Yazar: İsenbike Togan

  • Siyasi olmayan tarihin peşinde

    Timothy Brook’un Dertli İmparatorluk adlı kitabı, Çin’deki Moğollar (Yuan) ve Ming sülalelerini incelerken, “ejderha” hikayeleriyle başlar. Yazar yollar, kanallar, ticari ilişkiler, nüfusun odak noktaları, aile bağları, sanat alanlarında iz sürer. Devlet idaresi, siyasi tarih ve dış ilişkiler odaklı, toplumu önplana almayan bir tarih anlayışı yerine; halk edebiyatı, mezartaşları gibi malzemeler kullanarak bize farklı bir resim çizer.

    Son yıllarda iklim değişikliği önem kazandı. Her gün dünyanın bir tarafında seller, di­ğer tarafında kuraklık ve yangınlar günde­mimizi oluşturmaya başladı. Bu yıl Türkiye de bunlardan nasibini aldı. Uzmanlar bu konularda ciddi çalışmalar yürütüyor. Öte yandan yaşadığı­mız olaylar bilimsel çalışmalardaki bakışaçımıza da yansıyor. Tarih araştırmalarında da iklim deği­şiklikleri araştırma yöntemleri arasına girdi. Hatırlanaca­ğı gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında da medeni­yetlerin ortaya çıkışları “kuraklık” sonucu meydana gelen göçlerle açıklanmıştı. Hatta ders kitaplarımızda ahtapo­tun kollarını andıran kocaman bir göç haritası olurdu. Sonra bu görüşlerdeki problemler dolayısıyla göç haritası ders kitaplarında yer almaz oldu.

    Bugünkü çalışmalar, iklim değişikliğini olayların kökeni­ni açıklamak için kullanmak yerine; dönemsel farklılıklara bakarak o ülke veya bölgede görülen sosyo-ekonomik ve po­litik olaylarda iklimin ne derecede bir rolü olduğu konusu­na odaklanmaktadır. Kanada’nın batısında Vancouver’de bu­lunan British Columbia Üniversitesi hocalarından Timothy Brook Dertli İmparatorluk (The Troubled Empire: China in the Yuan and Ming Dynasties-2010) adlı kitabında Çin’deki Moğollar (Yuan) ve Ming sülalelerini incelerken, “ejderha” hikayeleriyle başlar. Genellikle “istilacı Moğollar”ın (1260- 1368) Kubilay Han önderliğinde Yuan sülalesini kurmaları ve onların Çin’den ayrılmak zorunda kalmalarından sonra başa geçen sülale “milliyetçi” veya “etnik Çinli” olarak algı­lanırdı. T. Brook birbirine zıt olarak görülen iki sülaleyi aynı mercek altında incelemekle, aslında yerli ve yabancı Çin ta­rih metodolojisine ilginç bir kapı açmaktadır.

    Öte yandan T. Brook’un eserinde, konunun ideolojik tara­fına hiç değinilmemekte ve bu iki sülalenin birarada ele alın­ma sebebinin Çin’e dünya tarihi içinde yer vermek olduğu ifade edilmektedir. Bu iki sülalenin hâkim olduğu 1260-1644 arasında Avrupa, Rönesans ve Barok dönemleri ile beraber Küçük Buzul Çağı’nda idi. Kitap aynı yılların Çin’de de so­ğuklarla mücadele ile geçtiğini göstermektedir.

    Kitabın ilk bölümünde Çin kültürüne has hem efsanevi bir sembol hem de hükümdarı temsil eden bir varlık olan ejderhayı baş aktör yapan yazar, il­ginç bir yöntem kullanmaktadır. Suda yaşadığı var­sayılan ejderha 12 Hayvanlı Takvim’de de yer alır; Türk ve Moğol dillerine Çince “long”dan mülhem, “luu” olarak girmiştir. T. Brook’un bahsettiği ejderha hikayelerine bakılacak olursa, Yuan ve Ming döne­minde insanların sık sık ejderha gördükleri anlaşılmaktadır. Bu hikayelerde ejderhalar, Hokusai’nin resmindeki gibi dev dalgaların hâkim olduğu bir ortamda fırtınalar, kasırgalar, tayfunlar arasında suyun içinde görülür. Genelde bir süla­lenin çöküşünün habercisi olan su baskınları, seller bu defa daha genel bir dağılım içindedir. Soğuk dalgaları, kuraklık­lar, seller, su baskınları, depremler, açlık dönemleri, salgın­lar gibi felaketler, kitapta “9 batak” olarak tanımlanır. Yuan döneminde 3, sonraki Ming döneminde bu türden 6 büyük felaketle karşılaşıldığı belirterek, birbirine zıt görülen bu iki sülalede daha başka devamlılık unsurları üzerinde durulur. Yazar bu çerçevede yollar, kanallar, ticari ilişkiler, nüfusun odak noktaları, aile bağları, sanat gibi alanlarda iz sürer. Kı­sacası devlet idaresi, siyasi tarih ve dış ilişkiler odaklı, toplu­mu önplana almayan bir tarih anlayışı yerine halk edebiyatı, mezartaşları türünden malzemeler kullanarak bize farklı bir resim çizer.

    Kitap bütün bu olumlu gelişmelerin yanında, yazarın Ming dönemi üzerinde uzmanlaşmış bir Çin tarihçisi olma­sı ve Han kültürüne hem bilgi hem anlayış açısından daha yakın olması dolayısıyla, Çin’deki Moğollar hakkındaki kı­sımlar biraz daha az özen ve ayrıntı ile karşımıza çıkmakta­dır. Eserde kullanılan yöntem ve özellikle halkın öne plana çıkarılması ile, eser zaman zaman bir roman niteliği kazanır. Eserleri Çinceye de çevrilmiş olan T. Brook, Çin tarihçiliğine ve özellikle ülke tarihi anlayışına önemli bir katkıda bulun­muştur. Bu kitap, erken devir Osmanlı tarihi üzerine odak­lanan tarihçilerin Bizans kültür ve toplumu ile ilgilendikle­ri takdirde nelere dikkat etmeleri gerektiği açısından da bir örnek teşkil eder.

  • Moğollar, Türkler, İslâmiyet

    Çinggis Han’ın torunu Hülegü’nün 1258’de Bağdad’ı zaptedip halifeliği kaldırmasının etkileri, Türk ve İslâm âleminde yüzyıllar süren bir olumsuz algı ve değerlendirmeye yolaçtı. Konunun dinî olduğu kadar ekonomik uygulamalara bağlı tarafları da, bürokrasi-ticaret-vergi uygulamalarındaki farklılıklar da bakışaçılarını şekillendirmiştir.

    Bir fırtına çıkınca, herkes kendi bulunduğu noktadan değerlendirir bu hadiseyi. Çing­gis Han’ın kurduğu devletin Moğol atlarının toynaklarının değdiği yerlere kadar batıya doğru genişlemesi ile bu yeni oluşum artık bir imparator­luk şeklini almıştı. Hatta Çinggis evladı devrinde, 1243 Kösedağ Savaşı ile ucu bize kadar uzanmıştı.

    Moğol seferlerinin yaratığı fırtınalardan nasibini almış diğer bölgelerde “Çinggis Han veya Moğol İmparator­luğu ve Mirası” başlığı altındaki çalışmalar uzun zamandır devam etmektedir. Bu dönemde esen fırtına sadece o zaman dilimi içinde değil, imparatorluğun ortadan kalkmasının üs­tünden yüzyıllar geçtiği zaman bile unutulmamıştır. Çinggis Han’ın torunu Hülegü’nün 1258’de Bağdad’ı zaptedip hali­feliği kaldırmasının etkileri ve bu olayların devrin düşünür­leri tarafından tartışılması; Moğol İmparatorluğu mirasının daha çok İslâmi ve gayri İslâmi yani Konfüçyanist ve Budist bakışaçılarından değerlendirilmesine sebebiyet vermiştir.

    Sözkonusu gelişmeler, İslâm âleminde doğal olarak olumsuz, hatta felaket olarak değerlendirildi. Ancak aradan geçen yüzyıllar sonrasında, özellikle kendi hükümdarlarını Çinggisli geleneğine bağlayan bölgelerin tarihçileri için Çin­ggis Han dönemi efsanevi bir hüviyet kazandı. Türkiye’de ise biz bu döneme Selçuklu, Beylikler ve erken Osmanlı açısın­dan bakmayı tercih etmiş görünüyoruz. Yakın zamana ka­dar Moğol adı ancak olumsuz bir şekilde anılıyordu (Birçok alanda olduğu gibi burada da bir değişiklik sözkonusudur; geçen yıl TÜBA’nın düzenlediği “Cengiz Han ve Mirası” kon­feransı bildirileri bu yeni bakışaçısını yansıtan bir kitap ola­rak yakın bir zamanda ortaya çıkmış olacak).

    İslâmi gelenekler ve Çinggis Han yasası (Moğolca ca­sağ) arasında uyum sağlanamaması, 15. yüzyılda bile de­vam eden çatışmalara sahne oldu. Bunlardan biri de, Türki­ye’de ileri-orta yaşlı neslin aşina olduğu ve “damga pulu”­nun kökeni olan devletin aldığı vergi, o dönemdeki adıyla “tamğa” denilen ticaret vergileriydi. Hz. Muhammed’in kendisinin ve ilk eşi Hatice’nin ticaretle meşgul olmaları, İslâmiyet’in ticaret ve tüccarlar konusundaki bakışaçısı­nı açıklıkla gösterir. İslâmiyet’e göre ticaret erbabı, kazan­cı üzerinden binde 40 zekat verdiği için “tamğa” vergisine karşı çıkmıştır. Bu konudaki uygulamalar da güç ilişkileri içinde yer almıştır; merkez kuvvet­li olduğu zaman “tamğa”nın uygulanmasına özen gösterilmiş, hatta zor kullanılmıştır.

    Geleneksel Konfüçyüsçülük görüşüne göre, dev­letin dayanağı tarım ve köylüler olmuştur. Ticaret erbabına sosyal basamakların en altında yer verilmiş, dış ticaret de devlet kontrolü altında yürütülmüştür. Moğol­lar geldikten sonra durum tersine dönmüştür. Yüzyıllardan beri Çin ile ticaret ilişkisi tesisi etmeye çalışan Orta Asyalı Müslüman tüccarlar, daha devletlerini kurmadıkları yıllarda (1206 öncesi) Çinggis Han’la temasa geçmişlerdi. Daha son­ra da hanedanla ortak ve kendilerine Çince wolutuo (ortağ) denilen (#tarih, sayı: 44) bir ticaret birliğinin parçası olarak devlet ve bürokraside önemli görevler almışlardı. 13. yüzyılın ortalarına kadar da vergiden muaf bir konumda idiler.

    Öte yandan sözkonusu yeni devlet düzeninde askerî ve sivil birimler birbirinden ayrılmış değildi. Osmanlılarda ol­duğu gibi bir paşa vali de olabiliyordu. Bu uygulama o dö­nemde de çok eleştiri almıştır. Kubilay Han yeni bir düzen­lemeye giderek askeri (ehl-i seyf) ve sivili (ehl-i kalem) bir­birinden ayırdı. Ayrıca Çin’de 7-8 yüzyıldan beri bürokrasi “sınav” sistemine dayanıyordu. Halbuki Moğol eliti kendi­lerine ayrılmış % 50 oranındaki bir kotadan yararlanıyor ve gerektiğinde sınav sistemini rafa kaldırıyordu. Bu türlü “ka­yırma işleri”, idare altındaki Çin ahalisi tarafında olumsuz karşılanıyordu; Orta Asya’da ise böyle bir sınav sistemi ol­madığı için, “kayırma” doğal sayılıyordu.

    Diğer bir mesele de Çin kültürü açısından nefretle karşı­lanan yenge veya üvey anne ile evlenme (levirat) uygulaması idi. Sadece Moğol değil İçasya kültürüne ait bu uygulama her ne kadar şeriata uymuyorsa da, Orta ve Batı Asya’da yenge ile evlenme günümüze kadar devam etmiştir.

    Görülüyor ki Çinggis Han veya Moğol İmparatorluğu mi­rası her yerde aynı olmadığı gibi yerel şartlara göre şekille­niyordu. Başka konularda olduğu gibi burada da topyekûn genelleme yapmak yanıltıcıdır. Modeller kumaşa ve giyene göre şekil alır.

  • Coğrafya ve gücün sınırları

    “Sultan Sencer ve İhtiyar Kadın” minyatürü, zulmeden devlet görevlilerini sultana şikayet eden kadını betimler. Sultan Sencer bu sözleri hafife aldığı için zararlı çıkacak, Azerbaycanlı şair Genceli Nizâmi (1141-1209) ise Farsça yazdığı ve bu konuya değindiği mesnevisini Mengücek Beyi Fahreddin Behramşah’a ithaf edecektir. Behramşah ise Erzincan’ı merkez yapan, adaleti ile kayıtlara geçen bir hükümdardır.

    Yakınlık derken gönül dostluğu ve fizikî ya­kınlık-mesafe aklımıza gelir. Uzakta olan bir dostumuza duyduğumuz yakınlık fizikî mesafeleri aşar gider; benzer bir durum kültürel ya­kınlık için de sözkonusudur. İngilizce yazılmış her­şey ne kadar uzakta yayımlanmış olura olsun bize yakındır; beğenilirse hemen çevirisi yapılır. Ancak yanıbaşımızdaki komşularımızın dillerinde yazılmış roman veya akademik çalışmalardan haberimiz bile olmaz. Bu durumlarda fiziksel yakınlık aşılamamış olur.

    Bu çetrefilli durumu çocukluğumdan beri varlığını bil­diğim ve bakmayı sevdiğim bir minyatür ile ilgili açıkla­maya çalışacağım. Sözkonusu minyatür “Sultan Sencer ve İhtiyar Kadın” adını taşır. Burada “sen bir askerine söz ge­çiremezken, memleketi nasıl idare edersin” anlamına ge­len sözleri söyleyen ihtiyar kadına doğru eğilerek dikkatle dinlediğini gördüğümüz Sultan Sencer, halkın isteklerine önem vermiş olarak gösterilir. Ancak minyatürün yapılma­sına vesile olan şair aynı fikirde değildir. Öte yandan min­yatürü sultanın gücünün sınırlarını belirlenmesi olarak an­lamak da mümkündür.

    Azerbaycanlı şair Genceli Nizâmi’nin (1141-1209) Mah­zenülesrar (Sırların Mahzeni) adlı mesnevisinde yer alan bu hikaye adalet kavramı üzerinde odaklanmakta ve tebaasının sultanı adil olmaya çağırmasını dile getirmektedir. Bu mes­nevi “Ortaçağ İslâm yazarlarının ve şairlerinin vazgeçeme­dikleri bir konu olmuş ve nakkaşlar tarafından çok sevilmiş­tir; dünya kütüphanelerinde bulunan 245 adet resimli Nizâ­mi nüshasından 72’sinde “Sultan Sencer ve İhtiyar Kadın” konusu resmedilmiştir (Çağman 1993). Bu hikayede, bir gün Sultan Sencer’i eteğinden yakalayan yaşlı bir kadın ev-bar­kının bir devlet görevlisi (şahne) tarafından yıkılması ve çe­şitli eziyetlere tâbi tutulmasını dile getirirken “Şah ülkenin işlerini düzenlemeli, halkın başında bekçilik etmelidir. O za­man bütün halk, onu fermanına baş eğer, sevgisini canlarda ve gönüllerde saklar… Türklerin devleti yücelik mertebesi­ne erişince memlekette adalet sevgisi yer tutmuştu. Sen ise adaletsizliği korudun” diyerek Sultan Sencer’e sitemde bulu­nur (M. Nuri Gencosman çevirisi). Nizâmi 36 beyit­lik bu mesneviyi bitirirken, “Horasan fatihi Sultan Sencer bu sözleri hafife aldığı için ziyanlı çıktı” der.

    Çok sevilen ve bir o denli de resmedilen bu mes­neviyi yazan Genceli Nizâmi’nin hayatı hakkında ancak bazı bilgi kırıntıları vardır. Şiirin dili Farsça olduğu için genel olarak Batı literatüründe “İranlı şair” olarak bilinir. Artık Farsçanın hâkim olduğu bu kültür dairesinin dışında bulunduğumuz için Nizâmi-i Gen­cevi bizim için de uzaktır. “Gece siyah zülfünü arkaya atınca altın renkli aydan bir halka akıp kulağına taktı” türünden şi­irleriyle resim yapan bu şairi pek bilmeyiz. Kendisi bir saray şairi olmamakla beraber Mahzenülesrar’ı Erzincan Mengü­cek Beyi Fahreddin Behramşah’a ithaf etmiştir. Necdet Sa­kaoğlu’nun tabiri ile Erzincan’a altın devrini yaşatan Mengü­çek Beyi Fahreddin Behramşah, darpettirdiği bakır paralar ve altın dinarlar dolayısıyla numizmatlarca da iyi bilinir. “Kı­şın yemsiz kaldıkları vakit kuşları doyurmak için tedbir al­dıran” Behramşah’ı, Nizâmi “Yeryüzü malını halka bağışlar. Hem Ermeni hükümdarı hem Rum [Anadolu] şahıdır” söz­leriyle över. Yitik bir Anadolu Beyliği: Mengücekoğulları adlı eserinde Necdet Sakaoğlu, “63 yıllık hükümdarlığı süresince Anadolu meliklerinin hem en yaşlısı hem kıdemlisi idi” der. Ayrıca bu dönemde Anadolu’ya göçenlerin uğrağı olan Er­zincan’da, Mevlana Celaleddin Rumi’nin babası Sultan Veled ile beraber bir süre misafir olmuş olduklarına dair kayıtlar vardır. Bu dönemde Erzincan’ın yalnız servet ve ihtişamı ile değil öne çıkmadığını, aynı zamanda bir kültür merkezi ol­duğunu da görüyoruz.

    Bu çerçevede Nizâmi büyük bir ihtimalle Sultan Sencer’a sitem ederken ideal hükümdarın nasıl olacağına dair beyit­leriyle Behramşah’ı örnek almıştır. Fahreddin Behramşah ve Nizâmi Gencevi örnekleri sadece merkez (Konya, Bursa, Edirne, İstanbul) odaklı tarih anlayışımızın gerek ülke ge­rekse millet tarihi açısından genişletilmesinin bizim ufku­muzu açmaya yardım edeceğinin anlamlı örneklerini teşkil eder. Farsça olduğu için uzakta olduğunu düşündüğümüz Nizâmi, yanıbaşımızdan, Erzincan’dan seslenmiştir bize.

  • Hititlerin ismi ve cismi

    MÖ 2000’lerde Anadolu’ya gelen Hititler, Kızılırmak civarındaki Hattiler üzerinde hakimiyet kurmuş ve Hatti kültürü ile içiçe yaşamışlardı. Anadolu’nun yerli halklarından olan Hattilerin Hititlerle dil, ırk, din açısından bir akrabalıkları yoktu. Buna rağmen Hititler “Hatti ülkesi” adını ve Hatti uygarlığından gelen “Hitit Güneşi” dediğimiz sembolü kullandılar.

     Firavunların Kahire’nin merkezinde bulunan müzedeki eski yerlerinden şehrin biraz dışın­daki yeni mekanlarına “göçürülmeleri” ve bu göçün temsil edildiği görkemli firavunlar geçidini sanırım herkes duymuştur. Bazılarına göre o kadar da önemli değil, sadece propaganda. Kimileri ise Batı medeniyetinin başlangıcı olarak görülen firavunları Mısır’ın yeniden sahiplenmesine vurgu yapıyor. So­nuçta ne Arap ne de Müslüman olmayan firavunları bu şekil­de sahiplenmek ülke tarihi açısından önemli. Öte yandan bu hadiseyi turizm amaçlı olarak değerlendirenler de var; bizim de neler yapabileceklerimizi dile getiriyorlar.

    “Bizim ülke tarihi ne durumda” diye bakmaya başladım. İlköğretim çağlarında şimdi +65 olan kuşak için “ülke tari­hi” kavramı pek tanıdık gelmese de, “eskiden burada kimler vardı?” sorusu “Etiler” diye yanıtlanırdı. Günümüzde Etiler nasıl öğretiliyor diye internetten biraz araştırmak isteyince, karşıma Etiler pastanesi, emlak bürosu gibi İstanbul’un Etiler semti çıktı. Etibank’tan, Eti bisküvisine kadar birçok yere adı­nı vermiş olduğumuz Etiler’e bugün ne olmuştu? Göreme’nin Kapadokya’ya, salgının pandemiye, zirvenin “pik”e dönüştüğü gibi Etiler de Hitit olmuştu. Ancak Hitit adının da eski tabirle “galat-ı meşhur” olduğu ve onların kendilerine Neşa (Kültepe) ile bağlantılı isim verdikleri anlaşılıyor (M. Alparslan, 2009).

    Ancak diğer dönüşümlerden farkı, eskiden Etilerin Türk olması, Hititlerin ise Hint-Avrupa dili konuşmuş ve yazmış bir halk olmasıydı. Kısacası evvelce bizim olan Etiler, şim­di bize yabancı Hititler olmuştu. Ortaokul ders kitaplarında da verilen bir kaç satır bilgi, onları Mezopotamya ve Anado­lu uygarlıkları çerçevesinde uzaktan ele alıyordu. Tematik olarak hazırlanmış lise ders kitapları ise Hitit adından İyon­lar, Urartular, Frigyalılar, Lidyalılar ile birarada söz etmekte. Konular tematik olarak düzenlenmiş olduğu için, kronoloji­yi sadece başlangıçta düzenlenmiş olan tabloyu inceleyerek bulmak gerekiyorr. Tabii, sadece siyasi olaylar, savaşlar sı­ralaması yerine tematik bir düzenleme ile öğrencilerin belli konularda kavrayış sahibi olmalarına yönelik bir düzenleme takdire şayan. Ancak “ne için öğreniyoruz, bizimle ilgisi ne­dir?” konusu pek ortaya çıkmamakta.

    Konuya millet tarihi değil de ülke tarihi açısın­dan baktığımız zaman, MÖ 2000’lerde muhtemelen Kafkaslar yoluyla Anadolu’ya gelmiş olan Hititle­rin de kendi tarihî kayıtlarını ülke tarihi çerçevesin­de tutmuş oldukları görülüyor. Hititler Anadolu’ya geldikleri zaman özellikle Kızılırmak büklümü içi ve etrafında bulunan Hattiler üzerine hakimiyet kurarak bölgeye yerleşmiş ve Hatti kültürü ile içiçe yaşamışlardı. Ana­dolu’nun yerli halklarından olan Hattilerin Hititlerle dil, ırk, din açısından bir akrabalıkları yoktu. Buna rağmen Hititler memleketleri için Hattilerin verdiği adı –“Hatti ülkesi” adını-kullanmışlar ve Hatti uygarlığından birçok öğeyi benimsemiş­lerdir. Bunun en güzel örneği “Hitit Güneşi” dediğimiz sembo­lün aslında Hattilerden gelmesidir. Diğer bir deyimle ülkeleri­ni tanımlarken bile etnik açıdan veya dil açısından değil, ülke tarihi çerçevesinde düşünmüş oldukları görülüyor. Aslında Anadolu medeniyetleri çerçevesinde öğrendiklerimiz ve öğ­retilenleri millet tarihi olarak ele aldığımız için bilgiler çoğu zaman havada kalıyor, bunlar sanki yabancılara aitmiş hissini veriyor. Ben de uzun yıllardan beri Türklerin tarihi ile meşgul olduğum için “halk, millet, ulus” tarihinin önemini bilen ve bunlara değer veren biri olarak ülke tarihinin önemine işaret etmek istiyorum.

    Zeki Velidi Togan, Bugünkü Türkili (Türkistan) ve Ya­kın Mazisi (1929) eserinin ilk bölümünde ırmakları, dağları, yerleşimleri ele alır; ancak ondan sonra o topraklara yaşamış olanların tarihini anlatır. Bu bölgelerin en eski devirlerdeki tarihsel yapısını ise Umumi Türk Tarihine Giriş’te (1946) ele almıştır. Onun tarih anlayışında coğrafya ve toprak mesele­si önemli yer tutar. Nitekim Prof. Richard N. Frye, Orta Asya Mirası (2009) adlı eserinde “Türkiye Cumhuriyeti halkının kökeni iki bölgeye dayanır: Anadolu ve Altay dağları etrafında­ki İç Asya” sözleriyle ülke tarihine işaret eder ve Atatürk za­manında başlatılan arkeolojik kazıların bu çerçevede anlaşıl­ması gerektiğini belirtir. Kazak arkeolog K. Akişev de “toprak­larımızda yaşamış olanlarla babadan akraba değilsek, anadan akrabayız” demiştir.

  • ‘Kız vermek’: İktidar sembolü

    ‘Kız vermek’: İktidar sembolü

    Çinggis Han’ın başlangıçta (1206 öncesi) “kız alan” konumunda iken, 1210’lara gelindiği zaman artık “kız veren” durumuna geçtiği ve hâkimiyetini tanıyan Uygur, Önggüt ve Karlukların bey ailelerine kendi kızlarını verdiği görülür. Bu beyler Çinggis Han’ın şöhretini duyup onun tabiyetini kabul ettiklerini beyan ederken hediyeler de sunmuşlardır. 

    Birçok kişi “Onlar bize kız vermezler” deyimini bilir. Bu deyim oğlan evinin, kendini kız evine karşı dezavantajlı bir durumda hissetmesinin ifadesidir. Eğer olur da oğlan evi gene de statü açısından kendisinden yüksek gördüğü bir evden kız alırsa, o zaman bir “üst düzey” ile ilişki kurmuş olur. Sherry Ortner’in çok güzel bir şekilde belirtmiş olduğu gibi bu olaya antropolojide “hipergami” denilmektedir. Bu durumda oğlan evi “kız alan” durumunda olur. Bilindiği gibi bu durumlarda oğlan evi, kız evinin belirlediği bir miktarda bir “başlık parası” da verir. 

    Eğer oğlan evi statü açısından kendinden düşük bir evden kız alırsa, o zaman bu duruma “hipogami” yani aşağıdan evlenme denilmektedir. Her iki durumda da kız tarafı çeyiz hazırlar. Ancak “hipogami” durumlarında kız tarafı aşağıda kalmamak ve kızlarının ezilmemesi için çeyizi iyice donatır. 

    Halk ile devleti birbirinden ayırma eğiliminde olduğumuz için, bugün bile kırsal kesimde günlük yaşamın parçası olan bu durumun Türk-Moğol devlet ananelerinde varolduğunu düşünmeyiz. Yeni bir devlet kurulur veya sülale başlarken, Osmanlıların kuruluş rivayetleri Osman Bey’i Şeyh Edebali’nin kızı gibi güçlü bir şahsın kızıyla evlendirir. Orhan Bey’in karısı Nilüfer Hatun da bir tekfur kızıdır. Murat Hüdavendigar zamanında Germiyan’la ilişkiler burada bir geçiş dönemi ile karşı karşıya kaldığımızı gösterir. Hâlâ kendini kız veren durumunda gören Yakup Bey, Hüdavendigâr’ın oğlu Bayezid’a kızını vermeyi teklif ederken gönderdiği elçi ile “eyü atlar” ve denizli kumaşlarını pişkeş, birkaç “pare hisar”ı da çeyiz olarak gönderir. İki tarafın birbirine bakışaçısını Aşıkpaşazade “dünürleşme” olarak kaydeder. Karaman ile ilişkiler ise “kız alan”dan “kız veren” durumuna geçilmiş olduğunun göstergesidir. 

    Çinggis Han’ın kurduğu devlete bu açıdan bakınca, onun başlangıçta (1206 öncesi) “kız alan” konumunda iken, 1210’lere gelindiği zaman artık “kız veren” durumuna geçtiği ve hâkimiyetini tanıyan Uygur, Önggüt ve Karlukların bey ailelerine kendi kızlarını verdiği görülür. Bu beyler Çinggis Han’ın şöhretini duyup onun tabiyetini kabul ettiklerini beyan ederken hediyeler de sunmuşlardır. Türkçe “tartuk”, Moğolca “sauğa” adı verilen, Farsçası ile “pişkeş” diye bildiğimiz bu hediyelerin yönü hep aşağıdan yukarıya doğru idi. Eğer siyasi ve diplomatik bir çerçevesi olmasa idi, bu beylerin sunduğu hediyeleri halk arasındaki başlık parası çerçevesinde anlamak mümkündü. Kısacası halk adeti bu durumda siyaset ve diplomasi çerçevesinde özel bir anlam kazanmaktadır. Biz de tarihi bu çerçevede öğreniriz. 

    Çinggis Han ancak çok gençken halk adetlerinin hüküm sürdüğü bir ortamda yaşamıştı; hatta birinci hanımı Börte’nin yanında yaptığı güvey hizmeti de başlık parası verecek imkanları olmadığı için yapılan bir hizmetti. Daha sonraları Çinggis Han devamlı bir çatışma ortamında yaşadığı için bu türden törelere uymak yerine, her yendiği beylik veya kabilenin kızlarını kendine alıvermişti. Ancak bugünkü Gansu bölgesindeki Tangutlar ve kuzey Çin’deki Jin sülalesi sözkonusu olunca, çatışmalar sonucunda yapılan anlaşmalarda kendisine sunulan prensesler aslında yüklü bir çeyizle gelmişlerdi. Diplomasi ve siyaset çerçevesinde Çinggis Han’a sunulan mallar, prensesler ile ilişkili değilmiş gibi -tâbiyeti simgelemesi ve İngilizcede “tribute” denmesinden dolayı- Türkçeye de “haraç” olarak giren ayrı bir tabirle ifade edilir. Sanki haraç (“tartuk, sauğa”) ayrı, onlarla beraber gelen prenses de ayrıdır. Aslında Çinggis Han’ın üstünlüğü tanınmamış olsa, ne prenses ne de “tartuk” olurdu. Çatışma ortamında ise karşı tarafın yenilgisi sonunda düşman tarafın kızlarını kendine alan Çinggis Han, artık kız alan, kız veren değil de gücünü kanıtlamış, kendine aldığı bu kızları kurduğu yeni düzene devşiren bir hükümdar olmuştur (#tarih 81). Devşirmek bir anlamda değiştirip düzene koymak değil midir? Düzeni olamayan da devşiremez. 

  • Düşmanlığı tersine çevirme

    Düşmanlığı tersine çevirme

    Çinggis Han kendisine karşı olanları birer birer yenerek hakimiyetini kurduğu yıllarda, mağlup edilen kabilelerden birer bebek alıp bunları yetiştirmesi için annesi Hö’elün Eke’ye verir. Böylelikle Hö’elün Eke, yalnız Çinggis Han’ın annesi değil yeni oluşan Moğol ulusunun da annesi olur. Düzenlenen evlat edinme törenlerinde, analığın güya lohusa imiş gibi yatağa uzandığı ve temsilî doğum yaptığı görülür. 

     

     Evlat edinme adabı deyince, bugün herhalde herhangi bir törenden ziyade bürokratik işlemler aklımıza gelir. Günümüzde bu konudaki kriterler ve bürokratik işlemler ülkeden ülkeye farklılık arzeder. Tarihte evlat edinme konusunda verilen bilgiler bürokratik değil törensel niteliktedir. Ancak günümüzden hareketle tarihteki olayları anlamaya çalışırsak başka konularda olduğu gibi evlat edinme hususunda da de problemlerle karşılaşırız. Hadisenin ne şekilde geliştiğini anlamak için sanırım sadece kitap bilgisi yetmiyor; biraz da kültürün içinden bakmak gerekiyor. 

    Karşılaştığımız durumlardan biri Çinggis Han ile ilgilidir. Çinggis Han kendisine karşı olanları birer birer yenerek hakimiyetini kurduğu yıllarda, mağlup edilen kabilelerden birer bebek veya küçük çocuk alıp bunları yetiştirmesi için annesi Hö’elün Eke’ye vermişti. Ancak bu kabileler veya çocuklar gelişigüzel seçilmiş değildi. Bu çocukların mensup oldukları kabileler Çinggis Han’ın en büyük hasımları, kendisine en çok zorluk çıkaranlardı. Burada babası Yesügey’i öldüren Tatarlardan; karısı Börte’yi kaçıran Merkitlerden; babasının ölümünden sonra kendisine karşı cephe alan uzak da olsa akrabaları Tayciyutlardan; mensup olduğu Börçeginlerin kendisine en yakın kollarından Yürkinlerden de birer çocuk bulunmakta idi. Burada gördüğümüz gibi, kendiliğinden gelip katılan Uygur, Önggüt gibi kabilelerden değil de kendisine düşman olan kabilelerin çocuklarını alıp büyütmek için annesine veriyor, bir çeşit düşmanlığı ters yöne çevirmiş oluyordu. Benzer bir tutum daha sonra Moğol ordularının yıktığı yerleşimleri yeniden inşa etmelerinde de görülür. Düşünecek olursak Börte’den sonra aldığı kadınlar da Tatar ve Merkitlerdendi. 

    İşte bu nokta Gizli Tarih’te vaziyetin önemini belirtecek bir şekilde yer almışsa da (§214), çevirilerde tam manasıyla ortaya çıkmaz. Gizli Tarih’in Türkçe çevirisinde, artık önemli şahıslar olmuş olan bu dört yetime Hö’elün Eke tarafından evlat edinmeleri olayını hatırlatan Çinggis Han: 

    “[Annem] sizin dördünüzü ordugahlarda bularak 

    Yerden toplayıp 

    Ayaklarınızın üzerine basacak hale getirdi. 

    Kendi çocukları gibi 

    Terbiye etti 

    Boyunlarınızdan çekerek 

    Sizi adama benzetti 

    Ömuzlarınızdan çekerek 

    Sizi erkeğe benzetti…. 

    Sizi böylece büyütmesine karşılık olarak, 

    ona çok defalar teşekkür makamında 

    mukabelede bulundunuz..” diye seslenir. 

    Böylelikle Hö’elün Eke, yalnız Çinggis Han’ın annesi değil yeni oluşan Moğol ulusunun da annesi olmuştu. Bu hatırlatmada Çinggis Han çok kısa da olsa Hö’elün Eke’nin törensel tutumuna değinir. Çevirilerde ortaya çıkmayan bu duruma biraz daha yakından bakalım. 

    İngilizceye yapılan çevirilerin birinde Hö’elün Eke’den bahisle “sizi ordugahlardan toplayıp bacaklarının arasına yerleştirerek” ifadesi kullanılır ve bu eylem “çocuğun yıkanması, giydirilmesi ve saçının taranması” şeklinde açıklanır. Diğer bir çeviride ise battaniyenin altında sıcak tutmak için “bacaklarının yanına” ifadesi vardır. 

    İç Asya kültürüne yaşanmışlık penceresinden bakan Abdülkadir İnan, 1920 öncesinde Kazak ve Kırgızlar arasında yaptığı araştırmalara dayanarak evlatlık müesseseleriyle ilgili gelenekler üzerine yazdığı bir yazıda bu duruma açıklık getirir. Sözkonusu evlat edinme törenlerinde hem kadınlar hem de erkekler rol alırlardı. Yakın akraba çocuğu sözkonusu olduğu zaman, analığın güya lohusaymış gibi yatağa uzandığını ve bir temsilî doğum yaptığını anlıyoruz. Evlatlık eğer akraba olmayan bir topluluktan alındıysa, oldukça görkemli bir tören düzenlenirdi. Soy dışından gelen bu çocuğun soyun üyesi olması anlamına gelen bu törende başrolü babalar ve onun erkek akrabaları oynardı. Kurban kesilir ve çocuğun öz babası ve soydaşlarına hediyeler verilirdi. Törende evlatlık çocuk babalığın bacakları arasından geçirilir ve analığının veya babalığının soyundan ihtiyar bir kadın tarafından emzirilir gibi yapılırdı. 

    Bu gözlemlerden -düşmanlığın ters yöne çevrilmesini simgelemesi bakımından- Hö’elüm Eke’nin de temsilî bir doğum yaptığı anlaşılmaktadır. Böylece tarihî kaynakların disiplinlerarası bir yaklaşımla değerlendirilmeleri ve dillendirilmelerinin önemi ortaya çıkar. 

  • Tarih, önyargılar ve teknoloji

    Haim Teveleviç Eydus adlı Leton uzmanın, Japonya tarihi üzerine 1955’te yazdığı kitabı; yazar ismi, mekan ve zaman karışıklığından dolayı Türkçede hatalı şekilde kayda geçmişti. Basit gözüken bir hatanın peşinde araştırma yapmak; internet olanakları ve tarih metodolojisi üzerine temel dersler…

    Genellikle okuyucularımıza yazılmış, bitmiş yazılar sunarız. Bu defa bir yazı veya bir ma­kalenin yaşadığı serüvenlere değinmek isti­yorum. Bu serüvenlerin araştırma, inceleme safha­larına çoğu kişi az-çok aşinadır. Ancak bu incele­meleri yaparken izlediğimiz bilimsel yol, yöntem değişik süzgeçlerden geçer. Burada ideolojik olan­lardan değil de daha çok bakışaçımızdan kaynaklanan muzip tuzaklara dikkati çekmek istiyorum.

    Bugünlerde Zeki Velidi Togan’ın 1968-69’da İstanbul Üni­versitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nde verdiği Asya Tarihi ders notlarını yayıma hazırlarken, bazı müphem ifade­lerle karşılaşıyoruz. Son günlerde bunlardan birini çözümle­mek için epey uğraşmamız gerekti; varolan hatanın tutulan notlardan çok benim önyargılarımda bulunduğunu, ancak mesele çözümlenince anlamış oldum. Her zaman başkalarını eleştirmek yerine önce iğneyi kendimize batırmak, düşünce­lerin berraklaşmasına yardımcı oluyor.

    Sözkonusu mesele, ders notlarının Japonya bahsinde “Prof. Togan, Japonya’nın yeni devirleri tarihini Japonca ya­zılmış bir eserin Rusça tercümesinden takip etti ki, bu, Aydos adlı zatın Japonya’nın Yeni ve En Yeni Tarihi (1955, Mosko­va) adlı eseridir” ibaresinden kaynaklandı. İlk önce kulağa aşina gelse de doğru olamayacağını tahmin ettiğimiz “Aydos” adı üzerinde duruldu; internetten yararlanarak bu ismin “H. T. Eydus” olduğu belirlendi. Ben önce “eserini Japonca yazan bu zat kimdi? Ancak ismi Japon adına da benzemiyor. Her­halde ‘Aydos’ adında birisi Japonya hakkında bir eser yazmış ve bu Rusçaya çevrilmiş” diye düşünüyordum. Tersi, yani Ja­ponya hakkında yazanın bir Rus olacağı ve onun eserinin Ja­ponca’ya çevrilmiş olabileceği hiç aklıma gelmiyor; bana bu konuda yardım edenleri yanlış yönlendiriyordum.

    Bu arada teknoloji sayesinde Eydus hakkında epey bilgi sahibi olduk. Haim Teveleviç Eydus (1896-1972), Letonya’nın Kraslava şehrinde doğmuştu ve akademisyen bir aileden ge­liyordu. Sovyetler Birliği zamanında diplomat, oryantalist ve Japonya uzmanı olarak tanınıyordu. 1914-1917 arasında Pe­tersburg’da okumuş, Politbüro’ya girmiş, 1925-1926’da Osa­ka’da konsolosluk yapmıştı. 1941’de profesör olan Eydus’un 100’ü aşkın çalışması bulunuyordu; fakat hâlâ bilgi­ler bizi istediğimiz yere götürmüyordu. Ancak Osa­ka’da bulunmuş olması, Japonya-Japonca bağlantı­sını kanıtlıyordu.

    Öte yandan SSCB’de yetişmiş bu diplomat ve biliminsanından övgüyle sözeden internet bilgile­ri karşımıza çıkıyordu. Buralarda Yenekova ve Aita adlı biliminsanlarının onun eseri hakkında “100 yıl­lık Japon tarihini ele alan bu kitap gibi bir eseri, biz Japonlar henüz telif edemedik” dediklerini ve çalışmanın bir yaban­cının ilgi düzeyini göstermekten çok, bilimsel araştırmalara dayanılarak hazırlanmış bir referans kaynağı olduğuna işa­ret ettiklerini görüyorduk. Böylece ders notlarında bahsedi­len eserin varlığı teyit edilmiş oluyordu; ancak orijinal eserin hangi dilde yazıldığı ve sonra da hangi dile çevrildiği konu­sunda henüz açık bilgi yoktu. Rusya kütüphanelerinde Ey­dus’a ait kitaplar listesinde Japonca bir eser görülmüyordu. Bu arada yine internetten kitabın önsözüne de ulaşıldı ama, hâlâ Japonca ile ilgisi anlaşılamıyordu. Sonuçta WorldCat (Dünya Kütüphaneler Birliği) katalogundan Eydus (Türkçe transkripsiyon) değil de Eidus (uluslararası transkripsiyon) adı altında 30’a yakın kitabın, Tetsuo Yonekawa ve Shigeo Ai­da tarafından yapılmış Japonca çevirisi karşımıza çıktı. Eser, Moskova’daki yayımdan 1 yıl sonra Japonca olarak Tokyo’da yayımlanmıştı.

    Böylece artık ders notlarındaki cümleyi düzeltebilecektik. Eser 1955’te Rusça yazılmış, 1956’da Japoncaya çevrilmişti. Eserin hemen 1 yıl sonra çevrilmiş olması, o dönem Japon­ya’sı için önemine işaret etmekte idi. Zeki Velidi Togan da bu öneme binaen eserden yararlanma yoluna gitmişti; ancak not tutan öğrencinin duyduğunu yazdığı cümle, karışıklığa sebe­biyet vermişti. Eğer bugünkü araştırma imkanları olmasa idi, o ders notundaki hatanın düzeltilebilmesi de imkansız ola­caktı. Öte yandan eseri yayıma hazırlarken şüphelenmemiş olsaydık, bu sonucu elde edemezdik. Demek ki bir incelemede “sorgulama” hâlâ en ön sırayı oluşturmakta, internete bu çer­çevede başvurmak gerekmektir. Sorgulamada oluşan şüpheyi de, kanıt elde edinceye kadar ısrarla kovalamak gerekmekte­dir. Önce internete başvurmak bizi yanılgıya götürebilir.

  • Kadının onayı olmadan asla

    Kadının onayı olmadan asla

    Çinggis Han’ın ilk eşi Börte, yazılı kaynaklarda “onayı alınması gereken kişi” olarak ortaya konur. Çinggis henüz küçük bir çocuk iken yani başarılar elde etmemişken bile Börte’nin konumunun önemine işaret edilir. Çokbaşlı bir hayat süren kabilelerden gelen hatunların ise Börte gibi herkesi biraraya toplayabilme becerileri olmamıştır. 

    Çinggis Han’ın mensup olduğu aile ve soyun ne denli köklü olduğu, hatta kendisinin mi yoksa rakibi Camuka’nın mı daha aristokrat” bir aileden geldiği tartışılmış bir konudur. İlk eşi Börte ve onun mensup olduğu Kongratlar ise bu açıdan sorgulanmamıştır. 

    Börte’nin kişiliği konusunda kaynaklarda fikir ayrılığı yoktur. Onun varlığı Moğol tarih geleneğinin vazgeçilmez bir parçasıdır. Moğolların Gizli Tarihi’nde Börte, daha çok ailesini düşünen bir kadın rolündedir. Dönemin kaynaklarında Börte’nin davranışları, hayatın içinden sahnelerle okuyucuya sunulur. 

    Sonraki dönem tarih eserlerinde ise Börte, bulunduğu yerden olayları onaylayan veya hüzünle ele alan, sanki üst konumda olan, kişiliği yüceltilmiş bir hatundur. Örneğin Altan Tobçi (1604) ve özellikle Erdeni-yin Tobçi (1662) adlı eserlerde Börte, dirayetli-bilge sıfatlarıyla tekrar tekrar şiirsel nitelikteki dizelerle karşımıza çıkar. 

    Örneğin Altan Tobçi’deki bir sahnede Çinggis Han -gerçekte gitmediği Kore seferinde- kendisine takdim edilen Kulan Hatun ile “beraber uyumak istemesi” üzerine subayları tarafından uyarılır: “Eğer çölde beraber uyursanız muhakkak ki [kendi koyduğunuz] emirlere [yani törelere] ters düşmüş olursunuz. [Kulan] Hatun’u eve dönünce sevseniz nasıl olur acaba?” Ancak kitap “durum öyle olmadı beraber uyudular” diye devam eder. Bizim neyin doğru olduğunu bulmaya çalışan pozitivist bakış açımıza göre, bu anlatımda olay yeri ve onun Korelilerce Çinggis Han’a takdimi doğru değilse de, Kulan Hatun gerçekten Çinggis Han’a mensup olduğu Merkitlerin yenilmesi üzerine kendi babası tarafından Çinggis Han’a takdim edilmiştir. Demek ki önemli olan “neresi ve kim” sorularının cevabı yani isimler değil de eylem, fiildir. Kulan Hatun savaşta esir alınmış bir ganimet değildir, takdim edilmiştir. 

    Hikayenin Altan Tobçi’deki devamında orda’sından üç yıl uzakta kalmış olan Çinggis Han, döneceği zaman “durumu idare et” diyerek önden bir haberci yollar; o da Çinggis Han’a “Halkımız Moğolların âdetlerine dikkat etmediniz” diyerek serzenişte bulunur. Daha sonra en güvenilir yardımcısı Mukali’yi Börte’ye gönderir. Daha evvel Erdeni-yin Topçi’den naklettiğim (#tarih 49) bu hikayede Börte “Efendimiz iyi mi?” diye sorar, Çinggis Han da cevaben “Daha önce koyduğum kanun [töre] artık yok. Kuvvetli idarenin gücü sürmekte. Bana danışman olan emirlerimi (sayit) dinlemedim. Kendimi kaplan derisi evlerin güzelliğine kaptırdım. Ben kutsal efendiniz, Kulan Hatun ile uyudum” diyerek haber gönderir. 

    Börte onayı alınması gereken bir kişidir. Her iki eserde birçok durumda Börte’ye seslenilir. En çok tekrarlanan, “henüz küçükken rastladığın hatunun, akıllı hatunun” veya “henüz muzaffer olmamışken tanıştığın hatunun” gibi ifadelerle Çinggis Han’a Börte’den sözedilir. Burada dikkati çeken, halk hafızasında henüz Çinggis Han küçük bir çocuk iken yani başarılar elde etmemişken Börte’nin konumunun önemli olmuş olduğuna işaret edilmesidir. Zaten hem Gizli Tarih’te hem de Altan Tobçi’de Börte’nin babası Dey Seçen kızlarının hep “hatun” olmuş olmalarıyla övünür. 

    Yakın zamanlarda (2018) Anne F. Broadbridge, Moğol İmparatorluğu’nun kuruluşunda Moğol kadınlarının rolü hakkında bir kitap (Women and the Making of the Mongol Empire) yayımladı. Orada gerek Çinggis Han’ın eşi Börte’nin gerekse Kubilay Han’ın annesinin görgülü ve yönetim deneyimleri olan ailelerden gelmelerinin onlara sağladıkları avantajları ele almakta; bu sayede ilk dönemlerde Altın Soy içinde akrabalık ilişkilerini dünürlük yoluyla kurmuş olduklarını ayrıntılarıyla göstermektedir. Çokbaşlı bir hayat süren kabilelerden gelen hatunların böyle herkesi biraraya toplayabilme becerileri olmamıştır. Bütün bunlar bizdeki “Maraş’tan kız al, bey doğursun” türünden deyimleri hatırlatır. 

  • Zaman ile değişen değerler

    Çinggis Han 1206’da devlet düzenini kurarken kendi yakın çevresini ödüllendirir. Moğolların Gizli Tarihi’nde hikayeleri anlatılan 20’den fazla kişinin neden ödüllendirildiğini veya öldürüldüğünü sebepleriyle öğreniriz. “Yapılan bir işlemin doğurduğu sonuçlar” kavramı Moğol halk kültüründe yaşamaya devam eder. Sonuç kadar süreç de önemlidir.

    Bizler bugün bir tarih eserinden hatta bir des­tandan bile verdiği bilgiler açısından yarar­lanırız. Aslında bilgiler unutulabilir; eserin bilgilerin ötesinde zihnimizde ve gönlümüzde bırak­tığı tat ise kalıcıdır; eserin veya destanın ömrü bu tat ile ilgilidir. Örneğin Çin’in en büyük yayınevi ne zaman darda kalsa MÖ 2. yüzyıla ait ilk resmî tarih eseri Tarihî İlmekler’in (Shiji) süslü yeni bir baskısını yaparak açığı kapatır. İçi bilgi dolu diğer 23 resmî tarih böyle bir rağbet görmez.

    Bu açıdan bakınca Moğolların Gizli Tarihi böyle “lezzet­li” bir eserdir. Türkçeye Prof. Dr. Ahmet Temir tarafından 1948’de kazandırılmış olan ve aslında Çinggis Han ve ataları­nın maceralı hayatlarının dedikodusu gibi de algılanabilecek olan bu eser Türkçede pek yaygın bir okuyucu kitlesine ka­vuşmuş sayılmaz.

    Bugün bu eserin elimizde olan orijinal nüshaları Çince imlerle yazılmıştır; örneğin Çinggis adı, Çince “Cheng Ji Si” şeklinde karşımıza çıkar. Bugün çevirilerini kullandığımız bu nüsha 15.-17. yüzyıllarda Çin bürokrasinin tercüme büro­sunda kullanılıyordu. 19. yüzyılda “keşfedildikten” sonra eser Çince imlerle basılmış ve ondan sonra da bilginler Çince im­lerden hareketle Moğolca metni oluşturmak için uğraş ver­mişler ve çeviriler yapmışlardır.

    Destansı mahiyette bir eser olan Moğolların Gizli Tari­hi’nin orijinal nüshaları Çin bürokrasinin raflarında kalmış değildir. Aslında eser Moğollar açısından bir tarihyazım ge­leneği oluşturduğu gibi, sözlü geleneklerden de dizeler içe­rir. Bu tarihyazım geleneği Çinggis Han’ın göçebe halkları “Mongğol ulus” adıyla bir bayrak altında toplaması hakkın­daki tarihsel bilgileri ve kendi döneminin askerî başarıları yanında bize o zamanın eskiden beri varolan veya değişen değerlerini de yansıtır. Değişen değerler arasında sadakat ve emre itaat gelmektedir. Evvelce ayakları ile oy veren kabile efradının artık ordu içinde belli onluk (manga), yüzlük, bin­lik ve onbinlik (tümen) birimler içinde yer alması ve kendi ihtiyarları ile yerlerini terkedememeleri, yeni düzenin (yasa) en önemli değişiklikleridir.

    Tarihyazım geleneği açısından bakınca sonradan yazı­lan eserlerin salt Çinggis Han üzerinde odaklanmadıkları, özellikle birinci hanımı Börte’yi yücelttikleri görü­lür. Dolayısıyla bu eserle aynı temaları ele alırken, özellikle kadınlara verilen önemin farklı bir şekil­de ağırlık kazandığı görülür. Genelde Mongolistler bu eserin 17. yüzyılda gelişen tarihyazıcılığına nasıl yansımış olduğu konusunda çalışmalar yürütmüşler ve pozitivist bir yaklaşımla özellikle hangi pasajların Gizli Tarih’ten alındığı üzerinde durmuşlardır. Sonra­dan yazılmış eserlerin esin kaynağı Gizli Tarih olsa bile, öz­nelerin ağırlığının değişmesi bize Gizli Tarih’te gördüğümüz öğretilerin ve değerlerin bireyler için ne ifade ettiği sorusunu akla getirir. 16. yüzyılda Moğollar arasında Budizmin yaygın­laşmasına rağmen, halk arasında yüzyıllar boyunca yaşayan değer ve öğretilerden hangilerinin öne çıktığına bakmak bizi bu konuda aydınlatabilir.

    Çinggis Han 1206’da devlet düzenini kurarken kendi yakın çevresini ödüllendirir. Moğolların Gizli Tarihi’nde bu ödüllen­dirmelerle ilgili olarak bu kişilerin evvelce ne yapmış oldukları ve hizmetleri karşılığında kendilerine ne ödül verildiği ayrın­tılarıyla anlatılır. Baştan beri Çinggis Han’ın yanında bulun­muş ve zorluklara karşı birlikte göğüs germiş olan yakınları ile ilgili hikayeler ve bu kişilerin yeni düzen içindeki konumları, daha sonraki tarihyazımında da anlatımda ufak-tefek değişik­liklerle karşımıza çıkar. Bu kişilerden biri de örneğin Bo’or­çu’dur. Çinggis Han (§ 205): “Atlarım çalındığında ‘yardıma muhtaç olan bir kimseye yardım edeyim’ diyerek, babana bile haber yollamadan […] benimle hareket etmiştin. […] sonunda hayvanları kovalayıp götürmüştük. […] Sen o zaman hangi dü­şüncelerle bu iyiliği yapmıştın? Hayır, sen ancak kahraman­lık düşünceleriyle benimle dost olmuştun” diyerek Bo’orçu’ya dokuz defa cezadan muaf olma hakkını ve Altay tümenlerinin kumandanlığını verir. Burada (§203-224) hikayeleri anlatılan 20’den fazla kişinin neden ödüllendirildiğini; cezalandırılanla­rın da niçin öldürüldüklerini sebepleriyle öğreniriz (§200).

    “Yapılan bir işlemin doğurduğu sonuçlar” kavramı Moğol halk kültüründe yaşamaya devam eder; bugünkü Moğolcada “sonuç ve devamı” (ür dağabar) sözcükleri ile ifade edilir. Kı­sacası sonuçla iş bitmez; sonuç, doğurduğu diğer durumlarla beraber mütalaa edilir. Öyle anlaşılıyor ki göçebe kültürü ya­şatan Moğollarda sonuç kadar süreç de önemlidir.

  • Halk hafızası ve tarihçilik

    Halk hafızası ve tarihçilik

    Çinggis Han’ın annesi Hö’elün-eke, 13. yüzyılda kağıda geçirilen Moğolların Gizli Tarihi’nde dramatik anlatımlarla tasvir edilen ana karakterlerden biridir. Bundan yaklaşık 400 yıl sonra kaleme alınan Altan Tobçi adlı kitapta ise hem ismi değişmiş hem de sadece doğurgan bir kadına indirgenmiştir. Değişen öncelikler ve roller…

    İSENBİKE TOGAN

    Moğollar deyince akla Çinggis Han ve Moğol İmparatorluğu gelir. İmparatorluktan sonraki Moğollar, araştırmacıları aynı derecede cezbetmemiştir. Çinggis Han dönemi ile ilgili çalışma yürütenler kaynak eserlerin ve özellikle en çok kullanılan ikisinin farklı dillere çevrilmiş olması dolayısıyla şanslıdırlar. Bu eserler bilindiği gibi Moğolların Gizli Tarihi ve İlhanlı vezir ve tarihçisi Reşideddin’in Camiüttevarih adlı dünya tarihinin 1. cildini oluşturan Türk ve Moğolların tarihi kısmıdır. Çalışmalar bu eserler üzerine yoğunlaşınca, buralardan edindiğimiz bazı kanaat ve görüşlerin artık doğru imiş gibi algılanmaları doğaldır.

    Bu eserlerden sonra Moğol tarihyazıcılığına bir ara verildiği, ancak takriben 400 yıl sonra Moğol yazı dilinde bir dizi tarih eserinin yazıldığı görülür; ancak bunlarda farklı bir bakışaçısı hâkimdir (#tarih 49). Bu da çoğu defa Moğolların 16. yüzyıldan itibaren artık Budist olmalarıyla açıklanmıştır. Aslında bu farklılık sadece Budizm’den kaynaklanmamaktadır.

    Bu farklılıklardan biri, Çinggis Han ve onun mensup olduğu Börçeginlerin atası değil de ceddesi olan Güzel Alan (Alan Go’a) ile ilgilidir (NTV Tarih 14). Bugünden bakınca insan, resmi Topkapı Sarayı’na kadar gelmiş olan kutsal nitelikteki bu hanımın varlığının 17. yüzyıldan sonra yazılmış tarih eserlerine de hâkim olduğunu düşünür. Ancak durum öyle değildir.

    Örneğin 1604’te yazılmış ve Tuncer Gülensoy’un dilimize kazandırdığı Altan Tobçi’de (2008) bu isim “Alung Ğooa” olmuştur ve o artık asıl cedde değildir; dolayısıyla kendisinden sanki söz arasında bahsedilir (s. 27). Gizli Tarih ile karşılaştırıldığında, bu eserlerde çok şeyin değişmiş olduğunu, bazen de aynı sahnede başkalarının rol aldığını görürüz.

    Değişen sahnelerden biri de Çinggis Han’ın annesi Hö’elün-eke (Altan Tobçi’de Ögelen-eke) ile ilgilidir. GizliTarih’te Çinggis Han’ın babası Yesügey’in, Hö’elün-eke’yi kaçırmasının anlatıldığı kısımlar (§ 54- 56) vardır. Yesügey’in kızın güzelliğine vurulması anlatıldıktan sonra, Hö’elün-eke’nin kendisini obasına götüren kocasına kaçmasını söyleyerek “Hayatta kalırsan benden başka da kız veya kadın bulabilirsin; adı farklı olsa da ona gene de Hö’elün diyebilirsin. Hayatını kurtarmaya bak. Benim kokumu kokla ve git” demesi ve gömleğini uzatıp ona vermesi, sonradan “Hö’elün’ün kokusu” adlı çalışmalara ilham vermiştir. Ancak Altan Tobçi’de bu dramatik unsurlar bulunmaz (Gülensoy 2008:§11). Bu hadise sadece, “beyaz bir yabani tavşana benzer” şekilde yere çömelmiş olan Hö’elün-eke’yi gören Yesügey’in kardeşine “Bu kadından iyi erkek çocuklar doğabilecek” demesiyle sınırlıdır.

    Kısacası Gizli Tarih’te Hö’elün-eke güzelliği ile dikkati çeken, dirayet ve kişilik sahibi bir kadın olarak tanıtılır; daha sonra kocası öldürülüp yalnız bırakılınca da, ufak çocuklarına kendi başına nasıl baktığı ve topladığı otlarla onları nasıl beslediği; otların adları bir bir sayılarak şiirsel bir şekilde anlatılır, Altan Tobçi’de ise bu şiirsellik yoktur. Çinggis Han’ın yendiği kavimlerden aldığı yetimleri büyütmesi için annesine vermesi, böylece ona bir çeşit “ulus anası” muamelesi yapılması sahneleri de Altan Tobçi’de bulunmaz. Kısacası lakabı “ana” (eke) olan Hö’elün, Gizli Tarih’te vefakar anne olarak yüceltilmişken, Altan Tobçi’de doğurgan bir kadına indirgenmiştir.

    Bu durum yazarın tercihinden ziyade, Hö’lün-eke’nin halk hafızasına ağırlıklı bir şekilde yer etmiş olan ilk eş Börte’nin gölgesinde kalmış olmasındandır. Bununla birlikte 13. yüzyıldan 17. yüzyıla gelinceye kadar olayların aşağı yukarı aynı kalması, sözlü geleneğin ne kadar güçlü olduğunu gösterir. Ancak kişilere, karakterlere verilen rollerin değişmesi, artık başka önceliklerin sözkonusu olduğunu ve bu durumun halk hafızasına yansıdığını ortaya koyar.