Yazar: İsenbike Togan

  • Siyaset ile ruhaniyeti ayırmak

    1243’teki Kösedağ Savaşı’nda, Moğollar, Anadolu Selçukluları mağlup etmişti. 1240’larda ortaya çıkan Babailer isyanı da, bu yenilgiyle sönümlenmişti. Kösedağ sonrası ortaya çıkan ve Osmanoğullarının da dahil olduğu beyliklerin hiçbiri, siyaset-ruhaniyet ilişkisi üzerine kurulmadı.

    Geçenlerde, 3 Temmuz 2016 günü Sivas’ın 80 km. kadar doğusundaki Suşehri’nde, Kö­sedağ şehitlerini anma töreni yapıldı. Bilin­diği gibi bu adı daha ilkokul çağında “Kösedağ Sava­şı 3 Temmuz 1243’te Anadolu Selçuklu Devleti ile Moğollar arasında olmuştur” savı ile öğrenmiştik. II. Gıyaseddin Keyhüsrev döneminde Selçukluların yenilgisi ile son bulan bu savaş, genellikle 13. yüz­yılda Çinggis Han ordularının batıya doğru ilerle­mesinin bir sonucu olarak görülür.

    Savaşın olduğu dönemde artık Çinggis Han çoktan öl­müştür (1227), hatta 1243’te imparatorluğa hâkim olan bir Moğol hanı bile yoktur; idare daha çok kumandanların elin­dedir. Hülegü ortaya çıkıncaya kadar Anadolu Selçukluların bağlı olduğu bargâh, hükümdarlık karargahı Karakurum’dan ziyade, Sayin Han Batu’nun ordası olmuş gözüküyor. Nite­kim savaş sonrası tabiiyeti kabul anlaşmasına Batu Han’ın nezdinde varılmıştı. Moğol orduları açısından Anadolu’yu istila etmek büyük bir planın parçası değildi. O yüzden de devrin Moğol kaynakları ta başından beri 1258’de ele geçiri­lecek olan Bağdat’ı önemserken, bizim için önemli olan Kö­sedağ’dan pek bahsetmezler. Hatta Reşideddin gibi devrin önemli kaynakları bu olayı Batınî, Nizarî-İsmailî seferleri ile bir kefeye koymuşlar ve Bağdat’la ilişkilendirmeye eğilim gösteren bilgiler vermişledir. Zira Moğollar için asıl tehlike, ruhaniyat ile siyaseti birleştirme eğilimleri idi.

    Oysa Anadolu Selçuklu dönemi üzerinde yaptıkları araş­tırmalarla bilinen Osman Turan, Faruk Sümer ve onları iz­leyen tarihçiler, bu savaşı “Aleaddin Keykubat’ın ölümünden sonra meydana gelen ‘bünyevi zaafıyet’i fırsat bilen Moğol­ların hemen harekete geçmeleri” şeklinde yorumlarlar. Biri­sinin zafiyetinden yaralanarak hücuma geçmek anlayışı kay­naklarımızın ifadesi değil, tarih analizlerimizde kullandığı­mız anahtar sözcüklerden biridir. Bu açıdan Faruk Sümer’in daha 1232’de Alaeddin Keykubat’ın “il” olmayı kabul ederek Moğol üstünlüğünü tanımış olduğuna da işaret etmesi önem taşır. Alaeddin Keykubat’ın müdahaleci olmadan tüccarlara destek veren ve Akdeniz-Karadeniz ticaretini birbirine bağ­lamak için kuzey-güney doğrultusunda birçok kervansaray ve cami yaptırmış olması, seferlerini ticaret yolları üzerine kuran Moğol idaresinin dikkatini çekmişti. Dola­yısıyla Anadolu değil, Karadeniz’in kuzeyi üzerin­de odaklanılmış, 1229 ve 1232’de akınlar yapılmış ve 1236’da ikinci büyük sefer gerçekleştirilmiştir. Alaeddin Keykubat’ın il olmayı kabul etmesi bu dö­nemlere rastlar.

    Öte yandan tarihçilerin sözettiği “zafiyet”, 1240’larda ortaya çıkan Babai isyanının Selçuklu güçleri tarafından bastırılması sonucu ortaya çıkan durum ile ilgili idi. Ayaklanma bastırılmış ve bu siyasi-ruha­ni içerikli harekete büyük bir darbe vurulmuşsa da, kıpır­danmalar halen devam ediyordu. Bu durum da Moğol ida­resinin dikkatini çekmişti. Bu konu ile ne kadar ciddi olarak ilgilenildiğini, Çin’de Kubilay Han zamanında yazılmış 1280 tarihli bir belgede görmekteyiz. Bu Çince belgeden de görü­leceği gibi, Kösedağ öncesinde meydana gelen Babai isyanı ve isyanın reisi Baba Resul (Baba İlyas), o dönemde ruhani­yet ve siyaseti birleştirmeye çalışmış olan Orta Asyalılarla beraber zikredilmektedir. Vaktiyle Osman Turan’ın yayın­lamış olduğu yerli kaynaklardan Muhammed b. Mahmud el-Hatib’in risalesi de “eğer Moğol ordularının şevketi olma­sa bunlar yüz kere isyan ederlerdi” ifadesiyle Moğol ordu­ları ile “Hâricî-Batınî” zümreler arasında birebir ilişki kur­maktadır. Bu çerçevede Babailer isyanına ikinci darbenin 1243’te indirilmiş olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim Kösedağ sonrası ortaya çıkan ve Osmanoğulları nın da dahil olduğu beyliklerin hiçbiri, bu tür siyaset-ruhaniyet ilişkisi üzerine kurulmamıştır.

    Kösedağ şehitlerini anma töreninde konuşan Milli Eği­tim Bakanı İsmet Yılmaz’ın “Genelde evlatlarımıza galip olduğumuz savaşlar anlatılır. Yenildiğimiz savaşlar, hatala­rımız, kusurlarımız ortaya çıkmasın diye onlardan bahse­dilmez. Ama Türkiye özgüvenini kazandıkça bunlardan bah­setmeye başladı” şeklindeki sözleri, yenilgi ile sona eren bu savaşın Beylikler ve Osmanlı dönemindeki uzun vadeli yan­kıları açısından ele alınmasının bize başka pencereler açtı­ğını göstermektedir. Hal böyle olunca da, Suşehri ahalisinin bir savaşı telin etmek yerine o savaşla ilişkilendirilen bir sa­vaşçı evliyayı anmaları, halk hafızasından öğreneceklerimiz konusuna dikkatimizi çekmektedir..

  • Dinde merkeziyetçi sanatta çoğulcu

    Çin’deki Yungang ve Longmen mağaralarında yer alan yaklaşık 1500 yıllık dev Buda heykelleri, bilim ve sanatın ancak farklı yerlerden gelen çok yönlü akımların bir arada olması ile geliştiğini gösteriyor. Tan Yao’nun hikayesi…

    Bugün Çin Seddi hâlâ Çin’e resmî ziyaret­le giden bir devlet adamı veya bir turistin ilk görmek istediği yer özelliğini taşımak­tadır. Ancak biraz vakti olan turist Unesco Dün­ya Mirası listesinde yer alan Dunhuang Mogao ve dev Buda heykellerinin yer aldığı Yungang ve Longmen mağaralarını da görmek ister. Ziyaret­çiler devasa Buda heykelleri karşında kendi in­sanlıklarını daha iyi anlar ve bu heykellere hay­ran kalır. Heykellerin insan üstündeki etkisi o kadar müt­hiştir ki, heykellerin nasıl ve ne gibi sebeplerle yapılmış olduğunu merak etmeye fırsat bulamazlar.

    Aslında Yungang ve Longmen mağaraları, Proto-Mo­ğol ve Proto-Türk kabilelerini biraraya getiren Tabğaç (Tuoba) hanedanı (386-534) döneminde yapılmıştı. Çin’e kuzeydoğudan gelip Çin kültürünün birçok yönlerini be­nimseyen Tabğaçlar (NTV Tarih, Sayı: 34) kendilerine de hanedan adı olarak Kuzey Wei’yi seçmişlerdi.

    Devletlerinin kuruluş safhasında Tabğaçlar, birçok Orta Asya hanedanının yaptığı gibi ele geçirdikleri ye­ni yerlerde bulunan biliminsanı ve sanatkârları ken­di başkentlerine getirmişlerdir. Bunların bir kısmı ve hatta göçebe kabileler de zorda kalınca Tabğaç idaresini Cücenlere (Rouran) tercih etmişlerdir. Bunlar arasında Uygurların ve Kanglıların ataları Tegreg kabileleri men­supları olduğu gibi, Hun İmparatorluğu’nda önemli bir konuma (juqu) sahip olan bir ailenin sarayından gelen­ler de vardı. Eski Hun ünvanını kendilerine soy adı ola­rak alan bu aile, Gansu’ya hâkim olmuş ve Çince Kuzey Liang adı verilen hanedanlığı kurmuştu. Bu hanedanlık Dr. Emel Esin’in bir makalesinde ele aldığı gibi özellik­le kurduğu zengin kütüphane ve sarayında topladığı bil­gin ve edebi şahsiyetler ve din adamları ile ünlü idi. Bu bilginler, sanatkârlar ve din adamları özellikle Budizmin gelişmesi için yaptıkları katkılarıyla tarihte iz bırakmış­lardır.

    Tabğaçlar Gansu’yu ele geçirince (439), bir kısım sa­natçı ve bilimciler Tabğaç sarayına katılmışlar, diğer ba­zıları ise Turfan bölgesine gitmişlerdi. Turfan bölgesine gidenler arasında Kadim Türk kağan ailesi Aşina soyunun da bulunduğu düşünülüyor. Hunlardan gelen bu aile, Gan­su’da hükümdarlık yaparken herhangi bir etnik ayırım yapmadan bilim ve sanatı öne çıkarmıştır.

    439 yılında Tabğaç başkentine gelenler ara­sında, o sırada takriben 30 yaşlarında bulunan Tan Yao adında bir rahip de vardı. Daha Gan­su’da iken bilimi, ibadet ve meditasyonları ile şöhret bulmuştu. Bu arada Gansu’yu ele geçiren Tabğaç hükümdarı Budizmi yasaklayarak Dao­izmi öne çıkarma eğiliminde oldu. İmparatorun oğlu da Budistti ve o, bir ara çerçevede birçok kişiyi ve ellerindeki putları saklamış olmasına rağmen, bu yasak­lar 450 yılına kadar devam etti. Tan Yao, takriben 499’e kadar, Budizmin yeniden canlandırılması döneminde olan bağlılığı çerçevesinde imparatorların hizmetinde bulunmuş ve bu dönemde Budizmin devlet denetimin­de tutulması için çalışmıştır. Böylece halvet ve devletten bağımsızlığı vurgulayanbu süreçte kendisi baş denetçi konumunda idi. Budizminden farklı bir kuzey Budist ge­leneğinin gelişmesine katkıda bulunmuştur.

    İşte dev Buda heykelleri de bu birlikteliğin simgesidir. Önce imparatora benzeyen bir Buda bir heykeli yapılma­sına kararlaştırıldı. Hatta bu heykele imparatorun vücu­dundaki benleri anımsatan siyah taşlar da kondu. İmpa­ratorun zamanın Budası olduğu somutlaştıktan sonra, o zamana kadar hüküm sürmüş beş imparatoru anmak için beş katlı bir mabet yapılmasına ve her imparatoru simge­lemek için birer Buda heykeli daha yapılmasına karar ve­rildi. Bu heykellere karşı gösterilecek saygısızlık, saraya karşı isyan niteliğini taşıyacaktı.

    Zamanla mabet beş katlı olarak değil de başkentin ba­tısında beş ayrı mağara kazılması ve her mağaraya birer Buda heykeli konması şeklinde gelişti. Budist literatürede ağırlık veren Tan Tao devrinde yapılan çeviri çalışmala­rında bile, çeşitli kültürlerden gelen farklı görüşlerin bi­rarada yaşayabilmesinin izlerini görmemiz mümkündür. İpek Yolları güzergahı üzerinde bulunan Gansu yöresinde yetişen Tan Yao, bilim ve sanatın ancak farklı yerlerden gelen çok yönlü akımların birarada olması ile geliştiğini anlamış olmalıdır. Bugün dev Buda heykeline hayran kal­dığımız Yungang mağaraları, böyle bir süreç sonucu orta­ya çıkmıştı.

  • Tek başlı yönetim ve koyunlar

    Kan kardeşi olan Temucin ve Camuka, göç yolunda giderken aralarında fikir ayrılığı doğar. Dağda dururlarsa atlar dağılacak, düzlükte kalırlarsa koyunlar birarada duracaktır. Temücin de, Camuka’nın öne sürdüğü ikili düzeni değil, tek başlı bir yapıyı tercih ettiğini ileride kendi sözleriyle belirtecektir.

    Bugün Moğolistan’ın başkenti Ulan Bator’un doğusundan akıp giden Tuula nehri boyla­rında önünde at üstünde dev bir Çinggis Han heykeli olan bir müze bulunmaktadır. 40 metre yük­sekliğindeki heykelin içinden merdivenleri tırma­narak yukarı çıktığınızda, kuzeydoğuda sakin sessiz akıp giden Tuula görülür. Nehri görünce insanın ak­lına Çinggis Han’ın daha Temücin adını taşıyan bir çocukken, buz tutmuş Onon nehri üstünde aşık oynadığı gün­ler gelir.

    Temücin dokuz yaşında iken babası onu güvey hizmeti için Kongrat kabilesinden Dei Seçen’in yanına bırakır. Baba Yesügei oradan ayrılırken “köpeklerden korkar, aman dikkat edin” diye tembihte bulunur. Kısa süre sonra da Yesügei Ba­hadır zehirlenerek ölür. Temücin onbir yaşında iken, Kera­it lideri Ong Han’ın himayesindedir. O sıralarda Ong Han’ın himayesinde başka bir genç daha vardır; onun adı bizim çizgi romanlardan da tanıdığımız Camuka’dır. İki genç birbirlerine aşık kemikleri hediye ederek başlayan dostlukla kan kardeşi olurlar. O dönem Moğolcasında kan kardeşliğine “anda” den­mektedir.

    Bu olaylardan birkaç sene sonra ileride Temücin’in eşi olarak göreceğimiz Börte başka bir kabile tarafından kaçırı­lınca, Ong Han’ın da himmetiyle iki arkadaş biraraya gelirler. Ong Han, Camuka ve Temücin üç koldan kaçıranlara hücum edip Börte’yi kurtaracaklardır. Bu vesile ile kardeşliklerini ta­zelemek isterler ve geleneğe göre “kan kardeşi olan kimselerin hayatı ve canı bir olur. Onlar birbirini terketmezler, birbirinin hayatını korurlar” diyerek büyük bir kayalığın bulunduğu yer­de bir ağacın altında yeniden “anda” olurlar ve bunu kutlamak için de bir ziyafet tertip ederler. Böylece bu eski iki arkadaş birbuçuk yılı birlikte geçirir.

    İlkbahar gelince, yeni bir yere göç etmeğe karar verirler Temücin ve Camuka üstlerinde çadır olan arabalarla gider­ken, Camuka ileride tarihçileri çok düşündürecek aşağıdaki şu sözleri söyler: “Dostum, Dostum Temücin!

    Dağın yamacına konalım

    At çobanlarımız

    Çadırlara girsinler

    Dere boyuna konalım

    Koyun çobanlarımız ve kuzu çobanlarımız

    Karınlarını doyursunlar”

    Bu sözlerden bir şey anlamayan Temücin durak­lar ve geride kalan katarın yanına gelmesini bekler. Kendi ailesinin arabaları gelince de annesine Camu­ka’nın sözlerini tekrarlar ve “anam senden bunun an­lamını sormaya geldim” der. Daha annesi cevap ver­meden Börte araya girer ve “İşte dostumuz Camuka böyle sebatsız biridir. Şimdi bizim aramızda onun canı sıkılı­yor. Dostumuz söylediği sözlerle bizi kastetmiştir. Biz durma­yalım, bilâkis büsbütün ayrılarak bütün gece yolumuza devam edelim, en iyisi budur” der ve Börte’nin fikrine uyularak yola devam edilir. Böylece Temücin ve Camuka yol ayırımına gel­miş olurlar.

    Bu pasaj birçok tarihçi tarafından farklı şekilde değerlen­dirilmiştir. Camuka ile Temücin arasındaki yakınlığı kıskanan Börte’den tutun da, bu pasajın çok açık olduğunu ve burada hiç de şaşıracak bir şey olmadığını, Temücin’in Camuka’ya de­ğil de Börte’nin laflarına şaşırdığının söylenmesine kadar.

    Evvelce ben bu pasajı, “sosyo-politik yapılanma ve idare­nin tek başlı mı çok başlı olması konusunda doğan fikir ayrı­lığından kaynaklandığı” şeklinde açıklamıştım. Bu açıklama atların ve koyunların sulanma ihtiyacına dayanıyordu ve ne de olsa teorik bir yaklaşımdı. Ancak geçenlerde genç bir Kazak tarihçisi bu pasajı “hayvanların tabiatı” açısından açıklama yoluna gitti.

    Onun ifadesine göre eğer Camuka’nın dediği gibi atlar da­ğa çıkarılırsa, burada toplaşmak yerine ayrı ayrı yerlerde bulu­nurlar, onun için de çok başlı olmak isteyenleri temsil edebi­lirler. Koyunlar ise nehir kenarında düzlükte sürü halinde bu­lunurlar, onları tek başlı olarak idare etmek kolaydır. Temücin de, Camuka ve taraftarlarının öne sürdüğü ikili düzeni değil de tek başlı bir yapıyı tercih ettiğini ileride kendi sözleriyle belir­tecektir (#tarih, Mart 2015, sayı: 10).

    Kısacası yol ayrımı kaçınılmaz olmuştur. Demek ki kay­naklarda sözü edilen siyasi olayları değerlendirmek için sade­ce dilleri ve kitaptan öğrendiğimiz tarihi bilmek yetmemekte­dir. Sözkonusu dönemin yaşamını bütüncül olarak anlamak, örneğin step hayatındaki hayvanların tabiat ve davranışlarını da bilmek gerekir.

  • Köroğlu ve kır at: Destandan tarihe

    Rivayet ile tarih arasında doğrudan bir paralellik kurma çabaları genellikle sübjektif kriterlere dayanır. Türkiye’den Orta Asya’ya kadar geniş bir alanda destan ve hikâyelerde yaşatılmış bir kişilik olan Köroğlu, tek bir tarihî kişiliğe indirgenebilir mi?

    Geçen sene sonlarında Hürriyet gazetesinde “Bolu Köroğlu Ormanları’ndaki 51 bin hek­tar alanın turizm yapılaşmasına açılması kararına karşı çevre mücadelesi başlatıldı” diye bir yazı vardı. İlhamını tarihte de zulüm ve adaletsiz­lik karşısında direnişe geçmiş Köroğlu’ndan alan bu yazı, “Yetiş Köroğlu” başlığıyla sunulmuştu (1 Kasım 2015).

    Bu yazıda Köroğlu ormanları için direniş hareketi ile ta­rihteki Köroğlu algısına değinilmesi, bugünü tarihî bağlam içinde anlamak açısından nadir örneklerden birini oluşturu­yordu. Ancak yazıdaki, “Köroğlu’nun 450 yıl önce Bolu Bey’ine karşı, “Alnımıza kara yazı yazıldı/Tüfek icat oldu mertlik bo­zuldu diyerek çıktığı dağlar” ifadesi ile efsane tarih olmuş izle­nimi uyandırmaktaydı.

    Burada Türkiye’den Orta Asya’ya kadar geniş bir alanda destan ve hikâyelerde yaşatılmış bir kişilik olan Köroğlu’nu, tarihî olgularla teke indirmek ve destandan tarih yapmak eği­limi ile karşılaştığımızı söylemek mümkündür. Bizim gibi söz­lü geleneği yoğun olan bir kültürde mitoloji, destan ve tarih arasında ayırım yapmak, sanırım yazan kişinin bilgisi, görgü­sü ve siyasi seçimlerinin toplamı ile ilişkilidir.

    Aslında Köroğlu Destanı üzerinde çalışmaları ile dünya­ca tanınmış Pertev Naili Boratav, hikâye olarak gördüğü bu destan parçalarının farklı rivayetlerini incelemiştir. Özellikle Köroğlu Destanı’nın 1931’de yayımlanmasından çok sonra ya­zılmış olduğu görülen İslâm Ansiklopedisi “Köroğlu” madde­sinde, Boratav mühimme defterlerindeki bilgilere göre 1590 yıllarında “Bolu civarında Köroğlu Ruşen adını taşıyan bir eşkıya zuhur etmiş” der ve devam eder: “16. yüzyıl saz şairi Kör-Oğlu ile hikâyelerin kahramanı ve Celâli eşkıyası Kör-Oğ­lu’nun aynı şahıs olduğunu da, aksini ispat edecek vesikalar çıkmadıkça kabul edebiliriz”.

    Boratav, “babası kör edilmiş ve bu zülmün intikamını al­mak için zalimlere karşı ayaklanmış daha eski kahramanla­ra dair Ön Asya sahasında söylenegelmiş rivayetlerin yeni bir anlam kazanarak bu Celâlinin adı etrafında toplanması, yeni kahramanın adı Kör-Oğlu olduğu için güç olmamıştır” ifade­sini kullanır ve Köroğlu odaklı bu hikâyelerin zaman içinde bu topraklarda geliştiğini bize gösterir.

    Öte yandan Bolu Beyi’ne karşı dağa çıkan Köroğlu motifi, bütün rivayetlerde görülmemektedir. Daha zi­yade İstanbul ve Elazığ rivayetlerinde bulunmakta­dır. Kısacası bizler İstanbul hikâyesini biliriz ve bunu genelleştiririz. Tüfek meselesi ise Elazığ, Maraş riva­yetlerinde görülür. Gümüşhane rivayetinde ise daha ayrıntılı bir şekilde “Köroğlu zamanında delikli demir yoktu; ok, süngü harbi olurdu. Delikli demir çıkınca mertlik bozuldu, Köroğlu bizim gibi hırsız oldu,

    Delikli demir çıktı mertlik bozuldu

    Eğri kılıç kında paslanmalıdır

    diyerek dünyadan gitti” denmektedir.

    Bir de bunların yanında Boratav’ın da değindiği, ama her­halde Yaşar Kemal’in Üç Anadolu Efsanesi’nde özenli bir şe­kilde işlediği “kır at” motifi vardır. Kır at bütün rivayetlerde görülmektedir. Azerî rivayetinde kır atsız Köroğlu acınacak hallere düşer. Hatta elinden kır atını kaçırdığı ve kaybettiği zamanlarda da bizim Köroğlu değirmenci olur ve bütün müş­terilerin getirdiği tahıl ile ne kendini ne de doru atını doyura­maz, nihayet her şeye razı olup ne yaptığını bilmeyen bir adam gibi, bir yük kamışla Çamlıbel’e, “Deliler”in yanına döner. Atın bu suretle gitmesine Deliler epeyce kızmışlardır. Hepsi Köroğ­lu’nu terketmeye karar verir. O zaman Köroğlu bir ay müddet ister; kır atı alamazsa dönmeyeceğini söyler ve üzüntüsün­den üç gün yüzükoyun yatar. Burada da üç gün süren Paskalya yortusunda Papa’nın yüzükoyun yatması, bize Köroğlu’nda bir Hıristiyanlık motifi ile de karşı karşıya olduğumuzu gösterir.

    Kısacası Köroğlu’nu Köroğlu yapan kır attır ve kır atsız bir Köroğlu düşünülemez. Kır at ise gölden (bazen deryadan) çı­kıp bir bazen iki aygırın aştığı kısraklardan doğan çok özel bir attır. Bütün rivayetlerde görülen Kır at sözkonusu olduğunda, onun derya, göl, dere, kısacası su ile ilişkisi birçoğunda görülür (NTV Tarih, sayı: 42). Orta Asya efsanelerinde gölden çıkan bazen de kan terleyen bu atlar, çeşitli isimler altında bizi Çin’e kadar götürür. Kır atların uçanları ise Pegasus olarak bugün bizi her yere götürür.

  • İnsanların insanlığı unuttuğu çağ

    Beşeri bilimler dünyası, yeryüzünde yaşanan “insanlık durumları”na çare arıyor. Bilim insanları “beşerin şaştığı” günümüzde insanlığın parçalanmasını önleme ve barışı inşa etme gibi hayati konularda çözüm üretmek için uluslararası konferanslarda bir araya gelip bilgilerini paylaşıyor.

    Dünyada bilim ve teknolojinin gösterdiği gelişmeler denince, doğal olarak fen bilim­leri anlaşılıyor, beşeri ve sosyal bilimler ikinci plana düşüyor. UNESCO bünyesindeki Sos­yal Bilimler Konseyi, zaman zaman küreselleşme ve sosyal bilimler odaklı konferanslar düzenliyor, yayınlar yapıyor.

    Sosyal bilimler bir şekilde kalkınmaya çalı­şırken, beşeri bilimlerin durumu özellikle Batı dünyasın­da kaygı verici düzeylere indi. İşin ilginç tarafı Uzakdoğu ülkeleri bu konuda hassasiyet göstererek beşeri bilimlere özel fonlar ayırıyor. Boğaziçi Üniversitesi’ni ziyaret eden Pekin Üniversitesi üst düzey yöneticileri, dünyanın gidi­şatına bakıldığında teknoloji ve fen bilimlerinin daha da ağırlık kazanacağını ve bu alanlarda yetişecek kişilerin kültürsüz ve geçmişten habersiz yetişmemeleri için eği­tim programlarında beşeri bilimlerin özel olarak vurgu­landığını belirtmişlerdi.

    Beşeri bilimlere öncelikli olarak yatırım yapan ülke­lerden biri de Kore. Bu çerçevede “Yeni Hümanizm” gö­rüşünü geliştiren UNESCO, 2011 yılında Kore Cumhuri­yeti’nin insiyatifi ile insanlığın parçalanmasını önleme, dünyada gelişme ve barışın temellerini inşa etme yo­lunda -küreselleşen dünyamızda yeni ekonomik, mali ve sosyal konularda karşılaşılan güçlüklerle gittikçe artan belirsizlikler karşısında- beşeri bilimlerin oynayabile­ceği role işaret etmişti. (http://unesdoc.unesco.org/ima­ges/0021/002130/213061e.pdf)

    Bu konuları 2009’dan beri kendi bünyesinde tartışan UNESCO nezdindeki CIPSH (Uluslararası Felsefe ve Beşe­ri Bilimler Konseyi) 2017 Ağustos ayında Belçika’nın Liè­ge şehrinde bir Dünya Beşeri Bilimler Konferansı (WHC) planlamakta. Buna hazırlık mahiyetinde düzenlenen ma­halli konferanslardan biri de geçen Aralık ayında Pekin’de yapıldı. Burada, Liège konferansında ele alınması düşünü­len çevre, kimlik, kültürel çeşitlilik, kültürlerarası ilişkiler, kültürel miras, sınırlar ve göçler, tarih, hafıza ve siyaset, ge­çiş dönemindeki dünyamızda beşeri bilimler gibi konular üzerinde görüşler belirlendi.

    Ardından gelen “İpek Yolunda Bilim ve Uygar­lık “ adını taşıyan konferansta, astronomi, hari­tacılık, felsefe, tıp tarihi konularında bir çok de­ğerli bildiriler sunuldu. Bu arada özellikle Arapça yazılmış astronomi eserlerinin Çin’e etkisinin 13. yüzyılda Moğollar devrinde Orta Asya ve İran’dan gelen Müslüman biliminsanları ile başladığını ve ayrıca İs­lamî takvimin de bu dönem Çin’e girmiş olduğunu ele alan bildiri ilgi topladı. Ayrıca Temür’ün torunu Uluğ Bey’in yıl­dız sayılarını tespitte kendisinden biraz önce yaşamış Çinli bilgin Guo Shoujing’den çok ileride olduğunu gösteren ça­lışma da gayet ilginçti.

    Bu türlü çalışmalar sayesinde, astronomi bilimi üze­rinde yoğunlaşmış olan Merağa (İlhanlı), Semarkand gibi merkezlerdeki faaliyetlerle Çin bilimi arasındaki ilişki da­ha belirgin hale gelecektir. Günümüzdeki 5 Türk lirasında­ki portre olarak bilinen Aydın Sayılı da İslâm alemindeki rasathaneler (The Observatory in Islam, 1960) hakkındaki eseri ile Orta Asya rasathanelerini de incelemişti.

    Konferansta ele alınan konulardan biri de inanılan mitolojiden, mantık yolu ile sorgulamaya, tartışmaya nasıl gidildiği yolunda idi. Yunanlı felsefe bilgini Byron Kaldis’in Aristo örneği ile sunduğu bildirisi, bizim gibi sözlü geleneği yoğun olan bir kültürde mitoloji, destan ve tarih arasında nasıl bir ayırım yapmak gerektiği ko­nusunda çok aydınlatıcı oldu. Bizde daha çok ikisinden biri doğru olarak kabul edilir, diğeri reddedilirdi. Eski­den yazılı kültür, eserler ağırlıklı idi, sözlü olan her şey reddedilirdi. Şimdi ise sanki sözlü kültür öne geçmiş gibi görünüyor. Üstelik bir de yazıya geçerse, gerçek gibi al­gılanıyor. Bir bakıma bunu insanların insanlığı unuttuğu çağda mantık yolunun önünün kesilmesi gibi görebiliriz. Aslında ister yazılı olsun ister sözlü olsun kaynaklarımı­zı ancak kritik bir bakışla ele alarak sorgulayıp tartışır­sak gerçeklere yaklaşırız.

  • Anadolu tarihine bakarken Osmanlı gözlüğünü çıkaralım

    Beylikler dönemini “Osmanlı egemenliği” ve “aşiretten devlete” klişeleriyle değerlendirmek, Türklerinin tarihinin dinamiklerini, başarısızlıkları anlamamızı engeller. “Egemenlik” teorileri ile aşiret ve konar-göçer yapılarını uygarlığın bir alt basamağı şeklinde görme eğilimi de artık dünya literatüründe geçerliliğini yitirmiştir.

    Erken devir Anadolu (Sel­çuklu, Beylik, Osmanlı) ta­rihine genellikle Osmanlı gözlüğü ile bakmak bir alışkan­lık haline gelmiştir. Hatta sanat tarihçileri bazen beyliklerin Os­manlı mimarisinin hazırlayıcı­sı olduğunu söylerler. Bazen de beylikler devrinde çok farklı mi­mari şekillerinin denenmiş oldu­ğu, bu denemelerin Osmanlı mi­marisinde mükemmelliğe erişti­ği görüşü ileri sürülür.

    Herhalde beylikler devri si­yasi yapıları için bu “denemeler” görüşü anlamlı olabilir. Ancak, o zamanki beyliklerin böyle bir kaygılarının olmamış olduğu­nu biliyoruz. Onlar, kendilerinin doğru buldukları yolda ilerleme­ğe çalışıyorlardı. Salt Osmanlı merkezinden baktığımız zaman “deneme” olarak gözüken bu çe­şitlilik, Türklerin tarihi açısın­dan, gerçekten bir zenginlik ola­rak ortaya çıkmakta ve Osmanlı merceğinin bazı şeyleri de gö­zardı etmemize sebep olduğunu göstermektedir (…)

    Adana Ramazanoğulları Konağı

    Öte yandan Osmanlı gözlü­ğü, aynı zamanda tarihe “devlet” gözlüğü ile bakmayı da berabe­rinde getirmektedir. Bu çerçeve­de de “aşiretten devlete” görüşü kabul görmüş ve yaygınlık ka­zanmıştır. Osmanlı’nın mükem­meliyeti ise, kendini kurduğu uzun ömürlü devletle gösterir. Beylikler, bu anlamda başarısız­lık örnekleridir ve sonunda er veya geç Osmanlı hakimiyetini tanımak zorunda kalmışlardır.

    Aşiretlere gelince, kimin aşi­ret olduğu ve kimin olmadığı ay­rıntılı olarak araştırılmış değil­dir. Genelde, aşiretlerin toplum­sal evrim basamaklarında ileri bir safhayı işgal etmedikleri gö­rüşü yaygındır. Aşiret düzeninin temsil ettiği düşünülen “geri kal­mışlık” sendromuna bir de göçe­belik daha doğrusu konar göçer­lik eklenince, bu toplulukların toplumsal evrim basamağında­ki “yer”leri konusu pek kimseyi cezbetmemiştir. Halbuk, konar göçerliği uygarlığın bir alt basa­mağı görmek şeklindeki görüşler artık dünya literatüründe geçer­liliğini yitirmiştir. Tek düze bir gelişme çizgisinde ilerleyen ev­rim teorileri de artık her yerde eski itibarlarını sürdürmezler.

    Halbuki, genelde hâlâ yay­gın olan görüş, Osmanlı’nın hem beylik denemelerinin üstesin­den gelebilmiş, (üstesine çıka­bilmiş) hem de aşiret yapısından sıyrılarak, devlet kurmakla edin­diği tecrübe ile konar göçer aşi­retleri denetim altına alabilmiş olduğu yolundadır. Osmanlı’nın diğer Türk devlet veya sülalele­rine göre üstünlüğü ve dolayısıy­la devamlılığı bu çerçevede al­gılanır. Bu çerçevede de, Osman Bey’in beyliği ile diğer beylikler bir karşılaştırmaya tâbi tutul­maz: Adeta, tarihî gelişimin so­nuçları böyle eşitlikçi bir karşı­laştırmaya engel olarak görülür.

    Aksine, bu dönemin kaynak­larından, 14. ve 15. yüzyıllarda Anadolu’yu ziyaret etmiş olan iki seyyah İbn Batuta ve Cla­vijo’ye baktığımız zaman onlar, Türk beyliklerindeki çeşitlilik­ten söz ederken, aslında söz ko­nusu edilen bu çeşitliliğin çok daha geniş boyutlu olduğunu sergilerler (…)

    Osmanlı’nın bu başarısından dolayı da, Anadolu Türk tarihi­ne, Osmanlı gözlüğü ile bakmak, doğal gözlük olarak görünür. Hal­buki, Asya Türk Tarihi açısın­dan baktığımız zaman, burada bir problemle karşılaşırız. Zira, başarısız bularak önemsemedi­ğimiz beylikler de Türklerin ta­rihinin bir parçasıdır. Burada ise Türklerinin tarihinin dinamik­leri açısından, bu başarısızlıkları da anlamak gerekmektedir (…)

    Hasankeyf, Artuklu Köprüsü ayakları.

    Bütün bu görüşler bir taraf­tan Osmanlı gözlüğü diğer ta­raftan, tarih metodolojisi içinde yaygın olan “egemenlik” teorile­rinin de sonucudur. Bu teoriler de daha çok ulus-devletlerin or­taya çıkmasından sonra şekillen­miştir. Bizim Osmanlı gözlüğü ile bakmamız; bir taraftan Türkiye Cumhuriyeti’nin içerisinden do­ğal olarak ulus-devlet görüşü ile tarihe bakmış olmamız, diğer ta­raftan Osmanlı Devletini de Tür­kiye Cumhuriyeti’nin tarihteki bir uzantısı gibi görmemiz ile il­gilidir. Öte yandan, kültürel ola­rak kahramanlığa ve galibiyete önem vermemiz de bu şekillen­mede rol oynamıştır (…)

    Öte yandan, tarihsel yapıla­rı senkronik bir rekabet içinde karşılaştırmalı bir bakış açısının içinden incelemenin yanında, incelenen toplumların ekono­mik, politik, sosyal ve estetik, düşün, inanç dünyalarını birbir­lerinin üzerinde yığılmış kültü­rel katmanlar olarak görmek de mümkündür…

    Kültürel katmanların, ken­dilerini gösterdikleri alanlardan biri de toplumların kendileri­ni yaşatma ve devam ettirmede kullandıkları yöntem ve kalıp­lardır. Olaylara böyle kendini ya­şatma ve devam ettirme açısın­dan baktığımız zaman, devletin, beyliklerin ve halkın kendile­rini değişik şekillerde yaşattık­larına şahit oluyoruz. İşte, bu türlü devamlılıkların simgeleri­ne baktığımız zaman ise, devlet ve beyliklerin kendilerini kalıcı tarihî (tarih yazımı anlamında) edebî ve mimarî eserler ile, hal­kın ise halk edebiyatı dediğimiz türlerle, genelde ulema ve siyasi organizasyonların dışında kalan inanç guruplarının “menâkıbnâ­me” veya “tezkire” dediğimiz tür eserlerle ve bazen hiç de mimari bir değeri olmayan küçük türbe, zaviye, ziyaretgahlarda, mane­vi liderlerine gösterdiği sevgi ve saygıyla kendini yaşattığını gör­mekteyiz (…)

    (İsenbike Togan’ın “Beylikler Devri Anadolu Tarihinde Yöntem Sorunları: Germiyan’dan Örnekler” adlı makalesinden kısaltılarak düzenlenmiştir. Şinasi Tekin Anısına Uygurlardan Osmanlı’ya- Simurg Yayınevi, 2005.)

    BEYLİKLER DEVRİNİN ÖNEMLİ ESERLERİ

    1. Erzurum Saltuklu Üç Kümbetler (12. yüzyıl)

    2. Divriği Ulu Camii ve Şifahanesi (1228-1229)

    3. Beyşehir Eşrefoğlu Camii (1296-1299)

    4. Selçuk İsa Bey Camii (1375)

    5. Balat İlyas Bey Camii (1404)

    6. Manisa Uu Camii (1366)

    7. Kızıltepe Ulu Camii (1204)

    8. Mardin Sultan İsa Medresesi (1385)

    9. Diyarbakır Evlibenden _ Yedikardeş Burcu (1208)

    10. Tokat Yagu Basan Medresesi (1157-1158)

    11. Adana Ulu Camii (1509 – 1541)

    12. Malabadi Köprüsü (1146-1147)

    13. Ahlat Mezarlığı ve Kümbetleri (13. – 14. yüzyıllar)

    14. Bitlis Gökmedrese (1589)

    15. Diyarbakır On gözlü Köprü (1065-1067)

    16. Karaman II. İbrahim Bey İmareti (1451)

    17. Peçin Ahmet Gazi Medresesi (1375)

    18. Kastamonu Kasabaköy Camii (1366)

    19. Ürgüp Damse Köyü Taşkın Paşa Külliyesi (1342-1355)

    20. Hasankeyf Köprüsü (1122)

  • Vatan sevgisinin coğrafyası

    Masallara, hikayelere düşkün çocuklar, yaşadıkları çevrenin dağ ve nehirlerini anne babalarının anlattıkları destanlardan öğrenir. Birey ile yaşadığı toprak arasında kurulan bu köprüler, yurt sevgisini temellendirir. Ural Batır destanı da, ölümsüzlük suyunu içmek yerine dağlara serpiştiren kahramanı anlatır.

    Türklerin tarihinde doğa ve doğada buldu­ğumuz dikili taşlar bize tarihi yansıtan bengü (ebedi) taşlardır. Böyle bir söylem içinde hemen akla Orhun Abideleri gelir. Halbu­ki bütün yazılı taşlar dikili değildir. Bir de doğada zaten varolan taşlar üzerine yazılanlar vardır.

    Dağları, taşları yazı malzemesi gibi kullanma adeti günümüze kadar gelmiştir. Yaz tatillerin­de yollardan geçerken dağlara taşlara yazılmış birçok yazı görür, geçip gideriz. Zira günümüzde bunlar tarihî belge­ler olmaktan ziyade sloganlar, söylemlerdir. Orada tarih­ten alma bir gelenekle karşı karşıya olduğumuzu düşün­meyiz. Çok eski tarih öncesi devirlerde ise taşlar, kayalar üzerine yapılmış resimler görürüz.

    Bir de taşlara atfedilen hikâyeler vardır, bunlar söz­lü gelenek yoluyla kuşaktan kuşağa aktarılır. Başkurdis­tan’dan gelen böyle bir hikâye bizi çevremizi tanıma ve vatan sevgisini doğa yoluyla öğrenme konusunda düşün­dürür.

    Ural dağlarındaki Başkurdistan’ın coğrafyası, ovalar ve çok da yüksek olmayan dağlardan oluşur. Dağlar Baş­kurtçada “akkayın” denilen huş ağaçları ile donanmış ol­dukları kadar, taşlık alanlardır. Dağlarda kristal dahil bi­zim kıymetli taş dediğimiz türden çeşit çeşit taş bulunur. Başkurdistan’ın doğusunda Beloretsk bölgesindeki dağlık alanda 16 farklı renkte yaşma adı verilen jasper taşı çıkar. Ancak tarihsel olarak Başkurtlar bu taşları dağdan kopa­rıp kendi üstlerine ziynet eşyası olarak takmak yerine, taşlara kayalara hikâyeler atfederek, onları bir anlamda kendileri için değerlendirmişler ve yurt, vatan duyguları­nı bu hikayelerle perçinlemişler.

    Bir örnek vermek gerekirse Ufa şehrinin batısında Dim nehri boylarında Susak adını taşıyan ve bir açıdan Erciyes’e benzeyen, ama daha alçak bir dağ bulunmakta­dır. Bu sivri tepeli dağın arkasında uzaktan da görülebi­len iki dağ daha bulunmaktadır. Rivayete göre, Başkurtlar için en önemli destanın başkahramanı Ural Batır buradan geçerken yere oturmuş ve çizmelerini çıkartarak her biri­ni bir yere koymuş ve sonunda bu iki dağ bu iki çizmeden oluşmuş. Demek ki oralara oralarda doğup büyüyen bir çocuk Ural Batır destanı ile ders kitaplarından çok önce, içinde bulunduğu coğrafi çevre ve iç içe yaşadığı doğa dolayısıyla tanışmaktadır.

    Geleneğe göre, çok eski zamanlarda yer ve gök yaratıldığı zamanlarda varolmuş olan ilk iki insa­nın oğlu olan Ural Batır, hayatı boyunca kötülük­lerle mücadele etmiş, haksızlıklara karşı koymuş, fakirleri kollamış ve icap edince de ele geçirdiği malları onlar arasında üleştirmiş. Mücadeleleri sırasında öldürdüğü devlerin en büyüğünden meydana gelen dağla­rı ve orada yaşayan insanları korumak ve onlara bir gele­cek vermek için, kendisine ölümsüzlük dileği ile verilmiş olan ab-ı hayat suyunu içmemiş ve dağlara serpiştirmiştir. Kendi içse sadece bir kişiye yarayacak olan bu kutsal su­yu serpiştirdiği dağlar ise böylelikle ebediyen yeşil kalmış ve kendini dağlara feda eden bu kahramanın (Batır) adını alarak Ural diye bilinmişlerdir. Bu yörenin en büyük ne­hirleri de aslında Ural Batır’ın çocuklarıdır.

    Demek ki eğitim öncesi yaşlarda masallara ve hikaye­lere düşkün olan çocuklar, yaşadıkları çevrenin dağ ve ne­hirlerini doğanın içinde yürüdükçe anne babalarının ken­dilerine anlattıkları bu destanlar vasıtasıyla öğreniyorlar­dı. Birey ile yaşadığı toprak arasında kurulan bu köprüler hem coğrafi hem de edebî bir mahiyet taşır.

    Asırlar boyunca bu destanları söyleyenlere söz üstadı anlamında seçen denmiştir. Ozanların sazı gibi koray de­nilen kavalları olan seçenler, destanları böylece doğa, mü­zik yoluyla yaşatıyor ve genç kuşaklara öğretmiş oluyor­lardı. Büyükler de hikayenin ayrıntılarını genç kuşaklara sazsız ama sözlü olarak anlatıyordu. Ben de böylece Baş­kurdistan’ı gezerken bir bakıma çocuk muamelesi görmüş olduğumu anlıyorum, ama coğrafyayı bilmeyeni eğitme­nin en güzel yollarından biri de budur.

    Anlatılan hikaye, doğayı bir yerde sizin hafızanıza ka­zır. Başkurdistan’da birçok farklı ve resimli baskıları olan bu destanın iki farklı versiyonu Türkçeye çevrilmiştir. Ancak yukarıda sözünü ettiğim “çizmeli hikaye” bu basılı metinlerde bulunmaz. Bu olgu destanların kentlerde ka­palı mekanlarda değil de doğa içinde doğup gelişmiş ol­duklarını, onun için de tarihten geldiklerini anlatır bize.

  • Çinggis Han’ın laik düzeni

    Çinggis Han, dinler arasında hiçbir ayrım gözetmeden kendi idaresini dinler üstü bir konuma getirmiştir. Din ve devlet idaresi birbirinden ayrılınca, devlet hanedanın, din ise halkın elinde kalmıştır.

    Uzun zamanlar tarih çalışmaları açısından Çinggis Han ile Temür Beg’in aniden orta­ya çıktığı ve hem kendi “acımasız” politika­ları ile yakıp yıkmağa meraklı göçebe boyların şid­deti ile ortalığı kasıp kavurdukları gibi bir izlenim oluşmuştu. Yakın zamanlarda yapılan çalışmalarla bu görüş değişmektedir.

    Çinggis Han, var olan boy dayanışmasını kır­mak ve beyleri bertaraf etmek isteğiyle, boylar birliği düzeni yerine, bir ordu düzeni kurmuş, eski boy mensuplarını da, imparatorluğun her yanına dağıtmıştı. Bu politikalar ile, ta­rihte, boyların birbirleriyle çekişmelerine sebep olan “boy dayanışması” kırılmış oldu. O dönemde “Mongğol ulus” adı­nı alan bu ordu millet, Çinggis Han’ın kendisine muhalefet eden eski boyları dağıtması, kendisi ile ittifak içinde bulu­nanları ve dost olanları ise taltif ederek, hizmetine almasıyla oluşmuştur. Hal böyle olunca Çinggis Han tarafından kuru­lan yeni düzen, bu yeni düzeni destekleyenlere, başarının ve sosyal yükselmenin önünü açmıştır. Çinggis Han ile ittifak içinde olanlar arasında Türkçe konuşan Uygurlar, Öngütler, Karluklar yanında o dönemde Moğolca konuştuklarını bildi­ğimiz bazı boylar da bulunmakta idi. Bunlar, hem yeni düzen için çalışmış, hem de bu sebepten dağıtılmayarak ayrıcalık­larını korumuş oldular.

    Bu dönemde ilk bakışta dikkati çeken değişikliklere bak­tığımız zaman, bunların boyların dağıtılması yanında ordu devlet yaşamı, yeni yurt arayışları, sürgünler ve tüccarların devlet aygıtına entegrasyonu gibi işlevlerin yanı sıra yarım veya bir yüzyıl içinde sona eren, kısa dönemli yasa madde­leri olduğunu görürüz. Yasanın gereklerinden biri de din devlet ayrılığı idi. Çinggis Han, dinler arasında hiçbir ayrım yapmadan kendi idaresini dinler üstü bir konuma getirmiş ve böylece Asya’da 10-13. yüzyıllar boyunca sürmüş olan din­ler mücadelesine de son verdi. Dinler üstü bir idare kurmak suretiyle de, din ve devlet işleri birbirinden ayrıldı. Herhalde Çinggis Han yasası olarak bilinenlerin en önemlilerinden bi­ri ve uzun dönemli etkin olan prensiplerden biri de bu din ve devlet ayırımı idi.

    Yeni kurulan ordu devlet içinde bu düzenin mensupla­rı, kimin hangi boydan geldiği, kimin oğlu olduğu ile değil de, savaştaki ve idarecilikteki başarısı ile değerlendiriliyor ve bu prensipler çerçevesinde hayatta ilerliyorlardı. An­cak, aradan daha bir yüzyıl geçmeden bu düzen an­layışında değişiklikler ortaya çıkmış ve bu yeni dü­zenin de bir çeşit asilleri oluşmuştur.

    Çinggis Han devrinde boy birlikleri lağvedil­mişken ve ordu içindeki birliğini terkedene ölüm cezası verilirken, 14. yüzyılda boyların yeniden di­rildiğini görüyoruz. Bunlar arasında Çinggis Han devrinden beri ayrıcalıklarını korumaya muaffak olmuş olan boylar varsa da, aralarında eskiden yok edilmiş gurup­lar bile yeniden sosyo-politik birlikler olarak varlık göster­meye başladılar. Benzer bir tutumu artık İslamiyet içeri­sinde varlık gösteren Çinggis Han sonrası, Türk ve Moğol topluluklarında kendilerine ata, baba adı verilen meşayih-i Türk, veya daha çok hoca unvanını taşıyan yerli (bazen Ta­cik kökenli) din ehline karşı güdülen politikalarda görmek­teyiz. Evvelce bu dini liderlerden hiçbir zaman bir teki di­ğerine tercih edilmiyor ve böylece “idare”, dinler üstü bir konum alıyordu. Sonraları bu konulardaki hassasiyetler de­ğişince halk ozanlarının söylediği destanlarda beylerin ata­ları evliyalara bağlanmaya başlanmıştır. Ancak beyler dini bir vasıf kazanmazlar.

    Din ve devlet idaresinin birbirinden ayrılması sonucun­da, devlet hanedanın, din de, halkın elinde kalmıştır. Çing­gisli hanedan ile ilgili meseleler inanç ile ilgili olmadığı için, halk da devlet idaresini kendi inanç dünyasının dışında tut­muştur. Onun için etraf, hanlar-beyler mücadelesi ile kırılır­ken, menakıbnameler ve makamatlarda bu mücadelelerden eser yoktur. Çinggislilerden söz etmeyen bu eserlerin, öte yandan “beg”lerden söz etmeleri dikkate şayandır. Kısacası, “beg”ler kendilerini Çinggis Han devrine bağlamak suretiyle meşrulaştırırken, inanç guruplarının da mihverini oluştur­maktaydılar. Öte yandan meşruiyeti Çinggisli gelenekte, dev­let töresinde arayan “beg”ler kendi maharetleri, dirayetle­ri ve kahramanlıkları sonucu “beg” unvanını almaktaydılar. Oysa, ata, baba unvanlarını taşıyanlardan kimin bu şekilde anılacağına halk karar vermekteydi. Diğer bir deyişle, din ve devletin en üst seviyede, devlet töresinde birbirinden ayrıl­mış olması prensibi, kendini halkın bu konudaki tutumunda da göstermişti. Geçiş döneminin özelliği olan bu ikilem 16. yüzyıldaki uzlaşmalarla sona erecekti.

  • ‘Esaret’i tercih eden kadim Türkler

    630 yılında, başlarındaki Elig Kağan’a karşı Tang sarayı ile hareket eden kadim Türkler, Çin’in egemenliği altında yaşamayı kabul etmişlerdi. Bunlar, Sarı Irmak büklümünün güneyinde, “tutukluk” denilen askerî valiliklere bağlı mülteci hanelerine yerleştirilmişlerdi.

    Geçen yüzyıla damgasını vuran göç ve mültecilik olgusu, günümüzde bölgesel savaşlara, dinî-etnik ayrımcılığa bağlı olarak yeni bir safhaya geçti. Kadim Türklerin 7. yüzyılda yaşadıkları da, bugün yazılan tarihe ışık tutuyor.

    Kadim Türklerin 551 yılında kurdukları ilk devlet, 627’de ağır vergilere karşı gelen kuzey boylarının ayaklanması ile başlayan iç isyanlar ve kıtlık sonucunda sarsılmış o dönemde başta bulunan Elig Ka­ğan halkın desteğini kaybetmişti. Kaynağımız Eski Tang Tarihi, bu dönemi: “(Bu durumda) yıl be yıl yağan yoğun kar yüzünden hayvanların büyük bir kısmı ölüp de, ülke­de kıtlık baş gösterince, Elig [Kağan’ın geliri] giderlerine yetişmediği için, boylara ağır [bir salma] salınmıştı. Bu sebepten, Elig [Kağan’ın] tebâaları için hayat çekilmez ol­muş, merkez ve taşradakilerin çoğu ayaklanmıştı” sözle­riyle ifade eder.

    Öte yandan aynı kaynakta şu cümlelere rastlarız: “Elig [Kağan’ın] Hu’lardan birini [devlet görevlerine] atadığı her seferde, hanedan mensupları ondan uzaklaşmışlardı. Hu’ların fevri hareket eden [ve bir işte sebat etmeyen] bir tâbiatları vardı; kanunu ellerine alıp keyfî hareket ediyor­lar ve her yıl sefere çıkıp, ülke halkını felâkete sürüklü­yorlardı. Boylar ikircikli idiler”.

    Elig Kağan’ın o dönemde bürokraside ve ticari ilişki­lerde etkin olan Soğd’lara (Hu) güvenmesi de hanedan üyelerinin ondan soğumasına yol açmıştı. Hanedan men­supları Elig Kağan’a karşı duydukları infialle Tang sarayı ile iyi ilişkiler kurmuşlar ve sonuçta Elig Kağan 630 yılın­da yenik düşmüştü. Böylece günümüz tarihçilerinin Türk­ler için “esaret dönemi” dedikleri dönem başlamıştı.

    Aynı dönemde Çin’de yeni kurulmuş olan Tang sülale­sinin (617-905) ikinci hükümdarı Taizong (627-649) hü­küm sürüyordu. Kadim Türkler üzerine kazanılan zaferi ölümsüzleştirmek için Tang Taizong birkaç koldan hare­kete geçmiş ve kendi başarılarının resmî tarihlerde ayrın­tılı bir şekilde yer almasını sağlamıştır.

    Elig Kağan’ın yenilgisinin üzerinden ancak iki ay geçtikten sonra (630), kalabalık gruplar halinde Çin’e sı­ğınan bu Kadim Türklerin nereye yerleştirilece­ği meselesi Tang sarayında uzun uzun tartışıl­mış bir kısım devlet adamları mülteci Türklerin Sarı Irmak’ın güneyine yerleştirilmelerini öner­mişti. Böylelikle bu toplulukların Çin’i benim­seyecekleri ve aynı zamanda ülkenin nüfusunun da artmasına katkıda bulunacakları düşünülü­yordu. Başkaları ise, onlara güvenilemeyeceği görüşüyle bu fikre karşı çıkmışlardı. Ancak Tang Tai­zong ilk görüşe önem vererek, başkent Changan’ın ku­zeyinde, Sarı Irmak’ın büklümünün güneyinde bugünkü Ningxia bölgesinde “tutukluk” denilen askerî valilikler oluşturarak mülteci hanelerin bir kısmını buralara yer­leştirmişti.

    Öte yandan Kadim Türkler üzerine zaferi kazanan başkomutan (Li Jing), 630 yılında Kadim Türklerden 300 çadırlık bir ahaliyi Sarı Irmak’ın büklümünün kuzeydoğu­sunda bulunan Yunzhong şehrine yerleştirmiş ve başları­na da kağan soyunun dünürü olacak Ashide soyunun ileri­gelenlerini atamıştı. Ayrıca daha önce kendiliğinden gelip Çin’e tâbi olmuş olan Elig Kağan’ın yeğeni Tuli Kağan’ın emrindeki askerler de burada konuşlandırılmıştı. Ayrı­ca Taizong, hemen aynı yıl içinde “Elig [Kağan’ın] ülüşü”, yurdu olan yerleri, altışar vilâyete bölüştürmüştü. Böyle­likle Elig Kağan’ın boy ve bölük halkı Tang idaresi altına alınmış oldu.

    Ancak Çin’in iç bölgelerinde yer alan bu ilk yerleşim alanının uzun ömürlü olmadığı görülmektedir. 639 yılında imparatora karşı hazırlanan suikast girişiminden sonra Türkler önce sınırların dışına, kuzeye göçertilmişlerdir. Ancak onlar, tehlikelere maruz kalacakları kuzeyde kal­mak istememişler, 643 yılında tekrar güneye yönelmişler, bu kez Sarı Irmak’ın büklümünün güneyindeki Ordos böl­gesine yerleşmek istediklerini bildirmişlerdir. Bu istekleri İmparator Taizong tarafından kabul görmüştür.

    Kısacası Kadim Türklerin bu grupları stepsi bölge­lerde yaşayarak, dost olmayan Xieyantuo’larla mücadele ederek kendi başlarına varlık göstermek yerine, Sarı Ir­mak güneyinde Tang sülalelesi şemsiyesi altında bulun­mayı yeğlemişlerdir.

  • Tarih bir güreş değildir

    Geçmişi sadece zafer-yenilgi döngüsü üzerinden değil, ancak gelişmeler karşısında alınan tavırlar üzerinden okursak, geleceğimiz hakkında düşünebiliriz. Bu bakımdan ülkemiz içinde konuşulanlar kadar, günümüz dünyasında konuşulanları da iyi anlamamız gerekmektedir.

    Tarih anlayışımız atalarımıza bakışımızı ve kendimizi algılayışımızı aksettirir. Resmî tarih dediğimiz tarih ile kişilerin kendi atalarına bakışı çok farklı değildir. Günümüzde her ikisi de geçmişteki şan ve şöhretten bahsetmeyi sever. Dünya milletlerinde bu böyle olmayabilir. Örneğin Çin’in Hubei eyaletindeki Tujia kabilesinde, eğer ata hırsızsa “hırsız” olarak anılır. Böyle durumlarda devletin resmî tarihi ile değişik etnik grupların bakışı arasındaki farkı görürüz.

    Halbuki Türkiye’de genellikle yalnız şan şöhret değil, aynı zamanda yenmek ve zafer kazanmak de insanların
    kendilerine bakışlarını etkiler. Onun için de okul tarih kitaplarında galip geldiğimiz savaşlar, zaferler önem kazanır. Bir keresinde hatırlıyorum, Osmanlı Devleti’nin erken dönemlerinde Mora’nın fethinden söz ediliyordu. Birkaç sayfa sonra Mora tekrar ele geçiriliyordu. Arada ne olmuştu, ondan bahsedilmiyordu. Sanki Osmanlılar Mora’yı bir defa fethetmekle yetinmemişler de çifte dikiş sağlam olur düşüncesiyle, fethedilmiş yere bir kere daha sefer düzenlenmiş izlenimi uyanıyordu.

    Diğer bir konu da zaferlerin adalete dayanan dünya görüşümüzü yaymak ve yeni alanlara yerleşmesini sağlamak düşüncesidir. Kendi görüşümüze uymayan gelişmeler ise bizde kalıcı bir etkiye haiz olmamışlardır. Onun için de 1243 Kösedağ savaşı sonrası Anadolu’da İlhanlı idaresi diye baktığımız Moğol dönemi ve 1402’de Temürlenk’in Ankara Savaşı’nı kazanması sonrasında, galibiyet sahiplerinin dünya görüşü bizi kültürel olarak fazla etkilememişti. Bunu Anadolu’da özellikle makro seviyedeki devlet idaresinde ve “ülüş sistemi” dediğimiz memâlikin paylaşılma ilkesinde görmekteyiz. Ne İlhanlıların hanedan mensuplarına özel bir konum bahşeden “inçü” divanı ne de Temür’ün memaliki oğullar arasında paylaşma sistemi Anadolu’da kök salmıştı. Demek yenilmek başka şey, galip gelenin fikir ve geleneklerini benimsemek ayrı şeylerdir.

    Tarihte galibiyet açısından bakılmayan alanlardan biri İslâmiyet’in kabulü ve yayılmasıdır. Diğer taraftan benzer bir durum Batı medeniyeti ve Avrupa için de söz konusudur. Süleyman Demirel bir demeçte: “Gelmişler topraklarımızı işgal etmişler. Kurtuluş Savaşı vermişiz. Evlatlarımız şehit düşmüş. Buna rağmen Atatürk yönünü onlara çevirmiş. Bizi dışlamaya ne hakları var? İster alsınlar ister almasınlar, yolumuza devam edeceğiz. Kudretimizi anlayacaklar. Şu anda izlenen politika bu minvalde ve doğru” demişti (15.12. 1997 Hürriyet , s.29).

    Süleyman Demirel aslında genel olarak hiç konuşulmayan bir konuya değinmiş oluyordu. Gerçekten bu iş nasıl olmuştu? Pekin Üniversitesi’nde bir öğrenci 2000’li yıllarda bana “Türkiye ve Çin uzun bir tarihi olan iki ülke. Her ikisi de Avrupalıların istilasına uğradı. Türkiye’de müstevliler hakkında ne düşünülüyor ve kaybedilen topraklar hakkında ne hissediliyor?” diye sormuştu. Ben de “müstevliler bizim dostumuz, kaybedilen topraklar da komşularımız” demiştim.

    Herhalde geçmişe güreşmiş gibi bakmak ve sadece şurada şöyle zaferler kazandık demek yerine, tarihte bazı gelişmeler karşısında nasıl bir tavır almış olduğumuzu anlamak, geleceğimiz hakkında düşünebilmemize yardımcı olur.

    Dikkat edilirse, geçmişte gerek İslâmiyet’in kabulü, gerekse Avrupa medeniyeti Batı uygarlığı içinde yer almaya çalıştığımız dönemleri zafer ve yenilgi şeklinde algılamamış olduğumuz görülüyor. İslâmiyet’in ortaya çıkışı ve yayılması sonrasında gelişen İslâm medeniyeti ile Avrupa’nın bilim ve teknoloji ile öne çıkmasının dünya tarihinin dönüm noktalarını oluşturduklarını görmemek mümkün değildir.

    Demek ki dünya tarihinin önemli olayları ve gelişmeleri içinde yer almak, Atatürk’ün deyimi ile “muasır medeniyet” seviyesine ulaşmak isteği (zamanında Osmanlılar da “muasır” bölgesel imparatorluklar içinde yerini almıştı), zafer veya yenilgi döngüsünün üzerinde yer almıştır. Onun için de salt ülkemiz içinde konuşulanlara bakmak yerine, günümüz dünyasını iyi anlamamız gerekmektedir. Ancak bu takdirde akıntı yelken- rüzgâr ilişkileri içinde varolmak yerine, gelecekte nerede bulunmak istediğimizi öğrenebilir ve ona göre donanımlara sahip olmayı ön plana çıkarabiliriz.