Yazar: İsenbike Togan

  • Atalar da devletler de dönemine göre değişti!

    Atalar da devletler de dönemine göre değişti!

    6.-8. yüzyıllarda kendilerini Türk adıyla tanımlayan ilk topluluklardan bu yana, tarih her dönemde farklı yazıldı. Tengri’den Yafes’e, Hz. Muhammed’e, Hunlara uzanan atalar ve devletler… Sonradan “Türk” ilan edilenler… Türkiye Türkleri Orhun Yazıtları’nı 1897’de, bugünkü “millî tarih” anlayışının Cumhurbaşkanlığı Sarayı’na taşıdığı devletlerin isimlerini de 1923’te Batılı araştırmacılardan öğrendi.

    Türkler, Moğolistan, Orta Asya ve Yakın Doğu diye tanımlayabileceğimiz üç coğrafyada, üç kültür dairesinde varlık gösterdiler. Bunlar, Türk adıyla karşımıza çıktıkları 6.-8. yüzyıllarda Doğu Asya, 10. yüzyıldan sonra İslâmiyet, 18. yüzyıldan sonra da çok genel olarak “Batı” diye tanımladığımız kültür daireleridir. Bu kültür daireleri birbirlerinden farklı hakimiyet anlayışları geliştirdi. Her hakimiyet telakkisi kendine özgü bir köken ve tarih anlayışını beraberinde getirdi, bu görüşler kaynaklara yansıdı.

    Doğu Asya kültür dairesi içinde bulunulduğu zaman hakimiyet tanrısal temellere dayandırılmış ve ancak insanüstü bir ailenin Tengri’den gelen “kut” (saadet bulmuş) sahibi olduğu düşünülmüştür. “Kut” sahibi kağanların görüşlerini bize en iyi anlatan Orhun Yazıtları’dır. Burada kağanlar hem kendilerinin hem de milletin başından geçenleri anlatarak, bunları tarihe maletmişlerdir. Bu “tarih yapan-yazan” yöntemi din değiştirmek ile değişmemiş, sonradan İslâmi geleneklere bağlı olarak 16. yüzyılda Haydar Mirza Duglat’ın Tarih-i Reşidi’sinde, Babürname’de, Ebülgazi Bahadır Han’ın Şecere-i Türk’ünde kullanılmıştır.

    Türklerin İslâmiyet’i kabulünden sonra hâkimiyet telakkilerinde de değişiklik olmuş, tarihleri Nuh Peygamber’in oğlu Yafes ve onun oğlu Türk’e dayandırılarak İslâm tarihine bağlanmıştır. Bu bilgiler önce onlar hakkında bilgi veren Mücmelüttevarih vel kısas gibi Arapça kaynaklarda, sonra da Orta Asya’da (15. yüzyıl), Osmanlılarda (16.-17. yüzyıl) yazılan eserlerde görülür. İç Asya’ya özgü hakimiyet sembolleri olan Bozkurt veya Güzel Alan (Alan Go’a) Orta Asya’da İslâmi geleneklerle birarada yer almaya devam etmişse de, Osmanlı tarihleri İslâmi gelenek yanında ancak Müslümanlığı kabul eden Oğuz Kağan’a yer vermişlerdir. Öte yandan evliya tezkirelerinde soylar, Hz. Ali veya Hz. Ebubekir, Hz. Muhammed’e veya Orta Asya’da olduğu gibi Hz. Fatima vasıtasıyla Hz. Muhammed’e götürülmüştür.

    Üçüncü kültür dairesi ise uluslararası alanda Batı uygarlığının etkin olmağa başladığı 18. ve 19. yüzyıllarda “hâkimiyet milletindir” anlayışı ile tanımlanabilir. Ulus devlet ve milliyetçilik anlayışları çerçevesinde gelişen doğubilimciliği (orientalizm) çerçevesinde, Hunlardan başlayan bir millî tarih anlayışı meydana gelmiştir. Bu konuyu öğrenmemize ise, eserini 1759’da yazan De Guignes’in büyük katkısı olmuştur. Önce Fransızca bilenlerin okuduğu ve 1923’te Hüseyin Cahit Yalçın tarafından Osmanlı Türkçesine çevrilen eser, ancak 1970’li yıllarda günümüz Türkçesiyle yayımlanmıştır. Böylece İslâmi gelenek çerçevesinde kendilerinin varlığından haberdar olmadığımız yeni bir tarihi atalar şeceresi ortaya çıkmıştır.

    Her kültür dairesi eskiyi tamamen silmemiş, kendi içinde öncekilere küçük de olsa yer vererek devam etmiştir.

  • İşi ehline bırakan Türkler

    İşi ehline bırakan Türkler

    Batıtürkler yerel halkın idaresini yerel beylere bırakmıştı. Bu türden bir yerel yönetim anlayışı Osmanlılarda da görülür. Yerel idare işin ehli olan kişiye, vergi toplama erki ise merkezî otoriteyi temsil eden mültezime verilirdi.

    Tarihte Kadim Türklerin varlığından geç haberdar olmamıza rağmen, onlarla çok sıkı bir bağ kurduk. Orta Asya cumhuriyetlerinde de benzer duygularla karşılaşırız. Kurduğumuz bu bağ ise onların Türk adını taşıyan ilk devlet olmalarına dayanan şecereci bir bakış açısının sonucudur. Öte yandan Türk dili ve bu dille kendimizi ifade edişimiz de bu bağı güçlendirir.

    Araştırmacılar genellikle Kadim Türklerin faaliyetlerini, imparatorluğun geniş sahalara yayılmasını daha çok siyasi tarih açısından ele almışlardır. Ancak o zamanki teknoloji ile bu kadar geniş alanlar nasıl idare ediliyordu? İdare merkeziyetçi mi yoksa ademi merkeziyetçi mi idi? Yönetimde finansman merkezde mi idi? Yoksa yerel yönetim kendi finansmanını kendi mi yaratıyordu? Yerel yönetimlerde idare kimin elinde idi? İşe bu açıdan bakınca Çin’in kuzeyinden Hazar Denizi’ne kadar geniş bir alanda hüküm süren Kadim Türklerin bu bölgeleri merkeziyetçi olarak idare etmeleri imkansız olduğuna göre, acaba yerinden yönetim mi yoksa yerel yönetim mi vardı?

    Jonathan Skaff, 6.-8. yüzyıllarda Batıtürklerinin yerleşik alanların idaresini daha çok kendi kaynak- larını yaratan yerel yönetimlerle sürdürdükleri görüşündedir. Batı uçtaki Toharistan, Taşkent, Fergane gibi yerler, Türk hanedanı Aşina ailesinin artık yerleşik hayat içinde yaşayan üyelerince idare ediliyordu. Bunların başındaki yöneticiler ise daha çok yerel beyler ve üst tabakanın temsilcileri idi. Batıtürk idaresindeki beyliklerin başındakilere, “elteber” unvanı verildiğini biliyoruz. Yukarıda söz edildiği gibi elteberler Türklerden olduğu gibi, Hoço gibi yerlerde ise mahalli bey ailesinden gelebiliyordu. Ayrıca merkezî idare tarafından atanan “tudunlar”, elteberleri özellikle vergi (tartuk) açısından denetliyorlardı. Mahalli beyin ailesi tarım, ticaret gelirlerini idare ediyor, buralardan elde edilen gelirlerden Batıtürk idaresine belli bir miktar ödüyor, kısacası kendi kaynaklarını kendi üretiyordu. Ticaret yolları üzerinde bulunan beyliklerin geliri daha fazla idi. Bunların yanında Batıtürk idaresinin yerel idareci zümre üzerinde bazı kültürel etkileri veya yaptırımları da görülmektedir. Bu etkiler özellikle giyim kuşam alanında görülürdü. İdareci zümre Türkler gibi ceketlerini sola doğru ilikliyordu; Çinliler ise tam tersi sağa doğru. Öte yandan yerel idarecilerin saç tuvaletlerinde de Türk etkisi vardı. Çinli erkekler bugünkü Daoist rahipler gibi saçlarını tepelerinde toplarken, Türkler tek örgü veya örgüler şeklinde salıveriyorlardı. Batıtürklerine vergi veren yerel bey ailesinde erkek saçlarının Türk usulü olduğu görülüyor. Ancak bu türlü “kültürel” öğeler, halkın giyim kuşamında ve saçlarında yoktu.

    Batıtürkler yerel halkın idaresini yerel beylerin uhdesinde bırakmıştı. Halk arasında zaman zaman bu tür Batıtürk etkileri görülse de, bunlar bu adetlerin uzun zamandan beri yaygın olarak kullanılmış olması ile ilgili idi.

    İşi ehline bırakan Türkler

    Bütün bu anlatılanlar bize bazı şeyler hatırlatıyor mu? Osmanlılarda da bu tür bir yerel yönetim usulü yok muydu? Hatta vergiler Anadolu’da da mültezimlere havale edilmiyor muydu? İşin ehli olan kişiyi yerel idareye, vergi toplama erkini sizi temsil edecek mültezime vermek…

    İşin esası, bugün aile hayatımızda da sıklıkla gördüğümüz bir “davranış modeli”yle karşımıza çıkıyor: Eğer kardeşlerden biri, anne-babaya ve diğer büyüklere karşı yükümlülüklerini diğerlerinden daha özenle yerine getiriyorsa, diğer kardeşler “o nasılsa yapıyor” diyerek onun yükünü paylaşmaya pek yeltenmez. Ancak idari açıdan bakınca, en büyük oğlan çocuğuna belli sorumluluklar yükleyen kurallar yerine, burada işi ehline bırakmak, ona ve iş yapış tarzına karışmamak eğilimi görülmektedir. Genelde asiller sınıfının olmadığı Türk toplumlarında işi ehline bırakmak göçebe iken de yerleşik iken de en önde gelen bir prensip olmuştur. Tabii burada “işine öyle geldiği için işleri başkasına bırakmak” rahatlığının bulunduğunu da unutmayalım.

  • Kadim Türklere dost bakışı

    Kadim Türklere dost bakışı

    Kadim Türkler genellikle ulus-devlet ve milliyetçilik çerçevesinde değerlendirildi. Artık bu bakış açısı, Kadim Türklerle dostane ilişkilerini mezar ve lahitlerine yansıtan Soğudlar sayesinde değişiyor.

    Kadim Türkler denince Türk adını taşıyan ilk devleti kuran atalarımız aklımıza gelir. Lakin Kadim Türklerin 6. yüzyılın ortalarında aniden ortaya çıkış sebeplerini irdelemekten ziyade, tarihte devlet kurma yetenekleri ile tanıdığımız Türklerin neden bu kadar geç kalmış olduklarını sorgularız. Demek ki bizim için devleti ortaya çıkaran koşullar değil de o devletin ne kadar uzun bir zaman önce kurulduğu önemlidir. Devletin kadimliği tarihle ilgili konularda önem verdiğimiz hususlardan biridir. Şecerelerin de uzunluğu makbuldür, şeceresi uzun olanlara “soylu” deriz. Oysaki hepimizin şeceresi uzundur ancak yazıya dökülmemiştir. Aslında herkes soyludur.

    Kadimlik ve köklülük gibi bir konu daha dikkati çeker; bu da tarihte Türklerin kurduğu devletlerde herkesin Türk olduğu varsayımıdır. Kadim Türk devletine de bu gözle bakarız. Ancak bizlerin Kadim Türklerin varlığından haberdar olmamız çok yenidir. Örneğin Fatih veya Kanuni’nin onlardan haberleri yoktu. Olsaydı bile ilgilenmeyebilirlerdi, zira onlar atalarını İslami çerçevede Nuh Peygamber-oğlu-Yafes ve Oğuz Kağan çerçevesinde algılıyorlardı.

    Kadim Türklerden haberdar olmamız Avrupalı bilginler dolayısıyladır. Çin’e giden çoğunlukla da misyoner olan bu bilginler Çin kaynaklarında verilen tarihi bilgilerle yakından ilgilendiler. Bunlardan De Guignes’in eseri (1759) ancak 1923’te Türkçeye çevrildi. Fransız Devriminden biraz önce yazılmış olan bu eser, bizim Kadim Türklerle milliyetçilik ve “ulus devlet“ kavramları çerçevesinde tanışmamıza sebep oldu. Bu çerçevede de Çin kaynaklarının ifadesini kati bir şecere gibi algılayarak, Hunları Kadim Türklerin atası olarak görmüş olduk. Oysa 7. yüzyılın ilk yarısında bize Kadim Türkler hakkındaki bilgileri veren Çin kaynakları iki halk arasında ilişki kurarken, bunu kan akrabalığından çok kültürel olgulara göre yapıyorlar ve bu arada dil ve adet hakkında bilgi veriyorlardı.

    Kadim Türklere dost bakışı

    Ulus devlet ve milliyetçilik akımları çerçevesinde Kadim Türkler Anadolu’ya gelen Türklerin başlangıç durağı oldular ve o günkü yurtlarından Anadolu’ya doğru tarihi bir Türk koridorundan göçerek geldikleri düşünüldü. Tarihe bakışımızda göç yolunun Türk koridoru şeklini almasıyla, batıya doğru yol alan Türklerin yolda başkalarına rastladıklarını pek düşünmedik. Hal böyle olunca Kadim Türklerin kurdukları devletin içinde karşılıklı etkileşim içinde başka halklarla beraberce yaşamış olacakları da aklımıza gelmediği gibi araştırma alanımıza da girmedi. Onun için de tarih ders kitaplarında sadece Türklerden bahsedilir, bir de tabii Çinliler vardır.

    Ancak artık bu bakış açısında olumlu değişimler olmaktadır. Kasım ayında İstanbul’da toplanan “Türk-Soğud İlişkileri” konferansı, bu koridorun dışına çıkma teşebbüsünün en başarılı örneklerinden birini oluşturmaktadır. TDK başkanı Prof. Mustafa Kaçalin ve tanınmış eski Türk dili araştırmacılarından Prof. Mehmet Ölmez’in düzenledikleri toplantı dünyada bu alanın otoritesi olan bilginleri bir araya getirmeye muvaffak olmuştur. Konferanstaki birbirinden ilginç ve düzeyli bildiriler ele alınan dil, tarih, kültür ve inanç konularında kullandıkları görsel malzeme ile de dikkat çekiyorlardı. Bunlardan Türklerin hayatlarını savaşmakla geçirmedikleri, bir İrani kavim olan Soğudlarla bir arada yaşadıkları bu görsel malzeme ve yapılan ilginç yorumlarla açıkça görülüyordu. Evvelce sadece Tacikistan yöresindeki duvar resimlerinden bilinen bu görsel malzemelere son otuz yılda Çin’de bulunan lahitler eklendi. Gündelik hayattan kesitler içeren lahitlerdeki bu kabartmalar yukarıdaki resmin gösterdiği gibi 6. ve 7. yüzyıldaki Kadim Türklerin hayatından av, eğlence ve tören sahneleri sergilemektedir. Toplantıya katılan ve sorularıyla ilgi çeken öğrenciler, şimdilik batılı, Japon ve Çinli bilginler tarafından incelenen bu kabartmaların bir gün Çince ve batı dilleri ile sanat tarihine vakıf gençlerimiz tarafından da incelebileceği ümidini vermektedir.

  • Avrupa’nın büyükannesi Akitanyalı Eleanor

    Avrupa’nın büyükannesi Akitanyalı Eleanor

    Önce VII. Louis’nin sonra II. Henry’nin karısı, Aslan Yürekli Rişar’ın annesi… Aslında bunların çok ötesinde, hem yaşadığı 12. yüzyıla hem sonrasında Avrupa tarihine damga vurmuş bir kadın karakter.

    Geçenlerde Hürriyet’in “Seyahat” ekinde “Tarihî Kervan Yolunda 3 Gün” başlıklı bir yazı dikkatimi çekti. Bu kervan rotalarında “Giden Gelmez Dağları”, “Bulamaç Kazanı”, “At İzi” , “Sakal Tutan” gibi ilginç coğrafi yer adları var. Bu dağlardaki “geçitleri çevreleyen kayalıkların arkasına saklanan haramiler, kervan yolcularını sakalından tutup kenara çekerlermiş”.

    Bu satırları okuduğum zaman, tarihte Akitanya Düşesi Eleanor diye bilinen Fransa kraliçesinin 1148’de bu tasvirlere benzer bir geçiş hikayesi bulunduğunu hatırladım. Fransa’nın güneybatısında bulunan Akitanya bölgesi bir dükalık idi. Eleanor, babasının ani ölümü üzerine 1137’de hem düşes unvanını aldı hem de babasının vasiyeti üzerine evlendiği Louis kral olunca o da Fransa kraliçesi oldu.

    Louis, Papa’nın da teşviki ile 1145’de II. Haçlı Seferine çıktı ve bir rivayete göre Fransa’yı kraliçeye bırakmak istemediği için Eleanor’u da yanında götürmek istedi. Diğer bir görüşe göre de Kraliçe Eleanor kendisi bu sefere katılmak istedi. Zira amcası Raymond, Antakya’yı ele geçirip kendi hükümranlığını ilan etmişti.

    Kral ve kraliçe Bizans İmparatorluğu başkentine geldiler ve Miryakefalon Savaşından tanıdığımız Manuel Komnenos tarafından karşılandılar. Bizans kraliçesi İrene de Eleanor’a özel bir ilgi gösterdi. Ama Manuel Komnenos aslında onları başından savmaya çalışıyordu ve yenilen Germen Haçlı ordusunu galip gösterip, kral ve kraliçeyi Germenlere katılmaları için teşvik etti.

    Avrupa'nın büyükannesi Akitanyalı Eleanor

    Kostantiniyye’den Anadolu’ya devam eden Fransız kuvvetleri, Denizli yakınındaki Honaz Dağı çevresinde ve Kazık Beli geçidinde büyük bir yenilgiye uğradı. Yabancı kaynaklarda Türkler olarak belirtilen Selçuklu askerleri aynı anda birkaç yerden hücum ettiler. Kraliçe Eleanor bütün bu hengame sırasında öncüleri takip ederek, ağırlıklarla beraber ilerlemişti. Ancak ordunun asıl kısmı Selçuklular tarafından epeyi hırpalanmışlar, Kral VII. Louis canını zor kurtarmıştı.

    Batılı tarihçiler olayların bu şekilde gelişmesinde, kraliçenin nedimelerinin ve ağırlıklarının hareketi zorlaştırmış olmasının önemli rolü bulunduğunu ileri sürer. II. Haçlı seferi, zaten ilişkileri gergin olan karı kocanın arasını daha da açmıştır. Papa’nın karşı çıkmasına rağmen boşanırlar. Akabinde her ikisi de tekrar evlenir. Eleanor’un evlendiği Normandiya Dükü Henry, daha sonra II. Henry adıyla İngiltere tahtına geçer. Bu evlilikten 8 çocuk olur; bunlardan biri de bizim gene Haçlı seferlerinden bildiğimiz Aslan Yürekli Richard’dır (Rişar).

    Eleanor, 1173-74’de oğlu Henry’nin kardeşlerini tahtı ele geçirmek için kışkırtması olayında oğullarının yanında yer alır. Bu sebepten de kocası tarafından onbeş yıl ev hapsinde tutulur. Bir Noel gününde bu hapisliğe ara verilmesi ile bütün bu tarihi olayların hatırlandığı birkaç günü konu eden Kış Aslanı filmi ise neredeyse 800 yıl sonra çekilecek, başroldeki Katharine Hepburn ve Peter O’Toole’a Oscar kazandıracaktır (1968).

    Türkçe tarih kitaplarında Akitanyalı Eleanor yer almamıştır, ondan ancak kral Louis’nin karısı diye söz edildiğini görürüz. Oysa Eleanor edebiyatçıları, trubadurları ve romantik şiirler söyleyen ozanları himaye etmişti. “Courtly Love” denen akımın onun zamanında başladığı söylenir. O sıralarda gelişmekte olan deniz hukuku (conventions) ile ilgilenmiş ve 1160’da bu anlaşmaların İngiltere’de kabul edilmesini sağlamıştır. İstanbul ve Kudüs ile yapılacak ticaretin düzenlenmesinde de rol oynamıştır. Avrupa kültürü ve kadın tarihi açısından çok büyük öneme sahip olan ve “Avrupa’nın büyükannesi” diye adlandırılan bu kadın, son yıllarını bir manastırda geçirmiştir.

  • Timur’un Anadolu’ya uymayan gözlüğü

    Timur’un Anadolu’ya uymayan gözlüğü

    Timur “ülüş sistemi”ni Anadolu’da uygulamak istedi; başarılı olamadı. Orta Asya’yı ‘net’ görmesini sağlayan gözlüğü burada işe yaramadı. Tarihçiler de büyük resmi görmek için gözlüklerini değiştirmelidir.

    Özbekistan’ın bağımsızlıktan sonraki ilk yıllarıydı. 1996’daki Timur kutlamaları için biliminsanları ve gazeteciler, o zamanların en lüks oteli olan Uzbekistan Oteli’nde toplanmışlardı. Bir Hintli tarihçi ve bir Belçikalı gazeteci ile sohbet ediyorduk. Hintli tarihçi “mâdûniyet” çalışmaları çerçevesindeki tarihçilikten (subaltern historiography) bahsediyordu. Belçikalı gazeteci, “mâdûniyet nedir” diye sordu. Tarihçinin cevabı ise “daha evvel sesini duyuramamış olanların tarihi; ben bu insanlara bakıyorum” oldu. Bunun üzerine gözünden gözlüğünü çıkaran gazeteci “Yani siz bana gözlüğünü çıkar ve benimkini tak diyorsunuz. Ama ben o zaman göremem ki” demişti.

    Gözlük açısından bakınca ne kadar haklı idi. Aynı şeyi tarihçilik açısından söylemek zor. Tarihçilikte birçok gözlük kullanmak gerekir. Böylece hem idare edenlere hem de idare edilenlere; hakim tabaka ile yaptırım gücüne ve madun tabaka ile tahammül gücüne bakmak mümkün olur.

    Timur’dan (öl. 1405) devam etmek bizi başka gözlüklerle tanıştırabilir. Onu kendi zamanında ziyaret etmiş olan İspanyol elçisinin ve Şam’dan Semerkand’a “götürülmüş” olan İbn Arabşah’ın bu hükümdar hakkında yazdıkları birbirinden çok farklıdır. Türkiye’den bakınca o dönemde gördüklerini yazmış olan bir gözlemci bilinmiyorsa da, sonradan tarihçiler tarafından yazılanlar ve Nasreddin Hoca fıkralarıyla halk hafızasında kalanlar da birbirlerinden fersah fersah farklıdır.

    Bilindiği gibi Timur, Ankara Savaşı’ndan sonra memâliki Bayezid’in oğulları arasında paylaştırır; beylikler devrinden bildiğimiz geleneksel Anadolu beylerine de topraklarını geri verir. Dikkati çekici husus, Timur’un kendi hâkimiyeti altına girmiş olan bu ülkeye, kendi kumandanlarını ve valilerini atamamış olması, bilakis o sırada yenik durumda olan Yıldırım Bayezid’in oğulları ve beyler arasında yetkiyi paylaştırmasıdır. Türkiye gelenekleri açısından bakınca bu dönem fetret devri olarak görülür, okullarda da bu isimle okutulur. Aslında “iki peygamber, iki hükümdar arasında kalan ara dönem” anlamına gelen fetret kelimesi de “karışıklık” olarak algılanır. Ancak Orta Asya tarihi açısından bakınca karşımıza ülüş sistemi çıkar.

    Anadolu’daki beylerin bir kısmı “beyliğimiz elden gidiyor” diye Timur nezdinde teşebbüste bulunmuşlardır. Burada iki farklı devlet geleneğinin çatışmasını görürüz. Bayezid’in temsil ettiği gelenek, merkeziyetçi bir devlet yapısını yeğliyordu. Ortadoğu’daki yerleşik İran ve Bizans gelenekleri de bu türdendi. Devlet hukuku aile hukukundan ayrılmış, devlet insanlar üstü bir konum kazanmıştı. 14-15. yüzyıllarda Anadolu’daki Müslüman ahali arasında mülk (toprak, bağ, bahçe) ve miras işleri kadılar tarafından İslâm hukukuna göre idare olunuyor ve evlatlar arasında paylaştırılıyordu. Ancak Osmanlılar memâlike bölüşülen mülk diye bakmamak eğilimi ile kendilerine bağımlı kapı kulları ve bir merkez yaratmak istiyorlardı. Bu merkezin, devşirmeler yoluyla fethedilen yerlerin ahalisini içerecek şekilde geniş bir perspektife sahip olması düşünülüyordu.

    Timur’un temsil ettiği gelenek ise hem yerleşiklik hem göçebelikten besleniyordu. Burada miras işlerinde devlet hukuku aile hukukundan ayrılmıyordu. Bir aile nasıl malını oğulları arasında bölüştürüyorsa, devlet idaresinde de ülüş, bölüşme fikri hâkimdi. Nitekim bilindiği gibi kendi memâliki de oğullar ve torunlar arasında paylaştırmıştı.

    Timur, Orta Asya geleneğini Anadolu’ya uygulamak istedi; ancak bu usulün bu topraklar için uygun olmadığı Çelebi Mehmet’in merkezî devleti kurma yolundaki zaferi ile görülmektedir. Kısacası Timur, kendi gözlüğünü Anadolu’ya uygulamaya çalıştı, başarılı olmadı. Tarihçiler de ancak olaylara içten, dıştan farklı gözlüklerle bakarak büyük resmi elde edebilirler. Yoksa önlerini bile göremezler.

  • Etnik kökenin tarihsel dönüşümü

    Etnik kökenin tarihsel dönüşümü

    Etnik bilincin yaygın olduğu günümüzde, etnik grupların ezelden beri bugünkü hâlleri ile var oldukları varsayılmakla kalınmaz, var olmuş olmaları gerektiğine de inanılır. Ama gerçekten öyle gözükmüyor. 

    Bugünün kaygıları, bazen geçmişi de benzer şekilde değerlendirmemize sebep olur. Günümüzde etnisite, dinî inanç ve mezhepçilik geçmişe bakışımızı da şekillendirmekte, geçmiş de bunlardan nasibini almaktadır. Etnik bilincin yaygın olduğu günümüzde, etnik grupların ezelden beri bugünkü hâlleri ile var oldukları varsayılmakla kalmaz, var olmuş olmaları gerektiğine de inanılır.

    Orta Asya haritasına baktığımız zaman, herhalde herkes Gobi ve Taklamakan çöllerinin nerede olduğunu hemencecik bulabilir. Taklamakan’ın kuzeyinde Tanrı Dağları, onun da kuzeyinde Cungarya bozkırları vardır. Ancak bu isimler neye delalet eder pek bilmeyiz.

    Bölgeye adını veren Cungarlar bir Batı Moğol grubu idi. Bizim tarihlerimizde isimleri Kalmak/ Kalmuk şeklinde geçer. Rivayete göre 14-15. yüzyıllarda Orta Asya’da birçok Türk ve Moğol grubu yeni bir dalgayla Müslüman olunca, olmayanlara Kalmak denmişti. Bunlar İslâmiyet’e değil Budizme meyletmişlerdi. 16. yüzyılda Orta Asya’da ilginç bir bölünme yaşandı: Türk dili konuşanlar, Tuğluk Temür başkanlığında İslâmı kabul ederken, bazı Moğol kabileleri de bunlara katılmış ve kendilerini Türk dili ile ifade eder olmuşlardır. Önce eski Tengri dininde kalıp sonra da Budist olanlar ise Moğolca konuşma yolunu seçmişlerdir.

    Etnik kökenin tarihsel dönüşümü

    Moğolca konuşanların doğu grubu, bugün Moğolistan’da ve Çin’deki İç Moğolistan Özerk Bölgesi’nde bulunmaktadır. Batı grubundan söz edince de Xinjiang Uygur Özerk Bölgesi’nde eski Korla şehri civarındaki ve Rusya Federasyonu Kalmuk Cumhuriyeti’ndeki Torğutlar akla gelir. Bunlar, bizim bildiğimiz Türkçe konuşan ve Müslüman Turgutların akrabalarıdır. Turgutların tarihsel serüveni çok ilgi çekicidir (bkz. Turhan Turgut, “Çin-Rusya Arasında Turgutlar, Unutulan Budistler”). Günümüzde de Kakasya Kalmuk bölgesindeki Torğutların bir kısmının 2. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD New Jersey bölgesine de yerleşmiş olduklarını görürüz. Budist Torğutlar ve Müslüman Turgutların tarihsel serüvenini anlamanın yolunun bugünkü etnisite ve inanç dünyasından geçmediği aşikardır. 17-18. yüzyıllarda Turgutlar, Anadolu’ya gelip yerleştiler. Torğutlar ise Cungar konfederasyonuna mensup idiler. Bu isim Moğolca cegün ğar “sol kol” deyiminin kısaltılmış şekli idi. Kısacası 17- 18. yüzyıllarda Kalmuk camiasına cegün ğar’dan mülhem Cungar deniliyordu. Haritalarda gördüğümüz Cungarya adı da buradan geliyor. Cungar bir kabile adı değildi. Bu konfederasyon Torğut gibi farklı adlar taşıyan kabilelerden oluşuyordu. Bunlardan biri de Cungar hanlarının dayandığı Çoros kabilesi idi. Moğolca konuşanlar arasında Çoros olarak bilinen bu kabileye, Türkler Coras diyordu. Bunlarda Mirza Fazıl Şah b. Mahmud Coras, Farsça yazdığı iki eserle tarihimizde iz bırakmıştır. Biri hacı hocalardan ve kadınlardan söz eden Aşıkların Dostu (Enisü’t-talibin) diğeri de bütün bu kişileri dışlayarak yazdığı Tarih adlı kitaptır. Mirza Fazıl, Tarih’ini erkeklerin faaliyetlerinin ele alındığı bir siyasi tarih şeklinde yazmıştır. Böylece 17. yüzyıl Kaşgar hayatını iki değişik yönden görmemiz mümkündür. Bu eserlerde Corasların Çoroslarla akrabalığından söz edilmez. Bir yüzyıl önce, önce Kaşgar sonra da Keşmir’de hüküm sürmüş olan Mirza Haydar Duğlat’ın, Tarih-i Reşidi eserinde, “eğer birileri Müslüman değilse, ne kadar akraba olurlarsa olsunlar, ben onları akrabam olarak görmem” mealinde bir ifadesi vardır. Kısacası 16. yüzyılda din, inanç akrabalık ve kökenden önce gelir olmuştur. Haydar Duğlat’ın sözleri Mirza Fazıl için de geçerlidir. Her ikisi de birer yüzyıl arayla olsa da bölünmüş bir dünyanın mensupları idiler. Ancak 17. yüzyıl sonunda inanç farklılığı dille perçinlenmiştir.

  • Anadolu’nun mozaiği 16. yüzyılda değişti

    Anadolu’nun mozaiği 16. yüzyılda değişti

    13-15. yüzyıllar arası türbe ve külliyeler, bozkırın farklı taraflarından gelenlere ev sahipliği eden, kavgalıları biraraya getiren, uzlaşmanın sağlandığı mekânlardı. 16. yüzyıldan sonra kent içine taşındılar, uzlaştırıcı özelliklerini kaybettiler ve taraf oldular. 

    Mamak’a bağlı Köstence tren istasyonundan Çubuk’a doğru 1983’te yaptığımız uzun bir yürüyüş sırasında Hüseyin Gazi dağına tırmanmıştık. O zamanlar araba yolu olmayan bu dağın tepesinde birdenbire bulutlar içinden çıkmışçasına beliren türbe ile karşılaşmıştık. Üstelik türbenin etrafında rengarenk giysileri ile Alevi aileler pilav pişiriyorlardı. Benim asıl araştırma alanım olan Orta Asya tarihinde Alevileri görmüyoruz. Orta Asya İslâmiyetinde herkes Sünnidir; ancak kültürel açıdan baktığımızda yerleşik halklar daha çok bizim Anadolu Sünnilerine, göçebe kökenli olanlar da Alevilere yakın görülebilir. Konu ile ilgilenmeye başlayınca, türbedeki şecereye göre Hüseyin Gazi’nin Hz. Ali soyundan gelen bir savaşçı olduğu ve Anadolu’da İslâmiyet’in ilk varlık gösterdiği dönemlerde yaşamış olduğu anlaşılıyordu. Kısacası aslen Arap olan ve aziz kabul edilen bu kişinin türbesi Orta Asya’nın İslâmiyet öncesi gelenekleri çerçevesinde bir dağın tepesine kurulmuştu.

    Ankara ve çevresinde, özellikle Kızılırmak büklümü etrafındaki yerleşmelerin 13-15. yüzyıllardaki havasını tam bir kültür ve inanç mozaiği oluşturur. Örneğin Ankara şehrinden Ayaş’a giderken görülen Abdüsselam Dağı’nın Hüseyin Gazi’nin amcaoğlu olduğu düşünülür. Özbekistanlı bir edebiyatçı dostuma, bu dağı göstererek “sizde de amcaoğlu dağlar var mı” diye sormuştum. O da “bir memleket fethedilirse kendi damganı vurmak istersin, tabii ki olur. Bizde ise Tanrı dağları var” diye gülmüştü; yani biz ezelden beri oradaydık demek istemişti. Şimdi rahmetli olan o dostum belki de haklıydı; belki de bu mozaik kültürü tarih boyunca değişik halkların bu ülkede katman katman iz bırakmış olmaları ile ilgili idi. Bazen bu katmanları üstüste değil de yanyana görürüz. Eskişehir yakınlarındaki Seyyid Gazi Türbesinde, “büyük adamlar kocaman olur” düşüncesi ile dev bir sanduka yapılmıştır. Bunun yanında “Rum kızı Elenora” adıyla eşinin yattığını görmekteyiz. Emevi orduları ile 8. yüzyılda Anadolu’ya gelerek savaşta şehit düşen Seyyid Battal Gazi, Anadolu’yu İslâmiyet’le tanıştıranlar arasında önemli bir mevki sahibidir. Tarihsel kaynaklar eşinin Hıristiyan, hatta prenses olduğuna bile değinirler. Bu kadını tarih boyunca Müslümanlaştırma eğilimi olmamış olması da bu söylenceleri yaşatan kültür açısından dikkati çekicidir. İslâm tarihinde ve menkıbe edebiyatında yer alan Battal Gazi, Orta Asya’da da bilinir; hatta örneğin Başkurdistan’da babası Hüseyin Gazi’yi çağrıştıran Hüseyin Bey türbesi bulunmaktadır. Battalname olarak bilinen destanın ise Digenes Akritas adlı Bizans destanı ile ortak motifleri vardır.

    Bugünkü külliyenin bir kısmının halk arasında “Kızlar Manastırı” diye bilinmesi, Filiz Yenişehirlioğlu’nun ayrıntılı çalışmasında (2008) belirttiği gibi arkeolojik kalıntı parçaları ile örtüşmektedir. Külliyenin Bizans dönemi kalıntıları üzerine kurulmuş bir Selçuklu yapısı olduğu görüşü hâkimdir.

    Aynı yörede bulunan Şücaeddin Külliyesi de bozkırın ortasında kendi başına duruşu ile dikkati çeker. 13-15. yüzyıllarda bu türlü mekanlar bozkırın farklı taraflarından gelenlere ev sahipliği eder, aralarında tartışma, kavga olanları biraraya getirir ve uzlaşma sağlardı. 16. yüzyıldan sonra ise uzlaşma devletin ve dolayısıyla Osmanlı medreselerinde yetişen kadıların hareket alanı oldu. Nitekim Seyit Gazi külliyesi önceleri abdalların elinde iken, Suraiya Faroqhi’nin gösterdiği gibi (1981) mekânın kullanımı daha sonra bir medrese ile abdallar sonra da medrese ve Bektaşiler arasında paylaştırılmıştır. Bu yeni dönemde çoğunlukla bu türlü türbeler, kutsal mekanlar kent içine taşındı. Kentte ise artık bu uzlaştırıcı özelliklerini kaybettiler, taraf oldular. Anadolu’daki İslâmiyet de mozaik yapısı içinde yer almaktan çıkarak homojenleşmeye doğru yol aldı.

  • ‘Başlığ’ın başına gelenler

    ‘Başlığ’ın başına gelenler

    Bugünkü Türkçe dışındaki Türk dillerinde, başlık (başlığ) kelimesi lider, başta giden önder anlamındadır. Sonradan başlığın altındaki lider gitmiş, kafaya takılan nesne kalmıştır. Bir otorite sembolünün etimolojik hikayesi…

    Başlık deyince aklımıza bebek veya çocuk başlığı gelir. Yetişkin bir insan “başlığımı giydim” demez, “şapkamı giydim, takkemi taktım veya başımı örttüm” der. Yani yetişkin bir kişinin başına ne tür bir şey taktığını belirtmesi gerekir. Bebek veya çocuğun toplumsal statüsü olmadığından, onlar için genel bir terim olarak başlık kullanılır. Bazen de tarih kitaplarında genel bir terim olarak o dönemin başlıklarından söz edilir.

    Tarihte ve bugün Türkiye dışındaki Türk dillerinde başlık kelimesi, daha ziyade “başta giden önderler” için kullanılır. Bu önderlerin başlarına giydiklerine ise genel bir ifade ile “baş giyim” denir; sonra bunun kalpak mı, telpek mi, börk mü olduğu veya keçeden mi, ipekli kumaştan mı, kürkten mi yapılmış olduğu belirtilebilir. Emel Esin, “Bedük, Börk” makalesinde (1970), tarihsel kaynaklarda başa giyilen nesneler hakkında verilen bilgileri ayrıntılı bir şekilde ele almakta ve bunları şekillerle göstermektedir. Başa giyilen nesneler mevki, rütbe belirttiği için çok önemli olmuş ve hepsine ayrı ayrı bir isim verilmiştir.

    Moğolcada ise durum farklıdır: “terigün” baş anlamına gelirken “terigüten” yani başlı/başlık kelimesi, lider, önder anlamı taşır. Başa giyilen nesne ise 13. yüzyılda “maqalai” iken daha sonraki yüzyıllarda metatesis ile “malaqa/malağay” olmuştur. Halbuki Osmanlı Türk.esinde ve bugünkü Türkçe dışındaki Türk dillerinde başlık lider anlamındadır, bizdeki başlık herhalde liderin başındakiyle ilişkilendirilmelidir. Sözcüğün Türkiye Türkçesinde ancak bu son anlamda görülmesi düşündürücüdür. 1928’de yayımlanan Hüseyin Kâzım’ın Büyük Türk Lügati’nde başlık kelimesi Osmanlı Türkçesinde değil de Azeri ve Çağatay’da lider anlamında veriliyor. Birkaç sayfa süren “baş” ile ilgili ifadeler daha çok “baş vurmak, baş kaldırmak, ele başı” gibi lider olmayan kişilerin yapacağı işlemler gibi g.züküyor. Bu durum bize Orhun Kitabelerinde “dizlilere diz çöktürdük” ifadesini hatırlatır: “başlığığ yüküntürmiş, tizligig sökürmüş”

    'Başlığ'ın başına gelenler

    Genellikle “başlığığ/başlıgıg” ifadesi, “başlılara boyun eğdirdik, dizlilere diz çöktürdük” diye anlaşılmıştır. Öte yandan böyle bir anlayış insanın aklına başsızlar ve dizsizler kimdi sorusunu getirmektedir. Bazen buradaki sözcükler “mağrur ve gü.lü” şeklinde algılanır. Orada başlık/başlığ sözü ile liderler kastedilmiş olmalıdır. Bu pasajı “liderlere boyun eğdirdik, liderlere bağlılıklarını diz çökerek gösterenlere diz çöktürdük” mealinde anladığımız zaman, olayı tarihsel bağlam içine oturtmamız mümkün olmaktadır.

    Çinggis Han oğulları arasında hangisinin kendi yerine geçeceğini konuştuğu ortamda, “maqalai işlerine Ögedey bakacak” demiştir. Genellikle buradaki maqalai, “şapka, kep” gibi terimlerle İngilizceye çevrilmiş ve kelimenin otorite sembolü olduğu belirtilmiştir. Ancak 13. yüzyılda, daha sonra sadece baş giyim şeklinde kullanılan maqalai kelimesinin Türk.edeki gibi lider anlamını taşıdığını görmek mümkündür. Demek Moğolcada da maqalai, Türkçedeki başlık gibi hem lideri hem de o liderin giydiği başlığı ifade ediyordu. 

    Sonradan sanki başlığın altındaki lider gitmiş, sadece başlık kalmıştır. Burada kavramsal ve soyut bir terimin işlevini yitirmesiyle somutlaşmasına şahit oluyoruz. Benzer bir durum Türkiye Türkçesi için de varit görülüyor. Moğolların Lamaist Budizm tesiri altına girmeleriyle önderler hakkındaki fikirlerinde değişiklik olmuştur: Önderler artık başlık değil, bilakis çıplak başlı rahiplerdir. Türkiye’de de Osmanlı İmparatorluğu yapısında “başlığ” gitmiş, başlık kalmıştır.

  • ‘İkinci Adam’a iki milyon ağıt

    ‘İkinci Adam’a iki milyon ağıt

    Çin’in Mao’dan sonraki ismi Zhou Enlai 1976’da öldüğünde, hasta yatağındaki lider ve iktidarı elinde tutan Dörtlü Çete, cenaze töreninin kitlesel gösterilere dönüşmesini engelleyememişti. Sonrasında, Çin bir kez daha uyandı.

    Efsane lider Mao Zedong 70’li yılların ortasında hem eski gücünü hem de sağlığını kaybetmişti. Ama uzun yıllar boyunca Çin’in ikinci adamı konumunda bulunmuş olan Zhou Enlai, eski yol arkadaşından daha önce ölecekti. Bir süredir kanser tedavisi gören Zhou Enlai, 8 Ocak 1976 sabahı son nefesini verdi. Yalnız 1949’da kurulan Çin Halk Cumhuriyeti’nin diplomatik yüzü değil, aynı zamanda rejime yürekten sadık olmasına rağmen, koruyucu yönüyle birçok kişiyi felaketlerden kurtardığı için de halkın sevgi ve saygısını kazanmış bir devlet adamıydı. Ancak özellikle Kültür Devrimi çerçevesinde fikir ayrılıkları daha da belirginleşen bu iki liderden biri uzun süre hastanede yatmış, fakat Mao eski dostunu hiç ziyaret etmemişti.

    Zhou Enlai’ın vefat ettiği günün akşamında politbüro tarafından bir bülten hazırlandı ve haber sade bir şekilde duyuruldu. 11 Ocak’ta kaldırılan cenaze için bir tören yapılmadı, naaşı yakılmak üzere Devrim Kahramanları Mezarlığına doğru sessizce yol aldı. Bu sırada takriben iki milyon kişi de dondurucu soğuğa rağmen cenaze arabasının güzergahında yol kenarlarına dizildi.

    ‘İkinci Adam’a iki milyon ağıt

    12 Ocak günü Zhou’nun parti bayrağına sarılmış fotoğrafı ile resmî yas ilan edilmiş oldu. Kola takılan siyah matem şeridine izin verilmemiş olmasına rağmen, Pekin’de siyah kumaşlar satılıp bitmiş ve o gün yüzbinlerce kişi Zhou Enlai’ın küllerini ziyarete gitmişti. Türkçeye “Gök Tanrı Kapısı” diye çevrilebilecek olan Tiananmen meydanındaki Halk Kahramanları Abidesi’ne de takriben iki milyon kişi çelenk ve ağıtlar bıraktılar. 15 Ocak günü resmî ağıt okundu, ancak böyle durumlarda normal olarak vefat eden devlet adamının hizmetlerinden ve ona saygılarını sunmak için toplanan halktan bahsedilmedi. Böylece yas resmen sona ermiş oldu.

    Zhou Enlai’in cenazesi ve anma töreninin böylesine geçiştirilmesine karşı halkın tepkisi, aynı yılın 5 Nisan’ında “Ölüleri Anma Günü”nde kendini gösterdi. O sırada siyasete hakim olan ve aralarında Mao’un karısı Jiang Qingi’n de bulunduğu Dörtlü Çete diye anılan grup, Zhou Enlai’ın iş birimleri içinde anılabileceğini, halkın Tiananmen’e gidip çelenk koyamayacağını açıklandı. Ama neredeyse bir milyon kişi meydana geldi ve ertesi gün kalabalık daha da arttı. Getirilen ikibinin üstünde çelengin yüksekliğinin altı metreyi bulması üzerine toplanan politbüro, “Ölüleri Anma” günü faaliyetlerinin son bulduğuna karar verdi ve 5 Nisan sabahı tan ağarma- dan gelen 200 kamyon çelenkleri yüklenip götürdü. Halk bu durum karşısında galeyana geldi; arabalar yakıldı, bisikletler yerle bir edildi.

    O gün öğleden sonra toplanan politbüro, askerlerin akşam 6.30’da meydana müdahale edeceğini açıkladı. Ama akşam saat 8.00 olmasına rağmen kalabalık yoğun bir şekilde meydanda varlık gösterince, Pekin garnizon komutanı harekete geçemedi. Ancak gece saat 11’de, meydandakilerin sayısı takriben bin kişiye düşünce, askerler alana girdiler. Ateş açılmadı, ama yaralananlar ve 100’ün üzerinde gözaltı oldu. Olaylardan iki gün sonra arkasında halk desteği olduğu görülen Deng Xiaoping partideki görevlerinden uzaklaştırıldı. Bazıları partiden de atılmasını istediyse de Mao Zedong eski dava arkadaşını tamamen terketmedi.

    Bu olaylar dünya basınında genel olarak liderlik savaşları teması altında değerlendirildi. Mao aynı yıl Eylül’de öldü. Çin’i bugünün dev ekonomisine götüren liberalizasyon politikaları ise üç-dört yıl sonra başlayacaktı. Çok sonraları, 90’lı yılların başında Doğu Avrupa ve Sovyetler Birliği çerçevesinde de benzer değişimler yaşanacaktı.