Yazar: İpek Cent

  • Agatha Christie’nin ölümsüz eseri sahnede

    Şark Ekspresi, 43 sene sonra yine dev bir prodüksiyon ve dev bir bıyıkla yola çıktı. Çok önemli bir özelliği “Katil kim acaba?” sorusu olan bir hikayenin, bu kadar okunup izlendikten sonra aynı heyecanı vermesi pek olası değil elbette, ama yine de Orient Express’in o masal gibi vagonlarında geçen gizemli bir hikayeyi, sevdiğimiz oyuncularla tekrar izlemeye değer.

    Polisiye edebiyatın krali­çesi Agatha Christie için kocası Max Mallowan, “Kitaplarının sinemaya uyar­lanmasından hiç hoşlanmaz­dı” demiş. Torunu James Pric­hard da, “Karakterlerin kitabın kapağına çizilmelerinden bile hazzetmezdi” diyerek arttır­mış. Uyarlamasından memnun kaldığı bilinen tek film, 1974’te Sidney Lumet’nin çektiği Şark Ekspresinde Cinayet (Murder in the Orient Express). O ka­dar ki, medyadan uzak yaşama­yı tercih eden Christie filmin galasında halkın önüne çıkma­yı kabul etmiş. Bu da son çıkışı olmuş.

    1920-1976 arasında 66 kitap yazan ve kitapları 45 dile çev­rilen Christie, iki milyarın üze­rinde bir rakamla tarihin en çok okunan yazarı durumunda. Sa­dece İngiltere’de kitaplarından uyarlanan 23 film, onlarca dizi ve animasyon bulunuyor. Bun­ların arasında en ünlüsü şüp­hesiz 1934’te yayımlanan Şark Ekspresinde Cinayet. Hikayeye ilham veren, dönemin en önem­li hadiselerinden biriydi: Birkaç ay önce ABD’li havacı Charles Lindbergh’in 20 aylık oğlu beşi­ğinden kaçırılarak öldürülmüş ve tarihe “yüzyılın davası” ola­rak geçmişti. Usta yazar Chris­tie, bu olayı hikayenin merke­zine koymuş ve buna bağlanan diğer hadiseleri dantel gibi iş­lemişti.

    Pala bıyıklı Poirot Agatha Christie’nin ünlü eserinden uyarlanan filmde Dedektif Poirot’yu aynı zamanda yönetmen Kenneth Branagh canlandırıyor.

    Belçikalı dedektif Hercule Poirot’nun, kara saplanan tren­deki cinayeti ustaca çözdüğü hikayenin bir diğer önemli ay­rıntısı da, olayların Paris-İs­tanbul hattında çalışan tarihî tren Orient Express’te geçmesi. Agatha Christie, 1977’de yayım­lanan otobiyografisinde, 1928 sonbaharında, yani 11 gün or­tadan kayboluşunun yarattığı skandaldan bir yıl sonra Orient Express gezisine çıkmış. Tren­de Hollandalı bir mühendisle tanıştığını anlatıyor. Mühen­dis ona “Tokatlıyan Oteli çok iyidir, orada güvende olacaksı­nız” demiş ve Agatha Christie sanılanın aksine Pera Palas’ta değil, Tokatlıyan Oteli’nde kal­mış. Hatta Şark Ekspresinde Cinayet’te dedektif Hercule Po­iret’nun da aynı otelde kaldığını yazıyor.

    Agatha Christie, daha son­raları Orient Express’le yine se­yahat etmiş elbette. Vagonlarını dönemin en ünlü desinatör, mi­mar ve sanatçılarının süslediği Orient Express raylar üzerinde giden bir saraydı adeta. Gra­ham Greene’in İstanbul Treni (Stamboul Train, 1932)’nden Ian Fleming’in meşhur Bond macerası Rusya’dan Sevgilerle (From Russia with Love, 1957) kitabına dek birçok edebiyatçı­ya, sanatçıya, sinemacıya ilham vermişti.

    Eski Poirot’lardan
    1974 yapımı ilk filmde, A. Christie tarafından yeterince zarif bulunmayan bıyığıyla Poirot rolündeki Albert Finney.

    12 Öfkeli Adam (12 Angry Men, 1957), Köpeklerin Gü­nü (Dog Day Afternoon, 1975) gibi önemli filmler yapmış olan Sidney Lumet de, Lauren Bacall, Sean Connery, Ingrid Bergman, Anthony Perkins, Vanessa Redgrave, Michael York gibi isimlerden oluşan dev bir kadro ile kitabı 1974’te sinemaya uyarlamıştı. Filmin dedektifi Albert Finney adı en az bilinen Poiret olarak tari­he geçse de film çok beğenil­miş, Ingrid Bergman “Gre­ta” rolüyle üçüncü Oscar’ı­nı kucaklamıştı. Filmden çok memnun kalan Agatha Chris­tie, sadece Poirot’nun bıyığını beğenmediğini söyleyecekti: “Poirot’nun bıyığının İngilte­re’deki en zarif bıyık olduğunu yazmadım mı ben? Filmdeki ne o halde?” Sevgili Bayan Ch­ristie bunu yazarken 2017 mo­del Poirot’dan habersizdi.

    Şark Ekspresi, 43 sene son­ra yine dev bir prodüksiyon ve dev bir bıyıkla yola çıktı. Sha­kespeare uyarlamalarıyla meş­hur İngiliz oyuncu ve yönetmen Kenneth Branagh filmi hem yö­netiyor hem de Poirot’yu oynu­yor. Michelle Pfeiffer, Penelope Cruz, Johnny Depp, Judi Den­ch, Willem Dafoe, Derek Jacobi gibi isimlerin yer aldığı kadro, bıyığın gölgesinden fırsat bu­lursa, olağanüstü bir iş çıkara­caktır. Çok önemli bir özelliği “Katil kim acaba?” sorusu olan bir hikayenin, bu kadar okunup izlendikten sonra aynı heyecanı vermesi pek olası değil elbette, ama yine de, bir kış gecesi ka­ra saplanıp kalmış muhteşem bir trende, Orient Express’in o masal gibi vagonlarında geçen gizemli bir hikayeyi sevdiği­miz oyuncularla tekrar izleme­ye değer.

  • Çavdar tarlasında tepişen saygısızlar

    Çavdar tarlasında tepişen saygısızlar

    J.D. Salinger’ın gençliğini, II. Dünya Savaşı’nın hayatındaki yerini ve aşklarını anlatan biyografisi ilk kez beyazperdede. Yazar, yaşamında kitaplarını sinemadan uzak tutmuş, kendini kameralardan saklamış, Holywood’u sevmediğini birçok yerde dile getirmişti.

    Çavdar Tarlasındaki Asi, Yön.: Danny Strong; Oyn.: Nicholas Hoult, Kevin Spacey, Zoey Deutch; 6 Ekim’den itibaren

    ABD’li münzevi yazar Jerome David Salin ger ünlü kitabı Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı (Catcher in the Rye, 1951) yazdığında 32 yaşındaydı; yayımlanan ilk ve son romanı da bu oldu. Bir de, çoğu Glass ailesine dair birkaç öykü kitabı. Savaşın ve ölümün içinde olmanın üzerinde yarattığı etkiyi en iyi hissettiğimiz Esmé için – Sevgi ve Yoksunlukla (For Esmé – With Love and Squalor, 1950) bunlardan biri. Sinemaya uyarlanmanın eşiğinden dönen bu öykü, Salinger’ın yazarlık kariyeri açısından da bir dönüm noktası.

    120 milyondan fazla satan, yasaklanan, sansürlenen, yine de edebiyat dünyasının kült romanlarından sayılan Çavdar Tarlasında Çocuklar’ın film haklarını Billy Wilder’dan Jerry Lewis’a ve hatta Steven Spielberg’e kadar pek çok kişi almak istese de Salinger hep aynı cevabı vermiş: “Holden bundan pek hoşlanmazdı”. İşte bu cevap, Hollywood’dan uzak duran Salinger’ın sinemadan nefret ettiğine dair bir yargı oluşturdu. “Biz roman uyarlamalarından harikalar yaratıyoruz, üstüne para ödüyoruz” benzeri bir küstahlığa sahip olan Hollywood için bu elbette alışılmadık bir durumdu. Oysaki Salinger gerçekten de başkarakteri Holden Caulfield’a dair doğru bir şey söylüyordu. “Hayatta nefret ettiğim bir şey varsa o da filmlerdir,” diyordu Holden. “Bana onlardan söz etmeyin”.

    Salinger ise, evinde 16-mm projektörüyle Capra’nın Gaib Ufuklar’ından (Lost Horizon, 1937) Hitchcock’un Kaybolan Kadın’ına (The Lady Vanishes, 1938) kadar birçok filmi seyretmekten zevk alan, fakat zamanında haklarını sattığı Sarsak Dayı adlı öyküsünü akıl almaz bir aşk paçavrasına çeviren film endüstrisinden hareketle Hollywood’dan hazzetmiyordu ve ölene dek de kitaplarının haklarını vermedi.

    Salinger’ın gençliğini, II. Dünya Savaşı’nın hayatındaki yerini ve aşklarını anlatan biyografisi Çavdar Tarlasındaki Asi (Rebel in the Rye) ilk kez beyazperdede. Her ne kadar Kevin Spacey önemli rollerden birinde yer alsa da, ödüllü aktör, taze yönetmen Danny Strong ‘saygıyla’ çektim dese de, film J.D. Salinger’a mezarında ters takla attıracak kadar klişeyle dolu. Bu kadar konu varken, kendini kameralardan saklayan, kitaplarını sinemadan uzak tutan bir yazarı uluorta mıncıklamanın nedeni ancak intikam olabilir diye düşünüyor insan.

    Filmin bir karesinde Kevin Spacey (Whit Burnett) ve Nicholas Hoult (J.D. Salinger) birlikte.
  • ‘Göklere çıkarılan’ CIA fiyaskosu

    ‘Göklere çıkarılan’ CIA fiyaskosu

    Uyuşturucu kaçakçısı bir pilotun sıradışı hayat hikâyesini konu edinen “Barry Seal: Kaçakçı (American Made)”, Amerika tarihindeki en gizli CIA operasyonlarından birini anlatıyor. Tabii gerçekler biraz farklı!

    Medellin karteli (Kolombiya) için kuryelik yapan Barry Seal bir gün yakayı ele verir ve uyuşturucunun ülkeye girişini önlemek isteyen CIA de bu durumu değerlendirir. Hapis cezasını ABD yönetimiyle işbirliği yaparak takas eden Barry Seal’in kullandığı bir C-123 kargo uçağına CIA yapımı gizli kamera yerleştirilir ve Seal, Nikaragua’dan uyuşturucu yükleyerek Florida’ya getirir. 

    Görüntülerde Pablo Escobar da dahil Medellin kartelinin en önemli isimleri yer alır ve kartele büyük bir darbe iner. Gerçekte olansa tipik bir CIA fiyaskosu. Gazeteci Garry Webb’e göre, 80’lerde ABD’deki uyuşturucu patlamasının kökü CIA’in Sandinistler’e karşı Kontralar’ı finanse etme çabasından ibaretti: Dönemin başkanı Reagan, kamera görüntülerini Sandinistler’e karşı kullanmış, ancak 7 ay sonra yine bir C-123 Kontralar’a silah taşırken Nikaragua’da düşünce düzmece planın kokusu çıkmıştı. Yaz gününü klimalı sinema salonunda geçirmek ve Tom Cruise’u bir kez daha pilot olarak görmek isteyenlere önerilebilir.

  • Bruce Lee’nin hayatı ve fazlasıyla Hollywood

    Bruce Lee’nin hayatı ve fazlasıyla Hollywood

    Bütün dünyaya Uzakdoğu sporlarını tanıtan ve sevdiren Bruce Lee’nin hayatından bir kesiti konu alan Ejderin Doğuşu (Birth of the Dragon) bu ay vizyona giriyor. Film, ‘beyaz’ aşkından vazgeçemeyen Hollywood’u tatmin ederken, Asyalılar için hayalkırıklığı oldu. 

    Filmde Bruce Lee’yi Honk Kong’lu aktör Philipp Ng canlandırıyor. 

    Hong Kong sokaklarında feci şekilde dayak yiyen ve böylece 13 yaşında Kung Fu öğrenmeye karar veren efsanevi oyuncu Bruce Lee, ülkesinde pek çok turnuvaya katıldıktan ve sokaklarda dövüştükten sonra 1959’da Amerika’ya gelir ve kendi okulunu açar. Yetiştirdiği öğrenciler ve rol aldığı filmlerle namı hızla yayılan Bruce Lee’nin kariyeri 1964’teki ilginç bir karşılaşma ile önemli ölçüde değişir. 

    Binlerce senelik Çin geleneğine göre bilgi güçtür ve paylaşılmaz. Bu nedenle Bruce Lee’nin Kung Fu okulu açması Çin’de hoş karşılanmaz ve Shaolin Manastırı’ndan Amerika’ya gelen dövüş sanatları ustası Wong Jack Man, Lee’ye meydan okur. Hakemsiz ve kuralsız geçen dövüşü kimin kazandığı halen tartışmalı. 

    Film fazlasıyla Hollywood yapımı olduğu gerekçesiyle, Bruce Lee’nin kızı da dahil olmak üzere, pek çok Asyalı tarafından eleştirildi. Özellikle de gerçekdışı beyaz bir karakterin hiç sebepsiz kahramanlaştırılması ve görevlerinden birinin de Çinli güzel kızı öpmek olması bir hayli eleştiri topladı. 

    Bruce Lee’nin gerçek hayatta maruz kaldığı “dövüşüyle varolma ve ırkçılık mücadelesi”ni görmek istiyorsanız bu film sizi hayalkırıklığına uğratacaktır. Ancak destansı dövüş sahneleri ve başarılı bir kareografi izlemek istiyorsanız kaçırmayın. 

  • Stalin’in yasakladığı Sovyet Lady Macbeth

    Stalin’in yasakladığı Sovyet Lady Macbeth

    19. yüzyılın cinsiyet hiyerarşisini büyük bir başarıyla resmeden Mtsensk İlçesi’nin Lady Macbeth’i seneler sonra sinemada. Dimitri Şostakoviç’in 1934’te gerçekleştirdiği aynı adlı opera uyarlaması Stalin tarafından yasaklanmıştı.

    Lady Macbeth, Yön.: William Oldroyd; Oyn.: Florence Pugh, Cosmo Jarvis, Christopher Fairbank

    Rus yazar Nikolai Leskov, 1865’te Mtsensk İlçesi’nin Lady Macbeth’i adlı novellayı yazdığında, operadan baleye, sinemadan tiyatroya ve hatta Stalin’e, pek çok tür ve zihniyeti etkileyeceğini bilmiyordu. 19. yüzyıl Rusya’sında genç ve mutsuz bir kadının çaresizlikten acımasızlığa giden yoldaki çilesi, ilk olarak Dostoyevski’nin Epoch adlı dergisinde yayımlanmış ve Leskov nihayet kendinden sözettirmeyi başarmıştı.

    Ülkemize ise ilk defa 2012’de geldi Lady Macbeth: “Zengin kayınpeder evinde, şefkatsiz koca koynunda tam beş senedir bu sıkıcı hayatı sürmekteydi Katerina Lvovna; gelgelelim hiç kimse onun bu sıkıntısını zerre kadar umursamıyordu” (Çev. Güney Çetao Kızılırmak). Bu sıkıntıyı umursayan bazı uyarlamalarsa tarihte önemli izler bıraktı.

    1934’te Şostakoviç’in bestelediği 4 perdelik opera Leningrad’da prömiyerini yapmış ve büyük beğeni toplamıştı. 1936’da Stalin, eseri pornografik bularak salonu terketmiş, ünlü besteci konservatuvardaki hocalık görevinden uzaklaştırılmış, “Mtsensk İlçesi’nin Lady Macbeth’ı” operası Rusya’da 30 sene yasaklanmıştı. Eser, 1970’lerde “Katerina Izmailova” adıyla Yugoslav besteci Rudolf Brucci tarafından bale olarak bestelenmiş, 1962’de ünlü Polonyalı yönetmen Andrzej Wajda “Sibiryalı Lady Macbeth”i, 1967’de Ukraynalı yönetmen Mikhail Shapiro “Katerina Izmailova”yı çekmiş. Şostakoviç’ten sonraki en sükseli uyarlama ise hiç şüphesiz 2016’da İngiliz yönetmen William Oldroyd’un çektiği, gösterildiği tüm festivallerden övgü ve ödüllerle dönen “Lady Macbeth” oldu.

    Kuzey İngiltere’nin 19. yüzyıl dünyasında, cinsiyet hiyerarşisinin zirve yaptığı bir dönemde babası tarafından korkunç bir aileye satılan Katherine, sapkın kocası ve zalim kayınpederi tarafından çileden çıkıncaya dek sömürülür; işçi Sebastian’a aşık olan Katherine’in çileden çıkışı ise acılı, tutkulu, erotik, vahşi ve sürprizli olur.

    Taciz, şiddet, ırkçılık ve cinsiyetçilik temalarının yoğun olarak işlendiği film, asıl etkisini ‘kadının gücü’nden alıyor. Bir kadının, amacına ulaşmak için gözünü kırpmadan her şeyi yapabilecek tıynette oluşu Mtsensk’li Lady Macbeth ile Shakespeare’in Lady Macbeth’inin ortak yanı. Filmdeki “halledildi” (It is done) cümlesi de bu ortaklığın bir ifadesi.

    Madam Bovary olarak başlayıp Lady Chatterley olarak devam eden ve Mr Ripley olarak karakterini tamamlayan Katherine rolünde, çiçeği burnunda aktris Florence Pugh son derece başarılı bir performans sergiliyor. Zalim kayınpederi deneyimli İngiliz aktör Christopher Fairbanks, işçi Sebastian’ı ise yine taze oyuncu Cosmo Jarvis oynuyor.

  • Filmin kahramanı genç Marx

    20. yüzyılın meşhur Alman düşünürü Karl Marx’ın hayatını ve mücadelesini konu alan ilk kurmaca film “Genç Karl Marx” vizyona girdi. Marx’ın Engels ile olan dostluğunu ve düşünce tarihini nasıl değiştirdiklerini anlatan biyografi, tarihî gerçeklik ve duygusal kurgu arasında iyi bir denge yakalamayı başarıyor.

    Almanya 1844. Soğuk bir kış günü insanlar ısın­mak için ormandan odun toplarken üniformalılar tarafından dayak yer ve tutukla­nırlar. Zorbalık hüküm sürmek­te, adaletsiz yaşam koşulları halkı ezmekte, burjuvazi günü­nü gün etmektedir. Öte yandan genç gazeteci Karl Marx, yayın kurulunda olduğu Rheinische Zeitung gazetesinde Prusya hü­kümetini kıyasıya eleştirmekte, yazılarında komünist manifes­tonun ilk filizleri yeşermekte­dir.

    Bir gün Rus monarşisi aley­hinde çok sert bir yazı kaleme alır; Çar I. Nikolay’ın ‘ricasıy­la’ gazete kapanır; Karl Marx ve ailesi Paris’e sürgüne yollanır. Paris’in ünlü Café de la Régen­ce’ında, İngiltere’de İşçi Sını­fının Durumu’nu yeni yazmış olan Friedrich Engels’le karşı­laşması ise kısa sürgünün kârı olur.

    20. yüzyılın en önemli filo­zof ve kuramcılarından Marx’ın gençlik yıllarını konu alan film böyle başlıyor. Devrimin ya­şandığı 1848’den önce olanlar, genç filozofun bir diğer önem­li düşünür Engels ile 1844’te ömür boyu sürecek bir dostlu­ğa başlaması, birlikte komüniz­min ve işçi hareketinin temelini atmaları filmin esas konusunu oluşturuyor. Dostlukları fikir­lerle bezeniyor ve ilk ortak ça­lışmaları Kutsal Aile ya da Eleş­tirel Eleştirinin Eleştirisi ortaya çıkıyor.

    Film finale, yani 1848’deki büyük devrime yavaş yavaş ol­masa da, emin adımlarla ilerli­yor. Adı daha sonra Komünist­ler Birliği’ne dönüşecek olan Adiller Birliği’ne katılmaları ve bir manifesto yazmak üzere gö­revlendirilmeleriyle aksiyon ka­zanan filmin finali ünlü Komü­nist Manifesto ile taçlanıyor.

    Karşılaşmalarının ilk beş dakikasında sidik yarıştıran, sonrasında muhteşem fikirleri havada uçuşan Marx ve Engels her ne kadar “riff kapıştıran”, yeni ünlü olmuş iki rock star hissi verseler de, “Genç Karl Marx” dönemin siyasal atmos­feri ve diğer karakterlerin de et­kisiyle sonuna dek zevkle izle­nen bir film olmuş. Filmin Ha­itili yönetmeni Raoul Peck bir röportajında, “Hep bildiğimiz yaşlı ve sakallı devrimci ikonu­nu değil, 20. yüzyıl ve sonrası­nın dünyasına sıradışı bir etki yapan genç ve iddialı bir grup aydının olgunlaşmasını anlat­tım” diyor.

    Ayrıntılarda oyalanmayan, duygu ve düşünceler arasında iyi bir denge kuran Raoul Peck, politik konuları başarıyla işle­yen usta bir yönetmen. Dünya festivallerinden ödüllerle dönen “Lumumba” ve yine bol ödüllü, bu yıl En İyi Belgesel dalında Oscar’a aday olan “Ben Senin Zencin Değilim” adlı filmlerin de yönetmeni aynı zamanda.

    Marx’ı merkeze alan bu ilk kurmaca filmi çeken Raoul Pe­ck’in bu yapımını fazla roman­tik ya da fazla polemikli veya popüler kültüre fazla yakın bu­lanlar olabilir; ancak filmde maddi bir hataya rastlamak pek mümkün değil. Her bilgi doğru, tarihler hatasız, dönemin coş­kusu eksiksiz. Bu da biyografi­leri, duygu aktarımında başarılı olan iyi belgesel yönetmenleri­nin çekmesi gerektiğinin bir ka­nıtı adeta.

    Friedrich Engels (Stefan Konarske) ve Karl Marx (August Diehl).
  • Rum, paşa, nazır ve karikatürist…

    Rum, paşa, nazır ve karikatürist…

    Yıllar sonra Kapalıçarşı’daki bir halıcıda günışığına çıkan bir karikatür albümü, 19. yüzyıl sonu Osmanlı bürokratı, hariciyeci, mutasarrıf, cemiyet adamı Yusuf Franko Kusa’nın bilinmeyen yeteneğini ortaya çıkardı. 1884- 1896 arası çizdiği karikatürlerle dönemin bürokrasisini hınzırca eleştiren Yusuf Franko Paşa’nın bu ‘tehlikeli’ uğraşı bugün ANAMED’de sergileniyor. 

    İZEL ROZENTAL 

    Yıllar sonra Kapalıçarşı’daki bir halıcıda günışığına çıkan bir karikatür albümü, 19. yüzyıl sonu Osmanlı bürokratı, hariciyeci, mutasarrıf, cemiyet adamı Yusuf Franko Kusa’nın bilinmeyen yeteneğini ortaya çıkardı. 1884- 1896 arası çizdiği karikatürlerle dönemin bürokrasisini hınzırca eleştiren Yusuf Franko Paşa’nın bu ‘tehlikeli’ uğraşı bugün ANAMED’de sergileniyor. 

    Bundan tam 60 yıl önce, eşiyle birlikte İstanbul’daki kısa tatilleri esnasında Kapalıçarşı’da gezinen Herbert Brooks Walker’ın gözü, bir halıcı dükkanında sergilenen eski bir karikatür albümüne takılmasaydı, belki de bu sıradan Osmanlı bürokratının varlığından birkaç meraklı tarihçi dışında hemen hiç kimse haberdar olmayacak, muhtemelen Yusuf Franko Bey (1856-1933) hâlâ, Hıfzı Topuz’un ifadesiyle, “ıssız bir ada gibi” keşfedilmeyi bekleyecekti. 

    “Bâb-ı Âli İstişare Sirki” Bab-ı Ali İstişare Odası’nın üç üyesi Gabriel Noradunkyan Efendi, Nişan Civanyan Efendi ve Nikolaki Sgouridès Efendi. Yusuf Franko Kusa Bey, Ocak 1885. 
    Ömer M. Koç Koleksiyonu. 

    O, bugün tarihin karanlık sayfalarından kafasını uzatıp bize muzipçe göz kırpıyorsa, bunu gençlik yıllarında “sadece kendisi için” çizdiği karikatürleri sayesinde yapıyor. 

    Gerçi bu bürokrat, genç yaşında Osmanlı hariciyesinde başlayan uzun kariyerinin sonunda Hariciye Nazırlığına kadar yükselmişti, ama 1922 yılının 25 Şubat günü atandığı bu görevde, hükümetin 4 Mart günü istifa etmesiyle sadece sekiz gün kalabilmişti. Öncesinde kısa bir dönem Posta ve Telgraf Nazırı olan Yusuf Franko Paşa, tarihçilerin gözünde sıradan bir bürokrat olmanın ötesine geçemedi. 

    Yousouf albümü. Yusuf Franko Kusa Bey, 1884. 

    1855’te Lübnan’da bir Levanten ailenin beş çocuğundan biri olarak dünyaya gelen Yusuf Bey, eğitimini Beyrut’ta tamamlamıştı. Babası Nasrî Franko Kusa Paşa 1873’te ölünce, tüm ailesi İstanbul’a taşınmıştı. Yusuf, kardeşleriyle birlikte Hariciye nezaretine adım attığında henüz onsekiz yaşında bir delikanlıydı. 

    Siyaseten çalkantılı geçen XIX. yüzyılın son çeyreği, İstanbul’u Batı diplomasisi için oldukça önemli bir merkez haline getirmişti. Batılı diplomatlar, görevleri gereği bulundukları bölgelerde yerel halkla ilişki kurmalıydılar. Oysaki Müslümanların yabancılarla görüşmeleri Osmanlı toplumunda hoş karşılanmıyordu. Bunun sonucunda, toplumdan soyutlanan yabancı elçilerle diplomatlar, İstanbul Pera’da birbirleriyle ve Müslüman olmayan üst düzey yöneticiler, bankacılar ve elit iş adamlarıyla görüştükleri bir tür “getto” oluşturmuşlardı. Doğu Hıristiyan Katolik (Melkit) mezhebinden olan ve sosyalleşme konusunda pek sıkıntı yaşamayan Yusuf Bey ise çok geçmeden kendisini “Pera sosyetesi”ne kabul ettirmesini bilmişti.

    Edindiği bu renkli diplomatik çevre, içindeki sanatsal yeteneğin de açığa çıkmasına vesile olmuştu. Yusuf Bey, 1884–1896 arasında çizdiği karikatürlerden oluşturduğu ve yıllar sonra Kapalıçarşı’daki halıcıda gün ışığına çıkan bu geniş albüme 124 adet karikatür yapıştırmıştı (Types et Charges 1884, Ömer M. Koç koleksiyonu). Ancak ilginçtir, karikatürlerin neredeyse yarısı 1884, 1885 tarihlerini taşıyordu. Sonraki yıllarda üretimini giderek azaltan amatör karikatürcü, 1896 yılında bu ‘tehlikeli’ hobisine tamamen son vermişti.

    İstibdat döneminde karikatür ve mizahın II. Abdülhamit tarafından yasaklandığı bilinen bir gerçektir. Sultanın muhbirlerinin her köşede gizlendiği bu karanlık dönemde, karikatür çizmenin zorluğu ve tehlikesi meydandaydı. Hele Hariciye Nezareti’nde görevli bir bürokratın bu ‘suç’u işlemesi hiçbir şekilde kabul edilemezdi. Bu nedenle Yusuf Bey’in karikatür hevesini sürdürmek istememesi anlaşılır bir tercih… Albümünü ise belki günün birinde yayımlanır umuduyla saklamış olması akla yatkın geliyor. 

    Karikatürlerini kimlere gösterdiği ise ayrı muamma! Madam Gritzenko’nun karikatürünün sol üst köşesine kadıncağızın karalamış olduğu birkaç beğeni sözcüğü, sanatçının çizimlerini konu mankenlerine göstermiş olduğunun en belirgin kanıtı. Zaten Yusuf Bey çizimlerinin çoğunu fotoğraflardan ya da akıldan değil, modeline bakarak gerçekleştirmiş. Bu da karikatürlerinin başkalarınca biliniyor olmasını muhtemel kılıyor. 

    Baron Galvagna.İtalya Geçici Temsilcisi. Yusuf Franko Kusa Bey, Kasım 1886. 
    Fransız aktris Sarah Bernhardt. Yusuf Franko Kusa Bey, 10 Ocak 1889. 
    Yousouf albümü. Yusuf Franko Kusa Bey, 1884. 

    Resim eğitimi alıp almadığı bilinmese de, dönemin tanınmış oryantalist ressamı Kont Preziosi ve aynı tarzda karikatürler çizen oğlu ile görüştüğü biliniyor. “Portre charge” (Abartılmış portre; Fransa’da XIX. yüzyıldan itibaren yaygınlaşan karikatür tarzı; kişinin yüz hatları abartılı çizilir, vücut ise daha büyük olan kafaya göre orantısızdır) tarzında kurşunkalem, çini mürekkebi ve suluboya tekniğiyle çizdiği karikatürünün bir özelliği de, abartı bir yana, zeka dolu hoş mizahi unsurlar, bazen de kelime oyunları içermesi. Bir kafesin içindeki üç bürokratı maymun, papağan ve kaz olarak tasvir etmesi, kibirli General Brockdorf Paşa’nın kalçasını tavuskuşu tüyleriyle süslemesi ya da örümcek bacaklı olarak çizdiği Baron Galvagna’ya çizme (İtalya) parlattırması bu espri anlayışının tipik örnekleridir. 

    Yusuf Bey’in çizimlerinin bütün dostları tarafından hoşgörüyle karşılandıklarını iddia etmek safdillik olur. Karikatür neticede bir abartı sanatıdır; amacı güldürerek eleştirmektir. Yusuf Bey ise belli ki bu konuda çok yeteneklidir! 

    Karikatürler albüme kronolojik bir düzenle değil, sırasız yapıştırılmış. Birkaç boş sayfanın ardından tarihsiz bir karikatürle sonlanıyor albüm. Aslında bu tüyler ürperten son çizim, konu mankenlerinin Yusuf Bey’e bakışlarını da tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Karikatürün tam ortasında kahramanımız Yusuf Bey, elinde fırçasıyla darağacında sallanırken boynunu bir akbaba kemiriyor. İpler her iki yandan sanki Lilliput ülkesinin cüceleri tarafından çekiliyor. Aslında bu cüceler, Yusuf Franko’nun albümünde daha önce yer almış olan karakterler… Ön planda da ellerinde mendilleriyle ağlaşan Yusuf Bey’in yakınları görülüyor. İdam komutunu veren ise, sanatçının bir karikatürde hınzırca eleştirdiği Alman Generali Ristow Paşa’dan başkası değil! Karikatürün adı: “L’Expiation”, yani kefaret! 

    Albümün sondan ikinci karikatürü ise oldukça manidar! Bu etkileyici çizimde Mihran Balassan adlı kişi, piyanosunun başında “Ölülerin Dansı”nı (Dance Macabre, Camille Saint-Saëns) çalarken, dışarıda iskeletler çılgınca dans ediyor. Bu karikatür, 1896 olayları (Osmanlı Bankası Ermeni komitacılar tarafından işgal edilmiş, ardından İstanbul’da çıkan olaylarda çok sayıda insan ölmüştü) üzerine çizildiği izlenimini verse de bu konuda herhangi bir açıklayıcı bilgi ve tarih yok. 

    “Yusuf Franko’nun İnsanları” başlıklı serginin metinlerini sergi danışmanlarından K. Mehmet Kenter yazdı. Serginin küratörlüğünü Bahattin Öztuncay, tasarımını ise Yeşim Demir Pröhl yaptı. Son yıllarda İstanbul’da izlediğimiz en gezilip görülesi sergilerden biri, 1 Haziran tarihine kadar Pera’da… 

  • DAVID LYNCH: Bastırılamayan rüyaların engellenemeyen dönüşü

    DAVID LYNCH: Bastırılamayan rüyaların engellenemeyen dönüşü

    David Lynch birçoğumuz için sadece bir film yönetmeni. Ama Lynch aynı zamanda bir yazar, ressam, heykeltraş, besteci, şarkıcı, gitarist ve tasarımcı. İki albümü, mobilya tasarımları, yazdığı kitaplar ve plastik sanatlar alanındaki uğraşlarıyla… Sinema tarihine damgasını vuran sanatçı şimdi bu çokyönlü yaşamıyla beyazperdede. 

    David Lynch, sanat hayatının dışında, dünya barışının ancak transandantal meditasyonun kitlelerce benimsenmesiyle gerçekleşeceğine inanan ve bu uğurda ciddi çaba ve para harcayan biri. Politik tercihleri Ronald Reagan’dan Bernie Sanders’e kadar uzanan bir çeşitlilik içinde ama kendi ifadesiyle temelde apolitik biri o. “Mulholland Drive” filminde Hollywood sistemine yönelttiği şiddetli eleştirileri politik saymazsak… Ticari sinemanın dışında dursa da, ticarete de kafası basan biri Lynch. Kendi kahve markasından paralı üye olunan kendi sitesine, çektiği birçok reklam filmine ve hayranlarını büyük hayalkırıklığına uğratan bir kararla “Twin Peaks” adını bir restoran zincirine satmasına kadar. 

    Yönetmen Jon Nguyen’in üç sene süren çekimleri ve röportajlarından oluşan “David Lynch: The Art Life” (David Lynch: Yaşam Sanatı)* adlı filmde Lynch, çok mutlu bir çocukluk geçirdiğini anlatıyor. Lynch’in hem filmleri hem de resimleri son derece rahatsız edici, son derece karanlık ve şiddet içerikli eserler. Lynch’in dünyasındaki bu karanlık nereden kaynaklanıyor diye merak ediyor insan. “David Lynch: The Art Life”ta bu sorulara yanıt bulmak mümkün değil. Birtakım ipuçları var sadece. Anne ve babasından sevgiyle sözeden Lynch’in sorunları büluğ çağında başlıyor gibi. Lise yıllarında yanlış arkadaşlar edinip annesini hayalkırıklığına uğrattığını anlatıyor filmde. Sorunlarının ergenlikte başlamış olması ve filmlerinde karşılaştığımız yoğun ödipal temalar, insana aşılamamış bir karmaşa yaşadığını düşündürüyor. Özellikle “Blue Velvet”ta (Mavi Kadife), filmin kahramanı Jeffrey’nin, kendisi için bir tür anne figürü olan Dorothy Valens’le, bir tür baba figürü olan Frank Booth’un sevişmesini seyretmesi (Freud’un “primaere Szene” dediği ilk sahneyi hatırlatan biçimde), ardından Dorothy’yle yatıp, Frank’i öldürmesi klasik bir ödipal karmaşa tablosu çiziyor. Ödipal karmaşa yaşamak için özel biri olmaya gerek yok, herkes bir ölçüde yaşıyor. 

    Anne ve babasından sevgiyle sözeden Lynch’in sorunları büluğ çağında başlıyor gibi. 

    Lynch’in ölümle, şiddetle başka bir derdi olmalı ki bunu da anlatıyor sık sık. Konservatuvarda okuduğu dönemde, Philadelphia’nın son derece yoksul bir muhitinde, şiddetin göbeğinde yaşamasına bağlıyor filmlerindeki şiddeti. Taşınır taşınmaz evleri soyuluyor. Pencerelerine kurşun isabet ediyor, arabaları çalınıyor, oturdukları caddede bir çocuk öldürülüyor. “Hayatımdaki en büyük etkiyi bana bu kentte yaşamak yapmıştır” diyor Lynch.

    Ölüme bu kadar yakın olmak, belki de Lynch’i ölümü anlamaya iten şey. Bunu anlıyabiliyorum ama filmde anlattığı hikayede babasına daha yakın hissediyorum kendimi: Henüz Philadelphia’da öğrenciyken , babasının kendisini ziyarete gelişini anlatıyor filmde. Örümcek ağları içindeki bodrumunda bulunan nadide “şey”leri babasına göstermek istiyor. Bunlar çürümekte olan meyveler, silikonla kaplanmış bir fare ölüsü gibi şeyler. Babasının, kendisine garip bir ifadeyle baktığını ve ona “Sen sen ol, sakın çocuk yapma!” dediğini söylüyor. Bugün 71 yaşında olan Lynch’in dört ayrı eşinden dört çocuğu var. En küçük çocuğu olan Lula ise henüz 5 yaşında. Lynch, filmde gördüğümüz kadarıyla fosur fosur sigara içmeye de devam ediyor. Zamanında Reagan’a yakın hissetmesinin nedeni, Demokratların sigara yasağını icat etmiş olmasıymış. 

    David Lynch’in benim hayatımda önemli bir yeri var. İlk seyrettiğim filmi “Fil Adam”ın atmosferi beni çok etkilemişti. Bir sonraki filmi “Mavi Kadife” önce sadece Suadiye Sineması’nda vizyona girmiş, sonra Avrupa yakasına gelmişti. Filmin oturduğum Avrupa yakasına gelişini bekleyememiş, hemen ilk gün “karşıya” geçip izlemiştim. Lynch’in filmlerindeki bu büyü yönetmenin ruhundaki, belki kendisinin de anlamlandıramadığı ama derinden etkilendiği şeyleri, perdeye aktarmadaki başarısında saklı. Lynch, bilinçaltını ve rüyalarını filme çekebiliyor ve dolayısıyla seyircide karanlık ve derin bir yerlere dokunabiliyor. Bunu Lynch kadar iyi yapabilen başka bir yönetmen yok. Hem defalarca Oscar’a aday olan, hem Cannes Film Festivali’nde ödüller alan ve hem de bu kadar büyük bir hayran kitlesine sahip başka bir yönetmen olmamasını böyle açıklayabiliriz. 

    David Lynch

    Lynch’in resimden neredeyse organik bir biçimde sinemaya geçmesi de önemli. Bu geçişi şöyle anlatıyor Lynch: “Simsiyah bir arka planın üstüne bir miktar çimen resmi yaptım. Resme bakarken, sanki bir hareket ve bir uğultu hissettim. Hareketli ve sesli resim fikri böyle çıktı.” Lynch’in ilk hareketli ve sesli resmi “Six Men Getting Sick” adını taşıyor. Altı adamın midelerinin bulanıp kusma sürecini gösteren bu “filmli resim”, aynı zamanda Lynch’in neyle uğraşacağının da habercisi: içerde tutulan ve bastırılan nahoş şeylerin şiddetle dışarıya çıkması… 

    Seyircisinin ruhuna dokunabilen Lynch, apolitikliği ve transandantal meditasyon gibi “new age” akımlara merakıyla çağın ruhundan besleniyor, o ruh tarafından şekilleniyor. Lynch, Mayıs’ta kült dizisi “Twin Peaks”in (İkiz Tepeler) yeni bölümleriyle televizyonlara dönecek. Heyecanla bekliyoruz.

    *Filmin adının yanlış çevrildiğini “sanat hayatı” yerine bambaşka bir anlam içeren “yaşam sanatı”nın kullanıldığını belirtmeliyim. Bu kadar basit ama ciddi bir hata belki de hata değildir, filmi daha çekici yapmak için ticari kaygılarla tercih edilmiştir diye düşünüyorum. Fakat film içinde de aynı yanlışın sürdürülmesi, çevirmende sorun olabileceğini de akla getiriyor. Tabii çevirmeni denetleyen bir redaktör yoksa… 

  • Neruda: Otoriteye karşı sanatın ölümsüz temsilcisi

    Neruda: Otoriteye karşı sanatın ölümsüz temsilcisi

    Şili’nin yakın siyasi tarihine dair filmleriyle dikkat çeken Şilili yönetmen Pablo Larrain, bu kez ünlü şair-politikacı Pablo Neruda’nın hayatına ışık tutuyor. Şairin hayatından izler içeren yarı-biyografik film, aynı zamanda polisiye bir dram olma özelliği de taşıyor. 

    Şilili yönetmen Pablo Larrain’in ünü No filmiyle Güney Amerika sınırlarını aşmıştı. Jacqueline Kennedy’nin hikayesi Jackie’yle (bkz. #tarih 32. sayı, Ajanda) üç dalda Oscar’a aday gösterilen Larrain’i, bu kez, şair-politikacı Pablo Neruda’nın kendi ülkesinde kaçak yaşadığı iki seneyi anlatan Neruda filmi ile izleyeceğiz. 

    Filmlerinde tarihsel konuları işlemeyi seven Larrain, No’da, başarılı bir reklamcının, Şili diktatörü Pinochet’ye karşı yürüttüğü referandum kampanyasıyla bizi 1988 Şilisi’ne götürmüştü. Bu kez ise yine Şili’de daha eski bir yolculuğa çıkıyoruz. Pablo Neruda’yı, şaire olan müthiş benzerliğiyle dikkat çeken tecrübeli oyuncu Luis Gnecco, kurmaca polis memuru Oscar Peluchonneau’yu ise Güney Amerika’nın en ünlü simalarından Gael Garcia Bernal canlandırıyor. 

    Film, biyografik olmaktan ziyade fantastik bir alegori. Büyük şair Neruda ile peşindeki karikatürize karakter Peluchonneau arasındaki kedi-fare oyununu anlatırken, aslında sanatçı ile diktatör, yaratıcılık ile otorite arasındaki bitmez tükenmez mücadeleyi de ortaya seriyor. Başarılı tarih tasviriyle göz dolduran film, aynı zamanda Şili’nin kartpostal gibi coğrafyasıyla güneyinden kuzeyine, şehir merkezinden karlı dağlarına kadar enfes görüntüleriyle de göz dolduruyor. 

    Duvara “Vatan haini Neruda” yazan hükümet görevlileri. 

    Neruda, “Vatan hainliğine devam ediyor” 

    Pablo Neruda, Fransa ve Meksika’da konsolosluk görevi yürüttü, ardından Komünist Parti’ye katıldı ve 1945’te senatör seçildi. Bir sonraki yıl Şili Başkanı seçilen sol görüşlü Gonzalez Videla, başkan olduktan sonra Komünist destekçileriyle ters düştü. Bu olaylar, Komünistlerin Videla’dan desteklerini çekmesi, ardından da Videla’nın komünist partileri kapatmasıyla sonuçlandı. Neruda, Gonzalez Videla’nın bu tutumunu ve maden işçilerine yönelik baskıcı tavrını protesto etti. Bunun üzerine ülkede Neruda hakkında tutuklama kararı çıktı. Neruda ise ülkesini terk etmeyi reddetti. Şiirlerini el altından dağıtmaya, sanatçı dostlarıyla şiir geceleri düzenlemeye devam etti.

    Çok yönlü Neruda Edebi karakterinin yanında politik bir figür olan Pablo Neruda’yı tecrübeli oyuncu Luis Gnecco canlandırdı.

    Bu esnada hükümet de Neruda’ya karşı bir karalama kampanyası başlattı. Neruda’yı gözden düşürmek için hükümet, “Neruda kendini Amerika’ya sattı” açıklamasında bulundu. Duvarlara ‘vatan haini Neruda’ yazılmakta, şair küçük düşürülmeye çalışılmaktaydı. Sonuç olarak 1948 senesinde hakkında tutuklama kararı çıkan Pablo Neruda kendi ülkesinde kaçak konumuna düştü. 

    Buraya kadar gerçek. Bundan sonrasında ise kurmaca bir polisiye öykü, filmi devralıyor: Şair’in peşine o dönem üst düzey sivil polislerden oluşan Şili Soruşturma Polisi’nin (PDI) başında bulunan Oscar Peluchonneau düşüyor. Videla’nın başkanlık döneminde görev yapan Peluchonneau, Neruda – hükümet kovalamacasında en etkili isim olarak görünüyor. Neruda’yı ‘komünist bir vatan haini’ olarak gören Peluchonneau için onu yakalamak bir onur meselesi haline geliyor. Filmde hırslı bir portre çizen, babası gibi iyi bir polis olmak için çabalayan, sürekli onu örnek alan Peluchonneau karakteri, Neruda’yı adım adım takip ediyor ve filmin heyecan ve mizah dozunu sonuna dek yüksek tutuyor. 

    Neruda, dünyanın üç önemli film festivalinden biri olan 69. Cannes Film Festivali’nde büyük ilgi toplamıştı. Yarışma kategorisine girmemiş olsa da tüm gösterimlerinde dolu salonlara oynayan filmin günlerce ayakta alkışlanması, Neruda’ya olan ölümsüz sevginin de bir kanıtı.

    Gerçekten polisiyeye Gael Garcia Bernal’in canlandırdığı polis memuru Oscar Peluchonneau karakteriyle film amansız bir polisiyeye dönüşüyor
  • Michelangelo’nun mimarlık şaheseri

    Arşivi Medici ailesinin katkılarıyla oluşan ve binası 1523’te Michelangelo tarafından tasarlanan Laurenziana Kütüphanesi, maniyerizm akımını yansıtan mimari bir başyapıt.

    Dan Brown’ın Cehen­nem adlı kitabının 213. sayfasında şöyle yazar: “Eğer henüz oraya gitmediyse­niz, mutlaka gitmelisiniz. Mi­chelangelo tarafından tasar­lanmış dünyanın ilk halk kü­tüphanesine çıkan muhteşem bir merdiveni vardır. Oradaki kitaplar kimsenin alıp götürmemesi için koltuklara zincir­lenmiştir. Tabii oradaki kitap­ların birçoğu dünyadaki tek kopyalardır.” Bahsettiği yer İtalya’nın görkemli şehirle­rinden Floransa’daki Laurenziana Kütüphanesi.

    Michelangelo’nun Floransa’dan ayrılmadan önce tamamladığı okuma salonu.

    Kütüphanenin açılışı 16. yüzyıla dayanıyor. Kitaplı­ğın oluşması ise daha önce. 15. yüzyılda Floransa şehri yöne­ticilerinden Cosimo de Medici ve Lorenzo de Medici (Muhte­şem Lorenzo) ülkenin dört bir yanından nadir el yazmalarını ve kitapları toplayarak sarayda eşsiz bir kütüphane oluşturma­ya giriştiler ve bir bölümünü de halka açtılar. Lorenzo’nun ölü­münden sonra, 1494’te Medici ailesinin yönetimden indirilmesi ve sarayın yağma­lanması üzerine, kütüphane­den kalanlar Roma’ya taşınarak Lorenzo’nun gayrimeşru oğlu ve 1513’te papa ilan edi­lecek olan Giovanni tarafından koruma al­tına alındı. 1523’te ise bu kez Lorenzo’nun yeğeni Giulio papalık mevkiindeydi ve Me­dici ailesi eski gücü­nü tekrar kazanma­ya başlamıştı. Böylece Giulio, yıllardır yuvaya dönmeyi bekleyen kitaplar için dönemin üstadı Michelangelo ile anlaştı.

    Michelangelo kütüphane için mu­azzam bir plan ha­zırladı. 1525’te baş­ladığı bina 1534’te üstad Flo­ransa’dan ayrıldığı için yarım kaldı. Fakat dönemin önemli mimarları Tribolo, Basari ve Amman­nati üstadın planlarına sadık kalarak kütüphaneyi 1571’de tamamladı. 11.000 el yazması ve 4.500 erken dönem kitap barındıran ve yapısıyla göz kamaştıran Laurenziana Kü­tüphanesi, günümüzde daha çok heykelleriyle tanınan Michelangelo’nun mimari us­talığının en önemli göstergele­rinden biri sayılıyor.

    Michelangelo’nun kütüphane için 1523-1525 arası yaptığı mimari çizim.

    Meraklısına

    Laurentian Kütüphanesi’ni ziyaret ettiğinizde, olağanüstü mimarisi dışında, görmeniz gereken önemli eserler var:

    • İşgal-öncesi Aztek kültürünü anlatan en kapsamlı kaynak olan Codice fiorentino, 16. yüzyıl.

    • Bizanslıların Asya’daki en güzel çalışmalarından sayılan Süryanice ilahi kitabı Rabbula İlahileri, 6. yüzyıl.

    • İncil’in Latince el yazmasının günümüze ulaşan ilk tam hali olan Codice Amiatino, 8. yüzyıl.

    • 14. yüzyıl İtalyan müziğine dair tek kaynak olan Codice Squarcialupi, 15. yüzyıl.

    • Sappho’nun çağdaşı ve yakın dostu şair Erinna’nın kendi el yazısıyla yazılmış şiirlerinin olduğu papirüs, MÖ 600’ler.