börçigin (Börü tegin) sülalesine dayanmasına rağmen onlar “hükümranlık” ve “han” unvanı taşıma konusunda safdışı edilmişlerdir. Şimdiye kadar onları devre dışı bırakanın Çinggis Han olduğu düşünülüyordu. Halbuki artık Ögedey Han zamanında bile kardeşlerin yani amcaların hâkimiyetin bir parçası olduğunu biliyoruz (#tarih sayı: 73). Daha sonraki yıllarda bu kardeşlerden Temüge’nin isyan ettiği ve sonucunda Möngke Han (1252-1259) ve kardeşleri tarafından bertaraf edildiği tarihlerde kayıtlıdır. Bu durum bize bu mücadelenin 1252’ye kadar devam ettiğini göstermektedir.

    Aslında bu mücadele tam olarak bitmemiştir. Çinggis Han evladı arasında Toluy evladı, deyim yerinde ise bütün Asya’ya hâkim olmuş ve bu süreçte Cöçi Han evladının (Altın Orda) desteğini almıştır. Buna rağmen mücadele Asya çapında devam etmiş, sular hiç durulmamıştır. Bunun en güzel örneği Timurlenk diye bilinen Temür’dür. O bir “ara yol” olarak yanında Çinggislilerden “kogurçak” (kukla) hanlar bulundurmuş ve kendisi hiçbir zaman “han” unvanı taşımamıştır.

    Genellikle şecerelerini Çinggis Han’ın kardeşleri Temüge Otçigin ve Kasar’a dayandıran Batı Moğolları ise belki de Temür gibi bir bey değil de Borçigin sülalesine mensup oldukları için kukla han bulundurmamışlar, mücadeleyi bizzat yürütmüşlerdir. Bunlardan Esen Tayşi (15 yüzyıl) bu çerçevede han unvanı kullanmaya teşebbüs etmişse de bütün siyasi başarılarına rağmen “halk bundan hoşlanmamış” ve öldürülmüştür.

    Fatih Sultan Mehmet, Esen Tayşi ile aynı dönemlerde hüküm sürmüş ve “han” unvanı Çinggisli prensiplere yabancı olan bugünkü Ortadoğu bölgesinde yadırganmamıştır. Böylece aslen bir bey olan Osman Bey soyundan gelenler “han” olmayı, daha sonra da halifeliği kendi meşruiyetlerinin bir parçası haline getirmişlerdir.

    İç Asya’da ise durum 18. yüzyıl ortasına kadar hanlar-beyler mücadelesi olmanın yanında Borçiginler arasında bir mücadele şeklindedir. Batı Moğolları, Çinggis evladı olarak hanlık hakkını ellerinde tuttuklarına inanan Doğu Moğolları ile amansız bir mücadeleye girişmişler ve zaman zaman bir taraftan Dalai Lama ve Çin’de hakim olan (1644-1911) Qing sülalesinden, diğer taraftan da 17. yüzyılda artık güçlenen Rus çarlık idaresinden kendilerini desteklemelerini istemişlerdir. Bu mücadelede Moğolların 16. yüzyılda (Altan Han Tümed) Budizmi kabul etmesi ve bunu bir çeşit devlet dini haline getirmeye çalışması ile Budizm ve özellikle Tibet Lamaizmi Batı ve Doğu Moğollar arasında yaygınlık kazanmıştır. Bu yeni durumdan sonra Batı Moğolları İç Asya’daki Türkler tarafından “Kalmak” diye adlandırılmışlardır. Böylece Kalmaklık din açısından bir ayırım olarak başladığı gibi, zamanla dil olarak da Moğolcanın hâkim olduğu gruplar için kullanılır olmuştur.

    Osmanlı seyyahları Ali Ekber Hıtayi ve Seyfi Çelebi, Kalmaklardan ayrı bir millet olarak bahseder. Osmanlılar hanlar-beyler mücadelesinde galip gelmişler ve kendi törelerini çevrelerine kabul ettirmişlerdir. Kalmak “hanları” ise Esen’den sonra genellikle “han” unvanını da, kukla han kurumunu da kullanmamışlar; Çince veliaht anlamına gelen unvandan mülhem “tayşi” ve “kontayşa (<huang taizi)” unvanları ile mücadelelerini sürdürmüşlerdir. 17. yüzyıl sonu ve 18. yüzyıl başında batıda Ayüke, doğuda da önce Ligdan sonra da Galdan’a “han” unvanı verilmiştir. Üç hanlık şeklinde yaşayan Doğu Moğolları da benzer bir şekilde Dalai Lama’dan “han” unvanını almışlardır. Önce ruhani bir şemsiyenin koruyuculuğu altında başlayan bu değişiklik, daha sonra “real politik” sonucu Rus ve Çin hâkimiyeti altında devam etmiştir. Osmanlıların başarısı ise İç Asya’da mümkün olmayan bir durumu Ortadoğu’da fiili bir durum hâline getirip meşruiyetlerini çevrelerine kabul ettirebilmelerindedir.

  • Ne kadar toprağa ihtiyacın var?

    Ne kadar toprağa ihtiyacın var?

    1885’te Tolstoy tarafından yayımlanan İnsan ne ile yaşar? kitabında ele alınan “Pahom’un hikayesi”, ünlü yazarın bugünkü Tataristan coğrafyasındaki izlenimlerinden kaynaklanır. Tarih, edebiyat, hikaye, internet ve kaybolan değerler, bağlantılar, anlamlar üzerine…

    İnternet kullanmaya 1980’lerin ikinci yarısında başladım. Daha aradan 10 yıl geçmeden hevesli öğrencilerimi “İnternette her gördüğünüz şeye inanmayın, araştırın, doğru mu diye bakın” diye uyarıyordum. Bu uyarı bugün için de geçerli. Ancak WhatsApp, Facebook, Twitter gibi “sosyal medya” dediğimiz ortamlarda elden ele haber ulaştıralı beri farklı bir dönem yaşıyoruz. 

    Öncelikle, artık uzun mesajlar prim yapmıyor, kimse ayrıntı istemiyor. Bazen insanlar gönderdiklerini doğru dürüst okumadan mesajın genel havasına bakıp mesajı paylaşıveriyorlar; haberleşmede hız gerçekten önem kazandı. Öyle olunca da uzun uzun düşünmek değil, tepkiler üzerine hareket ediliyor. İşin ilginç yanı, gelip geçen bu mesaj ve haberlerin çoğunda yazar ismi göremiyorsunuz. Bazen bir video parçası oluyor, hoşunuza gidiyor, acaba kim yapmış diye düşünseniz bile bulmanız çok zor oluyor. “Ânı yaşa” deniliyor ya, burada da belleğimize düşen anlık mesajlardan söz ediyorum; onu ânında başkasına gönderdiğimiz zaman “misyon tamamlanmış” oluyor. 

    Kimi zaman yazarın da adı veriliyor. Aşağıda vereceğim örnekte, “doymak bilmeyen hırs” temalı hikayede de yazar adı var ama bağlam yok. İnternette “Pahom’un hikayesi” diye bakınca hikayenin özünü anlatan birçok site ile karşılaşırsınız: [Pahom] Uzak yerlerin birinde, cömert bir reisin karşılıksız toprak verdiğini duyunca, onun yanına gider. Reis Pahom’a “Sabah güneşin doğuşundan batışına kadar yürüyerek katettiğin bütün yerler senin olacak, fakat güneş batmadan yeniden başladığın yere dönmen lazım” der ve ilave eder: “Yoksa bütün hakkını kaybedersin”. Sonuç olarak hırsına yenilen Pahom bütün gün koşturur tam istediğine nail olacakken düşüp ölür; Pahom’u bir mezara gömerler. Reis Pahom’un mezarının başında durup şöyle der: “Bir insana işte bu kadar toprak yeter!” Güzel bir hikaye! 

    Hikaye elden ele dolaşırken, Tolstoy tarafından bir ahlak dersi vermek için yazılmış gibi algılanır. 1885’te İnsan ne ile yaşar? adıyla yayımlanır. Tabii işin içinde hırsın yerilmesi vardır; ancak Tolstoy’un bu konuya eğilmesinin sebebi acaba sadece etrafta gördüğü hırs mıdır? Hani tarih, zaman ve mekan işi denir ya… Hikaye 19. yüzyılın ikinci yarısında, Tolstoy’a hiç de uzak olmayan bir yerde geçer. Aslında bizim Tolstoy hikayesine katkımız bu “uzak yerlerin birinde” ifadesiyle başlar, “reis”i öne çıkarmamız ile devam eder. Olayın cereyan ettiği yer bize uzaktır ama hikaye Tolstoy’un çiftliğine yakın yerlerde geçmektedir. Tolstoy’un Moskova yakınlarındaki, bugün müze olan “Yasnaya Polnaya” adlı ikametgahından başka bir de Samara (bugünkü Tataristan’da) taraflarında bir çiftliği vardı. Bugün bu çiftlikte bulunan bir dikilitaş 1873’e işaret eder.

    Tolstoy’un buralara ilk gelişi sağlık problemleri ile ilgilidir. Bünyesi zayıf düşen Tolstoy’un Başkurt kımızı içmesi tavsiye edilir. Samara’ya 130 km. mesafede Karalık suyu kenarındaki Başkurt obasının ileri gelenlerinden Muhammet Rahmetullin ile uzun yıllar sürecek bir dostluk kurar. Kımız içerken Başkurt köylüleri ile hasbıhal eden Tolstoy, onların eski göçebeliklerini geride bırakmış olduklarını ve artık saban sürdüklerini görerek zamanla kaybolan değerler üzerinde düşünür. Ayrıca etrafta dolaşan kolonizatör ve girişimci taifesinin de kendilerine durumdan vazife çıkarmaları da bu hikaye için bir dürtü olmuştur. 

    Tolstoy ayrıca Herodot’un İskitler hakkında yazdıklarından da esinlenmiş görünür. Öte yandan internette gökten zembille inmiş gibi ortaya çıkan “Reis” aslında bir Başkurt beyine işaret eder. Ancak Tolstoy, toplumsal gerçeklere uygun bir şekilde beyi değil köylüleri öne çıkarır; onların   kımız içerek türküler söyleyerek geçen günlerini gözönüne serer; Pahom’un hırsı ile köylülerin sadeliğini karşı karşıya getirir. Pahom düşüp ölünce, köylüler kımız içmeyi bırakıp onun etrafında “tsı, tsı” diyerek dolanırlar. Ben hikayeyi basılı bir nüshadan okuduğum zaman Rusça’da “tsı, tsı” diye bir ses var mı diye sormuştum; olmadığını öğrenince Tolstoy’un yerel bir ses veya nida ile hikayesine bir nüans ve gerçeklik katmasına hayran olmuştum. Umarım hepimiz internete doyduktan sonra bağlam ve nüansın bize verdiği doyum ve hazzı tekrar hatırlarız.  

  • ‘Ayakçı’: Baştaki yönetici

    ‘Ayakçı’: Baştaki yönetici

    Başkurtların davetleri sırasında konuklarla ilgilenen, kimlerin konuşacağına karar veren ve kadehleri dolduran kişiye “ayakçı” denir. Politik kültürde idareci kademede gördüklerimizin aslında halk kültürünün bir yansıması olduğunu, tarihteki olguları salt “hâkimiyet” çerçevesinde düşünmememiz gerektiğini anlarız.

    Yolculuğa giden insan bir şeyleri geride bıraktığını zanneder. İnsan yolculuğa vücudunu götürmüş olur ve yeni yerlere ayak basar ama aslında zihninin ve gönlünün dağarcığında ne varsa gördükleri oralarda yankı bulur.  Gerek İpek Yolu gerekse babam yurdu Başkurdistan’a yaptığım yolculuklar işte tam bu açıdan tarihe bakışımı ve tarihî kaynakları okuyuşumu şekillendirdi ve zenginleştirdi. Bu muhtelif ziyaretlerden birinde, bir davette öğrendiklerim beni halk kültürü ile siyasi kültürün içiçe olduğu durumlar hakkında düşündürdü.

    Genelde evsahibinin başrolü oynadığı davetlerde bir masa etrafında oturuluyorsa, örneğin üç-dört saat süren bir davet içinde “teneffüs” adıyla aralar veriliyor ve o sırada bizim halk oyunları dediğimiz türden oyun havaları (biyü) ile oynanıyor. Başkurtlarda bu oyunlar sırasında belden yukarısı sanki at üstünde imişçesine oynamaz; ayaklar at tuyaklarını taklit edercesine müthiş hareketlidir; oynayanlar zemin üzerinde kayıp giderler. Davet süresince de evsahipliği yapan kişi, davete katılanlara söz hakkı veriyor ve o kişi de günün mana ve ehemmiyetine göre bir konuşma yapıyor veya yır denen türkülerden birini söylüyor. Bu tamamen kendisine söz verilen kişinin seçimine bağlı; bazen söz alan kişi hem konuşuyor hem de yırlıyor. Başkurt yır’ları arasında sevda, aşk doğal olarak bir yer tutuyorsa da, birçoğu ya doğa veya tarihî bir olayla ilgili. Onun için de yır’layan kişi zamana ve zemine uygun bir türkü seçmesiyle de hünerini sergilemiş olur.

    Akrabalarımı ve halamın yaşamış olduğu Makar köyünü ziyaret ettiğim 2004’te, bir akraba yemeğinde evsahibi olan şahsın davete başkanlık etmediğini, kendi yerine ağabeyine bu görevi verdiğini gördüm. Kadehleri boş bırakmayan ve kime söz verileceğine karar veren kişiye “ayakçı” dendiğini öğrendim. Bu sözcük aslında “kadehçi” anlamına geliyor. Ancak Türkçeye Farsçadan geçen “saki” gibi, yani mevkice aşağıda olanın konumu yüksek olana kadehte içki sunması şeklinde değil. Aslında “ayakçı”, içkileri dağıtan, kimsenin kadehini boş bırakmayan ve davete kol kanat geren kişi. Aynı zamanda o davette kime söz verileceğine de karar veren kişi.  “Ayakçı”lık yapan kişi evsahibi de olabilir, başkası da olabilir.

    Kendisi tıp doktoru olan bu akrabama, neden davete evsahipliği etmediğini sorduğum zaman o gayet sade bir üslup ile “Ağabeyim, herkesin saygı duyduğu bir kişidir. O ‘ayakçılık’ yapınca, konuşan veya yırlayanlar yalnız misafirleri değil aynı zamanda onu da memnun etmek isterler. Ben de bu arada sofra ile ilgilenebilirim” demişti. Gerçekten yemek boyunca ağabey sürekli olarak yerinden kalkarak masanın etrafında dolaşıyor; boşalmış-azalmış kadehleri dolduruyor; kadehleri doldururken tekrar hal hatır soruyor; sonra da yerine geçerek kime niçin söz verdiğini anlatıyordu. 

    Bu arada doktor olan evsahibi ve eşi de dışarıda mangal ateşinde yapılan kebapları ikram ediyorlardı. Sofra konusunda gösterilen özen ve iki erkek kardeş arasındaki bu dayanışma ve işbölümü bana tarihte “çifte krallık” dediğimiz olguyu hatırlatmıştı. Bu uygulamada kardeşlerden veya idarecilerden biri daha aktiftir, siyasi veya askerî işlerle meşgul olur; diğeri ise daha çok törensel görevler üstlenir. Tabii bu törenler bazen devlet idaresi ile ilgili olabilir, bazen ruhaniyetle; ancak bu şahsın birinci derecede mi ikinci derecede mi önem taşıdığı, döneme ve belki de kişilere göre değişir. Politik kültürde idareci kademede gördüklerimizin aslında halk kültürünün bir yansıması olduğunu, tarihteki olguları salt “hâkimiyet” çerçevesinde düşünmememiz gerektiğini anlarız. Bütün bu gözlemler, saray kültürü ile halk kültürünün ayrışmış olduğu Osmanlı mirasını tevarüs etmiş olan Türkiye’de ne türlü çözümlemeler vardır sorusunu akla getirmektedir.

  • Beyaz adam bildiğini görür

    Beyaz adam bildiğini görür

    Bilindiği gibi Çinggis Han’dan sonraki dönemler genellikle hep imparatorluğun bölündüğü Dört Ulus çerçevesinde ele alınır. Ancak Gizli Tarih’i elçi raporları çerçevesinde değerlendirince, başlangıçta tek merkezli bir yönetim bulunmamış olduğunu anlarız. Biz merkeziyetçiliğe önem verdiğimiz için, kaynakları okurken bu bilgileri görmeyiz bile.

    Bu yıl Çinggis Han, yeni oluşturulacak bir müze dolayısıyla, Türkiye-Moğolistan akademik  ilişkilerinde  karşılıklı görüş alış-verişlerine vesile olacak. Bu çerçevede Çinggis Han hakkında yeni görüşlerin ortaya çıkması da kaçınılmaz. 

    Bu durum bizi “Çinggis Han’ı nasıl biliriz?” sorusuna yöneltmektedir. Genellikle bu soruya verilen yanıtlar çoğunlukla edilgendir. Onu, dönemini ve seferlerini anlatan tarihçiler, çoğunlukla bu olayları yenilenler ve  kaybedenler açısından bize nakleden kişilerdir. Öte yandan  birkaç istisna dışında  çoğunlukla sonradan yazılan eserler, Çinggis Han’a ve kurduğu hanedana kendi zamanlarının merceği içinden bakan eserlerdir (P. Jackson).  Çinggis Han ve kurduğu imparatorluk yeni zaman imparatorlukları ile ilgilenen  günümüz tarihçilerinin ve hatta sosyal bilimcilerin de ilgisini çektiği için bu konuda birçok çalışma yapılmakta ve görüşler değişmektedir. Ancak bu değişim, tarihî kaynaklardaki ifadeleri geçersiz kılmaz; sadece yeni algılamalar ortaya çıkarır. Bazen de aşağıda görüleceği gibi, önceden önem verilmemiş bazı kaynakların ön safa çekilmesine sebebiyet verir; böylece bilgilerin ağırlık noktası değişir.

    Eserlerini hükümdarların  kanatları  altında yazmış tarihçiler yanında, bir de gezginlerin ve elçilerin raporları vardır. Çoğu Çinli olan gezgin ve elçilerin raporlarında ise da olaylar onların kendi gözlemleri çerçevesinde ele alınmıştır. Bu yüzden de bu tür seyahatnameler “tarih” diye bildiğimiz eserler kadar güvenli sayılmazlar ve çok kullanılmazlar. Bu çerçevede Çinggis Han’ın kuzey Çinli veziri (1218); kendisine ölümsüzlük iksiri hakkında bilgi vereceğini umduğu Daoist rahip (1221-24); Çinggis Han’ın Kuzey Çin’deki ulus beyini ziyaret eden Song elçisi (1221) ve Ögedey Han zamanında gelen ikinci bir Song elçisi (1237) bize o dönemin ilk izlenimlerini verirler. Bunlardan ikisinin yakın zamanlarda Türkçeye çevrilmiş olması bizim başvuru  kaynaklarımızı zenginleştirmiştir. Cengiz Han’ın Ölümsüzlük Arayışı adıyla Gülşah Hasgüçmen tarafından İngilizce çevirisinden dilimize aktarılmıştır. Eser titizlikle yürütülmüş bir çalışmanın ürünüdür (2019). Song elçilerinin raporları ise Doğu’da ve Batı’da bu konuda yapılmış  çalışmaları notları ile karşılaştırarak, Mustafa Uyar ve Ankhbayar Danuu tarafından Türkçeye kazandırılmıştır (2012). Ancak isimlerin Çinceden Rusçaya oradan da Türkçeye aktarılması transkripsiyon problemleri yaratmıştır. Öte yandan eser, Türkiye’de yetişmiş bir Moğol tarihçisi olan Ankhbayar’ın Moğolistan’da yapılmış çalışmaları da içeren açıklamaları açısından önem arzeder.  

    Bilindiği gibi Çinggis Han’dan sonraki dönemler genellikle hep imparatorluğun bölündüğü Dört Ulus çerçevesinde ele alınır. Ama hiçbiri, merkezî bir ordu etrafında bir emir-kumanda zinciri kuran bu hükümdarın hangi sebeple imparatorluğunu evlatlarına tek merkezli olarak bırakmadığını açıklamaz. Biz tarihteki göçebe topluluklara bakarak, mirasın paylaşılması için babanın ölümünün beklenmediği bir ortamda bu bölünmenin gerçekleşmiş olduğunu varsayarız. Bu olayla ilgili tarihî belge, Çinggis Han’ın hanımı Börte’nin Gizli Tarih’teki uyarısıdır; bu uyarı üzerine uzun tartışmalar sonucunda  miras hukukuna aykırı olarak memâlikin “tek elde” (ikinci oğul Ögedey) toplanmasında anlaşmaya varılır.

    Peki eğer durum böyle ise imparatorluk nasıl olup da dört oğul arasında paylaştırılmıştır? Ayrıca daha sonraki Dört Ulus, dört oğulun evlatlarını içermez; evlatlar arasında en küçük oğul Toluy soyu öne çıkar; bu arada Ögedey evladına ise sahneden el çektirilir. Bu mücadelelerden anladığımız, Dört Ulus’un  zamanla oluşmuş olduğudur. İşte tam bu bağlamda Ögedey Han zamanında (1229-1241) ikinci Song elçisinin raporunda “memleketi idare edenler 8 kişidir” diye bir ifade vardır (Uyar ve Danuu 2013: 46). Gizli Tarih’i (§ 255) bu gözle inceleyince, bu 8 kişinin Çinggis Han’ın kardeşleri veya evladı (4 kişi) ve Ögedey de dahil 4 oğlu olduğu anlaşılmaktadır. Kısacası Gizli Tarih’i elçi raporları çerçevesinde değerlendirince, başlangıçta tek merkezli bir yönetim bulunmamış olduğunu anlarız. 

    Dörtlü yönetim diyebileceğimiz bu idare şekli, sadece Moğolların tarihine ait değildir. Bizans kaynakları da Batıtürklerinde 8 hükümdar olduğundan bahsederler. Biz merkeziyetçiliğe önem verdiğimiz için, kaynakları okurken bu bilgileri görmeyiz bile. Tekrar Senegal atasözüne dönecek olursak: “Beyaz adam bildiğini görür”. 

  • Türk doğmanın ve olmanın sırrı

    Türk doğmanın ve olmanın sırrı

    Şu sıralar belki de en sık duyduğumuz cümle ne zaman normale döneceğiz? Genellikle herkesin farklı bir “normal” i olduğunu göz ardı ediyoruz. Tarihe değişmez, homojen bütünlükler içinde bakmayı seviyoruz. 10. yüzyıl başlarına ait bir yazılı kayıt, “Türk” doğmanın ve olmanın tek bir reçetesi olmadığını gösteriyor.

    Bugünlerde en çok sorulan sorulardan biri de “ne zaman normale döneceğiz?”. Soru sanki bir tek “normal” varmış gibi soruluyor. Evet, genellemeyi seviyoruz; bazı konuları daha iyi kavramamıza da yardım ediyor; ancak öte yandan normalliğe homojen bir olgu gibi bakıp evvelce herkesin farklı bir “normal”i olduğunu gözardı ediyoruz.

    Tarihe değişmez, homojen bütünlükler içinde bakmayı seviyoruz. Böyle yapmak hem kolay olduğu işimize geliyor hem de yaklaşımımız, ideolojimiz ne olursa olsun “konuyu bildiğimiz şekilde” anlamış oluyoruz. Buna en güzel örneklerden biri, “tarihte kimin Türk olduğu” meselesidir. Türk olmanın tek bir reçetesi varmış gibi, tarihten bildiğimiz büyük veya bilmediğimiz küçük grupların “Türk” olduklarını saptadıktan sonra mesele hallolmuş oluyor. “Bunlar Türk olarak ne yapmışlar emelleri ne imiş?” gibi soruların cevabını aramaya bile teşebbüs etmiyoruz. “Türk olmaları bizim için yeterlidir; hatta yazmayı bir kenara bırakın Türkçe konuşup konuşmadıklarını bile araştırmamıza gerek yoktur” diyoruz.

    Ancak bazen karşımıza öyle bir veri gelir ki bütün bunları düşünmemizin yanında “Türk neyi tanımlıyor?” sorusu da karşımıza çıkar: 10. yüzyıl başlarına ait kayıtlarda ezber bozan ifadeler vardır ve kimin kim olduğunu ve kimin elinin kimin cebinde olduğunu anlamak zordur. Tabii bu zorluğu yaratan unsurların en önemlilerinden biri de bizim bakışaçımız ve düşünce kalıplarımızdır.

    10. yüzyıl başlarına ait bir kayıtta, bugünkü Çin’in kuzeybatısındaki Gansu’daki hanın vefat etmesi üzerine, Türk Bayırkular ile Oğuz Ügesi’nin onun yerine yeni birisini “hanladıklarını”, yani seçtiklerini görüyoruz. O dönemde beyler duruma hakimdir ve bu hakimiyeti hanlarla paylaşmaktadır. Problem, bundan sonrası için verilen bilgilerdedir. Tarduşlardan 30 kişi ile Oğuz Ügesi’nin kumandanları, “Türklere kaçmaması için” geceleri bu yeni hanın başında beklemektedir!

    Bizim bugünkü anlayışımıza göre Uygurlar da, Bayırkular da, Oğuzlar da Türktür. Haydi diyelim burada kavmiyet anlayışı var; Uygurlar ve Türkler kendilerini farklı etnik gruplar görüyorlar. Ancak Göktürk dediğimiz Kadim Türk devletinin Uygurlar tarafından çökertilmesinin (734) üzerinden 200 yıl geçmiştir. Orhun’da değil de Gansu civarındaki bu Türkler kimdir? Ayrıca Tarduş adı, 200 yıl evvel Kadim Türk kağanlığında batıyı temsil eden idari bir bölüm iken (Bilge Kağan gençken Tarduş şad idi) artık kavmiyet kazanmış bir birim olarak görünür. Batı Göktürkler değil de Orhun merkezli Kadim Türklerin batı kanadı (Tarduş), Hoço-Beşbalık ile Altay ve Kingan dağlarını kapsayan bölgeyi içeriyordu. Demek ki bu bölgedeki Tarduşlar eskiden idari birim iken kavmiyet kazanmışlardır.

    Diğer bir konu da Bayırkular’dır. Bunlar Kadim Türkler zamanında eski Tegreglerden kopmuş, kendi başına buyruk bir boy idi. 640’larda, başlarındaki lider ile Çin’e tâbi olmak istemişlerdi. Daha sonra zor kullanarak devlete vergi ile bağlanmaları sağlanmıştı. Durumdan memnun değillerdi; aralarından biri 716’da Kapğan kağanı öldürmüştü. Bunlar 10. yüzyıl başında “Türk Bayırku” olmuşlardır. Evvelce Türk olmayan Bayırkular, şimdi nasıl “Türk” olmuşlardır? Burada sanki burada bir organizasyon özelliğine işaret edilmektedir.

    Kısacası, Kadim Türk devletinin son bulmasından sonra geçen 6-7 kuşak içinde küçük gruplaşmalar kavmiyet kazanmalarıyla dikkati çeker. Belgenin tamamında daha başka gruplar da vardır; hepsinin dili Türkçedir. Bu kadar değişik grup neden bu bölgeye gelmiş ve 10. yüzyıl başında hangi pastayı paylaşmak istemişlerdir?

    Uygurlar Orhun bölgesinde iken ticari işlerde (#tarih, sayı: 71) Soğdlarla çok sıkı bir işbirliği içinde idiler. Zamanla kendileri de ticaret konusunda maharet kazanarak Gansu, Hoço bölgesine sızmaya başlamışlardı. Buranın cazibesi, ticaret yollarının kavşak noktasında bulunması idi. Burası yalnız doğu-batı değil, kuzey-güney yönüne de erişmek için de elverişli idi. Özellikle denize açılan güney Çin ile ilişkiler önem taşıyordu. Onun için de yalnız Uygurlar değil, Tarduş, Tölis gibi buranın eski ahalisi de yeniden buraya gelmişti.

    Kısacası sadece iki cümlenin analizinde bile, Türklerin tarihinde kavimleşerek eski kimliği daha ufak çapta taşıma veya kimlik oluşturma süreçlerinin önemini görüyoruz. Ayrıca tarihte gördüğümüz dinamizmin, bu yeniden ve yeniden kendini inşa süreci ile ne kadar bağlantılı olduğu ortaya çıkıyor. Hani “küllerinden doğmuş” derler ya… Küllerden büyük devletler de irili ufaklı kendi başına buyruk gruplar da doğar; kısacası tek tipten söz edemeyiz.

  • Yeraltı depoları, yollar, mola

    Yeraltı depoları, yollar, mola

    Özellikle kuzeydeki göçebe halklar önce derin çukurlar kazar, gıda maddeleri ve ticaret mallarını bunların içinde saklardı. “Ora/oro” adı verilen bu çukurlar, ticaret yollarının kontrolü ve konaklama açısından kritik, stratejik öneme sahipti. Bu yeraltı ambarları, Uygurlardan sonra Moğolların başkenti Karakurum’a giden hatlarda karşımıza çıkmaktadır.

    Yolculuklarda mola, hepimizin ihtiyaç duyduğu bir olgudur. Anadolu’daki Selçuklu kervansarayları tüccarların mola verdikleri yerlerdi. Özellikle 12-13. yüzyılda yapılmış olan kervansaraylar muhteşem yapılar olduğu için, kervansaray kelimesini kervanlar için yapılmış saraylar gibi algılarız. Öte yandan saray kelimesinin bazı Türk dillerinde ve Rusçada “ahır, depo” anlamında da kullanıldığını düşünecek olursak, bu yapıların yalnız mola verme yeri değil aynı zamanda tüccarlar için depo işlevi de gördüğünü anlayabiliriz. 

    Başkurtların bır kısmı, hayvanların kalması için evin yanına ahşap veya dallardan örülerek oluşturulmuş yapılara-depolara “saray” der. Bu açıdan Altınorda-Saray şehrini, içinde Dolmabahçe gibi saraylar olan bir şehir olarak değil de hem hanların ordasının bulunduğu yer hem de ticaret mallarının, daha doğrusu hazine gibi kıymetli şeylerin deposu olarak algılayabiliriz.  Özellikle kuzeydeki göçebe halklar önce derin çukurlar kazar, gıda maddeleri ve ticaret mallarını bunların içinde saklardı. Bu çukurlara verilen “ora/oro” adı Uygur vesikalarında görülür. Kazmak karşılığı olan “or-” fiilinden gelen bu kelime halen Kırgızlar ve Başkurtlar arasında aynı anlamda yaşamaktadır (H. Şirin).

    Hududülalem adını taşıyan coğrafi eserde (10 yüzyıl), kendilerinden Dokuzoğuz diye bahsedilen Uygurlardan (744-840) misk, kara-kızıl-yollu tilki kürkü, gri sincap kürkü, samur cinsleri, gelincik kürkü,khutu” boynuzları ve yak tüyleri geldiği belirtilir. Uygurların kuzeyindeki Kırgızlardan da İslâm dünyasına misk, değişik kürkler, “khadang-khalanc” denilen denilen ahşap ve “khutu” boynuzundan yapılan bıçak sapları geliyordu. Bu tür malzemelerin yol boyunca “ora/oro”larda saklandığını düşünebiliriz. Şeyh Süleyman Efendi “ora”yı “ambar-ı zemin” diye açıklamış (Radloff 1888, I:1048b). Ticaret yolları boyunca dizilen bu yeraltı ambarları, Uygurlardan sonra Moğolların başkenti Karakurum’a giden hatlarda karşımıza çıkmaktadır. Hatta bu yeraltı ambarlarının denetçisi olan kişiye “oraçı” deniyor ve bunlar hazineci gibi önemli bir mevkiye sahip oluyordu (Qiu Yihao).

    Ekran-Resmi-2020-10-30-17.34.57

    Aynı terimi kullanan bugünkü Kırgızlarda da “oro”lar bir insan boyundan derindir. Kuzey taraflarına göre daha sıcak olan Kırgızistan’ın güney taraflarında ise soğuk bir ortam yaratabilmek için bu ambarlar beş metre derinliğe kadar iner. Yazın yapılan kımız bile bu “oro”larda uzun zaman saklanabilir. Kımız için “oro”nun dibine konulan kımız tulumunun etrafına nehirlerden toplanan “saltaş” denilen bir taş diziliyor; bu taş yerden soğuğu çektiği için buzdolabı gibi bir ortam yaratılmış oluyor. Saklanmak istenen maddelerin üstüne bir dikey kütük (türkük) ve birkaç yatay kütük (bakan) konuluyor, böylece sanki ızgara gibi bir satıh oluşuyor; bunu üzerine de sığır derisi seriliyor, onun üzeri de toprakla örtülüyor (Ö. Abraimov).

    Başkurtlarda ise aynı iş için “mögerep” denen bir çukur kazılır ve derinlik ihtiyaca göre değişir. Saklanmak istenen maddeler çukurun içine konduktan sonra üstü saman, sonra toprakla örtülür. Tam bir yeraltı ambarı konumunda “mögerep” havalandırma borusu ve bağlantılı depoları da olabiliyor. Bu depolarda yaz-kış patates ve diğer sebzeler de saklanır (Ahat Salihov). Patates bizde Erzurum’da da 2 metre derinlikteki çukurlarda saklanır ve bunlara “kartol çukuru” denir.

    Kaşgarlı Mahmud bu yeraltı ambarlarından “buğday, turp gibi gıda maddelerin saklandığı çukur” diye bahseder. Hududülalem’in bize verdiği bilgiler ışığında tarihte Kırgız ve Uygurların bu yeraltı ambarlarını yiyecekten çok Sudanlı Şukriyeler gibi (#tarih, sayı: 69) ticaret emtiası için kullandıklarını düşünebiliriz. Ticaret yolları üzerindeki yeraltı ambarlarının korunması gerektiği için de, bunların bulundukları yollar ve yolların geçtiği toprak üzerinde sahibiyet ve hakimiyetin önemi ortaya çıkmıştır. Tarihte Uygurların bu hatlar üzerinde yerleştiklerini ve çeşitli yeraltı veya yerüstü ambarlarla kendilerine “mola” verme imkanı yarattıklarını da görebiliyoruz.

  • Gerçek kahraman annedir

    Gerçek kahraman annedir

    Çinggis Han öz kardeşi Hasar’ı yakalar ve onu bağlayıp sorguya çekmeye hazırlanır. Anneleri yetişir ve iki memesini çıkarıp dizlerinin üzerine yayarak şunları söyler: “Görüyor musunuz? Bunları siz emdiniz; atalar sözünün dediği gibi siz ana rahmini ısıran ve kendi meşimenizi [plasenta] koparan adamlarsınız! Hasar ne yaptı ki?.. Düşmanları yendi diye mi onu kıskanıyorsun?” Çinggis çok korktuğunu ve utandığını söyler.

    Kültürümüzde erkek kahramanlara çok değer verir hatta onları yüceltiriz. Onları oldukları gibi değil de hayal ettiğimiz gibi görmek isteriz. Öte yandan anne kutsaldır. Kahramanın annesi olmak özel bir ayrıcalık, dokunulmazlık getirir ve kahramanların anneleri de benzer şekilde yüceltilir. Tarihimizde bir kahramanın annesini azarladığını görmek sanırım imkansızdır. Anne, kutsal olduğu kadar idealdir ve o da oğlunu azarlamaz.

    Ancak Moğol kültüründe durum bu değildir. Bugün hâlâ Moğol kültürünün her vesile ile gururla andığı Çinggis Han da bu bakışaçısından nasibini almıştır. Moğolların Gizli Tarihi adlı destansı anlatımda bu duruma birkaç kere şahit oluruz.

    Daha küçükken, Temücin ve kardeşi Hasar, ayrı anneden olan diğer iki kardeşlerinden birini “elimizden balığımızı zorla aldı” diye annelerine şikayet ederler; o da “Bırakın şu işi! Kardeş olduğunuz halde niçin birbirinize böyle yapıyorsunuz?” der. Ancak onlar durmaz ve Bekter isimli üvey ağabeylerini öldürürler. Eve geldikleri zaman anneleri çocukların çehrelerinden olan biteni anlayarak şöyle der:

    “Katiller!.. Kayalar üstünde sıçrayan kaplan gibi, hiddetini basamayan arslan gibi, kendi gölgesine saldıran şahin gibi, yavrusunu takip edemeyince yavrusunu yiyen anggir ördeği gibi, körü körüne saldıran barus gibi öldürdünüz! Gölgemizden başka arkadaşımız yokken, hayvan kuyruğundan başka kamçımız yokken, gördüğünüz hakarete tahammül edemeyerek intikamı kimin yardımı ile alalım diye düşünmek lazım gelirken böyle hareket ettiniz”. Anneleri böyle söyledi ve geçmişten kalan atasözlerini tekrarlayarak, eskilerin sözlerini zikrederek onları çok azarladı” (A. Temir 1948, § 76-78).

    Daha sonraki yıllarda Çinggis Han ile öz kardeşi Hasar’ın arasını açma ve onları birbirine düşürme planları başarılı olur ve Çinggis Han, Hasar’ı yakalamak ve cezalandırmak için yola çıkar. Anlatı şöyledir:

    “… Annesi bunu duyar duymaz, aynı gece kara arabaya ak deveyi koşarak peşlerinden hareket etti ve bütün gece giderek güneş doğarken Temücin’e yetişti. Tam o esnada Çinggis-hahan Hasar’ın kollarını bağlatıp, şapkasını ve kemerini çıkartarak sorguya çekmeye hazırlanıyordu. Çinggis-hahan annesinin geldiğini görünce korkusundan titredi. Anaları büyük bir hiddetle arabadan indi, Hasar’ın kollarını çözdürdü ve şapkası ve kemerini tekrar eline verdirdi. Çok kızmış olan anaları hiddetini bastıramayarak yere oturdu, iki memesini çıkarıp dizlerinin üzerine yayarak şunları söyledi: ‘Görüyor musunuz? Bunları siz emdiniz; atalar sözünün dediği gibi siz ana rahmini ısıran ve kendimeşimenizi [plasenta] koparan adamlarsınız! Hasar ne yaptı ki? Haçi’un ve Otçigin bunun bir tanesini bile boşaltamıyorlardı. Halbuki Hasar her iki mememi emerek boşaltmak suretiyle beni teskin ederdi, benim göğsümü açar ve genişletirdi. Bundan dolayı Temücin akıl bakımından ve Hasar’ım da vücutça kuvvetli oldular… Şimdi Hasar’ı düşmanları yendi diye mi kıskanıyorsun?’ Nihayet Çinggis-hahan annesini teskin etmek için ‘anne seni kızdırdığımdan dolayı çok korktum ve utanıyorum. Şimdi bu işi bırakıp dönelim’ dedi ve bunun üzerine geri döndüler. Fakat Temücin annesine bildirmeden Hasar’ın adamlarını geri aldı ve onun için ancak bin dört yüz adam bıraktı. Annesi bunu öğrendiği zaman çok kederlendi ve bu hadiseler onu yıprattı (A. Temir 1948,  § 244).

    Burada sadece “kahraman” oğlunu azarlayan bir anne görmüyoruz; herkesin korktuğu Çinggis  Han’ı annesinin karşısında korkudan titreyen bir oğul olarak görüyoruz. Ama bu oğul artık güçlüdür ve annesinin görmediği yerde hinlik yapmaktan çekinmez. Kısacası karşımızda yüceltilmiş bir kahraman değil de bütün yönleri ile bir insan vardır. Moğol tarih yazımında bir insan olarak görülebilen Çinggis, 14. yüzyıl İlhanlı tarihçisi Reşideddin’in eserinde ise bütün kusurlarından arınmış, hükümdar olmaya layık bir kahraman olarak karşımıza çıkar. Hatta Moğolların Gizli Tarihi’nden yenilgiye uğradığını bildiğimiz Balcuna’nın balçıklı sularında (#tarih, sayı: 53) sanki galip gelmiş gibi gösterilir.

    Aradaki fark, bakışaçısıdır. Harem-selamın bulunduğu yerleşik kültürün bir özelliği olarak “görülen olmak ve görünmek” arasındaki fark, çadırın içi kadar dışının da evden sayıldığı göçebe kültürde “olduğun gibi görünmek” şeklinde kendini gösterir. O zaman kahramanlar da anneleri de üstün vasıflı varlıklar değil insan olarak karşımıza çıkar.

  • Yerleşiklerin yatağı rahat mı?

    Yerleşiklerin yatağı rahat mı?

    Tarihte bütün göçebeler, “yatak” dedikleri yerleşik düzene özenmemiştir. Macar Türkolog Ármin Vámbéry’nin 19. yüzyılda karşılaştığı bir göçebe kadın, “Nasıl yani, hiç yer değiştirmiyorlar mı? Ancak ölüler yer değiştirmez” demişti. Toroslar’dan genç bir Sarıkeçili ise “şehri nasıl buldun?” soruma “şehre indim, çok basık” diye cevap vermişti. Arazi çalışması ve ayrıntılar üzerine…

    Göbeklitepe’ye rağmen hâlâ yerleşikliği göçebeliğe üstün gördüğümüz için, göçebelikten yerleşikliğe geçiş nasıl olmuştur sorusunu sormayız bile. “İnsanlar hep göçebe kalacak değiller ya… Daha iyi ve daha medeni olan yerleşikliğe geçmelerinden daha tabii ne olabilir” diye düşünürüz. Neyse ki en azından Göbeklitepe konusunda böyle kesin önyargılara varmadan beklemeyi tercih ediyoruz.

    Aslında göçebelikten yerleşikliğe geçiş her zaman tek yönlü bir hareket olarak gelişmemiştir. Örneğin Şah zamanında zorla yerleştirilmiş bazı İran göçebeleri, sonradan tekrar göçebe hayata dönmüşlerdi. Bize bu olayın tek yönlü olduğunu düşündüren, varsayımlarımızdır. Bizim gibi yerleşiklerin bu konuda ne düşündüğü malum. Olaylara göçebeler açısından bakınca  ise yerleşiklik çok özenilecek bir durum değildir. Daha 1967’de Yü Ying-shih’nın Trade and Expansion in Han China adlı eserinde belirttiği gibi, Hunlar döneminde yerleşiklerin ipekli giysileri ile çalılar arasında dolaşmalarının imkansızlığını dile getiren bir Çinli, yerleşiklik ve göçebelikten birinin diğerine üstün olmadığını güzelce ifade etmiştir. Her iki yaşam tarzı da doğaya uyum göstermekle ilgilidir.

    Daha sonra Tunyukuk da, o zaman henüz genç bir şad olan Bilge Kağan’ın kale ve tapınaklar yapma teklifi üzerine “Bizim düşmana karşı uzun zaman direnebilmemizin sebebi, sadece su ve otları izleyerek yaşamamız, oturduğumuz yerin devamlı olmaması, yani devamlı olarak aynı mekanda oturmamamız, yabani hayvanları avlayarak geçinmemiz ve hepimizin silah kullanmaya alışık olmamızdır. Tang askerleri sayıca çok olsa da, bunun pek faydası olmaz; yani bizim arazimizde onların kalabalıklığı pek işe yaramaz. Eğer, kale ve surlar yapıp yerleşir, eski âdetlerimizi değiştirirsek, günün birinde mağlup olur ve Tang tarafından yutuluruz” demişti.     

    Macar Türkolog Ármin Vámbéry, 19. yüzyıldaki seyahatinde karşılaştığı bir göçebe kadına yerleşiklikten bahsedince, kadın “Nasıl yani, hiç yer değiştirmiyorlar mı? Ancak ölüler yer değiştirmez” demişti. 1950’lerde Türkiye’de de göçebeleri yerleştirme teşebbüsü olmuştu; o hadiselerle ilgili Antalya civarından bir Yörük bana “Yukarıdan ormancılar, aşağıdan jandarmalar gelmeseydi biz hiç yerleşmezdik. Aşağıdan geçen jandarmalar köy evi sansın diye nice Yörük evi kirece boyanmıştı” demişti. Toroslar’dan genç bir Sarıkeçili ise “şehri nasıl buldun?” sorusuna “şehre indim, çok basık” diye cevap vermişti

    Kısacası bütün göçebeler tarihte “yatak” dedikleri yerleşik düzene özenmemiştir. Ancak bazılarının kendi hayat tarzlarına ve uğraşlarına uygun geldiği için gönüllü olarak yerleşikliğe geçtiği konusunda bilgilerimiz var. Göçebeler durup dururken “ben yerleşeyim, bir tarlam olsun, ekip biçeyim” diye değil de, daha çok göçebelikte varolan alışveriş, ticaret yoluyla yerleşmiş görünüyorlar. Böyle bir geçişin doğal olarak çeşitli yön ve yöntemleri vardır.

    40 yıl önce Sudanlı göçebeler üzerinde çalışırken karşılaştığım bir durumu hatırlatmak isterim. 1980’de British Library’de, 19. yüzyılda Sudan’a gitmiş seyyahların eserlerini okuyordum. Benim ilgilendiğim Sudan’ın kuzeydoğusunda bulunan Şukriye kabilesi, 19. yüzyılda tek başlı hiyerarşik bir düzene geçmeye başlamıştı. Bu değişimde onların özellikle ticaret yolları üzerinde hakimiyet kurmaya çalıştıkları görülüyordu. Bu hakimiyet, mevcut yolların yanında yeni yollar açmaları ile de belirginleşiyordu. Böylelikle ticaretin yönünün değiştirmiş oluyorlardı. Bunu yaparken ticareti kendi tekellerinde geçirecek ve başkalarını safdışı edecek bir yöntem olarak, yeni yol boyunca derin çukurlar kazıyorlar ve pazara sunmak istedikleri devekuşu tüylerini bu çukurlarda muhafaza ediyorlardı. Böylece pazara giderken götürecekleri malları önceden depolamış, bu yeni yol vasıtasıyla diğer rakiplerini saf dışı bırakmış oluyorlardı.

    Bu becerilerinde elde ettikleri şan, şöhret ve kâr, daha önce dağınık bir şekilde yaşayan Şukriyelerin bir bey (şeyh) etrafında toplanıp nemalanmak istemelerine sebebiyet vermişti. Böylece de Şukriyeler güçlü bir kabile beyliği haline gelmişti. Görüldüğü gibi çukur kazma gibi basit bir ayrıntının ticaret hatlarını sahiplenme, hiyerarşik bir düzene geçme ve yerleşme konularında bize “yol gösterdiği” muhakkaktır. Tarih çoğu zaman arazide ve ayrıntıda gizlidir.

  • Fatih, Kanunî ve Göktürkler

    Fatih, Kanunî ve Göktürkler

    Hunlar, Göktürkler, Uygurlarla olan akrabalığımız, 19. yüzyıl ortasına rastlayan Tanzimat hareketinden sonra Batı düşüncesi ve Batı’daki tarihçilik çerçevesinde ortaya çıktı. İslâmiyet öncesi döneme uzanan bu akrabalıktan, Fatih Sultan Mehmet veya Kanunî’nin haberi olmamıştır. Türk ve Çin tarih yazımı…

    Genellikle tarih yazımı sözkonusu olunca, bir tarafın diğer tarafa etkisinden sözedilir. Ancak geniş bir coğrafi alanda bir tarafta Osmanlı İmparatorluğu ve dolayısıyla Türkler, diğer tarafta ise Çin İmparatorluğu’nu genel bir çerçevede bile olsa karşılaştırmalı olarak ele alınca, etki veya etkileşimden sözetmek zorlaşır. Bu açıdan da -yazıda belirtileceği üzere- Çin ve Türk tarih yazımını incelediğimiz zaman, iki tarafta da gördüğümüz olgu ve eğilimleri onların Avrasya çapında dünya tarihi içinde yer almaları ile açıklayabiliriz.

    Her iki tarafı en erken dönemlerden itibaren tarih yazım malzemesi açısından incelersek, ilk zamanlarda Türklerin taşı, Çinlilerin de hem taşı hem de ipeği yazı malzemesi olarak kullandıklarını görürüz. Taşlar dikiliyor, ipek dürülüyor ve eskiden tomar denilen rulolar haline getiriliyordu. Çincede rulo anlamına gelenjuan” (cüen okunur) dürmek fiilinden gelmektedir. Daha sonraları rulolar yanyana getirilip kitaplaşınca, rulo terimi artık kitabın bölümleri için kullanılır oldu. Bu süreç içinde malzeme olarak ipeğin yerini zamanla kağıdın aldığını görüyoruz. 10. yüzyılda artık tahta levhaları oyarak yapılan baskı tekniği kullanılıyordu. Özellikle Budist edebiyatta olduğu gibi  kağıtlar  levhalar halinde yufka gibi üstüste konulup iki tarafından tahta kapaklarla korunan kitapçıklar halinde saklanırdı. Bunlar bohçalara konur ve böylece muhafaza edilirdi. Daha sonra bu kağıtlar ortalarından kıvrılarak üstüste konulur, arkalarından dikişle tutturulur ve meydana gelen deftercikler bir kutuya yerleştirilerek raflara yatay olarak yerleştirilirdi. Bu kullanım şekli, kağıt ve kitapların yıpranmamasını sağlıyordu.  

    Kitapların yatay konması usulü modern zamana kadar İslâm dünyasında da görülmekteydi. İslâm dünyasının kağıtla tanışması 751 Talas meydan muharebesine dayanır. Türklerin İslâmiyet’i kabulleri de bu döneme rastlar. Demek ki tarih yazımı malzemesine baktığımız zaman Asya’nın doğusundan batısına benzer bir etki ile  karşılaşmaktayız.

    Tarih yazımında hem Çin hem de Türklerin geçmişinde üç evre görülür: 1. Mitoloji ile destanın ve edebiyatın içiçe olduğu kadim zamanlar; taşı oyma-yontma tekniği ile ortaya çıkan ilk edebiyat ve tarih, 2.  Çin’de bir felsefi görüş olarak Konfüçyanizmin, Türklerde ise din olarak İslâmiyet’in hakim olduğu dünya görüşü, 3. Batı’nın etkisiyle modern tarih anlayışının yerleştiği son dönemler.

    Çin’de klasiklerin yazıldığı imparatorluk öncesi dönem (MÖ 250’den evvel), şiirsel, felsefi ve edebi eserlerin ortaya çıktığı dönemdir. Bu dönemde tapınak rahipleri, astroloji ve fal yöntemini kullanan din adamları olarak önemli bir rol oynarlardı. Bu dönemi takip eden, MÖ 221’den 19. yüzyıl ortalarına kadar geçen yaklaşık 2 bin sene boyunca, ruhban sınıfının devre dışı bırakılması ile (NTV tarih, sayı: 46, 2012) her aile reisi kendi ev halkını Konfüçyanist ahlak görüşlerine göre yönetti. Aile reisi ile hükümdar arasında hiyerarşik bağlar şeklinde gelişen bu ilişkiler çerçevesinde, Çin imparatorunun evrene hakim olduğu düşünülürdü. Bütün dış ilişkiler de 19. yüzyıla kadar bu çerçevede düzenlendi.

    19. yüzyıl ortalarında Batı ülkeleri kendi gücünü siyasi ve ticari alanda hissettirince,  Çin artık yavaş yavaş değişmek durumunda kaldı. Bu çok hızlı Batı etkisi ülkede tepki uyandırmış, bu tepkinin meyveleri kendini 1949’da Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla göstermiştir. Artık tarih Batıcı bir anlayışla değil Marksist bir anlayışla yazılmaya başlanmıştır (tabii aslında Marx da Doğu değil Batı düşüncesinin bir ferdidir). 1980 sonrasında ise tarih yazımında özellikle dünya tarihi çerçevesinde Batı düşüncesi tekrar yer almaya başlamıştır. Ancak burada bir orta yol görmekteyiz; bazen Batı yöntemi ile Marksist yöntem paralel bir şekilde devam ederken bazen de Batı ile Çin düşüncesi biraraya getirilmektedir.

    Türk dünyasına gelince… Bir taraftan destanlar, diğer taraftan yazıtlarla başlayan bu kadim evrenin eserleri bugün “seküler” dediğimiz türe yakın eserlerdir. İslâmiyet’in kabulü ile başlayan 2. evrede, Türklerin tarihi Nuh Peygamber evladı Yafes’in oğlu Türk’ten türemiş olarak dinî bir şemsiye altında tezahür eder. 19. yüzyıl ortasına rastlayan Tanzimat hareketinden sonra ise Batı düşüncesi ve Batı’daki tarihçilik çerçevesinde İslâmiyet öncesi dönem ve Hunlar, Göktürkler, Uygurlarla akrabalığımız ortaya çıkar. Fatih Sultan Mehmet veya Kanunî’nin bu akrabalıktan haberi olmamıştır.

  • Bir şehrin sembolü iki besteci

    Leipzig şehri, birbirinden yaklaşık 100 yıl arayla yaşamış iki büyük müzik insanının izlerini bugüne taşıyor. Bach ve Mendelssohn’un hem müzik hem özel hayatlarına dair orijinal eşyaları ve düzenlemeleriyle oluşturulan müzeler, bize zamanın ruhunu da hissettiriyor.

    Geçenlerde yolum Almanya’nın Leipzig şehrine düşmüştü. Leipzig doğu-batı ve kuzey-güney yönündeki ticaret yollarının kavşağında bir şehir. Ortaçağlarda çok canlı olan ve özellikle kürk ve mücevher üzerine yoğunlaşan Leipzig ticareti, modern zamanlara doğru siyasi durumların gölgesinde inişli çıkışlı olmuş. Şehrin ruhunu, ticaret ve üretimin getirdiği bolluk ve zenginlik zamanında yaşamış olan iki müzisyen, Johann Sebastian Bach (1685-1750) ve Felix Mendelssohn (1809-1847) belirler. Ömrünün son 25 yılını Leipzig’de geçirmiş olan J. S. Bach, 16 yüzyılın ortasından beri bilinen bir müzisyen aileden gelmekte idi. Leipzig’de, özellikle 1523’de Martin Luther’ın vaaz vermiş olması ile bilinen Thomas Kilisesi’ne (13. yüzyıl) müzik direktörü olarak atanmıştı. Bugün mezarı da bu kilisede bulunmaktadır. Kilisenin önündeki meydanın iki tarafında Bach’ın kendisinin ve kendisini desteklemiş olan yakın bir dostunun oturmuş olduğu iki ev bulunuyor. Bunların biri, müze ve arşivin yanısıra sanatçının yaşadığı dönemi yansıtan resim ve gravürleri barındırıyor. Böylece Bach’ın Leipzig’e gelmeden önce yaşadığı şehirleri de resimli panolarla tanımış oluyoruz. Çok ince bir müzecilik anlayışı ile hazırlanmış olan müzede, onun zamanından kalma org ve başka müzik aletleri de dikkati çekiyor. Ayrı bir bölmede, tablet üzerinden eser seçerek kulaklıkla Bach müziğinden parçalar da dinleyebilirsiniz. Bu özel odada onun orkestradaki 30-40 müzik aletini nasıl bir baş işaretiyle veya ayağını yere vurarak veyahut işaret ve orta parmağını kullanarak idare ettiğini anlatan bir tabela vardır (O zamanlar henüz baton yok). Bu meydanın etrafında Thomas Müzik Okulu da var. Bugün bile meşhur olan 1212’den kalma çocuk korosu da bu çevrede yetişmiş. Korodaki çocukların nasıl sıkı bir disipline tabi tutulduklarını gösteren belgeler de arşivin parçası. Şehre can ve ruh veren diğer kişi, Bach’dan yaklaşık bir yüzyıl sonra yaşamış olan Felix Mendelssohn. Aslen Yahudi bir aileden gelen babası, oğlunun çevresine uyum sağlaması için Protestan terbiyesi ile yetişmesini sağlamış. Buna rağmen onun müziğinin de Nazilerin hışmına uğradığını öğreniyoruz.

    Mendelssohn müzesi, Bach’tan farklı olarak ona insan olarak yakınlaşmamızı sağlayan daha farklı bir müzecilik anlayışı ile hazırlanmış. Oturduğu ve sonra vefat ettiği evdeki duvarda hayat hikayesi verilirken, bestelediği eserlerin arasına çocuklarının da isimleri konmuş. Hani çocukların isimleri özgeçmişlerde pek bulunmaz ya; burada onlar da “eser”den sayılmış. Ayrıca kız kardeşi Fanny de bir musikişinas olarak yetişmiş ve her ikisi birlikte çalmışlar. Bir odada Fanny’nin elbiselerini ve onun hakkında bir animasyon filmini görmek mümkün. Ziyaretçiler için müzenin doruk noktası, orkestra odası. Mendelssohn, baton kullanan ilk orkestra şefi. Bu hadisenin şerefine orkestra odasında çeşitli müzik aletlerini temsil eden hoparlörler dizilmiş ve ziyaretçi isterse eline batonu alıp orkestrayı idare edebiliyor. Müze sadece görmek ve bilgilenmek için değil aynı zamanda zamanın ruhunu hissetmek için de düzenlenmiş. Bazı şehirler vardır; onları ziyaret ettiğinizde o şehrin tarihindeki bazı insanların ruhlarının oraya sinmiş olduğunu hissedersiniz. İşte Leipzig bunlardan biri. Bizde, Türkiye’de ise şehirlere daha çok Ankara’daki Hacı Bayram gibi evliyalar ruh verir. Konya’da ise durum farklıdır, orada Mevlâna’yı hissederiz. İnsan Ariflerin Menkıbeleri’ni okurken Konya sokaklarında Mevlâna ile beraber dolaşıyormuş hissine kapılır. Aslında şehirlere ruhunu vermiş başka şairlerimiz veya bestecilerimiz yok mudur? Muhakkak ki var. Ancak bizde evliyaların konumu farklıdır. Zira kimin evliya olacağına halk karar verir. Onun için Anadolu şehirlerinde, özellikle Osmanlı döneminde, belirli kişilerin yetenekleri yerine halkın tercihlerini görürüz.