Yazar: İsenbike Togan

  • Ülke tarihi mi millet tarihi mi?

    Ülke tarihi mi millet tarihi mi?

    Her yiğidin bir yoğurt yiyişi olduğu gibi herkesin de farklı bir tarih görüşü vardır. Genelde hangi kültürde yetişmişsek kendimizinkini doğal buluruz. Bu sav, arada kendi kültürünü eleştirenler yoktur anlamına gelmez tabii. Ancak genel durum, özel örnekleri ortadan kaldırmaz. Mesele, herkesin tarih görüşü derken neden söz ettiğimizdir. Ülke mi, millet mi? Bunlar ayrı ayrı olarak mı karşımıza çıkar, yoksa birarada olabilirler mi?

    Hareketli bir geçmişi olan ve göçebe hayvancılıkla geçinmiş halklar, tarihlerini kişiler ve gruplarla anlatırlar.
    Bu anlatımda destan önemli bir rol oynar. Hareket halinde olan bu toplumlar, destanlarda halkın belleğinde kalmış kahramanlardan bahseder. Lev Gumilev bu konuda göçebeler için “tarih duyguların ifadesini ve gerçeklerin algılanma şeklini yansıtır” der (Halbuki Batı’da bu tür yazım, tarih değil de edebiyat olarak algılanır).

    Onların devamlı olarak kullandıkları, yani yurt edindikleri yaylak ve kışlakları vardır; ama bu halklar için tarihte göçlerle yeni yurt edinmek zor olmamıştır. Kısacası onlar yeni yurtları benimsemişler, eskiyi çoğunlukla geride bırakmışlardır. Eski yurtlar ancak destanlarda, eski zamanları sembolize eden isimler olarak karşımıza çıkarlar.

    Karşıda duran Karadağ anlamındaki “Karşı yatan Karatav” deyimi, destanlarda karşılaştığımız örneklerden biridir. Genelde kuzey yamaçlarının belirginliğinden dolayı karanlık yani kara olan bu dağlara Asya coğrafyasında sık sık rastlanır. Kısacası kültüre yabancı tarihçi için bu deyim ancak karışıklık yaratır. Bu deyimi söyleyenler ise hangi Karadağ’dan bahsedildiğini biliyorlardı. Onların neslinden gelenler burada tam olarak hangi dağdan bahsedildiğini bilmeseler bile, genelde duygusal bağlarını muhafaza ederler. Kısacası göçebe ve göçebe kökenli halklar için yurt hem kutsaldır hem de hareketlidir. Bu sebepten de geçmişte onların tarihleri “ülke tarihi” olmamıştır. Göçebe kökenliler ile ilgili “Hive tarihi” “Kaşgar tarihi” bölge veya ülke tarihi kavramlarıyla modern öncesi ve modern dönemde karşılaşırız.

    Yerleşik kültürler, eski Türkçe deyimle oturak halklardan ise göç yoluyla gelenler ve ezelden beri orada yaşayanlar diye iki kategoride bahsedebiliriz. Göç yoluyla gelenlere iyi bir örnek olan ABD’de tarih eğitimi her ne kadar eyaletten eyalete değişiyorsa da, 1980’lerin orta öğretiminde Amerika tarihi kendilerinin bu ülkeye göçleri ile başlardı. Gelenlerin yerleştikleri yerler -bir çeşit “burası benim” der gibi bir tabirle- insan/göçmen/halk tarihinden toprak/vatan/ülke tarihine dönüşmüş olurdu. 1980’ler Amerika’sında toprağın eski sahipleri daha yeni yeni tek tük de olsa tarih derslerine ve kitaplarına girmeye başlamıştı. Böylece millet tarihi ile ülke tarihinin bir bütün oluşturması daha oluşum halinde idi. Bu süreç Batı’da genellikle başarıyla tamamlanmıştır.

    Ancak Asya’da tarih anlayışına baktığımız zaman, örneğin 14. yüzyıl tarihçisi Reşideddin’in evrensel tarihinde her iki kavramın yan yana kullanıldığını görürüz. Eserde Türk ve Moğolların tarihi olduğu gibi, Çin ve Hint tarihi de bulunmaktadır. Çin tarihi yerleşik bir kültürün kendi tarihine ülke bazında bakmasının en güzel örneklerini oluşturur.

    Çin’de 25 sülale olmuştur; bunların neredeyse yarısı yabancı kökenlidir. Her sülalenin tarihini de kendisinden sonra gelenler yazmıştır. Bir sülale, devr-i hükümeti zamanında ancak gelecek tarihçileri için malzemelerin iyi toplanmasına (ve tabii uygun görülürse kısmen ayıklanmasına) yardım ederdi. Yeni gelen sülale bir öncekinin tarihini yazdırırken, orada da benzer süreçlerin söz konusu olduğunu düşünmek mümkündür. Örneğin Çinggis evladının kurduğu Yuan sülalesi, kendisinden önceki üç sülalenin tarihini yazdırmıştır. Bunlardan ikisi kuzeyden gelen yabancıların kurduğu Hıtay (Liao) ve Cürcet (Jin) sülaleleri idi, diğeri yerli Song sülalesi idi. Tarihçiler hiçbir zaman bu yerli bu yabancı ayırımı yapmamışlardır; zira Çin’i idare eden, Çin hükümdarı olan kimse, Çin tarihinin bir parçasıdır.

    Benzer bir durum İran’da da görülür. Ülke bazındaki bu tarihçilik anlayışında o topraklarda yaşayan insanlar, ister hâkim sülale olsun ister tâbi halklar, o memleketin insanı olarak görülürler ve bu suretle de ülke şemsiyesi altında aidiyetlerini korumuş olurlardı. Yok, eğer şemsiye bir görüş yoksa, yiğidin Amerika’daki gibi yoğurt yiyişini yönlendirmesi uzlaşma sağlayabilir.

  • Kababişler: Şeyh bizden iyi bilir

    Kababişler: Şeyh bizden iyi bilir

    Sudan’da Evlad Fazlullah soy ve sülalesi, mülkü yani toprağı uhdesinde bulunduran otorite sahipleri olarak algılanıyor. Çekişmeler hâkim tabaka ve halk arasında değil de Evlad Fazlullah içinde ve bu düzenden beslenen ‘dikka’ mensupları içinde oluyor, halka yansımıyor.

    Antalya’da karşılaştığım bir yörük eskisi, “Ağanın evine tok gelinmez” demiş ve viski istemiş, sonra da 1950’lerde nasıl “yerleştirildiklerini” anlatmıştı. Son yılların üzerimize yüklediği ağırlıkla bölgemizde ve dünyada ortaya çıkan problemleri daha çok etnik bazda veyahut
    da petrol gibi yeraltı kaynaklarının paylaşımı çerçevesinde anlama eğilimindeyiz. Halbuki toprak
    ve su gibi yerüstü kaynakları, Afrika’da göçebe çobanlıkla yürütülen hayvancılık bazıları için yaşam kaynağı olduğu gibi çatışmaların da nedenlerinden biridir.

    Geçenlerde UNDP tarafından 2006’da yayınlanmış olan bir broşür kitap, Batı Sudan’ın batısındaki Darfur krizini birbiri ardına gelen kuraklıklar sonucu tarımla uğraşan yerleşikler ve hayvancılıkla uğraşan göçebeler arasında sınırlı su ve toprak kaynaklarına ulaşma çabası ile ilişkilendirmektedir. Yeni çıkan (2015) çok yazarlı bir kitap da, Temmuz 2011’de Güney Sudan’ın ayrılmasından önceki durumu ele almakta ve su kaynaklarının oluşturduğu problemlere işaret etmektedir. İlginç olan her iki eserde de başkent Hartum’un batısın- da bulunan Kababiş’lerden hiç söz edilmemesidir. Kababişler 1980’lerde Sudan’da bulunduğum sırada “devlet içinde devlet “olarak tanımlanıyorlardı.

    Talal Asad’ın Kababişler hakkındaki eserinin (1970) ana temasını çok küçük bir grup olan şeyh soyunun nasıl olup da kendilerine tanınan ayrıcalık ve hâkimiyeti elde tutup devam ettirdikleri sorusu oluşturmakta ve yazar özgür ve vakur bir görünüm sergileyen Kababiş bireylerinin içinde bulundukları siyasi eşitsizliğe neden razı olduklarını anlamaya çalışmaktadır.

    Genellikle Osmanlıların ve Mısır’ın Sudan üzerinde etkili olduğu “Turkiyya” denilen (1822-1881) dönemde kabile beyleri güçlendirilmiş ve kendilerine kabile toprağı üzerinde tasarruf hakkı verilmişti. Beraber Yönetme (Condominium) adı verilen İngiliz hâkimiyeti döneminde (1899-1935) ise kabilelerin daha ufak gruplar halinde varolmaları ve dolayısıyla beylerin ellerinde güç toplamaması öngörülmüştü. Kababişler 19. yüzyılın sonuna doğru Sudan’da başgösteren Mehdi isyanına karşı bir tutum almışlar ve böylelikle diğer kabilelerin tersine İngiliz döneminde güçlenmişlerdi. Bu süreç içinde Kababişler kan bağına bağlı sosyo-ekonomik ve politik altbirimler olarak gelişmemiş, halk hane bazında merkeze bağlı hale gelmişti. Böylece Şeyh Ali et-Tom ve ailesi dağınık yaşayan farklı Kababiş gruplarını birleştirmiş ve kendileri hâkim bir soy haline gelmişlerdir.

    Yazar, hâkim sülalenin bu hâkimiyeti zorla kabul ettirmediğini söylemekte, bu sülaleye (Evlad Fazlullah) mensup olmayan Kababiş halkının, şeyhlerinin kendilerine sağladıkları ayakta durma gücü, su, toprak gibi yaşam kaynakları dolayısıyla ve kendilerini pazar yerleri başta olmak üzere himayelerine alarak dış dünyada temsil ettikleri için memnun olduklarını aktarmaktadır. Ancak bütün bunun ötesinde Evlad Fazlullah soy ve sülalesinin mülkü yani toprağı uhdesinde bulunduran otorite sahipleri (ehl es-sulta) olarak algılandıklarını ve “şeyh bizden daha iyi bilir” düşüncesiyle kendilerine danışılmasını beklemediklerini görmekteyiz. Şeyh bu otoriteyi şeceresi dolayısıyla sağladığı gibi, yargı gücünü de adil davranışlarıyla elinde tutuyordu. Bu çerçevede de Evlad Fazlullah sülalesi ve soyu dış dünyada kurdukları bağlarla özerk bir bölge haline gelmişlerdi.

    Genelde diğer Sudan kabileleri obadan başlayarak obalar birliği ve daha yüksek meclislerle kendi aralarında danışma mekanizmaları ile tabandan tavana, tavandan tabana bir nevi basamak sistemi ile fikir beyan ederek kendileri hakkında verilen kararları tasvip veya tenkit ediyorlardı. Kababişler ise “ehl es-sulta” olarak gördükleri şeyhin kendilerine danışmasını beklemeden, şeyhin basamaklı danışma sistemini kullanmamasını onun hakkı olarak görüyorlardı. Gerekli basamaklara da şeyh sülalesi mensuplarının yerleştirilmiş olmasını, şeyhin “dikka” adı verilen yürüyen sarayından gönderilen adamların kendilerine emirler getirmesini doğal buluyorlardı. Çekişmeler hâkim tabaka ve halk arasında değil de Evlad Fazlullah içinde ve bu düzenden beslenen dikka mensupları içinde oluyor, halka yansımıyordu. Kısacası şeyhler ağalıklarının icabını yapıyor, ağanın evine tok gelmeyeni boş göndermiyordu.

  • 40 koyun ve eğitim sistemi

    40 koyun ve eğitim sistemi

    1920’lerde Romanya’nın Mecidiye kasabasında orta okullarda yıllık ücreti 40 koyun idi. O yıllarda Müslüman bir Tatar ailesinin küçük kızının eğitim macerası, hem inanç hem eğitim sistemi hem de okul fiyatları açısından, günümüze ilginç dersler taşıyor.

    Yıllardan 1912 veya 1913. Romanya’nın Mecidiye kasabasında bir ufak kız çocuğu kaçırılır. Kız, Kırım Harbi’nden sonra Romanya’ya gelip yerleşmiş Kırım Tatarlarındandır. Kaçıranlar ise Tatar değildir. Olayın hemen akabinde kaçırılan kızı ve onun farklı simasını gören bir polis duruma müdahale eder. Kızı kurtarır ve onu kasabanın belediye başkanına götürür.

    Belediye Başkanı ise eskiden bugünkü Moldova-Ukrayna sahasında konup göçmüş olan Nogaylardandır. Olayların gelişimi onu da Osmanlı topraklarına göçe zorlamıştır. Ancak Kırımlı hısımları gibi, o geniş bir ailenin parçası değildir; kendi tabiri ile gökten zembille inmiştir. Buna rağmen çevresi ile kurduğu ilişkiler onu belediye başkanlığına kadar götürmüştür. Polisin getirdiği kız çocuğunu gören belediye başkanı, “bunun burada ne işi var” diye sorar. Zira karşısında duran çocuk, kendi kızıdır! Polis durumu anlatır, bütün bu süreç içinde hiç ağlamamış olan kız çocuğunu eve gönderirler.

    O zamanlar Mecidiye’de Tatar çocukları Osmanlı usulünde eğitim veren ilkokullarda okumaktadır. Bu kız çocuğu okulu da birincilikle bitirince, Müslüman Tatar ve Hıristiyan Romenlerden oluşan Mecidiye ahalisi kızın babasına “Bu çocuk çok güzel okuyor. Kendi aramızda para toplarsak, onu ortaokulun 1. sınıfına gönderebiliriz. Sonra o kendi gayreti ile burs kazanır ve okumaya devam eder” der. O zamanlar ortaokullar paralıdır, ayrıca kız bu okullara gidecek olursa, artık Osmanlı eğitimi değil de Romen eğitimi görecektir. Aydın bir kişi olan kızın babasına bu teklif cazip gelir. Ama kızın annesi duruma karşı çıkar. Kızın okumasını isteyen baba ve büyük ağabeyisi “ama bir kere yazıldı, yoksa devlet bizi cezalandırır” derler. Okuma yazması olmayan anne boyun eğmek zorunda kalır. Ancak kendisinin inandığı prensiplerden ve inancından ödün vermemeye kararlıdır. Onun gözünde ortaokul bir Hıristiyan okuludur ve o da kızının bir “Marşke” (Küçük Maria) olmaması için elinden ne gelirse yapar. Böylelikle kızına yanlış bir yolda olduğunu gün be gün hatırlatır. Öncelikle evde kızıyla konuşmaz, ona okul üniforması olan önlükten başka bir giysi giydirmez. Kızını hiçbir yere götürmediği gibi, kendisi de akraba ve ahbap toplantılarına gitmez. Yastadır çünkü.

    Hayat bu minval üzere devam eder, ne anne tavrını değiştirir ne ne kız okuldan vazgeçer. Hatta bütün bu baskılar altında kendini Hıristiyanlıktan korumaya çalışır. Okulda papaz sabah duasına gelir. O da yüzüne garip mimikler koyarak sözüm ona kendini korur. Halbuki kimsenin Hıristiyanlık propagandası yaptığı yoktur. Onun bu mimiklerini gören çocuklar da gülüşürler. Durumun farkına varan okul müdürü kızı çağırır ve ona “Bak kızım biz senin Müslüman olduğunu biliyoruz ve senin inancına saygı duyuyoruz. Sen de bizimkine saygı göster” der. Böylece küçük kız için tehlike ortadan kalkar ve o da tekrar dersleri ile uğraşmaya devam eder.

    Kızın annesinin tavrı tam dört yıl devam eder. Bu arada aile Mecidiye’den Köstence’ye taşınmıştır. Küçük kız artık büyümüş ve Köstence’de liseye gitmektedir. Bu okul macerasının başlangıcından tam dört yıl sonra Köstence müftüsü de kızını Romen okuluna gönderir. Bunun üzerine kızın annesi «oh artık insan içine çıkabilirim» der. Kızının Romen okuluna gitmesi artık onun için korkulu bir rüya değildir. Sonunda hem kızının Hıristiyanlaşmadığını görmek hem de müftünün davranışı ile durumu kabullenmiştir.

    Bütün bu süreci başlatan “Mecidiye ahalisi kendi aralarında ne kadar para toplamış” ve kızın babası madem ki bu kadar istiyordu “niye kendi okul parasını vermemiş” sorularının cevabı çok basit: Bir yıllık okuma bedeli 40 koyun imiş. Bu hesabı bugüne uyarlarsak, yani bugünkü koyun fiyatlarının 300 ile 1250 TL arasında olduğunu düşünürsek, 12 bin ila 50 bin TL arası, yani 2015-2016 öğretim yılında bazı özel okul ücretlerine eşit bir rakam çıkar ortaya. Bu insan hikayesi yüksek eğitim ücretlerini haklı çıkarmak için değil, yakın tarih ve coğrafyada eğitimin değişmeyen değerine vurgu yapmak açısından önemli.

  • Baba ocağı, koca ocağı

    Baba ocağı, koca ocağı

    Evlenerek baba evinden ayrılan gelinin ilk günü, bir dizi törensel geleneğin ortaya çıktığı bir tarihi günümüze taşır. Kadınlara bu denli önem veren bir kültürü, salt erkeklerin konumuyla açıklamak ise bize özgüdür.

    Moskova havalimanında Moğolistan’a gitmek için beklerken, İzmir’de okuyan bir Moğol öğrenci ile tanışmıştım. Daha önce tanıştığım Moğollar hep erkekti. Bu genç ise çok hoş bir hanım kızdı. “Türkiye’de yaşarken aile hayatında, kadın-erkek ilişkilerinde en dikkatini çeken şey ne oldu” diye sormuştum. Cevabı “Yaşlılara yeterince saygı gösterilmiyor, ama erkeklere çok hürmet ediliyor” olmuştu.

    Önümde duran “Türk kültüründe Gelinler ve Ocak” adını taşıyan ayrıntılı inceleme yazısı, bana Moğol öğrencinin söylediklerini anımsattı. Yazı, söz konusu incelemenin başlığından görülebileceği gibi gelinlerden bahsediyor. Yazının içindeki ayrıntılı saha çalışması örnekleri hep gelinler ve ocak ilişkisi üzerine maniler, şiirlerle bezenmiş. Bu ayrıntılı ve incelikli çalışma, daha çok günümüzde kırsal kesimde görülen ocak anlayışı etrafında yoğunlaşmakta, arada Sibirya Türklerinden
    de bazı örnekler vermekte. Ocağın mana ve ehemmiyeti konusunda ise tarih devreye girmekte; ortaya konan görüşler, ocağın sahibinin ailede Tanrı’yı sembolize eden baba olduğu belirtilmekte.

    Öte yandan yazarın “ocak” ile ilgili deyimlerden «baba ocağı»na değinmemiş olduğu görülüyor. Ancak baba ocağı, baba açısından söylenmiş bir deyim değildir; bu deyim çocukların ve özellikle kız çocuklarının bakış açısını yansıtır; zira zamanla ocak onların kendi ocağı olacaktır. Eski düğün törenleri, artık yerini «kentsel» törenlere bırakmış görünüyor. Ilgaz dağlarındaki bir köye mensup olan bir dostum, eski düğün törenlerine dair konuşurken şunları aktarmıştı:

    “Düğün öncesi kına gecesinden sonra, herkes özel giysilerini giyip gelin evine gider. Erkekler de kendi aralarında toplanır. Ayrıca kız evine getirilmiş yemekler erkeklere gönderilir. Erkekler yedikten sonra, “artık gelini hazırlayın» derler, kadınlar da gelinin «başını düzmeye” başlar. Baş düzerken, gelinin sağdıcı geline abdest aldırır, sonra gelini herkesin ortasına getirir. Köye özel giysileri getirirler. Önce «taç» konur, sonra tacın üzerine «Fadimeanne çöküsü» (bazlama büyüklüğünde dışı kumaş) koyarlar ve üzerine beyaz başörtüsü bağlarlar. Sonra genelde kırmızı şalvar, üzerine de üçetek, onun üzerine «salta», yani cepken giydiriler. Hepsinin üzerine kırmızı kuşak bağlarlar. Onun üzerine de «duvak kuşağı» (büyük bir gri, yeşil, kırmızı, kahverengi çizgili bir kumaş) örterler. Atalardan kalmış olan bu kumaştan köyde sadece bir tane vardır ve köyün özel bir yerinde saklanır. Kim gelin olursa, ona örterler. Bu örtünün üzerine başörtü büyüklüğünde iki tane «al» örterler. Ellerine de akşamki «kına çulları» bağlanır. Gelin bir müddet annesi, kardeşleriyle helalleşir, sarılıp ağlarlar, sonra da evin erkekleri ile kardeş, baba ile helalleşir.

    Daha sonra kızın erkek kardeşi ve babası, kızın kollarından tutup (koltuklayıp) kapıya kadar getirirler. Erkek tarafı, süslenmiş bir at getirir; bu köyün en iyi atıdır. Kapıda erkek tarafı oğlanın babası, kardeşleri, yani yakınları gelini ata bindirir. Birisi atın dizgininden, iki kişi yerden yürüyerek gelini (düşmesin diye) kolundan tutar. Gelini cami önüne götürürler. Üç defa camiye selam verdirirler, yani at üstündeki gelin başını üç defa sallar. Su üzerinden geçerken, geline ekmek verip rızkı bol olsun diye suya attırırlar; sonra tekrar oğlan evinin kapısına kadar getirirler.

    Gelini indirip eline su dolu bir ibrik verirler. Gelin suyu döke döke odaya kadar gelir. Eve (yani odasına) girene kadar su bitmiş olur. İbriği yere bıraktıktan sonra, odadaki ocağın arka duvarına üç sefer tekme vurdururlar. Bazılarında duvar göçer, bazılarında göçmez. Gelinin ocağı teptiği oda, aslında ekmek evidir ve bereket olsun diye tören burada yapılır. Tekmeledikten sonra gelini kız evinden gelmiş olan çeyiz sandığının üzerine oturturlar. Kaynana hoş geldin yemeği yapar, odadaki erkek tarafının komşuları damat gelinceye kadar oynarlar. Sonra da nikah kıyılır”.

    Bu anlatıda gelinin ocağa uzaktan saygı göstermek yerine, tekmeleyecek kadar sahiplendiğini görürüz. Su üzerinden suya ekmek attırılması da bizi İslâmiyet öncesi su kültü anlayışına götürür. İşin ilginç tarafı, burada “su ecesi”ne ekmek, başka yerlerde iğne-iplik atanlar hep kadındır. Su ecesini besleyenler kadınlardır.

    Kadınlara bu kadar önem ve yer veren bir kültürü, erkeklerin konumları ile açıklamak herhalde ancak bize mahsustur diyeceğim.

  • Anaerkil Moğollara Türk mobilyası

    Anaerkil Moğollara Türk mobilyası

    Çilek Mobilya, Ulan Batur’da ilk mağazasını açmış. Firma özellikle, kız çocuklarını önemseyen anaerkil Moğol aile yapısının bir avantaj yarattığını değerlendirmiş. Moğol tarihi açısından kadınların konumu belirleyicidir.

    Geçenlerde bir gazete haberi (Hürriyet, 8 Haziran 2015) çocuk ve genç odası eşyaları ile dikkati çeken Çilek Mobilya’nın Moğolistan’da ilk mağazasını açtığını bildiriyordu. Yazıda “yakın zamanda serbest piyasa ekonomisine geçen Moğolistan’ın ekonomisi tarım ve madenciliğe dayanıyor” deniyordu. Herhalde tarım değil de hayvancılık denmek isteniyordu. Zira Moğolistan bir tarım ülkesi değil.

    Yazı, “2 milyon nüfuslu ülkenin yüzde 38’i başkent Ulan Batur’da yaşıyor. Çilek Mobilya ilk adımını attı ve Ulan Batur’da ilk mağazasını açtı” diye devam ediyordu. Ben hâlâ bu işin nasıl olduğunu anlamaya çalışmanın şaşkınlığı içindeydim. Moğollar malum tarih boyunca göçebelik ve hayvancılık ile ün salmış bir halk. Başkent Ulan Batur’dan bizler için büyük önem taşıyan Orhun Anıtları’na doğru giderken yolda evlere değil de topak ev şeklindeki çadırlara ve yılkı atlara rastlıyorsunuz. Yazın yemyeşil olan engin düzlüklere Çilek Mobilya’yı yerleştiremiyordum kafamda.

    Ulan Batur yakınındaki yerleşimlerde köylerde evler görülüyorsa da, bahçelerinde topak ev şeklindeki çadırlar dikkati çeker. Çocuk ve gençlere yönelik mobilya ise yalnız yerleşim meselesi değil aynı zamanda bir mantalite meselesi olduğu için bu işin nasıl geliştiğini merak ediyordum. Söz konusu yazının yan sütununda “Global Çilek, atlar ülkesine özel seri yaptı” başlığı ile devam ediyor ve “Moğolistan’ın en önemli olgusu atlar. Bu nedenle ‘Atlar Ülkesi’ adı verilmiş. Çilek, atlara karşı halkın taşıdığı sempatiden ötürü, atçılık temalı Royal serisinin büyük ilgi görmesini beklediklerini dile getiriyor” deniyordu.

    Çilek Mobilya’dan atlara gelmiştik ama, aradaki bağlantıyı hâlâ kuramamıştım. Ancak işin püf noktası şirketin ikinci kuşak yöneticisi Talha Çiçek tarafından açıklanıyor: “Moğolistan anaerkil millet olduğundan dolayı, kadınlar erkek- lere göre daha baskın. Bu da kız çocuklarına daha fazla özen göstermelerini sağlıyor. Bu nedenle kız serilerinde beklenti yüksek.”

    Gerçekten de girişimciliğin güzel bir örneği. Böyle en tabii şeymiş gibi söylenen “anaerkil millet” ifadesi, aslında Çinggis Han ve Moğol İmparatorluğu zamanındaki savaşçılık ruhunun Moğol tarihi açısından ne kadar kısa dönemli ve geçici olduğunun bir göstergesi. Gerçekten de Moğol tarihi açısından devamlılığı temsil eden en önemli özelliklerden biri de kadınların konumudur.

    Efsaneye göre Çinggis Han’ın soyu Alan Go’a, yani Güzel Alan diyebileceğimiz adındaki bir kadına dayanır. Alan Go’a kocası öldükten sonra ışık şeklinde gelen bir varlıktan hamile kalarak üç erkek çocuk doğurur. Çadıra gece ışık şeklinde giren bu varlık köpek/kurt şeklinde çadırdan çıkar gider. Moğolları dünya tarihine ve İç Asya efsanelerine bağlayan bu hikaye (ışık motifi ile Manihaizme, kutlu hamilelik ile Hıristiyanlığa, kurt motifi ile eski Türk efsanelerine) 13. yüzyıldan sonraki İç ve Orta Asya tarih yazımının başlangıç noktasını oluşturmuştur. Tarih yazımının başlangıcını temsil eden Alan Go’a yanında, Çinggis Han’ın annesi Höle’ün ve karısı Börte devletin kurulma aşamasında sağduyu, duyarlılık ve dirayet sergilerler.

    Moğol tarih yazımındaki kadın imajında hayat müşterektir, “hayatta hem kadınlar hem erkekler
    vardır” anlayışı hâkimdir. Bu anlayış kendini bugün de hissettirmekte. 2011’de Çinggis Han’ın doğduğu bölgeleri ziyaret ettiğimde bunu bizzat müşahede etmiştim. Bizim dağbaşı diyeceğimiz engin düzlükteki bir kampta geceliyorduk. Kampı işleten bir kadındı. Ertesi günü uçsuz bucaksız düzlükteki istasyonda benzin almak için durduğumuzda, benzinlikte kimse yoktu. Bizim gibi sırasını bekleyen dört çekerli bir araba vardı. İçinde de iyi giyimli bir hanım oturuyordu. O anda uzaktan son hızla bir kamyonetin geldiğini gördüm, gelince içinden bir kadın atladı ve benzin pompasını alarak diğer arabaya benzin vermeye başladı. Ben bütün bu olaya bakakalmışken, diğer arabadaki hanımın da o bölgenin valisi olduğunu öğrendim.

    Yanımdakiler Türkiye’de durum farklı olduğu için böyle bakakaldığımı benzinci kadına söylediklerinde, kendisi “demek sizin orada erkekler çalışıyor” diye güldü. Bizler ise tarihe baktığımız zaman kadınların toplumsal hayata bu denli entegre olmasını değil de savaşçıları görürüz.

  • Türklere tarih yazmak

    Türklere tarih yazmak

    Yazılı tarihle, türkülere yazılan tarihin örtüştüğü anlar vardır. Sovyet Devrimi sürecinde Kızıllar ile Beyazlar arasında kalan Başkurtların dramı da türkülere yansımıştır.

    Bugün “tarih yazmak” deyince, genellikle sportif başarılar özellikle de futboldaki parlak skorlar anlaşılıyor. Bir zamanlar ODTÜ’de “Tarih Yapan-Yazan” başlığı altında bir seminer vermiştim. Orada Tunyukuk’tan Atatürk’e kadar, tarihe damga vuran ve bu konuda eser bırakan şahsiyetleri ele almış, kitaplarından parçalar okumuştuk.

    20. yüzyıl öncesinde Batı ve Çin gibi yerleşik toplumlar, tarihlerini vakanüvislere, yani profesyonel tarihçilere yazdırtmışlardır. Konargöçer gelenekten gelen Türkler ve Moğollarda ise sözlü kültür hâkimdi; ayrıca onlar yanlarında vakanüvis taşımadıkları ve hayatları doğa ile içiçe geçtiği için, tarihi çoğu kere taşa yazmışlardır. Bu konuda bizim bildiğimiz en eski örnekler Orhun Yazıtları’dır. Onlar da taşa yazılmıştır, ancak taş işçiliği açısından Çin usulü seçilmiştir. Yoksa genellikle “Tarih Yazar İdim Taşa” adlı Başkurt türküsünün söylediği gibi, güzergah üzerinde gördükleri beğendikleri taşlara yazmışlardır. Moğolistan’da bu türden her gün yeni ufak tefek yazıtlar çıkmaktadır.

    Burada sözünü etmek istediğim ise türkülere yazılan tarihtir. Hani meşhur “söz uçar, yazı kalır” (verba volant, scripta manent) diye Latince bir söz vardır; bu türküler ise yerleşik ortamdan gelen bu atasözünü sanki yalancı çıkarmaktadır. Tarihî olayların destan ile anlatılmasını biliyoruz ve yerleşik olan bizler, ancak yazıldığı zaman onlardan haberdar olabiliyoruz. Türkiye’de de “Gazi Osman Paşa”, “Aldı Nemçe Bizim Nazlı Budin’i” gibi serhat türküleri vardır ama, biz genellikle onları tarih yazımında kullanmayız, sadece günlük hayatımızda sırası gelince kendimizi siyaseten ifade etmek için kullanırız.

    Tarihi, türkülere yazmak konusunda mahir olan Başkurtlar, Kızıllar ve Beyazlar arasında kalan hükümetlerinin 18 Şubat 1919’da Bolşevikler tarafına geçmesi olayını şöyle dile getirirler:

    “İki yalnız yiğit yola çıktı
    Bir kuruş akçe bulsan fayda diye Gide gide bir an ağlaştılar
    İlâhi takdir nerede diye”

    Başkurdistan’ın en büyük koray (bir çeşit ney) üstadlarından Yulay Gaynetdinov uzun zaman aynı zamanda arşiv genel müdürü idi. O, bu türkü için şu yorumu yapmıştır: “Bu türkünün ilk iki satırı Başkurt halkının kendi geleceği için başkaldırması ve dava yoluna çıkması hakkındadır. Sonraki iki satırda ise milletin geleceği belirsizlik içinde olduğundan dolayı gönüllerinin boşaldığı anlatılmaktadır. Gerçekten, bir taraftan Beyazlar Başkurt devletçiliğinden hoşlanmamaktadır, diğer taraftan Bolşeviklere de inanmak çok zordur. Fakat bu iki kötülük arasında birisini seçmek zorundadırlar. Böylece bizimkiler Sovyetler tarafına geçer. Ama bir süre sonra, Başkurt otonomisi hakkındaki antlaşma Lenin tarafından ‘kağıt parçası’ olarak tanımlanır. Bu türküde, Zeki Velidi ve onun sadık askerinin Sovyetler tarafına geçmek zorunda olmaktan dolayı içlerinde meydana gelen boşluk hislerini ve duydukları endişeleri görebiliriz”.

    Zeki Velidi Togan ise Hâtıralar adlı eserinde bu olayları şöyle aktarmıştır: “Benim binmiş olduğum, iki at koşulmuş kızakla bir kenara çekildik. Kıtalar geçerken kendimi ağlamaktan güç zaptederek onları selamladım. Askerler ağlıyordu. Onlar geçince yanımdaki emirberim Ahmetcan’ın göğsüne başımı koyup hüngür hüngür ağladım… Böyle gözyaşı dökmem hayatımda belki iki-üç defa olmuştur. Bunda hep inandığımız demokrasi ve hürriyet fikrine veda edip şahsi, millî ve maşerî irademizden fedakarlık etmek, bu kadar dövüştüğümüz düşmanın ayağına gitmek, milletimizin istikbalinin karanlığı, sevdiğim askerlerimizin başına gelmesi muhtemel felâket gözümün önüne geliyordu [….] Milletimizin hürriyet emellerini demokrasi yoluyla tahakkuk ettireceğimize karşı hasıl olan imanı yenmek, onu bizzat bertaraf etmek benim için insanı intihara götüren hadiselerden daha çok ağır bir işti”.

    Bu ifadeler, yazılı tarihle türkülere yazılan tarihin örtüştüğü anlardan birini açıklamaktadır. Nazlı Eray, Orfe adlı eserinde rüzgara şiir söyletir. Burada da tarih türkülere söyletilir.

  • Harekette her zaman bereket yok

    Harekette her zaman bereket yok

    1368’de son Moğol hükümdarını da kovan Çin, sınırlarını koruma altına aldı, hatta kapattı. Bu tarihten itibaren başlayan toplumsal atılım ve düzenlemeler sonucu, özellikle sanat, ticaret ve sivil hayatın birçok alanında önemli başarılar elde edildi.

    Biz genellikle hareket seven bir halkız. “Harekette bereket” sözü bunu en güzel şekilde ifade eder. Oysa ki bazen insanın evine birbiri ardına misafirler gelir. Hepsi sevdiğiniz kişilerdir, ama üstüste gelmesi başınızı döndürebilir. Düşünün, evinizin iki kapısı var, birileri bir kapıdan giriyor, diğerleri öbür kapıdan çıkıyor. Hele hele evinizin bir otobüs garajı büyüklüğünde olduğunu ve devamlı kamyonların girip çıktığını düşünün. Harekette bereket var der misiniz?

    İşte 14. yüzyılın ikinci yarısında Çin’de durum böyle idi. Önce 10. yüzyılda üst kata (kuzeye ) gelip yerleşen Karahıtayların dedeleri Kitanlar (916-1119), sonra onların yerini alan Altun Hanlar (1115-1234), Çince adları ile Jin sülalesi… Bunlar da daha sonraki Mançuların dedeleri idi. Derken 13. yüzyılda Çinggis Han ve orduları… Çinggis Han ve evladı bütün Avrasya’ya hâkim olduktan sonra, torunu Kubilay Kağan Çin’i belli bir düzen içinde idare etmek konusunda oldukça başarılı oldu. Hatta toplumu bir ordu sistemi çerçevesinde yeniden düzenlemiş olan dedesi Çinggis Han’ın prensiplerine aykırı düşecek şekilde, askeri ve sivil idareyi birbirinden ayırdı; ordudaki eratın büyük bir kısmını kuzey Çin’e köylü olarak yerleştirdi. Ancak bütün bu düzenlemeler içinde Moğollar ve Orta Asyalılar (kendilerine renkli gözlüler deniliyordu) kuzey ve güney Çin’deki yerli nüfusa göre ayrıcalıklı bir konumda idiler. 1368’e gelindiğinde artık bizim Çinli dediğimiz yerli halk, aydınlar ve hatta bürokrasi de ayaklandı, son Moğol hükümdarı ana yurda (Moğolistan) doğru geri çekilmek zorunda kaldı.

    İşte bundan sonrasında kurulan Ming sülalesi döneminde, evinden yabancıları kovup çıkarmış bir halkın evini yeniden düzenleme mücadelesi başladı. Bu mücadeleyi önce sınırların belirgin hale gelmesi, hatta bir çeşit kapatılması ile görüyoruz. Ming döneminin başlarında (1433) deniz seferlerinde çok başarılı olan Zheng Ho’nun faaliyetleri durduruldu. Yani Çin güneyde kendini koruma altına aldı.

    Bu arada 15. yüzyılın ortasından 16. yüzyıl ortalarına kadar süren Çin Seddi faaliyetleri başladı. Çin’in kuzeyden de koruma altına alınmasıyla dış kaynaklı hareketliliğe ket vurulmuş oldu. Bu çerçevede Ming döneminde yapılanlara bakınca, hareket halinde olan bir toplumun gerçekleştiremeyeceği faaliyetler dikkati çekiyor. Bu dönemde el zanaatları ve saray için üretim arttığı gibi, özel atölyelerde porselen üretildi. Bugün Ming porseleni diye tanınan bu porselenlerle, Ortadoğu’dan gelmiş ve Moğollar devrinde geliştirilmiş olan mavi-beyaz motifler mükemmelliğe ulaştırıldı. Özel atölyelerde üretilen bu mallar, daha sonra deniz yolu ile dış dünyaya satılıyordu. Dış dünya ile ilişkilerde ilaçlar da önemli bir yer tutuyordu. Hatta güney Çin’de ilaç tüccarları doğdukları ve ticaret yaptıkları şehirlerde ecza evleri yapmağa başladılar. Bugün bile eczacılık güney Çin’de o devirlerden kalma bugün de yaşayan bir gelenek halindedir.

    Diğer taraftan Moğollar devrinde günlük konuşma dili Çincesinin yazıya dökülmesi ile, okuma yazma bilenlerin sayısı çok artmıştı. Bu çerçevede de Song döneminden beri varolan matbaacılk daha da gelişti ve ilk romanlar yazılmaya, basılmaya başlandı. Okuma yazmanın artmasından kadınlar da nasiplerini aldılar ve gezici öğretmenlik yapmaya başladılar. Toplumdaki bütün bu gelişmeler, daha çok edebiyatın, sanatın, ticaretin ve sivil hayatın geliştiği güney Çin’de görülmektedir.

    Kuzey Çin’de ise devletin başkenti Pekin bugünkü ihtişamına erişti. Bu önce bürokrasinin gelişmesinde görülür. Bürokrasi 1368-1644 arasında hüküm süren Ming sülalesi ve onlardan sonraki Qing (Mançu) sülalesi zamanında, bugün Pekin’e gidilince ilk elde ziyaret edilen Saklıkent (Gugong) ve Gök Sunağı (Tiantan) yapıldı.

    Görüldüğü gibi hareket her zaman bereket getirmemektedir. Bazen de bitkilerin güçlenmesi için budanması gerekir.

  • Kuşaklar arasında orta yol bulmak

    Kuşaklar arasında orta yol bulmak

    20 yıl arayla yazılan bir kitap ve çekilen bir film, ölümden sonrası cenaze âdetlerini genç ve yaşlı kuşakların çatışması-barışması ekseninde ele almış. Aytmatov ile Yimou’nun yapıtları, Türkiye’deki farklılığın da altını çiziyor.

    Konu kuşaklar arası uyuşmazlık idi. Bir yazar, bir rejisör, biri 1979’da diğeri 1999’da konuyu
    benzer bir biçimde ele almışlardı. Bu eserleri yaratanlar Cengiz Aytmatov (Gün Olur Asra Bedel)
    ve Zhang Yimou (Eve Dönüş – The Road Home). Biri Kırgızistan’daki efsaneler diyarı Isıkgöl’den, diğeri Çin’den dünyaya sesleniyorlar. Konu bir cenaze etrafında dönen geleneksellik ve modernite. Her iki eser üç bölümden meydan geliyor. Birinci bölümde bir ölüm olayı karşımıza çıkıyor, ikinci bölümde ölen kişinin ve çevresinin hayatına dair geniş anlatı bulunmakta; derken cenazeye ne olacağı ile ilgili bir bölümle sona eriyor bu eserler.

    Zhang Yimou, filminin ortadaki ikinci bölümünü renkli, cenaze ile ilgili 1. ve 3. bölümleri siyah beyaz yapmış. Renkli kısım mutlu günleri, siyah beyaz ise yaslı günleri yansıtıyor. Böylece seyirci bugün ve geçmiş arasında gidip gelmiyor.

    Cengiz Aytmatov ise okuyucunun esere kendi konumundan mesafeli bakabilmesi için eserin içine bir de bilimkurgu hikayesi serpiştirmiş. Eserin yazıldığı 1979’da, henüz Gorbaçov’un başlattığı şeffaflık politikalarına 6 yıl, SSCB’in çözülmesine 12 yıl var. Aytmatov’un sunduğu SSCB ve ABD’nin müşterek yürüttüğü uzay seferi, o dönem için gerçekten bir bilimkurgu niteliğinde. Ayrıca dünyamızın savaş severliğine karşın, savaş bilmeyen, müdahaleci ve atak olmayan barışçı uzaylılar, dünya ile görüşme tekliflerini dünyadan gönderilmiş olan astronotlar vasıtasıyla iletiyor. Ancak uzaya gönderdiği astronotların ricasını göz önüne almayan ve onları feda edecek kadar katı olan dünyalılar bu teklifi reddediyor.

    Her iki eser, bu tür bir mizansen içinde cenazeyi oracıkta hemencecik gömüp bu işi bitirmek isteyen genç kuşak ile, geleneklere saygı göstererek, ölenin ve yakınlarının arzusu yani bir anlamda vasiyetini gözönüne alan yaşlı kuşak arasındaki dünya görüşü farkları üzerinden kurgulanmış.

    Cengiz Aytmatov romanında ölen kişi, o civardaki Ana Beyit adlı büyük kabristana gömülmeyi vasiyet etmiştir. Burada, Naiman Ana adlı efsanevi bir şahıs da gömülüdür; oğlu kaçırılmış ve annesini bile tanımayan kimliğini, benliğini kaybetmiş bir Mankurt olmuştur. Naimanlar, Kazaklar’ın önemli kabilelerinden biridir. Romanda bu kimliğini unutma hikayesi de, bu önemli kabile ile birleştirilmiştir. Arapça “beyt” yani “ev”den gelen beyit ise, Kazak ve Kırgızlarda kutsal kabristan (anıtkabir) anlamındadır. Romanda hem ata kadar önemli olan ananın varlığı irdelenmekte hem de geçmişini unutan yeni nesillere gönderme yapılarak, SSCB’nin çözülmesi öncesindeki durum anlatılmaktadır. Ölen kişi büyük uğraşlarla bu kutsal kabristana ulaştırılmak istenir, ancak orası artık dikenli tellerle çevrilmiştir, yakında da buldozerler dümdüz yapacaktır, zira kutsallığı önemsemeyen ve ileri teknoloji için çalışan devlet, burayı bir uzay üssünün parçası haline getirilecektir. Cemaat ister istemez geri döner ama “bir cenazenin mezarlıktan geri getirilmesi” hiç adetten olmadığı için yolda uygun bir yer bulunur ve Kazangap adındaki kişinin cenazesi oraya gömülür. Bütün bu hadiseye tanık olan ve ölen kişinin en yakın arkadaşı Edige de, kendisinin de oraya gömülmesini vasiyet eder. Böylece her ne kadar gönüller sızlasa da bir orta yol bulunmuş olur.

    Zhang Yimou filminde ise 40 yıl aynı köyde öğretmenlik yapmış olan kahramanın babası şehirde bir hastanede ölür. Annesi, cenazenin omuzlarda taşınarak getirilmesini arzu eder. Cenaze gömülmeden önce kendi evini ziyaret etmelidir ve bu iş omuzda taşınarak yapılmalıdır. Yol boyunca cenazenin ruhunun yolu şaşırmaması için “eve, eve” diye bağırılması gerekmektedir. Şehirden gelen oğul ise bunun imkansız olduğunu savunur, zaten muhtar da ona katılmaktadır. Artık bu adetler geçmişte kalmıştır. Cenazeyi omuzda taşıyacak insanlar da yoktur artık köyde, herkes ihtiyardır. Ama anne ısrar eder. Sonunda oğul başka köylerden ücretle adam tutmaya karar verir ve bu işi halletmesi için muhtara para verir. Ama cenaze günü gelince öğretmenlerinin öldüğünü duyan bütün eski öğrenciler cenazeyi omuzlarında taşırlar. Cenaze öncesi tabutun üstüne serilecek örtüyü eliyle kendi tezgahında dokumuş olan anne de memnundur. Bu uzun mücadelenin sonunda orta yol bulunmuştur.

    Bu hikayeler Türkiye’de de son 30 yılda değişen kültürel adetleri akla getirmektedir. Bizde gençler ve yaşlılar arasında böyle bir çatışma yaşanmadan, yaşlısı genci cenazelerde eski ve yeni adetleri beraberce üstlenmişlerdir. Orta yol, yeni olanın yanında eskinin ağır basması veya yeninin eskiyi yok etmesi şeklinde değil de, eskinin yanında yeninin de yer alması ile gerçekleşmiştir.

  • Çinggis Han’a rağmen çokbaşlılık

    Çinggis Han’a rağmen çokbaşlılık

    Kabile yapısını ortadan kaldıran Çinggis Han’dan sonra, tekbaşlı yönetim modeli sadece üç kuşak sürebildi. 13. yüzyılda dağınık kabileler ve beylikler halinde yaşayan halklar, bugün adlarını ve varlıklarını hâlâ sürdürüyor.

    Orhon boylarında Ordubalık merkezli Uygur devleti 840 yılında yıkıldıktan sonra, İç Asya steplerinde uzun süre çevresi üzerinde hâkimiyet kuran bir devlet ortaya çıkmadı.
    Sanki güçleri ile kendilerini hissettiren devletler, yerlerini irili ufaklı kabilelere ve beyliklere bırakmışlardı. Merkezî idarenin güçlü olduğu Çin’de bile önce Beş Sülale devri sonra da kuzeyde Kitan (Liao) ve Cürcen (Jin), güneyde de Song sülalesi başa geçti. 13. yüzyılda bütün bu bölgeyi birleştirip fetihlere girişen Çinggis Han, işte böyle dağınık bir ortamda doğmuştu.

    Çinggis Hanın bir lider olarak sivrilmesine yol açan ortamda, daha henüz Temücin olarak bilindiği 12. yüzyılın ikinci yarısında, kendisinin hizmetinde bulunduğu Kerait Beyliği’nden başka, güçlü liderleri ile Merkitler, Naymanlar dikkati çekiyorlardı. Çinggis Han gerek bu beyliklere gerekse kendi dünür kabilesi Kongratlar, Calayırlar gibi müttefikleri dışındaki bütün halklara, ister beylik mensubu ister önemsiz bir kabile olsun, ordusunun içinde yer vermişti. Bu ordular batıda Anadolu’ya, Karadeniz’in kuzeyine, hatta Leipzig kapılarına kadar dayanmış ve tüm bu bölgeye yayılmışlardı. Kabile yapısını ortadan kaldırmak isteyen Çinggis Han, en çok da Kerait, Nayman, Merkitlere karşı acımasız davranmıştı.

    Eserini 1260’larda yazan İranli tarihçi Cuveyni “Kerait Ong Han meselesi hallolduktan ve Moğol kabileleri onun kumandası altındaki erlere indirgendikten sonra, Çinggis Han elde ettiği bu insan gücünü dört oğlu arasında paylaştırdı” demekte ve oğullarının birbirleriyle iyi geçinmeleri, birlik olmaları ve aralarından birini lider olarak tanımaları için çeşitli darbımeseller anlattığını dile getirmektedir.

    Bunlardan ilki, bizim de bildiğimiz ve Aesop’a kadar geri giden ok ve oklar hikayesidir. Tek bir oku kırmak ko- laydır, ama bir arada olan okları veya ok demetini kırmak kolay değildir. Diğer bir darbımesel de çokbaşlı ve tekbaşlı yılan hikayesi kaynaklıdır. Bu hikayede buz gibi soğuk bir gecede çok başlı bir yılanın başları hepsi birden bir deliğe sığınmak isterler. Deliğe daha önce girmiş olan başlardan biri yeni geleni tepeler. Böyle tepişe tepişe çok başlı yılan helak olur. Uzun bir de kuyruğu olan tekbaşlı yılana gelince, o deliğe yaklaşınca uzun kuyruğunu güzelce yerleştirdiği gibi, vücudunun bütün azalarını da o deliğe sığdırır.

    Cuveyni’nin eserinde bu hikayeye Çinggis Han ve oğulları bâbında birkaç defa değinilir. Hatta Çinggis Han, Batı seferinden döndükten sonra hasta yatarken, “eğer oğullarımın her biri han olmak ister ve aralarından birine itaat etmezlerse, bu tam da çokbaşlı yılan hikayesine benzemez mi?” der. Bu sözler üzerine oğullarının babalarının önünde diz vurarak söz vermelerinden sonra, Çinggis Han da üçüncü oğlu Ögedey’in han olmak için münasip olduğunu söyler.

    Gerçekten de Çinggis Handan sonra Ögedey dirayetli bir han olarak hüküm sürmüştür. Dört oğul kendi aralarında geçinmeye çalışmış veya geçinme görüntüsü vermeye çalışmışlardır. Ancak bu dayanışma üçüncü kuşakta son bulmuştur. Onlar artık ölen kişinin hayatta iken varis tayin etmesi usulüne uymak değil, kendi seçtikleri adayın han olması için çalışır ve bu konuda çatışırlar. Sonuçta önce Ögedey çok sonra da ağabeyi Çağaday evladına el çektirilmiş olur. Kağanlık en büyük oğul Cöçi evladı (Altın Orda) ve en küçük oğul Tuluy evladına kalmış olur. Bütün meşhur kağanlar Tuluy evladıdır.

    Öte yandan dağıtılan kabilelerin yokolmamış bulunması da bir diğer husustur. O gün için dağıtılanlar kabilelerden Kirey, Nayman ve Merkitleri, bugün Kazakların Orta Cüz kabileleri arasında görmekteyiz. Hatta 1949’dan sonra Türkiye’ye göçen Kazaklar daha çok Nayman kabilesindendir. Aralarında Kireyler de vardır, onlar da Naymanların Kireyi olarak bilinirler. Demek ki planlayan Çinggis Han bile olsa, tavandan hareketle işler yürümemiş, tarihte Orta Asya’da halkın seçimi tekbaşlılık değil de çokbaşlılık yolunda olmuştur. Kısacası Çinggis Han ortaya çıkmadan önce, dağınık kabileler ve beylikler halinde yaşayan halklar isimlerini, kimliklerini halen devam ettirmektedir. Su akar, yolunu bulur.

  • Kayıtsız şartsız hâkimiyet mi?

    Kayıtsız şartsız hâkimiyet mi?

    Hiyerarşilerin belirgin olduğu toplumumuzda yönetici hükmederek mevkiinin hakkını verir. Ondan beklenen de budur. Orta Asya göçebelerinde ise ‘hâkimiyeti paylaşma’ prensibi geçerlidir.

    Günlük konuşmamızda pek sıklıkla kullanılmayan hâkimiyet sözcüğü ile çoğumuz okul yıllarında Atatürk’ün “hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir” ifadesiyle tanışırız. Tarih ders kitaplarının bu sözcüğü sıklıkla kullandıkları görülür. Hatta bazen bir sayfada birkaç kere geçer. Kısacası tarih hâkimiyeti sever.

    Malum olduğu üzere hâkimiyet için bir özne bir de nesne gerekir. Tarih kitaplarında özne Türklerdir; Türkler başkaları üzerinde hâkimiyet kurarlar. Nadiren de olsa “Anadolu’da Moğol hâkimiyeti” gibi deyimlerle de karşılaştığımız olur. Hâkimiyet genelde bizim tarafımızdan olumlu bir şekilde algılanır. Halbuki akraba sözcük “hükmetme”ye karşı aynı şekilde olumlu bir yaklaşım sergilenmez. Her ne kadar karşımızdakini ezsek de, “ben sana hükmediyorum”demeyiz. İlginç olan, hâkimiyet nasıl siyasi olarak güçlü ve üstün olanın tavrını sergilerse, hükmetme de kendisine hükmetmeye çalışana karşı, bireyin bireye başkaldırısıdır. “Sen bana hükmetmeye çalışıyorsun”, “benim hakkımda hüküm verme” şekillerinde karşımıza çıkar. Kısacası “hâkimiyet ve hükmetme” tasvip ettiğimiz ve tasvip etmediğimiz şekilleriyle hayatımızın bir parçasıdır.

    Hiyerarşilerin belirgin olduğu, onlara uyulmasının da beklendiği toplumumuzda üst konumda olan hükmeder veya hükmetmeye çalışır. Böylece yerini doldurmuş, mevkiinin hakkını vermiş olur. O kendisinden bekleneni yapmaktadır aslında. Bu tavrı, işyerinde, okulda ve evde aile hayatı içerisinde sıklıkla görürüz ve bizim için büyüklerine karşı saygılı davranma, erdemli olmanın bir yoludur. Büyükler, amirler de bu davranışı tasvip eder ve küçükleri veya astları için “beni sever sayar; sözümden çıkmaz” derler. Aile hayatında ise ya anne ya da baba ama ikisinden biri daha baskındır; ikisinin beraberce “hâkimiyeti paylaşarak” çocuk yetiştirdiği aileler pek nadirdir. Hâkim olan kişi sorumlulukları da yüklenir, o zaman onun hâkimiyetine karşı kimsenin söz hakkı olmaz.

    Göçebe kültürün hâkim olduğu Kazaklarda ise tamamen başka bir tavır ile karşılaşıyoruz. Bir Kazak dostum bunu şöyle ifade etmişti: “Er cigittin üç curtı bar: 1. öz curtın 2. nağaşı curtın 3. kayın curtın.” Ve açıklamıştı: “Er yiğitin, yani genç bir erkeğin üç yurdu, üç evi olur: 1. Kendi evi, yani baba, dede tarafının evi 2. Dayı evi, yani anne tarafının evi. 3. Kayın evi, yani eşinin ailesi tarafının evi. Bir genç adam bu üç ev arasında büyür, bu aileler arasında denge kurmayı öğrenir. Baba evinde kendisinden kurallara uyma ve itaat beklenir. Dayı ise genci uzaktan izler, ona ne yapacağını söylemez ama sevgi ile alternatifleri gösterir. Sonuncu ev kayınların evidir, onlarla da hep tartışılır.” Dayıların ağırlığı olduğu göçebe kabile hayatında dünür soyu yalnız akrabalığa değil aynı zamanda ittifak içinde bulunulan gruba da işaret eder. Ataerkil ve atasoylu aile düzeni içerisinde yaşayan bizler ise, “dayı mısın sen!” “dayılanmasana” diyerek, dayımız hakkında değil de, dayılık kurumu hakkında görüş bildirmiş oluruz. Geniş ailelerin varlık gösterdiği önceki dönemlerde amcalar, dedeler de söz sahibi idi. Günlük hayatımızda etkin rol oynamasına karşın, annelerin ideolojide ve dolayısıyla şecerede yerleri yoktu.

    Şimdiki modern dünyamızdaki çekirdek ailede ise, çocuk sadece anne babaya söz hakkı tanır oldu. Endüstri ve küreselleşmenin etkin olduğu dünyamızda ailelerarası dayanışma daha çok duygusal boyutlarda kaldı; ekonomik olarak iş bölümü ve dayanışmaya ihtiyaç duyulmaz oldu. Tarımsal toplumda ise imece ve aile içi dayanışma bazen miras ile perçinlenirdi ve vazgeçilmezdi.

    Göçebe toplumda hayvancılık, tabiatı icabı güç paylaşımı gerektirir. Çocuk da büyürken dayanışma ve denge kurmayı “üç yurdu” ile öğrenir. Hatta eskiden yetişen bir genç dayısının hayvanlarından bir kısmını (yeğen hakkı) gizlice alıp götürürse başarılı sayılırdı ve böylece dayısının kendi üzerindeki hakkına meşruiyet kazandırmış olurdu. Kısacası Orta Asya tarihinde görülen “hâkimiyeti paylaşma” prensibi teorik bir töre değil, hayatın içinden çıkan ve çocukluktan öğrenilen bir anlayıştı. Nasıl ki biz de bilinçli olmadan hâkimiyetle küçükten tanışıyorsak. Oysa anne babanın beraberce karar verdiği bir aile bizi daha demokratik bir topluma götürebilir.