Yazar: İpek Cent

  • Dünyanın bilgi merkezi

    Mahatma Gandhi, Karl Marx, Oscar Wilde, Bernard Shaw, Charles Dickens gibi pek çok yazar, düşünür ve devlet adamının eserlerine kaynak olan, fikirlerine ışık tutan Britanya Kütüphanesi arşivi 263 yaşında.

    Britanya Müzesi 1753’te “antik ve modern dün­yanın sanat ve eski ya­pıtlarını koruma” misyonuyla kurulduğunda, içinde dünya­dan nadir baskı ve el yazma­larının da bulunduğu pek çok eseri bünyesine katmıştı. Gün­den güne büyüyen arşivin bir müzede gözlerden ırak özenle korunmuş olması, bugüne ulaş­ması açısından elbette önemli. Fakat 1973’te İngiltere’nin artık ulusal bir başvuru, çalışma ve bilgi merkezi olması gerektiği­ne inanan Britanya Kütüphane Hareketi’nin gayretiyle bu arşiv müzeden ayrılarak dünyanın en kıymetli kütüphanelerinden bi­rine, Britanya Kütüphanesi’ne dönüştü.

    Britanya Müzesi’ndeyken, Karl Marx’tan Virgina Woolf’a, Oscar Wilde’dan Mark Twa­in’e, Mahatma Gandhi’den Ge­orge Orwell’a, aklınıza gelebi­lecek pek çok yazar, düşünür ve devlet adamı, dev kubbenin altındaki okuma salonunda bir masaya çekilmiş ve bu eşsiz arşivden yararlanarak eserle­ri için araştırmalar yapmıştı. 1973’te müzeden ayrılmasına karar verilse de, kütüphane ar­şivi Britanya Kütüphanesi adıy­la müzede kalmaya devam etti. 1997’de kendine ait binanın in­şası tamamlandığında tüm raf­lar boşaltıldı, depolar taşındı ve dev kubbenin altındaki okuma salonu da sergi salonu olarak kullanılmaya başladı.

    Britanya Kütüphanesi, sa­dece kitap sayısı olarak bakar­sanız Kongre Kütüphanesi’n­den (bkz. #tarih, sayı 23) sonra ikinci en büyük (25 milyonun üzerinde), fakat kitaplar, el yaz­maları, dergiler, gazeteler, dijital edisyonlar, sesli ve görüntülü kayıtlar, telifler, haritalar, pullar, çizimler gibi içerdiği tüm kayıtlı materyaller göz önüne alındı­ğında dünyanın en büyük (170 milyon civarı) kütüphanesi.

    Leonardo da Vinci’nin not defteri Codex Arundel (1480-1518).

    Meraklısına

    Britanya Kütüphanesi’ni ziyaret ettiğinizde göre­bileceğiniz çok kıymetli eser­ler var. Bunlardan birkaçı:

    -Bilinen ilk basılı kitap Dia­mond Sutra. Sanskritçe’de “Bilgeliğin Mükemmelliği” anlamına gelen ve Zen Bu­dizmini anlatan eser 868’de yazıldı.
    -Hayvan derisi üzerine yazılmış tam hali dünyada sadece 4 adet bulunan, 1455 tarihli Gutenberg İncili.
    -Leonardo da Vinci’nin 1480-1518 arasında tuttuğu ve Codex Atlanticus’tan sonra en önemli not defteri Codex Arundel.
    -Magna Carta’nın 1215 tarihli iki nüshası.
    -Charles Dickens, Jane Austen, Virginia Woolf, Lewis Carroll gibi önemli yazarların el yazması eserleri.
    -John Lennon’ın el yazısıyla, Beatles’ın bazı şarkılarının sözleri ve nota defterleri.

  • Kudüs Prensi Ben-Hur: İntikamın ve kefaretin destanı

    ABD, Indianalı asker, politikacı, diplomat, yazar, ressam ve müzisyen Lew Wallace’ın 1880’de yazdığı, gelmiş geçmiş en önemli epik eserlerden Ben-Hur bir kez daha sinemada.

    Lew Wallace’ın beş kez ekrana uyarlanan dinî-tarihî eseri Ben- Hur’a tekrar emek harcamak yerine, yazarın serüvenlerle dolu hayatından en az beş film çıkarmak mümkündü. 1827’de doğan Lew Wallace, henüz 19 yaşındayken Meksika Sava­şı’na katılmak üzere babası­nın hukuk bürosundan ayrıl­dı ve bir sene sonra teğmen olarak geri döndü. Evlenen, avukat olan ve Indiana sena­tosuna giren Wallace, 1859’da Cezayir’de Fransız Ordusu’na ait lejyonerler birliği hakkın­da bir kitap okuduktan son­ra yelekli, şalvarlı, takkeli bir ‘zouave’ üniforması edindi ve Montgomery Muhafızla­rı olarak anılan küçük bir bir­lik kurdu. Zouave’lere ait özel teknikle eğittiği birlik, daha sonra Amerika İç Savaşı’n­da komuta edeceği 11. Indiana Gönüllü Piyadeleri’nin çekir­dek kadrosunu oluşturacaktı.

    1878’de New Mexico’ya va­li olarak tayin edilen Walla­ce’ın kanunsuzlukla, yolsuz­lukla ve yöre halkı-Apaçiler arasındaki didişmeyle müca­delesi, Billy the Kid’in de dahil olduğu eşsiz ‘western’ hikaye­leriyle dolu. Ancak maceralı geçen yaşamına 1880’de mola veren Wallace, Şark’ı görme­den, sadece okuduklarından hareketle, edebî çevrede bü­yük bir beğeniyle karşılanacak olan Ben-Hur: Hz. İsa’nın Hi­kayesi romanını yazdı. Ardın­dan 1882’de, biraz da kitabın etkisiyle, Osmanlı İmparator­luğu’na elçi olarak tayin edildi.

    Sultan Abdülhamid’le ya­kın bir dostluk kuran ve sık sık ziyaret ederek derin soh­betlere dalan Wallace, bir süre sonra Ben-Hur’un imzalı bir kopyasını Sultan’a hediye et­ti. Bugün bu kopyanın nerede olduğu maalesef bilinmiyor. Ancak Hz. İsa’yı konu alan bir kitabı Sultan Abdülhamid’in büyük bir memnuniyetle kar­şılaması ve derhal tercümesini emretmesi takdire şayan. Aynı dönemde kitabının geçtiği Ku­düs’ü de ziyaret eden Wallace 1885’te Kostaniye’den ayrıldı ve en az Ben-Hur kadar gürül­tü koparacağını umduğu, fakat hiç ses getirmeyen Hindistan Prensi ya da Kostaniye Neden Düştü? adlı bir başka roman daha yazdı.

    Ben-Hur’un bu kadar bü­yük bir başarı kazanmasının bir nedeni de elbette Hıris­tiyan çevrelerce destanlaştı­rılmış olması. Ancak her ne kadar konu Hz. İsa’nın son dört yılı etrafında dönse de, eserde muazzam bir intikam ve kefaret hikayesi anlatılı­yor. Çocukluk arkadaşı Mes­sala tarafından ihanete uğra­yan, ülkesinden, ailesinden ve sevdiğinden ayrılarak köleliğe zorlanan Kudüs Prensi Judah Ben-Hur denizde geçen yılla­rın ardından intikam için yur­duna dönecek, kendisini bek­lenmedik macera ve mucize­lerin içinde bulacak, sevginin ve başka bir dünyanın gücüyle tanışacaktır.

    Dev bir bütçe ve son tek­nolojiyle çekilen yeni uyarla­manın yönetmeni Gece Nö­beti (2004) ve Gündüz Nöbeti (2006) filmleriyle tanıdığımız Rus-Kazak yönetmen Timur Bekmambetov. Filmin sürpri­zi ise, önemli bir rol üstlenen başarılı oyuncumuz Haluk Bil­giner. Filmin romana ne kadar sadık kaldığını bilemiyoruz, ancak öncülüyle kıyaslanacağı muhakkak. 1959’daki uyarla­ması sinema tarihinde bir ki­lometre taşı sayılan Ben-Hur 11 dalda Oscar kazanarak bir rekora imza atmıştı. Titanik (1997) ve Yüzüklerin Efendisi: Kralın Dönüşü (2003) filmleri bu rekoru egale etse de, Ben- Hur’u geçebilen bir film Oscar tarihinde henüz yok.

    Farklı ülke ve dönemlerden önemli yönetmenlerin sürükle­yici öyküleri, dizi maratonun­da buluşuyor. Halit Refiğ’in, Halit Ziya Uşaklıgil’in aynı adlı romanından uyarladığı Aşk-ı Memnu (1975), Alman sine­masının efsane yönetmeni R. W. Fassbinder’in başyapıtı Berlin Alexanderplatz (1980), Lars Von Trier’in hastane­de geçen tüyler ürpertici, kült dizisi Krallık (1994) ve Bru­no Dumont’nun prömiyerini Cannes’da “Yönetmenlerin 15 Günü” bölümünde yapan kara komedi türündeki mini dizisi Küçük Serseri (2014) progra­mın kaçırılmaması gereken ya­pıtları.

    Bizans döneminde başkent İs­tanbul’la rekabet eden Trab­zon’un ve kentin yapılarının 13. yüzyıldan günümüze yol­culuğu benzersiz bir sergiy­le ele alınıyor. Uluslararası arşivlerden derlenen fotoğ­raf, çizim ve nadir eserlerin pek çoğunun ilk kez gün ışığı­na çıkarıldığı sergide, özel­likle Trabzon Ayasofyası’nın sıradışı mimarisi, eşsiz cephe kabartmaları ve olağanüstü duvar resimleri vurgulanıyor. Serginin küratörü ise Londra Üniversitesi, Courtauld Ens­titüsü Dekanı Prof. Antony Eastmond.

    Ölümünün 400. yılında dünya­nın pek çok yerinde etkinlik­lerle anılan usta yazar Willi­am Shakespeare ülkemizde de izleyiciyle buluşuyor. Yazarın eserlerinden uyarlanan 4 film, Bursa, Eskişehir, Antalya ve İs­tanbul’da olmak üzere 4 fark­lı şehirde aynı gün içerisinde gösterilecek. Katılımın ücretsiz olduğu etkinlikte, Kuru Gürül­tü (1993), III. Richard (1995), Macbeth (2015) ve Hamlet (2015) gibi sinema tarihinde de önemli yer edinmiş filmler bu­lunuyor.

    1955’ten 1995’e Türkiye’nin üretim ortamına, 80’lerde yay­gınlaşan nesneler aracılığıy­la tanıklık edeceğiniz ilginç bir sergi var bu ay. Oyuncak­tan mobilyaya, otomotivden te­mizlik endüstrisine hemen her evde kullanılan ve artık birer sembol haline gelmiş eşyalar bir yandan tatlı bir zaman yol­culuğuna çıkarırken, bir yan­dan da ülkenin adım adım ger­çekleşen sanayileşme sürecine ayna tutuyor.

  • En az bulunanların en çok bulunduğu yer

    Kısa süre içinde meşakkatli bir çalışmayla “dünyanın en fazla nadir eser koleksiyonuna sahip merkezi” haline gelen Kanada’nın bu çok özel kütüphanesindeki eserler tüm ziyaretçilere açık.

    Ömrünü kitaplara, özel­likle de nadir eserlere adamış olan Robert H. Blackburn, 1954’te Toronto Üni­versitesi kütüphanesinin başına getirildiğinde bu tutkusunu daha büyük çaplı gerçekleştirecek ol­manın mutluluğu içindeydi. Ka­nada’nın dört bir yanına dağıl­mış binlerce nadide el yazması, ciltlerce kitap ve doküman vardı. Bunları tek bir merkezde topla­mak için Toronto Üniversitesi’n­den daha uygun, daha prensip sahibi ve imkanları geniş bir ku­rum zor bulunurdu.

    Blackburn, 1955’te ünivesi­teye bağlı Nadir Kitaplar ve Özel Koleksiyonlar bölümünü kurdu ve ilk iş olarak Brown Üniversi­tesi’nin özel koleksiyolarından sorumlu olan Marion E. Brown’ı işe aldı. Birlikte içinden çıkma­ları gereken bir depo dolusu ne durumda olduğu belirsiz kitap­lar silsilesi vardı: 1890’da çıkan bir yangın sonucu üniversitenin kütüphanesi hasar görmüş, içe­rideki tüm eserler ve sonradan eklenenler bir odaya yığılmıştı. Blackburn ve Brown, aralarında Kraliçe Victoria’nın yangından sonra teselli amacıyla hediye et­tiği özel ciltlerin, ilk basım eser­lerin, Ortaçağ’dan kalma el yaz­malarının bulunduğu bu arşivi düzenlemeye başladılar. 1957’de mükemmel bir şekilde kategori­ze ettikleri eserlerle üniversite binası içinde kütüphaneyi resmî olarak kurdular. 1970’lerin ba­şında kütüphanenin kendi bina­sının yapımına başlandı.

    İncil’den yola çıkarak Batı kültürünün ve insanlık tarihinin illüstrasyonlar eşliğinde anlatıldığı Nuremberg Günlüğü (1493) özel bir odada sergileniyor.

    O sırada Ontario’da, 1822’de İngiltere’den Kanada’ya göçen Thomas Fisher, Humber Nehri yakınlarına yerleşmiş ve ülkenin zengin tüccarlarından biri hali­ne gelmişti. Fakat herhangi bir tüccar değildi Fisher. Toplum içinde son derece sevilen, sana­ta, kültüre önem veren bir şahsi­yetti. Ölürken varislerine maddi servetinden çok daha kıymetli bir miras bırakmıştı: Edebiyat ve sanat tutkunu Fisher seneler boyunca Shakespeare’den New­ton’a muazzam ilk baskılar birik­tirmişti.

    Shakespeare’in İlk Folyo’su (1623) kütüphanenin görülmeye değer eserlerinden.

    1973’te Nadir Kitaplar ve Özel Koleksiyonlar bölümü ken­di binasına kavuşunca Fisher’ın bu koleksiyona en fazla emek ve­ren torunları Sidney ve Charles Fisher özenle korudukları eser­leri kütüphaneye bağışladı. Böy­lece kütüphanenin de adı kon­muş oldu: Thomas Fisher Nadir Kitaplar Kütüphanesi.

    Kütüphane, bugün dünya­nın en büyük nadir eser ko­lesiyonuna sahip yeri ve aynı zamanda bir araştırma merke­zi. Binada yaklaşık 700 bin cilt eser ve 3000 mt uzunluğunda el yazması cilt bulunuyor. Nu­remberg Günlüğü (Nuremberg Chronicle, 1493), Shakespea­re’in İlk Folyo’su (1623), Isa­ac Newton’un Doğa Yasasının Matematik İlkeleri (1687), Alice Harikalar Diyarında’nın (1865) erken dönem baskıları ve ilk çizimleri gibi farklı temalarda yüzlerce nadir eseri kütüphane­de görmeniz mümkün.

  • Edebiyattan sinemayaAA-AaA-AAA!

    İlk kez 1912’de ucuz dergilerin birinde hayat bulan ve nice yaramaz çocuklara, nice yerli kahramanlara ilham olan Tarzan eski macerası ve yeni teknolojisiyle yine beyazperdede.

    Kalemtıraş toptancısı Ed­gar Rice Burroughs uzun süredir ilk defa düzenli bir işte çalışıyor, ancak hayalin­deki işi hâlâ bulamadığını düşü­nüyordu. Epeyce boş vakti ve ne olduğunu henüz tanımlayama­dığı bir arzusu vardı; böylece va­kit doldurmak için kurgu yazılar yazmaya başladı. Bir sene son­ra, Şubat 1912’de, ilk bilimkurgu hikâyesi Mars’ın Ayları Altında (Under the Moons of Mars) dö­nemin en popüler ‘ucuz dergi’le­rinden The All-Story’de yayım­lanıp da beğenilince, dergiye, büyük umutlarla yazdığı avantür hikâyeyi, Maymunların Tarza­nı’nı (Tarzan of the Apes) gön­derdi. İlk dört macera yayımlan­dı ve böylece Tarzan hayatları­mızdaki yerini aldı.

    Artık ne yapmak istediğini bilen Burroughs, 1914’te May­munların Tarzanı’nı ilk kez ro­man olarak yayımlattı; 1950’deki ölümüne dek 23 Tarzan mace­rası daha yazacaktı. Tarzan ise 1935’teki macerasında (Tarzan’s Quest) ölümsüzlük iksirini içe­rek sonsuza dek yaşayacak, sa­dece romanların değil, sinema­nın da kralı olacaktı.

    1918-2014 arasında çekilmiş 200’den fazla Tarzan filmi var. Bunların arasında en ünlü olanı hiç şüphesiz, 1932’de Maymun Adam Tarzan’la (Tarzan the Ape Man) başlayıp 12 macerası çeki­len, ilk kaydadeğer Tarzan çığlı­ğıyla kulaklarımızın pasını silen ve başrollerinde olimpiyat şam­piyonu yüzücü Johnny Weiss­muller ve Maureen O’Sullivan’ın olduğu seri. En seyredilesi ilk al­tı filmi Richard Thorpe çekmiş, kalan altı filmde ise Tarzan fark­lı bir Jane ve farklı yönetmen­lerle, denizkızlarından Nazile­re uzanan absürt serüvenlerle 1948’e dek yola devam etmişti.

    1930’ların Tarzan’ı Johnny Weissmuller, Jane’in (Maureen O’Sullivan) kalbiyle beraber kulağını da fethederken.

    1980’lere kadar pek çok fil­me, radyo programına, TV dizi­sine konu olan ve fakat yeni, hat­ta süper kahramanlar nedeniy­le havası giderek azalan Tarzan, 1984’te Greystoke: Maymunlar Kralı Tarzan Efsanesi (Greysto­ke: The Legend of Tarzan, Lord of the Apes) ile başka bir boyut ka­zandı. Ünlü İngiliz yönetmen Hu­gh Hudson’ın çektiği ve başrol­lerinde Christopher Lambert ve Andie McDowell’ın oynadığı film fantastik öğelerden tamamen arınmıştı. Tarzan’ı, ağaçtan ağaca atlayıp çığlıklar atan ve ormanı koruyup kollayan bir kahraman olarak değil, hasbelkader orman­da maymunlarla büyümüş, sosyal sorunları olan gerçek bir insan olarak sunan film, her ne kadar depresif ve karanlık bulunsa da, üç kategoride Oscar adayı oldu.

    Roman olarak ilk kez 1914’te basılan Maymunların Tarzanı.

    80’ler ve 90’larda doğanlar ise Tarzan’ı ne romanlardan ne de klasik filmlerden tanıdı. On­ların Tarzan’ı tabii Disney yapı­mıydı. 1999 yapımı bu ilk uzun metraj Tarzan animasyonu, dö­neminin son teknolojisi, müzik­leri, neşesi, aksiyonu, ünlü ses­leri ve bütçesiyle ($130 milyon) Tarzan’ı bu kez çocukların kah­ramanı yaptı.

    Ve geldik günümüzün IMAX 3D + CGI sektörüne. Sinemayı (bazen sadece) görsel bir şölene dönüştüren bu son teknolojileri her kahraman gibi Tarzan da bir gün tadacaktı. Harry Potter seri­sinin en uzun süreli yönetmeni David Yates’in çektiği, Alexan­der Skarsgård, Margot Robbie, Christoph Waltz, Samuel L. Ja­ckson gibi isimlerin oynadığı Tarzan Efsanesi (The Legend of Tarzan) Burroughs’un orijinal hikâyesini 3 boyutla ve bol mik­tarda aşk, ihtiras, kin, entrika soslarıyla servis ediyor.

    Kızgın kumlardan yeşil sahalara…

    Dünyanın en prestijli fotoğraf ajansı Magnum Photos 1947’de kurulduğundan beri farklı etkinlikler vesilesiyle arşivini sergiye açıyor. Bu yaza damgasını vuran etkinlik ise futbol oldu.

    Edebi dehası kadar fut­bola olan aşkıyla da bi­linen Fransız yazar Al­bert Camus, “Az da olsa ahlak hakkında ne biliyorsam, gerçek üniversitelerim olarak kalacak olan futbol sahalarına ve ti­yatro sahnelerine borçluyum,” demişti. Camus, futbolun, top peşinde koşturan 22 adamdan ibaret olmadığını, her kesim­den insanları bir araya getiren çok az sayıdaki tutkudan biri olduğunu iyi biliyordu.

    Marilyn Monroe New York, 1959 © Bob Henriques / Magnum Photos

    Bu yaz İstanbul’da bu tut­kuyu ölümsüzleştiren özel bir sergi var. Dünyaca ünlü fotoğ­raf ajansı Magnum Photos fo­toğrafçılarının 1958-2001 ara­sında farklı kültürlerin farklı tabakalarında gözlemleyerek çektiği kareler, futbol aşkının dünyanın her yerinde din, dil, ırk farkı gözetmeden aynı coş­kuyla yaşandığını gösteriyor.

    Türkiye’de futbol sevdalısı iki Kürt çocuk, Erzurum, 1991 © Nikos Economopoulos / Magnum Photos

    İyi veya kötü sonucuna gö­re hükümetlerin düşmesine ya da birleşmesine neden ola­bilen, El Salvador ve Hondu­ras örneğinde olduğu gibi iki ülke arasında savaş bile çıka­rabilen futbolun bu karmaşık ve renkli dünyası seneler bo­yunca birçok fotoğrafçının da ilgisini çekti. Brezilya’nın bir plajındaki çıplak ayaklı yıl­dızlardan İngiltere’nin sokak arasındaki teneke kutu kah­ramanlarına, Magnum Pho­tos’un ünlü fotoğrafçıları da kendine has bu güzelliği arşi­vinde topladı.

    UEFA 2016 Avrupa Futbol Şampiyonası vesilesiyle Fran­sız Kültür Merkezi işbirliğiy­le önce Ankara’da, ardından kısa bir süre için Bursa’da dü­zenlenen ve Magnum Photos arşivinden derlenen “Planè­te Football” adlı sergi yaz bo­yunca İstanbullu sanat ve fut­bolseverlerin ziyaretine açık olacak.        

    Berlin Duvarı önünde futbol oynayan çocuklar, Wedding, 1963 © Thomas Hoepker / Magnum Photos
  • Roma İmparatorluğu’nun papirüs kitaplığı

    Antik dönemden günümüze ulaşan tek kütüphane olan Papirüs Villası taşa dönmüş Herculaneum kentinin ortasında 2000 yıl öncesinin “mutluluk ve hazlarını” barındırıyor.

    79’da Antik Roma kenti Herculaneum’da yaşa­yan yüksek rütbeli bir dev­let adamı (tahminen Julius Caesar’ın kayınpederi Lucius Calpurnius Piso Caesoninus) kentin en güzel evinde impa­ratorluğun en seçkin kütüpha­nelerinden birini kurmuştu. Heykeller ve sanat eserleriyle donatılmış olan sayfiye evin­de dönemin önemli filozofları ağırlanıyor, uzun felsefe soh­betleri yapılıyor, Yunan ede­biyatı ve felsefesi öğrencileri burada bilgilerini geliştirme imkânı buluyordu. Kütüpha­nedeki eserleri seçen ve top­layan, Epikürcü felsefenin temsilcilerinden ve ailenin yakın dostu şair-filozof Ga­dara’lı Philodemus’tu; dolayı­sıyla kütüphane adeta Epikür felsefesenin yuvası olmuştu. “İnsan fanidir, varoluş amacı mutluluk ve hazdır” felsefesi­ne inanan, kendilerini mutlu­luğu ve zevki aramaya adayan Epikürcülerin bu kütüphane­de yaptığı çalışmalar papirüs­lere yazılıyor ve kütüphane­deki diğer papirüs rulolarına ekleniyordu. Herculaneum kentinde süregiden bu mutlu refah hayat 24 Ağustos 1979 günü Vezüv Yanardağı’nın pat­lamasıyla son buldu. İlk patla­ma Pompei’ye göre daha hafif atlatıldığı için halkın bir kısmı deniz yoluyla kenti terketti. Ancak ikinci patlamayla bir­likte villalar, tapınaklar, avlu­lar, pazarlar, heykeller, moza­ikler, insanlar, hayvanlar, her şey volkanik kül ve lavların altında kaldı. Ve tabii papirüs­ler de…

    Herculaneum’da ilk araş­tırmalar 18. yüzyılda başladı. 1752’de mimar ve mühendis Karl Weber’in liderliğinde ya­pılan kazılar sonucu Papirüs Villası’na (Villa dei Papiri) ulaşıldı ve 1800 civarında pa­pirüs bulundu. Rulolar iyice kömürleştiği için parçalama­dan açmak zor oldu. Ancak bir süredir üzerinde çalışılan özel bir X-ışını teknolojisiyle niha­yet 2015’te papirüsler açılma­dan katman katman deşifre edilmeye başlandı.

    Papirüs Villası’nın plandan hareketle çizilen şeması.

    Papirüslerin büyük kısmı Napoli Ulusal Arkeoloji Mü­zesi’nde korunuyor. Zamanın­da “politik hediye” olarak tak­dim edilen altı papirüs bugün Fransız Enstitüsü’nde, 18’i Britanya ve Bodleian kütüpha­nelerinde muhafaza ediliyor.

    Papirüs Villası dönem dö­nem ziyaretlere kapalı, res­torasyon çalışmaları devam ediyor. Klasik bir “Roma villa­sı” olan yapı 2000 yıl öncesi­ne en yakın şeklini aldığında ve duvar resimleriyle mozaik­lerin tamamı ortaya çıktığın­da, antik dönemden günümü­ze ulaşan bu tek kütüphaneyi ziyaret etmek gerçekten paha biçilmez olacak.

    MÖ 1. yüzyıla ait papirüs Şair-filozof Gadara’lı Philodemus’a ait olduğu sanılan papirüs Epikür çalışmalarından notlar içeriyor (Tesoro letterario di Ercolano).
  • Kral ile Başkan’ın tarihî buluşması

    1970’in son günlerinde Rock’n Roll’un Kralı Elvis Presley ve ABD Başkanı Richard Nixon tuhaf bir talep nedeniyle Beyaz Saray’da bir araya gelmişti. Hikâyenin aslı #tarih’te, parodisi beyazperdede.

    Elvis & Nixon

    Aralık 1970, Memphis, ABD. Elvis Presley yıl­başı hediyeleri için 100 bin dolardan fazla harcamış, babası Vernon ve karısı Pris­cilla’yı çileden çıkarmıştı. 32 tabanca ve 10 Mercedes de ne­yin nesiydi? Sıtkı sıyrılan El­vis soluğu havaalanında almış ve ilk uçakla Washington’a uçmuştu. Yanında meşhur po­lis rozeti koleksiyonu, aklında ise bir planı vardı. Birkaç saat sonra planı erteleyip Los An­geles’a gitmeye karar verdi.

    Los Angeles’taki malika­nesinde hayranlıkla rozetle­rini incelerken Elvis bir tek şey düşünüyordu: Narkotik ve Tehlikeli Uyuşturucular Büro­su resmî rozeti bu koleksiyona ne kadar da yakışırdı… Priscil­la Presley kocasının bu takın­tısını Elvis and Me adlı biyog­rafisinde şöyle anlatıyor: “El­vis için narkotik rozeti sınırsız güç demekti. İstediği ülke­ye tabancaları ve binbir çeşit uyuşturucusuyla elini kolunu sallayarak girebileceğini hayal ediyordu.”

    Michael Shannon (Elvis Presley) ve Kevin Spacey (Başkan Nixon) parodi olarak çekilen filmin buluşma sahnesinde.

    Los Angeles’a vardıktan bir gün sonra Elvis, tekrar Was­hington’a uçmaya karar ver­di. Uçakta dönemin başka­nı Nixon’a bir mektup yazdı. Mektupta kısaca, “başkanını ve Amerika’yı çok sevdiği, gü­zel ülkesinin uyuşturucu, hip­piler, komünistler gibi tehlike­lerle karşı karşıya olduğu, ken­disinin uyuşturucular üzerine çok derin araştırmalar yaptığı, eğer gizli ajan olursa vatanı­nı koruyabileceği, herhangi bir unvana gerek olmadığı, sade­ce ajan rozetinin yeterli oldu­ğu” yazılıydı. Vatan aşığı Elvis “Jon Burrows” takma adıyla kaldığı otelin adını da ekleye­rek mektubu sabahın 6 buçu­ğunda Beyaz Saray’ın danış­masına bıraktı. Mektup bir-iki saat içinde başkanın asistanı Egil “Bud” Krogh’a iletilmişti. Krogh Elvis’e hayrandı. Da­hası Batı dünyasının lideri ile Rock’n Roll’un Kralı’nın bir araya gelmesi müthiş bir fır­sattı. Krogh vakit kaybetme­den randevuyu organize etti, oteli aradı ve kendilerini bek­lediklerini haber verdi. Elvis mor kadifelerini çekti, altın kemerini taktı ve başkana he­diye etmek üzere, silah kolek­siyonunun nadir parçaların­dan olan 45’lik Colt’u da yanı­na alarak yola çıktı.

    Asistanı ve korumasıy­la Beyaz Saray’a varan Elvis, Başkan’la görüşmek üzere Oval Ofis’e alındı. Krogh El­vis’in Oval Ofis’e girerken te­dirgin göründüğünü, ancak kısa sürede havaya girdiğini söylüyor. Bir süre sonra Elvis rozet koleksiyonunu çıkarmış ve Nixon’la koleksiyon üze­rine laflamışlar. O günlerde Nixon ‘gizli kayıt’ paranoyası­na henüz kapılmamış, sarayın dört bir yanına kayıt cihazla­rı yerleştirmemişti. Dolayı­­sıyla Nixon ve Elvis’in o gün ne konuştuklarını tam olarak bilemiyoruz. Sadece Krogh’un tuttuğu kısa notlar var: “Elvis Beatles’ın Amerikan ruhuna aykırı olduğunu söyledi, Nixon da uyuşturucu kullanan her­kesin Amerika’nın düşmanı olduğunu belirtti.”

    Suratsızlığıyla tanınan Başkan Nixon’ın, Marvel kahramanı görünümlü Elvis’le verdiği bu poz tarihe geçecekti.

    Bu sohbetin ardından El­vis’in meşhur cümlesi gel­miş: “Ben sizin tarafınızda­yım.” Kral uyuşturucu kültürü ve komünizmin beyin yıkama metodları üzerine çok çalış­tığını yineleyerek kendisine Narkotik ve Tehlikeli Uyuş­turucular Bürosu resmî rozeti verildiği takdirde vatanı için mücadele edeceğini belirt­miş. Nixon Krogh’a “Yapabilir miyiz?” diye sormuş ve Krogh da yapabileceklerini söyle­miş. Sonraki sahneyi Krogh hiç unutamadığını söylüyor; Elvis son derece samimi bir hare­ketle kolunu, Amerika’nın gel­miş geçmiş en ciddi başkanla­rından Nixon’ın boynuna dolamış ve sıkıca sarılmış. Elvis’e rozeti o gün, yani 21 Aralık 1970’te öğle yeme­ğinde takdim ediliyor, böy­lece Elvis bir tür gizli ajan oluyor. Kendisinin ricası üzerine olay gizli tutulmuş; bir sene sonra gazeteci Jack Anderson “Presley’e narko­tik büro rozeti verildi” başlı­ğıyla haber yaptıysa da kimse ilgilenmemiş. Elvis’in o dö­nem saraya birtakım “vatan sağolsun projeleri” sunduğu biliniyor, fakat hepsi deli saç­masından ibaret. Zaten 1972’de Watergate Skandalı patlıyor, Nixon 1974’te istifa ediyor, 1977’de ise Elvis aşırı doza bağlı kalp krizinden ölüyor.

    Senelerce hakkında konu­şulmayan, adeta üzerine örtü çekilen bu tarihî ve tuhaf bu­luşma artık sinemaya intikal etmiş durumda. Yönetmen­liğini Liza Johnson’ın yaptı­ğı film daha çok bir parodi. Hollywood’un gerçek ve ilginç bir hikâye bulduğunda müm­kün mertebe suyunu çıkarma geleneğini hakkıyla yerine ge­tiriyor. Zaten yapımcılar olay­dan sadece ‘esinlenildiğini’ de inkâr etmiyor. Filmin kadro­su ise başarılı. House of Cards dizisinde de bir ABD Başka­nı’nı oynayan Kevin Spacey Nixon’ı, “General Zod” olarak tanıdığımız Michael Shannon ise Elvis’i canlandırıyor.

    Elvis’in Los Angeles- Washington uçağında Nixon’a yazdığı mektup.
  • MELK MANASTIRI KÜTÜPHANESİ

    10. yüzyılda inşa edilen, Benedikten keşişlerine yuva olan, Umberto Eco’ya Gülün Adı romanı için esin veren Avusturya’daki Melk Manastırı, büyüleyici yapısı ve 100 bin cildi aşkın kitap-el yazması koleksiyonuyla Avrupa’nın Ortaçağ kültürünü bugüne taşıyor.

    Umberto Eco’nun ün­lü romanı Gülün Adı şöyle başlar: “16 Ağus­tos 1968’de, Vallet adında bir rahibin 1842’de yazdığı bir kitap geçti elime. Kitabın, Melk’li Dom Adso’nun 14. yüz­yıla ait el yazmasının tıpkısı olduğu, bu el yazmasının da Benedikten tarikatının tarihi­ne dair büyük bilgi sahibi bir âlim tarafından Melk Manas­tırı’nın kütüphanesinde keşfe­dildiği ileri sürülüyordu”.

    Kitabı Prag’da bulan Profe­sör Eco, işin içyüzünü öğren­mek amacıyla Avusturya’nın kuzeydoğusunda bulunan Melk kentine doğru yola çı­kıyor, yolda eseri İtalyancaya tercüme etmeye başlıyor ve nihayet Melk’e varıyor: “Irma­ğın kıvrıldığı yerde, bir tepe­nin üzerinde yüzyıllar boyun­ca birçok kez restore edil­miş Melk Manastırı olanca güzelliğiyle duruyordu”. Fakat Melk’te kitap ortadan yok olu­yor. Kitaptaki iddianın izini sürerek Melk Manastırı’ndaki kütüphaneyi titizlikle araştı­ran Eco, ne yazık ki böyle bir el yazmasının ne kendisine ne de varlığına dair bir ize rast­lıyor.

    Aziz Benedikt kurallarının yer aldığı en eski el yazmalarından biri.

    Bir süre sonra öğreniyor ki 1842’de yazılan kitabın da var­lığı şüphelidir; böyle bir baskı da yoktur, yazar da… Böylece kitabından önce gizemini ya­ratan Umberto Eco, sözde elinde kalan notlara dayana­rak Melk’li Adso’nun serüve­nini günümüze aktarmayı gö­rev biliyor ve ortaya müthiş bir Ortaçağ polisiyesi olan Gü­lün Adı çıkıyor.

    Konumuz, 1327’de yaşadı­ğı olayları yıllar sonra döndü­ğü Melk Manastırı’nda kaleme alan kurgu keşiş Adso değil, Melk Manastırı’nın kendi­si, daha doğrusu manastırın içindeki muhteşem kütüpha­ne. Sadece Eco’ya değil, pek çok yazar, şair ve filozofa gör­kemli yapısıyla ilham kaynağı olan Melk Manastırı, 1085’te Avusturya Uç Beyi II. Leopold tarafından Benedikten ke­şişlerine hediye edilmiş. Keşişler 12. yüzyılda manastırdaki okulu kurmuşlar ve dillere destan kütüphane de böylece oluşmaya başlamış. Bugün kütüphanede keşişlerin yüzyıllar boyunca biriktirdik­leri, kuşatmalardan, savaşlar­dan, ekonomik buhranlardan, yangınlardan sakınarak koru­dukları, inançlarıyla neredey­se aynı kıymeti verdikleri 100 bini aşkın cilt kitap ve 1186 nadide el yazması var. En eski el yazmasının tarihi ise 988.

    Manastırın labirentleri, barok kilise, tavan freskola­rı, eşsiz tablolar ve terastaki manzara dayanılmaz güzellik­te. Ancak kitap tutkunları için 12 odalı, tavana kadar uzanan rafları ciltlerle kaplı kü­tüphanenin yeri apayrı. Zira rafların arkasın­daki gizli geçitler, ziya­retçilerin kulağına, geceleri ellerinde mumlarla sessizce kitap okumaya ge­len keşişlerin dua­larını fısıldıyor.

    Bir masal şatosu Melk Manastırı, Avrupa’nın en büyük kültür hazinelerini barındırıyor.
  • İngiltere’yi çarpan dahi matematikçi

    19. yüzyıl sonunda Hindistan’da doğup büyüyen ve denklemleriyle İngiltere’yi kendine hayran bırakan dahi matematikçi Srinivasa Aiyangar Ramanujan, az bilinen hayat hikâyesiyle beyazperdede.

    Sonsuzluğu Bilen Adam

    Daha çok sömürge yılla­rını, Gandhi’sini, yoga­sını, Budizmini, şarkı­lı-danslı Bollywood’unu, renk cümbüşünü bildiğimiz Hin­distan’a, belki her şeyden çok matematiğe olan katkıların­dan dolayı şükran duymamız gerek. Bugün kullanılan onluk sayı sistemini ve basamak de­ğerini ilk geliştiren, “sıfır”ı sayı ve kavram olarak ilk kullanan, hatta Pisagor teoremini Pisa­gor’dan önce buldukları iddia edilen Hintliler, tarih boyunca her yüzyılda dahi matematik­çiler yetiştirdiler. Aryabhata, Brahmagupta, Bhaskara, Va­rahamihira gibi pek çok Hintli matematikçi ve astronomun günümüz bilimine katkısı bü­yük. Bunlardan biri de 19. yüz­yılın sonunda doğan ve sadece 32 yaşında hayata veda eden dahi matema­tikçi Srini­vasa Aiyan­gar Rama­nujan.

    Ramanujan 1887’de Hindis­tan’da Brahman bir ailede doğ­du. Matematiğe karşı çok özel bir yeteneği olan ve fakat aile­sinin koşulsuzlukları nedeniyle sık okul değiştiren Ramanujan, her şeye rağmen matematikte sadece okul değil, bölge birin­cisiydi. Şaşırtıcı derecede hızlı hesap yapabiliyor, yeni teorem­ler keşfediyor, dördüncü dere­ceden denklemleri kendi buldu­ğu yöntemle çözüyordu. Okul­dan en yüksek dereceyle mezun olurken, okul müdürü mümkün olandan da fazlasını hakettiği­ni söyleyecekti. Ülkenin en iyi üniversitelerinden birine burs­la giren Ramanujan matematik dışında hiçbir şeyle ilgilenme­diği, örneğin katı bir Brahman vejetaryeni olarak tavşan de­rilerinin yüzüldüğü, kurbağa­ların yarıldığı biyoloji dersini korkunç bulduğu için pek çok dersten kaldı ve burs hakkını kaybetti. Başka bir okula geçtiy­se de benzer nedenlerden dola­yı okula devam edemedi.

    Srinivasa Aiyangar Ramanujan (ortada) Cambridge Üniversitesi’nde Godfrey H. Hardy (en sağda) ve diğer matematikçilerle birlikte.

    22 yaşında evlenen ve tez­gâhtarlık yapmaya başlayan Ramanujan bir yandan sağlık sorunlarıyla uğraştı, bir yandan da denklem ve teoremlerini bir matematik dergisinde yayım­latmayı başardı. İngiltere’deki birkaç üniversiteye araştırma­larını gönderdi, bir profesör­den “fena değil” benzeri bir yo­rum alırken, diğerlerinden ya­nıt bile alamadı. Nihayet ünlü matematikçi Godfrey H. Hardy, ona çok uzaklardan sayfalar dolusu denklemler gönderen 25 yaşındaki Hintli tezgâhtarın sıradışı bir dahi olduğunu far­ketti: “Teoremleri doğru olma­lıydı, zira bir insanın böyle şey­leri uydurabilecek bir hayalgü­cü olması imkansız.”

    Bu ay vizyona giren Son­suzluğu Bilen Adam (The Man Who Knew Infinity) Ramanu­jan’ın bu döneminde başlıyor. Aile tanrılarının emriyle İn­giltere’ye gidişi, hep hayalini kurduğu gibi matematikle dolu bir dünya, üniversitede yarat­tığı etki, bir yandan da Cihan Harbi arifesinde bir ülke, zor koşullarda vejetaryenlik, ırkçı­lık, sağlık sorunları, sıla hasreti derken çok kıymetli bir cevher elimizden kayıp gidiyor.

    ‘Ustasız Usta’ Lütfi Akad 100 yaşında!

    Tiyatro kökenli sinemaya son verip sinema tekniğini başlatan öncü yönetmen Lütfi Akad, 100. doğum yıl dönümünde sergi ve filmlerinden seçkiyle anılıyor.

    Sinemamızda tiyatro ge­leneğinden sinema tek­niğine geçişi başlatan ve adını Türk sinema tarihine “ustasız usta” olarak yazdıran yönetmen Ömer Lütfi Akad 100. doğum yılında kapsamlı bir sergiyle anılıyor.

    Bir bankanın muhasebe bö­lümünde çalışırken Lale Film şirketinin muhasebe işleriyle ilgilenmeye başlayan Ö. Lütfi Akad’ın sinema serüveni böy­lece başlar. 1940’ların sonla­rında tiyatro kökenli yönet­menlerin sinemadaki hakimi­yetini sona erdiren ve sinema diline yeni bir anlayış kazan­dıran Akad’ın ilk filmi Vurun Kahpeye (1949) olur. Sinema tarihinde bir dönüm noktası sayılan ve Halide Edip Adı­var’ın hikâyesinden uyarlanan film, Kurtuluş Savaşı döne­minde Kema­list bir öğ­retmenle fanatik bir imam arasındaki mücadeleyi anlatır. 1952’de çektiği Kanun Namına ise başka bir kilometre taşıdır. Filmde, sıradan insanları gündelik yaşamları içinde sunan Akad, hem yeni bir ifade getirdiği sanat sine­masının, hem de kent polisi­yesi filmlerinin öncüsü olur. 1966 yapımı Hudutların Ka­nunu, Yılmaz Güney ile olan uzun süreli dostluğunun da ilk halkasıdır. 1970’li yıllarda çektiği üçleme filmleri Gelin, Düğün ve Diyet ise ülkemizin o yıllardaki iç göç sorununa yeni ve farklı bir bakış açısı getirir. 2011’de kaybettiğimiz Akad bu konuyu şöyle dile getirmişti: “O dönemde göç edenler ara­sında sermaye sahibi olan­lar, vasıfsız işçi olanlar, tarım kesiminden gelenler vardı ve ben bunların hayatlarını an­lattım. Neler yaptılar, nasıl tu­tundular… Çünkü bunlar sıra­dan insanlar değillerdi. O göçü yapıp gelip İstanbul’da tutun­mak kolay iş değildir. Bu göçten önce de Anadolu’dan İs­tanbul’a göç olmuştu ama çoğu yenilip geri dönmüştü. Fakat bunlar tutundu ve ben bu ko­nuyu filmlerime aldım.”

    İstanbul Modern’in “Tür­kiye Sinemasında Ustalar” adlı yeni projesinin ilk konu­ğu olan Ö. Lütfi Akad’ın arşiv sergisinde filmografisinden bugüne kadar gün yüzüne çık­mamış set fotoğrafları, film kareleri, orijinal senaryolar ve afişler gibi yaklaşık 100 parça­lık malzeme ziyarete açılacak.

    Sergiye paralel bir diğer program da, ustanın filmle­rinden bir seçkinin sunulacak olması. 19-29 Mayıs arası gös­terilecek programda Akad’ın Vurun Kahpeye (1949), Hudut­ların Kanunu (1966), Vesika­lı Yarim (1968), Gelin (1973), Düğün (1974), Diyet (1975) gi­bi önemli filmleriyle birlikte, son kez kamera arkasına geç­tiği, İstanbul’u dört başlık al­tında farklı yanlarıyla ele alan ve uzun zamandır kayıp olan belgeseli Dört Mevsim İstan­bul (1990) yer alıyor.

    Vesikalı Yarim (1968) filminde Türkan Şoray ve İzzet Günay.
  • KONGRE KÜTÜPHANESİ

    Tüm fikirlerin buluştuğu, tüm inançların bir arada olduğu, zihinlerin dış dünyaya kapanarak sessizce bilgi zikrettiği, irfan aşıklarının tekkesi… İki kez yanarak neredeyse yok olan Kongre Kütüphanesi (Library of Congress), bugün dünyanın en büyük iki kültür mabedinden biri.

    İçerdiği kitap sayısı ba­kımından “dünyanın en büyük kütüphanesi” olan ve Guinness Rekorlar Kita­bı’na giren Kongre Kütüpha­nesi dergiler, gazeteler, dijital edisyonlar, kayıtlar, haritalar, pullar, çizimler gibi tüm ma­teryaller göz önüne alındığın­da Britanya Kütüphanesi’nden sonra ikinci sırada yer alıyor.

    1800’de Washington’da Amerikan Kongre Binası’nda kurulan kütüphane bugün üç ayrı binadan oluşuyor. Bun­ların arasında en eski ve aynı zamanda en etkileyici olanı 1897’de açılan Thomas Jef­ferson binası. Kurulduğun­da 3000 kitabı olan Kongre Kütüphanesi bu çok değerli arşivini 1812 Savaşı sırasın­da kaybetti. 1814’te ABD’nin eski başkanı Thomas Jeffer­son’ın koleksiyonuyla tekrar kütüphane niteliğini kazansa da, 1851’deki yangında arşivi­nin üçte ikisi yanarak kül oldu. İç Savaş’la beraber kütüpha­ne duraklama dönemine girdi, bütçe azaldı, halk kendi derdi­ne düştü, kütüphane ıssızlaştı.

    Ana Okuma Salonu’ndaki kubbeli tavanda Batı medeniyetini oluşturduğu düşünülen 12 figür bulunuyor: Mısır, Judea (Yahudiye), Yunanistan, Roma, İslam, Ortaçağ, İtalya, Almanya, İspanya, İngiltere, Fransa, Amerika.

    1865’te ülkenin idealist gazetecilerinden Ainsworth Rand Spofford Kongre Kü­tüphanesi’nin başına geçti­ğinde bir tek şeye inanıyordu: “Demokratik bir devlet yapı­sı ancak ve ancak bilgi ve en­formasyon ile mümkündür.” Spofford’un bu inancı kendi­sinden sonra gelen tüm Kong­re kütüphanecilerine rehber oldu. Spofford’dan sonra ge­len John R. Young’la birlik­te 1898’de görme ve fiziksel engelli vatandaşlar da kütüp­haneyi kullanmaya başladı. Bir sonraki yönetici Herbert Putnam ise iki yıl içinde kitap sayısını bir milyona çıkararak 1900 itibariyle Kongre Kütüp­hanesi’ni en fazla kitaba sa­hip kütüphane haline getirdi. 1938’de ana binaya destek ola­rak ikinci bina John Adams, 1980’de ise müdürlüğün ko­nuşlandığı ve Hukuk Kütüp­hanesi’nin bulunduğu üçüncü bina James Madison yapıldı.

    Gutenberg İncili, 1455

    Bugün 165 milyondan fazla materyale sahip olan Kongre Kütüphanesi’nin en heyecan verici kısmı şüphe­siz Nadir Kitaplar ve Özel Koleksiyon bölü­mü. 1930’dan beri kü­tüphanenin arşivinde bulunan ve dünyada sadece üç tam kopyası bulunan 15. yüzyıla ait parşömen baskı Gu­tenberg İncili gibi baş­ka bir yerde görmenin mümkün olmadığı kitaplar, broşürler, posterler, fotoğraf­lar, Ortaçağ ve Rönesans’tan kalma el yazmaları, gravür­ler ve Thomas Jefferson’dan kalan kitapların dahil olduğu 800 bin materyalle, bu bölüm kültür turistlerinin ölmeden önce görmesi gereken yerlerin başında geliyor.

    İpek Cent

  • Mowgli’nin ormanına tekrar hoşgeldiniz!

    İngiliz yazar Rudyard Kipling’in beyazperdeye defalarca uyarlanmış ölümsüz eseri Orman Kitabı bu kez ‘live-action’ teknolojisiyle yeni nesli büyülemeye geliyor.

    Orman Kitabı

    Klasik İngiliz edebiya­tına kattığı Hindistan egzotizmiyle 19. yüzyıl hikâye sanatına yeni bir soluk getiren Rudyard Kipling, kitap­larında doğunun eşsiz zengin­liklerini, tabiatın güzellikleri­ni, hayvanlar aleminin büyü­leyici atmosferini anlatırken bir yandan da sömürgeciliğe bağlılığı ile uzun yıllar eleş­tirilmişti. Kipling’in 1894’te yazdığı, çocuk edebiyatının en önemli klasiklerinden Orman Kitabı’nda (The Jungle Book) bile, ilkel yaratıkların arasın­da kalmış üstün bir ırkın so­nunda ormana hükmetmesi ve düşmanına galebe çalması bazı eleştirmenlerce emperyaliz­min ve koloniciliğin bir etki­si olarak görülmüştü. Ancak tüm siyasi bakış açılarını bir kenara bırakıp bu muhteşem serüvenin tadını çıkarmak en doğrusu. Zira karşımızda­ki kahraman, Süpermen’den Tarzan’a popüler kültürün en meşhur karakterlerinin var olmasına öncülük etmiş, Neil Gaiman’ın Mezarlık Kita­bı’na ilham vermiş ormanların çocuğu Mowgli!

    Bir kurt sürüsünün büyüt­tüğü, ‘ailem’ dediği hayvan­larla ‘yuvam’ dediği vahşi or­manda mutlu mesut yaşayan Mowgli, bir gün insan ailesini öldüren ezeli düşmanı kaplan Shere Khan’la karşılaşacak, böylece hayatın aksiyon dolu kısmıyla da tanışacak, sade­ce kendisini değil tüm orman ahalisini korumak için türlü maceralara atılacaktır.

    1967 yapımı orijinal
    animasyon dönemin en fazla gişe hasılatı yapan yapımlarından biri olmuştu.

    Çizgi filme, tiyatroya ve sinemaya defalarca uyarlan­mış olan hikâyenin en meşhur versiyonu şüphesiz 1967’de­ki Disney animasyonu. Aynı zamanda Walt Disney’in de ölmeden önce kişisel olarak ilgilendiği en son yapım olan Orman Kitabı, müzikleriyle de ses getirmiş ve uzun süre en çok gişe hasılatı yapan filmler arasında kalmıştı. Sinema tek­nolojisi geliştikçe ve yeni ani­masyon hikâyeler yapıldıkça arka planda kalan Mowgli bir­kaç neslin favori kahramanı olsa da, yeni neslin fazla tanı­madığı bir karakter. Neyse ki Orman Kitabı yönetmen Jon Favreau’nun da çocukken en sevdiği filmler arasına girmiş. Favreau, 1967’deki animasyo­nun yeniden çekimi sayılan ve yine Disney stüdyoların­dan çıkan yeni filmiyle -ve du­dak uçuklatan teknolojisiyle- Mowgli’yi ait olduğu tahta geri oturtmaya geliyor.

    Yıldız Savaşları’ndan Yü­züklerin Efendisi’ne, günümüz­de pek çok filmde kullanılan ‘live-action’ tekniği, canlı ve animasyon karakterleri bir ara­ya getiren özel bir 3D teknolo­ji. Filmi izlerken ormanın içine girecek, Mowgli’yle ağaçlardan, uçurumlardan atlayacak, hay­vanlarla hiç olmadığınız kadar haşır neşir olacaksınız, orası kesin. Fakat eğer daha masum, daha sakin, daha masalsı olan Orman Kitabı’nı görmek ister­seniz, iki boyutlu Mowgli or­manın derinliklerinde her za­man sizi bekliyor olacak.