Yazar: İsenbike Togan

  • ‘Türk olma’nın coğrafyası, hakim olanın tarih yazımı…

    ‘Türk olma’nın coğrafyası, hakim olanın tarih yazımı…

    Bütün göçlerin Moğolistan’dan batıya doğru olmuş olduğunu düşünürüz. Bunun nedeni Kadim Türklerin doğudan batıya göçetmiş olmaları ve batının en uç noktasında da Anadolu’nun bulunmasıdır. Anadolu’ya göçlerin de Horasan’dan gelmiş oluğunu düşünür, Karadeniz’in kuzeyinden gelenleri gözardı ederiz. Karlukların tutumu ve islâmiyet’le ilişkileri.

    Türklerin tarihini bir devletler silsilesi içinde görürüz. Tarihte göçebe hayat sürmüş kabileler de bu görüşlerden nasiplerini alır; tarihteki halkları veya boyları incelerken onların hep birlikte göçtüklerini düşünürüz. Sanki göç sonrasında, evvelce bulunmuş oldukları yerde hiç kimse kalmamıştır.

    Örneğin “Türk” deyince akla sadece Türkiye’deki Türkler gelir; diğerlerini Kırım Türkü, Tuva Türkü gibi yöresel isimlerle tanımlarız. UNESCO İpek Yolu seferleriyle 1991’de Kırgızistan’ın Özkent vilayetinde karşılaştığım bir insan, “siz Türkmüşsünüz, ben de Türküm” demişti. Orta boylu, ela gözlü, kumral bir kişiydi. Ben de “ne zaman geldiniz?” diye sorunca, “biz hiç gitmedik ki!…” demişti. 1991’de Kırgızistan’da ancak beş Türk köyü kalmıştı. Bu durum, sadece bu örneğe özgü değil. Benzer bir durum Kazaklar için de söz konusudur. Bugün Kazaklar hem Kazakistan’da, hem Çin’de hem de Türkiye’de yaşamaktadır.

    Tarihte de aynı isimle farklı yerlerde yaşayan kabile veya gruplarla oldukça sık karşılaşıyoruz. Bunlardan biri de farklı yerlerde yaşamış olan Karluklardır. Biz onların varlığından Kadim Türk Devleti’nin yıkılmasında (732) oynadıkları rolden dolayı haberdarız. Verilen bilgilere göre Uygurların galibiyetiyle önce batıya ve güneybatıya göçmüşler, 20 yıl sonra da Talas meydan muharebesinde Arapların safına geçerek savaşın akışını değiştirmişlerdir. Kısacası biz Karlukları kronolojik olarak batıya giden bir göç içinde görürüz.

    Ayrıca bütün göçlerin Moğolistan’dan batıya doğru olmuş olduğunu düşünürüz. Bunun nedeni Kadim Türklerin doğudan batıya göçetmiş olmaları ve batının en uç noktasında da Anadolu’nun bulunmasıdır. Bundan dolayı Türklerin tarihine doğudan batıya giden bir “Türkler koridoru”ndan bakar, batıdan doğuya göçleri de görmezden geliriz. Benzer bir şekilde Anadolu’ya göçlerin hep Horasan’dan gelmiş oluğunu düşünür, Karadeniz’in kuzeyinden gelenleri gözardı ederiz.

    Karlukları homojen bir bütün olarak görmemizde diğer bir etken de Çin kaynaklarındaki bilgilerin kısıtlayıcılığıdır. Bu kaynaklar yabancıları ancak kendi açılarından ele aldıkları için, kuvvetli bir siyasi varlık göstermeyenlere pek yer vermezler. Aslında Talas meydan muharebesinden önce de batıda hattâ Maveraünnehir’de Eftalit camiasının içinde Karluklar yaşıyordu. Karluklar İslâmiyetle en önce tanışan Türklerdendi. Bu durumda en az 3 ayrı Karluk grubundan sözetmek mümkündür: Eski yurtta geride kalanlar, doğudan batıya göçenler, bir de Maveraünnehir’de meskun Karluk grupları. Bu sonuncu grup, varlığını hâlen sürdürmektedir. Özbekistan’da Karluk adını taşıyan yerleşimler görüldüğü gibi, Karluk şivesi bugünkü Özbek dilinde de varlığını korur.

    Zamanin-izinde
    Zırhlı Karluk süvarisi 9.-10. Yüzyıl

    Uygur Kağanlığı’nın kurulmasıyla (744) batıya Çu havzasına gelen Karlukların 760 civarında Batıtürkleri’nin hakimiyetine son vermiş olmaları, 11. yüzyıl tarihçisi Gerdizî (#tarih, sayı: 119) tarafından “Türk hakanının hakimiyeti Karluklara geçti” diye kaydedilir. Doğal olarak bu değişim kendini tarihî rivayetlerde de gösterir. İslâmi kaynaklarda Türk hakanlarının hakimiyeti Yafesoğlu Türk ile ilişkilendirilmiştir. Gerdizî’de ise Karlukların sağladığı üstünlüğün bu rivayete yansımış olduğu görülür. İlginç olan, Tevrat kaynaklı Yafes rivayetinin Türklerin görüşüne göre şekillendirilmiş olması ve Musevi Hazarlar yoluyla yaygınlaşmasıdır. Böylelikle, Müslümanlaşmakta olan Maveraünnehir Karluklarının varlıkları uzun bir geçmişe bağlanır ve zamanla diğer gruplar arasında da geçerlilik kazanır. Kimi Karluk grupları zaman zaman İslâmiyete karşı tavır almışlardı. Dolayısıyla bu rivayet, Hz. Nuh’un oğlu Yafes ve oğullarının (Oğuz, Türk, Karluk), hakimiyeti simgeleyen “yede taşı” için rekabetlerinin kültüre yansımasıdır. İlginç olan, bu Tevrat rivayetinin Karlukların İslâmiyeti topluca kabulünden (955) önce farklı şekillerde benimsenmiş olması ve kendilerinin de bu rivayette yer almalarıdır. Kaynak eserler hakim zümrenin ideallerini yansıtır. Efsane ve destanlar halkın duygu ve düşüncelerini zaman ve zemine göre farklılıklar göstererek bizi sürecin katmanlarından haberdar ederler. Zaten tarih de ayrıntıda gizlidir.

  • Meşruiyet, tarih bilinci ve Türk halkının devamlılığı

    Meşruiyet, tarih bilinci ve Türk halkının devamlılığı

    Orhun Yazıtları’nda “tarih”in varlığına ancak 1-2 cümle ile değinilirken, Uygur yazıtlarında “tarih” bir meşruiyet kaynağı olarak karşımıza çıkar. Ancak eski yönetimi ortadan kaldırmaları, Uygurların meşruiyetlerini Kadim Türklere dayandırmalarına engel olmaz. Tarihe sadece “kuruluş ve yıkılış” paradigmasından bakmanın sakıncaları…

    Türklerin tarihinin ilk yazılı belgeleri olan yazıtlar, genellikle dil ve siyasi tarih açısından Kadim Türk (Göktürk) veya Uygur yazıtları şeklinde incelenmiştir. Bunlar, dönemsel olarak hakim sülalenin kurduğu siyasi yapıya göre ele alınırlar. Bir de Sibirya veya Yenisey Yazıtları olarak adlandırılan bireysel yazıtlar vardır. Bunlarda ise hakim sülalenin başta olduğu bir siyasi yapıdan sözedilmez; çoğunlukla ölen kişinin ağzından dünyaya veda mesajları taşıyan mezartaşlarıdır (#tarih, 91)

    Türkiye’de dilbilimciler daha çok Kadim Türk yazıtları üzerinde çalışmış görünüyorlar. Uygur yazıtları üzerinde çalışmalar daha az ve daha yenidir. Bozkırda kurulan Uygur İmparatorluğu, yerleşik “uygar” Uygurların gölgesinde kalmış gibi görünüyor. Ancak bozkırda yazılmış bu abideler, kimi ufak farklılıklarla aynı alfabeyi kullanırlar. Taş bir abide üzerine kazınarak yazılmaya müsait olan bu alfabe; daha sonra Uygurların güneybatıya göçleri, daha yerleşik bir hayata geçmeleri ve bu çerçevede yazı için taş yerine dut yaprağı, bambu ve ipek kullanmaları ile çok nadir hâle gelmiştir. Artık Uygurlar, Soğdça yazılmış ilk Türk yazıtındaki (Bugut) gibi, Soğd alfabesini kullanır olmuşlardır.

    Öte yandan Uygurların Eski Türk alfabesini kullanarak diktikleri yazıtlardaki bakışaçısının Orhun Yazıtları’ndan farklı olması pek dikkati çekmemiştir.

    Uygur yazıtları, meşruiyeti öncelikle yukarıdaki Tengri’den almak açısından Orhun Yazıtları’yla benzer bir yol izler. Bununla birlikte Orhun Yazıtları’nda “tarih”in varlığına ancak 1-2 cümle ile değinilirken, Uygur yazıtarında “tarih” bir meşruiyet kaynağı olarak karşımıza çıkar. 741 yılındaki Tariat Yazıtı’nda Uygur Kağanı, “Türk yurdunu o zaman karıştırdım ve bozguna uğrattım” ve “Türk halkını o zaman kendime tâbi kıldım” sözleriyle Kadim Türk siyasi varlığına son verdiğini ifade ederken “sade halkı yağmalamadığını” belirtir. Hattâ Kadim Türk rejimine son vermesinin sebebinin “baskı” yani yüksek vergiler olduğunu belirtir. Ancak eski yönetimi ortadan kaldırmaları, Uygurların meşruiyetlerini Kadim Türklere dayandırmalarına engel olmaz; aynı yazıtın daha ilk satırında Uygur kağanı, “200 yıl hüküm sürdüler” (552-741) diyerek Kadim Türk devletine ve kurucusu Bumin Kağan’a gönderme yapar.

    zamaninizinde

    Ayrıca Orhun Yazıtları’nda tarihî belgelerden ve Bugut Yazıtı’ndan bildiğimiz 1. dönem kağanlarında söz edilmezken, Uygur yazıtlarında atalar ve geçmiş tarihleri ön plana çıkar. Böylece Kadim Türkler sonrasında kağanlık tahtına oturan Moyun Çor/Bayan Çor Kağan’ın (Tengride Bolmış El Etmiş Bilge) diktirdiği Tes, Tariat ve Şine Usu Yazıtlarından, Yağlakar boyuna mensup Uygur hükümdar ailesi ve ataları hakkında bilgilerimiz oluşur. İlk kağan Kutluk Bilge’nin, oğlu Moyun Çor’u “yabğu” olarak atamasıyla teşkilattaki devamlılığa da şahit oluruz. Aynı devamlılık merkez, doğu, batı anlayışı “Tölis” ve “Tarduş” ayırımında görülür. “Tölis” genellikle düşünüldüğü gibi boylara değil idari taksimata işaret eder (Boodberg, Tishin). Kağanın oğullarından biri “şad” unvanıyla “Tölis”in başında, diğer oğlu da “yabğu” unvanıyla “Tarduş”un başında bulunur. Kadim Türklerden farkları, bu üçlü teşkilata (merkez-doğu-batı) bağlı boyların her birinin adının ayrı ayrı sayılmasıdır. Merkezde Uygur kağanına bağlı 60 boy ile bölüklerden oluşan Kadim Türk merkez teşkilatı vardır. İsimsiz bölüklerden oluşan “bodun” yerine artık ayrı ayrı adlar taşıyan “boy”ların devri başlamıştır.

    Devamlılık sadece hükümdar ailesinde görülmez. Anlamı hâlen tartışmalı olan bir pasajda, kağana “atalarımızın adı var; Ötüken sizde, orayı iyi yönetin” diyen Üç Karluklar; bu bölgede atalarının bir geçmişi olduğunu ve hattâ Ötüken’in kendi atalarının mezarlarının bulunduğu yer olduğunu ima ederler. Bu toplantıda halk Moyun Çor’u, El Etmiş Bilge Kağan olarak atar (747-759). Demek ki devamlılık yalnız hükümdar ailesinde değil halkta da görülmektedir. Eğer tarihe “kuruluş ve yıkılış” paradigmasından bakmasaydık, bu devamlılıklar dikkatimizi çeker ve açımız daha geniş, detaylı ve insani olurdu.

  • Tokuzoğuz değil Uygur, kımız değil üzüm şarabı…

    Tokuzoğuz değil Uygur, kımız değil üzüm şarabı…

    Tarih boyunca Çin’de güdülen “yakındakileri kontrol edebilmek için uzaktakiler ile dost olmak” siyaseti çerçevesinde, Uygurlar Tang sarayı ile ilişki içine girerek kendilerine ayrı bir yer yaparlar. Tokuzoğuz yerine Uygur adını kullanan Kaşgarlı Mahmut’tan (11. yüzyıl) sonra Tokuzoğuz adı unutulur. Yerleşik, göçebe diye ayırım yapmayan bir İç Asya kültürü.

    Genelde biz İç Asya kültüründen sözetmek ye­rine, Türk, Moğol, yerleşik, göçebe ayırımları­na gireriz. Bu çerçevede de bir grup veya süla­le üzerine ihtisaslaşırız; sonuçta da sülaleler, devletler kendi başlarına incelenir.

    Bu açıdan bakınca, örneğin eski Uygurlarla ilgili çalışmaların genelde değişmeyen bir Uygur çerçevesi için­de kaldığı görülür. Oysa ki Kadim Türk devleti kurulmadan önce Uygurlar, çokbaşlı olarak hareket eden Tiele (Tegreg) camiasında yer alıyordu. Daha sonra Kadim Türk devleti­ne (552) tabi olduklarını, ancak zaman zaman merkezle ça­tışmaya girdiklerini ve ağır bedeller ödediklerini biliyoruz. Kadim Türk devletinin ikinci safhasında ise (680-732), eski­den mensup olmuş oldukları camia artık Tiele (Tegreg) ola­rak değil de Tokuzoğuz olarak bilinir. Ancak Uygurlar artık Tokuzoğuzlardan biri değildir. Oysa ki 10. ve 11. yüzyıl İslâm coğrafyacıları, Tokuzoğuz adını Uygurlar için kullanır. Kısa­cası İslâm coğrafyacıları kağanlık (740) öncesinde Uygurlar­dan Tokuzoğuz adıyla haberdar olduklarından, kağanlık ku­rulduktan sonra da aynı adı kullanmaya devam etmiştir. To­kuzoğuz yerine Uygur adını kullanan Kaşgarlı Mahmut’tan (11. yüzyıl) sonra Tokuzoğuz adı unutulur.

    Orhun Yazıtları’nda ve Çin kaynaklarında ise Toku­zoğuz adı, ikinci kadim Türk hakimiyeti altındaki farklı isimlerden boyların ortak adı olarak karşımıza çıkar. Ta­rih boyunca Çin’de güdülen “yakındakileri kontrol edebil­mek için uzaktakiler ile dost olmak” siyaseti çerçevesinde, Uygurlar Tang sarayı ile ilişki içine girerek kendilerine ayrı bir yer yaparlar. Önceden kendilerinden Bayarku, Tongra gibi Tegreg kabilelerinden biri olarak sözedilirken, ar­tık ayrı bir varlık sıfatıyla anılırlar ve Çin’e elçi-hediyeler gönderirler. Çin kaynaklarını inceleyenler de, Uygurları sanki eski Toku­zoğuzlarla ilişkili olmamış gibi ayrı bir ko­numda mütalaa eder. Uygurların tarihini Çin kaynaklarına dayanarak bize aktarmış olan Annemarie von Gabain, Colin Macker­ras, Michael Drompp gibi uzmanlar da ge­nellikle bu çerçeveyi benimsemiştir.

    Öte yandan Tokuzoğuzlardan bahseden 12. yüzyıl öncesi İslâmi kaynaklar, siyasi tarihten çok, ticaret erbabından aldıkları haberler çerçevesinde yollar, ko­naklama yerleri, şehir ve kasabalar, âdetler gibi genel­likle siyasetten uzak hususlar hakkında bilgi verir. Bu çerçevede Gerdizî (10. yüzyıl), Zeynülahbar adlı eserini Toku­zoğuzlara yani Uygurlara ayırmıştır (Martinez, 1982).

    Uygur prensleri
    Uygur prensleri; 9.yüzyıl duvar resmi

    Gerdizî’nin eserindeki Tokuzoğuzlar, Uygur İmparator­luğu 840’da yıkıldıktan sonra güneybatıya doğru göç etmiş Uygurlarla ilgilidir. Sözkonusu pasajda Toharca adı ile An­gi’yi (Karaşar) 843’te ele geçirip kendine başkent olarak be­nimseyen hakanın, artık yerleşik bir hükümdar olarak geniş yenli sırmalı ipek kaftan giydiği (Kadim Türklerin giyimi, savaşta hareket kolaylığı sağlamak için dar yenli idi), sade halkın ise basit ipek giysileri olduğu belirtilir. Bu anlatımda toplum, “zenginler ve fakirler” diye ikiye ayrılmakta, hattâ cezalar bile bu açıdan farklılık göstermektedir. İçecek olarak artık kımızdan değil de üzüm şarabından sözedilmektedir.

    Gerdizî’nin verdiği bilgilerin 843-866 (Csegledy, 1984) arasına ait olduğu görülmektedir. Oysa dar bir zaman di­limine sığdırılan bu bilgilerin çok daha geniş yansımaları olmalıdır. Uygur hakanının Hazar hakanı gibi yılda bir kere halk içine çıkışı ayrıntılı olarak anlatılır.

    Diğer taraftan hırsızlık için Kadim Türklerdeki uygula­malara benzer cezalar verildiğini görürüz. Ayrıca yağmur yağdıran “yede” taşı çerçevesinde eskiden Oğuz ile Türk arasındaki mücadelenin artık Tokuzoğuz ile Karluk rekabetine dönüştüğü konusundaki bilgiler, bizi Uygur geleneklerinin ötesine gö­türür ve diğer Türk halklarıyla ilişkilendirir. Öte yandan zina durumunda aldatılan erke­ğe kendine yeni bir eş alabilmesi için aldat­maya sebep olan erkeğin ceza olarak gerekli “masrafları” karşılamak zorunda kalması bize Moğol dönemi uygulamalarını hatırlatır (ntv tarih, s: 39). Kısacası bütün bu hususlar yerleşik, göçebe diye ayırım yapmayan bir İç Asya kültürüne işaret eder.

  • İçinden 7 rakamı geçen ‘eskilerden kalma sözler’…

    İçinden 7 rakamı geçen ‘eskilerden kalma sözler’…

    Destanlarda ve kaynaklarda geçen sayılar bir çokluk durumuna, birkaç kuşak insana veya kalabalık topluluklara işaret eder. Bunlarda çokluk değil de sanki anlamlı bir sayıdan bahsediliyormuş gibi, içinde 7 sayısının kullanıldığı birçok pasaj vardır. Kültigin Yazıtı ve sonraki kaynaklarda felaketler ve yeniden doğuşların 7’li kalıpları…

    Türklerin ve Moğolların geçmişini ele alan efsa­ne ve destanlarda karşılaştığımız hikayelerin “efsane” olduğunu biliriz; bunları gerçekmiş gibi düşünmeyiz. Ancak benzer hikayeleri tarihî kaynaklarda gördüğümüz zaman algılamamız farklı olur. Özellikle İç Asya tarihinin sadece Kadim Türkler, Uygurlar, Moğollar gibi tek bir dönem ile uğraşıyor ve çalış­malarınızı salt o dönemin yazılı kaynakları üzerine yoğun­laştırıyorsanız, okuduklarınız “o döneme ait gerçekler” gibi hafızaya kaydedilir. Örneğin Kültigin Yazıtı’nda İlteriş Kutluk Kağan’ın başlattığı hareket, Talat Tekin’in çevirisi ile hafıza­mıza kazınmıştır:

    “Babam 17 adamla başkaldırmış. İlteriş başkaldırıyor diye […] derlenip toplanıp 70 kişi olmuşlar. […] Babam doğuya ve batıya sefer edip adam toplamış ve yığmış. Sonunda hepsi 700 kişi olmuşlar. O 700 kişi, devletsiz kalmış, hakansız kalmış halkı atalarının-dedelerinin töresince yeniden yarat­mış, eğitmiş.”

    Burada verilen sayıları “bilimsel” rakamlar olarak algı­lamak doğru değil tabii. Bugün Türkçede de kullandığımız “7’den 70’e kadar” deyiminin gösterdiği gibi, bunlar çokluk durumuna, birkaç kuşak insana veya kalabalık topluluk­lara işaret ediyordu. Benzer bir durum 11. yüzyıl tarihçisi İranlı Gerdîzî’nin Kimekler hakkında verdiği bilgilerde de görülür (Zayn ul-Akhbār). Burada, Şad adını taşıyan ama çe­şitli sebeplerden dışlanmış olan bir liderin etrafına 700 kişi toplanır ve zamanla çoğalan bu insanlardan Kimeklerin 7 kabilesi meydana gelir. Kaynaklarımızda ayrıca, çokluk değil de sanki anlamlı bir sayıdan bahsediliyormuş gibi 7 sayısının kullanıldığı birçok pasaj vardır.

    zamanin-izinde

    Ancak işin ilginç yanı, yeniden dirilmeye işaret eden yu­karıdaki pasajın öncesinde, kitapta büyük bir felaketten sö­zedilmesidir. Gerdîzî’ye göre yurtlarında atlarına ot bulamayan 7 Tatar yavaş yavaş yol alırken Şad’ın bulunduğu yere gelir. Daha sonra bunlar yurtlarına geri dönmek ister. Bu maksatla durumu anlamak için aralarından birini gönderirler. Ancak bu kişi yurduna döndüğünde, dağın yamacında kalmış olanlar hariç bütün kavmin düşman tarafından tamamen yokedilmiş olduğunu görür. Bunun üzerine dağın yamacındakiler Şad’ın bulunduğu yere gelir. Onlara başkaları da katılır ve 700 kişi olurlar.

    Kaynaklarda ve destanlarda çok karşılaştığımız bu “büyük felaket” ve sonrasında bugün “küllerinden doğmak” sözü ile ifade ettiğimiz yeniden diriliş ha­disesine İç Asya tarihi hiç de yabancı değildir. Bu konuda en erken bilgi 6. yüzyılda Kadim Türklerin ortaya çıkışı ile ilgili efsanede görülür. Bu efsane Bahaeddin Ögel’in Türk Mitolojisi adlı eserinde Çin kaynaklarında görülen farklı varyantlarıyla ele alınır. Burada Kadim Türklerin ortaya çıkışı anlatılırken, komşu bir ülkenin askerlerinin gelip bütün kavmi tamamen yokettikleri belirtilir. Bu hadise sonrası, kolları-bacakları ke­silmiş bir şekilde ortalıkta bırakılan bir bebeğin bir kurt tara­fından emzirilmesi/büyütülmesi ve yeni vatanına taşınması hikayesi herkes tarafından çok iyi bilinir; ancak bizdeki algı­lama “kurt” odaklıdır. Tarihin farklı dönemlerine baktığımız zaman bu “büyük felaket” anlayışının yaygın olduğu görülür. Örneğin 17. yüzyıldaki Kazak-Kalmuk mücadelelerini yan­sıtan bir hikayede de “büyük felaket” motifiyle karşılaşırız (ntvtarih, Temmuz 2010).

    Bu durum gerçek bir hadiseyle değil de aslında kültürel bir kalıpla karşı karşıya olduğumuz konusunda bizi uyar­maktadır. “Büyük felaket” motifi hem yazılı kaynaklara hem de sözlü edebiyata yansır; Kültigin Yazıtı’nda, Gerdîzî’de ve 17. yüzyıl Kazak sözlü edebiyatında görülür. Moğolların Gizli Tarihi’nde bu türlü ifadelere “eskilerden kalma sözler” denir. (#tarih 116, Ağustos 2024).

    Kültigin Yazıtı’ndaki “devletsiz kalmış, hakansız kalmış, cariye olmuş, kul olmuş, Türk örf ve adetlerini bırakmış halk” sözleri, bu “büyük felaket”i özetler (D12-13); daha önceki satırlar (D5-8) ise bu durumun ayrıntılarını verir. Kültigin ve Bilge Kağan, 630 yenilgisi ve etkilerini yani “büyük felaket”i ayrıntılı bir şekilde aktarır. Sonrasında ise 17, 70, 700 rakamlarıyla 7’li kalıpları kullanarak dirilişi vurgularlar. Bu kalıpların varlığı ve kul­lanılışı kültürün derinliğinin ifadesidir. Bizde de kır ata herkesi bindirmezler ama beyaz ata herkes binebilir.

  • ‘Demokrat’ bir Camuka ve ‘aristokrat’ bir Temuçin

    ‘Demokrat’ bir Camuka ve ‘aristokrat’ bir Temuçin

    Daha sonradan Çinggis Han olarak tarih sahnesine çıkacak Temüçin ile çocukluk arkadaşı ve kan kardeşi Camuka’nın yolları ilerde ayrılır. Gerçek bir yol hikayesiyle ayrılan ikili için 19. yüzyıl sonlarından itibaren yazılan yorumlar, dönemin modern siyasi-ideolojik yaklaşımlarından etkilenmiştir. Tarihi, günümüz değerleriyle yorumlamak…

    Genelde olayları anlamaya çalışırken içgüdüsel olarak günümüzün değerleri çerçevesinde ve kişiler bazında hareket ederiz. Aynı davranışı materyel kültür için sergilemeyiz; örneğin tarihî şah­siyetleri telefonla konuşturmayız, ancak onlara rahat­lıkla bugünün değerlerini yükleyiveririz. Bu konuda birçok örnek verilebilir. Moğolların Gizli Tarihi’nde görülen bir pasaj (§118), bu durum için çok net bir örnek teşkil eder.

    Şiirsel bir dille ifade edilen bu pasaja göre, henüz Çinggis Han olarak bilinmeyen Temüçin’in eşi Börte, Merkitler tara­fından kaçırılmıştı. Bu durumda Temüçin’in o dönemde bağlı olduğu Kerayit Ong Han Tuğrul ve Camuka imdada koşarlar. Camuka ve Temüçin, çocukluklarında Tuğrul’un yanında “rehine beyzade” durumunda bulundukları zaman birbiriyle rekabet içinde olan iki “anda” (kan kardeş) olmuşlardır. Bu çerçevede Camuka kendi kuvvetleri ile Börte’nin kurtarıl­masına yardım etmiş ve sonra iki ahbap memnun-mesut ve uyum içinde 1.5 yıl kadar zaman geçirmişlerdir.

    Yaz başlarına gelindiğinde bir gün Camuka, “Anda, anda! Dağ tarafında konaklasak da yılkıcılarımız alaçıklara erişi­verseler; dere kenarında konaklasak da koyun-kuzu çoban­larımızın boğazına bir lokma girse” der. Muamma şeklindeki bu sözler Temüçin’i şaşırtır; annesine dönüp bu sözlerden bir şey anlamadığını söyler; ancak daha annesi söze başlama­dan karısı Börte “Dostumuz Camuka sebatsız bir kimse ola­rak tanınmıştır. Şimdi bizim aramızda onun canı sıkılıyor. Dostumuz Camuka şimdi söylediği sözlerle bizi kastetmiştir. Biz durmayalım. Bilakis onlardan ayrılarak bütün gece yolu­muza devam edelim. En iyisi budur” der (A. Temir, 1986: 54). Börte’nin fikrini uygun bulan Temüçin ve etrafındaki kafile bütün gece durmadan yürüyerek yol alır ve böylece Temüçin ile Camuka’nın yolları ayrılmış olur.

    Bu pasaj 1896’da, o dönem Rusya’nın genç tarihçilerinden W. Barthold’un ilgisini çekmiş ve kendisi konuyu Çinggis Han im­paratorluğunun oluşumu ile ilgili yayımla­dığı risalede ele almıştı. 19. yüzyılın sonu sadece Avrupa’da değil bütün Avrasya’da monarşilerin çoğu kere devrimlerle son bulduğu bir dönemdi. Monarşilerle beraber aristokra­si de yara almıştı. Bu bağlamda Barthold, daha Çinggis Han unvanını almamış Temüçin ile Camuka’nın aralarının açılmasını anlatan pasajı inceleyerek, “Temüçin’in aristokrat Camuka’nın da demokrat oldu­ğunu” ileri sürmüştü. Barthold’un bu görüşleri uzun zaman geçerliliğini ve popülaritesini korumuş; tarihçiler bu pasajı ve Barthold’un “aristokrat-demokrat” tanımlamasını yeniden yeniden ele almış ve kendi görüşlerini belirtmiş­lerdir. Önce Rus bilginleri arasında başlayan tartışmalar daha sonra Batı’ya da sıçramıştır. Moğolların Gizli Tarihi’ni açıklamalarla beraber İngilizceye çeviren Igor de Rachwiltz bu tartışmaları ayrıntılı bir şekilde ele alır (2004, I: 440-443).

    ZamaninIzınde

    Oysa ki 13. yüzyıla ışık tutan kaynakların böyle bir ta­bakalaşmanın varlığından sözettiklerini düşünmek pek yerinde olmaz. Nesep açısından bakılacak olursa Moğolların Gizli Tarihi’ne göre Temüçin de Camuka da Borjigin (börü tegin) soyundan sayılıyordu; bu sebepten de “rehin beyzade” olarak Ong Han’ın yanında bulunmuşlardı.

    Öte yandan bu muammalı pasaja 20. yüzyılın algısıyla değil de o dönemin göçebe hayvancılığı açısından bakınca, “atları dağa çıkaralım da yılkıcılar alaçıklarına erişsinler” sözü, olamayacak bir duruma işaret etmektedir. Atların her gün sulanması gerektiğinin bilindiği bir ortamda atları dağa çıkaralım demek, onları susuz bırakmak anlamına geliyordu. Kısacası kitabın yazar/ozanının çoğu kere yaptığı gibi burada da “eskiden kalma sözler” (mani türünde) kul­lanılıyor; Camuka olmayacak bir durumdan bahsediyor ve değişiklik yapmayalım demek istiyordu. Nitekim yollar ay­rıldıktan sonra Camuka eski usul çokbaşlı, Temüçin/Çinggis Han ise yenilikçi bir tutumla tek başlı merkeziyetçi topluk­lukların başına geçecekler ve bu durum Camuka’nın yenilgisi ile sonuçlanacaktı.

    Artık 21. yüzyılda ise Çinggis Han’ın ya­sayı uyguladığı yeni sisteme “aristokratlık kazandı” diye bakmamız da durumu zorla­mak olur. Sözün kısası, tarihi günümüzün değerleri ile açıklamak bizi gerçekten uzaklaştırır.

  • Yapının ardında kalan insan

    Yapının ardında kalan insan

    Kızılırmak havzasındaki kentlerde, görkemli eserleri hayranlıkla seyrederiz. Bunlar bir şahsın adını taşır, ama bizim için bu isim artık yapının adı olmuştur. Pervâne’nin, Torumtay’ın, Sahip Ata’nın kim olduğu üzerinde durmayız.

    Kapadokya’daki gezi balonlarını herkes bilir. Sabahın erken saatlerindeki sohbetler de pek tatlıdır. İşte böyle bir anda, Kayseri’ye gide­ceğimizi söyleyen bir arkadaşıma, diğer turist “ama orada hiçbir şey yok ki” demiş. Bu ifade Kızılırmak Havzası’nı kendi bağlamında tanımadığımızı, zen­ginliklerini de tanıtamadığımızı göstermektedir.

    Sivas’ın doğusunda doğan ve Bafra’dan Karadeniz’e dö­külen Kızılırmak’ın batıya doğru uzanan bir karnı vardır. Nehirlerin karnı diye sözünü ettiğim bu alanlar aslında iki nehir arası anlamındaki “mesopotamya”lara benzer. Ayrıca Kızılırmak’ın bir de Yeşilırmak’la oluşturduğu ikinci bir “mesopotamya” daha vardır. Anadolu tarihinde İstanbul ve Boğazlar merkezli olmayan siyasi oluşumlar, bu Kızılırmak mesopotamyasını kendilerine merkez edinmişlerdi. Hititlerden kalan Hattuşa (Boğazköy, şimdi Boğazkale), Alacahöyük Kültepe hep bu bölgededir. Bu yöre, Anadolu’ya gelen atalarımızın da ilk yerleşim alanla­rından biriydi.

    Kuzeyden güneye doğru gidersek, Yeşilırmak kıyıla­rındaki Amasya, Tokat, Kızılırmak yakınındaki Kayseri, Nevşehir, Avanos, Kırşehir, Ankara çevresi (Keskin, Kalecik) gibi yerleşimlerin hep burada olduğunu görürüz. Bugün bu kentlere gittiğimizde, görkemli sanat eserlerini hayranlıkla seyrederiz. Bunlara Selçuklu devri yapıları diye bakarız. Bu sanat eserleri ge­nellikle bir şahsın adını taşırlar, ama bizim için onlar artık şahıs adı değil, yapının adı olmuşlardır. İlgili isek yapının özellikleri hak­kında bilgi sahibi olmak isteriz. Ama yapı onun adını taşısa bile yaptıranı merak etmeyiz. Hele yapan Sinan dışında biriyse, aklımıza bile gelmez.

    Şimdi abideleri değil de ismini taşıdıkları kişileri dü­şünecek olursak: Amasya’daki Gökmedrese (yaptıran S. Torumtay) ile Kırşehir’deki Caca Bey, Konya’daki Mevlana, Sahip Ata ile aynı zamanda yaşamış­lardır. Bugün Tokat müzesi olan Tokat Gökmedresesi de yukarıda adları sayılan kişilerle hayatı en çok kesişen şahıs tarafından yaptırılmıştır. Bu şahsın adı Muinüddin Süleyman Pervâne’dir ve genellikle Pervâne olarak bilinir. Hükümdarın etrafında pervane olmaktan gelen bu unvanı, Muinüddin Süleyman kendi şahsı ile özleştirmiştir; o 1262-1277 yılları arasında Anadolu Selçuklu dünyasının en güçlü kişisi idi.

    Selçuklular Kösedağ Savaşı’nda (1243) yenildikten son­ra, Moğol hakimiyetini tanımışlardı. Pervane’nin babası hemen koşturmuş ve Moğol kumandanı ile anlaşmıştı. O dönemde anlaşma demek külliyetli miktarda hediyeler, pişkeş ve senelik vergi takdim etmek demekti. Bu anlaş­ma oğlunun da işine yaramış ve Moğollarla iyi geçinmek suretiyle o da devlet hizmetinde yerini almıştı. Hatta 1243’ten sonra ilk on yılda ortaya çıkan güçlükleri, dirayeti ile yenmekte başarılı olan Celaleddin Karatay’ın (Karatay Medresesi 1251, şimdi müze) naiplik yaptığı zamanlarda, Pervane 25-30 yaşındayken Erzincan kumandanlığı için Seyfeddin Torumtay (Amasya Gökmedrese Camii, Torumtay türbesi 1267) ile mücadeleye girişmişti.

    Aslen Rum olan, Müslüman kimliğiyle vakıflarda bu­lunan Celaleddin Karatay’ın ölümünden (1254) altı-yedi yıl sonra, Pervâne, Selçuklu tahtına kimin oturacağına karar veren kişi olmuştu. Birçokları gibi, o da İranlı bir aileden geliyordu. Onunla yıldızları her zaman barışmayan Sahip Ata (Sivas Gökmedrese, Konya Sahip Ata Hangâhı ve Türbesi) Fahreddin Ali ise Rumlu (Anadolulu) idi. Kısacası sadece binalara değil de onları yaptıran­lara, birbirleriyle ilişkilerine bak­tığımız zaman, Anadolu’yu yurt edinmiş ve abidevi sanat eserleri bırakmış bu devlet adamlarının farklı kökenlerden geldiklerini, İlhanlıların hizmetindeyken 1243-1277 arasında bu eserleri yaptırmış olduklarını öğrenebilir ve bunların neden Kızılırmak hav­zasında olduklarını anlayabilirdik.

    Acaba binaları yaptıran bu şahısları bilmemiz-öğrenmemiz, yurdumuzun bu müstesna eser­lerini gerçekten benimsememize ve önemsememize yardım eder mi idi?

    (ntv tarih Haziran 2011 sayısın­da yayımlanmıştır.)

    ZAMANIN-IZINDE
    Emir Celaleddin Karatay’ın yaptırdığı Konya’daki Karatay Medresesi’nin taç kapısı, 13. yüzyıl.
  • ‘Han kim, bey kim?’ dedi, biat etmedi, destanlara geçti

    ‘Han kim, bey kim?’ dedi, biat etmedi, destanlara geçti

    Toktamış Han’la uzlaşmaya giden boy lideri beyler, dönüp kendi halklarından vergi ister. Bunlara karşı çıkan Edige ise mücadeleyi bırakmaz ve şöyle der: “İki yol var. İlki, altın bir zırh giyip halktan ayrı yemek yiyip, kurda kuşa ‘ben beyim’ demek; diğeri ise aynı kazanda aş pişirip, aynı tabaktan yemek; gelip geçen çetelere bile mutluluktan kaval çaldırtmak.”

    Doktora tezimi yazarken, Türkçe “bey” ile Moğolca “noyan” ı kurumsal olarak eşleştir­mem problem oluşturmuştu. Bu tabirlerden biri, merkezin müdahalesi olmadan seçilen veya baba­dan oğula geçen beylik; diğeri ise yukarıdan yani güç kaynağının atamasıyla elde edilen bir mevki olan no­yan idi. Kısacası 13. yüzyılda noyan olarak doğulmaz, ancak atanılırdı; dolayısıyla eşleştirilmeleri uygun görülmemişti.

    Meselenin o kadar kesin ayırımlarla çözülemeyeceğini Başkurt Edige Destanı’nda görürüz. Başkurt Edige’sinde 2 tür bey vardır: bunlardan biri babadan oğula bey olan veya han tarafından atanandır; diğeri ise yeteneği ile beylik unvanını kazanandır. Kısacası, biri güç odağının desteği ile gelen, di­ğeri halkın içinden çıkan iki ayrı “bey” tipi ile karşılaşıyoruz.

    Konuya İçasya Türk tarihinde kullandığımız “hanlar-bey­ler mücadelesi” kavramıyla yaklaşmak uygun olacaktır. Bu kavram genel olanı kavramamızı ve makro düzeyde çıkar­sama yapmamızı sağlar. Sözkonusu hanlar, tek tip değildir; Çinggis Han öncesinde daha çok kutsal Ashina ailesi, 13. yüzyıldan sonra da Çinggisliler (Altın Sülale) çerçevesinde algılanır. Beyler için ise böyle bir tanımlama yoktur.

    Edige Destanı’nda ise sözkonusu han Çinggisli Toktamış Han’dır. Ondan başlangıçta, “idaresi altındaki birçok halkı köle gibi yöneten, halkı kul yaparak mallarından (hayvan) yasak vergisi alan bir kişi” diye söz edilse de; daha sonra kendisini danışmaya açık ve yetenekli kişilere sarayında yer veren, yani taraflar arasında hakem rolü de oynayabilen bir hükümdar olarak görürüz.

    Zamanin-Izinde

    Destandaki beylere gelince… 7 boyun 5’i, Toktamış Han’ın kestiği haracı ödemeyip savaşır. Sonuç alınamaz. Toktamış Han, “boy başları sarayıma gelip bana danışman olsunlar” diye onlara ferman gönderir. Bazı boy başlarının hanın huzuruna gitmeyi düşündüklerini gören Habrav (bazı varyantlarda “Hafız Ozan” #tarih 113) adını taşıyan bilge kişi, halka şöyle der: “hana elini verdikten sonra, hana döşek yayarsın, hana baş eğersin, hanın kulu olursun, bütün varını yoğunu talan edecek birini de bey tanırsın.” Bir taraftan da hana biat eden ve han tarafından bey olarak atanan kişileri tanımlamaya devam eder: “han aranızdan soysuz birini başınıza bey atar ve bu bey ‘hana binecek at lazım’ deyip en güzel atı alır. Yalnızca halk kul olmakla kalmaz; kutsal Ural Dağı’nda yaşayan bütün hayvan türleri de hanın kulu olur.”

    Halk bu durumdan hoşlanmaz, ancak beyler uz­laşmadan yanadır; boy başları hanın yanına gitmeye karar verir. Bunlara iki avcı da katılır. Avcılardan biri Edige’nin babasıdır; ama Edige onlara katılmaz ve bu gelişmelere kar­şı çıkar. Görüşmeye giden beyler, hanın temsilcileri olarak haraç toplamak için geri dönerler. Bunun üzerine Edige, Toktamış Han’ın yakını Töre Beye gider ve “halktan gelen elçiyim diyerek” ne yapılması gerektiğini söyler. Töre Bey ise kendisine akıl vermeye çalışan genç Edige’yi adam yerine koymaz ve “zenginlik de beylik de eskiden beri babadan oğu­la geçmiştir; bey soyundan gelmeyen bir kahraman kendi beylik kazanabilir ama kendi obasını kurup nesilden nesile beyliğini devam ettirebileni hiç görmedim” der. Edige ise kendi atının başını bir kere bile tutmamış ve daima hizmet beklemiş olan bir beyzadenin kendini halktan farklı görmesi sonucu halktan uzaklaştığını anlatır ve eskiden beri liderle­rin önünde iki yol olduğunu söyler. Bunlardan biri, altın bir zırh giyip halktan ayrı yemek yiyip, kurda kuşa “ben beyim” diyen beyzadenin yoludur. Diğeri ise aynı kazanda aş pişirip, aynı tabaktan yiyen; eliaçık; o civardan gelip geçen çetelere bile mutluluktan kaval çaldırtan bir liderin zorlukla dolu yoludur.

    Edige, etrafta zulüm yapanlarla çarpışır ve ünü Toktamış Han’a ulaşır. Han da bilge kişi vasıtasıyla haber gönderip onu büyükbey (zorbey) olması için yanına çağırır. Bu çağrıya uyan Edige zamanla yurduna geri dönmek ister ve hana kendi yurdunun zenginliklerini anlatır; bunları hiçbir şeyle değişmeyeceğini söyler. Toktamış Han onu durdurur; başkumandan (korbaşı) yaparak kalmasını ister. Bu arada Edige’den anlaşmazlıklar hakkında hüküm vermesi de is­tenir. İşte tarihe ve destanlara malolan, kendini ve halkını savunmak için savaşan Edige Bey’in dillere destan adaleti böylece kayıtlara geçer.

  • Yaşı olanlar başköşe-kuzeye gençler eşiğe-güneye oturur

    Yaşı olanlar başköşe-kuzeye gençler eşiğe-güneye oturur

    Yörük obalarında başlayan mekan kurguları ve oturma düzenleri, sonraki yüzyıllarda Japonya’dan İstanbul’a kadar 3 avlu üzerine kurulmuş tapınaklar, saraylar ve külliyelerde de devam etti. Giriş hep güneyde, başköşe tam karşıda yani kuzeyde yer aldı. Yön ve mekan algılamaları, İslâmiyet’ten sonra da “kıble”nin yanında varoldu.

    Yörük obası, bildiğimiz bir kavram… İçasya’da göçebe geçmişi olanların çoğu “aul” der ki, bizde insanların değil de hayvanların bulun­duğu yer anlamında “ağıl” şeklini alır. Bir yörük oba­sını oluşturanlar birbiri ile geçinen bir gruptur; çoğu da akrabalık ilişkileri içinde yaşar. Bu açıdan obayı sulh-sükunun hakim olduğu bir yer ve obadaki çadırevle­ri de insanın evrendeki yerini belirleyen birimler şeklinde görmek mümkündür.

    Çadırev, “bozüy, tirme” şekillerinde karşımıza çıkar. Batı dillerinde çadırevlere “yurt” denmesinin sebebi, çadırev ile yurt/toprak arasındaki ilişkinin seyyah gibi dışarıdan ba­kan birine açıkça görünmemesindendir. Çadırevin üstüne oturduğu toprak gibi, obanın da kurulageldiği alan insanın yurdudur. Kısacası çadırev ve toprak ne kadar elle tutulur fi­ziki kavramlarsa; yurt, atalar ve atalar ruhu da maneviyatla ilgilidir. Bu mekanların sembolik anlamı hakkında birçok çalışma yapılmıştır.

    Çadırevin çoğu zaman “eşik” denen kapısı/girişi ve girer girmez karşımıza gelen başköşesi, en önemli merkezlerdir. Biz dışarıdan gelen kişiler olarak, çadırın içini çadırın giri­şine göre tanımlarız; yani bize göre sağda kadınlar, solda ise erkekler oturur. Oysa oturanlar açısından çadırın içi, baş­köşe (tör) konumundan tanımlanır ve sağ taraf erkeklerin, sol taraf kadınların oturma mekanıdır. Yaşça büyük olanlar başköşeye yakın, genç olanlar eşiğe/kapıya yakın oturur. Gü­nümüz Türkiye’sinde de böyle bir yaklaşıma yabancı değiliz.

    Çadırevde yaşayan halklarda yer-mevki (orun) çok önem­lidir. Hatta “kalkacağın yere oturma” sözü bu çerçevede söylenmiştir. Eskiden çadırevin ortasında ocak bulunur ve ça­dırevin tepedeki deliğinden (tütek/tün­dük) çıkan duman kişiyi göğe/ruhlar âle­mine bağlardı. Girişten sonra ocak önü, ocak arkası ve başköşeden (tör) oluşan bir üçlü yapı, tarih boyunca devam etmiştir. Yeni gelinler, çocuk doğurup ailenin tam bir üyesi oluncaya kadar tör önüne ge­çemezlerdi. Zaman içinde kimi değişik­likler oldu; örneğin Dede Korkud destanı “kadın evin direğidir” derken, direkli çadırevlerden sözetmiş olur. Bugün Türk halklarının çadırevleri direksizdir; Moğol çadıevlerinde ise direkler olmazsa olmazdır.

    Türk halklarının çadırevlerinde, değişiklik daha çok yönlere göre kendini gösterir. Daha eskiden çadı­revin girişi güneşin doğduğu yere, doğuya bakarken; sonra­ları güneşin yükseldiği zaman olan güneye doğru kaymış; uzun zaman bu iki yön birarada varolmuşsa da zamanımız­da artık güney en çok rastlanılan giriş yönü olmuştur. Ancak çadırın içindeki başköşe daima kuzeyde olmuştur. Giriş gü­neyde, başköşe tam karşıda yani kuzeydedir. Kuzey, dağın güneş almayan tarafında olduğu için kimi zaman “kuz” kimi zaman da “kara” diye tanımlanır. Ayrıca kuzeyin önemi, Ku­tup Yıldızı (Demir Kazık) ile açıklanır. “Kara” bu çerçevede aynı zamanda “kutsal” anlamı da taşımıştır.

    Üçlü yapının (başköşe, ocak önü ve ocak arkası) en üst köşesi yani başköşe, Türkler ve Moğollar tapınak-saray gibi yerleşik yapılara geçtikçe kuzeydeki yerini korumuş; hatta bu açıdan Uzakdoğu uygarlıklarını da etkilemiş­tir. Bu etkilenme özellikle Tabğaç dediğimiz Kuzey Wei sülalesi devrinde, Budizm etkisiyle yapılan tapınaklarda da kendini yekpare bir yapı olarak değil, yapı topluluğu olarak gösterir. Bu etkiler Japonya’dan İstanbul’a kadar 3 avlu üzerine kurulmuş tapınaklar, saraylar ve külliyelerde görülür. Girişin özellikle vurgulandığı bu yapılar, dış-or­ta-iç avlu prensibi ile karşımıza çıkar. Bunların arasında iç avlu en kuzeyde yer alır. Bugün müze olan Pekin’deki sarayların da en kuzey köşesi hanedan mensuplarının mekanı idi. Timurîler devrinde de yapı veya mezar kompleks­lerinin güneyde giriş ve kuzeyde kut­sal mekan olarak düzenlendiğini, hem Semerkand’daki Şah-ı Zinde de hem de Türkistan şehrindeki Ahmet Yesevî türbesinde görmekteyiz. Yön ve mekan algılamaları, İslâmiyet’ten sonra da “kıble”nin yanında varolmaya devam etmiştir.

    Zamanin-Izinde
    Göçebe otağı.
  • Şamanizm ve İslâmiyet: Periler, evliyalar, bilgeler…

    Şamanizm ve İslâmiyet: Periler, evliyalar, bilgeler…

    Sovyetler döneminde yasaklanmış olan Edige Destanı’nda, İslâmiyet öncesi eski Türk mitolojik unsurları, destan kahramanı Edige’nin şahsında ustaca İslâmi motiflerle birleştirilmiştir. Annesi peri kızı olan Edige’nin babası da, mucizeleri ile bilinen Baba Tükles adlı evliyadır. Ancak siyasi alanda uzlaşı kolay olmayacak, Orta Asya’da 1.000 yıl sürecektir.

    Daha eski dönem ortaokul ders kitaplarında, Türkler’in tarihi iç çekişmeler ve birleşmeler olarak gösteriliyordu. Öte yandan aynı du­rumlara çatışma ve uzlaşma diye de bakmak müm­kündür. Tabii birleştirmede güç kullanımı varken, uz­laşmada anlaşma sözkonusudur. Bu açıdan Türkler’in tarihindeki çatışmaların, yeni uzlaşılara giden yola işaret ettiğini de söyleyebiliriz.

    Tarihte özellikle iki önemli çatışma alanında, uzlaşı­ların tek bir seferde çözülmüş konular olmadığı görülür. Süreç içinde çeşitli merhalelerden geçilmiş ve ancak kat­man-katman deneyimlerden sonra bir uzlaşıya varılmıştır. Bunlardan “hanlar-beyler mücadelesi” dediğimiz alanda, çatışmaların Dokuzoğuz beyleri ve Kadim Türk kağanları zamanından (8. yüzyıl) beri devam ettiğini biliyoruz. Orta Asya’da bu alanda tam uzlaşı, ancak 18. yüzyılda beylerin han unvanını almasıyla sağlanmıştır. Osmanlılar bunu çok daha önceden sağlamış, bey iken han olabilmişlerdir. Orta Asya’da ise bu ancak 1.000 yıl sonra mümkün olabilmiştir.

    İslâmiyet’in kabulü de çatışma ile başlamış, Satuk Buğ­ra Han’ın karşıt görüşte olan amcası Oğulçak Kadir Han’ı bertaraf etmesiyle İslâmiyet’in kabulü gerçekleşebilmiştir. Ancak “kafir Türkler”le çatışmalar daha uzun zaman devam etmiş; Çinggis Han ile beraber gelen ve Nasturi, Budist veya Şamani olarak yaşamaya devam eden ordu mensuplarının Yakındoğu İslâm dünyasında varlık göstermesiyle çatışma alanları genişlemişti. 14. yüzyılın başlarında İslâmiyet’i ka­bul eden Özbek Han’dan sonra yavaş yavaş bir uzlaşıya doğru gidildiğini görüyoruz.

    Zamanin_Izinde

    Çatışma ve uzlaşıları çok yönlü bir şekilde ak­settiren destanlar olmasa, belki durumu açık­lıkla görme imkanımız olmazdı. Bilindiği gibi ta­rih yazımında kendisine eser takdim edilenlerin veya yazdıranların, yazanlar üzerindeki etkisini görmek mümkündür; destanlar ise yazdırılmaz, halkın düşünce ve hissiyatını aksettirir.

    İşte önce Tatarcadan Türkçeye sonra da yakın zamanlarda Başkurtçadan Türkçeye çevrilmiş olan Edige Destanı’nda her iki çatışma alanını ve ancak bunlardan birinde varılan uzlaşmayı göre­bilmemiz mümkün olmaktadır. Sovyetler döneminde yasaklanmış olan Edige Destanı’nın günyüzüne çık­ma macerası, Göksel Öztürk’ün Başkurtçadan çevir­diği Edige Batır Destanı’nın girişinde ayrıntılı bir şekil­de anlatılmaktadır (Vakıfbank Kültür Yayınları, 2023).

    Tarihî bir kahraman olarak Edige, Altın Orda sahasında yaşamış olan güçlü bir Mangıt beyidir. Altın Orda Hanı Tok­tamış’a karşı durması, sonra da kendi gibi Çinggisli bir aile­den gelmeyen Emir Timur ile ilişkisi destanın ana kaynağı­dır. Adaleti ile tanınması, onu karmaşık durumları çözen bir hakem olarak halk hafızasına nakşetmiştir. Bu kahramanın benimsenmesi, Tatar, Başkurt, Noğay Karakalpak, Özbek ve Kazakların her birinin kendi telaffuzlarıyla andıkları bir Edige Destanı’na sahip olmalarıyla kendini gösterir.

    Edige Bey ile destan kahramanı “Edigü”nün anlatımla­rında ortak noktalar ve farklılıklar, Devin DeWeese’in Isla­mization and Native Religion in the Golden Horde (1994) adlı eserinde ayrı ayrı ayrıntılı şekilde ele alınmıştır. Destana göre annesi peri kızı olan Edige’nin, babası da mucizeleri ile bilinen Baba Tükles adlı bir evliyadır. Özbek hanını İs­lâmiyet’e davet eden de bu Baba Tükles’dir. Böylece derviş baba ile Türk destanlarında sık görülen peri kızı anne, yani İslâmiyet öncesi ve sonrası gelenekler Edige’nin şahsında birleşmiş oluyordu. Tarihçi Şakir İbraev, onun ayrıca hem görünümü hem de mucizesi ile bir Şamanı temsil ettiği gö­rüşündedir. Edige Destanı’ndaki bir diğer güçlü İslâmi unsur da, “Hafız Ozan” (Supara Cırav) lakabıyla bilinen yol gösterici, bilge kişiliktir (Orhan Şaik Gökyay). Sadece Edige’de değil, destanın bilge kişisinde de iki geleneğin birleştirilmesi, bu temanın ağır­lığına işaret eder.

    Edige Destanı, hanlar-beyler mücadelesinin son bulmasından yani siyasi alandaki uzlaşıdan çok daha önce, eski Şamani akidelerle İslâmi ge­lenek arasında bir uzlaşıya (14. – 15. yüzyıl) varıl­dığını göstermektedir ve bu uzlaşma ancak daha sonra, Tarihi Guzide Nusretname gibi 16. kaynak­larına yansıyacaktır (#tarih, 104. sayı).

  • ‘Aşiret devleti’ ve Türkler’in ‘kağan’dan ‘hakan’a geçişi…

    ‘Aşiret devleti’ ve Türkler’in ‘kağan’dan ‘hakan’a geçişi…

    Tarihteki Türk devletleri arasında, aşiret-boy adını taşıyan devlet yoka yakındır. Devlet isimleri, Göktürkler gibi kurulan siyasi birliğin adı ile; Gazneliler gibi yer adlarıyla; veya Selçuklular, Osmanlılar gibi kurucuları işaret eden hanedan adlarıyla karşımıza çıkar. İslâmiyet’in kabulüyle, İçAsya’nın batısında da “kağan” yerine “hakan” yaygınlaşır.

    Günümüzde “Biz aşiret devleti değiliz” sözü bir deyim gibi kullanılıyor. Ancak olmak isteme­diğimiz bu devlet türünün neye benzediğini pek açıklayan yoktur. Kimi zaman bu deyimin içine “çadır” kelimesinin girmesinden, “derme çatma” anlamına geldiği çıkarsaması yapılabilir.

    Diğer bir kullanım şekli daha açıktır. Meclis tutanakları­na giren bir konuşmasında (1949) Celal Bayar, “Arkadaşlar; biz medeni bir devlet kurmuşuz. Bu devletin medeni icap­lara göre işlemesini isteyen insanlarız. Biz bir aşiret devleti değiliz. Bir aşiret reisinin diğer reise kızmak suretiyle birbirine hasım olması âdetini bu memlekete sokmayaca­ğız” demiştir.

    Öte yandan tarihteki Türk devletlerine baktığımız zaman aşiret, boy adını taşıyan “devlet” sayısı çok sınırlı­dır, hatta yok denebilir. Günümüz tarihçileri kimi zaman Kanglılar, Peçenekler, Oğuzlar gibi boy birliklerini devlet gibi algılar. Kaynaklarımız bu boy birliklerinden ancak Kırgızlar ve Karluklar için zaman zaman “devlet” diye bah­seder. Boy birlikleri dışında devlet isimleri, Göktürkler gibi kurulan siyasi birliğin adı ile; Gazneliler gibi yer adlarıyla; veya Selçuklular, Tolunoğulları, Osmanlılar gibi kurucuları işaret eden hanedan adlarıyla karşımıza çıkar.

    İslâmiyet öncesinde kaynakların “devlet” olarak sözet­tikleri siyasi oluşumlardan Göktürkler’de, hükümdarlar “kağan” unvanını taşımıştır. Bu unvanı taşıyanlar, kendi­lerine tâbi olanlardan itaat ve vergi, kimi zaman da asker istemiştir. Kağanlar, tebaalarına karşı mensup olunan soy, boy, kabile veya kavim, göçebelik veya yerleşiklik, yaşam tarzı veya inanç açısından fark gözetmemiş; kucaklayıcı bir tavır sergilemiş; dışlayıcı ve ayırımcı bir tutum içinde olmamışlardır. Aynı tutum çok daha sonraları “Çinggis evladı” için de geçerlidir. Bu konuda 17. yüz­yılda Doğu Çağatay Hükümdarı Abdullah Han’ın “Hz. Muhammed ve Ebu Hanife… Bu iki insan Müslümanlar için kâfi olduğu gibi, hanlar da bütün ulus (Müslümanlar ile gay­rimüslim Kalmuklar) için yeterlidir” sözleri açıklayıcıdır.

    zamanin_izinde
    Pencikent duvar resimlerinden…

    “Çinggis evladı” nasıl 13. yüzyıl sonrasında ka­bilelerüstü hükümdar olma hakkına sahip idiyse, İslâmiyet öncesinde de kağanlar aynı durumda idi. Onların konumları, herhangi bir boya men­subiyetleri ile değil, sadakatleri yalnızca kağana ait “bölük” dediğimiz birliklere sahip olmalarıyla perçinleniyordu. Kağanlar, memnuniyetsizliklerini ayaklanma-başkaldırma ile gösterebilen soy ve boylara karşı, kendilerine sadık “bölük” halkını yaptırım gücü olarak kullanabiliyordu. Aynı bölükler ikna ve uzlaşma sürecinde de rol alıyordu. Buna karşın memnuniyet­sizliklerin toplu göçlere sebebiyet verdiği zamanlarda, kağanların “bölük”lerle bile bunlara engel olamadıkla­rını görürüz.

    Boy birlikleri ise tek başlı değil, çok başlı bir yapı­lardır; eğer dağınık bir şekilde geniş bir coğrafyaya yayılmışsalar, bulundukları bölgelerde dışlayıcı bir tu­tum içinde olmuşlardır. Sözkonusu topluluklar karışık/ karmaşık değil de daha homojen bir yapı sergiledikleri için, en güçlü zamanlarında bile başlarında bir kağan değil “yabğu” vardır. Bu güçlü boy birliklerinin liderleri “Oğuz Yabğusu”, “Karluk Yabğusu” diye bilinmiştir. Ka­dim Türkler zamanındaki hiyerarşide, batıdaki “yabğu” doğudaki kağandan sonra gelmekteydi. Ancak zamanla “yabğu” (Türkler arasında yaygın şekliyle “beygu”) daha geniş anlamda kullanılır olmuş; hatta kazılarda “yabğu kağan” adına basılmış paralar bulunmuştur.

    O dönemlerdeki İçAsya’nın batısının, doğusuna göre daha geniş bir bakışaçısına sahip olmasında, “yeni mekanlarda yeni töreler” görüşü kadar İslâmiyet’in kabulünün de rolü vardır. Bu bakışaçısı farkı, unvanlar­da anlam genişlemesine sebebiyet vermiştir. Doğudaki eski hiyerarşi batıda esnetilmiş, hatta ka­ğan yerine de “hakan” kullanılır olmuştur. “Hakan” kullanımı, doğuda değil batıdaki sikkelerde ve İslâm kaynaklarında görü­lür. Bütün bu esnekliklere rağmen, ne ka­bile ve boy adı ne de daha küçük bir birim olan aşiret, devlet adı olarak geçmez.