Yazar: İlber Ortaylı

  • Mustafa Kemal Atatürk: Seviliyorsa çok sebebi var

    Tarihin akışını değiştiren, ona mührünü vuran veya büyük tehlikelere mani olan Liderlere her memlekette rastlamak mümkün değildir. Ancak Atatürk bunun da ötesinde, dünya tarihinin nadir gördüğü müstesna bir asker, bütünleyici bir yönetici, bir dehadır. Bugün halen özlemle anılıyorsa ve gönülden seviliyorsa, bu beyhude değildir.

    Türkçede son yıllarda yaygın ve bazen yanlış olarak “karizmatik” kavramı kullanılıyor. Weberyen bir tabir olan, kilise literatüründen alınma ve Yunanca “karizma”, “yanılmaz- güvenilir” ile eşanlamda kullanılan bir kavramdır. Eski Türkçedeki karşılığı ise “sahibkıran” dır. Karizma kelimesi tam olarak Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve benzeri liderleri ifade ediyor. Yanılmasına ihtimal verilmeyen, güvenilen bir lider … Kaldı ki Atatürk liderlik vasfıyla doğmuş; herkesin göremeyeceği şeyleri görebilen; ileri görüşlü ve bu sebeplerle de “karizmatik” diye tavsif edilebilecek bir şahsiyettir.

    Atatürk’ün karizmatikliğine şu iki örnek verilebilir: İstiklal Savaşı kumandanları, bilhassa kurucu üç kumandan (Mustafa Kemal Paşa, Ali Fuat Paşa ve Kazım Karabekir), fevkalade kıymetli insanlar olmakla beraber, içlerinde en olmayacak gibi görünen hedefleri işaretleyen Atatürk’tür. Diğer ikisi ise daha temkinli hareket etmişlerdir. Başka türlüsü de mümkün değildi; zira bu memleketi yönetenler 1. Dünya Savaşı sırasında büyük atılımlardan, ideallerden bahsetmiş, sonrasında ise olmayacak hatalar yapmışlardı; bu hatalar her şeyden önce imparatorluğun cenaze namazının kılınmasına ve büyük insan kaybına sebep olmuştu. Mekteplerde okuyan gençler yedek subay olarak askere gitmişler ve geri dönmemişlerdi. Tarlalar kıymetli çiftçiden, kasabalar zanaatkar esnaftan mahrum kalmıştı. Bu durum, kumandanlar da dahil olmak üzere, sivil ve askeri erkanın temkinli olmasına yolaçmıştır. Birçoğunda en ziyade “Evet, kurtaralım ama nasıl kurtaralım? Ne kadar kurtarabiliriz?” düşüncesi ve endişesi hakimdi.

    Ilber_Ortayli_1
    İstiklal Savaşı’nın üç kurucu kumandanı Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, Mustafa Kemal Paşa ve fotoğrafta yanındaki Kazım (Karabekir) Paşa fevkalade kıymetli insanlar olmakla birlikte, içlerinde en olmayacak gibi görünen hedefleri işaretleyen Mustafa Kemal Paşa’dır.

    Ekim sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • Yüksek insan karakteri teknolojiden de önemli

    Yüksek insan karakteri teknolojiden de önemli

    Büyük felaketler gösteriyor ki teknolojinin gelişmesi, modern çağa giriş ne kadar büyük olursa olsun; temelde insan karakteri, organizasyonu, örgütlenme kabiliyeti ve pozitif zihniyeti gelişmediği takdirde hiçbir şey ifade etmez.

    Tarih boyunca İstan­bul’da birçok büyük depremin meydana gel­diğini biliyoruz. Osmanlı dö­nemi İstanbul’unda yaşanan büyük depremlerde sadece ev­ler ve işyerleri değil, saraylar, camiler ve diğer büyük yapılar da çok ciddi zararlar görmüş. Tabii şimdi çok daha yoğun bir iskan var. “Her şey daha iyi, malzeme mükemmel deniyor” ama hiçbir malzeme bir depre­me ahşap kadar dayanıklı ola­maz. Artık çok katlı iskan var. Sokaklar çok dar ve mesafeler çok uzun. Bu bakımdan binalar dayanıksız, ölümler çok daha fazla ve işin kötüsü -eskiden deprem mıntıkalarında döne­min itfaiyecileri, tulumbacıla­rı ve mimarbaşının birtakım yardımcı kolları çok daha kolay koşuşuyordu; şimdi öyle bir şey yok. Bir yerden bir yere gidile­miyor ve gidilemeyecek. İstan­bul’da olası bir depremde birta­kım yerlere ulaşılamayacak.

    Osmanlı döneminde İstan­bul’u ziyadesiyle etkileyen dört büyük depremin olduğunu bili­yoruz: 1509, 1719, 1766 ve 1894. 1509 depremi, İstanbul’un ta­rihî süreçte geçirdiği en bü­yük tabii afetlerden. Osman­lı tarihçileri “kıyamet-i suğra” (küçük kıyamet) der. 1894’te (6 Muharrem 1312) meydana ge­len büyük depremden ise tarihî kaynaklarda, “büyük hareket-i arz”, “zelzele-i azîme” olarak bahsedilir. Hatta bir tanesinde tsunami de görülmüş; raporlar çok iyi değil ama çalışanlar var. Mesela Celal Şengör, İstan­bul’da olacak deprem için yine “küçük kıyamet olacak” diyor. 2023 büyük Kahramanmaraş depremini ise tarih nasıl yaza­cak, henüz bilemiyoruz elbette.

    Yüksek insan karakteri teknolojiden de önemli
    Bir tarihin enkazı Antakya’daki Habib-i Neccar Camii’nin depremler sonrası durumu. (Fotoğraf: Yasin Akgül)

    Tarihî vakalar gösteriyor ki hırsız, haydut vb. kimseler, bugün tarihteki felaketlerde olduğu gibi çok değil. Yine de maalesef birçok insanlar var. Bu tarz büyük felaketler göste­riyor ki teknolojinin gelişme­si, modern çağa giriş ne kadar büyük olursa olsun, temelde insan karakteri, organizasyonu, örgütlenme kabiliyeti ve pozitif müspet zihniyeti gelişmediği takdirde hiçbir şey ifade etmez, daha kötü neticeler doğurabilir.

    Bu vesileyle tarihte başka bir felakete daha bakmak la­zım; biliyoruz ki İstanbul’un baş dertlerinden biri de yan­gındır. Yangınlar geçmişte da­ha tehlikeli sonuçlar verdi; zi­ra yangın başladığında bera­berinde pek çok şeyi yok eder. Kocaman mahalleler yanar biter kül olur, mahvolur. Zaten İstanbul’da ya yangın ya dep­rem esas tehdit. Yangının far­kı, ondan kaçmak daha kolay olabilir depreme göre… Eşya­lar yanıyor, evler yanıyor fakat insanlar kaçıp kurtulabiliyor. 1890’larda Beyoğlu’nda, taş bi­nalarda yangın oldu. Ölenlerin sayısı çoktu. Diyelim ki mo­dern teknoloji kullandın, çelik zırhlar vs. O da yetmez ki. Çe­lik zırhın içine konuluyorsun da o seni koruduğu gibi boğa­bilir de. Gerçek manada tedbir alınmazsa, modern teknoloji aleyhinize bile dönebilir.

    Depremin en ağır sonuçla­rının yaşandığı Antakya’yı ilk defa 1963 baharında gördüm. Bugün eski Antakya’yı araya­cak duruma geldik. Bölgenin hem insanını hem tarihî mira­sını korumamız lazım. Bu da ayrı bir çaba, dikkat ve uzman­lık istiyor. Eski Antakya’yı gör­mek, onu yaşamak ve yeniden yapmak için gayret gerekecek.

    Yüksek insan karakteri teknolojiden de önemli
    Uzmanlık ve çaba gerekli; Depremlerin ardından harap olan Antakya’yı yeniden yaşamak için çaba, dikkat ve uzmanlık gerekecek. (Fotoğraf: Yasin Akgül)

    UZMAN GÖRÜŞÜ

    İstanbul depremi ve kuzey-güney fay hattı

    Prof. Dr. Celal Şengör 2014 Temmuz ayında dergimize yazdığı yazıda, muhtemel İstanbul depremine dair jeolojik durumu özetlemişti.

    CELAL ŞENGÖR

    Jeolojik olarak Türkiye’nin başında iki büyük bela var. Biri çok büyük bir bela ama çok şükür 1000 senede bir oluyor; O da Girit’in güneyin­deki bölge. Orada olursa 8’den büyük olabilir. Bu durumda Si­cilya’yı, İsrail’i, İskenderiye’yi bile tsunami vuruyor. Türkiye sahillerinden hiç bahsetme­yeyim.

    İkinci büyük tehlike Kuzey Anadolu Fayı. İşte 1894’teki deprem de o fay sisteminin normal fay olarak çalışan bir parçasında meydana geldi. Bu depremin büyüklüğü göre­celi düşük olmasına rağmen (6’larda), yaptığı yıkım çok büyük. Bu hattın büyük dep­remleri, genellikle doğu-batı yönünde hareket eden yanal atımlı parçalar üzerinde olur, dolayısıyla hasar da bu yönde olur; kuzey-güney ekseninde yayılmaz. İstanbul’un büyük avantajı tabii bu. Ancak bizim beklediğimiz büyük, yani 7.6’lar civarında bir deprem yanal atımlı fayı kıracak ve 1894’te olduğu gibi kuzey-gü­ney ekseninde de ciddi tahri­bat yaratacak.

    Kumburgaz ile Tuzla hizasına denk gelen Marmara Denizi’ndeki bu hat, 1766’dan beri hareketsiz. Tabii bu enerji dışarı çıkacak sonunda. Bu deprem bir de 1894 depremi­nin üzerinde olmuş olabile­ceği normal faylardan birini tetiklerse, büyüklüğü 7’ye varabilecek bir deprem daha oluşturabilir. 1894’teki nüfus 1 milyon bile değil. Binaların büyük çoğunluğu da malum ahşap. Gerisini, bugün deprem sonrası toplanma alanlarına plazalar, acil ulaşım yollarının bir şeridini park yeri yapanlar düşünsün. Binalara, ruhsatlara hiç girmeyeyim.

  • Kültürde ve askeriyede ‘Magnifique’ bir dönem

    Kültürde ve askeriyede ‘Magnifique’ bir dönem

    Kanunî devri sadece büyük bir fetih devri değil, sınırlar kadar aynı zamanda devlet idaresinin de oturduğu bir dönemdir. Kültürel atılımlar, başta mimari ve kayıt sistemi olmak üzere kalıcı bir etki yaratmıştır. Ne Batı’da ne Doğu’da, dünya tarihinin bu en tayin edici dönemi ne yazık ki şimdiye kadar hakkıyla yazılamamıştır.

    15. asrın ortasında Avrupa’da bence Venedik’ten ve Cenova’dan başka parlak medeniyet kalmamıştı. Bir Rönesans sürüyor ama Avrupa duraklamada aslında. Rusya daha çıkmamış ortaya; Habsburg’ların lafı geçmiyor. İngiltere de öyle. İspanya yeni kıtalara açılıyor ama bir sistemi yok. Fatih Sultan Mehmet bütün Balkanlar’ı fethetmiş; Karadeniz’in kuzeyini kendine bağlamış; Kırım Hanlığı’nı, Pontus’u, Bizans’ı yıkmış.

    Kültürde ve askeriyede 'Magnifique' bir dönem
    İlber Ortaylı ile yapılan röportajdan derlenmiştir.

    Kanunî Sultan Süleyman, şüphesiz Osmanlı tarihindeki en önemli en ilginç sultanlardan biri. Hakkında yazılmış önemli eserler var tabii ama bunların hemen hepsi ikinci eldendir; ecnebi olanlar da dahil. 

    Kanunî 1520’de 25 yaşında tahta geçti ama ondan önce de bir devlet idaresi tecrübesi var. Padişah vekili gibi, çünkü Yavuz’un tek oğlu. Ve bu durumda yapacağı tek şey var adamın: Dedesinin alamadıklarını almak! Bu ne peki? İki şey: Rodos ve Belgrad. Rodos çok zor bir cenk, aylar sürüyor. Belgrad ise o zaman Macar Krallığı’nın elinde. Balkanlar’da her zaman ciddi bir merkezdir Belgrad, dün de bugün de. 

    Fatih biliyorsunuz bütün Kuzey Ege’yi aldı. Limnos, Thasos, Semadirek; efendime söyleyeyim, Midilli… Bütün bunları aldı ama güneyde Rodos’u alamıyor. Burada Rodos süvarileri var; gemici herifler, haydut, korsan… Kanunî anlıyor ki bu iş için tekamül etmiş bir donanma şart. Kendisi de karadan takip ediyor seferi. Eğer orada bir muvaffakiyet olmazsa Allah bilir, gemi döşettirecekti! Çok hırslı bu konuda. 

    Kültürde ve askeriyede 'Magnifique' bir dönem
    Kanunî’nin Rodos seferini tasvir eden bir gravür (üstte). Makbul İbrahim Paşa at üstünde. Hans Sebald Beham, 1530 (altta).
    Kültürde ve askeriyede 'Magnifique' bir dönem

    Şimdi bundan sonra başladı artık büyük bir genişleme (expansion). Belgrad da aslında kendi başına bir şey ifade etmiyor. Budin’e yöneliyor. Türkiye tarihinin en enteresan seferidir. Şehit sayısı karşı taraf ölüleriyle ile mukayese edilemeyecek kadar az ve bütün Macar ordusunu tarumar ediyor. Bu arada Macaristan dediğin ne Sırbistan’a ne Pontus’a ne de Bizans’a benzer; gayet kuvvetli bir krallık. Bu arada İbrahim Paşa yanında, Pargalı çok akıllı biri; Piyale Paşa’yı, Pîrî Mehmet Paşa’yı da devraldı babasından. 

    Bu arada korsanların reisi, bugün algıladığımız anlamda korsan değil. Barbaros Hayrettin, Oruç’un adamı. Zaten onu Beylerbeyi yaptı nihayetinde oraya. Suriye’ye hakim olduğun zaman, oraları bütünlemen lazım. Bu bakışaçısı Fatih’ten ziyade Yavuz’da vardır.

    Kanunî Macaristan’ı fethedip Budin’e girdikten sonra, oraya Zapolya’yı kral tayin etti. O sırada Karl Ferdinand, Macaristan’ın taht varisi. O ölürse diğeri, diğeri ölürse o hüküm sürecek… Sonunda Kanunî, Zapolya’yı orada tutmak yetmeyince onu Erdel Kralı yaptı Transilvanya’ya. Böylelikle bugünkü Macaristan Budin eyaleti olarak bağlandı Osmanlı Devleti’ne. Bu çok önemlidir.

    Kanunî yine Fatih’in yolunda Korfu’ya oradan Otranto’ya çıktı. Ancak orada çok tutunamadı zira Doğu meselesi çıktı karşısına. Kendisi sefer sayısı itibariyle 44 yıllık saltanatında ilk sırada. İmparatorluk sınırları çok genişlemişti. İtalya’yı da alabilseydi, bu kültür ile çok daha haşır-neşir olacaktık ve belki üniversite bizde çok daha önce kurulacaktı. Yine de Süleymaniye Medreseleri de çok önemlidir.

    Bu dönem aynı zamanda bir kültürel atılım dönemidir. Osmanlı mimarisinin önemli eserleri Kanunî dönemindedir. Osmanlı sanatının kendi tezhibi, devlet yazışmaları… İlginç şekilde, Fatih  devrindeki yazışmalarımız-arşivlerimiz, Kanunî Devri ile mukayese edilmeyecek kadar dardır. Bu devre kadar devlet esas olarak sözlü yönetilmiş; eski gelenek. Fatih döneminde de tahrirler yapılıyor; ancak Kanunî döneminde kayıt altına alınmaya başlanmıştır. Mesela Divan toplantılarında Mühimme defterleri tutulmuştur. Bu devirde ilmiye sınıfı da tam oturmuştur. Divan-ı Hümayun üyesi olmayan bir adam ki, İstanbul müftüsüdür; birdenbire ulemanın reisi konumuna gelmiştir. Onun istekleri ile tayinler başlamıştır. İlginçtir. 

    Kültürde ve askeriyede 'Magnifique' bir dönem
    Muhteşem miras
    Macaristan Milli Müzesi’nde bulunan bir Kanunî Sultan Süleyman tablosu (üstte). Mimar Sinan’ın yaptığı Süleymaniye Camii, Klasik Osmanlı mimarisinin şaheserlerinden (altta).
    Kültürde ve askeriyede 'Magnifique' bir dönem

    Askerî alanda ise Donanma’nın zirveye çıktığı bir dönemdir Kanunî dönemi. Ondan sonra Türk donanması 19. asra kadar pek bir ilerleme kaydedememiştir. Ancak şunun üzerinde ısrarla durmak lazım: Girit, Malta, Sicilya, Kıbrıs alınamadı bu devirde. Rodos ile durdu Adalar’ın fethi meselesi. Yine bu dönem imparatorluğun sınırlarının oturduğu bir dönem. Osmanlıların rakipleri Afrika’nın güneyinden okyanusu geçtiler ama bu gelişimi sürdüremediler; üretimleri de düşüktü Portekiz ile İspanya’nın. Yani İspanya altın getiriyor ama zanaatı olmadığı için bunu yatırıma dönüştürmeyi, geliştirmeyi bilmiyor. Böylelikle daha sonra 17. asrın İngiltere’si ve Hollanda’sı çıktı gerçek kolonyal güçler olarak. Maalesef bu gelişimin dışında kaldı Türkiye İmparatorluğu. Fatih ile başlayan dönem sona erdi.

    Türkiye tarihinin bu 100 yılını (1453-1553) bambaşka bir şekilde okumak ve değerlendirmek lazım (Bir de, unutmayalım; İran çok önemli bir devlet; hiçbir zaman askerî teknolojisi yetişememiş bize fakat başka konulardaki kavrayışları yüksek). Bence hiçbir tarihçinin hafsalası, ne Batı’da ne Doğu’da dünya tarihinin bu dönemini kapsayamıyor. Bütün bunları mütalaa etmek, her tarihçinin kavrayacağı bir mesele değil. Bizdeki en önemli eksik ise mektup ve mektup tarihi. “Memoire” olmadan tarih olmaz.

    Bir başka mesele de Fatih ve Kanunî kıyaslaması. Bunlar şüphesiz iki parlak hükümdar. Ancak Fatih’in konumu da kişiliği de yaptıkları da çok ileridedir. Bilgisi çok yüksek. Bugün takım tutmaya gerek yok Fatihçiler ve Kanunîciler diye. Osmanlı tarihinin en enteresan ve yüksek portresi Fatih Sultan Mehmet’tir. İmparatorluğun kültür tarihidir. Ancak o çok parlak diye Kanunî’yi de karartmayalım. Herkes ona “Grand Turc” ya da “Magnifique” diyor. Ruslar “Velikolepniy” diyorlar. Muhteşem çünkü başta entelektüel kapasitesi yüksek. Org dinliyor; Matthias Corvinus’un kitaplığından müthiş mecmualar getirmiş, nota mecmuaları. Bunlar bizim Topkapı’da (Bir tanesini tamir ettiler, Macar Bilimler Akademisi yeniden bastı). Tekstil zevki çok yüksek, kuyumcu; Venedik’le yarışacak işler yapıyor.

  • ATATÜRK Hem anıyoruz hem arıyoruz…

    20. yüzyıla damgasını vuran Mustafa Kemal Atatürk, müstesna bir asker ve devlet adamı olmasının yanısıra, sanat ve edebiyatla da içiçe bir liderdi. Prof. Dr. İlber Ortaylı, onun kültür kişiliğinin ana hatlarını hatırlatıyor…

    Atatürk’ün favori okuma­ları arasında şüphesiz ki bütün Türkler gibi ede­biyat önde gelirdi. Bu alışkanlık, medrese geleneğinde zayıflar… ama Tanzimat’tan sonraki mo­dern Türk’ün mektep kitabının hemen yanıbaşında edebiyat ki­tapları yer alır. Bunlarda edebi­yatta ağırlık, yerli ürünler kadar tercümedir de. Bu tercümenin getirdiği bir kıvraklık vardır…

    Atatürk’ün okur-yazarlığıy­la ilgili çeşitli belgeler vardır. Mustafa Kemal’in okudukla­rı üzerinde not alma alışkanlığı olduğunu da biliyoruz. Bu notla­rı Prof. Dr. Klaus Kreiser der­ledi ve bir Atatürk kitabı yazdı. Güzel bir çalışma oldu ancak önemli bir eksiği var. O da Ata­türk kitaplarının saklandığı iki kitaplığa; Anıtkabir’e ve Çanka­ya Köşkü’ne hiç bakmamış. Bu­na bakılmalıdır.

    Atatürk’ün Çalıkuşu’nu oku­duğunu ve çok beğendiğini bi­liyoruz. Bugünün gençlerinin aksine 20. yüzyılda Çalıkuşu’nu okumayan Türk bulamazsınız. Çalıkuşu’nda bir yandan ro­mantik aşk kokusu, diğer yan­dan müthiş realist bir Anadolu tasviri vardır. Bu öyle “mey­ve, hoşaf, bulgur” bir Anadolu değildir. Anadolu’nun kendine göre kalıntılarını bulursunuz. Bunları bir öğretmenin gözüyle okur, anlarsınız…

    Hakiki bir entelektüeldi Atatürk, edebiyata ve okumaya meraklı olduğu gibi yakınlarıyla da Fransızca ve Türkçe mektuplaşırdı.

    Atatürk hiç şüphesiz ki Hü­seyin Rahmi okuyor, Ahmet Ra­sim okuyor, Reşat Nuri okuyor, Yakup Kadri okuyor. Falih Rıfkı okuyor. Bunlar mütareke döne­minde İstanbul’dan Anadolu’yu destekleyen önemli kalemlerdir.

    Atatürk tercümeleri okur. Fransızca okur. Kendisinin Co­rinne Hanım’la edebi nitelik ta­şıyan Fransızca ve Türkçe mek­tuplaşmaları vardır.

    Lisan bilgisinde Atatürk’ün Enver Paşa kadar tutkulu ol­madığı kesin ama edebiyat ve okuma merakı olduğu şüphe götürmez. Enver Paşa Alman­ca, Rusça, Arapça biliyor, sonra İngilizce öğrenmeye çalışıyor. Mustafa Kemal Bey ise askerî lisede Fransızca öğrenmiştir ve Türkçe’yi çok iyi konuşur. Bu­nun yanında Bulgarca ve Rum­cadan da haberi vardır.

    Atatürk sadece bizim böl­gemizde değil, tüm dünyada şiirle yetişen bir neslin temsil­cisidir. Bugün artık şiir gerili­yor ama o dönem öyle değildir. Atatürk’ün yazdığı notlarda, metinlerde ona şiirin kazan­dırdığı bir akıcılık olduğunu görürsünüz. “Gençliğe Hitabe” müthiştir. Nutuk’a giriş, sanki güzel bir çarşı tasviriyle roma­na giriş gibidir. Atatürk Tevfik Fikret’i, Mehmet Emin Yurda­kul’u, Namık Kemal’i, Nâzım Hikmet’i sever ve sayar. Nâzım bir komünist olarak siyaseten başka bir yerde durmaktadır. Bu başka bir tartışma; Mustafa Kemal’in devrinde Nâzım Hik­met’in cezaevine girip çıkması olmuştur fakat büyük bir gad­re asla uğramamıştır. Nâzım Hikmet büyük bir şairdir ve Atatürk tarafından şiiri sevilir, okunur ve saygı görür.

    Atatürk’te edebiyat faslı çok derine giden bir konudur. Tarihin yerli-yabancı orijinal kaynaklardan incelenip anla­şılması için Dil Tarih Coğraf­ya Fakültesi’ni kurmuştur… “Dil-Tarih-Coğrafya” çok güzel bir laf. Tarih dediğin coğraf­ya ve dille yapılır. Ne Fransız­lar gibi edebiyat denmiştir ne Almanlar gibi filozofi. Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nin içinde her branş var. Bunlar sonradan dejenere olan anlamını kaybe­den bölümler. Fakülte elit bir eğitim için kurulduğu unutulan bir yer oldu. Elit dediysek oraya paralılar girecek demek değil. Hakikaten bu ilme bağlı olan, hayatta başka kazancı pek dü­şünmeyen, ama bunu yapmak isteyen çok az kişinin okuduğu, öğretmenin öğrenci kadar kala­balık olduğu yer düşünülmüş.

    Son yolculuk Mustafa Kemal Atatürk’ün naaşı Dolmabahçe Sarayı’ndan alınarak Gülhane üzerinden Yavuz zırhlısına taşınırken, on binlerce İstanbullu Ata’yı son yolculuğuna saygıyla uğurlamıştı.

    Atatürk’ün dil konusunda büyük bir hassasiyeti vardır. Dil sadece Atatürk’ün değil, 20. yüzyıl başındaki Türk münev­verinin hassasiyetidir. Türk Dil Kurumu’nu cemiyet olarak kuran bizzat Atatürk’tür. Ama­cı da şudur: Türkçe kelime­leri, deyimleri toplayacak ve onu yayacak bir eğitimci sını­fı yaratmak. Fakat bu demek değildir ki 50 sene bunu böyle muhafaza et! Dil akademisi gi­bi düşünüyorsan, bugünkü gibi oraya gerçek anlamda filolog ve linguistler dolması lazımdı. Fonetik laboratuvarları olması gerekirdi. Kurumun başladığı yerle bugün arasında uçurum var. Atatürk’ten sonra maalesef bu kurum da aynı şekilde yaşa­tılamamıştır. Atatürk akade­mik anlamda bu dünyaya gir­memekle birlikte, Türkiye’nin bilhassa toplumsal bilimlerde en iyi akademik yapısını kur­muştur. Ondan sonra da bu ya­pı ne yazık ki devam ettirile­memiştir…

    Mustafa Kemal’in okuduğu kitaplar bugün Çankaya Köş­kü’nde ve Anıtkabir’dedir. Ata­türk düzenli okuma alışkanlı­ğı olan biridir. Hatta okurken okuduğu kitap, metin her neyse onun üzerine notlar alır. Kitap okurken samimi bir okuyucu­dur Atatürk. Onda kendi mantı­ğıyla, kurmaylığın verdiği kendi coğrafya ve tarih merakıyla bir edebi zevk ve metin anlayı­şı yanyana gelmiştir. Atatürk bir çok özelliğinin yanısıra bu yönüyle de bu milletin aranan adamıdır. Hep arıyoruz onu… Bu eğitim düzeyi, bu anlayış ve bu kopuşla daha da aramaya devam edeceğiz.

    (İlber Ortaylı’nın bu ayki Kafa dergisinde yayımlanan köşesinden özetlenmiştir)

  • Krizleri aşmak için seçkinci eğitim şart!

    16. yüzyılda İspanyol enflasyonunun etkisiyle düzen sarsılmış, her kesimin birbiriyle kavgaya tutuştuğu bir kaos dönemi yaşanmıştı. İkinci büyük kriz, Sanayi Devrimi’ne intibak sürecinde meydana geldi. Her iki çalkantı dönemi de Osmanlı Devleti’nin iyi yetişmiş yönetici kadroları sayesinde aşılabildi. Bugünkü krizi atlamak için de seçkinci eğitime geçmek, devlet yönetmeye ehil elit tabakayı yetiştirmek şart.

    Osmanlı döneminde­ki ilk kriz dünyadaki çizgilerin değişim dö­nemine rastlar. Bilinen bir lise öğretmenimiz vardı, sınavda soru sorardı Ekrem Üçyiğit Bey: “Amerika’nın keşfinin sa­man pazarındaki etkileri ne­dir” diye. Bu, İspanyol enflas­yonunun (16. yüzyıl) yarattığı bir krizdir. Peki biz bunu nasıl atlattık? Pek kendi geleneksel yöntemlerimizle değil, cemi­yet sarsıldı ister istemez; fakat yavaş yavaş başlayan bu kriz, bugünküler kadar ağır ve ani bir şekilde gelişmedi. Anado­lu bunu atlabildi. Büyük aç­lıkların, kıtlıktan toplu halde ölümlerin ülkesi olmadı.

    Düzen çok sarsıldı, Celali İsyanları dediğimiz ve devlet adamlarıyla devlet adamları­nın, köylülerle köylülerin, hat­ta eşkiyayla eşkiyanın kavga ettiği bir uzun dönem yaşandı. Kimin kiminle ittifak ettiği ve­ya savaştığının birbirine karış­tığı zamanlardı. Bu karmaşa, bu büyük zorbalık, gene zecri bir tedbirle (zorlayıcı önlem) önlendi. Yeni bir düzen geldi.

    İkinci kriz Sanayi Devri­mi’yle başladı. Türkiye, Sanayi Devrimi’ne kervanın arkası­na katılarak girdi aslında. Yani telgrafı kullandı, demiryolunu kullanmaya başladı. Kısmen buharlı gemilere geçti. Deve kervanıyla demiryolunu birleş­tirdi. İzmir’le Kayseri’yi demir­yolu ve kervanla bağlayabildi. Muayyen yerlerde zirai üreti­min niteliğini ve kapasitesini değiştirdi. Ordusunu modern­leştirirken, kısmen savaş sana­yiine adımını attı. En önemlisi bürokratik kurumlarını ma­nipüle etmeyi becerdi. Dola­yısıyla 19. asır, yeterli de olsa yetersiz de kalsa bir değişim ve intibak asrıdır. Osmanlılar bu­nu başarmışlardır ve bu süreç Cumhuriyetle devam etmiştir.

    Üçüncü kriz: Şimdi geliyor ve bunu atlatmak kolay olma­yacak. Burada eski düşünce kalıplarımızı tamamen değiş­tirmemiz lazım. Açık söylüyo­rum; eğer Türkiye Cumhuri­yet’ni idare edecek elit tabaka­yı, 15-20 sene içinde seçkinci bir eğitim sistemi kurarak yetiştiremezsek halimiz feci. Böyle yarım yamalak, çeyrek çepelek eğitimle, insanları kan­dırarak, rey alacağım diyerek açılan kurumlarla bu süreç yü­rütülemez. Bu insanlarla ne topluma yön verecek bir yö­netici sınıf, ne kritik kararla­rı alabilecek bir idareci zümre yaratılabilir, ne de mühendisli­ğini, doktorluğunu devam etti­rebilecek kadrolar oluşturula­bilir. Şimdiki kalitesiz ve işinin ehli olmayan, uzman olmayan kadrolar alttan alta tüm ku­rumları kemirmeye başlarlar.

    Sultan I. Abdülmecid, genç yaşına rağmen başarılı bir yönetim göstermiş, ülkede değişimin sancısız gerçekleşmesini sağlamıştı.

    Eğitimde derhal, seçkin zekaları değerlendiren bir sis­teme girmeliyiz. Bu, hiç de sa­nıldığı kadar zor değil. Bunun için Türkiye’nin insan kaynağı vardır. Bir insan ömrü içeri­sinde bu kadroları çıkarabili­riz ve Türkiye dünyaya intibak eder. Aksi takdirde politikan­dan da hayır gelmez. Her yere üniversite, lise veya imam ha­tip okulu açarak bu iş olmaz. Bugünkü siyaset anlayışının becerebileceği bir iş değil bu. Bu kavmin kaba halkçılık ta­leplerine cevap vereceğim di­ye yola çıkanlarla yürümez.

    Bizim tarihimizde bahset­tiğim iki büyük krizi de döne­min yetenekli veya Tanzimat devrinde Avrupa’da dahi ün yapan akıllı devlet adamları, kadroları sayesinde atlatabil­dik. Bence yakın Türkiye tari­hinin en önemli adamı, Sultan Abdülmecid Han’dır. İkisi de önemli işler yapmış iki diktatör padişahın arasında, genç yaşı­na rağmen insanları iyi tanımış ve yönetmiştir. Onun yöneti­mi, Türkiye’ye çok yumuşak bir değişim sağlamıştır. Bu ge­çiş süreçlerini kendi içinde 18. ve 19. yüzyıllarda her devlet bu kadar kolay atlatamamıştır.

    (İlber Ortaylı’yla yapılan söyleşiden derlenmiştir.)

  • 20. yüzyılda etki ve tepkiyle büyüyen terörizm

    20. yüzyılda etki ve tepkiyle büyüyen terörizm

    Prof. Dr. İlber Ortaylı, eylemci anarşistlerden Ermeni Daşnaksutyun örgütüne, Stalin’den Hamidiye Alaylarına, Makedon komitacılardan Yahudi ve Arap teşkilatlarına, Kızıl Tugaylar ve benzerlerinden günümüze terörist faaliyetlerin yapısı ve mantığını anlatıyor.

    Terörizm 19. yüzyıldan itibaren devletleri son derece korkuttu. Şiddet uygulayanlar arasında nihi­list-anarşist akımlara kapılmış olanlar da vardı. Bunlar başlan­gıçta, devlet adamlarına, hane­dan mensuplarına suikastler düzenleme yöntemiyle işe baş­ladılar. 1900 yılında İtalya Kra­lı I. Umberto böyle öldürüldü. Daha dramatik olanı Avustur­ya’nın güzel imparatoriçesi Er­zsebed (Elisabeth) veya Sisi’nin İsviçre gezisinde bir anarşist tarafından öldürülmesidir.

    Aynı yıllarda St. Peters­burg’ta Alman sefaretinin önemli bir diplomatı, yakın geleceğin başbakanı von Bü­low’un hatıratındaki bir pasaj enteresandır. Burada, Çarın zaptiye nazırının naklettiği bir hadise aktarılır. Nazır, kendi­sine sol eliyle dilekçe veren bi­rinden şüphelenir ve hemen o kişinin sağ koluna yapışır. Ada­mın kolunu kırarak sağ elin­deki tabancayı alır. Bir Erme­ni anarşist olduğu ortaya çıkan suikastçi, hızlı bir mahkemeyle o akşam idam edilir. Bu tip sui­kastçilerin “Narodnaya Volya” hareketi içinde yaptıklarıyla pek bir yere gidilmeyeceği görü­lür. Çarlık Rusyası’nın İçişleri Bakanı Plehve, hatta daha evvel Çar II. Aleksander da aynı şekil­de öldürülmüştür.

    20. yüzyılda etki ve tepkiyle büyüyen terörizm-1

    Aslında Çernişevski daha 1861’de Petropavlosk’da mah­kumken hapishaneden çıkan notları, Rus gençliğinin “ihtilal­ci İncil”i haline gelmişti. Onun yazdığı Ne Yapmalı? kitabı, en­tellektüel, liberal ve sosyalist mücadelenin terörist örgütlen­meye gitmesini kaçınılmaz kıl­mıştı ama yollarını bulamadık­ları da açıktı.

    Şurası bir gerçektir ki 19. yüzyıl sonunda milletlerin millî kuruluş hareketlerinin yapısı, liberal politikacıların, entellek­tüellerin, salon toplantılarının, siyasi cemiyetlerin ifade ettiği­nin ötesinde bir teşkilatlanmayı yarattı. Bu yaratıcılar (!) “siz bir işe yaramazsınız, bizim prob­lemlerimize çözüm getiremez­siniz” diyorlardı.

    Osmanlı İmparatorluğu’nda devletle ılımlı yaşayan Erme­niler 1890’da Tiflis’te Mikaeli­an önderliğinde Daşnaksutyun örgütünü oluşturdular. Bunun sonucu, aslında 1914 Şubatında Ruslarla yapılan Yeniköy Ant­laşması’na kadar taşındı. Doğu Anadolu’da otonom bir idare teşkil edilmek istendi. Nüfusla­rı göreceli az olsa da, Ermeni­lerin bu bölgede söz sahibi edil­mesi öngörülmüştü. Buradaki hareket doğrudan doğruya hem merkezî idareye hem de bölge­deki Kürtlere karşıydı.

    20. yüzyılda etki ve tepkiyle büyüyen terörizm-4
    Alman bankacıya suikast Kızıl Ordu Fraksiyonu, daha yaygın adıyla Baader-Meinhof Grubu 1970’lerden 1998’e kadar birçok terör eylemine imza attı. Deutche Bank CEO’su Alfred Herrhausen bombalanan otomobilinde can verdi, 30 Kasım 1989.
    Getty Images

    II. Abdülhamid tarafından teşkil edilen Hamidiye Alayla­rıyla, bir bakıma Kürtlerin bu sayede taarruza geçmeleriyle, Daşnaksutyun hareketi büyüdü. Aynı tarihlerde Hristo Tatarc­hev’in kurduğu İMRO hareke­ti de Makendonya’nın bağım­sızlığını hedefleyen şiddetli bir komitacılık hareketi olarak or­taya çıktı. Komitenin faaliyet yoğunluğu İlinden Ayaklanma­sı’na kadar uzandı. Bu noktada, rahmetli hocamız Tarık Zafer Tunaya’nın bir tesbitini hatır­latmakta yarar var. Kendisi “İt­tihat ve Terakki Cemiyeti’nin (İTC) de hem parti hem çalış­ma modelinin kökeni Avrupa’da değil Balkanlar’da aranmalıdır” demiştir. İTC talebe arasın­da bir hürriyet cemiyeti olarak kuruldu, fakat kısa zamanda Makedon ihtilalcilerle savaşan subayların elinde bir komitacı­lık hareketine dönüştü. Bir ha­reket, diğerinin tepkisini yaratır ve etkilendiği yerden fazla uza­ğa düşmez.

    Stalin’in Kafkaslar’dan ge­tirdiği şiddet modeli de, başta Ermeni Daşnaksutyun hareketi olmak üzere, dönemin benze­ri terörist faaliyetlerini düzen­leyen örgütlerden etkilenmişti. Stalin’in (o dönem Kafkaslar’da­ki kod adı Koba’dır) partisinin Bolşevik kanadı adına başvur­duğu metod, doğrudan doğru­ya en şedit bir terör modeliydi. Muhtelif bankaları bombalamak hatta posta trenlerini yoldan çı­karmak gibi yöntemlerle Bolşe­vik faaliyetlere para temin etti. İşin ilginç yanı, Rus Sosyal De­mokrat Partisi’nin Menşevik ka­nadından Güney Kafkasya bölge sorumlusu Leonid Krasin bile onun yöntemlerine ses çıkarma­dı. Yaptığı reformlarla hem sos­yalistleri hem aristokrat kanadı hem de pek akıllı olmayan Çar 2. Nikola’yı bile kızdıran Rus­ya Başbakanı Piyotr Stolipin de 1911’de bir tiyatroda suikast so­nucu öldürüldü.

    1. Dünya Savaşı sosyalist veya ulusalcı terörist hareket­leri ortadan kaldırmış değildir. Daha doğrusu bunlar biraraya geldiler. Yeni kurulan Polonya Cumhuriyeti bile, sınırları için­deki Batı Ukrayna’nın entegrist, bütüncül milliyetçiliğiyle ve onun terörist saldırılaryla, çift­lik baskınları gibi terör hareket­leriyle uğraşmak zorunda kaldı. Polonya jandarmasının Ukray­nalılar üzerindeki baskısına böyle cevap veriliyordu.

    Sonraki dönemde siyonist yerleşmecilerle yerli Araplar arasında Filistin’de çatışmalar başladı. 1929’da 67 Yahudinin öldürüldüğü bir saldırıdan son­ra, Yahudilerin paramiliter ha­reketi Hagana iyice kuvvetlen­di. Bir müddet sonra bu örgü­tün yöntemlerini bile yumuşak bulan İrgun örgütü ortaya çıktı. İlkinin başında David Ben Gu­rion vardı, ikincinin en önem­li adamı ise Menahem Begin’di. Ben Gurion’un geleceğin İsra­il’inin ilk başbakanı, Begin’in ise Camp David’de Mısır’la uz­laşmayı sağlayan başbakan ol­ması bir tesadüf değildir.

    20. yüzyılda etki ve tepkiyle büyüyen terörizm-3
    İngilizlere siyonist saldırı Kudüs’deki İngiliz mandasının karagâhı olan King David oteli Radikal siyonist örgüt Irgun’un bombalı saldırısından sonra yerle bir oldu, 22 Temmuz 1946.

    Yahudi terörüne karşı Filis­tinlilerin İzzeddin el-Kassam önderliğinde örgütlenmesi çok ilginçtir. Ürdün’ün ilk Britanya­lı komutanı Glubb Paşa’nın “bu adamlara önce saldırgan olmayı öğretmem gerek” dediği Filis­tinliler, şimdi bir terör örgütü kurmuşlardı. Karşılarındaki Ya­hudiler de, asırlar boyu Avru­pa’da ezilerek kapağı Filistin’e atan bir kavimdi.

    İrgun örgütünün 1946’da Kudüs’teki King David Oteline (İngiliz sivil ve askerî merkez karargahı) yaptıkları bomba­lı saldırı, korkunç bir Britanyalı katliamı olarak sonuçlandı. Ben Gurion bu olaydan sonra İrgun hareketini provokatör olarak, Yahudi halkının en büyük düş­manı olarak nitelemiştir.

    Bu tip ulusalcı terörün dışın­da, modern çağda yani 1970’ler­den sonra, “uyuşan ve uyuşuk bir orta sınıfın ve beynelmilel­leşen bir kapitalist sınıfın hük­mettiği” Avupa’da çeşitli slogan ve tahlillerle terörist örgütler kuruldu. İtalya’da Renato Puc­ci’nin Brigake Rosse’si (Kızıl Tugaylar), Almanya’da Ulrike Meinhof ve Andreas Baader’in Rote Armee Fraktion’u (Kı­zıl Ordu Fraksiyonu) bunlara örnektir. 1977 içinde Almanya başsavcısı Siegfried Buback’ı ve ardından Dresdner Bankasının müdürü Jürgen Ponto’yu kaçı­rıp öldürdüler. Nihayet, eski bir SS subayı olan sanayici Martin Schleyer öldürüldü. O dönem Almanya’daydım; hiçbir belirgin siyasi kimliği olmayan ve Alman toplum şartları içinde herkesin kabul edeceği bir mesleği bulu­nan Ponto kaçırıldığı gün, so­kaktaki orta sınıf kadının, “bir takım pis herif ve kadınların ko­canı kaçırıp yokettiğini düşün­sene” diye birbirleriyle konuş­tuklarını hatırlıyorum.

    Toplumun tepkisini doğrusu iyi kullandılar ve Baader- Me­inhof çetesinin önde gelenleri nasılsa “intihar” ettiler. Buna ne Almanya’dan ne de üyesi bulun­duğu AB’den hiçbir ciddi tepki gelmedi, hiçbir hukuk söylemi yükselmedi. ASALA terörü ise herkesin bildiği gibi Ağustos 1982’de, Ankara’da Esenboğa Havalanında sona yaklaşmıştı. Bu olay teröristlerin açık yar­gılanması ve idamıyla netice­lendi. ASALA’nın faaliyetleri, bir yıl sonraki Orly katliamıyla sonlanmıştır.

    Bugün dünyada terörist siya­si etkinlikler genellikle Müslü­manlara mâlediliyor. Oysa terör Hindiçin’de, Endonezya’da, Gü­ney Hindistan’da, Afrika’da ve uyuşturucu kartelleriyle işbirliği içinde Latin Amerika’da da aynı derecede yaygındır. Terörün İs­lâm dünyasında üretimin arttığı, toplumsal örgütlenmenin sos­yal katmanlarda nisbeten den­geli olarak yayıldığı bölgelerde, kontrol altına alındığı görülür. Nitekim ciddi çatışma ortamı­nın olduğu İran’da Mücahidin-i Halk örgütü bu nedenle bastırı­labilmiş, yurtiçindeki terör ak­tiviteleri sessizleşmiştir. Şayet ciddi etnik çatışmalar yoksa, te­rörün bu ülkelerde tutunma ola­sılığı da azalır.

    Bununla birlikte sebepleri gayet basite indirgeyerek açık­lamak pek doğru yol değildir. Gün geçmiyor ki, terör olayı yeni tip örgütlenmeler ve sal­dırı çeşitlemeleriyle ortaya çık­masın.

  • İslâm’ı kullanarak eşkıyalık ve katliam

    18. yüzyılın sonunda Arabistan’ın Necid bölgesinde doğan dinî-siyasi öğreti, kısa zamanda tüm yarımadaya yayılmış, Mekke dahil Müslüman şehirleri yağmalanmış, binlerce insan katledilmişti. Osmanlıların sert müdahalesiyle bastırılan isyancılar, Suudilerin tekrar tarih sahnesine çıkmasına kadar, yaklaşık 100 sene varlık gösteremediler. İslâm dünyasının bu en sert ve kendinden başkasını kafir gören mezhebi, bugün Suudi Arabistan’da epey yumuşamışsa da devlet ideolojisi.

    • İLBER ORTAYLI
    • NECDET SAKAOĞLU
    • AHMET KUYAŞ
    • MUZAFFER ALBAYRAK

    Bedevîlikten güçlü Arap devletlerinin doğma­sı, 19. yüzyıl boyunca süren Şammar, Aneze, Semb, Abde kabilelerinin Osmanlı ve Mısır orduları ile süren müca­delelerin sonucudur. Hail’de Reşidilerin, Der’iyye’de Suu­dîlerin başlattıkları Necid’i, Hicaz’ı, Yemen’den Suriye’ye, Basra’dan Kızıldeniz’e kadar uzanan çölleri saran bu büyük mücadelenin yegane iki dina­miği ise Bedevîlik ve Vehhabî­lik olmuştur.

    Burckhardt, Arabistan Se­yahati adlı eserinde büyük İs­lâm devletlerinin bedevî terö­rünü yenip kendi egemenlik­lerini tesis etme çabalarının 19. yüzyıla kadar bir sonuç ve­remediğini, Vehhabî egemen­liğine kadar bedevî gelenek­lerinin değişmeden sürdüğü­nü, yaşamın tüm ayrıntılarını, bireysel ve toplumsal hukuk kurallarını içeren bu yapının her yönüyle son derece ilginç olduğunu vurgular.

    Yazarın 19. yüzyılın ilk ya­rısına ait tesbitleri arasında, Vehhabîliğin yayılmasından önce bedevîlerin dindar olma­dıkları gerçeği de vardır. Ken­di yaşamlarından gurur duyan ve onu değiştirmeye yanaş­mayan bedevîler, İslâmiyet’in geniş ve güvenceli gölgesi al­tında, fakat bu dinin etkilerin­den olabildiğince uzak kalarak güçlü bir wtoplumsal vicdan da taşımışlardır. Bunun yanın­da en eski Sâmi geleneklerin­den, “kadınların başlarını ve saçlarını sımsıkı örtmeleri”, ancak erkeklerin aşk ve hay­ranlık dolu bakışları arasında raksederken vücutlarında en değerli servet saydıkları saçla­rının deve sidiği ile parlatılmış örgülerini çözmeleri, saçla­rının, dişlerinin parlaklığı ile erkekleri adeta büyülemeleri gibi nice geleneği de aynen ko­rumuşlardır.

    Bedevî toplumununun bünyesini ve örgütlenişini ta­nımak ve tanımlamak, hele çağdaş ölçütlerle güçtür. Yine, Arabistan’da geçerli kuralların hepsini İslâmî sanmak da ya­nılmaktır.

    Son 200 yılda bedevî dünt­yasını etkileyen, hatta değişti­ren en önemli olgu ise Vehha­bîlik’tir.

    1819’da Vehhabî isyanlarını bastıran Mısır kuvvetlerini tasvir eden bir çizim.

    İslâmiyet’in en katı ve kök­tendinci kurallarını öğretisi­ne alan ve sonuncu mezhep bölünmelerinden olan Vehha­bîlik, Necid’de ortaya çıktı. Bu yarı siyasi yarı dinsel mezhe­bin kurucusu, 1745’te “Bâtıl­ları ve bid’atleri yok etmek için” mücadele başlatan Mu­hammed İbn Abdülvahhab’tır (1703-1792). Hanbelî mezhebinden olan Muhammed, Hassa bölgesindeki emirler­le giriştiği savaşlarda başarılı olamayarak, Der’iyye vahasın­daki emir Muhammed ibn’üs- Suud’a sığındı. Bu iki Muham­med arasındaki dostluk ve ittifak, bugünkü Suudi Krallı­ğı’nın temeli olacaktır.

    Muhammed ibn’üs- Su­ud’a siyasi ihtirasları olan bir adamdı. Abdülvahhab da ken­disinin Hanefîliğe dayanan, ama Hanefîliğin ibn-i Teymiye tarafından epeyce bir refor­ma tâbi tutulmuş bir mezhe­bini geliştirmişti. Muhammed ibn’üs- Suud, Abdülvahhab’ın kızıyla da evlenerek damat ol­du, böylece bir tür ailevi-siya­si-dinî bir birlik kuruldu.

    Kerbela’ya taarruzdan önce saçlarını traş ettiren Vehhabîler.

    Abdülvahhab, adaşının oğlu Abdülaziz’den de (1766-1803) tam destek gördü ve onun teokratik bir devle­tin kurucusu olmasını, Han­belî-Vehhabî şeriatının da bedevî geleneklerinin üze­rinde etkinlik kazanmasını destekledi. Oğul I. Abdülaziz Vehhabîliği kılıçla yaymaya çalıştı ve ganimetlerin beşte birini savaşçılarına bırakınca taraftarları giderek çoğaldı. Vehhabîlik en şiddetli döne­mini bu emirin son yılların­da (1790’dan itibaren) yaşadı. Osmanlı Devleti ise resmen olmasa da fiilen Orta Arabis­tan’ı Vehhabî- Suudî egemen­liğine terketti.

    Bu yeni dönemde küçük fakat korkutucu Suud emirli­ğinin gücünü ise “el-Muvah­hidîn” denilen genç mürit­ler oluşturmaktaydı. Bunlar, Abdülvahhab’ın koyduğu ya­sakların ve kuralların takip­çisiydiler. Abdülvahhab, Ki­tabü’t-Tevhid adlı eserinde ve risalelerinde en önemli ku­ralları şöyle sıralamıştı: Beş vakit namazın ne olursa olsun cemaatle kılınması; bedevi­lerce kutsanan ağaçların, pu­ta benzer şeylerin, türbelerin ortadan kaldırılması; tütün, içki, uyuşturucu içilmeme­si, kullanılmaması; ipekli ve pahalı elbiseler giyilmemesi, çalgı-şarkı çalınmaması, söy­lenmemesi öne çıkan kural­lardı.

    Vehhabîler kısa zamanda Arabistan dışında da taraftar bulmaya başladılar. Bölgeye sevk edilen Osmanlı ve Mısır (Kavalalı) kuvvetlerine karşı savunma ve saldırı üstünlüğü kurdular. Kutsal topraklara girerek Mekke ve Medine’de inançları doğrultusunda tahribatta bulundular. Hz. Hatice’nin türbesini, Hz. Ebubekir’in evini, Bakıy mezarlığındaki türbeleri yıkıp, taşları ile sur ördüler. Zikir, nafile, sünnet namazlarını; el öpmeyi; büyüğün karşısında eğilmeyi; evliya kabirlerini ziyareti; Sakal-ı Şerif, Hırka-i Şerif ziyaretlerini; Mehdi’ye, Hızır-İlyas’a inanmayı; tarikatlere, şeyhlere bağlanmayı; Ehl-i Beyt sevgisini… küfür (dinsizlik) ve bi’dat sayarak yasakladılar.

    Vehhabîler, gerçek İslâm hukukunu uygulamayarak di­nin ilkelerini terk eden bir hükümet saydıkları Osman­lı Devleti’ne, halifeliğini ke­sinlikle reddettikleri padişa­ha cihat ilan ettiler. Adeta bir avuç denilebilecek güçlerle, Osmanlı ve Mısır kuvvetle­rine direndiler, başarılar ka­zandılar. Suudi emirlerinin yönettiği Vehhabî bölükleri Riyad’ı, Casim’i, Cebel-i Şam­mar’ı, Hassa’yı ele geçirerek Orta Arabistan’a egemen ol­dular.

    Vehhabîlik İran’da, Af­ganistan’da, Hindistan’da da yandaşlar bulmaya baş­ladı. Hicaz bölgesini kontrol eden Mekke Şerifi Galib, bu mezhebi yaymaya çalışanla­rın kente girmesine engel ol­maya çalışdıysa da Hassa ve Hicaz’daki yenilgilerden son­ra önce anlaşmaya razı oldu, sonra 1801’de Cidde’ye kaçtı.

    Vehhabîler 13 Mayıs 1802’de Kerbelâ’yı basıp iki bin kişiyi öldürdüler. Hz. Hü­seyin’in türbesini yağmala­yıp tahrip ettiler. 18 Şubat 1803’te Taif’e giren I. Abdü­laziz, kent halkını kılıçtan ge­çirdi; kitapları yaktırdı; tür­beleri yıktırdı; evleri ve çarşı­ları yağmalattı. Hz. Abbas’ın türbesi yerlebir edildi. 30 Ni­san’da Mekke’ye girdiğinde de benzer eylemleri tekrarlattı.

    Kerbelâ katliamının öcü­nü almak üzere harekete ge­çen bir Şiî fedai tarafından öldürülen Abdülaziz’in yerini, oğlu emir Suud bin Abdüla­ziz (1803-1814) aldı. Bu ateşli emir döneminde Vehhabîlik, Yemen’den Kızıldeniz’e kadar yayıldığı gibi kendisi de böl­genin en korkulan kişisi ol­du. Baskınlar, talanlar, kervan soygunları, kıyılarda da kor­sanlık eylemleri tüm Arabis­tan’ı teröre boğdu; emire ina­nılmaz bir servet kazandırdı.

    Vehhabî- Suudî yükselişi­nin bu ilk evresindeki (1811- 1818) parlak zaferlerden son­ra, Osmanlı ve Mısır kuv­vetleri toparlanarak tekrar isyancıların üzerine yürüdü.

    Osmanlı siyaset adamla­rı ve uleması, Vehhabîlerle mücadeleyi önceleri pek cid­diye almadı (üç-beş çapul­cu!). Rusya meselesi, Avus­turya meselesi, İran mese­lesi gibi gerekçelerle de bu mücadele ertelendi. Netice­de bu işi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’yla halletme yolu­na gidildi. Kendisine “Sen asi bir paşasın, ancak bu Veh­habî işini halledersen se­ni meşru sayacağız” dene­rek bir taviz verildi. Mehmet Ali Paşa, oğlu Tosun Paşa’yı Vehhabîlerin üzerine gönder­di. Tosun Paşa, 1815’lerde en azından Mekke’yi Medine’yi daha fazla tahripten kurtar­dı. Onun ölümü üzerine, bu defa Kavalalı Mehmet Ali Pa­şa ikinci oğlu İbrahim Paşa’yı görevlendirdi. İbrahim Paşa, isyancıları dize getirdi. O za­manki Abdullah bin Türkî’yi, yani Suudiler’in yeni emiri­ni dört oğluyla beraber tutsak alıp evvela Mısır’a gönder­di. Bunlar Mısır’da zincirle­re bağlı halde meydanlarda, sokaklarda gezdirilerek tah­kir ve teşhir edildiler. Kava­lalı Mehmet Ali Paşa, Suud ailesinin esir düşen liderleri­ni gemiyle İstanbul’a gönder­di. O zamanki padişah Sultan II. Mahmud’du. Şeyhülislâm Mekkizâde’nin fetvası ve II. Mahmud’un fermanı ile Ab­dullah bin Türkî, Topkapı Sarayı’nın avlusunda, boynu kılıçla vurularak idam edildi. Oğulları, İstanbul’un meydan­larında Sultanahmet, Eminö­nü, Fatih’te idam edildiler (19 Aralık 1819).

    Ağır darbe yiyen Suudi­lerin yeniden toparlanma­sı, Abdullah’ın oğlu Türkî ibn Abdullah’ın başa geçmesi ile mümkün olabildi ama, bu de­fa bölgede Reşidîlerle Suudî­ler arasında başlayan iktidar mücadelesi ve iş karışıklıklar 19. yüzyıl sonuna dek süre­cek yeni bir evreye damgası­nı vurdu.

    II. Abdülaziz 1902’de feda­ileriyle Riyad’a bir gece bas­kını düzenleyerek valiyi öl­dürdü; kenti ve çevresini ele geçirdi. Bu hadise Suudî kral­lığının asıl kuruluş tarihi ve II. Abdülaziz’in yaklaşık elli yıl sürecek emirliğinin baş­langıcı oldu.

    Tekrar hızla yayılan ye­ni Suudî- Vehhabî hareketi, dört yıl içinde Casim’in zaptı, Reşidîler’in mağlubiyeti ile doruğa ulaştı. Abdülaziz, “İh­van’ül- Müdeyyene” (gerçek dini benimseyen kardeşler) adını verdiği yeni bir ordu kurdu. İhvan birlikleri Suri­ye’den Yemen’e ve Kuveyt’e kadar Osmanlı garnizonları­na, Türklerle işbirliği yapan Arap kabilelerine baskınlar düzenlemeye koyuldular.

    Abdülaziz, Hicaz’ı ele ge­çirmek için Şerif Hüseyin’le, onun kışkırttığı Araiflerle sa­vaşlara girişti. Necid’in tama­mını kontrolüne aldı. Hanefi­liğin savunucusu Haşimîleri en büyük düşman kabul eden Vehhabîlerin müfrit mücahit­leri hem sünni-hanefi toplu­luklara, hem Irak’taki Şiilere karşı acımasızca saldırdılar. Emir Abdülaziz ve Ihvanla­rın komutanı Faysal ed-Daviş, Necef ve Kerbelâ’daki kutsal yerleri yıktırmaktan dahi çe­kinmediler. Buralara ziyarete gelenler, İpekli giyenler, çal­gı çalanlar, şarkı söyleyenler, hatta bıyık uzatanlar; doğu­racağı çocuk Şünnî ya da Şiî olacak hamile kadınlar kılıç­tan geçirildi.

    Emir Abdülaziz 1913’te Hassa’yı zapt ettikten son­ra, Osmanlı-Haşimî, Reşidî ittafakına karşı İngilizler’in desteğini kazanmayı başar­dı. Fakat, Vehhabîlik, kâfir­lerle anlaşmaya izin vermedi­ği için bu ilişkisini gizli tuttu. Bu gelişme üzerine Osman­lı padişahı V. Mehmed Reşad da 1914’te, bir irade ile Emir Abdülaziz’e “Sabahü-d Devle” sanını ve Necid kaymakamlı­ğını verdi. Bu onursal rütbe­lerin anlamı, yüzyıllık “asi”lik damgasının silinmesiydi.

    Birinci Dünya Savaşı’nda Lawrence’ın, Haşimîlerden Emir Faysal’ın (daha sonra Irak kralı), Emir Abdullah’ın (daha sonra Ürdün kralı), or­taya çıkmaları ile mücadele daha da kızıştı. Haşîmi şe­rifleri her seferinde Suudîle­rin cesur ıhvanlarına yenik düştüler. Arabistan ise baştan başa kana ve teröre boğuldu. Abdülaziz bu ortamda Asir’i, Hail’i, Hayber’i, Covf’u işgal etti. Yalnız İngiliz uçaklarının yağdırdığı bombalar yüzün­den Amman’a giremedi.

    Kerbela sokaklarında Vehhabî taarruzu.

    Birinci Dünya Savaşı bo­yunca Arap Yarımadası’ndaki cephe muharebelerine koşut olarak devam eden mücadele, ancak 1922’deki ilk ateşkesle yavaşladı; tarafsız ve tampon bölgelr oluşturulmaya çalışıl­dı. Ama, 1924’te Kuveyt’teki konferans, Şerif Hüseyin’in halifelik iddiasıyla ortaya atılması yüzünden dağıldı ve Vehhabî saldırıları yeniden başladı. İngiltere ise emir Ab­dülaziz’e bağladığı ödeneği kestiği gibi, 1925’te de Şerif Hüseyin Mekke’yi terk edip önce Cidde’ye oradan Aka­be’ye gitti; son olarak Kıbrıs’a sığındı. Oğlu Ali’nin Cidde’de­ki krallığı ise 1925 yılı içinde birkaç ayla sınırlı kaldı.

    Abdülaziz, 1926’da resmen Hicaz kralı oldu ve Mekke’de bir İslâm konferansı topladı. Yine o yılki hac farizasına da ilk kez başkanlık etti. Artık, İslâmiyetin kutsal kentlerinin koruyucusu oydu. Riyad’da, ulemadan aldığı destekle Ne­cid sultanlığını ilan etmekte de gecikmedi. 1927’de ise ar­tık ihtiyaç duymayacağı ıhvan örgütünü, zaman zaman ten­killeri (topluca ortadan kal­dırma) dahi göze alarak sü­ratle dağıttı.

    Bugün merkezinde Kâbe’nin bulunduğu Mekke şehri, bir zamanların şatafat ve zenginliğe kesin karşı çıkan Vehhabî öğretisinin epey uzağında.

    Kararlı, sabırlı, cesur, kur­naz, alçakgönüllü Abdülaziz, ölümüne değin Suudî hane­danının güçlenmesine ve yeni devletin güçlenmesini gözetti. Hanedanla devlet arasıda ko­laylıkla sökülüp atılamayacak bağlar kurdu. Sayıları yüz­lerle hatta binlerle açıklanan hanedan bireylerini sıkı bir disipline aldı. Kuşkusuz, asıl gücü ülkesindeki zengin pet­rol yataklarına dayandığı gibi, iç ve dış siyasetlerini de yine bu doğal kaynağa göre belirle­mekteydi. Onun bu siyaseti­ni, 1953’te ölümünden sonra sırasıyla tahta geçen oğulla­rı Suud bin Abdülaziz (1953- 1963), Faysal bin Abdülaziz (1963-1975), Halid bin Abdü­laziz (1975-1982) ve Fahd bin Abdülaziz (1982-2015) aynen devam ettirdiler.

    Hayatta iken gazete ve dergilerde sık sık resimleri görülen, kendisiyle ilgili ha­berlere yer verilen Abdülaziz, mütebessim çehresi, siyah gözlükleri, çenesindeki küçük sakalı, tacvâri bir agelle tut­turduğu beyaz kefyesi, entari­si, kolsuz harmanisi ile oldu­ğu kadar, sayıları 180 olarak açıklanan eşleri, 130 çocuğu ile de ilgi uyandırıyordu. Fa­kat o, 20. yüzyılda Arap dün­yasının en büyük lideri olarak değer vererek onlardan birçok konuda olumlu görüşler ve fetvalar almayı başardı. Örneğin, telsizin, elektriğin, otomobilin, uçağın Arabistan’a girebilmesi onun bu yaklaşımı sayesinde mümkün olmuş; Batı teknolojisinin yenilikleri “bid’at” sayılmamıştır.

    Diğer yandan Abdülaziz, İslâm mezheplerinin en katı kurallısı olan Vehhabîliği (bu ad resmen kullanılmayarak el-Muvahhidîn denilir) devle­tin, yargının, toplum düzeni­ninin temel öğesi yapmış; bir anlamda bu öğretiyi anayasa konumuna getirmiştir.

    Tarihsel sürecin bu kısa özetinden ve Hanbelîliğin en köktenci fırkası olan Veh­habîliğin ilkelerinden anla­şılacağı üzere, Suudî Ara­bistan’daki birtakım uygu­lamalara ve infazlara farklı bakmak gerekmektedir. Örne­ğin, uyuşturucu kullanımını, alım-satımını büyük günah­lardan sayan ve yasaklayan Vehhabîlik, bu günahı işleyen­lerin, yegâne infaz aracı ka­bul edilen kılıçla ve bir ibret-i alem müessire olarak herke­sin gözü önünde boyunların­dan vurulmasınını öngördüğü için, kralın ya da onun adına bir başkasının bu işlemi dur­durması, cezayı affetmesi ola­naksızdır. Çünkü bizzat Su­udî hanedanı, Arap çölünün Aneze bedevîlerinden eski ve fatih bir aile olarak Vehhabî iktidarını temsil etmektedir­ler. Otoritelerini dorukta de­ vam ettirebilmeleri için de bu mezhebin “vahdaniyyet” ilke­sinden ve kılıç keskinliğinden hiçbir nedenle ödün verme­mek durumundadırlar. Bir çöl medeniyetinden modern pet­rol imparatorluğuna yükse­liş sürecinin 250 yıl boyun­ca daima Vehhabîlikle özdeş olageldiği unutulmamalıdır. Suudî Arabistan bayrağındaki “Kelime-i Tevhid” ve “kılıç” ise bu özdeşliğin simgeleri­dir. (Necdet Sakaoğlu’nun konuyla ilgili önceki yazı­larından ve kendisiyle ya­pılan konuşmalardan der­lenmiştir.)

    VEHHABÎLİK ÖĞRETİSİ NEDİR?

    Allah’ın birlenmesi ve Hz. Muhammed sonrasının reddi

    Muhammed ibn Abdülvah­hab (1703-1792) tarafın­dan kurulan mezhep inancının temelini tevhid (Allah’ın birlen­mesi) anlayışı meydana getirir. Kitabül Tevhid adlı eseriyle mezhebinin davetçiliğini yapan Abdülvahhab’a göre, Allah kalple, dille ve davranışlarla birlenmelidir. Bunlardan biris­inin eksik olması durumunda kişi Müslüman olamaz. Allah’ı birlemek, ancak amellerle mümkündür. Buna göre Kur’an ve sünnetin dışında emir ve yasak tanımamak gerekir. Allah ile kul arasına ibadet ve amellerden başka kimse giremez. Amel imandan bir cüzdür, dolayısıyla farzlardan birini terk eden kimse dinden çıkar. Tevhid bütün ibadetlerden (namaz, oruç, zekat, hac) önce gelir.

    Sadece Allah’a ibadet edilir ve yalnız O’ndan yardım iste­nir. Müslü­manlar dini ve ibadeti salt Kur’an’dan öğrenmelidir. Bu nedenle Hz. Muhammed’in vefatından sonra öğrenilen ve uygulananların tümü bid’attır yani sonradan çıkmış ve dinin muhteviyatıyla uyuşmayan uygulamalardır. Vehhabîliği benimsemeyenler kafirdir.

    Abdülvahhab’ın ortaya koy­duğu görüşler, İbn Teymiye’nin (öl.1328) geliştirdiği Hanbelîlik ile Zahirîlik ve Haricîlik’in bir sentezidir. Vehhabîlik, ortaya çıktığı dönemden itibaren aynı zamanda bir siyasi öğreti kimliği kazanmış ve yine en başından beri Suudi emirlerinin ve bugün Suudi Arabistan’ın resmî dinî ideolojisi olmuştur.

    Kerbela’ya taarruzdan sonra namaz için abdest alan bir Vehhabî.

    VEHHABÎLİK NELERİ YASAKLIYOR?

    Minare, türbe, kubbe, mezar, tefsir, tarikat…

    • Allah’tan başkasına ibadet nasıl şirk (Allah’a ortak koşmak) ise, Allah’tan başkasından yar­dım istemek, başkasına dua ve yemin etmek de şirktir.

    • En korkunç ve hatta şirk ola­rak görülen bid’atların başında mezarlar, türbeler ve bunları ziyaret gelir. Kabir ziyareti sapıklıktır.

    • Camilerin süslenmesi, kubbe ve minare yapılması bid’attır.

    • Namaz ancak camide cema­atle kılınabilir, evde kılınamaz.

    • Veli, şeyh, mürşit, evliya, ta­savvuf, kelam, tarikat dinsizlik­tir, yasaktır.

    • Allah’tan başkasından, peygamberlerden meleklerden yardım beklemek küfürdür, şiddetle yasaktır.

    • Vakıf kurumları bâtıldır, yıkıl­malıdır.

    • Nafile namaz, Sünnet namazı yasaktır.

    • Kuran’ı tefsir etmek, yorumla­mak, onun arkasındaki anlamla­rı aramak küfürdür, yasaktır.

    • Vehhabîlik esastır, mezhepçi­lik yasaktır.

    • Adak adamak, Allah’tan baş­kası adına (Hz. Peygamber dahil) kurban kesmek küfürdür.

    • İçki, sigara, nargile yasaktır. İçenlere 40 değnek vurulur.

    • Muska, tesbih, tesbih duası, fal, nazar boncuğu, yağmur duası yasaktır.

    • Hz. Ali soyunu masum say­mak günahtır.

    Kerbela’ya hücuma hazırlanan Vehhabîler.

    II. MAHMUD İÇİN FETVA

    Vehhabîleri yenen padişaha gazilik ünvanı verilmesi caizdir

    MUZAFFER ALBAYRAK

    İslâm’ın kutsal şehirleri olan Medine ve Mekke’yi işgal eden Vehhabîler, 19. Yüzyıl başında üzerlerine gönderilen kuvvetleri mağlup ederek 10 yıl boyunca bölgeyi ellerinde tutmuşlardı. Bu dönemde hac yapılamaz olmuş, emniyet ve asayiş kalmamıştı. Sultan II. Mahmud, Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’yı Mekke ve Medine’nin geri alınması için görevlendir­di. Mısır askerleri 1813’te Vehhabîleri mağlup ederek Arabistan içlerine sürdü. Mu­kaddes beldeyi “Harici” olarak tanımladıkları Vehhabîlerden geri alan padişaha, kazanılan bu başarıdan dolayı “Gazi” unvanı verilmesi kararlaştırılmış ve bunun dinî referansı için Şeyhülislamlık makamından bir de fetva çıkarılmıştı.

    II. Mahmud’a gazilik ünvanı verilmesini isteyen ve Şeyhülislam Dürrizade Es-Seyyid Abdullah tarafından verilen, 29 Mayıs 1813 tarihli fetva (en üstte). Dönemin padişahı II. Mahmud (üstte).

    Vehhabîlere karşı kazanı­lan başarıdan dolayı Osmanlı padişahına “gazilik” unvanının verilmesinin dinen caiz olduğu­nu içeren fetva şöyleydi:

    “Bismillahirrahmanirrahim

    Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere havalisin­de Arap taifesinden Vehhabi diye isimlendirilen bir taife, yedi sekiz seneden beri Haremeyn-i Şerifeyn’i (Mekke ve Medine’yi) istila etmiştir.

    Bunlar ehl-i İslâm iddiasında olmakla beraber işleri ve amel­leri şeriata aykırı ve zıt olup, nice Kuran ayetlerine kendi bozuk görüşleri doğrultusunda manalar verip küfrü gerektiren bâtıl ina­nışlara sahiptirler. Bundan dolayı İslâm milletinden hariç oldukları gibi, ehl-i Sünnet ve cemaat olan Müslümanları da tekfir etmekte (kafir saymakta), Hacıların mal­larını gasbedip, Hac yapmaktan men etmektedir.

    Bundan dolayı Hac yolu kapalı olup, Şeriat gereği bu taifenin öldürülmesi vacip ol­duğundan, Mekke ve Medine’yi fethedip geri alan sultan ve halife El-Gazi Mahmud Han efendimiz hazretleri büyük bir gayret ve ihtimam gösterip bu mukaddes beldeleri ve bahusus (Peygambe­rin kabrinin bulunduğu) Ravza-i Mutahhara’yı muharebe ettikten sonra o “Hâricî” taifenin kirli ellerinden kurtararak kötülük­lerinden emin etmiş ve Hac yolunu da açmış olduğundan; “Allah yolunda gaza edenleri kim silahla donatırsa muhakkak o da gazidir” Hadis-i Şerifi gereği “Gazi” ve “Hadimü’l-Haremey­nü’ş-Şerifeyn (Mekke ve Medine beldelerinin hizmetkârı)” olduk­ları şer’an doğruluğu şüphesiz olmakla bundan dolayı isimle­rine “Gazi” unvanı eklenerek yâd ve vasıflandırılmaları meşru ve yerinde bir iş olur mu? Beyan buyurula.

    El Cevap: Allahu alem, Olur.

    OSMANLILARIN TARİHİNDEN VEHHABÎ İSYANLARI

    ‘Nice Arabı kötü yola soktular etmedik kötülük bırakmadılar’

    Osmanlı Devleti’nin 1774-1825 arasındaki tarihini anlatan ve Ahmet Cevdet Paşa’nın yazdığı Tarih-i Cevdet, 1854 yılında yayımlanmaya başladı. 12 ciltlik eserde, Vehhabî isyanları da detaylı şekilde ele alınıyor.

    19. yüzyılın meşhur devlet adamı, hukukçu ve tarihçisi Ahmet Cevdet Paşa’nın (1822- 1895) oniki ciltlik eseri Tarih-i Cevdet, Vehhabî isyanlarıyla ilgili önemli ve ayrıntılı bilgiler içerir. Hem olaylar hem de Osmanlı Devleti’nin aldığı önlemler anlatılırken, Vehhabîliğin dinî ve sosyal eleştirisi de yapılır. Ağdalı bir dille yazılan eserden günümüz Türkçesiyle çarpıcı alıntılar:

    “Arabistan Yarımadası’nın ucundaki Basra ile Mekke arasında, Hazret-i Ebû Bekir’in zamanında şeriat kılıcıyla öldürülen Müseylime’nin ortaya çıkıp yalancılık ve bozgunculuk yaptığı Necid yöresinde, Hanbelî ulemâsından Muhammed bin Abdülvehhâb adında birinin şeriat sınırlarının dışına çıkıp yanlışlık ve sapkınlık yoluna saparak başına biriktirmekte olduğu bir takım eşkıya ile Mekke ve Medine’ye hücum edeceği söylentileri bura halkını telaşa düşürmüş ve Mekke Şerifi İstanbul’a yazarak Sultan I. Mahmud döneminde babasına yapılan yardımlara benzer yüklü­ce bir yardımda bulunularak adı geçen bozguncudan kurtulma ça­resine bakılmaz ise ileride önünün alınamayacağını bildirmişti.

    Ahmet Cevdet Paşa’nın yazdığı Tarih-i Cevdet’ in kapağı.

    Ancak adı geçen hâricînin böyle büyük çaplı bir harekete kalkışabilmek için büyük miktarda levazımata gereksindiğinden, bunları tamamlayana kadar bu tür bir isyan hareketinin ağızdan ağıza atlayarak her tarafa yayıl­masını önlemek gerektiği gibi, her ne kadar adı geçenin sapkınlık ve bozgunculuğu o yörelerde yayılmış olsa da, işin Mekke ve Medine’ye saldırma boyutuna vardığına ilişkin Mekke ve Medine yöresi halkından başka bir bilgi kaynağı da yoktu. Durum [Sultan I. Abdülhamid’e] bildirildiği gibi İstanbul’da Hicaz işlerinden anla­yan kişilere de sorularak adı geçen eşkiyanın bu kadar büyük bir iddiasının olmadığı öğrenildi ve Bağdat, Şam, Cidde ve Şehr-i Zor Valileri’ne de yazılarak bu konuda bilgi istendi. Şerif Hazretleri’nin mektubuna verilecek yanıt da buralardan alınacak yanıtların sonrasına bırakılmıştı.

    Adı geçen asinin ortadan kaldırılmasına ilişkin Mekke ve Medine’den yeni bazı mektup alındı. Cidde Valisi’nin mektubu Mekke’den gelen bil­gilerin kuşkuyla karşılanmasına neden olduğu gibi, Şam, Bağdat ve Şehr-i Zor taraflarından da henüz bu konuya ilişkin bir haber gel­memişti. Bunun üzerine konuya ilişkin bütün belgeler Padişah’a sunuldu. Akıllı olan Padişah Hazretleri, “Zındık da ortaya çıkarken başlangıçta önemsen­memişti, sonra iş ne mertebeye vardı. Hemen adı geçenin durumu iyice bir araştırılsın” emrini verdi ve hemen arkasından Şam Valisi Osman Paşa’ya yeni bir mektup yazdırttı.

    Adı geçen Vali’den daha sonra gelen yanıtın özeti, durumun anlaşılabilmesi için aşağıda verilmiştir:

    … İşte bu “Necid Şeyhi” dedikleri melun Muhammed bin Abdülvehhâb’ın ortaya attığı batıl inançlara uyanlara Vehhabî de­nilir. Adı geçen şeyh gerçi kabile ileri gelenlerinden değildi. Ama o yörede köyden köye gezerek bir takım yanlış inançlarla nice Arabı kötü yola sokmuş, özellikle de Deriyye halkını bütün bütün kendine bağlayarak, devlet kuru­culuğunda kabile önderliği önemli olduğundan ve kendisinde de bu olmadığından, kendi bâtıl mez­hebini duyurmak ve yayabilmek için Deriyye Şeyhi Muhammed bin Suud’u iştahlandırmış ve bağım­sızlığını ilân etmeye kışkırtmıştır. Sonraları pek büyük bir topluluk oluşturarak Arabistan Yarıma­dası’nda olduğu gibi Mekke ve Medine’de de etmedikleri kötülük kalmamıştır.

    Ahmet Cevdet Paşa

    Dolayısıyla, Şerif Hazretleri o zamanlar telaş etmekte haklıydı. Ve yukarıda anlatıldığı gibi, “du­rumu iyice bir araştırılsın” diye çıkarılan Padişah emri de aynı biçimde bir ileri görüşlülük örne­ğiymiş. Ama devlet adamları ve diğer görevliler bunu bir iş yerine koymadıklarından sonradan pek büyük bir sorun olmuştu. Sonunda Sultan II. Mahmud Han Hazret­leri’nin kahramanlık zamanında ezilip yokedildiler.

    Özetle bu Vehhâbiler fitnesi bir kıvılcım iken o zamanın devlet adamlarının kayıtsızlığıyla sonraları bir büyük ateş oldu ki, söndürülmesi için pek büyük çaba sarf etmek gerekti…

    [1802 yılında] Vehhabîler Ker­belâ … kasabasını vurmaya karar vererek Şiilerin matem gecesini gözlemişler ve kasaba halkının alışılageldik matem etkinlikleri nedeniyle yorgunluk ve bitkin­likten derin bir uykuda olduğu bir sırada kasabaya girip önlerine çı­kanı öldürmüş ve buldukları para ve eşyayı yağmaladıktan sonra Hazret-i Hüseyin şehitliğinde asılı olan gümüş ve altın kandillerle diğer hediye ve yadigarları alıp Deriyye tarafına dönmüşlerdi.

    … Abdülaziz’in yerine zaten bir süredir işi eline almış olan oğlu Suud geçmiş ve bu ölüm Vehhâbîlerin ilerlemesine sekte vurmamıştır… Suud [24 Nisan 1803’te] … askeriyle Mekke’ye girdi… Vehhabîler ile kendilerine uyanlar dini bütünlerin mescit­lerini ve güzel eserleri yıkmaya başladılar. Hazret-i Peygamber’in, Hazret-i Ebû Bekir’in, Hazret-i Ömer’in, Hazret-i Ali’nin, Hazret-i Fatma’nın doğdukları yerleri, Hazret-i Hatice’nin evini…, ev­liyânın ve imamların kabirlerini … tümüyle yıktılar ve o haramzâde­ler üç gün içinde Mekke’yi aşağılık Deriyye köyüne benzettiler.

    Vehhabîlerin reisi olan Suud bin Abdülaziz ise [1807’de] Medine’yi istilâ etmiş ve evliyâ ve diğer dini bütün kişilerin kabirlerinin kubbelerini yıktırmış, ama Medinelilerin yalvarmaları üzerine Hazret-i Muhammed’in kabrinin kubbesini yerinde bırak­mış, fakat Hazret-i Peygamber’in kabrinde bulunan bir nice inci ve mücevhere el koyup Deriyye’ye göndermiştir. Ayrıca hutbelerden padişahın adını kaldırmış, bâtıl inançlar gereği Vehhâbî olma­yanlara müşrik gözüyle baktıkla­rından, Vehhâbî mezhebini kabul etmeyenlere Allah’ın evini ziyaret etmeyi yasaklamış… ve [Sultan III. Selim] Han Hazretleri’ne hitâben, türbelerin üzerine kubbe yapmak ve türbelerde kurban kesmek gibi Vehhabîlerce şirk kabul edilen şeylerin yasaklanmasını isteyen, yani Vehhabî mezhebine çağrı yapan bir mektup göndermişti…”

    Târîh-i Cevdet (Dersaadet, 1309/1892), cilt 4, s. 72-74; cilt 6, s. 123; cilt 7, s. 165-167, 191, 205-209 ve 244; cilt 8, s. 123.

    Günümüz Türkçesine çeviren: Ahmet Kuyaş

    DÜNYA HARBİ VE DEĞİŞEN DENGELER

    Osmanlı-İngiliz savaşıyla Suudlar tekrar sahne aldı

    Mayıs 1914’te Osmanlılarla Suudlar arasında imzalanan antlaşma, İstanbul’un İtilaf devletlerine savaş ilan etmesiyle tarihe karıştı. Böylelikle Vehhabîler, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa tarafından yenilgiye uğratıldıktan yaklaşık yüz yıl sonra, tarih sahnesine yine Osmanlı düşmanı olarak çıktılar.

    AHMET KUYAŞ

    Büyük Britanya, Hindistan yol­unun güvenliğini sağlamak ve yolculuk sırasında kolaylıkla kömür ve kumanya edinebilmek için, 19. yüzyılın hemen başlarında Aden’e yerleşmişti. Daha sonra da, Hindis­tan’ın güvenliği açısından çok önemli gördüğü Basra Körfezi’nde­ki irili ufaklı emirliklerle ikili ilişkiler kurdu. Bu süreçte son halka, Osmanlı Devleti’nin Basra Kör­fezi’ndeki etkinliklerini denetleye­bilecek, stratejik bir konumda olan Küveyt Emirliği’ydi. Küveyt’in İngili­zlerle işbirliği yapmaya başladığının farkında olan Sultan II. Abdülha­mid, Sabah ailesinin yönetimindeki Küveyt’in güneybatı komşusu olan Reşid ailesini kullanarak Küveyt’i dize getirmeye çalışmış, hatta başarılı da olmuş, fakat İngilizlerin devreye girmesiyle geri adım atmak zorunda kalmıştı. Sonuçta Osmanlılar, Büyük Britan­ya ile 1913’te yapılan bir antlaş­mayla Küveyt’in özerkliğini kabul etmişlerdi.

    Aynı yıl, Suud ailesi ise Necid bölgesindeki eski topraklarını yeniden ele geçirmiş ve Riyad’a hakim olmuştu. Ancak Suudlar bununla da yetinmeyerek, Osmanlı yönetiminde olan Hasa bölgesini de istilâ etmişlerdi. Bu gelişme iki açıdan önemliydi. İlk olarak, bunu kabul etmeleri mümkün olmayan Osmanlıların askerî bir harekâta girişmeleri söz konusu olabilirdi. İkinci olarak da, bölgenin Basra Körfezi’nde kıyısı olması nedeniyle, Büyük Britanya’nın işe karışma olasılığı vardı. Bu iki olasılığın da farkında olan Abdülaziz ibn-i Suud, Osmanlılara karşı durumunu güçlendirmek için, Büyük Britanya yetkilileriyle ilişkiye geçti. Niyeti, bağımsızlığını ilân etmekti. Ancak, Küveyt’te olduğu gibi, Büyük Bri­tanya koruması altında bir özerklik elde etmeye de itirazı yoktu. Hasa üzerindeki Osmanlı haklarına karşı çıkmak istemeyen İngilizler ise, Os­manlıların buraya asker gönderme­leri halinde Suudlara destek sözü vermediler. Büyük Britanya’nın Osmanlı toprak bütünlüğüne aykırı bir girişimde bulunması o dönemde mümkün değildi.

    1913-14 yıllarında akın halindeki Suudiler.

    Böylece Osmanlı Devleti’y­le pazarlık etme konusunda yalnız kalan İbn-i Suud, Osman­lı temsilcileriyle Küveyt’te görüş­meyi kabul etti. 1914’ün Mayıs ayı başlarında yapılan görüşmeler baş­langıçta hiç olumlu geçmedi. Hatta Abdülaziz ibn-i Suud görüşmeleri bırakıp Riyad’a döndü. En önemli anlaşmazlık konusu, Hasa’daki kalelerin ve Osmanlılardan alınan topların Osmanlı askerine geri veril­mesiydi. Ama arabulucuların devre­ye girmesiyle bir sonuca varıldı. Osmanlı Devleti, Hasa’da sembolik denecek bir düzeyde asker bulun­durma koşuluyla Abdülaziz İbn-i Suud’u Necid valisi olarak tanıdı. Resmî binalarda Osmanlı bayrağı bulunacak, yabancı devletlerle Osmanlı merkezinin bilgisi dışında işbirliğinde bulunulmayacak ve yıllık bir vergi ödenecekti. Bunlar karşılığında Necid Valiliği ırsî olarak Suud ailesinde kalacaktı. Antlaş­mayı Osmanlı Devleti adına Basra Valisi Süleyman Şefik Paşa 15 Mayıs 1914’te imzaladı. Riyad’a gönderi­len metin, 29 Mayıs’ta da Abdülaziz ibn-i Suud tarafından imzalandı. Ne var ki Osmanlı-Suud antlaşma­sı, 1. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti’yle Büyük Britanya’nın karşı karşıya gelmesi sonucunda tarihe karışacaktı.

    1915-16’da Suudi emiri İbn Suud ve İngilizlerin Basra baştemsilcisi Sir Percy Cox.

    Büyük Britanya ile Suud ailesi arasındaki ilk ilişkileri kuranlardan biri, 1913 ve 1914 yıllarında Riyad’a gitmiş olan Yüzbaşı Shakespe­ar’dir. 1909’da Büyük Britanya’nın Küveyt’teki temsilciliğine atanan Yüzbaşı Shakespear, buradaki görevi sırasında Arap Yarımada­sı’nın kuzeydoğusunda birçok keşif gezisi yapmıştı. Nitekim 1. Dünya Savaşı’nda İngilizlerin kullandığı Arap Yarımadası haritalarının önemli bir bölümü, onun edindiği bilgilere dayanır. 1. Dünya Savaşı başladığında İngiltere’de bulunan Shakespear, daha önce ziyaret edip tanışmış olduğu Suud ailesiyle resmî bir ilişki kurma göreviyle Bas­ra Körfezi’ne gönderildi. Riyad’da Abdülaziz ibn-i Suud’la yapılacak antlaşmanın taslağını hazırladıysa da görevinin sonuçlarını göremedi. 24 Ocak 1915’te, Suudlarla Reşidler arasındaki bir çarpışmada vurularak öldü. Tarih kitaplarında pek rastlan­mayan bu “kabile savaşı”nın, ger­çekte bir Osmanlı-İngiliz çarpışması olduğunu vurgulamakta yarar var.

    Yüzbaşı Shakespear’in temel­lerini attığı antlaşma, sonuçta 26 Aralık 1915’te imzalandı. Bu antlaş­maya göre, 1913’teki Osmanlı-İngi­liz antlaşmasında Osmanlı toprağı olarak kabul edilen Necid, Hasa, Katif ve Cübeyl arazilerinin bağım­sız bir Suudî Devleti’nin toprakları olduğu ilan ediliyordu. Suudîler de, Büyük Britanya’ya danışmadan baş­ka herhangi bir devletle antlaşma yapmayacaklarına dair güvence veriyorlardı. Burada kastedilen, adı anılmasa da, Osmanlı Devleti’ydi tabii. Böylece Suudlar, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa tarafından yenilgiye uğratıl­dıktan yaklaşık yüz yıl sonra tarih sahnesine yine Osmanlı düşmanı olarak çıktılar.

    1.DÜNYA HARBİ VE DEĞİŞEN DENGELER

    Cumhuriyet ve laiklik geldi, Müslümanlıktan çıkmış olduk!

    Emir Abdullah’ın ve oğullarının 1819’da İstanbul’da idam edilmeleri, Vehhabîlerin hiçbir zaman sönmeyecek kinine yol açtı. 1924’ten sonra ise “biz sizin söylediğiniz gibi olduk, laikiz ve artık hepimiz size göre kafiriz; bizi Müslüman olarak görmeyin” demiş olduk.

    NECDET SAKAOĞLU

    Osmanlı Devleti, Yavuz ve Kanunî dönemlerinde bile, Necid denen Arabistan’ın orta bölgesine fiilen hakim olmamış, buraya herhangi bir görev­lendirme, atama yapmamıştır.

    Cidde ve Kızıldeniz kıyısından, Medine, Taif, Mekke’ye kadar ha­kim olan Osmanlı Devleti, çöl de­diğimiz büyük bölgeyle ilgilenme­diler. Burada yaşayan Bedevilerin inançlarının 1750’lere kadar İslâm olduğunu söylemek pek mümkün değildir. Onları Müslümanlığa davet eden, inandıran, Vehhabî ve Suudi hareketi olmuştur.

    Yakın tarihte Osmanlı Devleti­nin Vehhabîlerle olan ilişkilerinde dönüm noktası 1819 yılıdır. O tarihte, Kavalalı Mehmet Ali Pa­şa’nın oğlu İbrahim Paşa’nın esir aldığı Suudi emiri Abdullah ibn Türkî ve dört oğlu İstanbul’a geti­rilmiş ve idam edilmişlerdir. Baba Abdullah’ın, Topkapı Sarayı’nın avlusunda boynu kılıçla vurula­rak; oğulları,İstanbul’un meydan­larında Sultanahmet, Eminönü, Fatih’te idam edilmişlerdi.

    Bu hadise, 200 yıldır devam eden bir kin meselesidir. Araplarda kin çok güçlüdür, unutmazlar. Bugün de sanıyorum bu kini taşı­yorlar. Türkiye’deki hiçbir rejim, hiçbir yönetici istediği kadar taviz versin, Vehhabî olmadığı sürece Suudilerden Arabistan’dan sempa­ti görmesine imkan ve ihtimal yok­tur. Gelecekte de olmayacaktır.

    Türkiyede, İslamî mezheplerin en toleranslı olanı, yani Hanefilik yaygın. Bu, Vehhabîliğe göre en olumsuz mezhep. Cami yapı­yorsunuz, minare dikiyorsunuz, kubbeler kuruyorsunuz, oruç tutmayana bir şey demiyorsunuz, sigara, tütün içen, içki içen var, kumar oynanıyor, kumara izin verip piyangoyu devlet eliyle yön­lendiriyorsunuz, bütün bunlara izin veriliyor.

    Biz namaz kılarken önce sün­net kılarız, sonra farz kılarız. Bu yasak. Tefsirlerimiz var; Kuran’ı tefsir ediyoruz, yorumluyoruz. Yani birden çok anlamları olan âyetleri çeşitli anlamlarıyla açıklıyoruz ki, Vehhabîliğe göre bu en büyük küfür. Türkiye bun­ların hepsinin yapıldığı bir ülke. “Bunlar zaten küfre batmışlar, şirk halindeler, Hicaz’a gelip akılla­rınca hacı oluyorlar, ziyaret edip gitsinler!” diyorlar bugün.

    Suudi Arabistan bayrağında Kelime-i şahadet yazılıdır, bir de kılıç vardır. Bu ikisi Vehhabîliğin en temel iki prensibini anlatıyor. “Ay­kırı iş yapanın başı kesilir” diyor.

    Osmanlı döneminde şeyhülis­lamımız, müderrislerimiz, hocala­rımız vardı. Onlara göre değil ama kendimize göre iyi Müslümandık. Cumhuriyet ve laiklikle yeni bir safhaya geçildi. Onlara “biz sizin dediğiniz gibi olduk, laikiz ve artık hepimiz kafiriz, siz bizi Müslüman olarak görmeyin” mesajını vermiş olduk! Yani bir anlamda “gavurlu­ğumuz” tescil edilmiş oldu. Dikkat ederseniz, “laiklik, dinsizliktir” diye yerleşmiş bir görüş vardır bizde. İşte bu tam da bir Vehhabi tanımıdır.

    Vehhabî inancındaki Bede­viler için, Türkiye’deki herkes müşriktir. Hâlâ öyle. Dolayısıyla bizim öldürülmemiz, ölmemiz hiçbir cezaî karşılık gerektir­miyor. Öldüren bulunsa bile. Çünkü müşriktir. Vehhabî inancına sahip olmayan, o inanca tâbi olmayan kim varsa yeryüzünde, hepsi İslâm dışı sayılıyor; öldürülmeleri mübah, neleri varsa, ganimet olarak ele geçirmek de sevaptır!

    Vehhabîlerin ele geçirdikleri ganimetleri bir yere toplayarak paylaşmaları.

    SUUDİ ARABİSTAN

    Bugünkü terör örgütleriyle Vehhabîliği bağlamak yanlış

    Günümüzde DEAŞ gibi veya daha önceki Taliban gibi hareketlerle Suudi Arabistan’daki Vehhabîliği birbirine bağlamak çok zorlama ve yanlış olur. Zira artık Suudi Arabistan’da bir devlet doktrini vardır ve bu devletin “Batı düşmanlığı” söz konusu değildir.

    İLBER ORTAYLI

    Vehhabîliği anlamak için öncelikle o dönemde bölgenin etnik coğrafyasını anlamak gerekir. Bu coğrafyaya tanıklık eden ilk Batılı seyyahlar, Vehhabîliğin inkişaf ettiği zamanlarda, 19. yüzyıl başların­da dolaştılar ama daha ziyade bu akım hakkındaki rivayetleri ak­tardılar. 1830’larda giden Burck­hardt ise Mısır’daki bakışaçısını yansıttı. 1862-63’te Gifford Palgrave’in seyahatnamesi çok önemlidir. İlk defa bu coğrafyaya dair orijinal gözlemlerini ak­taran kişi, bu İngiliz oryan­talisttir. O dönemde Orta Arabistan’da İslâmiyet öncesi putperestliğin ve çeşitli âdetlerin hâlâ nasıl canlı olduğunu, yaşadığını aktarır. Bu ortam, Veh­habîlik gibi son derece katı ve şid­detli bir akımının çıkışının, tutunmasının ve yayılmasının temel nedenidir.

    Vehhabîlik, İslâm’ın ilk 10 yılında ortaya çıkan Haricilik dediğimiz katı görüşlerle, 13. yüzyıl düşünürü İbn Teymiye ve örneğin bizdeki Kadızadeliler gibi görüşlerle uyum içindedir. Çöldeki bi’dat alışkanlığına karşı çok yerinde bir tepki olduğu bile düşünülebilir. Çünkü bu çevre, bâtıl dediğimiz geleneklerini, alışanlıklarını korumuştur. Hat­ta Hz. Peygamber’in ölümün­den hemen sonra ortaya çıkan yalancı peygamberler de bu bölgedendir.

    Vehhabîlik bugün, kuvvetli olduğu Arap Yarımadası’nın ötesinde Batı Afrika’dan Hin­distan’a, Nijerya’ya, Moritan­ya’ya kadar yayılmıştır. Bunlar daha ziyade Malikî mezhebiyle uğraşırlar. İslâm dünyasında neredeyse her yerde Suudilerin yardımıyla tutunmaya çalışırlar. Fakat çoğu kez bunu başara­mazlar, zira anane üstün gelir.

    Suudiler zamanla, 20. yüzyılda Vehhabî olmayan Müslüman devletlerle bir tür uyum içine girdiler. Vehhabîliğe baktığınız zaman, demokrasi adına herhangi bir kurum veya anlayış yok dersiniz. Yok ama, başka türlü bir ilginç bir yapı var. Vehhabî imamları ve kabileler baştan beri ve hâlâ çok etkindir. Bunlar hükümeti hatta kralı rahatça tenkit ederler. Herhangi bir Arap cumhuriyetindeki dik­tatöryel kalıplar burada yoktur. Örneğin bir evi polisin basması memnudur, yani yasaktır.

    1920’lerden beri Suudiler bir devlettir, bir nizamdır. Tabii petrol zenginliğiyle… (Hac zenginliği yoktur. Bu önemli bir gelir kaynağı sayılamaz). Gü­nümüzde DEAŞ gibi veya daha önceki Taliban gibi hareketlerle Suudi Arabistan’daki Vehha­bîliği birbirine bağlamak biraz haksızlık. Bugünkü Vehhabîlikle terör bağlantısını kurmak çok zorlama ve yanlış olur. Zira artık Suudi Arabistan’da bir devlet doktrini vardır ve bu devletin diğerlerinde görülen “Batı düş­manlığı” söz konusu değildir. Zira şeriat, şeri düzen, ticaretin, diplomasinin girdiği yerde kırılır. Yani Batı hukuku bu anlamda etkilidir. Bugün Vehhabîliği ya­şayan bir doktrin olarak görmek gerekir.

  • Çanakkale Boğazı’nın tarihi dünya tarihini belirlemiştir

    Çanakkale Boğazı’nın tarihi dünya tarihini belirlemiştir

    Türkiye hızlı örgütlenmeyi, direnmeyi Çanakkale’de öğrendi. Mustafa Kemal’den başçavuşa, sağlık hemşiresine, tabur imamına kadar bu düzen intikal etmiştir. Bu çok hayret verici ve hayranlık uyandırıcı bir haldir. Türkiye bu savaşla birlikte bir vatan savunması bilincine girmiş, ulus kenetlenmiştir.

    Türkiye coğrafyasının en ilginç kesimlerinden birincisi tabii Boğaz­lar’dır. Bunlar temelde Kara­deniz’le Akdeniz’in birleşme­sinden meydana gelir. Fakat jeolojik teorilerin çeşitliliği içinde, bizim bu dalda egemen fikirleri olan bilginimiz, ulus­lararası uzmanımız Celal Şen­gör’ün açıklamalarınıı esas almak durumundayım. Buna göre Karadeniz, çok eskiden bir su birikintisi olarak var­dı. Fakat bugünküne göre çok basıktı. Bu ilk defa buzulların erimesi, deniz seviyesinin çok yükselmesi dolayısıyla bir de­ğişime sebep oldu.

    18a_siper-tarih-00285
    Siperlerde büyük direniş Çanakkale kara muharebelerinin kazanılmasında, özellikle bölük, tabur hatta alay komutanlarının bizzat ateş hattında askerin yanında bulunmaları tayin edici rol oynadı.

    Tufan hikayelerine falan bağlamıyorum. Aşağı yukarı MÖ 9000 seneleri diye verili­yor bu tarih. Yazı yok ortada ama tarihî bir çağ sayılabilir. Karadeniz’in altındaki bölge­de bir akarsu vadisi vardı. Bu akarsu vadisi, aşırı bir şekilde tahaccüme uğradı; kuzeyden tuzsuz su Karadeniz’e akıyor­du. Bunlar Karadeniz’in tuz miktarını düşürüyordu (bin­de on sekize kadar) ve o faz­la suyun Marmara’ya gitmesi gerekiyordu. Dolayısıyla, İs­tanbul Boğazı da bu tahaccü­mün sonucunda bir akıma uğ­radı. Marmara’dan gelen tuzlu suyla, buradan gelen az tuzlu suyun, ayrı ayrı altlı üstlü ak­ması, mevcut akıntıları mey­dana getirdi.

    Dolayısıyla trafik bakı­mından, kullanım bakımın­dan hem kolaylıklar, hem de güçlükler arz eder Boğazlar. Bizim İstanbul Boğazı, bili­yorsunuz, en yakın iki yakası Rumeli Hisarı ile Anadolu Hi­sarı arası 600 küsür metredir. Yani çok yakındır birbirine, bir yüzme boyudur. İstanbul çocukları ilk büyük yarış ve denemeyi orada yapardı. Bu­gün bu pek mümkün değil ar­tık, geçen tankerler ve kirlen­me yüzünden.

    Buna karşılık Çanakkale Boğazı gene aynı şekilde izah edilmesine rağmen, uzunluk bakımından İstanbul Boğa­zı’nın iki mislidir. Yer yer 3 km’yi bulur genişlik ve derin­likler vadinin uygun yerin­de, ortadaki kırılmanın uygun yerlerinde 100 metreye kadar gider. Bu bakımdan Çanakka­le Boğazı, İstanbul Boğazı’nın aksine büyük gemilerin trafi­ğine açıktır.

    Hem bizim tarihimiz hem dünya tarihi bakımından, Ça­nakkale Boğazı’nın antik dö­nemden bu yana uzanan tarihi, dünya tarihini de belirlemiş­tir diyebiliriz. Yakın tarihteki dönüm noktalarından 1. Cihan Harbi’ni anlamak için de Ça­nakkale’yi anlamak şarttır.

    IMG_2047
    İlber Ortaylı 1. Dünya Savaşı sırasında yayınlanan Harp Mecmuası’nda, Çanakkale şehitlerinin (“Yaşayan Ölüler”) resimleriyle anıldığı sayfayı inceliyor.

    1915 Mart’ında İtilaf Dev­letleri koca zırhlılarıyla Bo­ğaz’ın iki tarafını bombala­yarak Marmara’ya çıkabile­ceklerini, İstanbul’u teslim alabileceklerini düşündüler. Bir iki istisnayla, bütün kur­may heyetleri de buna inanı­yordu. Bunlar gerek Balkan Savaşı’ndaki hezimetten ge­rekse hem 1. Kanal Harekatı hem de Sarıkamış’taki dağıl­madan sonra, Osmanlı ordu­sunu küçümsüyorlardı.

    Aslına bakarsınız Balkan Savaşı’ndan perişan çıkmış ordunun durumu da gerçekten pek içaçıcı değildi. Teçhizat bakımından, modern savaş do­nanımı bakımından fevkalade yetersizdi. Ayrıca eski ekol pa­şaların çoğunluğu yeni tip har­bi bilmiyordu. Gerçi bu han­dikap İtilaf kurmayları için de geçerliydi. 1. Cihan Harbi iki tarafta da genç subayların par­ladığı bir savaş oldu.

    Parasını verdiğimiz, üstelik milletten toplanan
    bağışlarla sipariş edilen iki savaş gemimiz (Sultan
    Osman ve Reşadiye zırhlıları), İngilizler tarafından
    teslim edilmedi; üstelik aldıkları parayı de geri
    vermediler. Tam bir haydutluk. Bunun yarattığı
    aksülameli düşünün

    Harbe girmeden önce, Ba­tılı devletler savaş endüstri­siyle harikalar yarattılar ken­dileri açısından. İngilizler hem kendi yapacağını yaptı, hem de bizim ısmarladığımız zırhlıları dahi gasbetti. Ameri­ka sanayideki devamlı ham­lelerle ilerledi. Hatta Rusya bi­le kendi zırhlılarını inşa etti. Eh, Almanya ve Avusturya da boş durmadı. Bu sonuncuların desteğiyle, Türk Ordusu’nun savunması için Çanakkale’de­ki Çimenlik Kilidülbahir gibi mevzilerdeki savunma kuv­vetlendirildi. Anadolu yakası, Rumeli yakası, Gelibolu teçhiz edildi. Böylelikle İtilaf gemi­lerinin geçeceği rotalar ateş mevzii altına girdi.

    IMG_2059

    Çok yakın zamana kadar bir teori vardı bizde; efendim, 18 Mart’ta Nusrat mayın ge­misinin döşedikleriyle yabancı donanmalar ağır yara aldılar-ki bu doğru- ve ondan sonra çok kolay bir şekilde bu deniz savaşı kazanıldı, kara savaşıy­la da bu tamamlandı. Bu ise o kadar doğru değil. Çünkü do­nanmamızın durumu gerçek­ten çok ağır. Yani Balkan Sava­şı’nda bu donanımsızlık görül­müş. Birinci Cihan Savaşı’na da deniz kuvvetleri maalesef kara ordusu kadar iyi hazırla­namadı. Balkan Savaşı’ndan sonra Türkiye’de kara ordula­rında ve komuta kademesinde ciddi reformlar yapılmıştı.

    Alman Bahriyesi de 1. Ci­han Harbi’nde hiç de kuvvet­li değildir. Bunu da söylemek lazım. Denizaltıları da hiç­bir şekilde denizaltı savaşının başladığı 1. Cihan Harbi’ne uygun şeyler değildi. Tabii bir işe yaradılar ama, İngiliz-A­vustralya denizaltılar İstan­bul’a kadar girdi. Alman Deniz Kuvvetleri’ndeki müşavirler, kara ordusundaki komutanlar kadar, müşavirler kadar Türk­lerle diyalog kuramadıkları için başarısız adamlar olarak görülmüşlerdir. Bunlara pek itibar edilmemiştir.

    Başka bir mühim mese­le, bizim donanma konusunda yaşandı. Bizim başımıza geleni biliyorsunuz, resmen dolan­dırıcılık. Parasını verdiğimiz, üstelik milletten toplanan ba­ğışlarla sipariş edilen iki savaş gemimiz (Sultan Osman ve Reşadiye zırhlıları), İngiliz­ler tarafından teslim edilmedi; üstelik aldıkları parayı de geri vermediler. Tam bir haydut­luk. Bunun yarattığı aksüla­meli düşünün.

    15b_siper-00391
    Dar alanda omuz omuza Muharebeler sırasında, Arıburnu sektöründe karşılıklı mesafesi 8-10 metreye kadar inen ön siperler, Çanakkale vuruşmalarının benzersiz özelliklerindendi.

    Zaten Almanya’ya yönel­me de bazılarının teklifiyle güç kazandı. İstanbul’daki Al­man Büyükelçisi Wangenhe­im bile istemiyordu Türkleri. Hatta Kayzer kendisini haş­ladı, “gidip de orada dedikodu yapma, biz seni Türkiye’de iyi ilişkiler için tutuyoruz” diye. Almanların çoğu, özellikle do­nanma kurmayları da Türk­leri istemiyordu. İsteyenler tamamiyle von der Goltz gibi, eski büyükelçi Baron Marsc­hall von Bieberstein gibi ge­nelkurmayda Türk ordusunu yakından, içerden tanıyanlar. Avusturya tarafında da öyle. Buradaki askerî ateşe General von Ponyatovski gibiler des­tekliyor.

    Şimdi 18 Mart’tan sonraki safhaya geçelim. İtilaf karada da umulmadık bir şekilde mu­kabele gördü. Zannediyorlardı ki, biz bunları vururuz geçeriz. Öyle bir şey olmadı. Karada ordu çok dirençliydi. Komu­tanların neredeyse hepsi genç nesilden, iyi yetişmiş askerler­di. Bunların bir bölümü baş­tan beri savaşı istemiyordu; Almanları ise hiç istemiyor­du. Fakat girdikten sonra da işi götürdüler. Bunlarda mevzi terketme diye bir şey yok. Ölü­müne savaştılar.

    İstanbul Boğazı’nın tersi­ne Çanakkale Boğazı’nın irti­fası fevkalade yüksektir. Yani hem derinlik, hem de irtifa yüksek. Özellikle Rumeli ya­kasındaki Kilitbahir Plato­su’na hakim olmadan bura­daki mücadeleyi kazanma­nın imkanı yok. Bunlar Queen Elizabeth gibi yüzenkale, o vakte kadar görülmemiş ge­milerle, “biz arkada destekli­yoruz, siz önden saldırın” zih­niyetinin kurbanı oldular.

    1915 Mart’ında İtilaf
    Devletleri koca zırhlılarıyla
    Boğaz’ın iki tarafını
    bombalayarak Marmara’ya
    çıkabileceklerini,
    İstanbul’u teslim
    alabileceklerini
    düşündüler. Bir iki
    istisnayla, bütün kurmay
    heyetleri de buna
    inanıyordu. Osmanlı
    ordusunu
    küçümsüyorlardı

    Bir anlamda Fransız-İngi­liz gerginliği de Çanakkale’de başlamıştır. Amirallik Birinci Lordu, yani dönemin İngiliz Bahriye Nazırı Churchill de bir hayli sarsıldı bu Çanak­kale seferinde. Çanakkale, Churchill’in kendi ifadesiyle, 20 yılına mal olmuştur poli­tikada. Fena halde bir darbe yemiştir. Fakat üstüne Kuttü­lamara’da çok daha büyük bir darbe yedi Britanya. Çünkü çok uzun bir savaş, kendile­ri açısından yüz kızartıcı de­meyeyim ama, hayli utandırı­cı bir kuşatma ve teslimiyet­tir Kuttülamara. Onu da ümit ederim, bu Nisan ayında konuşacağız.

    IMG_2092

    1916’nın başında, yani tam 100 sene önve bugünlerde Bri­tanya ve müttefikleri Gelibo­lu Yarımadası’nı terketti. Bir sabah kalkıldığında artık top sesi duyulmuyordu, sükûnet gelmişti. Çanakkale zaferi ka­zanılmıştı. Büyük bir moral verdi tabii Türkiye’ye bu. Hal­buki harp büyük bir tahribat yaratmıştı.

    Türkiye hızlı örgütlenme­yi, direnmeyi Çanakkale’de öğ­rendi. Bütün şark dünyası da bizi örnek almıştır. Efendim bu kurmay subaydan başlı­yor, neredeyse tümene komuta edenden başlıyor -işte Musta­fa Kemal kurmay yarbay, tü­men komutanı, başçavuşa ka­dar- üniversitedeki hekim ho­cadan -o da gitti çünkü- sağlık hemşiresine, tabur imamına kadar bu düzen intikal etti. Bu çok hayret verici ve hayranlık uyandırıcı bir haldir. Türkiye bu savaşla birlikte artık bir va­tan savunması, bir yurt savun­ması bilincine girdi. Ulus çok önemli ve zor zamanlarda bir­birine kenetlendi.

    12
    Kurşununuz yoksa süngünüz var Osmanlı ordusu Çanakkale’de silahmühimmat kalitesi ve sayısı açısından İtilaf Devletleri’ne kıyasla çok dezavantajlıydı. Cephe gerisinde silah bakımı…

    (İlber Ortaylı ile yapılan söyleşiden derlenmiştir.)