Mahatma Gandhi, Karl Marx, Oscar Wilde, Bernard Shaw, Charles Dickens gibi pek çok yazar, düşünür ve devlet adamının eserlerine kaynak olan, fikirlerine ışık tutan Britanya Kütüphanesi arşivi 263 yaşında.
Britanya Müzesi 1753’te “antik ve modern dünyanın sanat ve eski yapıtlarını koruma” misyonuyla kurulduğunda, içinde dünyadan nadir baskı ve el yazmalarının da bulunduğu pek çok eseri bünyesine katmıştı. Günden güne büyüyen arşivin bir müzede gözlerden ırak özenle korunmuş olması, bugüne ulaşması açısından elbette önemli. Fakat 1973’te İngiltere’nin artık ulusal bir başvuru, çalışma ve bilgi merkezi olması gerektiğine inanan Britanya Kütüphane Hareketi’nin gayretiyle bu arşiv müzeden ayrılarak dünyanın en kıymetli kütüphanelerinden birine, Britanya Kütüphanesi’ne dönüştü.
Britanya Müzesi’ndeyken, Karl Marx’tan Virgina Woolf’a, Oscar Wilde’dan Mark Twain’e, Mahatma Gandhi’den George Orwell’a, aklınıza gelebilecek pek çok yazar, düşünür ve devlet adamı, dev kubbenin altındaki okuma salonunda bir masaya çekilmiş ve bu eşsiz arşivden yararlanarak eserleri için araştırmalar yapmıştı. 1973’te müzeden ayrılmasına karar verilse de, kütüphane arşivi Britanya Kütüphanesi adıyla müzede kalmaya devam etti. 1997’de kendine ait binanın inşası tamamlandığında tüm raflar boşaltıldı, depolar taşındı ve dev kubbenin altındaki okuma salonu da sergi salonu olarak kullanılmaya başladı.
Britanya Kütüphanesi, sadece kitap sayısı olarak bakarsanız Kongre Kütüphanesi’nden (bkz. #tarih, sayı 23) sonra ikinci en büyük (25 milyonun üzerinde), fakat kitaplar, el yazmaları, dergiler, gazeteler, dijital edisyonlar, sesli ve görüntülü kayıtlar, telifler, haritalar, pullar, çizimler gibi içerdiği tüm kayıtlı materyaller göz önüne alındığında dünyanın en büyük (170 milyon civarı) kütüphanesi.
Leonardo da Vinci’nin not defteri Codex Arundel (1480-1518).
Meraklısına
Britanya Kütüphanesi’ni ziyaret ettiğinizde görebileceğiniz çok kıymetli eserler var. Bunlardan birkaçı:
-Bilinen ilk basılı kitap Diamond Sutra. Sanskritçe’de “Bilgeliğin Mükemmelliği” anlamına gelen ve Zen Budizmini anlatan eser 868’de yazıldı. -Hayvan derisi üzerine yazılmış tam hali dünyada sadece 4 adet bulunan, 1455 tarihli Gutenberg İncili. -Leonardo da Vinci’nin 1480-1518 arasında tuttuğu ve Codex Atlanticus’tan sonra en önemli not defteri Codex Arundel. -Magna Carta’nın 1215 tarihli iki nüshası. -Charles Dickens, Jane Austen, Virginia Woolf, Lewis Carroll gibi önemli yazarların el yazması eserleri. -John Lennon’ın el yazısıyla, Beatles’ın bazı şarkılarının sözleri ve nota defterleri.
ABD, Indianalı asker, politikacı, diplomat, yazar, ressam ve müzisyen Lew Wallace’ın 1880’de yazdığı, gelmiş geçmiş en önemli epik eserlerden Ben-Hur bir kez daha sinemada.
Lew Wallace’ın beş kez ekrana uyarlanan dinî-tarihî eseri Ben- Hur’a tekrar emek harcamak yerine, yazarın serüvenlerle dolu hayatından en az beş film çıkarmak mümkündü. 1827’de doğan Lew Wallace, henüz 19 yaşındayken Meksika Savaşı’na katılmak üzere babasının hukuk bürosundan ayrıldı ve bir sene sonra teğmen olarak geri döndü. Evlenen, avukat olan ve Indiana senatosuna giren Wallace, 1859’da Cezayir’de Fransız Ordusu’na ait lejyonerler birliği hakkında bir kitap okuduktan sonra yelekli, şalvarlı, takkeli bir ‘zouave’ üniforması edindi ve Montgomery Muhafızları olarak anılan küçük bir birlik kurdu. Zouave’lere ait özel teknikle eğittiği birlik, daha sonra Amerika İç Savaşı’nda komuta edeceği 11. Indiana Gönüllü Piyadeleri’nin çekirdek kadrosunu oluşturacaktı.
1878’de New Mexico’ya vali olarak tayin edilen Wallace’ın kanunsuzlukla, yolsuzlukla ve yöre halkı-Apaçiler arasındaki didişmeyle mücadelesi, Billy the Kid’in de dahil olduğu eşsiz ‘western’ hikayeleriyle dolu. Ancak maceralı geçen yaşamına 1880’de mola veren Wallace, Şark’ı görmeden, sadece okuduklarından hareketle, edebî çevrede büyük bir beğeniyle karşılanacak olan Ben-Hur: Hz. İsa’nın Hikayesi romanını yazdı. Ardından 1882’de, biraz da kitabın etkisiyle, Osmanlı İmparatorluğu’na elçi olarak tayin edildi.
Sultan Abdülhamid’le yakın bir dostluk kuran ve sık sık ziyaret ederek derin sohbetlere dalan Wallace, bir süre sonra Ben-Hur’un imzalı bir kopyasını Sultan’a hediye etti. Bugün bu kopyanın nerede olduğu maalesef bilinmiyor. Ancak Hz. İsa’yı konu alan bir kitabı Sultan Abdülhamid’in büyük bir memnuniyetle karşılaması ve derhal tercümesini emretmesi takdire şayan. Aynı dönemde kitabının geçtiği Kudüs’ü de ziyaret eden Wallace 1885’te Kostaniye’den ayrıldı ve en az Ben-Hur kadar gürültü koparacağını umduğu, fakat hiç ses getirmeyen Hindistan Prensi ya da Kostaniye Neden Düştü? adlı bir başka roman daha yazdı.
Ben-Hur’un bu kadar büyük bir başarı kazanmasının bir nedeni de elbette Hıristiyan çevrelerce destanlaştırılmış olması. Ancak her ne kadar konu Hz. İsa’nın son dört yılı etrafında dönse de, eserde muazzam bir intikam ve kefaret hikayesi anlatılıyor. Çocukluk arkadaşı Messala tarafından ihanete uğrayan, ülkesinden, ailesinden ve sevdiğinden ayrılarak köleliğe zorlanan Kudüs Prensi Judah Ben-Hur denizde geçen yılların ardından intikam için yurduna dönecek, kendisini beklenmedik macera ve mucizelerin içinde bulacak, sevginin ve başka bir dünyanın gücüyle tanışacaktır.
Dev bir bütçe ve son teknolojiyle çekilen yeni uyarlamanın yönetmeni Gece Nöbeti (2004) ve Gündüz Nöbeti (2006) filmleriyle tanıdığımız Rus-Kazak yönetmen Timur Bekmambetov. Filmin sürprizi ise, önemli bir rol üstlenen başarılı oyuncumuz Haluk Bilginer. Filmin romana ne kadar sadık kaldığını bilemiyoruz, ancak öncülüyle kıyaslanacağı muhakkak. 1959’daki uyarlaması sinema tarihinde bir kilometre taşı sayılan Ben-Hur 11 dalda Oscar kazanarak bir rekora imza atmıştı. Titanik (1997) ve Yüzüklerin Efendisi: Kralın Dönüşü (2003) filmleri bu rekoru egale etse de, Ben- Hur’u geçebilen bir film Oscar tarihinde henüz yok.
Farklı ülke ve dönemlerden önemli yönetmenlerin sürükleyici öyküleri, dizi maratonunda buluşuyor. Halit Refiğ’in, Halit Ziya Uşaklıgil’in aynı adlı romanından uyarladığı Aşk-ı Memnu (1975), Alman sinemasının efsane yönetmeni R. W. Fassbinder’in başyapıtı Berlin Alexanderplatz (1980), Lars Von Trier’in hastanede geçen tüyler ürpertici, kült dizisi Krallık (1994) ve Bruno Dumont’nun prömiyerini Cannes’da “Yönetmenlerin 15 Günü” bölümünde yapan kara komedi türündeki mini dizisi Küçük Serseri (2014) programın kaçırılmaması gereken yapıtları.
Bizans döneminde başkent İstanbul’la rekabet eden Trabzon’un ve kentin yapılarının 13. yüzyıldan günümüze yolculuğu benzersiz bir sergiyle ele alınıyor. Uluslararası arşivlerden derlenen fotoğraf, çizim ve nadir eserlerin pek çoğunun ilk kez gün ışığına çıkarıldığı sergide, özellikle Trabzon Ayasofyası’nın sıradışı mimarisi, eşsiz cephe kabartmaları ve olağanüstü duvar resimleri vurgulanıyor. Serginin küratörü ise Londra Üniversitesi, Courtauld Enstitüsü Dekanı Prof. Antony Eastmond.
Ölümünün 400. yılında dünyanın pek çok yerinde etkinliklerle anılan usta yazar William Shakespeare ülkemizde de izleyiciyle buluşuyor. Yazarın eserlerinden uyarlanan 4 film, Bursa, Eskişehir, Antalya ve İstanbul’da olmak üzere 4 farklı şehirde aynı gün içerisinde gösterilecek. Katılımın ücretsiz olduğu etkinlikte, Kuru Gürültü (1993), III. Richard (1995), Macbeth (2015) ve Hamlet (2015) gibi sinema tarihinde de önemli yer edinmiş filmler bulunuyor.
1955’ten 1995’e Türkiye’nin üretim ortamına, 80’lerde yaygınlaşan nesneler aracılığıyla tanıklık edeceğiniz ilginç bir sergi var bu ay. Oyuncaktan mobilyaya, otomotivden temizlik endüstrisine hemen her evde kullanılan ve artık birer sembol haline gelmiş eşyalar bir yandan tatlı bir zaman yolculuğuna çıkarırken, bir yandan da ülkenin adım adım gerçekleşen sanayileşme sürecine ayna tutuyor.
Kısa süre içinde meşakkatli bir çalışmayla “dünyanın en fazla nadir eser koleksiyonuna sahip merkezi” haline gelen Kanada’nın bu çok özel kütüphanesindeki eserler tüm ziyaretçilere açık.
Ömrünü kitaplara, özellikle de nadir eserlere adamış olan Robert H. Blackburn, 1954’te Toronto Üniversitesi kütüphanesinin başına getirildiğinde bu tutkusunu daha büyük çaplı gerçekleştirecek olmanın mutluluğu içindeydi. Kanada’nın dört bir yanına dağılmış binlerce nadide el yazması, ciltlerce kitap ve doküman vardı. Bunları tek bir merkezde toplamak için Toronto Üniversitesi’nden daha uygun, daha prensip sahibi ve imkanları geniş bir kurum zor bulunurdu.
Blackburn, 1955’te ünivesiteye bağlı Nadir Kitaplar ve Özel Koleksiyonlar bölümünü kurdu ve ilk iş olarak Brown Üniversitesi’nin özel koleksiyolarından sorumlu olan Marion E. Brown’ı işe aldı. Birlikte içinden çıkmaları gereken bir depo dolusu ne durumda olduğu belirsiz kitaplar silsilesi vardı: 1890’da çıkan bir yangın sonucu üniversitenin kütüphanesi hasar görmüş, içerideki tüm eserler ve sonradan eklenenler bir odaya yığılmıştı. Blackburn ve Brown, aralarında Kraliçe Victoria’nın yangından sonra teselli amacıyla hediye ettiği özel ciltlerin, ilk basım eserlerin, Ortaçağ’dan kalma el yazmalarının bulunduğu bu arşivi düzenlemeye başladılar. 1957’de mükemmel bir şekilde kategorize ettikleri eserlerle üniversite binası içinde kütüphaneyi resmî olarak kurdular. 1970’lerin başında kütüphanenin kendi binasının yapımına başlandı.
İncil’den yola çıkarak Batı kültürünün ve insanlık tarihinin illüstrasyonlar eşliğinde anlatıldığı Nuremberg Günlüğü (1493) özel bir odada sergileniyor.
O sırada Ontario’da, 1822’de İngiltere’den Kanada’ya göçen Thomas Fisher, Humber Nehri yakınlarına yerleşmiş ve ülkenin zengin tüccarlarından biri haline gelmişti. Fakat herhangi bir tüccar değildi Fisher. Toplum içinde son derece sevilen, sanata, kültüre önem veren bir şahsiyetti. Ölürken varislerine maddi servetinden çok daha kıymetli bir miras bırakmıştı: Edebiyat ve sanat tutkunu Fisher seneler boyunca Shakespeare’den Newton’a muazzam ilk baskılar biriktirmişti.
Shakespeare’in İlk Folyo’su (1623) kütüphanenin görülmeye değer eserlerinden.
1973’te Nadir Kitaplar ve Özel Koleksiyonlar bölümü kendi binasına kavuşunca Fisher’ın bu koleksiyona en fazla emek veren torunları Sidney ve Charles Fisher özenle korudukları eserleri kütüphaneye bağışladı. Böylece kütüphanenin de adı konmuş oldu: Thomas Fisher Nadir Kitaplar Kütüphanesi.
Kütüphane, bugün dünyanın en büyük nadir eser kolesiyonuna sahip yeri ve aynı zamanda bir araştırma merkezi. Binada yaklaşık 700 bin cilt eser ve 3000 mt uzunluğunda el yazması cilt bulunuyor. Nuremberg Günlüğü (Nuremberg Chronicle, 1493), Shakespeare’in İlk Folyo’su (1623), Isaac Newton’un Doğa Yasasının Matematik İlkeleri (1687), Alice Harikalar Diyarında’nın (1865) erken dönem baskıları ve ilk çizimleri gibi farklı temalarda yüzlerce nadir eseri kütüphanede görmeniz mümkün.
İlk kez 1912’de ucuz dergilerin birinde hayat bulan ve nice yaramaz çocuklara, nice yerli kahramanlara ilham olan Tarzan eski macerası ve yeni teknolojisiyle yine beyazperdede.
Kalemtıraş toptancısı Edgar Rice Burroughs uzun süredir ilk defa düzenli bir işte çalışıyor, ancak hayalindeki işi hâlâ bulamadığını düşünüyordu. Epeyce boş vakti ve ne olduğunu henüz tanımlayamadığı bir arzusu vardı; böylece vakit doldurmak için kurgu yazılar yazmaya başladı. Bir sene sonra, Şubat 1912’de, ilk bilimkurgu hikâyesi Mars’ın Ayları Altında (Under the Moons of Mars) dönemin en popüler ‘ucuz dergi’lerinden The All-Story’de yayımlanıp da beğenilince, dergiye, büyük umutlarla yazdığı avantür hikâyeyi, Maymunların Tarzanı’nı (Tarzan of the Apes) gönderdi. İlk dört macera yayımlandı ve böylece Tarzan hayatlarımızdaki yerini aldı.
Artık ne yapmak istediğini bilen Burroughs, 1914’te Maymunların Tarzanı’nı ilk kez roman olarak yayımlattı; 1950’deki ölümüne dek 23 Tarzan macerası daha yazacaktı. Tarzan ise 1935’teki macerasında (Tarzan’s Quest) ölümsüzlük iksirini içerek sonsuza dek yaşayacak, sadece romanların değil, sinemanın da kralı olacaktı.
1918-2014 arasında çekilmiş 200’den fazla Tarzan filmi var. Bunların arasında en ünlü olanı hiç şüphesiz, 1932’de Maymun Adam Tarzan’la (Tarzan the Ape Man) başlayıp 12 macerası çekilen, ilk kaydadeğer Tarzan çığlığıyla kulaklarımızın pasını silen ve başrollerinde olimpiyat şampiyonu yüzücü Johnny Weissmuller ve Maureen O’Sullivan’ın olduğu seri. En seyredilesi ilk altı filmi Richard Thorpe çekmiş, kalan altı filmde ise Tarzan farklı bir Jane ve farklı yönetmenlerle, denizkızlarından Nazilere uzanan absürt serüvenlerle 1948’e dek yola devam etmişti.
1930’ların Tarzan’ı Johnny Weissmuller, Jane’in (Maureen O’Sullivan) kalbiyle beraber kulağını da fethederken.
1980’lere kadar pek çok filme, radyo programına, TV dizisine konu olan ve fakat yeni, hatta süper kahramanlar nedeniyle havası giderek azalan Tarzan, 1984’te Greystoke: Maymunlar Kralı Tarzan Efsanesi (Greystoke: The Legend of Tarzan, Lord of the Apes) ile başka bir boyut kazandı. Ünlü İngiliz yönetmen Hugh Hudson’ın çektiği ve başrollerinde Christopher Lambert ve Andie McDowell’ın oynadığı film fantastik öğelerden tamamen arınmıştı. Tarzan’ı, ağaçtan ağaca atlayıp çığlıklar atan ve ormanı koruyup kollayan bir kahraman olarak değil, hasbelkader ormanda maymunlarla büyümüş, sosyal sorunları olan gerçek bir insan olarak sunan film, her ne kadar depresif ve karanlık bulunsa da, üç kategoride Oscar adayı oldu.
Roman olarak ilk kez 1914’te basılan Maymunların Tarzanı.
80’ler ve 90’larda doğanlar ise Tarzan’ı ne romanlardan ne de klasik filmlerden tanıdı. Onların Tarzan’ı tabii Disney yapımıydı. 1999 yapımı bu ilk uzun metraj Tarzan animasyonu, döneminin son teknolojisi, müzikleri, neşesi, aksiyonu, ünlü sesleri ve bütçesiyle ($130 milyon) Tarzan’ı bu kez çocukların kahramanı yaptı.
Ve geldik günümüzün IMAX 3D + CGI sektörüne. Sinemayı (bazen sadece) görsel bir şölene dönüştüren bu son teknolojileri her kahraman gibi Tarzan da bir gün tadacaktı. Harry Potter serisinin en uzun süreli yönetmeni David Yates’in çektiği, Alexander Skarsgård, Margot Robbie, Christoph Waltz, Samuel L. Jackson gibi isimlerin oynadığı Tarzan Efsanesi (The Legend of Tarzan) Burroughs’un orijinal hikâyesini 3 boyutla ve bol miktarda aşk, ihtiras, kin, entrika soslarıyla servis ediyor.
Kızgın kumlardan yeşil sahalara…
Dünyanın en prestijli fotoğraf ajansı Magnum Photos 1947’de kurulduğundan beri farklı etkinlikler vesilesiyle arşivini sergiye açıyor. Bu yaza damgasını vuran etkinlik ise futbol oldu.
Edebi dehası kadar futbola olan aşkıyla da bilinen Fransız yazar Albert Camus, “Az da olsa ahlak hakkında ne biliyorsam, gerçek üniversitelerim olarak kalacak olan futbol sahalarına ve tiyatro sahnelerine borçluyum,” demişti. Camus, futbolun, top peşinde koşturan 22 adamdan ibaret olmadığını, her kesimden insanları bir araya getiren çok az sayıdaki tutkudan biri olduğunu iyi biliyordu.
Bu yaz İstanbul’da bu tutkuyu ölümsüzleştiren özel bir sergi var. Dünyaca ünlü fotoğraf ajansı Magnum Photos fotoğrafçılarının 1958-2001 arasında farklı kültürlerin farklı tabakalarında gözlemleyerek çektiği kareler, futbol aşkının dünyanın her yerinde din, dil, ırk farkı gözetmeden aynı coşkuyla yaşandığını gösteriyor.
İyi veya kötü sonucuna göre hükümetlerin düşmesine ya da birleşmesine neden olabilen, El Salvador ve Honduras örneğinde olduğu gibi iki ülke arasında savaş bile çıkarabilen futbolun bu karmaşık ve renkli dünyası seneler boyunca birçok fotoğrafçının da ilgisini çekti. Brezilya’nın bir plajındaki çıplak ayaklı yıldızlardan İngiltere’nin sokak arasındaki teneke kutu kahramanlarına, Magnum Photos’un ünlü fotoğrafçıları da kendine has bu güzelliği arşivinde topladı.
UEFA 2016 Avrupa Futbol Şampiyonası vesilesiyle Fransız Kültür Merkezi işbirliğiyle önce Ankara’da, ardından kısa bir süre için Bursa’da düzenlenen ve Magnum Photos arşivinden derlenen “Planète Football” adlı sergi yaz boyunca İstanbullu sanat ve futbolseverlerin ziyaretine açık olacak.
Antik dönemden günümüze ulaşan tek kütüphane olan Papirüs Villası taşa dönmüş Herculaneum kentinin ortasında 2000 yıl öncesinin “mutluluk ve hazlarını” barındırıyor.
79’da Antik Roma kenti Herculaneum’da yaşayan yüksek rütbeli bir devlet adamı (tahminen Julius Caesar’ın kayınpederi Lucius Calpurnius Piso Caesoninus) kentin en güzel evinde imparatorluğun en seçkin kütüphanelerinden birini kurmuştu. Heykeller ve sanat eserleriyle donatılmış olan sayfiye evinde dönemin önemli filozofları ağırlanıyor, uzun felsefe sohbetleri yapılıyor, Yunan edebiyatı ve felsefesi öğrencileri burada bilgilerini geliştirme imkânı buluyordu. Kütüphanedeki eserleri seçen ve toplayan, Epikürcü felsefenin temsilcilerinden ve ailenin yakın dostu şair-filozof Gadara’lı Philodemus’tu; dolayısıyla kütüphane adeta Epikür felsefesenin yuvası olmuştu. “İnsan fanidir, varoluş amacı mutluluk ve hazdır” felsefesine inanan, kendilerini mutluluğu ve zevki aramaya adayan Epikürcülerin bu kütüphanede yaptığı çalışmalar papirüslere yazılıyor ve kütüphanedeki diğer papirüs rulolarına ekleniyordu. Herculaneum kentinde süregiden bu mutlu refah hayat 24 Ağustos 1979 günü Vezüv Yanardağı’nın patlamasıyla son buldu. İlk patlama Pompei’ye göre daha hafif atlatıldığı için halkın bir kısmı deniz yoluyla kenti terketti. Ancak ikinci patlamayla birlikte villalar, tapınaklar, avlular, pazarlar, heykeller, mozaikler, insanlar, hayvanlar, her şey volkanik kül ve lavların altında kaldı. Ve tabii papirüsler de…
Herculaneum’da ilk araştırmalar 18. yüzyılda başladı. 1752’de mimar ve mühendis Karl Weber’in liderliğinde yapılan kazılar sonucu Papirüs Villası’na (Villa dei Papiri) ulaşıldı ve 1800 civarında papirüs bulundu. Rulolar iyice kömürleştiği için parçalamadan açmak zor oldu. Ancak bir süredir üzerinde çalışılan özel bir X-ışını teknolojisiyle nihayet 2015’te papirüsler açılmadan katman katman deşifre edilmeye başlandı.
Papirüslerin büyük kısmı Napoli Ulusal Arkeoloji Müzesi’nde korunuyor. Zamanında “politik hediye” olarak takdim edilen altı papirüs bugün Fransız Enstitüsü’nde, 18’i Britanya ve Bodleian kütüphanelerinde muhafaza ediliyor.
Papirüs Villası dönem dönem ziyaretlere kapalı, restorasyon çalışmaları devam ediyor. Klasik bir “Roma villası” olan yapı 2000 yıl öncesine en yakın şeklini aldığında ve duvar resimleriyle mozaiklerin tamamı ortaya çıktığında, antik dönemden günümüze ulaşan bu tek kütüphaneyi ziyaret etmek gerçekten paha biçilmez olacak.
MÖ 1. yüzyıla ait papirüs Şair-filozof Gadara’lı Philodemus’a ait olduğu sanılan papirüs Epikür çalışmalarından notlar içeriyor (Tesoro letterario di Ercolano).
1970’in son günlerinde Rock’n Roll’un Kralı Elvis Presley ve ABD Başkanı Richard Nixon tuhaf bir talep nedeniyle Beyaz Saray’da bir araya gelmişti. Hikâyenin aslı #tarih’te, parodisi beyazperdede.
Elvis & Nixon
Aralık 1970, Memphis, ABD. Elvis Presley yılbaşı hediyeleri için 100 bin dolardan fazla harcamış, babası Vernon ve karısı Priscilla’yı çileden çıkarmıştı. 32 tabanca ve 10 Mercedes de neyin nesiydi? Sıtkı sıyrılan Elvis soluğu havaalanında almış ve ilk uçakla Washington’a uçmuştu. Yanında meşhur polis rozeti koleksiyonu, aklında ise bir planı vardı. Birkaç saat sonra planı erteleyip Los Angeles’a gitmeye karar verdi.
Los Angeles’taki malikanesinde hayranlıkla rozetlerini incelerken Elvis bir tek şey düşünüyordu: Narkotik ve Tehlikeli Uyuşturucular Bürosu resmî rozeti bu koleksiyona ne kadar da yakışırdı… Priscilla Presley kocasının bu takıntısını Elvis and Me adlı biyografisinde şöyle anlatıyor: “Elvis için narkotik rozeti sınırsız güç demekti. İstediği ülkeye tabancaları ve binbir çeşit uyuşturucusuyla elini kolunu sallayarak girebileceğini hayal ediyordu.”
Michael Shannon (Elvis Presley) ve Kevin Spacey (Başkan Nixon) parodi olarak çekilen filmin buluşma sahnesinde.
Los Angeles’a vardıktan bir gün sonra Elvis, tekrar Washington’a uçmaya karar verdi. Uçakta dönemin başkanı Nixon’a bir mektup yazdı. Mektupta kısaca, “başkanını ve Amerika’yı çok sevdiği, güzel ülkesinin uyuşturucu, hippiler, komünistler gibi tehlikelerle karşı karşıya olduğu, kendisinin uyuşturucular üzerine çok derin araştırmalar yaptığı, eğer gizli ajan olursa vatanını koruyabileceği, herhangi bir unvana gerek olmadığı, sadece ajan rozetinin yeterli olduğu” yazılıydı. Vatan aşığı Elvis “Jon Burrows” takma adıyla kaldığı otelin adını da ekleyerek mektubu sabahın 6 buçuğunda Beyaz Saray’ın danışmasına bıraktı. Mektup bir-iki saat içinde başkanın asistanı Egil “Bud” Krogh’a iletilmişti. Krogh Elvis’e hayrandı. Dahası Batı dünyasının lideri ile Rock’n Roll’un Kralı’nın bir araya gelmesi müthiş bir fırsattı. Krogh vakit kaybetmeden randevuyu organize etti, oteli aradı ve kendilerini beklediklerini haber verdi. Elvis mor kadifelerini çekti, altın kemerini taktı ve başkana hediye etmek üzere, silah koleksiyonunun nadir parçalarından olan 45’lik Colt’u da yanına alarak yola çıktı.
Asistanı ve korumasıyla Beyaz Saray’a varan Elvis, Başkan’la görüşmek üzere Oval Ofis’e alındı. Krogh Elvis’in Oval Ofis’e girerken tedirgin göründüğünü, ancak kısa sürede havaya girdiğini söylüyor. Bir süre sonra Elvis rozet koleksiyonunu çıkarmış ve Nixon’la koleksiyon üzerine laflamışlar. O günlerde Nixon ‘gizli kayıt’ paranoyasına henüz kapılmamış, sarayın dört bir yanına kayıt cihazları yerleştirmemişti. Dolayısıyla Nixon ve Elvis’in o gün ne konuştuklarını tam olarak bilemiyoruz. Sadece Krogh’un tuttuğu kısa notlar var: “Elvis Beatles’ın Amerikan ruhuna aykırı olduğunu söyledi, Nixon da uyuşturucu kullanan herkesin Amerika’nın düşmanı olduğunu belirtti.”
Suratsızlığıyla tanınan Başkan Nixon’ın, Marvel kahramanı görünümlü Elvis’le verdiği bu poz tarihe geçecekti.
Bu sohbetin ardından Elvis’in meşhur cümlesi gelmiş: “Ben sizin tarafınızdayım.” Kral uyuşturucu kültürü ve komünizmin beyin yıkama metodları üzerine çok çalıştığını yineleyerek kendisine Narkotik ve Tehlikeli Uyuşturucular Bürosu resmî rozeti verildiği takdirde vatanı için mücadele edeceğini belirtmiş. Nixon Krogh’a “Yapabilir miyiz?” diye sormuş ve Krogh da yapabileceklerini söylemiş. Sonraki sahneyi Krogh hiç unutamadığını söylüyor; Elvis son derece samimi bir hareketle kolunu, Amerika’nın gelmiş geçmiş en ciddi başkanlarından Nixon’ın boynuna dolamış ve sıkıca sarılmış. Elvis’e rozeti o gün, yani 21 Aralık 1970’te öğle yemeğinde takdim ediliyor, böylece Elvis bir tür gizli ajan oluyor. Kendisinin ricası üzerine olay gizli tutulmuş; bir sene sonra gazeteci Jack Anderson “Presley’e narkotik büro rozeti verildi” başlığıyla haber yaptıysa da kimse ilgilenmemiş. Elvis’in o dönem saraya birtakım “vatan sağolsun projeleri” sunduğu biliniyor, fakat hepsi deli saçmasından ibaret. Zaten 1972’de Watergate Skandalı patlıyor, Nixon 1974’te istifa ediyor, 1977’de ise Elvis aşırı doza bağlı kalp krizinden ölüyor.
Senelerce hakkında konuşulmayan, adeta üzerine örtü çekilen bu tarihî ve tuhaf buluşma artık sinemaya intikal etmiş durumda. Yönetmenliğini Liza Johnson’ın yaptığı film daha çok bir parodi. Hollywood’un gerçek ve ilginç bir hikâye bulduğunda mümkün mertebe suyunu çıkarma geleneğini hakkıyla yerine getiriyor. Zaten yapımcılar olaydan sadece ‘esinlenildiğini’ de inkâr etmiyor. Filmin kadrosu ise başarılı. House of Cards dizisinde de bir ABD Başkanı’nı oynayan Kevin Spacey Nixon’ı, “General Zod” olarak tanıdığımız Michael Shannon ise Elvis’i canlandırıyor.
Elvis’in Los Angeles- Washington uçağında Nixon’a yazdığı mektup.
10. yüzyılda inşa edilen, Benedikten keşişlerine yuva olan, Umberto Eco’ya Gülün Adı romanı için esin veren Avusturya’daki Melk Manastırı, büyüleyici yapısı ve 100 bin cildi aşkın kitap-el yazması koleksiyonuyla Avrupa’nın Ortaçağ kültürünü bugüne taşıyor.
Umberto Eco’nun ünlü romanı Gülün Adı şöyle başlar: “16 Ağustos 1968’de, Vallet adında bir rahibin 1842’de yazdığı bir kitap geçti elime. Kitabın, Melk’li Dom Adso’nun 14. yüzyıla ait el yazmasının tıpkısı olduğu, bu el yazmasının da Benedikten tarikatının tarihine dair büyük bilgi sahibi bir âlim tarafından Melk Manastırı’nın kütüphanesinde keşfedildiği ileri sürülüyordu”.
Kitabı Prag’da bulan Profesör Eco, işin içyüzünü öğrenmek amacıyla Avusturya’nın kuzeydoğusunda bulunan Melk kentine doğru yola çıkıyor, yolda eseri İtalyancaya tercüme etmeye başlıyor ve nihayet Melk’e varıyor: “Irmağın kıvrıldığı yerde, bir tepenin üzerinde yüzyıllar boyunca birçok kez restore edilmiş Melk Manastırı olanca güzelliğiyle duruyordu”. Fakat Melk’te kitap ortadan yok oluyor. Kitaptaki iddianın izini sürerek Melk Manastırı’ndaki kütüphaneyi titizlikle araştıran Eco, ne yazık ki böyle bir el yazmasının ne kendisine ne de varlığına dair bir ize rastlıyor.
Aziz Benedikt kurallarının yer aldığı en eski el yazmalarından biri.
Bir süre sonra öğreniyor ki 1842’de yazılan kitabın da varlığı şüphelidir; böyle bir baskı da yoktur, yazar da… Böylece kitabından önce gizemini yaratan Umberto Eco, sözde elinde kalan notlara dayanarak Melk’li Adso’nun serüvenini günümüze aktarmayı görev biliyor ve ortaya müthiş bir Ortaçağ polisiyesi olan Gülün Adı çıkıyor.
Konumuz, 1327’de yaşadığı olayları yıllar sonra döndüğü Melk Manastırı’nda kaleme alan kurgu keşiş Adso değil, Melk Manastırı’nın kendisi, daha doğrusu manastırın içindeki muhteşem kütüphane. Sadece Eco’ya değil, pek çok yazar, şair ve filozofa görkemli yapısıyla ilham kaynağı olan Melk Manastırı, 1085’te Avusturya Uç Beyi II. Leopold tarafından Benedikten keşişlerine hediye edilmiş. Keşişler 12. yüzyılda manastırdaki okulu kurmuşlar ve dillere destan kütüphane de böylece oluşmaya başlamış. Bugün kütüphanede keşişlerin yüzyıllar boyunca biriktirdikleri, kuşatmalardan, savaşlardan, ekonomik buhranlardan, yangınlardan sakınarak korudukları, inançlarıyla neredeyse aynı kıymeti verdikleri 100 bini aşkın cilt kitap ve 1186 nadide el yazması var. En eski el yazmasının tarihi ise 988.
Manastırın labirentleri, barok kilise, tavan freskoları, eşsiz tablolar ve terastaki manzara dayanılmaz güzellikte. Ancak kitap tutkunları için 12 odalı, tavana kadar uzanan rafları ciltlerle kaplı kütüphanenin yeri apayrı. Zira rafların arkasındaki gizli geçitler, ziyaretçilerin kulağına, geceleri ellerinde mumlarla sessizce kitap okumaya gelen keşişlerin dualarını fısıldıyor.
Bir masal şatosu Melk Manastırı, Avrupa’nın en büyük kültür hazinelerini barındırıyor.
19. yüzyıl sonunda Hindistan’da doğup büyüyen ve denklemleriyle İngiltere’yi kendine hayran bırakan dahi matematikçi Srinivasa Aiyangar Ramanujan, az bilinen hayat hikâyesiyle beyazperdede.
Sonsuzluğu Bilen Adam
Daha çok sömürge yıllarını, Gandhi’sini, yogasını, Budizmini, şarkılı-danslı Bollywood’unu, renk cümbüşünü bildiğimiz Hindistan’a, belki her şeyden çok matematiğe olan katkılarından dolayı şükran duymamız gerek. Bugün kullanılan onluk sayı sistemini ve basamak değerini ilk geliştiren, “sıfır”ı sayı ve kavram olarak ilk kullanan, hatta Pisagor teoremini Pisagor’dan önce buldukları iddia edilen Hintliler, tarih boyunca her yüzyılda dahi matematikçiler yetiştirdiler. Aryabhata, Brahmagupta, Bhaskara, Varahamihira gibi pek çok Hintli matematikçi ve astronomun günümüz bilimine katkısı büyük. Bunlardan biri de 19. yüzyılın sonunda doğan ve sadece 32 yaşında hayata veda eden dahi matematikçi Srinivasa Aiyangar Ramanujan.
Ramanujan 1887’de Hindistan’da Brahman bir ailede doğdu. Matematiğe karşı çok özel bir yeteneği olan ve fakat ailesinin koşulsuzlukları nedeniyle sık okul değiştiren Ramanujan, her şeye rağmen matematikte sadece okul değil, bölge birincisiydi. Şaşırtıcı derecede hızlı hesap yapabiliyor, yeni teoremler keşfediyor, dördüncü dereceden denklemleri kendi bulduğu yöntemle çözüyordu. Okuldan en yüksek dereceyle mezun olurken, okul müdürü mümkün olandan da fazlasını hakettiğini söyleyecekti. Ülkenin en iyi üniversitelerinden birine bursla giren Ramanujan matematik dışında hiçbir şeyle ilgilenmediği, örneğin katı bir Brahman vejetaryeni olarak tavşan derilerinin yüzüldüğü, kurbağaların yarıldığı biyoloji dersini korkunç bulduğu için pek çok dersten kaldı ve burs hakkını kaybetti. Başka bir okula geçtiyse de benzer nedenlerden dolayı okula devam edemedi.
Srinivasa Aiyangar Ramanujan (ortada) Cambridge Üniversitesi’nde Godfrey H. Hardy (en sağda) ve diğer matematikçilerle birlikte.
22 yaşında evlenen ve tezgâhtarlık yapmaya başlayan Ramanujan bir yandan sağlık sorunlarıyla uğraştı, bir yandan da denklem ve teoremlerini bir matematik dergisinde yayımlatmayı başardı. İngiltere’deki birkaç üniversiteye araştırmalarını gönderdi, bir profesörden “fena değil” benzeri bir yorum alırken, diğerlerinden yanıt bile alamadı. Nihayet ünlü matematikçi Godfrey H. Hardy, ona çok uzaklardan sayfalar dolusu denklemler gönderen 25 yaşındaki Hintli tezgâhtarın sıradışı bir dahi olduğunu farketti: “Teoremleri doğru olmalıydı, zira bir insanın böyle şeyleri uydurabilecek bir hayalgücü olması imkansız.”
Bu ay vizyona giren Sonsuzluğu Bilen Adam (The Man Who Knew Infinity) Ramanujan’ın bu döneminde başlıyor. Aile tanrılarının emriyle İngiltere’ye gidişi, hep hayalini kurduğu gibi matematikle dolu bir dünya, üniversitede yarattığı etki, bir yandan da Cihan Harbi arifesinde bir ülke, zor koşullarda vejetaryenlik, ırkçılık, sağlık sorunları, sıla hasreti derken çok kıymetli bir cevher elimizden kayıp gidiyor.
‘Ustasız Usta’ Lütfi Akad 100 yaşında!
Tiyatro kökenli sinemaya son verip sinema tekniğini başlatan öncü yönetmen Lütfi Akad, 100. doğum yıl dönümünde sergi ve filmlerinden seçkiyle anılıyor.
Sinemamızda tiyatro geleneğinden sinema tekniğine geçişi başlatan ve adını Türk sinema tarihine “ustasız usta” olarak yazdıran yönetmen Ömer Lütfi Akad 100. doğum yılında kapsamlı bir sergiyle anılıyor.
Bir bankanın muhasebe bölümünde çalışırken Lale Film şirketinin muhasebe işleriyle ilgilenmeye başlayan Ö. Lütfi Akad’ın sinema serüveni böylece başlar. 1940’ların sonlarında tiyatro kökenli yönetmenlerin sinemadaki hakimiyetini sona erdiren ve sinema diline yeni bir anlayış kazandıran Akad’ın ilk filmi Vurun Kahpeye (1949) olur. Sinema tarihinde bir dönüm noktası sayılan ve Halide Edip Adıvar’ın hikâyesinden uyarlanan film, Kurtuluş Savaşı döneminde Kemalist bir öğretmenle fanatik bir imam arasındaki mücadeleyi anlatır. 1952’de çektiği Kanun Namına ise başka bir kilometre taşıdır. Filmde, sıradan insanları gündelik yaşamları içinde sunan Akad, hem yeni bir ifade getirdiği sanat sinemasının, hem de kent polisiyesi filmlerinin öncüsü olur. 1966 yapımı Hudutların Kanunu, Yılmaz Güney ile olan uzun süreli dostluğunun da ilk halkasıdır. 1970’li yıllarda çektiği üçleme filmleri Gelin, Düğün ve Diyet ise ülkemizin o yıllardaki iç göç sorununa yeni ve farklı bir bakış açısı getirir. 2011’de kaybettiğimiz Akad bu konuyu şöyle dile getirmişti: “O dönemde göç edenler arasında sermaye sahibi olanlar, vasıfsız işçi olanlar, tarım kesiminden gelenler vardı ve ben bunların hayatlarını anlattım. Neler yaptılar, nasıl tutundular… Çünkü bunlar sıradan insanlar değillerdi. O göçü yapıp gelip İstanbul’da tutunmak kolay iş değildir. Bu göçten önce de Anadolu’dan İstanbul’a göç olmuştu ama çoğu yenilip geri dönmüştü. Fakat bunlar tutundu ve ben bu konuyu filmlerime aldım.”
İstanbul Modern’in “Türkiye Sinemasında Ustalar” adlı yeni projesinin ilk konuğu olan Ö. Lütfi Akad’ın arşiv sergisinde filmografisinden bugüne kadar gün yüzüne çıkmamış set fotoğrafları, film kareleri, orijinal senaryolar ve afişler gibi yaklaşık 100 parçalık malzeme ziyarete açılacak.
Sergiye paralel bir diğer program da, ustanın filmlerinden bir seçkinin sunulacak olması. 19-29 Mayıs arası gösterilecek programda Akad’ın Vurun Kahpeye (1949), Hudutların Kanunu (1966), Vesikalı Yarim (1968), Gelin (1973), Düğün (1974), Diyet (1975) gibi önemli filmleriyle birlikte, son kez kamera arkasına geçtiği, İstanbul’u dört başlık altında farklı yanlarıyla ele alan ve uzun zamandır kayıp olan belgeseli Dört Mevsim İstanbul (1990) yer alıyor.
Vesikalı Yarim (1968) filminde Türkan Şoray ve İzzet Günay.
Tüm fikirlerin buluştuğu, tüm inançların bir arada olduğu, zihinlerin dış dünyaya kapanarak sessizce bilgi zikrettiği, irfan aşıklarının tekkesi… İki kez yanarak neredeyse yok olan Kongre Kütüphanesi (Library of Congress), bugün dünyanın en büyük iki kültür mabedinden biri.
İçerdiği kitap sayısı bakımından “dünyanın en büyük kütüphanesi” olan ve Guinness Rekorlar Kitabı’na giren Kongre Kütüphanesi dergiler, gazeteler, dijital edisyonlar, kayıtlar, haritalar, pullar, çizimler gibi tüm materyaller göz önüne alındığında Britanya Kütüphanesi’nden sonra ikinci sırada yer alıyor.
1800’de Washington’da Amerikan Kongre Binası’nda kurulan kütüphane bugün üç ayrı binadan oluşuyor. Bunların arasında en eski ve aynı zamanda en etkileyici olanı 1897’de açılan Thomas Jefferson binası. Kurulduğunda 3000 kitabı olan Kongre Kütüphanesi bu çok değerli arşivini 1812 Savaşı sırasında kaybetti. 1814’te ABD’nin eski başkanı Thomas Jefferson’ın koleksiyonuyla tekrar kütüphane niteliğini kazansa da, 1851’deki yangında arşivinin üçte ikisi yanarak kül oldu. İç Savaş’la beraber kütüphane duraklama dönemine girdi, bütçe azaldı, halk kendi derdine düştü, kütüphane ıssızlaştı.
Ana Okuma Salonu’ndaki kubbeli tavanda Batı medeniyetini oluşturduğu düşünülen 12 figür bulunuyor: Mısır, Judea (Yahudiye), Yunanistan, Roma, İslam, Ortaçağ, İtalya, Almanya, İspanya, İngiltere, Fransa, Amerika.
1865’te ülkenin idealist gazetecilerinden Ainsworth Rand Spofford Kongre Kütüphanesi’nin başına geçtiğinde bir tek şeye inanıyordu: “Demokratik bir devlet yapısı ancak ve ancak bilgi ve enformasyon ile mümkündür.” Spofford’un bu inancı kendisinden sonra gelen tüm Kongre kütüphanecilerine rehber oldu. Spofford’dan sonra gelen John R. Young’la birlikte 1898’de görme ve fiziksel engelli vatandaşlar da kütüphaneyi kullanmaya başladı. Bir sonraki yönetici Herbert Putnam ise iki yıl içinde kitap sayısını bir milyona çıkararak 1900 itibariyle Kongre Kütüphanesi’ni en fazla kitaba sahip kütüphane haline getirdi. 1938’de ana binaya destek olarak ikinci bina John Adams, 1980’de ise müdürlüğün konuşlandığı ve Hukuk Kütüphanesi’nin bulunduğu üçüncü bina James Madison yapıldı.
Gutenberg İncili, 1455
Bugün 165 milyondan fazla materyale sahip olan Kongre Kütüphanesi’nin en heyecan verici kısmı şüphesiz Nadir Kitaplar ve Özel Koleksiyon bölümü. 1930’dan beri kütüphanenin arşivinde bulunan ve dünyada sadece üç tam kopyası bulunan 15. yüzyıla ait parşömen baskı Gutenberg İncili gibi başka bir yerde görmenin mümkün olmadığı kitaplar, broşürler, posterler, fotoğraflar, Ortaçağ ve Rönesans’tan kalma el yazmaları, gravürler ve Thomas Jefferson’dan kalan kitapların dahil olduğu 800 bin materyalle, bu bölüm kültür turistlerinin ölmeden önce görmesi gereken yerlerin başında geliyor.
İngiliz yazar Rudyard Kipling’in beyazperdeye defalarca uyarlanmış ölümsüz eseri Orman Kitabı bu kez ‘live-action’ teknolojisiyle yeni nesli büyülemeye geliyor.
Orman Kitabı
Klasik İngiliz edebiyatına kattığı Hindistan egzotizmiyle 19. yüzyıl hikâye sanatına yeni bir soluk getiren Rudyard Kipling, kitaplarında doğunun eşsiz zenginliklerini, tabiatın güzelliklerini, hayvanlar aleminin büyüleyici atmosferini anlatırken bir yandan da sömürgeciliğe bağlılığı ile uzun yıllar eleştirilmişti. Kipling’in 1894’te yazdığı, çocuk edebiyatının en önemli klasiklerinden Orman Kitabı’nda (The Jungle Book) bile, ilkel yaratıkların arasında kalmış üstün bir ırkın sonunda ormana hükmetmesi ve düşmanına galebe çalması bazı eleştirmenlerce emperyalizmin ve koloniciliğin bir etkisi olarak görülmüştü. Ancak tüm siyasi bakış açılarını bir kenara bırakıp bu muhteşem serüvenin tadını çıkarmak en doğrusu. Zira karşımızdaki kahraman, Süpermen’den Tarzan’a popüler kültürün en meşhur karakterlerinin var olmasına öncülük etmiş, Neil Gaiman’ın Mezarlık Kitabı’na ilham vermiş ormanların çocuğu Mowgli!
Bir kurt sürüsünün büyüttüğü, ‘ailem’ dediği hayvanlarla ‘yuvam’ dediği vahşi ormanda mutlu mesut yaşayan Mowgli, bir gün insan ailesini öldüren ezeli düşmanı kaplan Shere Khan’la karşılaşacak, böylece hayatın aksiyon dolu kısmıyla da tanışacak, sadece kendisini değil tüm orman ahalisini korumak için türlü maceralara atılacaktır.
1967 yapımı orijinal animasyon dönemin en fazla gişe hasılatı yapan yapımlarından biri olmuştu.
Çizgi filme, tiyatroya ve sinemaya defalarca uyarlanmış olan hikâyenin en meşhur versiyonu şüphesiz 1967’deki Disney animasyonu. Aynı zamanda Walt Disney’in de ölmeden önce kişisel olarak ilgilendiği en son yapım olan Orman Kitabı, müzikleriyle de ses getirmiş ve uzun süre en çok gişe hasılatı yapan filmler arasında kalmıştı. Sinema teknolojisi geliştikçe ve yeni animasyon hikâyeler yapıldıkça arka planda kalan Mowgli birkaç neslin favori kahramanı olsa da, yeni neslin fazla tanımadığı bir karakter. Neyse ki Orman Kitabı yönetmen Jon Favreau’nun da çocukken en sevdiği filmler arasına girmiş. Favreau, 1967’deki animasyonun yeniden çekimi sayılan ve yine Disney stüdyolarından çıkan yeni filmiyle -ve dudak uçuklatan teknolojisiyle- Mowgli’yi ait olduğu tahta geri oturtmaya geliyor.
Yıldız Savaşları’ndan Yüzüklerin Efendisi’ne, günümüzde pek çok filmde kullanılan ‘live-action’ tekniği, canlı ve animasyon karakterleri bir araya getiren özel bir 3D teknoloji. Filmi izlerken ormanın içine girecek, Mowgli’yle ağaçlardan, uçurumlardan atlayacak, hayvanlarla hiç olmadığınız kadar haşır neşir olacaksınız, orası kesin. Fakat eğer daha masum, daha sakin, daha masalsı olan Orman Kitabı’nı görmek isterseniz, iki boyutlu Mowgli ormanın derinliklerinde her zaman sizi bekliyor olacak.