Yazar: Hayri Fehmi Yılmaz

  • Ortaçağ’da Anadolu aydınlanması

    10. yüzyıldan itibaren Anadolu coğrafyasına yerleşmeye başlayan konar-göçer Türkmen ve Kürt kökenli topluluklar, Anadolu Selçukluları öncesi ve sonrasında yerel devletler kurdular, sikke bastırdılar, benzersiz mimari eserlere imza attılar. Çatışmalara ve kaotik ortamlara rağmen çokkültürlü bir çeşitliliğin hüküm sürdüğü, ders kitaplarımızda “karanlık” veya “Osmanlılara hazırlık” diye okutulan ama aydınlık yüzyılların tarihi…

    Türk tarihini bir bütün olarak yazmak arzusuy­la 20. yüzyıl başlarından itibaren özel bir kurgu oluştu­rulmuştur. Genellikle Türklerin bir devleti olduğu ve bu devletin zaman zaman hanedan ve yö­netici boyların değişimiyle isim değiştirdiği kabul edilir.

    Bu silsile Hunlardan başla­yan Göktürkler, Uygurlar’dan Müslüman Karahanlılara geçen ve nihayet Selçuklu ve Osmanlı devletleri ile Türkiye Cumhuri­yeti’ne bağlanır. Aslında Cum­hurbaşkanlığımızın forsunda da birer yıldız olarak tanımlanan bu devletlerin dışında da ku­rulmuş çok sayıda Türk devleti vardır. Sadece Anadolu’da 30 kadar Türk devleti kurulmuş­tur. Türkmenlerden oluşan orduları nedeniyle bu dev­letleri Türk olarak anmak adettir. Çoğunda hanedan da Türk kökenlidir. Ama Danişmendliler, Germi­yanoğulları gibi bazı ha­nedanların kökenleri ile ilgili çok farklı bilgiler de vardır.

    Artuklular ve çift başlı kartal Anadolu beyliklerinde kartal ve çift başlı kartal, ortak sembollerden biriydi. Sikkelerde
    olduğu kadar taş kabartmalarda da kullanılırdı. Artuklulara (1102- 1409) ait sikke.

    Hiç şüphesiz Anado­lu’da Rum, Ermeni, Süryani gi­bi Hıristiyan, Kürt, Arap gibi Müslüman halklarla karışma­lar ve ortaklıklar da yaşanmış­tır. Hanedanların birbirleri ile olan akrabalık ilişkilerini takip etmek zordur. Ancak birbirle­rinden kız alıp vermenin yaygın olduğu da anlaşılmaktadır.

    Türkmenler kadar bölge­nin bir diğer halkı Kürtler de bu coğrafyada devletler kur­muştur. Bunlardan Mervaniler, Türkmenler bölgeye girdiğin­den kısa bir süre sonra, Şedda­diler ise 12. yüzyılın sonlarında kapanmıştır. Mısır ve Arabis­tan’da egemen Eyyubilerin kimi kolları Güneydoğu Anadolu ya da hâkim olmuşlardır. Özellik­le Hasankeyf kolu 1462’de Ak­koyunlular tarafından yıkılana kadar varlığını devam ettirmiş­tir. Devletin bütün kolları yok olduktan sonrada bazı yerlerde hanedan mensupları yönetici olmaya devam etmiştir. Kürtle­rin bazı bölgelerde Türkmenler ile birlikte ilerlediği tahmin edi­lebilir. Ancak bu dönem ile ilgili veriler çok daha azdır. Küçük bölgelere ve bazı aşiretlere da­yanan topluluklar bağımsız ya­şasalar da, iktidar olmanın sik­ke darpetmek, hutbe okutmak gibi şartlarını yerine getirme­mişlerdir. Farklı devletlere tâbi olarak bölgede kendi yönetimle­rini devam ettirebilmişlerdir.

    Divriği Ulucamii ve Darüşşifası Beylikler döneminde yapılan mimari eserlerin en görkemlisi ve günümüze kadar bütün özellikleriyle korunanı, UNESCO dünya kültür mirası listesinde yer alan, Divriği’deki Mengücek Meliki Ahmetşah Ulucamii ile bitişiğindeki Turan Melek Darüşşifası’dır.

    Beylikler çoğu zaman bir­birleri ile mücadele etmiş ve birbirlerini ortadan kaldırmış­tır. Bu Türk devletlerini ortadan kaldırma konusunda en büyük başarı ise, hiç şüphesiz Osman­lılarındır. Bu mücadelede dev­letler bazen gelin olarak alınan presesin çeyizi kabul edilerek düğün dernekle eğlenerek alın­mış, bazen acımasız kanlı fe­tihler yapılmıştır. Ama bu konu araştırmalarda çok farklı ele alınır.

    Ötekileştirilmiş, düşman­larla yapılan savaşları anlatmak kolaydır. Asıl zor olan diliyle, diniyle, kültürüyle aynı olanla yapılan savaşın açıklanmasıdır. Genelde bu duruma şöyle bir çözüm bulunmuştur. Öncelikle bu devletler beylik olarak anıl­mış ve sanki küçük bir boşluk­tan yararlanılarak kurulmuş geçici, yerel hanedanlar gibi su­nulmuştur. İki Türk devletinin mücadelesinde taraf tutmak herşeye rağmen zordur; bu du­rumda da Türk devletinin bü­tünlüğüne zarar veren “yaramaz kardeşler” olarak anılmışlardır.

    Bu devletlerin kendilerine ait yazılı kaynakları azdır. Mima­ri anıtları, az da olsa vakfiyele­ri, kitabeleri, sayısız sikkeleriyle tarihleri hakkında azımsanma­yacak bir bilgiye ulaşılır. Bu dev­letler hiç de kendilerini küçük, yerel ve iktidara musallat olan yaramaz kardeş, hain gibi gör­memiştir. Sikke basmış, hutbe okutmuş hükümdar unvanla­rı kullanmış, anıtsal yapılar inşa ettirmiştir. Birbirleriyle ve kom­şu güçlerle ilişkiler içerisine gir­miş, antlaşmalar imzalamış, itti­faklar kurmuş, zaferler kazan­mış yani devlet olmanın bütün şartlarını yerine getirmiştir.

    Osmanlı tarihçileri başlan­gıçta Osmanlılar ile denk olan, ama sonrasında büyüyen Os­manlı Devletince yutulan bu komşular için kararsızdır. Yine de bugün kullanılan yaklaşımı büyük ölçüde onlara borçluyuz. Osmanlı aydınları bu komşu devletlere karşı girişilen müca­deleyi açıklamak için özel for­müller geliştirmişlerdir. Adeta Osmanlı hakimiyeti güçlendik­çe buna siyasi, hukuki, dinî alt­yapıyı hazırlayan ilmek ilmek örülen bir yaklaşım gelişmiştir.

    11. ve 12. yüzyıllar

    Önce Osmanlılar Selçuklu­ların varisi gibi sunulmuş, rü­yalar, vasiyetler, dervişler, evli­yalar ile örülen bu müthiş kur­guyla Osmanlıların hakkı olanı almak için makul bir mücadele verdiklerini iddia etmişlerdir. Cumhuriyet devrinde bu ef­saneler, menkıbeler ile karışık etkileyici çözümlerin esası bü­yük ölçüde kabul edilmiş, ancak bu efsanevi unsurların yerine mantıklı siyasi, iktisadi, hukuki yaklaşımlar geliştirilmeye çalı­şılmıştır: Anadolu’da Selçuklu ve Osmanlı Devletleri ve bunlar zayıfladığında ortaya çıkan ar­sız kardeşlerin devlet bile olma­yan yerel beylikleri!

    Peki, ama bu yaklaşım hâlâ böyle mi olmalıdır. Bu devletler kuruldukları dönemin önemli siyasi, askerî, kültürel kurumla­rını oluşturmuşlardır. Onların çağı birçok açıdan olağanüstü parlak ve etkileyicidir. Bu dev­letler Türklerin batıya göçünü sağlayan en önemli unsurlardan biridir ve dünya tarihinde çok özel bir yere sahiptir.

    Türkiye tarihi açısından ba­kıldığında, Anadolu Türk dev­letleri iki dönemde yoğunlaş­mıştır. Bunlar birinci ve ikinci beylikler dönemi gibi anlatılır. Birinci dönem yaklaşık olarak 11. ve 12. yüzyıllarda, Selçuklu­ların beraberinde Anadolu’yu fethden beyler ve komutanların kurdukları devletlerin dönemi­dir. İkinci dönem ise 13. yüzyı­lın sonu 16. yüzyıl başı arasında tarihlenir.

    İlk döneme damgasını vu­ran olay, kalabalık göçebe Türk­menlerin bölgeye girmesidir. Yeni göç bir yönü ile göçebele­rin yerleşik kültürlere hâkim olmasıdır. Başlangıçta gelenler zengin şehirler yerine yaylala­rı geniş otlakları ele geçirmek için mücadele etmiştir. Kısa sü­re içinde Anadolu’da Bizans hâ­kimiyeti şaşırtıcı şekilde sona ermiş, zor hayat şartlarının iyi savaşçılar haline getirdiği Türk­menlerse kolayca geniş bölgele­ri ele geçirebilmiştir.

    Orta Asya’nın göçebeleri iyi süvariler ve çok başarılı okçu­lardı. Aile fertlerinin çoğu ka­dınlar ve çocuklar bile bu özel­liklere sahiptiler. Daha geç kay­naklar savaşçı kadın ve kızlarla ilgili birçok bilgi verirler. Bu sayede askerî mücadele hızlı ve kesin bir şekilde sonra ermiş­tir. Anadolu’nun yerli halkı ile ilişkilerin seyrini takip etmek güçtür. Ancak Danişmendname, Saltukname gibi destanlar, daha geç kaleme alınan evliya men­kıbeleri bize bu ilişkiler hakkın­da ipuçları verir.

    Hiç şüphesiz çatışma var­dır. Yine de şaşırtıcı bir ortak yaşam biçimi geliştirmek de mümkün olmuştur. Bu döne­min ikinci önemli olayı batıdan Haçlıların Anadolu coğrafya­sına girmesidir. Türkmenlerin doğudan bölgeye gelişlerinden çok kısa bir süre sonra 1096 yı­lında bu sefer Haçlılar batıdan geldiler. Bazı şehirlerin Müslü­man ve Türk olmayan yerli hal­kı da zaman zaman Haçlılara karşı Türkmen emirlerle birlik­te direndi. Selçuklu sultanları kadar Danişmendli ve Artuklu emirleri de savaştı. Türk emir ve beyler bazen birlikte savaşa girerken, kimi zaman da esirler için ödenecek fidyeyi paylaşır­ken birbirlerine düştüler.

    13. ve 15. yüzyıllar

    İkinci dönemi başlatan en önemli olay Moğolların batı­ya düzenledikleri seferler oldu. Moğol orduları önünden batıya çekilen Türkmenler Selçuklu sınırlarında toplandılar ve gi­derek Bizans topraklarına geçip yerleşmeye başladılar. Bu olgu Bizans ve Selçuklu hâkimiyetle­rinin zayıflaması yeni devletle­rin ortaya çıkması için gereken şartları hazırladı.

    Haçlılar ve Moğol saldırı­ları arasında dünya tarihinin korkunç savaşları yaşanırken, beyliklerin birbirleri ile Selçuk­lularla, Bizanslılarla, Kilikya Ermeni krallığı ile de savaştığı­nı unutmamak gerekli. Yine de bu kargaşanın içinde farklı çev­reler birbirleri ile ciddi kültürel ilişkiler içerisinde girdiler. Kar­şılıklı olarak etkilendiler. Tüm coğrafyada farklı diller, kültür­ler, inançlar içiçe geçti.

    Saltuklu emirlerine ait Erzurumdaki kümbetler

    Bu dönemde Anadolu’da uzun bir yolculuk yapan İbn-i Batuta, Anadolu’nun kültürel çeşitliliğine, hoşgörüsüne çok şaşırmıştı. Ünlü seyyah, Aydı­noğlularının sarayında bir Ya­hudi hekimin gördüğü saygıyı hayretler içinde anlatır. Hatta Yahudi hekime kızıp mecliste hazır bulunanlara sitem ettiğin­de, yerli bey ve emirlerin söyle­diklerine bir anlam veremedik­lerini de ekler.

    Sürecin değişik dönemle­rinde yaşayan Eflaki, Ulu Arif Çelebi, Aşık Paşa, Hacı Bayram gibi isimler dönemin edebiyat ve fikir hayatının önemli isim­leridir. Türkçe artık hem edebi hem dinî konularda kullanıl­maya başlanır. Aynı zaman­da Arapça ve Farsça yazılmış eserler de yavaş yavaş Türk­çeye çevrilir.Gezgin dervişler, ahiler, fütüvvet ehli Anado­lu’nun tamamında etkindir. Onlar için yapılan ve bu döne­min tüm devletlerinde görülen zaviyeli tabhaneli camiler der­vişlerin ve seyyahların konak­lamaları da düşünülerek ha­zırlanmıştır. Bu yapılar İslâm mimarisinde benzerleri pek ol­mayan, İslâm ibadethanesi çok farklı kurgulayan bir tasarıma sahiptir. Gezgin dervişlerin mi­safir edildiği bu mekânlar tüm coğrafya için bir iletişim mer­kezi görevi de görmüştür.

    Anadolu devletlerinin sı­nırları modern dünyanın ülke sınırlarından çok farklı daha geçirgen ve belirsizdir. Sınırla­rın sık sık değiştiğini hatırla­mak gereklidir. Dervişler gibi şairler, yazarlar ve fikir adam­ları da bölge içinde hareket halindedir. Bunlar çalışmala­rını hangi devletin yöneticisi desteklerse orada kalmayı ter­cih ediyorlardı. Benzer şekilde yapı ustalarının ve sanatçıla­rın da geniş alanlarda rahatça hareket ettiğini gözlemlemek mümkündür. Sanatçılar Ana­dolu’nun her yerinde Suriye, Azerbaycan, Irak gibi ülkelerde de seyahat edebiliyor, sanatları ile ilgili etkinliklere katılabili­yorlardı.

    Aydınoğullarının Balat İlyas Bey Camii.

    Bu serbestliğin sağladı­ğı zenginlik çok etkileyicidir. Üretilen mimari eserler süsle­meler eşsizdir. Mimari süsle­menin en dikkat çekici özelliği, ana kurguda simetri, detay­da alabildiğine farklılaşma­dır. Yeni formlar ve tasarım­lar her yerde karşımıza çıkar. Dönemin mimarisinde yerel/ bölgesel özellikler baskındır. Kuzey-Doğu da Kafkasya Gü­ney-doğu da Suriye ve Irak et­kileri açık olarak görülür.

    Batı Anadolu’da Bizans ve İtalyan kolonileri ile ilişkiler de unutulmamalıdır. Tüm etkiler ve farklılaşmalara rağmen tüm Anadolu’yu içine alan bir üst yaklaşımdan da bahsedilmeli­dir. Bu genel özellikler halı, ki­lim, maden, taş, seramik, ahşap tüm malzemelerde de devam eder. Yaratıcı yaklaşımlar adeta sürekli değişen ve hareketli, ka­otik ortamın kışkırttığı bir süre­ce işaret eder. Önce Selçuklular ve sonra Osmanlılar Anadolu’da “birliği” sağladıkça bu çeşitlilik azalmıştır.

    Sanat tarihçisi Zeki Boleken ve İzzet Umut Çelik’in katkılarıyla oluşturulmuştur.

    ANADOLU BEYLİKLERİ

    Alaiye Beyleri (Alanya ve çevresi / 14. yüzyıl sonları)

    Ankara Ahi Beyliği (Ankara ve çevresi / 1290 – 1354)

    Artuklular (Mardin, Diyarbakır, Harput /1102 – 1409)

    Aydınoğulları (Aydın / 1308 – 1426 )

    Candaroğulları (İsfandiyaroğulları, Kastamonu, Sinop / 1292 – 1462)

    Çobanoğulları (Kastamonu çevresi / 12. yüzyıl sonu – 1309)

    Danişmendliler (Sivas, Malatya, Amasya, Tokat /1071 – 1178)

    Dilmaçoğulları (Bitlis, Erzen /1192 – 14. yüzyıl sonu)

    Dulkadiroğulları (Elbistan, Maraş / 1348 – 1521)

    Eretnaoğulları (Sivas, Kayseri, Niğde / 1335 – 1381)

    Ermenşahlar / Ahlatşahlar, Ahlat çevresi / 12. yüzyıl)

    Eşrefoğulları (Beyşehir ve çevresi / 13. yüzyılın ikinci yarısı)

    Eyyûbiler (Hasankeyf Kolu / 1232 – 1524, Silvan Kolu / 1185 – 1260 )

    Germiyanoğulları (Kütahya / 1302 – 1429)

    Hamidoğulları (Isparta, Eğirdir / 14. yüzyıl başı)

    İnaloğulları (Diyarbakır ve çevresi / yaklaşık 1098 – 1183)

    İzmir (Çaka/Çakan) Beyliği (İzmir çevresi / 11. yüzyıl sonu)

    Kadı Burhaneddin Ahmed Devleti (Sivas / 1381 – 1398)

    Karamanoğulları (Konya-Karaman çevresi / 1228 – 1483)

    Karasioğulları (Balıkesir / 1297 – 1360)

    Ladik (Denizli) Beyliği /1261 – 1368)

    Mengücekler (Divriği, Erzincan, Kemah /1072 – 13. yüzyıl sonu)

    Menteşeoğulları (Muğla / 1282 – 1424 )

    Mervaniler (Diyarbakır, Silvan / 983 – 1085)

    Pervaneoğulları (Sinop çevresi / 1266 – 1322)

    Ramazanoğulları (Adana, Tarsus / 1352 – 1608)

    Sahib-Ataoğulları (Afyon, Denizli çevresi / 1275 – 1342)

    Saltuklular (Erzurum / 1072 – 1202)

    Saruhanoğulları (Manisa / 1313 – 1410)

    Şeddadiler (Arran ve Doğu Anadolu / 951 – 1175)

    Taceddinoğulları (Ordu, Bafra / 1348 – 1428)

    BEYLİKLER DEVRİNİN ÜNLÜ SİMALARI

    1. Danişmend Gazi (öl. 1085)

    2. Artuk Gazi (öl. 1091)

    3. Çaka Bey (öl. 1092)

    4. Sökmen bin Artuk (öl. 1104)

    5. Balak Gazi (öl. 1124)

    6. Mama Hatun (öl. 12. yüzyıl)

    7. İbrahim ibn Rezzaz el Cezeri (öl. 1206)

    8. Karamanoğlu Mehmet Bey (öl. 1280)

    9. Ulu Arif Çelebi (öl. 1320)

    10. Yunus Emre (öl. 1321)

    11. Aşık Paşa (öl. 1333)

    12. Alaeddin Eretna (öl. 1352)

    13. Dulkadiroğlu Zeyneddin Karaca Bey (öl. 1353)

    14. Şemsettin Ahmet Eflaki (öl. 1360)

    15. Kadı Burhaneddin (öl. 1398)

    16. Germiyanoğlu Yakub Bey (öl. 14. yüzyıl ortaları)

    17. Nefise Melek Hatun (öl. 1400)

    18. Aydın kızı Hanzade Hatun (öl. 1419)

    19. Enveri (15. yüzyıl)

    20. Ahmed Şikari (öl. 16. yüzyıl)

  • İnsanlarımız da ölmesin, bizi yaşatan tarihimiz de

    Diyarbakır’da, birçok insanın hayatını kaybettiği bir yerde, yok olan, zarar gören tarihî anıtlardan bahsetmek abes. Ateş düştüğü yeri yakıyor ama, kentlerin bellekleri olan anıtlarda yaratılan hasar kuşaklar boyu kolay kolay silinmez izler bırakıyor. Dünya mirası bir alanın, benzersiz özellikleri…

    Son aylarda Türkiye’nin eski ve korunmuş kentle­rinden olan Diyarbakır’da kültürel mirasın çevresinde kanlı bir çatışma, hatta bir kent savaşı yaşanıyor. Buna Silvan, Cizre, Nusaybin gibi tarihî yer­leşimleri de eklemek mümkün.

    Birçok insanın hayatını kaybettiği bir yerde yok olan, zarar gören tarihî anıtlardan bahsetmek şüphesiz abes. An­cak bireysel acılar ne kadar üzücü olsa da ne yazık ki ha­tırlayan insanların ömrü ile sı­nırlı. Kentlerin bellekleri olan anıtlarda yaratılan hasar ise toplumsal hafızalarda kolay kolay silinmez izler bırakıyor. Camilerin, minarelerin, evle­rin duvarlarında savaşın izle­rini gören kuşaklar, bu üzücü günlerin öfkesini hissediyor, öğreniyor. Diyarbakır’ın eski yerleşim bölgesinde yaşanan çatışmalarda Akkoyunluların meşhur Dört Ayaklı Minare Camii, Kasım Padişah Camii gibi isimlerle bilinen ve İslâm sanatında benzeri olmayan mi­nare kurşunlara hedef olup za­rar görmüştü. Diyarbakır Baro­su Başkanı Tahir Elçi bir basın açıklaması yapmak istemiş, an­cak burada minarenin önünde öldürülmüştü. Ardından çatış­malar şiddetlendi ve daha bir­çok yapı zarar gördü.

    Elçi’nin katledildiği yer! Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi, çatışmaların tarihi dokuya verdiği zarara dikkat çekmek için yaptığı basın açıklaması sırasında, tıpkı İslâm sanatında benzeri olmayan dört ayaklı minare gibi kurşunlara hedef oldu, hayatını kaybetti.

    Diyarbakır’ın insanlık tari­hi açısından ve özelde bölgenin tüm halkları için önemli bir mi­rası var. Bu anıtlar Türk, Kürt, Arap, Ermeni, Süryani, Çerkes, Boşnak ortak geçmişimizin ha­tıraları ve onlara verilen zarar ortak geleceğimize darbe vu­ruyor. Bizans’tan Mervanilere, Büyük Selçuklulara, Artuklu­lardan, İnaloğullarına, Akko­yunlulara kadar birçok devletin inşa ettirdiği yapılar yanyana içiçe günümüze kadar yaşamayı başarmış. Anadolu’dan, İran’a, Irak’tan Suriye’ye, Kafkasya’ya kadar birçok kültür çevresiyle gelişen ilişkiler özgün, güçlü bir kimlik oluşturmuş.

    Kentin surları yerel yöneti­min ve Kültür Bakanlığının yo­ğun uğraşları sonucu 5 Temmuz 2015 tarihinde UNESCO Dünya Mirası Listesine alınmıştı. Ama başlayan çatışmalar kentin mi­rasını ciddi şekilde tehdit etme­ye başladı. UNESCO yok olma ya da zarar görme riski olan mi­ras anıtları için bir de “tehlike­de olan miras listesi” hazırlıyor. Belki de Diyarbakır listeye gir­diği yıl tehlikedeki miras listesi­ne düşen bir bölge olacak.

    Kentin Osmanlı mirası açı­sından da önemli bir yeri var. Şehri yöneten beylerbeyleri­nin ilki aynı zamanda kentin fatihi Bıyıklı Mehmet Paşa, ilk Osmanlı tarzı külliyeyi 1520’le­re doğru inşa ettirmiş. Büyük kurşun kaplı kubbesi dört yön­de dört yarım kubbe ile geniş­letilmiş. Bu plan tipi klasik Osmanlı mimarisinin Şehza­de Mehmet, Sultanahmet, Ye­ni Cami gibi görkemli İstanbul camilerinde uyguladığı plan tipinin bir öncüsü. Bu etkileyi­ci ve dünya mimarlık tarihi­nin önemli yapısı şehirde Fa­tih Paşa ya da Kurşunlu Camii isimleriyle de anılıyor. Kentin ilk kurşun kaplı kubbesi bu ca­mininki. İnşa ettirdiği caminin bitişiğinde gömülü olan Bıyıklı Mehmet Paşa’nın kökeni bilin­miyor. Ama devşirme olduğu kesin. Onun kardeşi Bağdat, oğlu ise Yemen beylerbeyi.

    Caminin çevresindeki anıtlar da önemli. Bitişiğin­de Osmanlı tarihinin en meş­hur simalarından Özdemiroğ­lu Osman Paşa’nın türbesi var. Osman Paşa’nın babası Dağıs­tanlı, annesi ise Mısır Abbasi Halifelerinin soyundan. Paşa, Habeş Beylerbeyliği zamanın­da Hint Okyanusu’na sefer­ler yapmış ve Somali, Sudan civarını Osmanlı topraklarına katmış. Daha sonra sadrazam olarak bulunduğu İran seferin­de 1585 yılında Tebriz’de vefat etmiş. Bu Osmanlı sadrazamı Diyarbakır’a getirilip burada Kurşunlu Cami bitişiğine yapı­lan türbesine defnedilmiş.

    Geçmiş yanıyor, gelecek tehlikede Türk, Kürt, Arap, Ermeni, Süryani, Çerkes, Boşnak halklarının hem ortak geçmişinin hatıraları hem de ortak gelecek umutlarıda tahrip ediliyor.

    Cami ve türbe muntazam kesme taştan inşa edilmiş. İçi İznik çinilerine benzeyen ama yerli üretim olan zengin çiniler­le kaplanmış. İşte bu yapı önce Aralık ayı boyunca çatışmalar­da isabet aldı. Son cemaat yeri­nin beyaz sütunlarının yüzey­leri zedelendi. Fotoğraflarda onlarca kurşun izi görülüyor. Duvarları delik deşik oldu. Ken­tin en eski camilerinden birinin başına gelenler herkesi korku­turken, bu sefer 7 Aralık’ta ca­minin girişi yakıldı.

    Tekrar hatırlatalım. Diyar­bakır klasik Osmanlı mimari­sinin İstanbul ve Edirne’den sonra en önemli merkezlerin­den biri. Bu heyecanla söyle­nen hamasi bir söz değil. Ken­tin beylerbeyleri 16. yüzyılda dört külliyeyi Mimar Sinan’a tasarlatmış. İrili ufaklı cami­ler, türbeler, tekkeler, kiliseler, evler ile kent Osmanlı dünya­sının en güzel örneklerinden. Bu anıtlar da, yaşanan kor­kunç çatışmanın içinde ya da yanıbaşında.

    Yapılara verilen zararı an­cak ortalık durulduktan sonra yapılacak titiz incelemeler orta­ya koyacak. Diyarbakır’daki ola­ğanüstü kültürel miras Kafkas­ya’dan, Afrika’ya, Balkanlar’dan Ortadoğu’ya, Arabistan’a kadar geniş bir coğrafya ile yakın iliş­kilerin ürünü. Buradaki anıtlar tüm bu çevrelerin ortak mirası. Onlara verilen zarar gelecekte tüm bu coğrafyada konuşulacak ve üzüntü ile hatırlanacak.

    Kentin Sinan tarafından tasarlanan külliyeleri bambaş­ka coğrafyalardan gelip, çok farklı etnik kökenlerden olan ve çok farklı yerlerde görev ya­pan bânileri ile dikkati çeker. Kent bunlarla çok büyük bir kültür coğrafyasının parçası olarak ortaya çıkar.

    Başta sanat tarihçileri, mi­marlar, tarihçiler, aydınlar ol­mak üzere herkesin, bu tarih katliamının bir en evvel son bulması için harekete geçmesi gerekiyor. İnsanlarımız da, in­sanlık tarihimiz de ölmesin!

  • Halep hâlâ orada, Osmanlı mirası nerede?

    Halep hâlâ orada, Osmanlı mirası nerede?

    Yüzyıllardır Türk ve Osmanlı hakimiyetinde yaşayan, tarihî ve kültürel dokusuyla Anadolu’nun bir parçası olan, Kilis’e sadece 67 km. mesafedeki Halep, unuttuğumuz, bilmediğimiz bir şehir. Bugün Suriye’deki savaş nedeniyle hatırladığımız Halep, Osmanlı döneminde Urfa, Maraş ve Adana’nın bağlı olduğu eyalet merkezi, imparatorluğun en büyük şehirlerindendi.

    Suriye’de yaşanan iç savaşta harap olan ülkenin en büyük kentlerinden Halep, Türk kültürü ve tarihi açısından özel bir kenttir. Bize hem çok yakın hem de çok az tanıdığımız bu kentte Osmanlı yönetimi 1918’de sona ermişti. Sonrasında unuttuğumuz bu kenti, geçen ay bazı gazeteler ve internet siteleri Türkiye’nin 82. vilayeti ilan etti. Benzer haberlerde “muhaliflerin kentte artık Türk Lirası kullanmak istediği” yazıldı. “Türkmen koridoru, güvenli bölge, vs.” tanımlarıyla, günlük reel siyasetin ve maalesef savaş kışkırtıcılığının bir nesnesi durumuna düşürülen bu tarihî şehrin, kültürel mirasıyla, adetleri ve gelenekleriyle özel bir konumu var.

    19. YÜZYIL SONLARI

    Osmanlı Devleti’nin büyük kentlerinden olan Halep, neredeyse sadece bir deyim ile biliniyor. Karşısındakine bir meydan okumayı ifade eden “Halep oradaysa, arşın burada” deyimi. Kimileri bu deyimin kendi içindeki anlamsızlığını bir bozuşmaya bağlıyor. Doğrusu “Halebi orada ise arşın burada”. Zira “halebi” de arşın gibi bir ölçü birimi.

    Kent Suriye’nin kuzeyinde önemli kervan yolları üzerinde kurulmuş ve hem ticaret açısından gelişmiş, hem tarih boyunca zenginliklerinin peşinden gelen orduların tahribine uğramış. MÖ 3. bin yılda Halaba adıyla bilinen yerleşim, fırtına tanrısı Adad’ın kült merkeziydi. Tunç Çağı’nın sonlarında kent Anadolu merkezli Hitit Krallığı’nın eyaletlerinden biri haline geldi. Bir süre sonra da bir Geç Hitit devletçiğinin başkenti oldu. Kentin Anadolu ile yakın ticaret ve kültürel bağları bu dönemden sonra da kesilmedi.

    2009

    Halep, Helenistik ve Roma çağlarında Akdeniz çevresinde kurulan kentlerle benzer özellikte bir kente dönüştü. Hicret’ten sadece 16 yıl sonra (miladi 637), Güney Anadolu’nun birçok şehrini alan İyaz bin Ganm, Halep’i de ele geçirdi. Kentteki ilk Türkler 9. yüzyılda Abbasilerin hizmetindeki askerlerdi. Mısır Valisi Tolunoğlu Ahmed 878-884 yıllarında Halep’i ele geçirdi. Bu kısa dönem kentteki ilk Türk siyasi hâkimiyeti oldu. Şehir bir süre sonra yine Mısır’da Türk askerlerce kurulan İhşid Devleti’nin yönetimine girdi.

    Halep 962 ve 969 yıllarında meşhur Bizans İmparatoru Nekeforos Fokas tarafından iki kez ele geçirilip günlerce yağmalandı. Şehirde bugün, bu yağmadan önceye ait maalesef çok az İslâm eseri kalmıştır. Bundan sonra kent üzerinde Bizans baskısı uzun süre hissedildi. Sonunda 1069’da Selçuklulardan Emir Sanduk kenti ele geçirdi. Artık kentteki camilerde Selçuklu Sultanı Alparslan adına hutbe okunuyordu. Bir süre sonra bizzat Alparslan kente geldi.

    Bizans imparatoru Romanos Diogenes 1070 civarında kente iki büyük sefer düzenledi, ancak ele geçirmeyi başaramadı. Alparslan’ın 1071’de Malazgirt’te imparatoru yenmesi ile bölge üzerindeki Bizans baskısı bitti ve Anadolu ile birlikte bölge Selçuklu emirlerinin ve göçebe Türkmenlerin göçüne sahne oldu. Melik Tutuş, Emir Atsız gibi Selçuklu yöneticileri, bölgedeki Arap kabileleri ile ilişki içinde çevreye hâkim oldular. Artık kent ve çevresi Selçuklu yöneticilerinin mücadele alanı haline geldi.

    Halep Kapalı Çarşısı çevresinde Osmanlı devri konutları. 20. yüzyıl başı ve 21. yüzyıl başı.

    1086’da Anadolu fatihi Süleyman Şah, Halep’e 5 km. mesafede Tutuş’la girdiği savaşta öldü. Aynı yıl Melikşah beraberinde devlet adamları ve askerlerle birlikte gelip şehri teslim aldı. Ardında bölge valisi olarak Aksungur’u, kale kumandanı olarak da Nuh et-Türki’yi tayin etti.

    1092’den sonra Emir Tutuş burada Suriye Selçuklu Melikliği’ni kurdu. Tutuş’un oğlu Rıdvan, onun oğlu Alparslan ve kardeşi Sultanşah bu Selçuklu kolunun yöneticileri oldular. Ancak son dönemlerde yönetim neredeyse tamamen Atabeg Lülü’ün eline geçti. Bu yöneticiler çevreye hâkim olan Haçlılara karşı büyük mücadeleler verdiler. Lülü’den sonra şehrin yönetimini ele geçiren Emir Yaruktaş ise bu mücadeleyi yavaşlattı.

    Bu dönemde güney Anadolu’da çeşitli şehirlere hükmeden Artuklular, Halep idaresini devralmaya davet edildiler. İlgazi ve oğlu Timurtaş daha sonraları ise Artuklu Belek Gazi şehri Haçlılar’a karşı savundu. 1146’dan sonra kenti Haçlılara karşı savunanlar İmadüddin Zengi ve oğlu Nureddin Zengi oldular. Zengiler döneminde kentin surları, kalesi, Ulu Cami, pazar yerleri ve yolları tamir edilip birçok yeni bina inşa edildi.

    Zengi yönetiminin sona ermesiyle 1183’te Eyyubi emirleri kente hâkim oldu. Eyyubi devri boyunca kent adil ve zengin hükümdarlarca idare edildi ve hızla gelişti. Ancak bu dönemin sonunda 1260’da İlhanlı Hanı Hülagü tarafından ele geçirilip yakılıp, yıkıldı. Aynı yıl Mısır Memlûkları Moğolları yenip Halep’e sahip oldu. Memlûk hâkimiyetinde artık Mısır’dan yönetilen kentin valileri Türk kökenli askerler oldular. 1400’de Timur’un Anadolu seferi sırasında Halep kenti de ele geçirilip üç gün yağmalandı, görkemli yapıları yakılıp yıkıldı. Halep bu süreçte de Anadolu kentleri ile benzer bir kaderi yaşadı. Kent sonrasında, bir Memlûk şehri olarak yaşamaya devam etti.

    Kahire’den sonra Eyyubi ve Memlûk eserlerinin en çok korunduğu yerleşim Halep’tir. Kentin Osmanlı öncesi İslâm anıtlarının en etkileyicileri kale ve Ulu Cami’dir. Ulu Cami’nin 1089-1090’a tarihlenen minaresi, Selçuklu asırlarının en önemli hatıralarından biri idi. 2013’ün Nisan ayında kimin yaptığı hâlâ belli olmayan bir bombalamada minare yıkıldı. Bazı gazeteler Suriye rejiminin Türk hatırası olarak gördüğü minareyi kasıtlı yokettiğini ileri sürdüler. Halep’te halen Türklerin inşa ettiği birçok minare vardır.

    Bölgede Osmanlı dönemi, Halep şehrinin kuzeyinde 1516’da Mercidabık ovasında gerçekleşen meydan savaşı sonrasında başladı. Memlûk ordusu Yavuz Sultan Selim karşısında yenilince, Halep ve çevredeki diğer şehirler de Osmanlı hâkimiyetini direnmeden kabul ettiler. Şehre çoğu zaman başkente yakın devlet adamları vali olarak gönderildiler. Hızla büyüyen yerleşim, tarihinde hiç olmadığı kadar önemli bir merkeze dönüştü.

    1521’de Canberdi Gazali isyanında kent halkı Osmanlı askerlerini destekledi ve isyancılar kente giremediler. Aynı yıl isyan bastırıldıktan sonra kent, kuzey Suriye ve güney Anadolu’nun geniş bir parçasının merkezi olan bir beylerbeylik haline getirildi.

    Kuzeyde yoğun Türkçe konuşulan bölgeler ile güneyde yoğun Arapça konuşulan çevreler arasında önemli bir geçiş alanı olan Halep, çokdilli ve kültürlü bir merkez olarak yaşadı. Seyyahlar, kentte bulunan Müslümanların Arapça ve Türkçe konuştuğunu bildirirler. 1860’larda şehirde çıkan ilk gazete Fırat da Türkçe ve Arapça’dır. Geniş bir coğrafyanın mallarını toplayan Halep çarşısı, İskenderun limanı aracılığı ile bu malları Akdeniz limanlarına gönderiyordu. Bu nedenle kentte Venedik ve İngiliz konsoloslukları da açılmıştı. Kent zamanla ticaret konusunda İzmir ile rekabet etmek zorunda kalmış, ama büyük kent olma vasfını korumuştur.

    Halep 18. yüzyıldan itibaren ticari önemini yavaş yavaş yitirmeye, 19. yüzyılda Yeniçeriliğin kaldırılması ve Tanzimat’ın ilanıyla ciddi sorunlar yaşamaya başladı. Bu dönemde 1866’da yeniden düzenlenen idari yapıya göre Halep vilayeti merkez, Urfa, Maraş, Kozan, Adana, Payas, Zor sancaklarından oluşuyordu. Bu yüzyılın sonlarında Suriye’de Araplar arasında milliyetçilik hızla yayıldı. Halep seçkinleri bu hareketlere katılmakta isteksizdiler. Bunun başlıca nedeni, eski rakibi Şam’ın siyasi etkisi altına girme ihtimali ve Anadolu’nun güneyinde bulunan bazı şehirlerle olan iktisadi bağın kopmasıydı.

    1. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Osmanlı ordusu yeni bir savunma hattı oluşturmak için şehirden çekildi ve 23 – 27 Ekim 1918’de İngiliz ve Arap kuvvetleri şehre savaşmadan girdi. Böylece savaşmadan Osmanlılara teslim olan kent, 402 yıl süren Osmanlı hâkimiyeti sonunda yine savaşmadan İngiliz işgaline uğradı. 1920’de İngilizler bölgeyi Fransızlar’a bıraktı ve Halep çevresindeki geniş bölgenin merkezi olarak bir özerk bölge haline getirildi.

    Şehirde Fransız manda rejimine karşı bir mücadele başladığında, bunu Türkler de desteklediler. Fransızlar 1922’nin sonlarında Halep özerk bölgesiyle, Şam, Dürzi ve Alevi özerk bölgelerini birleştirerek merkezi Halep olan federal bir devlet kurdular. 1924’te bu federal devlet, Suriye adı altında üniter bir devlete dönüştü. Ama bu başkentin Halep’ten Şam’a taşınmasına neden oldu. Bölgenin batısında Türklerin yoğun yaşadığı Hatay, 24 Haziran 1939’da Suriye devletine değil Türkiye’ye katılmayı tercih etti.

    Halep coğrafi konumu sayesinde Hititlerden günümüze her dönem Anadolu ile yakın ilişkiler içerisinde olmuş olan bir yerleşimdir. 11. yüzyıldan itibaren Türklerin yaşadığı ve yönettiği kent, bugün içsavaşa rağmen siluetiyle hâlâ Osmanlı karakterini kısmen koruyor. Halep, zengin yemek ve müzik kültürü ile de Anadolu coğrafyası ile bir bütünlük oluşturuyor. Türkiye’de yemekleri ve tatlıları ile meşhur Gaziantep, esas olarak Halep geleneklerini yaşatan merkezlerden biridir.

    Uzun tarihi boyunca birçok isyan, işgal, savaş, sürgün, ekonomik sıkıntı gören kent, günümüzde muhtemelen en zor dönemlerinden birini yaşıyor. Ama Halep bu günlerini de atlatacak.

    SELÇUKLU – OSMANLI KÜLTÜR MİRASI

    Ortadoğu’nun İstanbul’u

    Ortadoğu’da İstanbul etkisinin en güçlü olduğu şehirlerden biriydi. Öncelikle eski yapıların çoğu Osmanlı döneminde onarıldı eklerle genişletildi ve yaşamaları sağlandı. Şehir valilerinin İstanbul üslubundaki kurşun kaplı büyük kubbeli camileri ve Osmanlı tarzındaki minareleri kentin siluetini ciddi şekilde değiştirdi.

    Halep Ulu Cami avlusu ve bugün mevcut olmayan Selçuklu devri minaresi

    1546’da tamamlanan Beylerbeyi Hüsrev Paşa Külliyesi, onun vezirliği döneminde yaptırılmıştı. Cami Osmanlı üslubunu bölgeye tanıtan yapı olarak kabul edilir. 1556’dan önce yine bölge valisi Dukakinzade Mehmet Paşa Adiliye Külliyesi’ni inşa ettirdi. 1580- 1583 tarihli Behram Paşa’nın Behramiye külliyesi geniş bir alana yayılıyordu. Bu külliyelerin Mimar Sinan tarafından tasarlandığı kabul edilir. 1654’de inşa Mustafa İbşir Paşa külliyesi, 1730 tarihli Osman Paşa Külliyesi de, Osmanlı beğenisini devam ettiren külliyelerdir. Yapıların genelinde Osmanlı mimarisi belirgin olmakla birlikte, detaylarda bölgesel üslup ve işçilik belirgindir. Bazı bezemeler tamamen Osmanlı tasarımını yansıtır iken bazıları tamamen yerli özellikler gösterir. Ama en çarpıcı bezemeler yerel üslubun Osmanlı yorumlarıdır. Yapılarda görülen İznik çinileri ya da İznik taklidi çiniler, Osmanlı sanatının izlerini gösterir. İstanbul’dan sonra bu üslupta en çok çini kullanılan şehir Halep’tir.

    Yeni binalar kadar eski yapılara yapılan ekler de dikkat çekicidir. Ulu cami revaklarına 19. yüzyılda inşa edilen bir çeşme, son devir Osmanlı süslemeleri, ay yıldızlı düzenlemeler ve altı minareli bir cami şeklinde istiflenen Kelime-i Tevhid yazısı ile dikkat çeker. Osmanlı dünyasında altı minareli tek cami İstanbul Sultanahmet Camii’dir. Başkentin görkemli camileri, tek minareli vezir camilerini bilen Osmanlı eyaletlerinde hep heyecanla anlatılmıştır. Halep’teki Osmanlı yapılarının bazılarında 16. yüzyıldan itibaren Türkçe kitabeler de görülür.

    Halep Ulu Cami avlusunda Osmanlı dönemine ait çeşme.
  • Diyarbakır surları: Arap, Türk, Kürt ama aslen Bizanslı

    Diyarbakır surları: Arap, Türk, Kürt ama aslen Bizanslı

    Dünya Mirası Listesi’ne giren Diyarbakır surları, benzersiz mimari detaylarıyla dünyanın en uzun savunma sistemlerinden birini günümüze taşıyor. Bunları korumak da millliyetçilikten değil, çokkültürlü yaklaşımdan geçiyor. 

    Temmuz başında Türkiye, heyecanla UNESCO’dan gelecek haberleri bekliyordu ki, ülkenin iki önemli kültürel alanının dünya miras listesine alındığı duyurulunca büyük bir sevinç yaşandı. Bunlardan ilki “Diyarbakır Surları ve Hevsel Bahçeleri” (Esfel), ikincisi ise Efes.

    İlgili yönetimler kazandıkları başarıyı keyifle kutluyor. İki olağanüstü merkez de, dünya mirası olarak daha iyi korunabilecekleri bir sistem içine girdikleri için şanslı. Ancak Türkiye’de UNESCO Dünya Mirası Listesi biraz farklı algılanıyor. Çoğu zaman heyecanla, hemşehrilik duyguları ile listede yer almak gerektiğine inanılıyor. Hele komşu ya da turistik olarak “rakip” görülen bir bölge miras alanı olursa, hemen bir mücadele başlıyor. Kültür ve doğal miras, koruma, yaşatma, bilinilirliği arttırma gibi konular pek de önemsenmiyor. Yerel yönetimler, konuyu başarı hanelerine ekleyecekleri bir madde gibi görüyorlar.

    5200 metre uzunluğunda Diyarbakır’ı çevreleyen surlar 4. yüzyılda yapılmaya başlanmış ve sonrasında bölgeye hakim olan diğer medeniyetler tarafından hem onarılmış hem büyük burçlarla kuvvetlendirilmiş.

    Halbuki bu listede olmak sorumluluk gerektiriyor. Kimse bu listeye zorla alınmıyor, listeye girmeye davet edilmiyor. Liste sürekli değişim halinde. Geçici liste, miras listesi, tehlike altındaki miras listesi gibi başlıklar var. Miras alanları birinden diğerine geçebiliyor ve şartlarını yerine getirmezse listeden çıkarılabiliyor.

    UNESCO, bir dünya mirası listesi oluşturmaya 1972’de karar verdi. Amaç, dünyanın kültürel ve doğal zenginliklerinin korunması ve yaşatılması konusunda farkındalık yaratmak ve bilinç oluşturmak. Dünya mirası listesine girmek -genellikle sanılanın aksine- bu varlıkların korunması için doğrudan destek vermiyor. Tüm süreç, ilgili ülkenin yönetimi, yerel yönetimleri ve sivil toplum örgütleri ile devam ettiriliyor. En önemli kazanç bu varlıkların korunması ve yaşatılması için oluşturulan alan yönetimleri ve yönetim planlarının hazırlanması.

    Alan yönetimi, dünya mirasının korunması ve yaşatılması konusunda tüm kurum ve kuruluşların ve bölge halkının bilgilendirilmesi, koordinasyonu konusunda çalışıyor. Bu alanlarda yapılacak her türlü büyük değişiklik ve düzenleme UNESCO ile birlikte değerlendirilerek yapılıyor. Yani dünya mirası listesine girmek için alan yönetiminin kurulması ve yönetim planının hazırlanması şart. Yerel yönetimler tarafından hazırlanan ve ülkelerin kültür bakanlıkları tarafından yapılan başvurularda öncelikle geçici miras listesine alınan varlıklar, daha sonra şartlar yerine getirildikçe yapılan oylamalarla kalıcı listeye geçiriliyor. Dünya miras listesinin en yoğun olduğu kıta Avrupa. Dünyanın çok kıymetli bir çok anıtı ne yazık ki bu listede değil, ama yine de insanlığın ortak mirası kültürel ve doğal zenginliklerin yaşatılmasında bir motivasyon oluşturuyor.

    “Diyarbakır Surları ve Hevsel Bahçeleri” ile “Efes miras alanı” insanlık tarihinin bir dönemi, inşaat teknikleri, teknolojisi, sanatı, gelenekleri açısından önemli anıtlarından. Ne yazık ki iki alanın da resmî web siteleri yok. Yönetim planlarını bulmak da pek kolay değil. Hiç şüphesiz iki miras alanı da dünya mirası ifadesini bütünüyle hakeden varlıklar arasında. Ancak UNESCO’nun istediği şartlar yerine getirilse de henüz iki miras alanı da hak ettikleri şekilde tanıtılmış değiller.

    Diyarbakır oldukça eski bir yerleşim yeri. Bugün iç kale olarak bilinen yer, ilk yerleşim alanı olan bir höyüğü barındırıyor. Giderek bu alan bir akropol ve iç kaleye dönüşmüş. Bu iç kalenin yanında ise kent alanı yayılıyor. Hiç şüphesiz bu ilk yerleşimlerin bir savunma sistemi vardı ama, bugün görülen ve kenti çevreleyen surlar 4. yüzyılda inşa edilmiş ve aynı yüzyılın ortalarında büyük ölçüde genişletilmiş. 6. yüzyılda İmparator İustinianus 7. yüzyıldan sonra bölgeye hâkim olan Emevi, Abbasi, Büyük Selçuklu, İnaloğlu, Mervani, Artuklu, Eyyubi, Akkoyunlu, Osmanlı Devletleri de hem mevcut duvar ve kuleleri onarmış hem de gerektiğinde büyük kulelerle savunmayı kuvvetlendirmiş.

    Diyarbakır’da bir vaha Dünya Mirası Listesi’ne alınmasıyla, üzerindeki şehirleşme baskısını hafifletmesi beklenen Hevsel Bahçeleri (Efsel Bahçeleri), Diyarbakır’ın güçlü bahçe geleneğini günümüze taşıyor.

    Bugün tüm bu devirlerin izlerini taşıyan kapı ve kulelerde Yunanca, Latince, Arapça, Farsça kitabeler, mimari süslemeler ve kabartmalar ile adeta bir müze gibi varlığını devam ettiriyor. Benzer birçok şehrin surları bu tür savunma yapılarının önemini kaybettiği 19. yüzyılda yok olmuşken, Diyarbakır surları büyük ölçüde bütünlüğünü koruyarak günümüze ulaşmış. Kale dış surlarının uzunluğu yaklaşık 5200 metre. Ayrıca iç kalenin 600 metre uzunluğundaki surları da buna eklenebilir. Maalesef bazı noktalar zamanın ve imar çalışmalarının etkisi ile yok olmuş. Surların ve burçların yükseklikleri yaklaşık 7,6 ila 22 metre arasında değişiyor. Diyarbakır kalesi dış surlarının toplam 82 burcu ve 4 ana kapısı varken, iç kalede toplam 19 burç ve yine 4 kapı bulunuyor. Yapı malzemesi genellikle bölgenin koyu renkli volkanik taşları.

    Ortaçağ Türk kaynakları bu surlar nedeniyle kenti “Kara Amid” olarak da isimlendirmişler. Surlar ile ilgili bu teknik bilgiler net olmakla birlikte, günümüz insanı pek de önemli bulmadığı bu rakamlara iltifat etmiyor. Oysa Diyarbakır surlarının Türkiye’nin hatta dünyanın en uzun savunma sistemi olduğunu yazan uzmanlar var. Duvarların bazı kuleleri hem mimarileri hem figürlü süslemeleri ile meşhur. Bunlardan 13. yüzyılda Artuklu sultanları tarafından inşa ettirildiği anlaşılan Ulu Beden, Yedikardeş burçları dünya savunma mimarisinin başyapıtları arasında sayılıyor.

    Surları dolaşanlar bölgenin zengin, çok dilli ve çok kültürlü geçmişini de ziyaret etme fırsatını elde ediyor. Ancak modern dünyada bu miras, maalesef varolan ya da gelişmekte olan milliyetçiliklerin sembolü haline geliyor. Türkler genellikle surların Türk döneminde inşa edilen bölümlerinden bahsetmekten hoşlanıyor. Kürtler de genellikle Diyarbakır’a hâkim olan Türk devletlerinin isimleri ve eklerini anmamayı tercih ediyor. İnsanlığın ortak mirası olarak korunması düşünülen bir anıtın, bölge halklarının aydınlarının bir kısmı elinde başka bir mücadele alanına dönüşmesi üzücü. Ancak insanımızın kültür varlıklarına genel ilgisizliği ve bilgisizliği nedeniyle bu “mücadele” pek yankı bulmuyor. Günümüz milliyetçilik hareketleri surları kendi ulusal geçmişlerinin bir simgesi ve bölgedeki varlığının haklı tanığı olarak görse de, surlar genel hatları ile Bizans mimarisinin bir hatırası. Hatta İstanbul’a adını veren meşhur hükümdar Konstantinos ve sülalesinin adını da bu bölgede yaşatıyor.

    Sur dışında geniş bir alana yayılan Hevsel Bahçeleri ise meyve ağaçları ve bostanları ile kentin çevresinde güçlü bir bahçe geleneğinin temsilcisi. Hem kentin ihtiyaçlarını karşılıyor hem de keyifli vakit geçirmek için kullanılıyor. Dünya mirası olmak, Hevsel Bahçelerinin hızla gelişen kentin baskısından kurtarılmasına katkı sağlayabilir.

    EFES MİRAS ALANI

    Çokrenkli, çokkatmanlı bir uygarlıklar geçidi

    Hitilerden Artemis Tapınağı’na, Hz. İsa’nın havarilerinden Suriye geleneklerinin şekillendirdiği camiye, Meryem Ana’dan Yedi Uyurlar’a uzanan, biraraya gelmesi çok güç, benzersiz bir katmanlaşma… Efes.

    Efes miras alanı, dört birimden, Çukuriçi Höyük, Ayasuluk Tepesi (Selçuk Kalesi, Azizi Yahya, İsa Bey Camii ve Hamamı ve Artemision), Efes Antik Kenti ve Meryem Ana Evi’nden oluşuyor.

    Bu alanın kültür varlıklarını sadece altalta yazmak bile, uzun bir liste ve kronolojik bilgi gerektirir. M.Ö. 5000’lere kadar inen yerleşim, her dönem önemli ve güçlü bir merkez olmuş. Büyük bir körfezin sonunda bulunan ve bu doğal liman sayesinde Kalkolitik Çağ’dan 14. yüzyıla kadar yaşayan kent, bu süreçte birkaç kez yer değiştirmiş. Akdeniz havzasının en önemli kentlerinden biri olan Efes, varlık sebebi olan körfezin dolmasıyla önemini yavaş yavaş kaybetmiş.

    EFESOS TİYATROSU

    Yerleşimin en eski bölümü, Efes antik kentinin Magnesia Kapısı’nın yaklaşık 500 metre uzağında Dervent Deresi yanındaki Çukuriçi Höyüğü. Mandalina bahçeleri arasında olan höyükte kazılar yapılmış ama, görülebilecek arkeolojik kalıntılar yok.

    Miras alanının en etkileyici bölümü ise Selçuk ilçesinin bitişiğinde Ayasuluk Kalesi ve çevresinde. Öncelikle burada da benzer bir prehistorik yerleşim var. Bunun Tunç Çağı’nın meşhur Apassa yerleşimi olduğu söylenir. Bu kent Hititlerin batı komşusu Arzava ülkesinin başkenti idi. Efes kentinin ilk kurulum alanı da burası. Kentin ismi de bu dönemden miras kalmıştır. Tepenin eteklerinde Antik Çağ’ın en meşhur anıtlarından Artemis Tapınağı’nın ve kutsal alanının bulunduğu bölge uzanıyor. Tanrıça Artemis’in tapınağı defalarca inşa edilmiş ve Antik Çağ’da dünyanın yedi harikasından biri olarak kabul edilmiş. Bu alanda bugün meşhur tapınağın birkaç parçası dışında bir şey kalmamıştır.

    KELKUS KÜTÜPHANESİ

    İsa’nın havarilerinden Aziz Yahya’ya ait olduğu düşünülen mezarın üzerine 4. yüzyılda büyük bir kilise inşa edilmiştir. İstanbul’da Ayasofya’yı yeniden inşa ettiren imparator İustinianus, 6. yüzyılda bu kiliseyi de yenilemiştir. İstanbul’un bugüne ulaşmayan meşhur Havariler Kilisesi’ne benzeyen ve üzerinde kubbeler olan muhteşem kilise, uzun kazılar ve restorasyonlarla ayağa kaldırılmıştır. Bu kilise 12 Havari’den birinin mezarını barındıran hem mimarlık tarihi hem inanç tarihi açısından önemli bir merkezdir. Kısmen kiliseyi de çevreleyen kale Ortaçağ’a tarihlenir ve Anadolu’nun en iyi korunmuş örneklerinden biridir. Kale içi yerleşimi zamanla yok olsa da sarnıç ve ibadethaneler hâlâ ayaktadır. Hemen kalenin eteklerinde Aydınoğlu İsa Bey’in 1375’te inşa ettirdiği cami ve hamam İslâm mimarisinin başarılı örnekleri arasındadır. Antik dünyanın en önemli tapınaklarından İsa’nın havarisine, Suriye geleneklerinin şekillendirdiği camisine kadar bu alan, biraraya gelmesi çok güç olan benzersiz bir katmanlaşmayı sergiler.

    İOANNES KİLİSESİ

    Bu yerleşimlerin yanında M.Ö. 6. yüzyılda bugünkü yerinde yeniden bir Yunan şehri olarak kurulan Efosos kenti vardır. Geç Roma dönemine kadar birbirinden muhteşem binalar ile süslenen kent, büyük bir ticaret ve kültür merkezi olmuştur. Hıristiyan inancının 7 büyük konsilinden biri burada toplanmıştır. Konsilin toplandığı yapı, hâlâ Konsil Kilisesi ya da Meryem Ana Kilisesi adıyla anılır. Havarilerden Pailis’un ziyaret ettiği kent, aynı zamanda Anadolu’nun en eski 7 Hıristiyan cemaatinden birine sahiptir. Hıristiyan ve İslâm anlatılarında geniş yer bulan “Yedi Uyurlar” hikayesinin bir mağarası da burada bulunur. Zamanla bir ören yerine dönüşen kentte yapılan arkeolojik kazılar 100 yılı geride bırakmıştır. Yapılan kazılar ve ayağa kaldırma çalışmaları (anastilosis) ile kent cazip bir turistik merkeze de dönüşmüştür (yılda yaklaşık 2 milyon kişi).

    EFESOS YAMAÇ EVLER

    Hıristiyan inancının en önemli isimlerinden biri olan Meryem Ana Evi de buradadır. Efes’ten 7 km. uzakta Panayır dağında olan yapı 13. yüzyıla ait bir Bizans manastırının üzerinde inşa edilen küçük bir kiliseden ibarettir ve birçok Hıristiyan, Meryem Ana’nın ömrünün son yıllarını burada geçirdiğine inanır.

    EFESOS ÇİFTE KİLİSE

    Benzersiz kültür mirası İlk yerleşimin M.Ö. 5000 yıllarına kadar indiği Efes, sayısız uygarlığın günümüze miras bıraktığı birbirinden değerli kültür varlıklarına evsahipliği yapıyor.
  • Duvar yapmak, duvar yıkmak ve tarih duyarlılığı

    Duvar yapmak, duvar yıkmak ve tarih duyarlılığı

    Bursa’daki Sinan Paşa Külliyesi’nin duvarının yıkılması, yakın geçmişte yaşanmış ve halen devam eden tahribatları yine gündeme taşıdı. Ama tarihî eserlerimiz, sadece tahribat haberleriyle anılmamalı.

    Kültür varlıkları çoğu zaman içinde bulundukları sokak dokusuna doğrudan açılmazlar, onları koruyan bir duvar ile çevrelenirler. Bu duvar saraylarda, konaklarda gayet yüksek, içeriyi meraklı bakışlardan koruyan duvarlardır. Camiler, tekkeler ve benzeri kamusal yapılar ise birçok pencere ile içinde bulundukları sokaklara açılırlar. Bu duvarlar genelde, çevreledikleri yapıdan daha niteliksiz malzeme ile inşa edilirler. Cami kesme taş ise çevre duvarı moloz taş olur. Ancak bunlar yapının ayrılmaz parçalarıdır.

    Ne yazık ki ülkemizde bu tür duvarlar her zaman bir bahane bulunup yenilenebilir, yükseltilebilir, daha güzel, pahalı bir malzeme ile kaplanabilir. Asırlardır içlerindeki yapıları koruyan kollayan bu duvarlar, günümüzde kendilerini bile koruyamazlar.

    Bursa Yenişehir’deki Sinan Paşa Külliyesi, çevre duvarlarında inşaat için yıkılan bir kısımla gündeme geldi. Yapı Osmanlı mimarisinin klasik çağında Bursa’da inşa edilen en görkemli anıtlardan biridir. 16. yüzyılın sonlarında dönemin önde gelen devlet adamlarından Yemen ve Tunus fatihi unvanları ile hatırlanan Sinan Paşa tarafından inşa ettirilmiş. Külliye, cami, medrese, kervansaray, imaret gibi yapılardan oluşuyormuş. Ancak bunların bazıları günümüze ulaşamamış. Cami zengin çinileri ile tanınıyor. Ne yazık ki onlar da sadece yaşanan hırsızlıklar nedeniyle hatırlanıyor.

    Yapıları çevreleyen duvar, son restorasyonlarda yenilenmiş. Yine de duvarın yıkımı ile ilgili alınması gereken izinler alınmamış. Yapılan inşaata malzeme sevketmek zor olunca kamyonlar girip çıkabilsin diye duvarın bir kısmı yıkılmış. Savunma olarak da “işimiz bitince yeniden örülecek” deniyor. Üzücü ve korkutucu olan birkaç metre duvarın yıkılması değil. Uygulamacıların kültür varlığına bakış açısı. Maalesef restorasyon adı altında, geri dönülemez tahribatlar yapılıyor. Düzelme umudu da pek yok. Çünkü toplum, medya, kültür varlığı ile ilgilenmiyor. Ne külliyenin banisi Sinan Paşa, ne mimari tasarımın özellikleri, ne muhteşem çiniler kimsenin umurunda değil. Ancak bir tahribat, hırsızlık, kötü uygulama haber olabilir. Her makamdan ilgisiz ve bilgisiz kişiler feryad eder. Dövünür ama ertesi gün artık kendilerine başka bir konu bulup onunla devam ederler.

    Sinan Paşa Külliyesi duvarının yıkılması ve demir kapı yapılması için izin alınmadığı ortaya çıktı, soruşturma sürüyor (en üstte). Yedikule’de Aziz Konstantin Azize Eleni Kilisesi’nin 19. yüzyıla ait çevre duvarı da araç girişi için yıkılmış. Hatta modern bir kepenk de eklenmiş.

    Kültür varlıklarını yaşatmak için “farkındalık” yaratmak, korumak için bilinci geliştirmek ne yazık ki medyanın sorumlulukları arasında değil. Sahip çıkmak sadece tahribatları ve diğer olumsuzlukları haber yapmaktan ibaret. “Konuyla ilgili bilinç düzeyi ne yazık ki daha fazlasını kaldırabilecek durumda değil” deniyor.

    Dövünmek, ağıt yakmak isteyenler için benzer birçok örnek olduğunu hatırlatmak gerekli. Yıllar önce İstanbul’da tarihî mezarlıkların çevre duvarlarını yenilemek adına benzer korkunç işler yapıldı. Eyüp ve Karacaahmet bu uygulamaların utanç verici örnekleri ile çevrili. Çırağan Sarayı restore edildiğinde haremin yüksek duvarları turizmcileri korkutmuş, otele elverişli giriş çıkışı sağlamak için çevre duvarlarının bir kısmı “sarayı halka açıyoruz” diyerek yıktırılmıştı. Şehrin içinde başka örnekler de var. Yedikule’de Aziz Konstantin Azize Eleni Kilisesi’nin 19. yüzyıla ait çevre duvarında da bir kısım yıkılmış. Burada bir araç park etmek gibi bir uygulama tercih edilmiş. İlgililer burada duvara güzel modern bir kepenk eklemeyi de ihmal etmemişler. Galata’da Türk Ortodoks Patrikhanesi, Meryem Ana, Vaftizci Yahya ve Aya Nikola Kiliselerinin bahçe duvarlarını yıkıp küçük küçük dükkanlara yer açılmış. Yani liste uzun.

    İSTANBUL-SİLİVRİ-AKÖREN

    Rüzgar türbini inşaatında Bizans mezarları ortaya çıktı

    Silivri’nin Fener, Kurfallı, Akören köyleri yakınlarındaki Rüzgar Enerji Santrali (RES), rüzgar türbinleri inşası sırasında tarihî eserler günışığına çıktı. Müzeye götürülen parçaların 11.-12. yüzyıl Geç Bizans dönemine ait olduğu düşünülürken, küçük buluntuların da farklı dönemlere ait olduğu söylentiler arasında. Rüzgar türbinlerinin yapılacağı alanın yakın çevresinde bir mezarlık alanıda bulundu. Bunun bir manastır kompleksine ait olduğu tahmin ediliyor. Karadeniz’den Marmara Denizi’ne kadar uzanan yaklaşık 52 km. uzunluğundaki Anastasius surları, Doğu Roma’nın batısını koruyan en önemli savunma yapısıydı. Bu çevrede antik Silivri ( Selymbria) ve Çatalca (Metrai) gibi iki büyük yerleşimin yanısıra, çok sayıda tarihi köy ve birçok manastır bulunuyor. Rüzgar enerji santralini kuran şirketin (Arıkanlı Holding -Arien Elektrik Üretim AŞ) bir an önce türbinlerini yerleştirmek istediği ve Anıtlar Kurulunda nihai kararın henüz verilmediği de gelen bilgiler arasında.

    Geç dönem Bizans mezarlarında bozulmamış durumda iskeletler ortaya çıktı.
  • Konstantiniye’de katliam ve tecavüz

    Konstantiniye’de katliam ve tecavüz

    13 Nisan 1204’te İstanbul’a tamamen hakim olan Haçlılar, tarihin yazdığı en korkunç kıyım ve talanlardan birini gerçekleştirdiler. Üç gün boyunca devam eden yağma sırasında kadınlara, rahibelere tecavüz edildi. Kutsal mekanlar yağmalandı, eşyalar içki kabı, ikonalar kumar masası yapıldı.

    Sokaklarda korkunç bir kıyım yaşanıyordu. Haçlılar surların bazı kulelerine çıktıktan sonra Haliç surlarının bir kapısını açtılar ve kente girmeyi başardılar. Tanrının koruduğuna inandıkları kentlerine Haçlıların girmesi kent halkında büyük bir dehşet yarattı. Halk sadece bir savaşı değil Tanrının yardımının da kaybedildiğini düşünüyor olmalıydı. Haçlılar da savaşı kazanmalarının ancak Tanrının yardımı ile olduğunu düşünüyordu. Geoffroi de Villehardouin sadece 20 bin kadar savaşçının 400 binden kalabalık bir şehri ele geçirebilmesini buna bağlar.

    Konstantiniye'de katliam ve tecavüz
    Bugün Ayvansaray adıyla bildiğimiz eski Blahernai bölgesi önünde Haçlı askerlerini gösteren canlandırma.
    İllüstrasyon: Ethem Onur Bilgiç

    Şehrin düşmesinden önceki son mücadeleler sırasında İmparator Murtzuflos son bir gayretle caddelerde atını dörtnala sürerek tebaasına moral vermeye çalıştı, ama olmadı. Kurulduğu günden beri dünyada eşi benzeri görülmemiş büyüklükteki orduların kuşatmasına dayanan kent düşmüştü. Haçlılar havanın kararmasına kadar devam eden kavga ve katliamdan yorulup bir meydanda kamp kurdular. Yine de bir karşı saldırıdan korktukları için kampın etrafında yangınlar çıkardılar.

    İstanbul halkı bir taraftan düşmekte bir yanda da yanmakta olan kentlerini kurtarmaya çalıştı. İmparator ise artık kendisi için endişelenmeye başlamış ve bugün Sultanahmet semtinde Çatladıkapı’da kalıntıları bulunan Bukoleon Sarayı’na çekilmişti. Kısa süre sonra kaçmayı tek çözüm görerek Trakya’ya gitti. Bazıları hemen Konstantinos Laskaris isimli genç bir soyluyu Ayasof- ya’da imparator ilan ettiler. Bu en yeni imparator da birkaç saat içinde Asya tarafına kaçmayı tercih etti. Halkın bir kısmı ise kente girenlerle savaşmak yerine Haçlıları kente getirdiğine inandıkları eski bir heykeli yıkmaya koyuldular. Bu, bir zamanlar Atina kentinin akropolünü süsleyen Tanrıça Athena’nın İstanbul’a getirilmiş olan heykeliydi.

    Konstantiniye'de katliam ve tecavüz
    Haçlılar artık surları aşamaz Surlar, İstanbul’u denizden gelecek tehlikelere karşı yüzlerce yıl korudu. Ancak zamanla önleri doldu, üzerlerine ev ve iş yerleri inşa edildi.

    Kutsal ikonaları kırıp şehitlerin kutsal emanetlerini ağzıma alamayacağım yerlere attılar. İsa Mesih’in kanını ve etini her yere saçtılar. Bu Hıristiyan karşıtları kilisedeki kadeh ve tabakları alıp mücevherlerini çıkardıktan sonra, kendi içecek kapları olarak kullanmaya başladılar… Bütün dünyanın hayran olduğu altarı parçaladılar ve parçalarını aralarında paylaştılar… İsa’ya hakaret etmek için fahişenin birini patriğin koltuğuna oturttular. Bu kadın müstehcen şarkılar söyleyerek kutsal mekanda terbiyesizce dans etti… İffetli annelere, masum kızlara, kendini Tanrıya adamış rahibelere bile merhamet etmediler… Sokaklarda, evlerde ve kiliselerde sadece çığlıklar ve yakarmalar duyuluyordu.

    Tarihçi Niketas Koniates

    Konstantiniye'de katliam ve tecavüz
    Marmara Denizi kıyısındaki Büyük Saray’ın günümüze ulaşan en önemli bölümü Bukoleon Sarayı cephesinin 1934 ve günümüzdeki (üstte) görünümü. Bu saray, Haçlıların kentte ilk yöneldikleri yerlerden biridir.
    Konstantiniye'de katliam ve tecavüz

    13 Nisan Salı günü şafak söktüğünde Haçlı ordusu tekrar savaşa hazırlandı. Gece boyunca iki imparatorun kentten kaçtığını, direnişin tamamen sona erdiğini bilmiyorlardı. Sabah saray ve imparatorluğu koruyan Varang muhafızlarından bir heyet ve kentten kaçmamış bir grup papaz, Haçlı önderi Bonifacio’yu ziyaret edip kentin kendisinin olduğunu bildirdiler. Batılı kaynaklar Bukoleon Sarayı’na doğru ilerleyen Bonifacio’nun korku içindeki halk tarafından imparator olarak selamlandığını yazar. Yangının devam ettiği kent teslim olmakta geç kalmıştı. Haçlılar önceden kararlaştırdıkları gibi üç gün boyunca yağmaya müsaade ettiler. Bukoleon ve Blahernai sarayları, içindekilerin güvenliği karşılığında Haçlılara teslim edildi. Her iki sarayın inanılmaz zenginlikteki hazineleri yağmalandı.

    Askerler tüm şehre yayılmıştı. Ama kentin Haliç kıyısındaki bazı mahalleleri daracık sokaklar içinde çok katlı binalardan oluşuyordu. Taş ve tuğladan inşa edilen bu yapıların üzerinde ve etrafında ahşap odalar, mekânlar, kulübeler sokaklara taşıyordu. Kente hâkim olduklarında bile askerler buralara girmeyi reddettiler. Villehardouin bu durumu şöyle tanımlar: “Kentin içine girecek kadar yiğit biri çıkmadı. Çünkü oraya girmek çok tehlikeli olabilir, çok büyük ve yüksek saraylardan üzerlerine taşlar atılabilir, daracık sokakların içinde öldürülebilir ya da arkalarından sokaklar ateşe verilip kavrulabilirlerdi”.

    Kilise ve manastırların yağması ise en korkunç olanıydı. Ayasofya’nın altın ve gümüşten yapılma sunak masası parçalanmış, yağmalanan kıymetli malları taşımak için kiliseye sokulan at ve katırların bazıları taşıdıkları yükün altında yıkılıp kalmıştı. Bütün bunların yanında kilisede İstanbul Patriğinin oturduğu tahta bir fahişe çıkarıldı ve uygunsuz şarkılar söylemeye, erotik danslar yapmaya zorlandı. Bunlar, Rumların asla unutmadığı hakaretler olarak tarihe kalacaktı.

    Ayasofya’da anlatılanlara benzer hikayeler diğer kilise ve manastırlarda da yaşandı. Bugünkü Fatih Camii’nin yerinde bulunan Kutsal Havariler Kilisesi’nde bulunan imparator lahitleri açılarak mezarlarda kalan son eşyalar da yağmalanmıştı. Özellikle Ayasofya’yı yaptıran İmparator İustinianus’un lahti açılıp kemiklerine saygısızlık edildi. Kiliselerde ayinlerde kullanılan altın ve gümüşten kutsal eşyalar üzerlerindeki kıymetli taşlar çıkarılıp içki kapları yapıldı, en kutsal ikonalar oyun tahtası ya da masa haline getirildi.

    Konstantiniye'de katliam ve tecavüz
    İlk yağmalanan saraydı Blahernai Sarayı’nın günümüze ulaşan birimlerinden Edirnekapı yakınlarındaki Tekfur Sarayı. Haçlılar, Bukoleon ve bu sarayda büyük bir yağma gerçekleştirmişlerdi (üstte). Panvinius’un (15. yüzyıl) gravüründe bugün Sultanahmet Meydanı olan Hipodrom ve çevresi (altta). Hipodrom, Haçlı istilası sonrası bir daha eski görkemli günlerine dönemedi.
    Konstantiniye'de katliam ve tecavüz

    Kentteki kadınlar için de acı günlerdi. Haçlılar annelere, kız çocuklarına, hatta kadınlar manastırlarındaki rahibelere tecavüz ettiler. Olayın çaresiz ve korkmuş görgü tanıklarından Niketas Koniates kentte yapılan yıkım ve yağmanın çok canlı bir tasvirini verir. Ama modern araştırmacılar onu aşırı duygusal ve abartılı bulurlar. Dünyanın en büyük ve en zengin kentlerinden birine giren savaşçıların savunmasız kalan kente neler yapabileceğini düşünmek yeterlidir.

    Üçüncü gün yağmanın sona ermesi istendi. Haçlılar ganimetin nasıl paylaşılacağı konusunda anlaşmışlardı. Elde edilenler üç manastırda toplanacaktı. Ardından Franklar ve Venedikliler arasında paylaşılacaktı. Villehardouin, dünya yaratıldığından beri hiçbir şehirde bu kadar çok ganimetin birarada görülmediğini söyler. Tüm bu eşyanın maddi değerini belirlemek neredeyse imkansızdır. Haçlılar savaştan önce elde edilen ganimeti biraraya getirip paylaşacaklarına yemin etmişler, din adamları bu yemine uymayanları korkunç beddualar ile tehdit etmişlerdi. Yine de birçok kişi yağmaladıkları malları sakladı. Yağmalanan malları sakladıkları tespit edilenler en ağır şekilde cezalandırıldı, birçoğu asıldı. En meşhuru boynunda üzerinde haçı bulunan kalkanı ile asılan bir şövalye oldu.

    Üç manastırda toplananlar ikiye bölündü. Haçlılar kendilerine düşen pay ile önce Venediklilere borçlarını ödediler. Kalanlarsa tüm askerlere eşit olarak paylaştırıldı. Kimse rütbesi ya da kahramanlığına göre daha fazla pay almadı… 

    ANALİZ

    Bizans’ın kafası kesildi ama gövdesi yaşadı

    AYŞEN GÜR

    Konstantiniye düşünce, Haçlılar 1 Ekim 1204’te tumtaraklı bir Latinceyle Partito terrarum imperii Romaniae (Romania imparatorluğunun topraklarının paylaşımı) adını verdikleri bir antlaşma imzaladı. Flandres Kontu Baudouin, Bizans’ın ilk Latin imparatoru seçildi. Bu Latin sülalesi 1261’e kadar başkentte hüküm sürecekti. Bizans’ın toprakları kağıt üzerinde paylaşıldı. Ama aslında kazanan tek taraf Venedik’ti. En iyi koşullarda ticaret imtiyazları elde ettiği gibi, Ege’de bir sömürge imparatorluğu kurdu. Mora yarımadasındaki limanları ve bir dizi adayı ele geçirdi. Buradaki egemenliğini iki yüzyıl sürdürdü. Girit ancak 1669’da Osmanlılara geçecekti.

    İstanbul’da kurulan Latin İmparatorluğu’nun Haçlı seferlerinin davasına yararı değil, zararı dokundu. Buraya yerleşen Haçlılar kutsal topraklara gitmedi. Aksine, Akka’daki Haçlı devletiyle bir çeşit rekabete girdiler. Batı, bu diyarlarda iki devleti birden koruyamaz, savaşçı gönderemezdi. Avrupalı şövalyeler artık Akka’yı değil İstanbul’u tercih ediyordu; hatta Akka’daki Haçlılar bile İstanbul’a göç etmeye başlamıştı. 13. yüzyıl bitmeden taşıma suyla çalıştırılan bu iki kukla devletin de sonu geldi.

    1204’te Bizans’ın kafası kesilmişti ama gövdesi üç ayrı yerde yaşadı. Aleksios ve David Komnenos’un Trabzon’da kurdukları devlet 1461’e kadar sürdü. Komnenos-Dukas ailesinin Epir’de kurduğu despotluk, Yunanistan’ı paylaşan Haçlıların korkulu rüyası oldu. Bu despotluğun elinde tuttuğu kentler Osmanlılar karşısında azala azala 15. yüzyılda sona erdi. Üçüncü çekirdek ise Nikea (İznik) kentinde büyüdü. Burada Laskaris’lerin kurduğu devlet, Bizans direnişinin esas kalesiydi. 57 yıl sonra İstanbul’u yeniden kazanan da İznik İmparatoru VIII. Mihail Palaiologos oldu.

    1204’ün, Bizans’ın gerçek çöküş tarihi olduğu söylenir. Ancak başkentini kaybetmiş
    bir devletin 255 yıl daha adını yaşattığını unutmamak gerekir. Bir başka görüşe göre, başkentin kaybedilmesi, Bizanslıların uzun süredir ihmal ettiği çevreyi canlandırmalarına yol açmış, özellikle İznik devleti, Türklerin batıya doğru ilerleyişini zorlaştırmıştı. Elbette bunda, 13. yüzyılın ortasında Anadolu’da beliren bir başka faktörün, yani Moğol gücünün de etkisi olmuştu.

    Haçlıların bir başka başarısızlığı da, Bizans topraklarında Roma Kilisesi’ni yerleştirme çabasının boşa çıkması oldu. İstanbul’a istenildiği kadar Latin patrikler atansın, Ortodoks Rumlar asla Katolik olmadı. Kostantiniye Kilisesi, tıpkı Roma Kilisesi gibi kendisini evrensel olarak tanımlıyordu. 1204 tecavüzü iki kilise arasındaki birleşme girişimlerini zorlaştırdı. Yıllar sonra Osmanlılar kenti almaya hazırlanırken Lukas Notaras’a atfedilen, “Şehirde Latin başlığı görmektense Türk sarığı görmeyi tercih ederim!” sözünün kökeni budur.


    YAĞMANIN AVRUPA’DAKİ HATIRALARI

    Hipodrom’un atları Venedik’te

    Venedikliler 1204 yağması sırasında, birçok kıymetli ve kutsal eseri şehirlerine götürdüler. Bugünkü Sultanahmet Meydanı, o günkü Hipodrom’un sembolü olan muhteşem dört bronz at heykeli, şimdi San Marco Kilisesi’ni süslüyor.

    Fransız ve Flaman kökenli Haçlılar girdikleri yerlerde korkunç bir tahribat yaptılar. Ama Venedikliler daha az yakıp yıktılar; daha çok elde ettiklerini Venedik şehrine taşımayı tercih ettiler. Venedik’te bulunan San Marco Kilisesi’ni 4. Haçlı Seferi’nin en büyük anıtı haline getirdiler. Yapının tüm cepheleri ve içi İstanbul kiliselerinden sökülen malzeme ile kaplandı. Sütunlar, sütun başlıkları, kaideler, korkuluk levhaları, vaiz kürsüsü parçaları buraya yerleştirildi.

    Konstantiniye'de katliam ve tecavüz

    Bugün kilisede bir vakitler İstanbul’da kullanılan ayin eşyaları kalisler, kaşık ve tabaklar, kutsal hatıraların saklandığı kutular sergilenmektedir ve benzeri bir koleksiyon hiçbir yerde yoktur. San Marko’nun en muhteşem hatıralarından biri, Pantokrator Manastırı Kilisesi’nin (bugünün Zeyrek Kilise Camii) templonunda olduğu sanılan altın mine işi muhteşem bir panodur. Bu anıtsal eser Pallo d’oro adıyla bilinir ve bugün San Marco’nun apsisinde sergilenmektedir. Aynı kilisenin güneyinde ise meşhur “zafer getiren Meryem ikonası” vardır.

    Konstantiniye'de katliam ve tecavüz
    Replikalar dışarda orijinaller içerde Venedik’teki San Marco Kilisesi, Haçlı yağmasında taşınan eserlerin en yoğun bulunduğu yer. Ünlü dört bronz at heykelinin asılları kilisenin içinde, replikaları dış cephesinde, girişin hemen üstünde sergileniyor.

    Kilisenin batı cephesinde bir galeriye yerleştirilen dört bronz at da İstanbul Hipodromundan Venedik şehrine taşınmıştır. Bizans başkentini süsleyen ve dört atlı bir yarış arabasını çeken atların araba ve sürücüleri günümüze ulaşamamıştır. Antikçağ’dan günümüze kalan en önemli heykellerden olan atlar, önce kilisenin dış cephesine konmuş, sonrasında iklim şartlarının yarattığı olumsuzluklardan korunmak için orijinaller kilisenin içine alınmıştır. Bugün ilk kondukları yerde kopyaları sergilenmektedir. Atların kopyalarından biri de, bugün Emirgan’da Sabancı Müzesi girişindeki Atlıköşk önünde sergilenmektedir.

    Yağmanın Rumları en derinden yaralayan boyutlarından biri de, birçok aziz ve azizenin kutsal sayılan kemiklerinin muhteşem mahfazaları içinde Avrupa’ya götürülmesidir. Bugün Avrupa kentlerinin çoğunda rölik denen bu kutsal hatıraları saklayan kiliseler vardır.


    YAĞMANIN ARKEOLOJİSİ: SARAÇHANE KİLİSESİ

    Kilisenin parçaları dörtbir yana dağıldı

    Saraçhane Aziz Polyeuktos Kilisesi’nin benzersiz sütun ve süslemeleri, bugün Barcelona ve Venedik’teki müze veya kiliselerde.

    Haçlı felaketinin bazı izleri İstanbul’da yapılan kazı ve restorasyonlarda ortaya çıktı. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri Saraçhane’de Haşim İşcan alt geçidinin yanında bir park içinde kalıntıları duran Aziz Polyeuktos Kilisesi’dir. 6. yüzyılda Prenses İulia Anicia tarafından benzersiz taş süslemeler ile inşa ettirilmişti. 1960’larda İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürü Nezih Fıratlı ve İngiliz arkeolog Martin Harrison tarafından yapılan kazılar, görkemli kilisenin Haçlı seferi sırasında nasıl yağmalandığını ortaya çıkarmıştı.

    Konstantiniye'de katliam ve tecavüz
    İstanbul’dan Venedik’e San Marco Kilisesi’nin önünde bulunan payeler (üstte sağda), esasında 800 yıl önce İstanbul’daki Aziz Polyeuktos Kilisesi’nin taşıyıcı ayaklarıydı. 1960’larda yapılan kazılarda payelerin benzerleri bulundu ve İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde koruma altına alındı (üstte solda).

    Kilisenin mermer süslemesinden bir grup, bugün İtalya’nın Venedik şehrinde San Marco Kilisesi’ndedir. Bunlardan en tanınanı, İtalyan biliminsanlarınca “Pilastri Acritani” (Filistin’deki Akka’dan gelen payeler) olarak isimlendirilmiştir. Ama bu eserlerin parçaları İstanbul’da bulunduktan sonra kökeni konusundaki tartışma sona ermiştir. Yine kiliseye ait bir sütun başlığı Barcelona Arkeoloji Müzesi’nde korunmaktadır. Muhtemelen 4. Haçlı seferine katılan Katalanlar tarafından ülkelerine götürülmüştür.

    Konstantiniye'de katliam ve tecavüz
    Artık San Marco Kilisesi’ni taşıyor Aziz Polyeuktos Kilisesi’nin taşıyıcı ayaklarına benzer şekilde, bazı sütun başlıkları da San Marco Kilisesi inşaatında kullanılmıştı. İstanbul’daki kazılarda başlıkların benzerleri bulunmuştur (altta).
    Konstantiniye'de katliam ve tecavüz

    Haçlılarca tahrip edildiği anlaşılan kilisenin parçalarına İstanbul içinde de rastlanmıştır. Edirnekapı semtinde bir paye başlığı, Kocamustafapaşa semtinde ise bir paye kaplaması bulunmuştur. 1994’de Ahırkapı Feneri bitişiğindeki bir kulede Bizans dönemine ait sütun, sütun başlığı, korkuluk levhası gibi birçok mimari parça bulunmuştur. Muhtemelen Haçlılar, eserleri sevketmek için deniz kenarındaki bu kulede depolamış, ama sevkiyat gerçekleşmemiştir. Çok önemli bir grup eser ise Zeyrek Kilise Camii restorasyonu sırasında ortaya çıkmıştır. Bizans döneminin Pantokrator Manastırı olan yapı, Haçlıların yağmaladıkları malzemeyi topladıkları merkezlerden biri olarak bilinmektedir.


    YAĞMANIN ARKEOLOJİSİ: TETRARHİ HEYKELİ

    Gövdeleri Avrupa’da bir ayağı İstanbul’da

    Bugün Venedik’te San Marco Kilisesi’nin önünde duvara yerleştirilmiş, birbirine sarılmış durumda dört Roma hükümdarını temsil eden kabartma heykel, İmparator Diokletianus’un yönetim anlayışının en somut hatırası olarak bilinir. Başlangıçta Mısır’dan Venedik şehrine getirildiği düşünülen kabartmalardan birinin sol ayağı eksiktir. Bu eksik bölümün beyaz taşla tamamlandığı görülür.

    1950’lerde İstanbul Laleli Bodrum Mesih Mehmet Paşa Camii bitişiğinde yapılan kazılarda, porfir bir heykelin çok zor tanımlanan ayak parçası bulunmuştur. İstanbul Arkeoloji Müzesi müdürlerinden Nezih Fıratlı tarafından teşhis edilen eser Venedik’teki kabartmanın eksik parçasıdır. Böylece 13. yüzyılın ilk yarısında yerinden çıkarılan ve belki bu işlem sırasında kırılan ayak parçası, yaklaşık 750 yıl sonra İstanbul’da yapılan bir kazıda tespit edilmiştir. Bu kabartma heykellerin, Laleli semtinden geçen Divanyolu üzerinde, Philadelphion adını taşıyan meydanda bulunduğu tahmin edilmektedir.

    Konstantiniye'de katliam ve tecavüz
    Kralın yolda düşen topuğu Bugün Venedik’te yan yana sergilenen dört imparatorun tasvir edildiği Tetrarhi heykeli esasında iki ayrı parçaydı ve Laleli’de iki sütun üzerinde yer alıyordu. Heykeller İstanbul’dan götürülürken imparatorlardan birinin ayağı kırılıp düşmüş. Laleli, Bodrum Camii’nde bulunan bu parça, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde sergileniyor.
    Konstantiniye'de katliam ve tecavüz

    HAÇLILARIN İSTANBUL’DAKİ MİRASI

    Binlerce eseri çaldılar birçok fresko bıraktılar

    İstanbul’u işgal ettikleri 57 yıl boyunca tarihi hazineleri Avrupa’ya taşıyan Haçlılardan geriye, sadece bir Katolik kilisesinde yaptırdıkları freskolar kaldı.

    Kenti 1204’te fetheden Haçlılar, 1261’e kadar şehre hakim oldular. Geçen 57 yıl boyunca İstanbul’dan birçok kıymetli eseri yağmaladıkları gibi, şehirde bugün de görülebilen çeşitli izler bıraktılar. Bunların en meşhuru, Haçlıların Venedikli komutanı Dandolo’nun Ayasofya’nın güney galerisinde, yerde bir mermer levha üzerinde görülen ismidir. Birçok yayında bunun onun mezarı olduğu söylense de, aslında Sultan Abdülmecid zamanında yapının onarımını yapan Fossati Kardeşler bu ismi oraya kazımıştır. Dandolo öldükten sonra Ayasofya’ya gömülmüş, mezarı ise büyük ihtimal 1261’de şehri geri alan Bizanslılar tarafından yokedilmiştir. İsviçre’nin İtalyanca konuşan bölgesinden olan mimarlar bu istilanın meşhur kahramanını Ayasofya’da yaşatmak istemiştir.

    Konstantiniye'de katliam ve tecavüz
    4. Haçlı Seferi’nin en önemli isimlerinden Dandolo’nun Ayasofya’ya gömüldüğü bilinir. 19. yüzyılda yapılan onarımda Bizans dönemine ait bir korkuluk levhası üzerine ismi kazınmıştır.
    Konstantiniye'de katliam ve tecavüz
    Ayasofya’nın batı cephesinde bulunan uçan payandaların Haçlılar tarafından inşa edildiği tahmin ediliyor.

    Bazı Avrupalı araştırmacılar Haçlıların Ayasofya’nın ayakta kalabilmesi için batı cephesine “uçan payanda” denilen destekleri inşa ettiklerini iddia ederler. Bu adeta Haçlı seferinin savunması gibidir. Avrupa’da gotik mimari ile yaygınlık kazanan uçan payandaların İstanbul’daki örnekleri bazı açılardan farklıdır. Bu nedenle araştırmacıların çoğu bu görüşü benimsemez. Genellikle bu payandaların 10. ya da 14. yüzyılda inşa edildiği düşünülür.

    Konstantiniye'de katliam ve tecavüz
    Kalenderihane Camii’nde bulunan Haçlı şapelinin freskoları.

    Haçlıların kentte tespit edilen tek ciddi hatırası, Bizans devrindeki adı kesin olarak bilinmeyen Kalenderihane Camii’ndedir. O dönem bu kilise Katolik din adamlarına tahsis edilmişti. 1960’lı yıllarda yapılan restorasyonlarda, kilisenin yanında bulunan 13. yüzyıla ait şapellerden birinde Katoliklerin aziz kabul ettiği Asisili Aziz Francesco’nun hayatını anlatan bir dizi fresko bulunmuştur. Bu manastırı kullanan muhtemelen Fransisken tarikatından rahiplerin yaptırdığı bu sahneler, şehirde kalan ve tartışması olmayan tek Haçlı hatırasıdır. Haçlı işgalinin bittiği 1261’den sonra resimlerin üzeri bir şekilde kapanmış olmalıdır. Bu sahneler İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde korunmaktadır.


    HANDAN BÖRÜTEÇENE’NİN 1204 TEMALI SERGİSİ

    İstanbul’un hayaleti vücudunu arıyor

    Sanatçı Handan Börüteçene, daha henüz çocukken Sultanahmet Meydanı’nı gezdiren ağabeyinin “burada çok eskiden atlar duruyordu” sözünü hatırlıyor. “Onlar geri gelsinler” diye başlayan ısrarını hep sürdürmüş yaşamı boyunca. Venedik’te San Marco Kilisesi’nde bulunan heykellerin Türkiye’ye iadesi için onlarca görüşme, yazışma yapmış. Hiç değilse bronzdan replikaları yapılsın diye uğraşmış; olmamış.

    Konstantiniye'de katliam ve tecavüz
    Sanatçı Börüteçene’nin 4. Haçlı seferi sırasında yağmalanan kıymetleri temsil eden çalışması ve bu çalışmanın ilgili yerlerde çekilen fotoğrafları.

    Börüteçene ilk kez 15 yıl önce sergilediği ve 1204 Latin istilası sırasında yağmalanan kıymetleri temsil eden çalışmasını, yeni bir düzenlemeyle bu kez İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde sergiliyor. Sanatçı, İstanbul’un Hayal’et’ini görünür kılmak için diktiği bir giysi heykel ve bu giysi heykelin çektirdiği hatıra fotoğraflarından oluşan yerleştirmesiyle İstanbullulara sesleniyor: Şehrimizin tarihî mirasına sahip çıkalım!


    YAĞMADAN GERİ DÖNENLER

    Kimi kutsal emanetler 800 yıl sonra iade edildi

    Haçlıların bir Hıristiyan kente uyguladıkları vahşet ve yağma, Ortodoks ve Katolik dünyaları arasındaki sorunları daha da derinleştirdi. Günümüzde iki kilise arasındaki ilişkileri düzeltmek için taraflar büyük çaba gösteriyor. 2004’te Haçlıların İstanbul’dan götürdüğü kutsal yadigarların ikisi kente iade edildi. Ortodoks Kilisesi için çok önemli olan İstanbul Patriklerinden İoannes Hrisostomos ve Gregorius Theologios’un kutsal kemikleri, İstanbul Rum Patrikhanesi’ne iade edildi. Patrikhane kilisesinin kuzey nefine yerleştirilen bu hatıraların yanına, daha sonra Aziz Basileus’un da kutsal yadigarlarından bir parça gönderilmiştir.

    Konstantiniye'de katliam ve tecavüz

    Bu sembolik geri dönüş İstanbul Rum Patrikhanesi açısından çok önemli bir sonuç olsa da, Haçlı seferinin etkisi ve tartışmaları bitecek gibi görünmüyor. Bu satırlar yazıldığı sırada Türkiye’ye gelen Papa Franciscus’un da, İstanbul’da Rum Patriği Bartholomeos’u ziyaret etmesi bekleniyor. Bu ziyarette de bazı geri dönüşler olup olmayacağı ise şimdilik bilinmiyor.

    Konstantiniye'de katliam ve tecavüz
    Papa’nın İstanbul Rum Patrikhanesi’ne iade ettiği kutsal emanetlerin muhafazaları.
  • Osmanlıların zengin tasvir alemi

    Osmanlıların zengin tasvir alemi

    Metin And’ın kitabı, Batı dünyasının aksine dini tasvirin çok sınırlı olduğu Osmanlı uygarlığının günlük hayat mekânlarında, eşyalarında oluşturduğu zengin tasvir dünyasını gözler önüne seriyor.

    Görsel tasvirden uzak durduğu düşünülen bir uygarlığın resimli anlatım ile ilişkisini açıklamak zaten başlı başına ciddi bir sorunken, konunun bugüne kadar akademik ve anlaşılması güç metinler halinde ele alınması, meselenin geniş kitlelerce okunmasını ve kavranmasını zorlaştırmıştır. Osmanlı sanatı çalışmalarına kendi bakış açısını getiren bir araştırmacı olan Metin And, Osmanlı Tasvir Sanatları 1: Minyatür isimli eserinde sözkonusu zorluğu teknik terim ve tariflerden uzak, keyifle okunan bir metinle aşmayı başarmış. İyi seçilmiş görseller, kitabın özenli grafik tasarımıyla birleşince ortaya gözlere de hoş gelen, değerli bir eser çıkmış.

    Osmanlıların zengin tasvir alemi
    Hırsızlarla dervişin öyküsü, Hümâyûnnâme.
    Osmanlıların zengin tasvir alemi
    Kadın tasvirli çini tabak.

    Hoca, iki kitap olarak planladığı bu çalışmanın ilk cildinde ağırlıklı olarak minyatürleri, yani kitap resimlerini konu alıyor. Daha az tanınan Osmanlı tasvirleriyle ilgili bölümlere, yani çarşı ressamlarına, ev ve sarayların duvarlarını ve tavanlarını süsleyen resimlere ise kısa tanıtım yazıları ve birkaç güzel örnekle değinmekle yetiniyor. Bu bölümün devamında, halı ve kilim, kumaşlar, işlemeler, peşkirler, çini sanatı, madeni eserler üzerindeki tasvirler, yazı ve tasvir, Türk gölge oyunu (Karagöz), kâğıt oymacılığı, cilt kapağı, çekmece, kutu ve sandık, tepsi üstü, cam altı gibi bazı başlıkları yine kısaca ele alıyor. Batı dünyasında görülen anıtsal resim sanatından farklı olarak dini tasvirin çok sınırlı olduğu bir uygarlığın günlük hayat mekânlarında, eşyalarında oluşturduğu zengin tasvir dünyasına dikkat çekiyor.

    Osmanlıların zengin tasvir alemi
    Karagöz figürleri
    Osmanlıların zengin tasvir alemi
    Keman (rebab)

    Osmanlı Tasvir Sanatları 1: Minyatür, 15. yüzyıldan 19. yüzyıla kadarki dönemde Osmanlı minyatür sanatının gelişimini kronolojik olarak tanıtıyor. 19. yüzyılda artık etkisini yitiren kitap resminin son örnekleri Zenanname ve Sefarretname-i İran’ı da örneklerle değerlendiriyor. Bu bölümün sonunda Metin And Hoca, Osmanlı şehirlerindeki cami, saray ve konakların duvarlarında görülen resimler ve kitap sanatları arasındaki benzerlikleri ele alıyor. Sonraki bölümde bir saray sanatı olarak minyatürleri ve bu eserleri üreten nakkaşları mercek altına alıyor. Nakkaşhane, nakkaşlar ile ilgili belgeler, nakkaş isimlerini ve memleketlerini konu alan listeler son derece ilgi çekici. Metin And, bugünkü İran coğrafyasından Osmanlı ülkesine gelen sanatçılar üzerinden iki farklı dünyanın yakın ilişkisini de sergilemeyi ihmal etmiyor. Yapılan işin aşamalarını anlattığı bölümde nakkaşların kullandıkları teknikler ve üretim yöntemlerine değiniyor. Osmanlı saray çevresinde gelişen ve desteklenen kitap resimleri ve ressamları hakkındaki son bilgiler çok sınırlı olduğundan, bu bölüm sanat tarihinin loş kalmış bir alanına ışık tutuyor.

    Kitabın dördüncü ve son bölümü ise minyatür sanatını konularına göre sıralıyor. Metin And’ın kaleminden; padişah portrelerinin, padişahların günlük yaşam sahnelerinin, savaş ve sefer sahnelerinin saray sanatının en önemsediği konular olduğunu öğreniyoruz. Ardından sıra dini tasvirlere geliyor. İslam inancı dini konulu tasvire karşı olsa da eserin bu sayfalarında başta miraç ve mucizeler olmak üzere Peygamberin hayatından önemli sahnelerin Osmanlı nakkaşları tarafından resmedildiğini görüyoruz. Çok yaygın olmasa da şehir ve yerleşim resimlerinin, günlük yaşam sahnelerinin, kuşlar ve diğer hayvanların, efsanevi yaratıkların ve bitkilerin yine her biri farklı el yazmalarından alınan örnekleri de bu bölümde kronolojik olarak sıralanıyor. Buradaki minyatürler, ait oldukları dönemler hakkında önemli birer tarihi belge niteliği taşıyor. Saray kütüphanelerinin gizli raflarından dünyanın farklı yerlerindeki kütüphanelere dağılan görsel malzeme de eserde başarılı bir şekilde bir araya getiriliyor.

    Osmanlıların zengin tasvir alemi
    Çeng

    Metin And Hoca maalesef iki kitap olarak tasarladığı çalışmasını tamamlayamamış, “Çarşı Ressamları” ve üzerinde tasvir bulunan her türlü malzemeyi ele alacak ikinci cildi yazamamıştır. Oysa hocanın bu konularda değişik tarihlerde yazılmış ve tek tek farklı sorunları ele alıp yorumlayan makaleleri çok önemlidir. Bugün bunlar ancak zor ulaşılan dergi ve kitaplarda bulunabilmektedir. Bu nedenle, Yapı Kredi Yayınları’nın Osmanlı uygarlığını daha iyi tanımamızı sağlayacak ikinci cildi yayınlama düşüncesi son derece yerindedir. 

  • Biri tam isabet, diğeri garabet

    Biri tam isabet, diğeri garabet

    Kanuni’nin sevgili şehzadesi Mehmed için inşa ettirdiği külliyedeki türbeler, özenli bir restorasyonun ardından Cumhuriyet tarihinde ilk defa ziyarete açıldı. Sivas’ta Anadolu Selçuklu Sultanı I. İzzeddin Keykavus’un 800 yıllık türbesindeki çinilere yapılanlarsa ancak bir resim dersi olarak nitelendirilebilir. 

    Kanuni Sultan Süleyman, ilk büyük külliyesini 1543’te henüz 23 yaşında hayatını kaybeden sevgili şehzadesi Mehmed adına Mimar Sinan’a yaptırmıştı. İstanbul’da bugünkü Şehzadebaşı semtinde yer alan Şehzade Külliyesi’nde ilk olarak şehzadenin türbesi tamamlanmış, çevresine sonraki yarım asırda altı türbe daha inşa edilmişti.

    Şehzade’nin türbesi belki de Osmanlı sanatının en zengin süslenmiş türbesiydi. Cephedeki renkli taş kakmalar ve zengin taş işçiliği, yivli kubbe, Şehzade’nin sandukasının üzerine yapılan ahşap taht, bu eseri benzersiz kılmıştı. Türbe ve külliyenin inşaatından yüzyıllar sonra, Cumhuriyet’in ilanının ardından türbeler ziyarete kapanmış ve yeni kurulan Türbeler Müdürlüğü’ne bağlanmıştı. 1950’lerden itibaren bazıları geçici sürelerle açılmış ancak genel olarak ziyarete kapalı, özel izinlerle gezilebilen birimler olarak kalmıştı. Nihayet Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından yaklaşık 50 kişilik bir ekiple tamamlanan restorasyonun ardından günümüzde Şehzade Külliyesi Türbeleri olarak adlandırılan toplam yedi yapı ziyarete açıldı. Genel anlamda son derece başarılı yürütülen çalışmalarda türbe içindeki kalemişlerinde, renkli camlarda bakım yapıldı, kurşunlar yenilendi, yapıların dış cepheleri temizlendi. Ancak (III. Murad’ın kızı Ayşe Sultan’ın eşi) İbrahim Paşa’nın türbesinde bulunan mermer sandukalar üzerindeki kalemişi detayların kötü bir restorasyon uygulamasına maruz kaldığını da belirtmek gerekir.

    Biri tam isabet, diğeri garabet
    İSTANBUL Şehzade Külliyesi Türbeleri

    Öte yandan Şehzade Mehmed’in türbesinden kuş uçumu 700 km uzakta restorasyonu tamamen zıt yönde sonlandırılan bir türbede de 29 yaşında ölen Selçuklu Sultanı I. İzzeddin Keykavus (1220) yatıyor. Sivas’taki türbesindeki sandukaların üstünde yer alan Anadolu çini geleneğinin en güzel örnekleri, tamamen uyumsuz ve anlaşılmaz bir şekilde kalemişi tamamlandı. Selçuklu Sultanı, genç yaşta hastalanınca bu kentte gömülmeyi vasiyet etmiş, gömüldüğü türbenin cephesindeki kitabeye onun ağzından “geniş saraylardan çıkıp daracık mezarlara girdik, zenginliğimin bana faydası olmadı, saltanatım mahvoldu” şeklinde duygusal bir şiir yazılmıştı. İşte bu türbede ve türbenin dahil olduğu şifahanede 2009’da başlatılan çalışmada ciddi bir bakım yapıldıysa da sandukaların üzerine, dökülen çinilerin yerlerine kötü bir müdahalede bulunarak kalemişi tekniğinde nakışlar dolduruldu. Ama bu nakışlarda çinilerde görülen zengin geometrik kurgu anlaşılamaz hâle getirilmiş, ne renk ne de kompozisyon devam ettirilmiş. Restorasyon umarız ki yakın zamanda yetkililerin müdahalesi ile düzeltilir.

    Biri tam isabet, diğeri garabet
    SİVAS I. İzzettin Keykavus Türbesi
    Biri tam isabet, diğeri garabet

    MUHTELİF

    1- Türk eski çağ bilimleri duayeni Prof. Dr. Sencer Şahin (75), eski Genelkurmay Başkanı “tak-şak paşa” Doğan Güreş (88), yerel gazeteciliğin önemli isimlerinden Saruhan Ayber (75) hayatını kaybetti.

    2- İzmir, Kadifekale’de gecekondular arasında yer alan Antik Roma tiyatrosunda kazılar başladı. Bölge İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından kamulaştırılmıştı.

    3- Firavun Tutankamon’un vücuduna 2 binden fazla bilgisayar taramasıyla sanal otopsi yapıldı ve tavşan dişli, yumru ayaklı olduğu anlaşılan firavunun önceden bilindiği gibi savaş arabası kazası değil, kalıtsal bir hastalık sonucu öldüğü iddiası kuvvet kazandı.

    4- İstanbul’da Rumca yayımlanan Apoyevmatini gazetesinin 1925’ten bu yana faaliyet gösterdiği Beyoğlu, Suriye Pasajı’ndaki ofise maddi gerekçelerle kilit vuruldu. Gazetenin sahibi Mihail Vasiliadis, gazeteyi evinde hazırlayacağını duyurdu.

    5- Channel 4’te yayınlanan Hitler’in Gizli Madde Bağımlılığı belgeselinde, dönemin Amerikan istihbarat raporuna dayanarak Alman diktatörün metamfetamin bağımlısı olduğu ve 74 ayrı ilaç kullandığı iddia edildi.

    6- Müzayede şirketi Sotheby’s’te mezata çıkan 7-8. yüzyıl tarihli nadir bir Kuran yazmasının sayfaları 170 bin TL karşılığında Yıldız Holding Sanat Koleksiyonuna dahil oldu.

    TARİHE KALANLAR

    1990’lara dönüş alarmı

    Suriye’nin Türkiye sınırındaki Kobani’ye yönelik IŞİD saldırısına dikkat çekmek için HDP 6 Ekim’de “sokağa çıkma” çağrısı yaptı. Olaylar, PKK ve Hizbullah kökenli Hüda-Par gibi grupların çatışmasına dönüştü, 40’ı aşkın kişi öldü, Bingöl Emniyet Müdürlüğü’ne silahlı saldırıda 2 polis öldürüldü, pek çok bölgede sokağa çıkma yasağı kondu. Diyarbakır’da kurban dağıtırken Yasin Börü (16), Hasan Gökgöz (26) ve Hüseyin Dakak (19) korkunç bir şekilde katledildi. Demirtaş’ın Öcalan’ın telkin çağrısını aktarmasıyla sokak olayları önemli ölçüde sona erdi.

    Anneler için 500. cumartesi

    Gözaltında kaybolan ve faili meçhul cinayetlerde hayatını kaybedenlerin yakınlarının 27 Mayıs 1995’ten bu yana Galatasaray meydanında düzenledikleri oturma eylemi 25 Ekim’de 500. defa yapıldı. Eylemlere 1999-2009’da ara verilmişti.

    Karaman’da facia

    Soma maden faciasından 5 ay sonra 28 Ekim’de de Karaman’daki bir kömür ocağında göçük yaşandı, 18 madenci mahsur kaldı. Yayına hazırlandığımız saatlerde Enerji Bakanı Taner Yıldız “umutlarımız azalıyor” dedi.

    Nobel ödülü Malala’ya

    Nobel Barış Ödülü, ülkesi Pakistan’da kız çocuklarının okula gitmesi için kampanya yürüten ve bu sebepten Taliban tarafından vurulan Malala Yusufzay (17) ve Hintli çocuk hakları savunucusu Kailaş Satyarthi’ye (60) verildi.

  • İstanbul’un en yaşlısı

    İstanbul’un en yaşlısı

    İstanbul, Sarayburnu’nda bugün önünde yoğun bir araç trafiğinin akıp gittiği surlardan biraz içeri girince karşınıza kentin hâlâ ayakta kalabilen yaklaşık 2 bin yaşındaki en eski yapısı çıkacak. Antik Bizantion kentinin günümüzde görülen yegane yapısı kaderine terk edilmiş bir halde duruyor.

    Bugün Topkapı Sarayı’nın bulunduğu tepede MÖ 7. yüzyılda Bizantion adıyla bir Megara kolonisi kurulmuştu. Bu kentin muhteşem surları, görkemli kamu yapıları vardı. Bunlar, günümüzde ancak eski kaynaklardan öğrenilebilir. Romalı tarihçi Cassius Dio’ya (ölümü 235) göre bu sur duvarları “Dışı birbirine bronz kenetlerle bağlanmış devasa dikdörtgen taşlardan inşa edilmişti.” Roma İmparatoru Septimus Severus, MS 2. yüzyılda kenti kuşattığında surlar uzun süre dayandı ama kent teslim olduğunda ceza olarak yarıya kadar yıkıldı. Sonraki yüzyıllarda surların üst kısımları yenilendi, üzerlerine ve çevrelerine yeni yapılar inşa edildi.

    Severus’un cezasından kurtulabilen ve bugüne ulaşabilen tek duvar kalıntısı 1.800 yıl sonra İstanbul’un işgal yıllarında Fransız arkeolog subaylar tarafından tespit edilmiş, ancak sonrasında unutulmuştu. Tehlikeli olmakla birlikte bugün bu ‘en eski İstanbullu’yu görmek için kalıntıların karşısına çıkanlar, belki de 178-180 yıllarında Bizantion surlarını gören Herodianus’un şu sözlerle aktardığı heyecanını paylaşırlar: “Şu an bile ayakta duran duvar harabeleri, görenleri onu ilk inşa edenlerin ustalıkları ve daha sonra yıkanların gücü karşısında hayrete düşürmektedir.”

    İstanbul'un en yaşlısı
  • Asfaltın altı Roma mezarı

    Asfaltın altı Roma mezarı

    İstanbul Beyazıt meydanında İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yürüttüğü Vezneciler alt geçidi yenileme çalışmalarında, asfaltın hemen altından Roma dönemi iki lahit kapağı çıktı. Anlaşılan lahit (sandık şeklindeki mezar) kapakları belirlenemeyen bir dönemde yerlerinden çıkarılıp buraya taşınmış. Eserler koruma amacıyla İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ne kaldırıldı.

    Söz konusu alan, antik Byzantion kentinin nekropolüydü. Bu büyük mezarlık alanı Çemberlitaş, Çarşıkapı’dan Laleli’ye kadar uzanıyordu. Daha 4. yüzyılda Konstantinos’un kenti başkent haline getirmesi ile bu mezarlık kent içinde kaldı. Mezarların üzerine binalar inşa edildi. Aynı dönemde bölgeye günümüze kadar varlığını koruyan büyük bir meydan yapıldı.

    Bizans uzmanı arkeolog Dr. Kerim Altuğ, lahitlerin ve bölgenin tarihine dair şu yorumu yaptı: “1943-1947 arasında Beyazıt’ta inşa edilen İstanbul Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi binasının temel kazıları sırasında, antik Byzantion nekropolüne ait çok sayıda arkeolojik bulgu elde edilmiştir. 1965’te inşa edilen Vezneciler trafik tünelinin yapımı sırasında gerçekleştirilen kazılarda dikkate değer arkeolojik veriler sağlanmıştı. Ağustos ayında Vezneciler trafik tünelinin yenileme çalışmaları esnasında gün ışığına çıkan ve Roma İmparatorluk Çağı’na tarihlenen iki adet lahit kapağı ise antik Byzantion kentinin nekropolüne ait olmaları bakımından İstanbul’un kentsel geçmişine dair en erken bulgulara örnek teşkil etmektedir.”

    Asfaltın altı Roma mezarı
    İSTANBUL/Beyazıt Fotoğraf: Kerim Altuğ