Tarihin akışını değiştiren, ona mührünü vuran veya büyük tehlikelere mani olan Liderlere her memlekette rastlamak mümkün değildir. Ancak Atatürk bunun da ötesinde, dünya tarihinin nadir gördüğü müstesna bir asker, bütünleyici bir yönetici, bir dehadır. Bugün halen özlemle anılıyorsa ve gönülden seviliyorsa, bu beyhude değildir.
Türkçede son yıllarda yaygın ve bazen yanlış olarak “karizmatik” kavramı kullanılıyor. Weberyen bir tabir olan, kilise literatüründen alınma ve Yunanca “karizma”, “yanılmaz- güvenilir” ile eşanlamda kullanılan bir kavramdır. Eski Türkçedeki karşılığı ise “sahibkıran” dır. Karizma kelimesi tam olarak Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve benzeri liderleri ifade ediyor. Yanılmasına ihtimal verilmeyen, güvenilen bir lider … Kaldı ki Atatürk liderlik vasfıyla doğmuş; herkesin göremeyeceği şeyleri görebilen; ileri görüşlü ve bu sebeplerle de “karizmatik” diye tavsif edilebilecek bir şahsiyettir.
Atatürk’ün karizmatikliğine şu iki örnek verilebilir: İstiklal Savaşı kumandanları, bilhassa kurucu üç kumandan (Mustafa Kemal Paşa, Ali Fuat Paşa ve Kazım Karabekir), fevkalade kıymetli insanlar olmakla beraber, içlerinde en olmayacak gibi görünen hedefleri işaretleyen Atatürk’tür. Diğer ikisi ise daha temkinli hareket etmişlerdir. Başka türlüsü de mümkün değildi; zira bu memleketi yönetenler 1. Dünya Savaşı sırasında büyük atılımlardan, ideallerden bahsetmiş, sonrasında ise olmayacak hatalar yapmışlardı; bu hatalar her şeyden önce imparatorluğun cenaze namazının kılınmasına ve büyük insan kaybına sebep olmuştu. Mekteplerde okuyan gençler yedek subay olarak askere gitmişler ve geri dönmemişlerdi. Tarlalar kıymetli çiftçiden, kasabalar zanaatkar esnaftan mahrum kalmıştı. Bu durum, kumandanlar da dahil olmak üzere, sivil ve askeri erkanın temkinli olmasına yolaçmıştır. Birçoğunda en ziyade “Evet, kurtaralım ama nasıl kurtaralım? Ne kadar kurtarabiliriz?” düşüncesi ve endişesi hakimdi.
İstiklal Savaşı’nın üç kurucu kumandanı Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, Mustafa Kemal Paşa ve fotoğrafta yanındaki Kazım (Karabekir) Paşa fevkalade kıymetli insanlar olmakla birlikte, içlerinde en olmayacak gibi görünen hedefleri işaretleyen Mustafa Kemal Paşa’dır.
Büyük felaketler gösteriyor ki teknolojinin gelişmesi, modern çağa giriş ne kadar büyük olursa olsun; temelde insan karakteri, organizasyonu, örgütlenme kabiliyeti ve pozitif zihniyeti gelişmediği takdirde hiçbir şey ifade etmez.
Tarih boyunca İstanbul’da birçok büyük depremin meydana geldiğini biliyoruz. Osmanlı dönemi İstanbul’unda yaşanan büyük depremlerde sadece evler ve işyerleri değil, saraylar, camiler ve diğer büyük yapılar da çok ciddi zararlar görmüş. Tabii şimdi çok daha yoğun bir iskan var. “Her şey daha iyi, malzeme mükemmel deniyor” ama hiçbir malzeme bir depreme ahşap kadar dayanıklı olamaz. Artık çok katlı iskan var. Sokaklar çok dar ve mesafeler çok uzun. Bu bakımdan binalar dayanıksız, ölümler çok daha fazla ve işin kötüsü -eskiden deprem mıntıkalarında dönemin itfaiyecileri, tulumbacıları ve mimarbaşının birtakım yardımcı kolları çok daha kolay koşuşuyordu; şimdi öyle bir şey yok. Bir yerden bir yere gidilemiyor ve gidilemeyecek. İstanbul’da olası bir depremde birtakım yerlere ulaşılamayacak.
Osmanlı döneminde İstanbul’u ziyadesiyle etkileyen dört büyük depremin olduğunu biliyoruz: 1509, 1719, 1766 ve 1894. 1509 depremi, İstanbul’un tarihî süreçte geçirdiği en büyük tabii afetlerden. Osmanlı tarihçileri “kıyamet-i suğra” (küçük kıyamet) der. 1894’te (6 Muharrem 1312) meydana gelen büyük depremden ise tarihî kaynaklarda, “büyük hareket-i arz”, “zelzele-i azîme” olarak bahsedilir. Hatta bir tanesinde tsunami de görülmüş; raporlar çok iyi değil ama çalışanlar var. Mesela Celal Şengör, İstanbul’da olacak deprem için yine “küçük kıyamet olacak” diyor. 2023 büyük Kahramanmaraş depremini ise tarih nasıl yazacak, henüz bilemiyoruz elbette.
Bir tarihin enkazı Antakya’daki Habib-i Neccar Camii’nin depremler sonrası durumu. (Fotoğraf: Yasin Akgül)
Tarihî vakalar gösteriyor ki hırsız, haydut vb. kimseler, bugün tarihteki felaketlerde olduğu gibi çok değil. Yine de maalesef birçok insanlar var. Bu tarz büyük felaketler gösteriyor ki teknolojinin gelişmesi, modern çağa giriş ne kadar büyük olursa olsun, temelde insan karakteri, organizasyonu, örgütlenme kabiliyeti ve pozitif müspet zihniyeti gelişmediği takdirde hiçbir şey ifade etmez, daha kötü neticeler doğurabilir.
Bu vesileyle tarihte başka bir felakete daha bakmak lazım; biliyoruz ki İstanbul’un baş dertlerinden biri de yangındır. Yangınlar geçmişte daha tehlikeli sonuçlar verdi; zira yangın başladığında beraberinde pek çok şeyi yok eder. Kocaman mahalleler yanar biter kül olur, mahvolur. Zaten İstanbul’da ya yangın ya deprem esas tehdit. Yangının farkı, ondan kaçmak daha kolay olabilir depreme göre… Eşyalar yanıyor, evler yanıyor fakat insanlar kaçıp kurtulabiliyor. 1890’larda Beyoğlu’nda, taş binalarda yangın oldu. Ölenlerin sayısı çoktu. Diyelim ki modern teknoloji kullandın, çelik zırhlar vs. O da yetmez ki. Çelik zırhın içine konuluyorsun da o seni koruduğu gibi boğabilir de. Gerçek manada tedbir alınmazsa, modern teknoloji aleyhinize bile dönebilir.
Depremin en ağır sonuçlarının yaşandığı Antakya’yı ilk defa 1963 baharında gördüm. Bugün eski Antakya’yı arayacak duruma geldik. Bölgenin hem insanını hem tarihî mirasını korumamız lazım. Bu da ayrı bir çaba, dikkat ve uzmanlık istiyor. Eski Antakya’yı görmek, onu yaşamak ve yeniden yapmak için gayret gerekecek.
Uzmanlık ve çaba gerekli; Depremlerin ardından harap olan Antakya’yı yeniden yaşamak için çaba, dikkat ve uzmanlık gerekecek. (Fotoğraf: Yasin Akgül)
UZMAN GÖRÜŞÜ
İstanbul depremi ve kuzey-güney fay hattı
Prof. Dr. Celal Şengör 2014 Temmuz ayında dergimize yazdığı yazıda, muhtemel İstanbul depremine dair jeolojik durumu özetlemişti.
CELAL ŞENGÖR
Jeolojik olarak Türkiye’nin başında iki büyük bela var. Biri çok büyük bir bela ama çok şükür 1000 senede bir oluyor; O da Girit’in güneyindeki bölge. Orada olursa 8’den büyük olabilir. Bu durumda Sicilya’yı, İsrail’i, İskenderiye’yi bile tsunami vuruyor. Türkiye sahillerinden hiç bahsetmeyeyim.
İkinci büyük tehlike Kuzey Anadolu Fayı. İşte 1894’teki deprem de o fay sisteminin normal fay olarak çalışan bir parçasında meydana geldi. Bu depremin büyüklüğü göreceli düşük olmasına rağmen (6’larda), yaptığı yıkım çok büyük. Bu hattın büyük depremleri, genellikle doğu-batı yönünde hareket eden yanal atımlı parçalar üzerinde olur, dolayısıyla hasar da bu yönde olur; kuzey-güney ekseninde yayılmaz. İstanbul’un büyük avantajı tabii bu. Ancak bizim beklediğimiz büyük, yani 7.6’lar civarında bir deprem yanal atımlı fayı kıracak ve 1894’te olduğu gibi kuzey-güney ekseninde de ciddi tahribat yaratacak.
Kumburgaz ile Tuzla hizasına denk gelen Marmara Denizi’ndeki bu hat, 1766’dan beri hareketsiz. Tabii bu enerji dışarı çıkacak sonunda. Bu deprem bir de 1894 depreminin üzerinde olmuş olabileceği normal faylardan birini tetiklerse, büyüklüğü 7’ye varabilecek bir deprem daha oluşturabilir. 1894’teki nüfus 1 milyon bile değil. Binaların büyük çoğunluğu da malum ahşap. Gerisini, bugün deprem sonrası toplanma alanlarına plazalar, acil ulaşım yollarının bir şeridini park yeri yapanlar düşünsün. Binalara, ruhsatlara hiç girmeyeyim.
Kanunî devri sadece büyük bir fetih devri değil, sınırlar kadar aynı zamanda devlet idaresinin de oturduğu bir dönemdir. Kültürel atılımlar, başta mimari ve kayıt sistemi olmak üzere kalıcı bir etki yaratmıştır. Ne Batı’da ne Doğu’da, dünya tarihinin bu en tayin edici dönemi ne yazık ki şimdiye kadar hakkıyla yazılamamıştır.
15. asrın ortasında Avrupa’da bence Venedik’ten ve Cenova’dan başka parlak medeniyet kalmamıştı. Bir Rönesans sürüyor ama Avrupa duraklamada aslında. Rusya daha çıkmamış ortaya; Habsburg’ların lafı geçmiyor. İngiltere de öyle. İspanya yeni kıtalara açılıyor ama bir sistemi yok. Fatih Sultan Mehmet bütün Balkanlar’ı fethetmiş; Karadeniz’in kuzeyini kendine bağlamış; Kırım Hanlığı’nı, Pontus’u, Bizans’ı yıkmış.
İlber Ortaylı ile yapılan röportajdan derlenmiştir.
Kanunî Sultan Süleyman, şüphesiz Osmanlı tarihindeki en önemli en ilginç sultanlardan biri. Hakkında yazılmış önemli eserler var tabii ama bunların hemen hepsi ikinci eldendir; ecnebi olanlar da dahil.
Kanunî 1520’de 25 yaşında tahta geçti ama ondan önce de bir devlet idaresi tecrübesi var. Padişah vekili gibi, çünkü Yavuz’un tek oğlu. Ve bu durumda yapacağı tek şey var adamın: Dedesinin alamadıklarını almak! Bu ne peki? İki şey: Rodos ve Belgrad. Rodos çok zor bir cenk, aylar sürüyor. Belgrad ise o zaman Macar Krallığı’nın elinde. Balkanlar’da her zaman ciddi bir merkezdir Belgrad, dün de bugün de.
Fatih biliyorsunuz bütün Kuzey Ege’yi aldı. Limnos, Thasos, Semadirek; efendime söyleyeyim, Midilli… Bütün bunları aldı ama güneyde Rodos’u alamıyor. Burada Rodos süvarileri var; gemici herifler, haydut, korsan… Kanunî anlıyor ki bu iş için tekamül etmiş bir donanma şart. Kendisi de karadan takip ediyor seferi. Eğer orada bir muvaffakiyet olmazsa Allah bilir, gemi döşettirecekti! Çok hırslı bu konuda.
Kanunî’nin Rodos seferini tasvir eden bir gravür (üstte). Makbul İbrahim Paşa at üstünde. Hans Sebald Beham, 1530 (altta).
Şimdi bundan sonra başladı artık büyük bir genişleme (expansion). Belgrad da aslında kendi başına bir şey ifade etmiyor. Budin’e yöneliyor. Türkiye tarihinin en enteresan seferidir. Şehit sayısı karşı taraf ölüleriyle ile mukayese edilemeyecek kadar az ve bütün Macar ordusunu tarumar ediyor. Bu arada Macaristan dediğin ne Sırbistan’a ne Pontus’a ne de Bizans’a benzer; gayet kuvvetli bir krallık. Bu arada İbrahim Paşa yanında, Pargalı çok akıllı biri; Piyale Paşa’yı, Pîrî Mehmet Paşa’yı da devraldı babasından.
Bu arada korsanların reisi, bugün algıladığımız anlamda korsan değil. Barbaros Hayrettin, Oruç’un adamı. Zaten onu Beylerbeyi yaptı nihayetinde oraya. Suriye’ye hakim olduğun zaman, oraları bütünlemen lazım. Bu bakışaçısı Fatih’ten ziyade Yavuz’da vardır.
Kanunî Macaristan’ı fethedip Budin’e girdikten sonra, oraya Zapolya’yı kral tayin etti. O sırada Karl Ferdinand, Macaristan’ın taht varisi. O ölürse diğeri, diğeri ölürse o hüküm sürecek… Sonunda Kanunî, Zapolya’yı orada tutmak yetmeyince onu Erdel Kralı yaptı Transilvanya’ya. Böylelikle bugünkü Macaristan Budin eyaleti olarak bağlandı Osmanlı Devleti’ne. Bu çok önemlidir.
Kanunî yine Fatih’in yolunda Korfu’ya oradan Otranto’ya çıktı. Ancak orada çok tutunamadı zira Doğu meselesi çıktı karşısına. Kendisi sefer sayısı itibariyle 44 yıllık saltanatında ilk sırada. İmparatorluk sınırları çok genişlemişti. İtalya’yı da alabilseydi, bu kültür ile çok daha haşır-neşir olacaktık ve belki üniversite bizde çok daha önce kurulacaktı. Yine de Süleymaniye Medreseleri de çok önemlidir.
Bu dönem aynı zamanda bir kültürel atılım dönemidir. Osmanlı mimarisinin önemli eserleri Kanunî dönemindedir. Osmanlı sanatının kendi tezhibi, devlet yazışmaları… İlginç şekilde, Fatih devrindeki yazışmalarımız-arşivlerimiz, Kanunî Devri ile mukayese edilmeyecek kadar dardır. Bu devre kadar devlet esas olarak sözlü yönetilmiş; eski gelenek. Fatih döneminde de tahrirler yapılıyor; ancak Kanunî döneminde kayıt altına alınmaya başlanmıştır. Mesela Divan toplantılarında Mühimme defterleri tutulmuştur. Bu devirde ilmiye sınıfı da tam oturmuştur. Divan-ı Hümayun üyesi olmayan bir adam ki, İstanbul müftüsüdür; birdenbire ulemanın reisi konumuna gelmiştir. Onun istekleri ile tayinler başlamıştır. İlginçtir.
Muhteşem miras Macaristan Milli Müzesi’nde bulunan bir Kanunî Sultan Süleyman tablosu (üstte). Mimar Sinan’ın yaptığı Süleymaniye Camii, Klasik Osmanlı mimarisinin şaheserlerinden (altta).
Askerî alanda ise Donanma’nın zirveye çıktığı bir dönemdir Kanunî dönemi. Ondan sonra Türk donanması 19. asra kadar pek bir ilerleme kaydedememiştir. Ancak şunun üzerinde ısrarla durmak lazım: Girit, Malta, Sicilya, Kıbrıs alınamadı bu devirde. Rodos ile durdu Adalar’ın fethi meselesi. Yine bu dönem imparatorluğun sınırlarının oturduğu bir dönem. Osmanlıların rakipleri Afrika’nın güneyinden okyanusu geçtiler ama bu gelişimi sürdüremediler; üretimleri de düşüktü Portekiz ile İspanya’nın. Yani İspanya altın getiriyor ama zanaatı olmadığı için bunu yatırıma dönüştürmeyi, geliştirmeyi bilmiyor. Böylelikle daha sonra 17. asrın İngiltere’si ve Hollanda’sı çıktı gerçek kolonyal güçler olarak. Maalesef bu gelişimin dışında kaldı Türkiye İmparatorluğu. Fatih ile başlayan dönem sona erdi.
Türkiye tarihinin bu 100 yılını (1453-1553) bambaşka bir şekilde okumak ve değerlendirmek lazım (Bir de, unutmayalım; İran çok önemli bir devlet; hiçbir zaman askerî teknolojisi yetişememiş bize fakat başka konulardaki kavrayışları yüksek). Bence hiçbir tarihçinin hafsalası, ne Batı’da ne Doğu’da dünya tarihinin bu dönemini kapsayamıyor. Bütün bunları mütalaa etmek, her tarihçinin kavrayacağı bir mesele değil. Bizdeki en önemli eksik ise mektup ve mektup tarihi. “Memoire” olmadan tarih olmaz.
Bir başka mesele de Fatih ve Kanunî kıyaslaması. Bunlar şüphesiz iki parlak hükümdar. Ancak Fatih’in konumu da kişiliği de yaptıkları da çok ileridedir. Bilgisi çok yüksek. Bugün takım tutmaya gerek yok Fatihçiler ve Kanunîciler diye. Osmanlı tarihinin en enteresan ve yüksek portresi Fatih Sultan Mehmet’tir. İmparatorluğun kültür tarihidir. Ancak o çok parlak diye Kanunî’yi de karartmayalım. Herkes ona “Grand Turc” ya da “Magnifique” diyor. Ruslar “Velikolepniy” diyorlar. Muhteşem çünkü başta entelektüel kapasitesi yüksek. Org dinliyor; Matthias Corvinus’un kitaplığından müthiş mecmualar getirmiş, nota mecmuaları. Bunlar bizim Topkapı’da (Bir tanesini tamir ettiler, Macar Bilimler Akademisi yeniden bastı). Tekstil zevki çok yüksek, kuyumcu; Venedik’le yarışacak işler yapıyor.
20. yüzyıla damgasını vuran Mustafa Kemal Atatürk, müstesna bir asker ve devlet adamı olmasının yanısıra, sanat ve edebiyatla da içiçe bir liderdi. Prof. Dr. İlber Ortaylı, onun kültür kişiliğinin ana hatlarını hatırlatıyor…
Atatürk’ün favori okumaları arasında şüphesiz ki bütün Türkler gibi edebiyat önde gelirdi. Bu alışkanlık, medrese geleneğinde zayıflar… ama Tanzimat’tan sonraki modern Türk’ün mektep kitabının hemen yanıbaşında edebiyat kitapları yer alır. Bunlarda edebiyatta ağırlık, yerli ürünler kadar tercümedir de. Bu tercümenin getirdiği bir kıvraklık vardır…
Atatürk’ün okur-yazarlığıyla ilgili çeşitli belgeler vardır. Mustafa Kemal’in okudukları üzerinde not alma alışkanlığı olduğunu da biliyoruz. Bu notları Prof. Dr. Klaus Kreiser derledi ve bir Atatürk kitabı yazdı. Güzel bir çalışma oldu ancak önemli bir eksiği var. O da Atatürk kitaplarının saklandığı iki kitaplığa; Anıtkabir’e ve Çankaya Köşkü’ne hiç bakmamış. Buna bakılmalıdır.
Atatürk’ün Çalıkuşu’nu okuduğunu ve çok beğendiğini biliyoruz. Bugünün gençlerinin aksine 20. yüzyılda Çalıkuşu’nu okumayan Türk bulamazsınız. Çalıkuşu’nda bir yandan romantik aşk kokusu, diğer yandan müthiş realist bir Anadolu tasviri vardır. Bu öyle “meyve, hoşaf, bulgur” bir Anadolu değildir. Anadolu’nun kendine göre kalıntılarını bulursunuz. Bunları bir öğretmenin gözüyle okur, anlarsınız…
Hakiki bir entelektüeldi Atatürk, edebiyata ve okumaya meraklı olduğu gibi yakınlarıyla da Fransızca ve Türkçe mektuplaşırdı.
Atatürk hiç şüphesiz ki Hüseyin Rahmi okuyor, Ahmet Rasim okuyor, Reşat Nuri okuyor, Yakup Kadri okuyor. Falih Rıfkı okuyor. Bunlar mütareke döneminde İstanbul’dan Anadolu’yu destekleyen önemli kalemlerdir.
Atatürk tercümeleri okur. Fransızca okur. Kendisinin Corinne Hanım’la edebi nitelik taşıyan Fransızca ve Türkçe mektuplaşmaları vardır.
Lisan bilgisinde Atatürk’ün Enver Paşa kadar tutkulu olmadığı kesin ama edebiyat ve okuma merakı olduğu şüphe götürmez. Enver Paşa Almanca, Rusça, Arapça biliyor, sonra İngilizce öğrenmeye çalışıyor. Mustafa Kemal Bey ise askerî lisede Fransızca öğrenmiştir ve Türkçe’yi çok iyi konuşur. Bunun yanında Bulgarca ve Rumcadan da haberi vardır.
Atatürk sadece bizim bölgemizde değil, tüm dünyada şiirle yetişen bir neslin temsilcisidir. Bugün artık şiir geriliyor ama o dönem öyle değildir. Atatürk’ün yazdığı notlarda, metinlerde ona şiirin kazandırdığı bir akıcılık olduğunu görürsünüz. “Gençliğe Hitabe” müthiştir. Nutuk’a giriş, sanki güzel bir çarşı tasviriyle romana giriş gibidir. Atatürk Tevfik Fikret’i, Mehmet Emin Yurdakul’u, Namık Kemal’i, Nâzım Hikmet’i sever ve sayar. Nâzım bir komünist olarak siyaseten başka bir yerde durmaktadır. Bu başka bir tartışma; Mustafa Kemal’in devrinde Nâzım Hikmet’in cezaevine girip çıkması olmuştur fakat büyük bir gadre asla uğramamıştır. Nâzım Hikmet büyük bir şairdir ve Atatürk tarafından şiiri sevilir, okunur ve saygı görür.
Atatürk’te edebiyat faslı çok derine giden bir konudur. Tarihin yerli-yabancı orijinal kaynaklardan incelenip anlaşılması için Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’ni kurmuştur… “Dil-Tarih-Coğrafya” çok güzel bir laf. Tarih dediğin coğrafya ve dille yapılır. Ne Fransızlar gibi edebiyat denmiştir ne Almanlar gibi filozofi. Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nin içinde her branş var. Bunlar sonradan dejenere olan anlamını kaybeden bölümler. Fakülte elit bir eğitim için kurulduğu unutulan bir yer oldu. Elit dediysek oraya paralılar girecek demek değil. Hakikaten bu ilme bağlı olan, hayatta başka kazancı pek düşünmeyen, ama bunu yapmak isteyen çok az kişinin okuduğu, öğretmenin öğrenci kadar kalabalık olduğu yer düşünülmüş.
Son yolculuk Mustafa Kemal Atatürk’ün naaşı Dolmabahçe Sarayı’ndan alınarak Gülhane üzerinden Yavuz zırhlısına taşınırken, on binlerce İstanbullu Ata’yı son yolculuğuna saygıyla uğurlamıştı.
Atatürk’ün dil konusunda büyük bir hassasiyeti vardır. Dil sadece Atatürk’ün değil, 20. yüzyıl başındaki Türk münevverinin hassasiyetidir. Türk Dil Kurumu’nu cemiyet olarak kuran bizzat Atatürk’tür. Amacı da şudur: Türkçe kelimeleri, deyimleri toplayacak ve onu yayacak bir eğitimci sınıfı yaratmak. Fakat bu demek değildir ki 50 sene bunu böyle muhafaza et! Dil akademisi gibi düşünüyorsan, bugünkü gibi oraya gerçek anlamda filolog ve linguistler dolması lazımdı. Fonetik laboratuvarları olması gerekirdi. Kurumun başladığı yerle bugün arasında uçurum var. Atatürk’ten sonra maalesef bu kurum da aynı şekilde yaşatılamamıştır. Atatürk akademik anlamda bu dünyaya girmemekle birlikte, Türkiye’nin bilhassa toplumsal bilimlerde en iyi akademik yapısını kurmuştur. Ondan sonra da bu yapı ne yazık ki devam ettirilememiştir…
Mustafa Kemal’in okuduğu kitaplar bugün Çankaya Köşkü’nde ve Anıtkabir’dedir. Atatürk düzenli okuma alışkanlığı olan biridir. Hatta okurken okuduğu kitap, metin her neyse onun üzerine notlar alır. Kitap okurken samimi bir okuyucudur Atatürk. Onda kendi mantığıyla, kurmaylığın verdiği kendi coğrafya ve tarih merakıyla bir edebi zevk ve metin anlayışı yanyana gelmiştir. Atatürk bir çok özelliğinin yanısıra bu yönüyle de bu milletin aranan adamıdır. Hep arıyoruz onu… Bu eğitim düzeyi, bu anlayış ve bu kopuşla daha da aramaya devam edeceğiz.
(İlber Ortaylı’nın bu ayki Kafa dergisinde yayımlanan köşesinden özetlenmiştir)
16. yüzyılda İspanyol enflasyonunun etkisiyle düzen sarsılmış, her kesimin birbiriyle kavgaya tutuştuğu bir kaos dönemi yaşanmıştı. İkinci büyük kriz, Sanayi Devrimi’ne intibak sürecinde meydana geldi. Her iki çalkantı dönemi de Osmanlı Devleti’nin iyi yetişmiş yönetici kadroları sayesinde aşılabildi. Bugünkü krizi atlamak için de seçkinci eğitime geçmek, devlet yönetmeye ehil elit tabakayı yetiştirmek şart.
Osmanlı dönemindeki ilk kriz dünyadaki çizgilerin değişim dönemine rastlar. Bilinen bir lise öğretmenimiz vardı, sınavda soru sorardı Ekrem Üçyiğit Bey: “Amerika’nın keşfinin saman pazarındaki etkileri nedir” diye. Bu, İspanyol enflasyonunun (16. yüzyıl) yarattığı bir krizdir. Peki biz bunu nasıl atlattık? Pek kendi geleneksel yöntemlerimizle değil, cemiyet sarsıldı ister istemez; fakat yavaş yavaş başlayan bu kriz, bugünküler kadar ağır ve ani bir şekilde gelişmedi. Anadolu bunu atlabildi. Büyük açlıkların, kıtlıktan toplu halde ölümlerin ülkesi olmadı.
Düzen çok sarsıldı, Celali İsyanları dediğimiz ve devlet adamlarıyla devlet adamlarının, köylülerle köylülerin, hatta eşkiyayla eşkiyanın kavga ettiği bir uzun dönem yaşandı. Kimin kiminle ittifak ettiği veya savaştığının birbirine karıştığı zamanlardı. Bu karmaşa, bu büyük zorbalık, gene zecri bir tedbirle (zorlayıcı önlem) önlendi. Yeni bir düzen geldi.
İkinci kriz Sanayi Devrimi’yle başladı. Türkiye, Sanayi Devrimi’ne kervanın arkasına katılarak girdi aslında. Yani telgrafı kullandı, demiryolunu kullanmaya başladı. Kısmen buharlı gemilere geçti. Deve kervanıyla demiryolunu birleştirdi. İzmir’le Kayseri’yi demiryolu ve kervanla bağlayabildi. Muayyen yerlerde zirai üretimin niteliğini ve kapasitesini değiştirdi. Ordusunu modernleştirirken, kısmen savaş sanayiine adımını attı. En önemlisi bürokratik kurumlarını manipüle etmeyi becerdi. Dolayısıyla 19. asır, yeterli de olsa yetersiz de kalsa bir değişim ve intibak asrıdır. Osmanlılar bunu başarmışlardır ve bu süreç Cumhuriyetle devam etmiştir.
Üçüncü kriz: Şimdi geliyor ve bunu atlatmak kolay olmayacak. Burada eski düşünce kalıplarımızı tamamen değiştirmemiz lazım. Açık söylüyorum; eğer Türkiye Cumhuriyet’ni idare edecek elit tabakayı, 15-20 sene içinde seçkinci bir eğitim sistemi kurarak yetiştiremezsek halimiz feci. Böyle yarım yamalak, çeyrek çepelek eğitimle, insanları kandırarak, rey alacağım diyerek açılan kurumlarla bu süreç yürütülemez. Bu insanlarla ne topluma yön verecek bir yönetici sınıf, ne kritik kararları alabilecek bir idareci zümre yaratılabilir, ne de mühendisliğini, doktorluğunu devam ettirebilecek kadrolar oluşturulabilir. Şimdiki kalitesiz ve işinin ehli olmayan, uzman olmayan kadrolar alttan alta tüm kurumları kemirmeye başlarlar.
Sultan I. Abdülmecid, genç yaşına rağmen başarılı bir yönetim göstermiş, ülkede değişimin sancısız gerçekleşmesini sağlamıştı.
Eğitimde derhal, seçkin zekaları değerlendiren bir sisteme girmeliyiz. Bu, hiç de sanıldığı kadar zor değil. Bunun için Türkiye’nin insan kaynağı vardır. Bir insan ömrü içerisinde bu kadroları çıkarabiliriz ve Türkiye dünyaya intibak eder. Aksi takdirde politikandan da hayır gelmez. Her yere üniversite, lise veya imam hatip okulu açarak bu iş olmaz. Bugünkü siyaset anlayışının becerebileceği bir iş değil bu. Bu kavmin kaba halkçılık taleplerine cevap vereceğim diye yola çıkanlarla yürümez.
Bizim tarihimizde bahsettiğim iki büyük krizi de dönemin yetenekli veya Tanzimat devrinde Avrupa’da dahi ün yapan akıllı devlet adamları, kadroları sayesinde atlatabildik. Bence yakın Türkiye tarihinin en önemli adamı, Sultan Abdülmecid Han’dır. İkisi de önemli işler yapmış iki diktatör padişahın arasında, genç yaşına rağmen insanları iyi tanımış ve yönetmiştir. Onun yönetimi, Türkiye’ye çok yumuşak bir değişim sağlamıştır. Bu geçiş süreçlerini kendi içinde 18. ve 19. yüzyıllarda her devlet bu kadar kolay atlatamamıştır.
(İlber Ortaylı’yla yapılan söyleşiden derlenmiştir.)
Prof. Dr. İlber Ortaylı, eylemci anarşistlerden Ermeni Daşnaksutyun örgütüne, Stalin’den Hamidiye Alaylarına, Makedon komitacılardan Yahudi ve Arap teşkilatlarına, Kızıl Tugaylar ve benzerlerinden günümüze terörist faaliyetlerin yapısı ve mantığını anlatıyor.
Terörizm 19. yüzyıldan itibaren devletleri son derece korkuttu. Şiddet uygulayanlar arasında nihilist-anarşist akımlara kapılmış olanlar da vardı. Bunlar başlangıçta, devlet adamlarına, hanedan mensuplarına suikastler düzenleme yöntemiyle işe başladılar. 1900 yılında İtalya Kralı I. Umberto böyle öldürüldü. Daha dramatik olanı Avusturya’nın güzel imparatoriçesi Erzsebed (Elisabeth) veya Sisi’nin İsviçre gezisinde bir anarşist tarafından öldürülmesidir.
Aynı yıllarda St. Petersburg’ta Alman sefaretinin önemli bir diplomatı, yakın geleceğin başbakanı von Bülow’un hatıratındaki bir pasaj enteresandır. Burada, Çarın zaptiye nazırının naklettiği bir hadise aktarılır. Nazır, kendisine sol eliyle dilekçe veren birinden şüphelenir ve hemen o kişinin sağ koluna yapışır. Adamın kolunu kırarak sağ elindeki tabancayı alır. Bir Ermeni anarşist olduğu ortaya çıkan suikastçi, hızlı bir mahkemeyle o akşam idam edilir. Bu tip suikastçilerin “Narodnaya Volya” hareketi içinde yaptıklarıyla pek bir yere gidilmeyeceği görülür. Çarlık Rusyası’nın İçişleri Bakanı Plehve, hatta daha evvel Çar II. Aleksander da aynı şekilde öldürülmüştür.
Aslında Çernişevski daha 1861’de Petropavlosk’da mahkumken hapishaneden çıkan notları, Rus gençliğinin “ihtilalci İncil”i haline gelmişti. Onun yazdığı Ne Yapmalı? kitabı, entellektüel, liberal ve sosyalist mücadelenin terörist örgütlenmeye gitmesini kaçınılmaz kılmıştı ama yollarını bulamadıkları da açıktı.
Şurası bir gerçektir ki 19. yüzyıl sonunda milletlerin millî kuruluş hareketlerinin yapısı, liberal politikacıların, entellektüellerin, salon toplantılarının, siyasi cemiyetlerin ifade ettiğinin ötesinde bir teşkilatlanmayı yarattı. Bu yaratıcılar (!) “siz bir işe yaramazsınız, bizim problemlerimize çözüm getiremezsiniz” diyorlardı.
Osmanlı İmparatorluğu’nda devletle ılımlı yaşayan Ermeniler 1890’da Tiflis’te Mikaelian önderliğinde Daşnaksutyun örgütünü oluşturdular. Bunun sonucu, aslında 1914 Şubatında Ruslarla yapılan Yeniköy Antlaşması’na kadar taşındı. Doğu Anadolu’da otonom bir idare teşkil edilmek istendi. Nüfusları göreceli az olsa da, Ermenilerin bu bölgede söz sahibi edilmesi öngörülmüştü. Buradaki hareket doğrudan doğruya hem merkezî idareye hem de bölgedeki Kürtlere karşıydı.
Alman bankacıya suikast Kızıl Ordu Fraksiyonu, daha yaygın adıyla Baader-Meinhof Grubu 1970’lerden 1998’e kadar birçok terör eylemine imza attı. Deutche Bank CEO’su Alfred Herrhausen bombalanan otomobilinde can verdi, 30 Kasım 1989. Getty Images
II. Abdülhamid tarafından teşkil edilen Hamidiye Alaylarıyla, bir bakıma Kürtlerin bu sayede taarruza geçmeleriyle, Daşnaksutyun hareketi büyüdü. Aynı tarihlerde Hristo Tatarchev’in kurduğu İMRO hareketi de Makendonya’nın bağımsızlığını hedefleyen şiddetli bir komitacılık hareketi olarak ortaya çıktı. Komitenin faaliyet yoğunluğu İlinden Ayaklanması’na kadar uzandı. Bu noktada, rahmetli hocamız Tarık Zafer Tunaya’nın bir tesbitini hatırlatmakta yarar var. Kendisi “İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (İTC) de hem parti hem çalışma modelinin kökeni Avrupa’da değil Balkanlar’da aranmalıdır” demiştir. İTC talebe arasında bir hürriyet cemiyeti olarak kuruldu, fakat kısa zamanda Makedon ihtilalcilerle savaşan subayların elinde bir komitacılık hareketine dönüştü. Bir hareket, diğerinin tepkisini yaratır ve etkilendiği yerden fazla uzağa düşmez.
Stalin’in Kafkaslar’dan getirdiği şiddet modeli de, başta Ermeni Daşnaksutyun hareketi olmak üzere, dönemin benzeri terörist faaliyetlerini düzenleyen örgütlerden etkilenmişti. Stalin’in (o dönem Kafkaslar’daki kod adı Koba’dır) partisinin Bolşevik kanadı adına başvurduğu metod, doğrudan doğruya en şedit bir terör modeliydi. Muhtelif bankaları bombalamak hatta posta trenlerini yoldan çıkarmak gibi yöntemlerle Bolşevik faaliyetlere para temin etti. İşin ilginç yanı, Rus Sosyal Demokrat Partisi’nin Menşevik kanadından Güney Kafkasya bölge sorumlusu Leonid Krasin bile onun yöntemlerine ses çıkarmadı. Yaptığı reformlarla hem sosyalistleri hem aristokrat kanadı hem de pek akıllı olmayan Çar 2. Nikola’yı bile kızdıran Rusya Başbakanı Piyotr Stolipin de 1911’de bir tiyatroda suikast sonucu öldürüldü.
1. Dünya Savaşı sosyalist veya ulusalcı terörist hareketleri ortadan kaldırmış değildir. Daha doğrusu bunlar biraraya geldiler. Yeni kurulan Polonya Cumhuriyeti bile, sınırları içindeki Batı Ukrayna’nın entegrist, bütüncül milliyetçiliğiyle ve onun terörist saldırılaryla, çiftlik baskınları gibi terör hareketleriyle uğraşmak zorunda kaldı. Polonya jandarmasının Ukraynalılar üzerindeki baskısına böyle cevap veriliyordu.
Sonraki dönemde siyonist yerleşmecilerle yerli Araplar arasında Filistin’de çatışmalar başladı. 1929’da 67 Yahudinin öldürüldüğü bir saldırıdan sonra, Yahudilerin paramiliter hareketi Hagana iyice kuvvetlendi. Bir müddet sonra bu örgütün yöntemlerini bile yumuşak bulan İrgun örgütü ortaya çıktı. İlkinin başında David Ben Gurion vardı, ikincinin en önemli adamı ise Menahem Begin’di. Ben Gurion’un geleceğin İsrail’inin ilk başbakanı, Begin’in ise Camp David’de Mısır’la uzlaşmayı sağlayan başbakan olması bir tesadüf değildir.
İngilizlere siyonist saldırı Kudüs’deki İngiliz mandasının karagâhı olan King David oteli Radikal siyonist örgüt Irgun’un bombalı saldırısından sonra yerle bir oldu, 22 Temmuz 1946.
Yahudi terörüne karşı Filistinlilerin İzzeddin el-Kassam önderliğinde örgütlenmesi çok ilginçtir. Ürdün’ün ilk Britanyalı komutanı Glubb Paşa’nın “bu adamlara önce saldırgan olmayı öğretmem gerek” dediği Filistinliler, şimdi bir terör örgütü kurmuşlardı. Karşılarındaki Yahudiler de, asırlar boyu Avrupa’da ezilerek kapağı Filistin’e atan bir kavimdi.
İrgun örgütünün 1946’da Kudüs’teki King David Oteline (İngiliz sivil ve askerî merkez karargahı) yaptıkları bombalı saldırı, korkunç bir Britanyalı katliamı olarak sonuçlandı. Ben Gurion bu olaydan sonra İrgun hareketini provokatör olarak, Yahudi halkının en büyük düşmanı olarak nitelemiştir.
Bu tip ulusalcı terörün dışında, modern çağda yani 1970’lerden sonra, “uyuşan ve uyuşuk bir orta sınıfın ve beynelmilelleşen bir kapitalist sınıfın hükmettiği” Avupa’da çeşitli slogan ve tahlillerle terörist örgütler kuruldu. İtalya’da Renato Pucci’nin Brigake Rosse’si (Kızıl Tugaylar), Almanya’da Ulrike Meinhof ve Andreas Baader’in Rote Armee Fraktion’u (Kızıl Ordu Fraksiyonu) bunlara örnektir. 1977 içinde Almanya başsavcısı Siegfried Buback’ı ve ardından Dresdner Bankasının müdürü Jürgen Ponto’yu kaçırıp öldürdüler. Nihayet, eski bir SS subayı olan sanayici Martin Schleyer öldürüldü. O dönem Almanya’daydım; hiçbir belirgin siyasi kimliği olmayan ve Alman toplum şartları içinde herkesin kabul edeceği bir mesleği bulunan Ponto kaçırıldığı gün, sokaktaki orta sınıf kadının, “bir takım pis herif ve kadınların kocanı kaçırıp yokettiğini düşünsene” diye birbirleriyle konuştuklarını hatırlıyorum.
Toplumun tepkisini doğrusu iyi kullandılar ve Baader- Meinhof çetesinin önde gelenleri nasılsa “intihar” ettiler. Buna ne Almanya’dan ne de üyesi bulunduğu AB’den hiçbir ciddi tepki gelmedi, hiçbir hukuk söylemi yükselmedi. ASALA terörü ise herkesin bildiği gibi Ağustos 1982’de, Ankara’da Esenboğa Havalanında sona yaklaşmıştı. Bu olay teröristlerin açık yargılanması ve idamıyla neticelendi. ASALA’nın faaliyetleri, bir yıl sonraki Orly katliamıyla sonlanmıştır.
Bugün dünyada terörist siyasi etkinlikler genellikle Müslümanlara mâlediliyor. Oysa terör Hindiçin’de, Endonezya’da, Güney Hindistan’da, Afrika’da ve uyuşturucu kartelleriyle işbirliği içinde Latin Amerika’da da aynı derecede yaygındır. Terörün İslâm dünyasında üretimin arttığı, toplumsal örgütlenmenin sosyal katmanlarda nisbeten dengeli olarak yayıldığı bölgelerde, kontrol altına alındığı görülür. Nitekim ciddi çatışma ortamının olduğu İran’da Mücahidin-i Halk örgütü bu nedenle bastırılabilmiş, yurtiçindeki terör aktiviteleri sessizleşmiştir. Şayet ciddi etnik çatışmalar yoksa, terörün bu ülkelerde tutunma olasılığı da azalır.
Bununla birlikte sebepleri gayet basite indirgeyerek açıklamak pek doğru yol değildir. Gün geçmiyor ki, terör olayı yeni tip örgütlenmeler ve saldırı çeşitlemeleriyle ortaya çıkmasın.
18. yüzyılın sonunda Arabistan’ın Necid bölgesinde doğan dinî-siyasi öğreti, kısa zamanda tüm yarımadaya yayılmış, Mekke dahil Müslüman şehirleri yağmalanmış, binlerce insan katledilmişti. Osmanlıların sert müdahalesiyle bastırılan isyancılar, Suudilerin tekrar tarih sahnesine çıkmasına kadar, yaklaşık 100 sene varlık gösteremediler. İslâm dünyasının bu en sert ve kendinden başkasını kafir gören mezhebi, bugün Suudi Arabistan’da epey yumuşamışsa da devlet ideolojisi.
Bedevîlikten güçlü Arap devletlerinin doğması, 19. yüzyıl boyunca süren Şammar, Aneze, Semb, Abde kabilelerinin Osmanlı ve Mısır orduları ile süren mücadelelerin sonucudur. Hail’de Reşidilerin, Der’iyye’de Suudîlerin başlattıkları Necid’i, Hicaz’ı, Yemen’den Suriye’ye, Basra’dan Kızıldeniz’e kadar uzanan çölleri saran bu büyük mücadelenin yegane iki dinamiği ise Bedevîlik ve Vehhabîlik olmuştur.
Burckhardt, Arabistan Seyahati adlı eserinde büyük İslâm devletlerinin bedevî terörünü yenip kendi egemenliklerini tesis etme çabalarının 19. yüzyıla kadar bir sonuç veremediğini, Vehhabî egemenliğine kadar bedevî geleneklerinin değişmeden sürdüğünü, yaşamın tüm ayrıntılarını, bireysel ve toplumsal hukuk kurallarını içeren bu yapının her yönüyle son derece ilginç olduğunu vurgular.
Yazarın 19. yüzyılın ilk yarısına ait tesbitleri arasında, Vehhabîliğin yayılmasından önce bedevîlerin dindar olmadıkları gerçeği de vardır. Kendi yaşamlarından gurur duyan ve onu değiştirmeye yanaşmayan bedevîler, İslâmiyet’in geniş ve güvenceli gölgesi altında, fakat bu dinin etkilerinden olabildiğince uzak kalarak güçlü bir wtoplumsal vicdan da taşımışlardır. Bunun yanında en eski Sâmi geleneklerinden, “kadınların başlarını ve saçlarını sımsıkı örtmeleri”, ancak erkeklerin aşk ve hayranlık dolu bakışları arasında raksederken vücutlarında en değerli servet saydıkları saçlarının deve sidiği ile parlatılmış örgülerini çözmeleri, saçlarının, dişlerinin parlaklığı ile erkekleri adeta büyülemeleri gibi nice geleneği de aynen korumuşlardır.
Bedevî toplumununun bünyesini ve örgütlenişini tanımak ve tanımlamak, hele çağdaş ölçütlerle güçtür. Yine, Arabistan’da geçerli kuralların hepsini İslâmî sanmak da yanılmaktır.
Son 200 yılda bedevî düntyasını etkileyen, hatta değiştiren en önemli olgu ise Vehhabîlik’tir.
1819’da Vehhabî isyanlarını bastıran Mısır kuvvetlerini tasvir eden bir çizim.
İslâmiyet’in en katı ve köktendinci kurallarını öğretisine alan ve sonuncu mezhep bölünmelerinden olan Vehhabîlik, Necid’de ortaya çıktı. Bu yarı siyasi yarı dinsel mezhebin kurucusu, 1745’te “Bâtılları ve bid’atleri yok etmek için” mücadele başlatan Muhammed İbn Abdülvahhab’tır (1703-1792). Hanbelî mezhebinden olan Muhammed, Hassa bölgesindeki emirlerle giriştiği savaşlarda başarılı olamayarak, Der’iyye vahasındaki emir Muhammed ibn’üs- Suud’a sığındı. Bu iki Muhammed arasındaki dostluk ve ittifak, bugünkü Suudi Krallığı’nın temeli olacaktır.
Muhammed ibn’üs- Suud’a siyasi ihtirasları olan bir adamdı. Abdülvahhab da kendisinin Hanefîliğe dayanan, ama Hanefîliğin ibn-i Teymiye tarafından epeyce bir reforma tâbi tutulmuş bir mezhebini geliştirmişti. Muhammed ibn’üs- Suud, Abdülvahhab’ın kızıyla da evlenerek damat oldu, böylece bir tür ailevi-siyasi-dinî bir birlik kuruldu.
Kerbela’ya taarruzdan önce saçlarını traş ettiren Vehhabîler.
Abdülvahhab, adaşının oğlu Abdülaziz’den de (1766-1803) tam destek gördü ve onun teokratik bir devletin kurucusu olmasını, Hanbelî-Vehhabî şeriatının da bedevî geleneklerinin üzerinde etkinlik kazanmasını destekledi. Oğul I. Abdülaziz Vehhabîliği kılıçla yaymaya çalıştı ve ganimetlerin beşte birini savaşçılarına bırakınca taraftarları giderek çoğaldı. Vehhabîlik en şiddetli dönemini bu emirin son yıllarında (1790’dan itibaren) yaşadı. Osmanlı Devleti ise resmen olmasa da fiilen Orta Arabistan’ı Vehhabî- Suudî egemenliğine terketti.
Bu yeni dönemde küçük fakat korkutucu Suud emirliğinin gücünü ise “el-Muvahhidîn” denilen genç müritler oluşturmaktaydı. Bunlar, Abdülvahhab’ın koyduğu yasakların ve kuralların takipçisiydiler. Abdülvahhab, Kitabü’t-Tevhid adlı eserinde ve risalelerinde en önemli kuralları şöyle sıralamıştı: Beş vakit namazın ne olursa olsun cemaatle kılınması; bedevilerce kutsanan ağaçların, puta benzer şeylerin, türbelerin ortadan kaldırılması; tütün, içki, uyuşturucu içilmemesi, kullanılmaması; ipekli ve pahalı elbiseler giyilmemesi, çalgı-şarkı çalınmaması, söylenmemesi öne çıkan kurallardı.
Vehhabîler kısa zamanda Arabistan dışında da taraftar bulmaya başladılar. Bölgeye sevk edilen Osmanlı ve Mısır (Kavalalı) kuvvetlerine karşı savunma ve saldırı üstünlüğü kurdular. Kutsal topraklara girerek Mekke ve Medine’de inançları doğrultusunda tahribatta bulundular. Hz. Hatice’nin türbesini, Hz. Ebubekir’in evini, Bakıy mezarlığındaki türbeleri yıkıp, taşları ile sur ördüler. Zikir, nafile, sünnet namazlarını; el öpmeyi; büyüğün karşısında eğilmeyi; evliya kabirlerini ziyareti; Sakal-ı Şerif, Hırka-i Şerif ziyaretlerini; Mehdi’ye, Hızır-İlyas’a inanmayı; tarikatlere, şeyhlere bağlanmayı; Ehl-i Beyt sevgisini… küfür (dinsizlik) ve bi’dat sayarak yasakladılar.
Vehhabîler, gerçek İslâm hukukunu uygulamayarak dinin ilkelerini terk eden bir hükümet saydıkları Osmanlı Devleti’ne, halifeliğini kesinlikle reddettikleri padişaha cihat ilan ettiler. Adeta bir avuç denilebilecek güçlerle, Osmanlı ve Mısır kuvvetlerine direndiler, başarılar kazandılar. Suudi emirlerinin yönettiği Vehhabî bölükleri Riyad’ı, Casim’i, Cebel-i Şammar’ı, Hassa’yı ele geçirerek Orta Arabistan’a egemen oldular.
Vehhabîlik İran’da, Afganistan’da, Hindistan’da da yandaşlar bulmaya başladı. Hicaz bölgesini kontrol eden Mekke Şerifi Galib, bu mezhebi yaymaya çalışanların kente girmesine engel olmaya çalışdıysa da Hassa ve Hicaz’daki yenilgilerden sonra önce anlaşmaya razı oldu, sonra 1801’de Cidde’ye kaçtı.
Vehhabîler 13 Mayıs 1802’de Kerbelâ’yı basıp iki bin kişiyi öldürdüler. Hz. Hüseyin’in türbesini yağmalayıp tahrip ettiler. 18 Şubat 1803’te Taif’e giren I. Abdülaziz, kent halkını kılıçtan geçirdi; kitapları yaktırdı; türbeleri yıktırdı; evleri ve çarşıları yağmalattı. Hz. Abbas’ın türbesi yerlebir edildi. 30 Nisan’da Mekke’ye girdiğinde de benzer eylemleri tekrarlattı.
Kerbelâ katliamının öcünü almak üzere harekete geçen bir Şiî fedai tarafından öldürülen Abdülaziz’in yerini, oğlu emir Suud bin Abdülaziz (1803-1814) aldı. Bu ateşli emir döneminde Vehhabîlik, Yemen’den Kızıldeniz’e kadar yayıldığı gibi kendisi de bölgenin en korkulan kişisi oldu. Baskınlar, talanlar, kervan soygunları, kıyılarda da korsanlık eylemleri tüm Arabistan’ı teröre boğdu; emire inanılmaz bir servet kazandırdı.
Vehhabî- Suudî yükselişinin bu ilk evresindeki (1811- 1818) parlak zaferlerden sonra, Osmanlı ve Mısır kuvvetleri toparlanarak tekrar isyancıların üzerine yürüdü.
Osmanlı siyaset adamları ve uleması, Vehhabîlerle mücadeleyi önceleri pek ciddiye almadı (üç-beş çapulcu!). Rusya meselesi, Avusturya meselesi, İran meselesi gibi gerekçelerle de bu mücadele ertelendi. Neticede bu işi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’yla halletme yoluna gidildi. Kendisine “Sen asi bir paşasın, ancak bu Vehhabî işini halledersen seni meşru sayacağız” denerek bir taviz verildi. Mehmet Ali Paşa, oğlu Tosun Paşa’yı Vehhabîlerin üzerine gönderdi. Tosun Paşa, 1815’lerde en azından Mekke’yi Medine’yi daha fazla tahripten kurtardı. Onun ölümü üzerine, bu defa Kavalalı Mehmet Ali Paşa ikinci oğlu İbrahim Paşa’yı görevlendirdi. İbrahim Paşa, isyancıları dize getirdi. O zamanki Abdullah bin Türkî’yi, yani Suudiler’in yeni emirini dört oğluyla beraber tutsak alıp evvela Mısır’a gönderdi. Bunlar Mısır’da zincirlere bağlı halde meydanlarda, sokaklarda gezdirilerek tahkir ve teşhir edildiler. Kavalalı Mehmet Ali Paşa, Suud ailesinin esir düşen liderlerini gemiyle İstanbul’a gönderdi. O zamanki padişah Sultan II. Mahmud’du. Şeyhülislâm Mekkizâde’nin fetvası ve II. Mahmud’un fermanı ile Abdullah bin Türkî, Topkapı Sarayı’nın avlusunda, boynu kılıçla vurularak idam edildi. Oğulları, İstanbul’un meydanlarında Sultanahmet, Eminönü, Fatih’te idam edildiler (19 Aralık 1819).
Ağır darbe yiyen Suudilerin yeniden toparlanması, Abdullah’ın oğlu Türkî ibn Abdullah’ın başa geçmesi ile mümkün olabildi ama, bu defa bölgede Reşidîlerle Suudîler arasında başlayan iktidar mücadelesi ve iş karışıklıklar 19. yüzyıl sonuna dek sürecek yeni bir evreye damgasını vurdu.
II. Abdülaziz 1902’de fedaileriyle Riyad’a bir gece baskını düzenleyerek valiyi öldürdü; kenti ve çevresini ele geçirdi. Bu hadise Suudî krallığının asıl kuruluş tarihi ve II. Abdülaziz’in yaklaşık elli yıl sürecek emirliğinin başlangıcı oldu.
Tekrar hızla yayılan yeni Suudî- Vehhabî hareketi, dört yıl içinde Casim’in zaptı, Reşidîler’in mağlubiyeti ile doruğa ulaştı. Abdülaziz, “İhvan’ül- Müdeyyene” (gerçek dini benimseyen kardeşler) adını verdiği yeni bir ordu kurdu. İhvan birlikleri Suriye’den Yemen’e ve Kuveyt’e kadar Osmanlı garnizonlarına, Türklerle işbirliği yapan Arap kabilelerine baskınlar düzenlemeye koyuldular.
Abdülaziz, Hicaz’ı ele geçirmek için Şerif Hüseyin’le, onun kışkırttığı Araiflerle savaşlara girişti. Necid’in tamamını kontrolüne aldı. Hanefiliğin savunucusu Haşimîleri en büyük düşman kabul eden Vehhabîlerin müfrit mücahitleri hem sünni-hanefi topluluklara, hem Irak’taki Şiilere karşı acımasızca saldırdılar. Emir Abdülaziz ve Ihvanların komutanı Faysal ed-Daviş, Necef ve Kerbelâ’daki kutsal yerleri yıktırmaktan dahi çekinmediler. Buralara ziyarete gelenler, İpekli giyenler, çalgı çalanlar, şarkı söyleyenler, hatta bıyık uzatanlar; doğuracağı çocuk Şünnî ya da Şiî olacak hamile kadınlar kılıçtan geçirildi.
Emir Abdülaziz 1913’te Hassa’yı zapt ettikten sonra, Osmanlı-Haşimî, Reşidî ittafakına karşı İngilizler’in desteğini kazanmayı başardı. Fakat, Vehhabîlik, kâfirlerle anlaşmaya izin vermediği için bu ilişkisini gizli tuttu. Bu gelişme üzerine Osmanlı padişahı V. Mehmed Reşad da 1914’te, bir irade ile Emir Abdülaziz’e “Sabahü-d Devle” sanını ve Necid kaymakamlığını verdi. Bu onursal rütbelerin anlamı, yüzyıllık “asi”lik damgasının silinmesiydi.
Birinci Dünya Savaşı’nda Lawrence’ın, Haşimîlerden Emir Faysal’ın (daha sonra Irak kralı), Emir Abdullah’ın (daha sonra Ürdün kralı), ortaya çıkmaları ile mücadele daha da kızıştı. Haşîmi şerifleri her seferinde Suudîlerin cesur ıhvanlarına yenik düştüler. Arabistan ise baştan başa kana ve teröre boğuldu. Abdülaziz bu ortamda Asir’i, Hail’i, Hayber’i, Covf’u işgal etti. Yalnız İngiliz uçaklarının yağdırdığı bombalar yüzünden Amman’a giremedi.
Kerbela sokaklarında Vehhabî taarruzu.
Birinci Dünya Savaşı boyunca Arap Yarımadası’ndaki cephe muharebelerine koşut olarak devam eden mücadele, ancak 1922’deki ilk ateşkesle yavaşladı; tarafsız ve tampon bölgelr oluşturulmaya çalışıldı. Ama, 1924’te Kuveyt’teki konferans, Şerif Hüseyin’in halifelik iddiasıyla ortaya atılması yüzünden dağıldı ve Vehhabî saldırıları yeniden başladı. İngiltere ise emir Abdülaziz’e bağladığı ödeneği kestiği gibi, 1925’te de Şerif Hüseyin Mekke’yi terk edip önce Cidde’ye oradan Akabe’ye gitti; son olarak Kıbrıs’a sığındı. Oğlu Ali’nin Cidde’deki krallığı ise 1925 yılı içinde birkaç ayla sınırlı kaldı.
Abdülaziz, 1926’da resmen Hicaz kralı oldu ve Mekke’de bir İslâm konferansı topladı. Yine o yılki hac farizasına da ilk kez başkanlık etti. Artık, İslâmiyetin kutsal kentlerinin koruyucusu oydu. Riyad’da, ulemadan aldığı destekle Necid sultanlığını ilan etmekte de gecikmedi. 1927’de ise artık ihtiyaç duymayacağı ıhvan örgütünü, zaman zaman tenkilleri (topluca ortadan kaldırma) dahi göze alarak süratle dağıttı.
Bugün merkezinde Kâbe’nin bulunduğu Mekke şehri, bir zamanların şatafat ve zenginliğe kesin karşı çıkan Vehhabî öğretisinin epey uzağında.
Kararlı, sabırlı, cesur, kurnaz, alçakgönüllü Abdülaziz, ölümüne değin Suudî hanedanının güçlenmesine ve yeni devletin güçlenmesini gözetti. Hanedanla devlet arasıda kolaylıkla sökülüp atılamayacak bağlar kurdu. Sayıları yüzlerle hatta binlerle açıklanan hanedan bireylerini sıkı bir disipline aldı. Kuşkusuz, asıl gücü ülkesindeki zengin petrol yataklarına dayandığı gibi, iç ve dış siyasetlerini de yine bu doğal kaynağa göre belirlemekteydi. Onun bu siyasetini, 1953’te ölümünden sonra sırasıyla tahta geçen oğulları Suud bin Abdülaziz (1953- 1963), Faysal bin Abdülaziz (1963-1975), Halid bin Abdülaziz (1975-1982) ve Fahd bin Abdülaziz (1982-2015) aynen devam ettirdiler.
Hayatta iken gazete ve dergilerde sık sık resimleri görülen, kendisiyle ilgili haberlere yer verilen Abdülaziz, mütebessim çehresi, siyah gözlükleri, çenesindeki küçük sakalı, tacvâri bir agelle tutturduğu beyaz kefyesi, entarisi, kolsuz harmanisi ile olduğu kadar, sayıları 180 olarak açıklanan eşleri, 130 çocuğu ile de ilgi uyandırıyordu. Fakat o, 20. yüzyılda Arap dünyasının en büyük lideri olarak değer vererek onlardan birçok konuda olumlu görüşler ve fetvalar almayı başardı. Örneğin, telsizin, elektriğin, otomobilin, uçağın Arabistan’a girebilmesi onun bu yaklaşımı sayesinde mümkün olmuş; Batı teknolojisinin yenilikleri “bid’at” sayılmamıştır.
Diğer yandan Abdülaziz, İslâm mezheplerinin en katı kurallısı olan Vehhabîliği (bu ad resmen kullanılmayarak el-Muvahhidîn denilir) devletin, yargının, toplum düzenininin temel öğesi yapmış; bir anlamda bu öğretiyi anayasa konumuna getirmiştir.
Tarihsel sürecin bu kısa özetinden ve Hanbelîliğin en köktenci fırkası olan Vehhabîliğin ilkelerinden anlaşılacağı üzere, Suudî Arabistan’daki birtakım uygulamalara ve infazlara farklı bakmak gerekmektedir. Örneğin, uyuşturucu kullanımını, alım-satımını büyük günahlardan sayan ve yasaklayan Vehhabîlik, bu günahı işleyenlerin, yegâne infaz aracı kabul edilen kılıçla ve bir ibret-i alem müessire olarak herkesin gözü önünde boyunlarından vurulmasınını öngördüğü için, kralın ya da onun adına bir başkasının bu işlemi durdurması, cezayı affetmesi olanaksızdır. Çünkü bizzat Suudî hanedanı, Arap çölünün Aneze bedevîlerinden eski ve fatih bir aile olarak Vehhabî iktidarını temsil etmektedirler. Otoritelerini dorukta de vam ettirebilmeleri için de bu mezhebin “vahdaniyyet” ilkesinden ve kılıç keskinliğinden hiçbir nedenle ödün vermemek durumundadırlar. Bir çöl medeniyetinden modern petrol imparatorluğuna yükseliş sürecinin 250 yıl boyunca daima Vehhabîlikle özdeş olageldiği unutulmamalıdır. Suudî Arabistan bayrağındaki “Kelime-i Tevhid” ve “kılıç” ise bu özdeşliğin simgeleridir. (Necdet Sakaoğlu’nun konuyla ilgili önceki yazılarından ve kendisiyle yapılan konuşmalardan derlenmiştir.)
VEHHABÎLİK ÖĞRETİSİ NEDİR?
Allah’ın birlenmesi ve Hz. Muhammed sonrasının reddi
Muhammed ibn Abdülvahhab (1703-1792) tarafından kurulan mezhep inancının temelini tevhid (Allah’ın birlenmesi) anlayışı meydana getirir. Kitabül Tevhid adlı eseriyle mezhebinin davetçiliğini yapan Abdülvahhab’a göre, Allah kalple, dille ve davranışlarla birlenmelidir. Bunlardan birisinin eksik olması durumunda kişi Müslüman olamaz. Allah’ı birlemek, ancak amellerle mümkündür. Buna göre Kur’an ve sünnetin dışında emir ve yasak tanımamak gerekir. Allah ile kul arasına ibadet ve amellerden başka kimse giremez. Amel imandan bir cüzdür, dolayısıyla farzlardan birini terk eden kimse dinden çıkar. Tevhid bütün ibadetlerden (namaz, oruç, zekat, hac) önce gelir.
Sadece Allah’a ibadet edilir ve yalnız O’ndan yardım istenir. Müslümanlar dini ve ibadeti salt Kur’an’dan öğrenmelidir. Bu nedenle Hz. Muhammed’in vefatından sonra öğrenilen ve uygulananların tümü bid’attır yani sonradan çıkmış ve dinin muhteviyatıyla uyuşmayan uygulamalardır. Vehhabîliği benimsemeyenler kafirdir.
Abdülvahhab’ın ortaya koyduğu görüşler, İbn Teymiye’nin (öl.1328) geliştirdiği Hanbelîlik ile Zahirîlik ve Haricîlik’in bir sentezidir. Vehhabîlik, ortaya çıktığı dönemden itibaren aynı zamanda bir siyasi öğreti kimliği kazanmış ve yine en başından beri Suudi emirlerinin ve bugün Suudi Arabistan’ın resmî dinî ideolojisi olmuştur.
Kerbela’ya taarruzdan sonra namaz için abdest alan bir Vehhabî.
VEHHABÎLİK NELERİ YASAKLIYOR?
Minare, türbe, kubbe, mezar, tefsir, tarikat…
• Allah’tan başkasına ibadet nasıl şirk (Allah’a ortak koşmak) ise, Allah’tan başkasından yardım istemek, başkasına dua ve yemin etmek de şirktir.
• En korkunç ve hatta şirk olarak görülen bid’atların başında mezarlar, türbeler ve bunları ziyaret gelir. Kabir ziyareti sapıklıktır.
• Camilerin süslenmesi, kubbe ve minare yapılması bid’attır.
• Namaz ancak camide cemaatle kılınabilir, evde kılınamaz.
İslâm’ın kutsal şehirleri olan Medine ve Mekke’yi işgal eden Vehhabîler, 19. Yüzyıl başında üzerlerine gönderilen kuvvetleri mağlup ederek 10 yıl boyunca bölgeyi ellerinde tutmuşlardı. Bu dönemde hac yapılamaz olmuş, emniyet ve asayiş kalmamıştı. Sultan II. Mahmud, Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’yı Mekke ve Medine’nin geri alınması için görevlendirdi. Mısır askerleri 1813’te Vehhabîleri mağlup ederek Arabistan içlerine sürdü. Mukaddes beldeyi “Harici” olarak tanımladıkları Vehhabîlerden geri alan padişaha, kazanılan bu başarıdan dolayı “Gazi” unvanı verilmesi kararlaştırılmış ve bunun dinî referansı için Şeyhülislamlık makamından bir de fetva çıkarılmıştı.
II. Mahmud’a gazilik ünvanı verilmesini isteyen ve Şeyhülislam Dürrizade Es-Seyyid Abdullah tarafından verilen, 29 Mayıs 1813 tarihli fetva (en üstte). Dönemin padişahı II. Mahmud (üstte).
Vehhabîlere karşı kazanılan başarıdan dolayı Osmanlı padişahına “gazilik” unvanının verilmesinin dinen caiz olduğunu içeren fetva şöyleydi:
“Bismillahirrahmanirrahim
Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere havalisinde Arap taifesinden Vehhabi diye isimlendirilen bir taife, yedi sekiz seneden beri Haremeyn-i Şerifeyn’i (Mekke ve Medine’yi) istila etmiştir.
Bunlar ehl-i İslâm iddiasında olmakla beraber işleri ve amelleri şeriata aykırı ve zıt olup, nice Kuran ayetlerine kendi bozuk görüşleri doğrultusunda manalar verip küfrü gerektiren bâtıl inanışlara sahiptirler. Bundan dolayı İslâm milletinden hariç oldukları gibi, ehl-i Sünnet ve cemaat olan Müslümanları da tekfir etmekte (kafir saymakta), Hacıların mallarını gasbedip, Hac yapmaktan men etmektedir.
Bundan dolayı Hac yolu kapalı olup, Şeriat gereği bu taifenin öldürülmesi vacip olduğundan, Mekke ve Medine’yi fethedip geri alan sultan ve halife El-Gazi Mahmud Han efendimiz hazretleri büyük bir gayret ve ihtimam gösterip bu mukaddes beldeleri ve bahusus (Peygamberin kabrinin bulunduğu) Ravza-i Mutahhara’yı muharebe ettikten sonra o “Hâricî” taifenin kirli ellerinden kurtararak kötülüklerinden emin etmiş ve Hac yolunu da açmış olduğundan; “Allah yolunda gaza edenleri kim silahla donatırsa muhakkak o da gazidir” Hadis-i Şerifi gereği “Gazi” ve “Hadimü’l-Haremeynü’ş-Şerifeyn (Mekke ve Medine beldelerinin hizmetkârı)” oldukları şer’an doğruluğu şüphesiz olmakla bundan dolayı isimlerine “Gazi” unvanı eklenerek yâd ve vasıflandırılmaları meşru ve yerinde bir iş olur mu? Beyan buyurula.
El Cevap: Allahu alem, Olur.
OSMANLILARIN TARİHİNDEN VEHHABÎ İSYANLARI
‘Nice Arabı kötü yola soktular etmedik kötülük bırakmadılar’
Osmanlı Devleti’nin 1774-1825 arasındaki tarihini anlatan ve Ahmet Cevdet Paşa’nın yazdığı Tarih-i Cevdet, 1854 yılında yayımlanmaya başladı. 12 ciltlik eserde, Vehhabî isyanları da detaylı şekilde ele alınıyor.
19. yüzyılın meşhur devlet adamı, hukukçu ve tarihçisi Ahmet Cevdet Paşa’nın (1822- 1895) oniki ciltlik eseri Tarih-i Cevdet, Vehhabî isyanlarıyla ilgili önemli ve ayrıntılı bilgiler içerir. Hem olaylar hem de Osmanlı Devleti’nin aldığı önlemler anlatılırken, Vehhabîliğin dinî ve sosyal eleştirisi de yapılır. Ağdalı bir dille yazılan eserden günümüz Türkçesiyle çarpıcı alıntılar:
“Arabistan Yarımadası’nın ucundaki Basra ile Mekke arasında, Hazret-i Ebû Bekir’in zamanında şeriat kılıcıyla öldürülen Müseylime’nin ortaya çıkıp yalancılık ve bozgunculuk yaptığı Necid yöresinde, Hanbelî ulemâsından Muhammed bin Abdülvehhâb adında birinin şeriat sınırlarının dışına çıkıp yanlışlık ve sapkınlık yoluna saparak başına biriktirmekte olduğu bir takım eşkıya ile Mekke ve Medine’ye hücum edeceği söylentileri bura halkını telaşa düşürmüş ve Mekke Şerifi İstanbul’a yazarak Sultan I. Mahmud döneminde babasına yapılan yardımlara benzer yüklüce bir yardımda bulunularak adı geçen bozguncudan kurtulma çaresine bakılmaz ise ileride önünün alınamayacağını bildirmişti.
Ahmet Cevdet Paşa’nın yazdığı Tarih-i Cevdet’ in kapağı.
Ancak adı geçen hâricînin böyle büyük çaplı bir harekete kalkışabilmek için büyük miktarda levazımata gereksindiğinden, bunları tamamlayana kadar bu tür bir isyan hareketinin ağızdan ağıza atlayarak her tarafa yayılmasını önlemek gerektiği gibi, her ne kadar adı geçenin sapkınlık ve bozgunculuğu o yörelerde yayılmış olsa da, işin Mekke ve Medine’ye saldırma boyutuna vardığına ilişkin Mekke ve Medine yöresi halkından başka bir bilgi kaynağı da yoktu. Durum [Sultan I. Abdülhamid’e] bildirildiği gibi İstanbul’da Hicaz işlerinden anlayan kişilere de sorularak adı geçen eşkiyanın bu kadar büyük bir iddiasının olmadığı öğrenildi ve Bağdat, Şam, Cidde ve Şehr-i Zor Valileri’ne de yazılarak bu konuda bilgi istendi. Şerif Hazretleri’nin mektubuna verilecek yanıt da buralardan alınacak yanıtların sonrasına bırakılmıştı.
Adı geçen asinin ortadan kaldırılmasına ilişkin Mekke ve Medine’den yeni bazı mektup alındı. Cidde Valisi’nin mektubu Mekke’den gelen bilgilerin kuşkuyla karşılanmasına neden olduğu gibi, Şam, Bağdat ve Şehr-i Zor taraflarından da henüz bu konuya ilişkin bir haber gelmemişti. Bunun üzerine konuya ilişkin bütün belgeler Padişah’a sunuldu. Akıllı olan Padişah Hazretleri, “Zındık da ortaya çıkarken başlangıçta önemsenmemişti, sonra iş ne mertebeye vardı. Hemen adı geçenin durumu iyice bir araştırılsın” emrini verdi ve hemen arkasından Şam Valisi Osman Paşa’ya yeni bir mektup yazdırttı.
Adı geçen Vali’den daha sonra gelen yanıtın özeti, durumun anlaşılabilmesi için aşağıda verilmiştir:
… İşte bu “Necid Şeyhi” dedikleri melun Muhammed bin Abdülvehhâb’ın ortaya attığı batıl inançlara uyanlara Vehhabî denilir. Adı geçen şeyh gerçi kabile ileri gelenlerinden değildi. Ama o yörede köyden köye gezerek bir takım yanlış inançlarla nice Arabı kötü yola sokmuş, özellikle de Deriyye halkını bütün bütün kendine bağlayarak, devlet kuruculuğunda kabile önderliği önemli olduğundan ve kendisinde de bu olmadığından, kendi bâtıl mezhebini duyurmak ve yayabilmek için Deriyye Şeyhi Muhammed bin Suud’u iştahlandırmış ve bağımsızlığını ilân etmeye kışkırtmıştır. Sonraları pek büyük bir topluluk oluşturarak Arabistan Yarımadası’nda olduğu gibi Mekke ve Medine’de de etmedikleri kötülük kalmamıştır.
Ahmet Cevdet Paşa
Dolayısıyla, Şerif Hazretleri o zamanlar telaş etmekte haklıydı. Ve yukarıda anlatıldığı gibi, “durumu iyice bir araştırılsın” diye çıkarılan Padişah emri de aynı biçimde bir ileri görüşlülük örneğiymiş. Ama devlet adamları ve diğer görevliler bunu bir iş yerine koymadıklarından sonradan pek büyük bir sorun olmuştu. Sonunda Sultan II. Mahmud Han Hazretleri’nin kahramanlık zamanında ezilip yokedildiler.
Özetle bu Vehhâbiler fitnesi bir kıvılcım iken o zamanın devlet adamlarının kayıtsızlığıyla sonraları bir büyük ateş oldu ki, söndürülmesi için pek büyük çaba sarf etmek gerekti…
[1802 yılında] Vehhabîler Kerbelâ … kasabasını vurmaya karar vererek Şiilerin matem gecesini gözlemişler ve kasaba halkının alışılageldik matem etkinlikleri nedeniyle yorgunluk ve bitkinlikten derin bir uykuda olduğu bir sırada kasabaya girip önlerine çıkanı öldürmüş ve buldukları para ve eşyayı yağmaladıktan sonra Hazret-i Hüseyin şehitliğinde asılı olan gümüş ve altın kandillerle diğer hediye ve yadigarları alıp Deriyye tarafına dönmüşlerdi.
… Abdülaziz’in yerine zaten bir süredir işi eline almış olan oğlu Suud geçmiş ve bu ölüm Vehhâbîlerin ilerlemesine sekte vurmamıştır… Suud [24 Nisan 1803’te] … askeriyle Mekke’ye girdi… Vehhabîler ile kendilerine uyanlar dini bütünlerin mescitlerini ve güzel eserleri yıkmaya başladılar. Hazret-i Peygamber’in, Hazret-i Ebû Bekir’in, Hazret-i Ömer’in, Hazret-i Ali’nin, Hazret-i Fatma’nın doğdukları yerleri, Hazret-i Hatice’nin evini…, evliyânın ve imamların kabirlerini … tümüyle yıktılar ve o haramzâdeler üç gün içinde Mekke’yi aşağılık Deriyye köyüne benzettiler.
Vehhabîlerin reisi olan Suud bin Abdülaziz ise [1807’de] Medine’yi istilâ etmiş ve evliyâ ve diğer dini bütün kişilerin kabirlerinin kubbelerini yıktırmış, ama Medinelilerin yalvarmaları üzerine Hazret-i Muhammed’in kabrinin kubbesini yerinde bırakmış, fakat Hazret-i Peygamber’in kabrinde bulunan bir nice inci ve mücevhere el koyup Deriyye’ye göndermiştir. Ayrıca hutbelerden padişahın adını kaldırmış, bâtıl inançlar gereği Vehhâbî olmayanlara müşrik gözüyle baktıklarından, Vehhâbî mezhebini kabul etmeyenlere Allah’ın evini ziyaret etmeyi yasaklamış… ve [Sultan III. Selim] Han Hazretleri’ne hitâben, türbelerin üzerine kubbe yapmak ve türbelerde kurban kesmek gibi Vehhabîlerce şirk kabul edilen şeylerin yasaklanmasını isteyen, yani Vehhabî mezhebine çağrı yapan bir mektup göndermişti…”
Târîh-i Cevdet (Dersaadet, 1309/1892), cilt 4, s. 72-74; cilt 6, s. 123; cilt 7, s. 165-167, 191, 205-209 ve 244; cilt 8, s. 123.
Günümüz Türkçesine çeviren: Ahmet Kuyaş
DÜNYA HARBİ VE DEĞİŞEN DENGELER
Osmanlı-İngiliz savaşıyla Suudlar tekrar sahne aldı
Mayıs 1914’te Osmanlılarla Suudlar arasında imzalanan antlaşma, İstanbul’un İtilaf devletlerine savaş ilan etmesiyle tarihe karıştı. Böylelikle Vehhabîler, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa tarafından yenilgiye uğratıldıktan yaklaşık yüz yıl sonra, tarih sahnesine yine Osmanlı düşmanı olarak çıktılar.
AHMET KUYAŞ
Büyük Britanya, Hindistan yolunun güvenliğini sağlamak ve yolculuk sırasında kolaylıkla kömür ve kumanya edinebilmek için, 19. yüzyılın hemen başlarında Aden’e yerleşmişti. Daha sonra da, Hindistan’ın güvenliği açısından çok önemli gördüğü Basra Körfezi’ndeki irili ufaklı emirliklerle ikili ilişkiler kurdu. Bu süreçte son halka, Osmanlı Devleti’nin Basra Körfezi’ndeki etkinliklerini denetleyebilecek, stratejik bir konumda olan Küveyt Emirliği’ydi. Küveyt’in İngilizlerle işbirliği yapmaya başladığının farkında olan Sultan II. Abdülhamid, Sabah ailesinin yönetimindeki Küveyt’in güneybatı komşusu olan Reşid ailesini kullanarak Küveyt’i dize getirmeye çalışmış, hatta başarılı da olmuş, fakat İngilizlerin devreye girmesiyle geri adım atmak zorunda kalmıştı. Sonuçta Osmanlılar, Büyük Britanya ile 1913’te yapılan bir antlaşmayla Küveyt’in özerkliğini kabul etmişlerdi.
Aynı yıl, Suud ailesi ise Necid bölgesindeki eski topraklarını yeniden ele geçirmiş ve Riyad’a hakim olmuştu. Ancak Suudlar bununla da yetinmeyerek, Osmanlı yönetiminde olan Hasa bölgesini de istilâ etmişlerdi. Bu gelişme iki açıdan önemliydi. İlk olarak, bunu kabul etmeleri mümkün olmayan Osmanlıların askerî bir harekâta girişmeleri söz konusu olabilirdi. İkinci olarak da, bölgenin Basra Körfezi’nde kıyısı olması nedeniyle, Büyük Britanya’nın işe karışma olasılığı vardı. Bu iki olasılığın da farkında olan Abdülaziz ibn-i Suud, Osmanlılara karşı durumunu güçlendirmek için, Büyük Britanya yetkilileriyle ilişkiye geçti. Niyeti, bağımsızlığını ilân etmekti. Ancak, Küveyt’te olduğu gibi, Büyük Britanya koruması altında bir özerklik elde etmeye de itirazı yoktu. Hasa üzerindeki Osmanlı haklarına karşı çıkmak istemeyen İngilizler ise, Osmanlıların buraya asker göndermeleri halinde Suudlara destek sözü vermediler. Büyük Britanya’nın Osmanlı toprak bütünlüğüne aykırı bir girişimde bulunması o dönemde mümkün değildi.
1913-14 yıllarında akın halindeki Suudiler.
Böylece Osmanlı Devleti’yle pazarlık etme konusunda yalnız kalan İbn-i Suud, Osmanlı temsilcileriyle Küveyt’te görüşmeyi kabul etti. 1914’ün Mayıs ayı başlarında yapılan görüşmeler başlangıçta hiç olumlu geçmedi. Hatta Abdülaziz ibn-i Suud görüşmeleri bırakıp Riyad’a döndü. En önemli anlaşmazlık konusu, Hasa’daki kalelerin ve Osmanlılardan alınan topların Osmanlı askerine geri verilmesiydi. Ama arabulucuların devreye girmesiyle bir sonuca varıldı. Osmanlı Devleti, Hasa’da sembolik denecek bir düzeyde asker bulundurma koşuluyla Abdülaziz İbn-i Suud’u Necid valisi olarak tanıdı. Resmî binalarda Osmanlı bayrağı bulunacak, yabancı devletlerle Osmanlı merkezinin bilgisi dışında işbirliğinde bulunulmayacak ve yıllık bir vergi ödenecekti. Bunlar karşılığında Necid Valiliği ırsî olarak Suud ailesinde kalacaktı. Antlaşmayı Osmanlı Devleti adına Basra Valisi Süleyman Şefik Paşa 15 Mayıs 1914’te imzaladı. Riyad’a gönderilen metin, 29 Mayıs’ta da Abdülaziz ibn-i Suud tarafından imzalandı. Ne var ki Osmanlı-Suud antlaşması, 1. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti’yle Büyük Britanya’nın karşı karşıya gelmesi sonucunda tarihe karışacaktı.
1915-16’da Suudi emiri İbn Suud ve İngilizlerin Basra baştemsilcisi Sir Percy Cox.
Büyük Britanya ile Suud ailesi arasındaki ilk ilişkileri kuranlardan biri, 1913 ve 1914 yıllarında Riyad’a gitmiş olan Yüzbaşı Shakespear’dir. 1909’da Büyük Britanya’nın Küveyt’teki temsilciliğine atanan Yüzbaşı Shakespear, buradaki görevi sırasında Arap Yarımadası’nın kuzeydoğusunda birçok keşif gezisi yapmıştı. Nitekim 1. Dünya Savaşı’nda İngilizlerin kullandığı Arap Yarımadası haritalarının önemli bir bölümü, onun edindiği bilgilere dayanır. 1. Dünya Savaşı başladığında İngiltere’de bulunan Shakespear, daha önce ziyaret edip tanışmış olduğu Suud ailesiyle resmî bir ilişki kurma göreviyle Basra Körfezi’ne gönderildi. Riyad’da Abdülaziz ibn-i Suud’la yapılacak antlaşmanın taslağını hazırladıysa da görevinin sonuçlarını göremedi. 24 Ocak 1915’te, Suudlarla Reşidler arasındaki bir çarpışmada vurularak öldü. Tarih kitaplarında pek rastlanmayan bu “kabile savaşı”nın, gerçekte bir Osmanlı-İngiliz çarpışması olduğunu vurgulamakta yarar var.
Yüzbaşı Shakespear’in temellerini attığı antlaşma, sonuçta 26 Aralık 1915’te imzalandı. Bu antlaşmaya göre, 1913’teki Osmanlı-İngiliz antlaşmasında Osmanlı toprağı olarak kabul edilen Necid, Hasa, Katif ve Cübeyl arazilerinin bağımsız bir Suudî Devleti’nin toprakları olduğu ilan ediliyordu. Suudîler de, Büyük Britanya’ya danışmadan başka herhangi bir devletle antlaşma yapmayacaklarına dair güvence veriyorlardı. Burada kastedilen, adı anılmasa da, Osmanlı Devleti’ydi tabii. Böylece Suudlar, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa tarafından yenilgiye uğratıldıktan yaklaşık yüz yıl sonra tarih sahnesine yine Osmanlı düşmanı olarak çıktılar.
1.DÜNYA HARBİ VE DEĞİŞEN DENGELER
Cumhuriyet ve laiklik geldi, Müslümanlıktan çıkmış olduk!
Emir Abdullah’ın ve oğullarının 1819’da İstanbul’da idam edilmeleri, Vehhabîlerin hiçbir zaman sönmeyecek kinine yol açtı. 1924’ten sonra ise “biz sizin söylediğiniz gibi olduk, laikiz ve artık hepimiz size göre kafiriz; bizi Müslüman olarak görmeyin” demiş olduk.
NECDET SAKAOĞLU
Osmanlı Devleti, Yavuz ve Kanunî dönemlerinde bile, Necid denen Arabistan’ın orta bölgesine fiilen hakim olmamış, buraya herhangi bir görevlendirme, atama yapmamıştır.
Cidde ve Kızıldeniz kıyısından, Medine, Taif, Mekke’ye kadar hakim olan Osmanlı Devleti, çöl dediğimiz büyük bölgeyle ilgilenmediler. Burada yaşayan Bedevilerin inançlarının 1750’lere kadar İslâm olduğunu söylemek pek mümkün değildir. Onları Müslümanlığa davet eden, inandıran, Vehhabî ve Suudi hareketi olmuştur.
Yakın tarihte Osmanlı Devletinin Vehhabîlerle olan ilişkilerinde dönüm noktası 1819 yılıdır. O tarihte, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa’nın esir aldığı Suudi emiri Abdullah ibn Türkî ve dört oğlu İstanbul’a getirilmiş ve idam edilmişlerdir. Baba Abdullah’ın, Topkapı Sarayı’nın avlusunda boynu kılıçla vurularak; oğulları,İstanbul’un meydanlarında Sultanahmet, Eminönü, Fatih’te idam edilmişlerdi.
Bu hadise, 200 yıldır devam eden bir kin meselesidir. Araplarda kin çok güçlüdür, unutmazlar. Bugün de sanıyorum bu kini taşıyorlar. Türkiye’deki hiçbir rejim, hiçbir yönetici istediği kadar taviz versin, Vehhabî olmadığı sürece Suudilerden Arabistan’dan sempati görmesine imkan ve ihtimal yoktur. Gelecekte de olmayacaktır.
Türkiyede, İslamî mezheplerin en toleranslı olanı, yani Hanefilik yaygın. Bu, Vehhabîliğe göre en olumsuz mezhep. Cami yapıyorsunuz, minare dikiyorsunuz, kubbeler kuruyorsunuz, oruç tutmayana bir şey demiyorsunuz, sigara, tütün içen, içki içen var, kumar oynanıyor, kumara izin verip piyangoyu devlet eliyle yönlendiriyorsunuz, bütün bunlara izin veriliyor.
Biz namaz kılarken önce sünnet kılarız, sonra farz kılarız. Bu yasak. Tefsirlerimiz var; Kuran’ı tefsir ediyoruz, yorumluyoruz. Yani birden çok anlamları olan âyetleri çeşitli anlamlarıyla açıklıyoruz ki, Vehhabîliğe göre bu en büyük küfür. Türkiye bunların hepsinin yapıldığı bir ülke. “Bunlar zaten küfre batmışlar, şirk halindeler, Hicaz’a gelip akıllarınca hacı oluyorlar, ziyaret edip gitsinler!” diyorlar bugün.
Suudi Arabistan bayrağında Kelime-i şahadet yazılıdır, bir de kılıç vardır. Bu ikisi Vehhabîliğin en temel iki prensibini anlatıyor. “Aykırı iş yapanın başı kesilir” diyor.
Osmanlı döneminde şeyhülislamımız, müderrislerimiz, hocalarımız vardı. Onlara göre değil ama kendimize göre iyi Müslümandık. Cumhuriyet ve laiklikle yeni bir safhaya geçildi. Onlara “biz sizin dediğiniz gibi olduk, laikiz ve artık hepimiz kafiriz, siz bizi Müslüman olarak görmeyin” mesajını vermiş olduk! Yani bir anlamda “gavurluğumuz” tescil edilmiş oldu. Dikkat ederseniz, “laiklik, dinsizliktir” diye yerleşmiş bir görüş vardır bizde. İşte bu tam da bir Vehhabi tanımıdır.
Vehhabî inancındaki Bedeviler için, Türkiye’deki herkes müşriktir. Hâlâ öyle. Dolayısıyla bizim öldürülmemiz, ölmemiz hiçbir cezaî karşılık gerektirmiyor. Öldüren bulunsa bile. Çünkü müşriktir. Vehhabî inancına sahip olmayan, o inanca tâbi olmayan kim varsa yeryüzünde, hepsi İslâm dışı sayılıyor; öldürülmeleri mübah, neleri varsa, ganimet olarak ele geçirmek de sevaptır!
Vehhabîlerin ele geçirdikleri ganimetleri bir yere toplayarak paylaşmaları.
SUUDİ ARABİSTAN
Bugünkü terör örgütleriyle Vehhabîliği bağlamak yanlış
Günümüzde DEAŞ gibi veya daha önceki Taliban gibi hareketlerle Suudi Arabistan’daki Vehhabîliği birbirine bağlamak çok zorlama ve yanlış olur. Zira artık Suudi Arabistan’da bir devlet doktrini vardır ve bu devletin “Batı düşmanlığı” söz konusu değildir.
İLBER ORTAYLI
Vehhabîliği anlamak için öncelikle o dönemde bölgenin etnik coğrafyasını anlamak gerekir. Bu coğrafyaya tanıklık eden ilk Batılı seyyahlar, Vehhabîliğin inkişaf ettiği zamanlarda, 19. yüzyıl başlarında dolaştılar ama daha ziyade bu akım hakkındaki rivayetleri aktardılar. 1830’larda giden Burckhardt ise Mısır’daki bakışaçısını yansıttı. 1862-63’te Gifford Palgrave’in seyahatnamesi çok önemlidir. İlk defa bu coğrafyaya dair orijinal gözlemlerini aktaran kişi, bu İngiliz oryantalisttir. O dönemde Orta Arabistan’da İslâmiyet öncesi putperestliğin ve çeşitli âdetlerin hâlâ nasıl canlı olduğunu, yaşadığını aktarır. Bu ortam, Vehhabîlik gibi son derece katı ve şiddetli bir akımının çıkışının, tutunmasının ve yayılmasının temel nedenidir.
Vehhabîlik, İslâm’ın ilk 10 yılında ortaya çıkan Haricilik dediğimiz katı görüşlerle, 13. yüzyıl düşünürü İbn Teymiye ve örneğin bizdeki Kadızadeliler gibi görüşlerle uyum içindedir. Çöldeki bi’dat alışkanlığına karşı çok yerinde bir tepki olduğu bile düşünülebilir. Çünkü bu çevre, bâtıl dediğimiz geleneklerini, alışanlıklarını korumuştur. Hatta Hz. Peygamber’in ölümünden hemen sonra ortaya çıkan yalancı peygamberler de bu bölgedendir.
Vehhabîlik bugün, kuvvetli olduğu Arap Yarımadası’nın ötesinde Batı Afrika’dan Hindistan’a, Nijerya’ya, Moritanya’ya kadar yayılmıştır. Bunlar daha ziyade Malikî mezhebiyle uğraşırlar. İslâm dünyasında neredeyse her yerde Suudilerin yardımıyla tutunmaya çalışırlar. Fakat çoğu kez bunu başaramazlar, zira anane üstün gelir.
Suudiler zamanla, 20. yüzyılda Vehhabî olmayan Müslüman devletlerle bir tür uyum içine girdiler. Vehhabîliğe baktığınız zaman, demokrasi adına herhangi bir kurum veya anlayış yok dersiniz. Yok ama, başka türlü bir ilginç bir yapı var. Vehhabî imamları ve kabileler baştan beri ve hâlâ çok etkindir. Bunlar hükümeti hatta kralı rahatça tenkit ederler. Herhangi bir Arap cumhuriyetindeki diktatöryel kalıplar burada yoktur. Örneğin bir evi polisin basması memnudur, yani yasaktır.
1920’lerden beri Suudiler bir devlettir, bir nizamdır. Tabii petrol zenginliğiyle… (Hac zenginliği yoktur. Bu önemli bir gelir kaynağı sayılamaz). Günümüzde DEAŞ gibi veya daha önceki Taliban gibi hareketlerle Suudi Arabistan’daki Vehhabîliği birbirine bağlamak biraz haksızlık. Bugünkü Vehhabîlikle terör bağlantısını kurmak çok zorlama ve yanlış olur. Zira artık Suudi Arabistan’da bir devlet doktrini vardır ve bu devletin diğerlerinde görülen “Batı düşmanlığı” söz konusu değildir. Zira şeriat, şeri düzen, ticaretin, diplomasinin girdiği yerde kırılır. Yani Batı hukuku bu anlamda etkilidir. Bugün Vehhabîliği yaşayan bir doktrin olarak görmek gerekir.
Türkiye hızlı örgütlenmeyi, direnmeyi Çanakkale’de öğrendi. Mustafa Kemal’den başçavuşa, sağlık hemşiresine, tabur imamına kadar bu düzen intikal etmiştir. Bu çok hayret verici ve hayranlık uyandırıcı bir haldir. Türkiye bu savaşla birlikte bir vatan savunması bilincine girmiş, ulus kenetlenmiştir.
Türkiye coğrafyasının en ilginç kesimlerinden birincisi tabii Boğazlar’dır. Bunlar temelde Karadeniz’le Akdeniz’in birleşmesinden meydana gelir. Fakat jeolojik teorilerin çeşitliliği içinde, bizim bu dalda egemen fikirleri olan bilginimiz, uluslararası uzmanımız Celal Şengör’ün açıklamalarınıı esas almak durumundayım. Buna göre Karadeniz, çok eskiden bir su birikintisi olarak vardı. Fakat bugünküne göre çok basıktı. Bu ilk defa buzulların erimesi, deniz seviyesinin çok yükselmesi dolayısıyla bir değişime sebep oldu.
Siperlerde büyük direniş Çanakkale kara muharebelerinin kazanılmasında, özellikle bölük, tabur hatta alay komutanlarının bizzat ateş hattında askerin yanında bulunmaları tayin edici rol oynadı.
Tufan hikayelerine falan bağlamıyorum. Aşağı yukarı MÖ 9000 seneleri diye veriliyor bu tarih. Yazı yok ortada ama tarihî bir çağ sayılabilir. Karadeniz’in altındaki bölgede bir akarsu vadisi vardı. Bu akarsu vadisi, aşırı bir şekilde tahaccüme uğradı; kuzeyden tuzsuz su Karadeniz’e akıyordu. Bunlar Karadeniz’in tuz miktarını düşürüyordu (binde on sekize kadar) ve o fazla suyun Marmara’ya gitmesi gerekiyordu. Dolayısıyla, İstanbul Boğazı da bu tahaccümün sonucunda bir akıma uğradı. Marmara’dan gelen tuzlu suyla, buradan gelen az tuzlu suyun, ayrı ayrı altlı üstlü akması, mevcut akıntıları meydana getirdi.
Dolayısıyla trafik bakımından, kullanım bakımından hem kolaylıklar, hem de güçlükler arz eder Boğazlar. Bizim İstanbul Boğazı, biliyorsunuz, en yakın iki yakası Rumeli Hisarı ile Anadolu Hisarı arası 600 küsür metredir. Yani çok yakındır birbirine, bir yüzme boyudur. İstanbul çocukları ilk büyük yarış ve denemeyi orada yapardı. Bugün bu pek mümkün değil artık, geçen tankerler ve kirlenme yüzünden.
Buna karşılık Çanakkale Boğazı gene aynı şekilde izah edilmesine rağmen, uzunluk bakımından İstanbul Boğazı’nın iki mislidir. Yer yer 3 km’yi bulur genişlik ve derinlikler vadinin uygun yerinde, ortadaki kırılmanın uygun yerlerinde 100 metreye kadar gider. Bu bakımdan Çanakkale Boğazı, İstanbul Boğazı’nın aksine büyük gemilerin trafiğine açıktır.
Hem bizim tarihimiz hem dünya tarihi bakımından, Çanakkale Boğazı’nın antik dönemden bu yana uzanan tarihi, dünya tarihini de belirlemiştir diyebiliriz. Yakın tarihteki dönüm noktalarından 1. Cihan Harbi’ni anlamak için de Çanakkale’yi anlamak şarttır.
İlber Ortaylı 1. Dünya Savaşı sırasında yayınlanan Harp Mecmuası’nda, Çanakkale şehitlerinin (“Yaşayan Ölüler”) resimleriyle anıldığı sayfayı inceliyor.
1915 Mart’ında İtilaf Devletleri koca zırhlılarıyla Boğaz’ın iki tarafını bombalayarak Marmara’ya çıkabileceklerini, İstanbul’u teslim alabileceklerini düşündüler. Bir iki istisnayla, bütün kurmay heyetleri de buna inanıyordu. Bunlar gerek Balkan Savaşı’ndaki hezimetten gerekse hem 1. Kanal Harekatı hem de Sarıkamış’taki dağılmadan sonra, Osmanlı ordusunu küçümsüyorlardı.
Aslına bakarsınız Balkan Savaşı’ndan perişan çıkmış ordunun durumu da gerçekten pek içaçıcı değildi. Teçhizat bakımından, modern savaş donanımı bakımından fevkalade yetersizdi. Ayrıca eski ekol paşaların çoğunluğu yeni tip harbi bilmiyordu. Gerçi bu handikap İtilaf kurmayları için de geçerliydi. 1. Cihan Harbi iki tarafta da genç subayların parladığı bir savaş oldu.
Parasını verdiğimiz, üstelik milletten toplanan bağışlarla sipariş edilen iki savaş gemimiz (Sultan Osman ve Reşadiye zırhlıları), İngilizler tarafından teslim edilmedi; üstelik aldıkları parayı de geri vermediler. Tam bir haydutluk. Bunun yarattığı aksülameli düşünün
Harbe girmeden önce, Batılı devletler savaş endüstrisiyle harikalar yarattılar kendileri açısından. İngilizler hem kendi yapacağını yaptı, hem de bizim ısmarladığımız zırhlıları dahi gasbetti. Amerika sanayideki devamlı hamlelerle ilerledi. Hatta Rusya bile kendi zırhlılarını inşa etti. Eh, Almanya ve Avusturya da boş durmadı. Bu sonuncuların desteğiyle, Türk Ordusu’nun savunması için Çanakkale’deki Çimenlik Kilidülbahir gibi mevzilerdeki savunma kuvvetlendirildi. Anadolu yakası, Rumeli yakası, Gelibolu teçhiz edildi. Böylelikle İtilaf gemilerinin geçeceği rotalar ateş mevzii altına girdi.
Çok yakın zamana kadar bir teori vardı bizde; efendim, 18 Mart’ta Nusrat mayın gemisinin döşedikleriyle yabancı donanmalar ağır yara aldılar-ki bu doğru- ve ondan sonra çok kolay bir şekilde bu deniz savaşı kazanıldı, kara savaşıyla da bu tamamlandı. Bu ise o kadar doğru değil. Çünkü donanmamızın durumu gerçekten çok ağır. Yani Balkan Savaşı’nda bu donanımsızlık görülmüş. Birinci Cihan Savaşı’na da deniz kuvvetleri maalesef kara ordusu kadar iyi hazırlanamadı. Balkan Savaşı’ndan sonra Türkiye’de kara ordularında ve komuta kademesinde ciddi reformlar yapılmıştı.
Alman Bahriyesi de 1. Cihan Harbi’nde hiç de kuvvetli değildir. Bunu da söylemek lazım. Denizaltıları da hiçbir şekilde denizaltı savaşının başladığı 1. Cihan Harbi’ne uygun şeyler değildi. Tabii bir işe yaradılar ama, İngiliz-Avustralya denizaltılar İstanbul’a kadar girdi. Alman Deniz Kuvvetleri’ndeki müşavirler, kara ordusundaki komutanlar kadar, müşavirler kadar Türklerle diyalog kuramadıkları için başarısız adamlar olarak görülmüşlerdir. Bunlara pek itibar edilmemiştir.
Başka bir mühim mesele, bizim donanma konusunda yaşandı. Bizim başımıza geleni biliyorsunuz, resmen dolandırıcılık. Parasını verdiğimiz, üstelik milletten toplanan bağışlarla sipariş edilen iki savaş gemimiz (Sultan Osman ve Reşadiye zırhlıları), İngilizler tarafından teslim edilmedi; üstelik aldıkları parayı de geri vermediler. Tam bir haydutluk. Bunun yarattığı aksülameli düşünün.
Dar alanda omuz omuza Muharebeler sırasında, Arıburnu sektöründe karşılıklı mesafesi 8-10 metreye kadar inen ön siperler, Çanakkale vuruşmalarının benzersiz özelliklerindendi.
Zaten Almanya’ya yönelme de bazılarının teklifiyle güç kazandı. İstanbul’daki Alman Büyükelçisi Wangenheim bile istemiyordu Türkleri. Hatta Kayzer kendisini haşladı, “gidip de orada dedikodu yapma, biz seni Türkiye’de iyi ilişkiler için tutuyoruz” diye. Almanların çoğu, özellikle donanma kurmayları da Türkleri istemiyordu. İsteyenler tamamiyle von der Goltz gibi, eski büyükelçi Baron Marschall von Bieberstein gibi genelkurmayda Türk ordusunu yakından, içerden tanıyanlar. Avusturya tarafında da öyle. Buradaki askerî ateşe General von Ponyatovski gibiler destekliyor.
Şimdi 18 Mart’tan sonraki safhaya geçelim. İtilaf karada da umulmadık bir şekilde mukabele gördü. Zannediyorlardı ki, biz bunları vururuz geçeriz. Öyle bir şey olmadı. Karada ordu çok dirençliydi. Komutanların neredeyse hepsi genç nesilden, iyi yetişmiş askerlerdi. Bunların bir bölümü baştan beri savaşı istemiyordu; Almanları ise hiç istemiyordu. Fakat girdikten sonra da işi götürdüler. Bunlarda mevzi terketme diye bir şey yok. Ölümüne savaştılar.
İstanbul Boğazı’nın tersine Çanakkale Boğazı’nın irtifası fevkalade yüksektir. Yani hem derinlik, hem de irtifa yüksek. Özellikle Rumeli yakasındaki Kilitbahir Platosu’na hakim olmadan buradaki mücadeleyi kazanmanın imkanı yok. Bunlar Queen Elizabeth gibi yüzenkale, o vakte kadar görülmemiş gemilerle, “biz arkada destekliyoruz, siz önden saldırın” zihniyetinin kurbanı oldular.
1915 Mart’ında İtilaf Devletleri koca zırhlılarıyla Boğaz’ın iki tarafını bombalayarak Marmara’ya çıkabileceklerini, İstanbul’u teslim alabileceklerini düşündüler. Bir iki istisnayla, bütün kurmay heyetleri de buna inanıyordu. Osmanlı ordusunu küçümsüyorlardı
Bir anlamda Fransız-İngiliz gerginliği de Çanakkale’de başlamıştır. Amirallik Birinci Lordu, yani dönemin İngiliz Bahriye Nazırı Churchill de bir hayli sarsıldı bu Çanakkale seferinde. Çanakkale, Churchill’in kendi ifadesiyle, 20 yılına mal olmuştur politikada. Fena halde bir darbe yemiştir. Fakat üstüne Kuttülamara’da çok daha büyük bir darbe yedi Britanya. Çünkü çok uzun bir savaş, kendileri açısından yüz kızartıcı demeyeyim ama, hayli utandırıcı bir kuşatma ve teslimiyettir Kuttülamara. Onu da ümit ederim, bu Nisan ayında konuşacağız.
1916’nın başında, yani tam 100 sene önve bugünlerde Britanya ve müttefikleri Gelibolu Yarımadası’nı terketti. Bir sabah kalkıldığında artık top sesi duyulmuyordu, sükûnet gelmişti. Çanakkale zaferi kazanılmıştı. Büyük bir moral verdi tabii Türkiye’ye bu. Halbuki harp büyük bir tahribat yaratmıştı.
Türkiye hızlı örgütlenmeyi, direnmeyi Çanakkale’de öğrendi. Bütün şark dünyası da bizi örnek almıştır. Efendim bu kurmay subaydan başlıyor, neredeyse tümene komuta edenden başlıyor -işte Mustafa Kemal kurmay yarbay, tümen komutanı, başçavuşa kadar- üniversitedeki hekim hocadan -o da gitti çünkü- sağlık hemşiresine, tabur imamına kadar bu düzen intikal etti. Bu çok hayret verici ve hayranlık uyandırıcı bir haldir. Türkiye bu savaşla birlikte artık bir vatan savunması, bir yurt savunması bilincine girdi. Ulus çok önemli ve zor zamanlarda birbirine kenetlendi.
Kurşununuz yoksa süngünüz var Osmanlı ordusu Çanakkale’de silahmühimmat kalitesi ve sayısı açısından İtilaf Devletleri’ne kıyasla çok dezavantajlıydı. Cephe gerisinde silah bakımı…
(İlber Ortaylı ile yapılan söyleşiden derlenmiştir.)