Yazar: Hayri Fehmi Yılmaz

  • Bergama ve Cumalıkızık artık ‘dünya mirası’

    Bergama ve Cumalıkızık artık ‘dünya mirası’

    Türkiye’den iki bölge 22 Haziran’da Dünya Mirası Listesine alındı. UNESCO Türkiye Milli Komisyonu Başkanı Oğuz, #tarih’e “Başarının ardında büyük bir işbirliği var” dedi.

    Katar’da düzenlenen UNESCO 38. Dünya Miras Komitesi toplantısında Türkiye’den “Bursa ve Cumalıkızık: Osmanlı İmparatorluğunun Doğuşu” ve “Bergama, Çok Katmanlı Kültürel Peyzaj Alanı” 21 komite üyesinin ortak kararlarıyla Dünya Miras Listesine kabul edildi. Bu kararla Türkiye’nin, Dünya Miras Listesindeki varlık sayısı 13’e çıktı. ‘Geçici liste’de 52 varlık daha bulunuyor.

    Bergama ve Cumalıkızık artık 'dünya mirası'
    Bergama’daki akropol.

    Bursa Hanlar Bölgesi, Orhan Gazi Külliyesi ve Çevresi, Hüdavendigar, Yıldırım, Yeşil, Muradiye Külliyeleri ve Cumalıkızık köyü tarihî alanlarını kapsayan birimler için Haziran 2013’te alan yönetimi planı onaylanmış, böylece önemli aşamalardan biri tamamlanmıştı. Bölgenin tarihi, Osmanlı mimarisinin yüzyıllar boyunca geçirdiği dönüşümü yansıtıyor. Zira eski Bursa, burada 14. ve 15. yüzyıla ait zaviyeli camiler, imaret, hamam, medrese, türbe gibi yapılardan oluşan külliyeler etrafında gelişmişti. Kentin yanında Uludağ eteklerinde kurulan Cumalıkızık köyü ismini Oğuzların 24 boyundan biri olan Kızıklardan alıyor. Yerleşim tarihî dokusunu neredeyse tamamen korumayı başarmış. Osmanlı dönemine ait 18. ve 19. yüzyıla tarihlenen evler, çeşmeler, cami, Etnografya Müzesi ile geçmişi yaşatmaya devam ediyor. Bu arada toplantıda Cumalıkızık bölgesinin Dünya Miras Listesine kabulünü de toplantının ev sahibi Katar önerdi. ‘Bergama, Çok Katmanlı Kültürel Peyzaj Alanı’nın yönetim planıysa Ocak 2013’te onaylandı. Yerleşimde farklı dönemlere ait yapıların oluşturduğu zengin doku, onay kararının alınmasındaki en önemli faktörlerdendi. Bergama Helenistik çağda büyük bir krallığının başkentiydi. Bu çağda kent planlama, mimari, heykel ve resim sanatı açısından çok önemli bir merkez olmuş, son Bergama kralı tarafından Roma devletine miras bırakılmıştı. Kentin Roma çağında korunan önemi, Bizans döneminde yavaş yavaş kaybolmuştu. Bugüne kalan eserler arasında Mısırlı tanrılara adanan Kızılavlu denen tapınağı, Antik Çağ’ın bölgedeki en önemli kutsalalanlarından Asklepionu ve Bergama krallarına ait bir anıt mezar olan Maltepe ismiyle bilinen dev tümülüs öne çıkıyor. Karesioğulları ve Osmanlı dönemlerinde yerleşime yeni bir uygarlığın birikimi eklenmiş.

    Bergama ve Cumalıkızık artık 'dünya mirası'
    Cumalıkazık’taki köy meydanı.

    Bu gurur verici gelişme üzerine görüşlerine başvurduğumuz UNESCO Türkiye Milli Komisyonu Başkanı Prof. Dr. Öcal Oğuz, #tarih’e özetle şunları söyledi: “Çok sevinçliyiz. Bu başarının ardında, belki de şimdiye kadar Türkiye’de kurumlar arasında pek görülmemiş bir işbirliği süreci var. Bergama ve Bursa-Cumalıkızık 2010 ve 2011’de UNESCO Geçici Listesi’ne alınmıştı. O tarihten bu yana, dosyalarda birçok revizyon istendi. İnanın, belediyeler, kazı başkanlıkları, Kültür ve Dışişleri Bakanlıkları, hükümet dışı kuruluşlar bu denli ahenkli ve özverili çalışmasalardı, bu gerçekleşmezdi. Özellikle son dönemde çok büyük bir çaba harcandı. Biz Milli Komisyon olarak koordinasyon görevimizi yaptık; genişleyen uzman kadromuzla sürece katkıda bulunduk. Ama bu başarı tamamen büyük bir ekip çalışmasının, Türkiye’nin başarısıdır.”

    Bergama ve Cumalıkızık artık 'dünya mirası'
    Yeşil Cami.

    MUHTELİF

    1 Senarist ve yazar Ayşe Şasa, 16 Haziran’da 73 yaşında vefat etti. Ah Güzel İstanbul, Gramofon Avrat, Arkadaşım Şeytan gibi filmlerin senaristi olan Şasa, pek çok kitaba da imza atmıştı.

    2 Ortaköy Camii’nde 2011’de başlatılan restorasyon 6 Haziran’da tamamlandı. Cami, 1854’te mimar Nikoğos Balyan’a Sultan Abdülmecid tarafından inşa ettirilmişti.

    3 New York’taki açık artırmada 19. yüzyıl tarihli ve “bir sentlik siyah macenta pulu” olarak bilinen pul 9,5 milyon dolara satıldı. Pulda bir gemi ve o dönem İngiltere’nin sömürgesi olan Guyana’nın “Veririz ve karşılığını bekleriz” sloganı yer alıyor.

    4 İstanbul araştırmacısı Orhan Erdenen (92) 13 Haziran’da hayatını kaybetti. Hem Rumeli hem Anadolu yakasındaki yalıları tanıtttığı dört ciltlik Boğaziçi Yalıları’nı yayımlayan Erdenen, İstanbul Konseyi Derneği’nin kurucularındandı.

    5 Pablo Picasso’nun Mavi Oda tablosunun ilginç bir sırrı açığa çıkarıldı. 1901 tarihli başyapıtı kızılötesi teknolojisini kullanarak inceleyen uzmanlar, resimde gözle görülmeyen bir erkek resminin daha gizlendiğini fark etti.

    6 Çin’in Tarım Havzası bölgesindeki iki atlı göçebenin mezarından, bilinen en eski pantolonlar çıktı. Yaklaşık 3 bin yıllık pantolonlar iki bacak, bir kasık için toplam 3 parça kumaştan oluşuyor.

    TARİHE KALANLAR

    Balyoz sanıkları serbest

    Balyoz davasındaki 230 hükümlünün tamamı tahliye edildi. Anayasa Mahkemesi’nin “hak ihlali” kararı üzerine Anadolu 4. Ağır Ceza Mahkemesi, 19 Haziran’da aldığı kararla sanıklar, yeniden yargılanmak üzere serbest kaldı.

    Suriye ve Mısır’da seçimler

    Suriye’de iç savaş devam ederken 3 Haziran’da ülkenin ilk çok adaylı başkanlık seçimi gerçekleştirildi. Esad yüzde 88,7 oyla seçildi. Mısır’daysa Sisi, yüzde 97 oyla kazandığı 29 Mayıs seçimlerinin ardından 8 Haziran’da resmen görevi devraldı.

    Üç din dua için Vatikan’da

    Papa Francis, Fener Rum Patriği Bartholomeos, Filistin Devlet Başkanı Abbas ve İsrail Cumhurbaşkanı Peres 8 Haziran’da Vatikan’da biraraya gelerek Ortadoğu barışı için dua etti. Bu törenle Vatikan’da ilk kez Kuran-ı Kerim’den sureler okundu.

    ‘Radikal’ kapanış

    İlk defa 13 Ekim 1996 günü çıkan Radikal gazetesi, 18 yılın sonunda 21 Haziran’da son baskısını yaptı. Gazete, yayın hayatına internette devam edecek.

    IŞİD, sınırları değiştiriyor

    Irak-Şam İslâm Devleti, ani bir saldırıyla Irak’ta başta Musul olmak üzere pek çok kenti kontrol altına aldı. Radikal İslâmcı örgüt, Suriye-Irak sınırında bazı bölgeleri ele geçirdikten sonra Suriye-Ürdün sınırına yakın bölgelere yöneldi.

  • Tarih direnişlerini unutmadı!

    Tarih direnişlerini unutmadı!

    Ölümü göze alarak işgale direnmenin tarihi Anadolu’da yatıyor. Ksanthos’u yüzyıllar arayla Pers ordusu, Büyük İskender ve Brutus işgal etti. Halk hiçbirinde teslim olmadı, her düşüşten sonra yeniden doğdu. Anadolu’da Roma hakimiyetine en son giren bölge burasıydı.

    94-95

    Türkiye’nin Akdeniz kıyısında, Teke Yarımadası’nda konumlanan Likya bölgesindeki Ksanthos, halkının özgürlüklerine olan düşkünlüğü ve işgallere karşı amansız direnişleri ile hatırlanır.

    Eşen Çayı yakınlarında kurulan kent Likya bölgesinin her zaman en büyük yerleşimi olmuştu. Hatta Herodotos kenti Likya ile eş anlamlı gibi kullanmıştı. Kentin ne zaman kurulduğu belli değildir ama Arnos ve Ksanthos isminde iki efsanevi kurucudan bahsedilir. Burası, sanat gelenekleri ve dili ile Akdeniz çevresinden ayrışsa da Likya Birliği denilen ortak idare anlayışı dahilindedir.

    94-95-1

    Kentin kaynaklarda ilk anılışı, Herodotos’un anlattığı korkunç bir olayla ilgilidir. MÖ 540’da Pers generali Harpagos bölgeye bir sefer düzenledi. Ksanthoslular başlangıçta işgalcilerle kent dışında mücadele etti ama sonuçta ağır bir yenilgiye uğradılar. Kalan savaşçılar hızla geri çekildi ve eşlerini, çocuklarını, köle ve mallarını alıp akropolde topladılar. Burada hepsini öldürüp, yaktılar. Ardından Pers ordusuna son bir saldırı gerçekleştirerek adeta ölüme gittiler.

    Ekran-Resmi-2021-03-16-13.34.35
    KSANTHOS
    Yer: Antalya-Muğla Fethiye’ye 46 km uzaklıktaki Kınık köyü yakınlarında
    Dönem: MÖ 7.-MS 7. yüzyıl
    Temel Önemi: Akdeniz’de kendi sanat anlayışını oluşturabilmiş Likya bölgesinin merkezidir. Kentin Roma çağı anıtlarında bile kendi mimari gelenekleri izlenebilmektedir. Likya bölgesinin en iyi korunmuş kenti ve kutsal alanıdır.

    Bu çetin direnişten sonra geriye sadece kuşatma sırasında kentte olmayan 80 Ksanthoslu aile hayatta kaldı. Kent zamanla tekrar genişledi. Ancak iki yüz yıl sonra tehdit bu kez batıdan geldi ve Büyük İskender’in ordusu kenti kuşattı. Grek tarihçi Appianos (öl. 165), kentlilerin teslim olmaktansa bir kez daha ölmeyi tercih ettiğini anlatır.

    Üçüncü kuşatmada, Mısır’a hakim olan Ptolemaioslar MÖ 197’de şehrin önüne geldiler. İstila edilmekten bıkan kent yine direndi. Mısır, savaşarak alamayacağını gördüğü kentin halkıyla bir anlaşma yaptı. Artık yerleşim, Likya tanrılarına adanacaktı. Bu statü Ksanthos’un zarar görmeden özgür kalmasını sağladı.

    Sonraki 150 yıl içinde Roma İmparatorluğu, Akdeniz dünyasında hızla yayıldı. Likya, kendini Roma’da Sezar’ın öldürülmesinden sonra ortaya çıkan iktidar kavgasının ortasında buldu. Suikastın öncüsü Brutus, çıkan iç savaşta ordusuna kaynak yaratmak için MÖ 42’de Ksanthos’u kuşattı. Kentin etrafındaki köyler boşaltılıp yakıldı. Halk kent yakınında büyük bir hendek kazıp orada bir savunma hattı oluşturdu. Uzun mücadele sonunda gün batarken Romalıların Ksanthos’a girdiğini gören savaşçılar, ailelerini öldürüp evlerini ateşe verdi.

    Brutus’un kuşatmasında hem yapıları hem de halkı harap olan kent, küllerinden bir kez daha doğdu ve Likya’nın merkezi olarak bağımsızlığını korudu. Saldırıdan yaklaşık 80 sene sonra Likya’da sıkıntılar başladı. İşgallere yok olma pahasına direnen kent, önde gelen ailelerin çekişmesine yenildi. 43’te bölge bir Roma eyaleti haline getirildi. Anadolu’nun en son Roma hakimiyetine giren bölgesi Likya oldu.

    Ksanthos’un yakınlarında bulunan Letoon kutsal bir alandı. Burada Tanrıça Leto ile çocukları Artemis ve Apollon için tapınaklar vardır. Hıristiyanlığın yayılması ile bunlar yerlerini büyük bir kiliseye bıraktı. Kent, Bizans döneminde küçük bir yerleşime dönüştü. Ortaçağ’da ise terk edilip ören yeri haline geldi. Ksanthos’un özgürlüğüne düşkün, teslim olmayı asla kabul etmeyen olağanüstü direniş tarihi, geçmişte olduğu gibi bugün de kenti gezenlerde heyecan yaratır.

    KSANTHOS-LETOON’U EŞSİZ KILAN ÖZELLİKLER

    Likya’nın manevi kuvveti

    1- Likya bölgesinin en önemli ve en büyük kentidir.

    2- Antik Dönem boyunca yer aldığı ve ilişkide bulunduğu bölgeler üzerinde önemli kültürel etkiler yaratmıştır.

    3- 1838’de Batılı seyyahlarca ziyaret edilen Ksanthos’un iyi korunmuş zenginliklerinin bir kısmı 1842’de İngiliz gemiciler tarafından yaklaşık iki ayda British Museum’a nakledilmiş, bu çarpıcı eser ve yazıtlar Likya kültürüne ilgi doğmasına neden olmuştur. 

    4- Mimarisi, sanatı, yazısı ve dili ile yokolmuş bir Anadolu uygarlığının en karakteristik kentidir. Bu nedenle, Likya bölgesi tarihsel sürecinin tüm aşamalarını bünyesinde barındıran ve yansıtan kültürel bir zenginliğe ve bütünlüğe sahiptir. 

    5- Likya Lahdi ve Harpyler Anıtı gibi kule mezarlar, dikilitaşlar, bölgeye özgü lahitlerle Akdeniz dünyasında Antik Dönem ölü gömme geleneğinde eşi bulunmayan anıtlarına sahiptir. Anadolu’nun en son Roma hakimiyetine giren bölgesi Likya oldu. Ksanthos’un yakınlarında bulunan Letoon kutsal bir alandı. Burada Tanrıça Leto ile çocukları Artemis ve Apollon için tapınaklar vardır. Hıristiyanlığın yayılması ile bunlar yerlerini büyük bir 

    6- Günümüze değin tamamıyla çözülememiş olan Anadolu’ya özgü Likya yazısına ait 250 satırdan oluşan en uzun yazıtın ele geçtiği yerleşmedir. 

    7- Temeli Ksanthos’ta, üst yapısı ise British Museum’da bulunan Nereid- ler Anıtı, Antik Dünya’nın yedi harikasından biri olan Halikarnassos Mausoleumu’na esin kaynağı olmuştur. 

    8- Ksanthos’a 4 km mesafedeki yer alan Letoon, Likya Birliği’nin kutsal kenti olmakla birlikte, Leto, Apollon ve Artemis gibi önemli tapınaklarıyla Antik Dünya’da bir benzeri olmayan, Likya dininin, sanatının ve kültürünün yansıtıldığı çok özel bir kenttir. 

    9- Letoon, Ksanthos’la birlikte, gerçekte çok eski bir Anadolu geleneği olan kent-kutsal alan sisteminin Antik Dönem’deki en çarpıcı örneğidir. 

    10- Letoon’da yer alan ve MS 5. yüzyıla tarihlenen kilise, kentin kutsal alan olma özelliğinin Erken Hıristiyanlık Dönemi’ne taşındığını gösterir. 

  • Bizanslı taraftar imparatora da karşı

    Bizanslı taraftar imparatora da karşı

    Kentteki isyanların çoğunluğu Hipodrom kaynaklıydı. Meydanda (Sultanahmet) atlı araba yarışı yapan Maviler ve Yeşiller, bugünün futbol kulüp ve taraftarını hatırlatıyordu. İmparatorun takımlardan birini tutmasının amacı ise, bunların biraraya gelip ayaklanmamasıydı. Ama bu her zaman mümkün olmamıştır.

    Bizans başkentindeki isyanlar, tarihin ayrıntılı şekilde yazdığı konulardandır. Tabii isyan başarıya ulaştıysa övülür, ulaşamadıysa acımasızca yerilirdi. Olaylara şahit olan ya da onları şahitlerinden dinleyen yazarların duruşu da önemlidir. Modern tarihçiler bu metinleri ince ince değerlendirerek anlamaya ve yorumlamaya çalışırlar.
    Farklı Hıristiyan mezhepleri ya da dinî bir konuda farklı uygulama yapanlar – düşünenler, farklı coğrafyalardan gelenler, farklı kökenden olanlar, farklı sosyal sınıfların oluşturduğu çeşitli güç çevrelerinin faaliyetleri sık sık birbiriyle çatışır ya da birbirleri ile ittifaklar kurarak iktidar ile mücadeleye kalkışırdı. Başlangıçlar genellikle bir dilenci kadına yapılan kötü muamele, bir meydana dikilen heykel, yerinden indirilen bir ikona gibi sıradan ve basit bir olayın büyümesiyle olurdu. Kentin görkemli anıtları çoğu zaman isyanda tahrip oldukları ve isyan sonrası yeniden inşa edildikleri için konunun önemli dekorlarındandı.
    Bizans hükümdarlarına da birçok Doğu hükümdarına yapıldığı gibi nasihatname türü kitaplar hazırlanır, halkı idare ederken nelere dikkat etmeleri gerektiği birçok örnekle anlatılırdı. Hükümdar her zaman âdil olmalı ve sertlik ve şefkati kararında kullanmayı bilmeliydi. Uzun Bizans tarihi boyunca verilen bu nasihatler, imparatorların tavırlarını anlamak açısından çok ilginç ayrıntılar içerir.

    İmparatoriçe Evdoksia’nın 404 tarihli heykelinin kaidesi, bugün Ayasofya’nın önünde yer alıyor.


    Kentte tespit edilen ilk büyük isyanlardan biri, 5. yüzyıl başında İmparator Arkadius’un eşi İmparatoriçe Evdoksia ile ilgilidir. İmparatoriçe siyasi açıdan güçlü bir kadındı, ancak birçok sevgilisi olduğu, sarayda pek uygun bir yaşam sürmediği dedikodusu yaygındı. Dönemin İstanbul Patriği İoannes Hrisostomos, uygunsuz saray yaşamını vaazlarında şiddetle eleştiriyordu. En sonunda imparatoriçenin 20 Haziran 404 tarihinde Ayasofya önündeki bir meydana dikilen heykeli bardağı taşıran damla oldu. Heykel gümüştü ve beyaz mermer bir kaide üzerindeki porfir denen erguvani renkli bir sütunun üzerinde duruyordu. Heykelin açılışı muhteşem törenlerle oldu. Genç kızların tülden elbiseler içerisinde yaptıkları danslar izleyenleri büyüledi.
    Ama bu eğlenceler “iyi bir Hıristiyana ve Hıristiyan bir kente yakışmıyordu”. Hrisostomos bunu o kadar şiddetle eleştirdi ki sonunda ikinci kez sürgüne gönderildi. Bu gelişme İstanbul’da büyük bir isyana neden oldu. Halk sarayın, bugün Haseki Hürrem Hamamı yakınlarındaki anıtsal kapısının önüne yığıldı. Olaylar hızla büyüdü, kargaşada çıkan yangında Ayasofya ve Senato yandı. Büyük güçlüklerle bastırılan isyandan birkaç ay sonra 6 Ekim’de Evdoksia genç yaşta doğum yaparken öldü. O dönemde bu erken ölüm, yakışıksız hayatının ve isyanı acımasızca bastırmasının cezası olarak görüldü. İsyana neden olan heykelin kaidesi 1850 dolaylarında Ayasofya önündeki bazı temel kazıları sırasında bulundu. Kaide, bugün hiçbir izi günümüze ulaşmayan 4. yüzyıl Ayasofya’sının bir hatırası olarak Ayasofya Müzesi’nin girişinde bulunuyor.


    İstanbul’da 4.-6. yüzyıllar arasında çıkan isyanların büyük çoğunluğu Hipodrom ile ilgiliydi. Hipodromun atlı araba yarışları için Maviler ve Yeşiller olarak anılan iki takımı ya da hizip vardı. Bunlar bugünkü futbol takımlarına ve taraftarlarına benzetilebilir. İmparatorların açıkça olmasa da takımlardan birini tutması, çoğu zaman birbirine düşman iki taraf arasındaki kavgaya da yansırdı. Bunun pratikte en önemli faydası, takımların bir araya gelip hükümdar aleyhine bir isyana katılmalarına engel olmasıydı. İsyanlar sırasında imparatorun isyancılarla görüştüğü yer de hipodromdu.
    512’de Anastasius, isyan eden halkla hipodromda konuşmaya giderken imparatorluk tacını ve pelerinini çıkarmış, tek başına onların karşısına çıkmıştı. Muhtemelen bununla yeni bir imparator seçebileceklerini halka göstermek istemişti. İmparatorun bu mütevazı ve cesur hali bir anda hipodromu değiştirmiş ve sonunda halk Anastasius’a yeniden tahta çıkması için adeta yalvarmıştı.

    Scylitzes Kroniği’ndeki minyatürde 1042’de isyancılar Büyük Saray’ın önünde imparatoriçenin üçüncü eşi Mihael Kalafates’e taş ve ok atıyor, 11. yüzyıl.

    Nika isyanı: 30 bin ölü

    Ama her isyanda hitabet, pazarlık ve cesaret bu kadar etkili olmayabiliyordu. 532’de çıkan meşhur Nika İsyanı belki de Bizans tarihinin en büyük ayaklanmasıdır. O sırada tahttaki hükümdarlar İustinianus ve Theodora idi. Bu meşhur kahramanların ikisi de aslında sıradan, hatta alt seviyeden insanlardı. Birçok maceradan sonra 527’de tahta çıkmışlardı. Soyluların “köylü ve fahişe” diye aşağıladığı imparator ve imparatoriçe, etraf-larına kendileri gibi hırslı ve gelenekleri yıkmaya hevesli bir grup toplamayı başardılar. Halkın büyük çoğunluğu İus-tinianus ve Theodora’nın kaba ve hırslı olmalarıyla ilgili değildi ama, vergileri toplamada gösterilen sert tutum onları rahatsız ediyordu.
    Olaylar 10 Ocak 532’de hipodro-mun grupları arasındaki sıradan çekişmelerin büyümesi ve tarafların sert bir şekilde cezalandırılması ile başladı. Kısa süre sonra olaylar hipodromun dışına taştı. İsyancılar Praetorion’u (hapis-hane ve güvenlik merkezi) basıp tüm mahkûmları salıverdiler. Çıkan yangınlarda Ayasofya ve Ayairini Kiliseleri, Zeuksipos Hamamı’nın da içinde olduğu kentin dörtte biri yandı.
    İsyancılar hipodromda çok sevilen bir tezahürat olan ve duruma göre “muzaffer ol” ya da “muzaffer oldu” anlamına gelen “Nika” sözcüğüyle bağırdıkları için, bu isyan Nika İsyanı olarak anıldı. Bu gergin ortamda hükümdardan memnun olmayan aristokratlar da isyana destek verdiler. İustinianus askerlerini meşhur komutanı Belisarius liderliğinde is-yancıların üzerine sürdü.
    İlk mücadeleyi isyancılar kazandı. 18 Ocak’ta imparator ve isyancılar uzlaşmak için hipodromda bir araya geldiler. İmparator, Anastasius’un 20 yıl önce yap-tığı gibi halkla konuşup isyanı sona erdirmeyeyi denedi, ancak başarılı olamadı. Halk bir soyluyu imparator ilan etmeye kalkıştı. Tarihçilere göre İustininus kaçmak üzere iken, Theodora onu cesaretlendirici sözler söylemiş ve özellikle yabancı askerler bir kez daha Belisarius tarafından halkın üzerine yönlendirilmiştir.
    Büyük mücadele sırasında 30 bin kadar insan öldürüldü ve isyan bastırıldı. Sonrasında da tutuklama ve idamlar devam etti. Hipodromda yapılan yarışlar beş yıl boyunca yasaklandı. Zalimlikleri ile iktidarlarını güçlendiren İustinianus ve Theodora, birçok yapı ile birlikte Ayasofya’yı da yeniden inşa ettirdiler. Başkentin hipodromunda çıkan isyanlar 7. yüzyılda yavaş yavaş azaldı. Araba yarışları devam etse de Yeşiller ve Mavilerin gücü sona erdi. Özellikle 8.-11. yüzyıllar arasında bazı isyanlar, başta Anadolu olmak üzere eyaletlerde başlayıp başkente doğru yayılmıştı.

    Nika isyanını bastıran Belisarius, sonraları İmparator İustinianus’un emriyle kör edildikten sonra sokaklara düşmüştü, Jacques-Louis David, 1781

    Kadınlar sokakta

    19 Nisan 1042’de gerçekleşen isyan ise Makedonyalılar hanedanının yaşlı imparatoriçesinin,
    üçüncü eşi tarafından Büyükada’ya sürülmesi ile başlamıştı. İmparatoriçenin rahibe elbiseleri içinde saçları kesilmiş olarak gönderildiğini duyan halk ayaklanmış ve Büyük Saray’a yürümüştü. Dönem kaynakları herkesin sokağa döküldüğünü, hatta güneş yüzü görmemiş genç kızların, evlerinden sokağa hiç çıkmayan saygın hanımefendilerin bile sokaklarda “annelerimizi isteriz” şeklinde bağırdıklarını anlatır. İmparatoriçe ile kız kardeşi hükümdarlık giysileri içinde halkın karşısına çıkarılınca isyan durulmuş ve halk evine dönmüştü. Sadece üç gün süren isyanda 3 binden fazla insan hayatını kaybetti. İsyana İstanbul’da yaşayan Müslümanların ve yabancıların da katıldığı anlaşılmış, en ağır şekilde cezalandırılanlar da onlar olmuştu. 1182’de İstanbul’da çıkan büyük isyan ise Sirkeci ve Unkapanı arasındaki mahallelerde yaşayan zenginler ve Katolik Latinleri hedef almıştı. II. Andronikos bu korkunç isyanı teşvik etmişti. İsyanda Cenovalı, Venedikli, Pisalı, Amalfili binlerce insan öldürüldü. Evleri yağmalandı. Gemilerine kaçarak kurtulmaya çalışanlar surlardan atılan Grek ateşi ile yakıldılar. Ama imparatorun sonu da korkunç oldu. 1185’te İsakios Angelos etrafında toplanan halk, onu Ayasofya’da imparator ilan etti ve sarayı yağmalayıp II. Andronikos’u işkencelerle öldürdü. Olayların şahidi tarihçi Nikitas Khoniates’in isyancıları tanımlamak için kullandığı ifadeler, seçkin ve eğitimli sınıfın isyanları nasıl değerlendirdiğini gösterir: “Başka kentlerdeki ayaktakımı
    akılsızdır ve güçlükle yönetilir. Ama İstanbul’unki çeşitli ırklardan oluştuğu için, taşkınlığı ve inatçılığıyla özellik kazanır. Bu yüzden de haklı olarak sadakatsizliği, zayıflığı ve ikiyüzlülüğünden ötürü ayıplanır. Otoriteye saygısızlıkta bulunmayı marifet sayar. Bugün seçtiğini, yarın hainler gibi cezalandırır.” İmparatorluk, savaşlar kaybedip küçüldükçe, isyanlar büyüdü. 1342-1349 arasında Selanik’te başlayan Zelotes isyanı çok farklıdır. Dönem tarihçilerinin ifadelerine göre, “korkunç bir hastalık gibi yayıldı ve eskiden sessiz ve ılımlı olanları da sardı.” İsyancılar kontrolü ele geçirip yoksulların borçlarını sildi, vergileri azalttı. Birçok yerde halkı toplayıp gösteriler yaptılar, devlet görevlilerini hep birlikte seçtiler. Zelotes hareketinin
    etkisi zamanla azalarak bitmiştir. Bizans Devleti, 14. yüzyılın sonunda artık bir şehir devletinden ibaret kalmıştı. Yine de hem imparator olmak için yapılan mücadelelerde hem de dinî konularda şiddetli mücadeleler ve ayaklanmalar devam etti.

  • Önce mesire yeri sonra kışla, stadyum en sonunda park: Taksim Kışlası- Gezi Parkı

    Önce mesire yeri sonra kışla, stadyum en sonunda park: Taksim Kışlası- Gezi Parkı

    Bir zamanlar geniş mezarlıklarla çevrili bugünkü Taksim meydanı ve Gezi parkı, klasik Osmanlı döneminde Taksim Bahçesi olarak adlandırılan, içinde bir kahvehane bulunan doğayla içiçe bir yaşam alanıydı.

    Taksim, Galata’nın sırtlarında Osmanlı döneminde gelişen Beyoğlu’nun sona erdiği yerdi. Bizans döneminde küçük bir yerleşim olan Galata’nın diğer ucu ise meşhur kulesinin olduğu noktadaydı. Buradan itibaren zayıf bir kırsal yerleşim vardı. Boğaz’a ve Haliç’e bakan hoş manzaranın içinde dünya nimetlerini terkeden keşişler için inziva yerleri, manastırlar da olmalıydı. Bugün Galata Mevlevihanesi’nin ve Atatürk Kültür Merkezi’nin bulunduğu yerde birer manastır olduğu bilinir. Fetihten hemen sonra bölgede Galata Sarayı denilen bir saray, tekkeler, mescitler, hamamlar, çeşmeler inşa edilmiş ve hızla büyüyen bir yerleşim ortaya çıkmıştır. 16. yüzyıldan sonra Beyoğlu adını alan yerleşim Cadde-i Kebir denilen bir ana yol etrafında gelişmişti. Giderek yoğun bir doku oluşan cadde sonunda, Ayaspaşa ve Elmadağ civarında Galata ve Beyoğlu’nun büyük mezarlıkları bulunuyordu. Başlangıçta bu bölge, sanılanın aksine Müslümanların da yoğun olduğu bir yerleşim alanıydı. Nüfusu hızla artan bölgenin su ihtiyacını karşılamak için I. Mahmut 1730 dolaylarında annesi Saliha Sultan adına vakıf olarak bir su deposu ve maksem inşa ettirmişti. Bahçeköy’deki Balaban ve Eskibağlar derelerinin suyu 25 km’lik uzun bir yolculukla, kemerler yardımıyla taşınmış, daha sonra bu hatta Topuzlu Bendi’nin suyu da eklenmişti. Maksem arkasındaki depoda biriken su, Galata, Beşiktaş, Kasımpaşa’nın mahallelerine taksim ediliyordu. Bu su tesisinin inşaatından sonra çevresi yapının fonksiyonuyla bağlantılı olarak “Taksim” adıyla anılır olmuş. Yani “Taksim” İstanbul’un en anlamlı ve hikayesi bilinen semt adlarından biri.

    Maksemin çevresinin küçük ağaçlıklar, geniş kırlar ile kaplı olduğu eski resimlerden, gravürlerden biliniyor. Beyoğlu ve Cadde-i Kebir’in yoğun yerleşiminden sonra birdenbire geniş bir boşluk ile karşılaşılıyordu. 1870’lerde büyük bir yangınla yokolana kadar bu yerleşim alanındaki yapılar ahşaptı. Yangın sonrası Türkiye’nin ilk modern anlamda belediye teşkilatlarından biri olan VI. Daire, yeni binaların kagir olarak inşa edilmesini sağlamıştı. Bugün bildiğimiz Taksim ve Beyoğlu bu tarihten sonra oluştu. Yerleşimin dışında bulunan büyük Müslüman ve Ermeni mezarlıklarının arasında tepeler ve çayırlarda geniş bir mesire yeri vardı. Buradaki Taksim Bahçesi, Osmanlı sarayının bahçelerinden sorumlu Bostancı Ocağı’nın ilgilendiği bir yerdi. Etraftaki kırlara giden avcıları da bu çevrede hayal etmek gerekiyor.

    Meraklı gözlerden uzak doğa içinde vakit geçirmek isteyenler de bu bölgeye geliyordu. Bostancıların burada nargile ve kahve ikram ettikleri, üzeri kiremit çatılı, ahşap sütunların taşıdığı kahvehaneleri de meşhurdu.

    Bu romantik ortamı değiştiren gelişme, 1803-1804’de Kapıkulu askerlerinin topçuları için III. Selim’in inşa ettirmeye başladığı büyük kışla binası oldu. Bina, arşiv belgelerine göre 1806’da bitirildi. Sultan saltanatı boyunca, Osmanlı ordusunu yeniden düzenlemeye yönelik birçok kışla binası inşa ettirmişti. “Taksim”, “Topçu” ya da “Beyoğlu” Kışlası gibi isimlerle anılan bu büyük kışlanın ömrü uzun olmamış, 1807’de Kabakçı Mustafa isyanında büyük ölçüde tahrip edilmişti.

    Sultan II. Mahmud 1812’de kışla- nın onarılmasını emretti. Daha sonra da defalarca onarıldığı anlaşılan kışla, Dolmabahçe Sarayı’nın inşasından sonra daha da önem kazandı. 19. yüzyılda Sultan Abdülaziz ve II. Abdülhamid dönemlerinde büyük ölçüde yenilendi. Muhtemelen etkileyici oryantalist cephe ve köşelerdeki sivri külahlı, kubbeli kuleler ve bezemeler 1862 civarında gerçekleşen onarımlarda yapılmıştır. Orta avlulu anıtsal yapı iki katlı olarak inşa edilmişti. Köşelerde üçer katlı bölümleri olan kışlanın iki uzun cephesinde de dışarı doğru çıkan etkileyici girişler hazırlanmıştı. İçinde minareli bir de mescit olan kışlanın birçok ek yapısı vardı.

    Kışlanın tarihte gördüğü ikinci büyük olay, II. Abdülhamit saltanatının son günlerinde yaşandı. Eski takvimle 31 Mart’ta (13 Nisan 1909) çıktığı için bu adla anılan isyanı, Hareket Ordusu ve Balkanlardan gelen milisler 24 Nisan’da bastırmış, ayaklanmanın merkezi olan kışla topa tutulmuş, direniş kırılarak yapı ele geçirilmişti. Bu olay ihtişamlı yapının ciddi biçimde tahribine yol açmış ve bir daha hiçbir zaman tam anlamı ile onarılarak kullanılmamıştır.

    Mütareke döneminde kentin işgal edildiği yıllarda bir süre Fransız kökenli askerler bazı bölümlerinde kalmış, ayrıca avlusunda bir spor sahası oluşturulmuştu. Kışla bundan sonra adını kışla olarak korusa da askerî işlevini kaybetti. Cumhuriyet’in ilk yılında Taksim Stadı adını alan futbol sahasında ilk millî futbol maçı gerçekleştirildi; ayrıca güreş, binicilik, atıcılık gibi konularda da ilk millî müsabakalar burada yapıldı. Mekanın etrafında ise eğlence yerleri, kumarhaneler gelişti ve şehrin en canlı noktalarından biri burası oldu.

    Cumhuriyet’in ilk yıllarında bugünküne göre çok küçük olan Taksim meydanında, Kurtuluş Savaşı’nı ve sonrasında yapılan devrimleri gösterecek bir anıt hazırlanması düşünülmüştü. Anıt, burada oluşturulacak yeni meydan için tasarlandı. 1928’de tamamlanan anıtla birlikte, meydanın resmî ismi de Cumhuriyet Meydanı oldu; ancak halk eski adıyla Taksim demeye devam ediyordu.

    Diğer taraftan 1930’lu yıllarda Topçu Kışlası’nın belediye tarafından değişik amaçlarla kullanılan büyük ahırları yıkıldı. Artık geniş bir alan ortaya çıkmıştı. Ama Cumhuriyet Anıtı bu meydanın bir köşesinde kalıyordu. Meydanın hemen yanında bulunan harap kışla bu çalışmayla daha fazla dikkati çeker oldu. Kentin 1936’dan itibaren imar planlarını hazırlayan Henri Prost, alanın İnönü Gezisi adıyla bir park haline getirilmesi önerisini getirdi.

    Kışlanın yıkımına 1939’da başlandı. 1940’ta mermer merdivenleri, geniş seyir terasları, yürüyüş yolları ile parkın genel tasarımı belirlendi. Parkın Cumhuriyet Caddesi yönünde eğimden faydalanarak dükkânlar, bir sanat galerisi ve kafeterya olarak kullanılan mekânlar inşa edildi; bunların üzerine de 1967’de Beyoğlu Evlendirme Dairesi ve düğün salonu olan bir gazino eklendi.

    Parkın Boğaz manzarasına hâkim bir noktasında, modern görünümlü bir Belediye Gazinosu da yapıldı. 1940’larda hizmete giren gazino, Cumhuriyet etkinliklerinin önemli bir merkezi idi. 1960’da kapandı ve yerine yapılmak üzere 1959’da Vakıflar idaresi bir turistik otel projesi için yarışma açmıştı. Kazanan projenin uygulamasına 1968’de geçilebildi ve bugün Ceylan Oteli olan bina yapıldı.

    Topçu Kışlası’nın yıkılması, sadece kente bir park oluşturmayı hedeflemiyor, yeni dönemi ve onun değerlerini de simgeliyordu. Parkın İsmet İnönü adını alması, bir anıtsal heykelle yeniden anlamlandırma denemesi, adeta dönem tarihinin alana yansımasıdır. Devletin bu itibar alanı, giderek her çevrenin kullanmak istediği bir meydan halini aldı. Devletin kendi itibar alanını kaptırmamak adına verdiği mücadele, alanı kullanmak isteyen farklı çevrelerin çabalarını da arttırdı. 1 Mayıs 1977 kutlamalarında yaşanan acı hadiseler, alanı Cumhuriyet tarihinin özel bir çevresi haline getirdi.

    1970’lerden itibaren muhafazakar çevreler, ülkenin geleneklerini ve inancını temsil edecek bir caminin burada inşa edilmesini gündeme getirdiklerinde, hiç şüphesiz benzer duygularla
    hareket ediyorlardı. Alanda inşa edilecek caminin, sadece bir ibadethane anlamı taşımayacağı ortadaydı. Bu algı hem Taksim Camii’ni yapmak isteyenlerde hem de ona karşı olanlarda çarpıcı bir
    şekilde benzerdir. Ancak meydanın giderek çok kalabalık bir kentin en önemli çekim alanlarından biri olması, Taksim çevresini giderek olağanüstü bir rant/getirim alanına dönüştürdü. Meydan ve yakın çevresinde geliştirilen projeler de artık Cumhuriyet’in güç alanında kendisini göstermek isteyen çevreler kadar, tamamen ekonomik gerekçelerle yola çıkanları da ilgilendirmeye başlamıştı. Bu çevreler de diğer ilgi gruplarının farklı projelerine sahip çıkmış, onlara eklemlenerek meydana girmeyi denemiştir. Cami projelerinde görülen otopark ve dükkanlar, bu ön girişimlerin sonucudur.

    2000’li yıllarda, alanın tanımlanmasına yeni bir unsur eklendi: Eski kışla binası. Muhtemelen kışlanın yeniden inşası, bu çerçevede bir kültür varlığının restorasyonundan öte anlamlar taşıya- caktı. Bunların önde geleni de, Osmanlı dönemi imgesini meydana tekrar hâkim kılma çabasıdır.

    Taksim Kışlası son dönem Osmanlı mimarisi için ilginç bir örnek olmakla birlikte, Osmanlı uygarlığını temsil eden bir yapı değildir. Kenti ya da bir dönemi simgeleyen, kentlinin hafızasında önemli bir yeri olan bir yapı hiç değildir. İstanbul’da son yıllarda başarılı projelerle birçok kültür varlığı restore edilip kente kazandırıldı. Buna rağmen İstanbul’da Osmanlı döneminin birçok anıtının hâlâ inanılmaz bir bakımsızlık ve ilgisizlik içinde yokolmakta olduğu unutulmamalıdır. Belki kışla ile ilgili tartışmaları, bu perişan yapılara el attıktan sonra düşünmek daha doğru bir yaklaşım olacaktır.

    Kışlanın kitabesi, armaları, muhtemelen kentin müzelerinden birinde durmaktadır. Bunların tespit edilmesi, Gezi Parkı’na getirilmesi, uygun bir alanda sergilenmesi, kışlanın Miniatürk’tekiler gibi bir maketinin buraya yerleştirilmesi, alanın geçmişini İstanbullulara anlatmak için yeterli olabilir. Başarılı bir şekilde tasarlanan ve uygulanan yayalaştırma projesi sonrasında, Taksim’in ülke tarihinin izleneceği bir meydan olmaya devam edeceği bellidir.

    Kışladaki son top sesi 1940’ta duyuldu

    Halk arasında Talimhane Meydanı olarak adlandırılan Taksim Kışlası’nın avlusunda, 1900’lü yılların başlarından itibaren çeşitli spor müsabakaları düzenlenmeye başladı. 1921’de kışlanın içindeki avlu düzenlenerek bir futbol sahası durumuna getirildi ve burası 1922’den itibaren futbol maçlarına sahne olmaya başladı. Topçu Kışlası içindeki saha 26 Ekim 1923 tarihinde Türkiye’yle Romanya arasında yapılan ilk millî maça da sahne oldu. 2-2 sonuçlanan karşılaşmada Türkiye’nin iki golünü de Zeki Rıza (Sporel) kaydetmişti.

    1940’a kadar dünyanın tanınmış futbol takımları burada Türk takımları ile maçlar yaptılar. İstanbul Amatör Futbol Ligi maçlarıyla Millî Küme karşılaşmaları da burada oynandı. Taksim Kışlası sahasında ayrıca atletizm, bisiklet, motosiklet yarışları; halter, eltopu, boks, eskrim, binicilik, güreş, beyzbol, hokey, rugby, aletli ve aletsiz jimnastik müsabakaları düzenlendi.