Yazar: Hayri Fehmi Yılmaz

  • Bizans üzerindeki Osmanlı başkenti

    Philipp Ferdinand von Gudenus’un 277 yıllık bu olağanüstü çalışmasının ikinci bölümünde, Bizans İstanbul’unun dokusu üzerine inşa edilen Osmanlı yapılarını izliyoruz. Ön planda sivil Osmanlı mimarisinin nadide örnekleri, arka planda tarihî yarımadanın başlıca camileri görülüyor.

    1. TOP KAPISI Haliç ve Marmara surlarının birleştiği bugün Sarayburnu denilen bölgede Bizans devrinde kentin büyük kapılarından biri bulunuyordu. Azize Barbara adı verilen bu kapının arkasındaki arazide bulunan sarayı korumak için Osmanlı döneminde toplar yerleştirilmişti. Bu nedenle kapı Topkapısı adıyla anılır olmuştur. Sultan II. Mahmud döneminde inşa edilen büyük ahşap saray inşaatı sırasında bu kapı yıktırılmıştır.

    2. SARAY-I CEDİD (TOPKAPI SARAYI) HA­REM CEPHESİ Bugün Topkapı Sarayı denilen sarayın Haliç’e bakan cephesinde III. Murat döneminden itibaren gelişen Harem dairesi­nin yapıları ayrıntılı gösterilmemiştir.

    3. KAYIKHANE Topkapı Sarayı’nın bugün Beşiktaş’ta Deniz Müzesi’nde korunan salta­nat kayıkları, Haliç kıyısında Sepetçiler Kasrı yanındaki gözlerde bulunuyordu. Kayıkhane 19. yüzyıl sonlarında harap olmuş, kitabesi Topkapı Sarayı Müzesi’ne kaldırılmıştır.

    4. SEPETÇİLER KASRI 17. yüzyılda inşa edilen kasr, Bizans dönemi surlarının iki yönde geniş­letilmesi ile oluşan set üzerine inşa edilmiştir. Osmanlı saraylarında benzer yüksek köşklere sepet köşkü dendiği bilinir. Bu yapı, sultan ve Harem sakinleri tarafından Haliç’i, şehri, zaman zaman da burada yapılan törenleri izlemek için kullanılırdı.

    5. YALI KÖŞKÜ Sinan Paşa tarafından Sultan III. Murat’a hediye olarak inşa edilmiştir. Yapı, sahilde saray surlarının dışında bulununan tek katlı büyük ahşap bir yapıydı. Sultanların saraya saltanat kayıkları ile gelip gittiği yer olan bu köşk, aynı zamanda donanmanın şehre geldiği ve şehirden ayrıldığı zamanlarda yapılan törenlerde de kullanılırdı.

    6. AYASOFYA CAMİİ 532-537 yıllarında İmparator İustinianus tarafından kilise olarak inşa ettirilmiş olan yapı, 1453 ten sonra Fatih Sultan Mehmet tarafından cami haline getirilmişti. Yapının resimde görülen üç minaresi 16. yüzyılda eklenmiştir. Resimde Ayasofya’nın solunda görülen kubbe Aya İrini olmalıdır.

    7. SULTANAHMET CAMİİ Sultan Ahmet’in 17-18 yaşlarındayken inşa edilmesini emrettiği caminin mimarı Sedefkar Mehmet Ağa’dır. Yapı, Osmanlı döneminde inşa edilen altı minareli camidir. Caminin Galata yamaç­larından etkileyici bir görünümü vardır.

    8. YENİ CAMİİ Cami ve etrafındaki yapıların inşasına Safiye Sultan’ın emri ile 1598’de başlanmış, ancak 1665’te Hatice Turhan Valide Sultan tarafından tamamlatılabilmiş­tir. İki valide sultanın isteği ile inşaatta bir çok mimar görev almıştır. Yapı üçer şerefeli çifte minareleri ile bir hükümdar yapısı görünü­mündedir.

    9. BEYAZIT CAMİİ Sultan II. Beyazıt tarafın­dan 1501-1505 yılları arasında inşa ettirilen caminin mimarının kimliği tartışmalıdır. Tek şerefeli iki minaresi ile cami, Haliç siluetinde izlenebilir.

    10 SARAY-I ATİK (ESKİ SARAY) Fetihten hemen sonra Fatih ilk sarayını kentin merke­zinde geniş bir alana inşa ettirmişti. Etrafı du­varlarla çevrilen bu geniş alanda birçok köşk ve kasr yapılmıştır. 1470 dolaylarında bugün Topkapı Sarayı denilen yapılar inşa edilince, ilk yapı “eski saray” olarak isimlendirilmiştir. 19. yüzyılın başlarında ortadan kalkan bu saray yerine, bugün İstanbul Üniversitesi’nin birimleri olarak kullanılan Seraskerlik binaları yaptırılmıştır.

  • Fotoğraf sadakatinde İstanbul panoraması

    Philipp Ferdinand von Gudenus tarafından 1740’ta yapılan İstanbul panoraması, Beyoğlu/ Pera yamaçlarındaki Fransız Sarayı teraslarından hazırlanmış izlenimi vermekte. Panorama, Cihangir’den başlayıp Kasımpaşa’ya kadar Beyoğlu semtlerini önde arkada Üsküdar ve Haliç’in üzerinde, suriçi İstanbul silueti ve şaşırtıcı ayrıntılar ile işlenmiş. Adeta fotoğraf sadakatinde hazırlanan çizim, uzun bir gözlemin sonucunda oluşturulmuş. Detayların bazılarının yerinde yapılan ziyaretlerle, bazılarının dürbün ile izlenerek hazırlandığı tahmin edilebilir.

    1. (ASYA)ÜSKÜDAR ARKASINDA TEPELER İstanbul Boğazı’nın Asya yakasında Çamlıca başta olmak üzere yüksek tepeler görülüyor. Bunların önünde Üsküdar yerleşimi genel hatları ile işlenmiş.

    2. (AVRUPA)BEYOĞLU SIRTLA­RI-CİHANGİR İstanbul Boğazı’nın Avrupa yakasında Beyoğlu/Pera sırtlarında Fransız Sarayı terasla­rından Cihangir, Tophane semtleri görülüyor. Arada minareler, mescit ve camileri gösterse de tek tek tespit güç.

    3. TEPE PENCERELİ EVLER 18. yüz­yıl İstanbul’unda evler genellikle tepe pencerelerine sahip. Ahşap kepenklerle kapatılan pencere­leri üzerinde küçük bölümlerinde camlar olan sabit pencereler odalara ışık sağlıyordu. Büyük levha camların rahatlıkla üretildiği 19. yüzyıl ortalarından itibaren bu tür evler hızla yok oldu.

    4. ÜSKÜDAR MİHRİMAH SULTAN CAMİİ Mihrimah Sultan’ın Mimar Si­nan’a inşa ettirdiği iki minareli cami Üsküdar siluetinde tespit edilebilen tek ibadethane.

    5. KIZ KULESİ Üsküdar önlerin­deki küçük bir kayalık üzerindeki kule basit detaylarla işlenmiş. II. Mahmut tarafından yenilenmeden önceki haliyle görülüyor.

    6. KARACAAHMET MEZARLIĞI Üsküdar sırtlarındaki kentin en büyük Müslüman mearlıklarından Karacaahmet dev bir selvi korusu halinde görülüyor.

    7. ÜSKÜDAR SARAYI Topkapı Sarayı’nın karşısında Asya kıyıla­rında bulunan bu saray, İstanbul’un izlendiği en keyifli yerlerden biriydi. 19. yüzyılda yokolan saraydan günümüze sadece Harem dairesinin adını yaşatan Harem iskelesinin adı kaldı.

    8. KADIKÖY Antikçağın meş­hur Khalkedon kentinin yerinde yaşayan küçük Kadı Köyü birkaç yapıdan oluşan evleriyle görülüyor.

    9. TOPHANE DÖKÜMHANESİ Kanunî devrinde inşa edilen Topha­ne’nin üzerinde, III. Selim devrinin başlarında yapılan kubbeler görü­lüyor. Kubbelerin mavi rengi kurşun kaplamayı tanımlıyor.

    10. TOPHANE I. MAHMUD MEY­DAN ÇEŞMESİ 1730’larda Tophane Meydanı’nda deniz kenarında inşa edilen meydan çeşmesi geniş saçakları, süs kubbeleri ve alemleri ile detaylı şekilde gösterilmiş.

    11. KILIÇ ALİ PAŞA CAMİİ 16. yüz­yılda Kaptanıderya Kılıç Ali Paşa’nın inşa ettirdiği külliyenin cami ve ha­mamının kubbeleri şematik olarak işlenmiş. Caminin tek minaresi de siluetin belirgin unsurlarından biri.

    12. BOĞAZİÇİ Kentin Asya ve Av­rupa’daki yerleşim alanlarını ayıran Boğaz adeta boş sadece Tophane önlerinde kıyıya yakın giden dört büyük kayık kürekleri ve içlerindeki kalabalık yolcuları ile izlenebilmek­.

  • 150 yıl öncesinin İstanbul manzarası

    150 yıl öncesinin İstanbul manzarası

    İstanbul’da fotoğraf çeken ustaların en sevdiği panaromalardan biri Haliç siluetidir. Genellikle Galata kulesinden çekilen fotoğraflar, kentin birçok anıt yapısının tarihi içinde belge niteliğini taşır. Bu fotoğraf Topkapı Sarayı’nın meşhur yapılarından Yalı köşkünün 1869 yılı dolaylarında yıkılmasından ve 1878 Bab-ı Ali yangınından önce çekilmiş olmalı. Henüz yangınlar büyük ahşap konakları yutmamış. Ahşap denizi şeklindeki kent dokusu içinde anıt eserler çok daha etkileyici görülüyor. 

    1. TOPKAPI SARAYI ADALET KULESİ Fatih devrinde 1470 dolaylarında inşaına başlanan saray, 19. yüzyılın ortalarına kadar tahta çıkan birçok padişahın yaptırdığı eklerle genişlemiş. Hem şehirden rahatlıkla görülen hem de şehrin en güzel manzaralarından birine sahip Adalet kulesi sarayın son eklerinden biri, Abdülmecid devrinde yenilenmiş. 

    2. AYA İRİNİ İmparator Konstantinos tarafından yaptırılan kilise 6. ve 9. yüzyıllarda kısmen yenilenmiş. “Kutsal Barış”a adanan kilise Osmanlı dönemi boyunca Topkapı Sarayı içinde kalmış ve cebehane olarak kullanılmış. 19. yüzyılın ortalarından itibaren ise Müze-i Hümayun haline getirilmiş. 

    3. AYASOFYA 532-537 yılları arasında imparator İustinianus tarafından inşa edilen yapı, 1453’te İstanbul’un fethiyle birlikte Fatih Sultan Mehmet tarafından cami haline getirilmiş. 1934’te Atatürk’ün isteği ile müze olarak açılmış. Bizans ve Osmanlı uygarlıklarının izlerinin birarada sergilendiği anıt, dünya mimarisinin ve sanat tarihinin başyapıtlarından biri. 

    4. SULTANAHMET CAMİİ 1610- 1617 yılları arasında Sultan Ahmet tarafından inşa edilen cami, Osmanlı döneminin ilk ve tek altı minareli camii. Daha çok Marmara yönünden kent siluetinde etkili olan yapı, Haliç siluetine de kısmen katılmakta. 

    5. CAĞALOĞLU HAMAMI 18. yüzyılda inşa edilen hamam İstanbul’da inşa edilen son anıtsal çifte hamamlardan biri. 

    6. BAB-I ALİ VE NALLI MESCİT Osmanlı sadrazamları 17. yüzyılın ortalarından itibaren burada bulunan bir sarayı kullanmaya başlamışlardır. Birçok kez harap olan yapı, 1844’te Avrupa etkili mimarisi ile yeniden inşa edilmiştir. Haliç’e bakan görkemli cephesiyle bu anıtsal yapı, artık sadece sadrazam tarafından devlet işleri için kullanılıyordu. 23 Mayıs 1878’de çıkan bir yangınla büyük ölçüde harap olmuştur. Sarayın kalan kısımlarında İstanbul Valiliği ve Emniyet Müdürlüğü bulunmakta. 

    7. HAS BAHÇE (GÜLHANE PARKI) Topkapı Sarayı’nın Haliç’e bakan yamaçları eskiden yoğun bir selvi korusu idi. Sarayın has bahçesi kabul edilen bu alan Dolmabahçe Sarayı’na taşınılıp Topkapı Sarayı terkedildikten sonra bakımsız kalmış ve 20. yüzyılın başında Gülhane adıyla halka açık bir park haline getirilmiştir. Bugün fotoğrafta görülen servilerin yerine dikilen ve artık devleşen çınar ağaçları sarayın Haliç cephesini gözlerden saklıyor. 

    8. YALI KÖŞKÜ FABRİKASI Topkapı Sarayı’nın dış köşklerinden Yalıköşkü bahçesinde kurulan fabrika, tersane dokları için pompa üretiyordu. Bitişiğindeki Yalıköşkü 1869 dolaylarında yıktırılmıştır. Fabrika ise 1890’larda ortadan kalkmış. 

    9. SUR-U SULTANİ Topkapı Sarayı’nın etrafını deniz yönünde Bizans surları çevreler. Kara tarafında ise Fatih Sultan Mehmet’in 1470 yılı dolaylarında inşa ettirdiği bir sur vardır. Fotoğrafta etraflarında ahşap yapılar arasında anıtsal surlar ve kuleler izleniyor.

    10. HOCAPAŞA HAMAMI 15. yüzyılda inşa edilen hamam, kentin en görkemli yapılarındandır. Banisi, Fatih devri vezirlerinden Hocapaşa lakabı ile tanınan Sinan Paşa’dır. 

    11. HALİÇ SURLARI İstanbul kentinin etrafını çeviren surların bir bölümü Haliç kıyısında inşa edilmiştir. Kulelerle desteklenen bir duvar hattından ibaret olan Haliç surları, tamamen deniz kenarındaydı. Ancak zamanla surların önünde geniş dolgu alanları oluşmuştur. Bizans ve Osmanlı dönemleri boyunca defalarca onarılıp yenilenen surlar 19. yüzyılın sonlarından itibaren büyük ölçüde ortadan kaldırılmıştır. 

  • Harbiye’den Beşiktaş’a 1950’lerin sonlarında…

    Harbiye’den Beşiktaş’a 1950’lerin sonlarında…

    İstanbul’un dokusu 55-60 sene önce kuşbakışı böyleydi; nüfusu ise sadece 1.5 milyon civarındaydı. Tarihî binaların yanında yeni yapılar yükselmeye, İstanbul’un silueti yavaş yavaş değişmeye başlamıştı. Yine de nefes alan bir şehir, temiz bir denizle iç içe yaşayan İstanbullular ve yaşayan bir tarih vardı.

    1- Yıldız Sarayı: Özellikle II. Abdülhamid tarafından büyük bir bahçe içinde inşa ettirilen, birçok köşkten oluşan 19. yüzyıl sonu 20. yüzyıl başına ait saray yapıları. Yıldız Teknik Üniversitesi de burada kurulduğundan sarayın adıyla anılmakta.

    2- Ertuğrul Tekkesi: (Şeyh Zafir Külliyesi) İstanbul’da en iyi korunmuş tekke yapılarından biri. Saadi Tarikati tarafından kullanılan 19. yüzyıl sonuna ait külliye de mescit-tevhidhane (bugün cami), Şeyh Zafir Türbesi, kütüphane, harem ve misafirhane köşklerinden oluşuyor.

    3- Dolmabahçe Sarayı: 19. yüzyıl ortalarında Sultan Abdülmecid tarafından inşa ettirilen sahil sarayı. Fotoğrafta daha çok harem ve veliaht şehzadelerin kullandığı yapıları görülüyor. Bugün Milli Saraylar’a bağlı anıt ve çeşitli koleksiyonların sergilendiği müzeler.

    4- Akaretler: Sultan Abdülaziz tarafından yakınlarda inşa ettirmek istediği camiye gelir sağlamak üzere inşa ettirilen, daha çok Dolmabahçe Sarayı çalışanlarının oturmasına tahsis edilen sıra evlerden oluşan yapı grubu.

    5- Maçka Silahhanesi ve Karakolu: Sultan Abdülaziz tarafından 1873/75 tarihinde inşa edilen silahhane ve karakol bina- ları. Bir süre Jandarma Komutanlığı olan yapılar 1955 yılından itibaren İstanbul Teknik Üniversitesi tara- fından kullanılıyor.

    6- Lütfi Kırdar Spor Sarayı / Kongre Merkezi: 1948’de Vietti-Violi, Şinasi Şahingiray ve Fazıl Aysu tarafından inşa edilen, o zamanki adıyla Spor ve Sergi Sarayı, uzun süre kentin tek kapalı spor salonu olmuştu. 1988 yılında, inşa ettiren belediye başkanı Lütfi Kırdar’ın adını aldı. Bir çok etkinliğe hizmet ettikten sonra 1992-1996 yılında kongre salonuna dönüştü- rüldü.

    7- Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu: Dolmabahçe vadisinde 1947 yılında açılan ve günümüze kadar faal bir şekilde kullanılan tiyatro sahnesi.

    8- Harbiye: 1835’te Harp Okulu olarak inşa edilen yapı, 19. yüzyıl sonuna kadar değişik eklerle yenilenip genişletildi. 1959’dan itibaren Askeri Müze koleksiyonları sergilenmeye başlandı, 1993’te bütün bina elden geçirilip modern eklerle günümüzdeki görünümünü aldı. Cadde cephesinde, orta kısımda Menderes döneminde yıktırılan bölüm, sonradan müze olarak tekrar inşa edildi.

    9- İstanbul Radyo Evi: Bir mimarlık yarışması sonunda başarılı olan İsmail Utkular, Doğan Erginbaş ve Ömer Günay tarafından tasarlandı. 1946’da temeli atılan yapı 1949’da kullanıma açıldı.

    10- Taşkışla: 1846-1852 yılları arasında İngiliz mimar Williams James Smith ve yardımcısı İstefan tarafından yapıldı. Yeni Rönesans üslubuyla Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane (Askerî Tıbbiye) için hastane olarak tasarlanan yapı, askerî kışla olarak da kullanıldı. Cumhuriyetten bu yana İTÜ Rektörlüğü ve Mimarlık-İnşaat Fakültesi olarak işlev görüyor.

    11- St. Esprit Katedrali ve Notre Dame de Sion: 19. yüzyıl ortalarında İstanbul Katolik cemaatine hizmet verecek bir katedral olarak inşa edilen büyük kilise, halen aynı amaçla kullanılıyor. Yapının yanında kiliseden tamamen bağımsız bir birim olarak Notre Dame de Sion Kız Lisesi binaları var.

  • 60’ların başlarında kuşbakışı Miletos

    60’ların başlarında kuşbakışı Miletos

    İlk ortaya çıkışının MÖ 7. yüzyıla kadar uzandığı tahmin ediliyor. Tarihçi Strabon, antik kentin eski bir Karia yerleşimi üzerine Giritliler tarafından kurulduğunu iddia etmiş. O vakitler Menderes Nehri ağzında bir liman şehri olan Miletos, bugün denizden 9 km içerde. Tunç Çağı kaynaklarında geçen Millawanda isminin de Miletos olduğu düşünülüyor. Kent, Klasik ve Hellenistik çağlarda büyük gelişme göstermiş, en büyük ve önemli yerleşim haline gelmiş. Menteşe Beyliği döneminde çevresi ile birlikte Türk hakimiyetine geçen bölge, Balat adıyla bir kent olmuş, Osmanlı döneminde giderek küçülerek bir köye dönüşmüş. 1899’da bölgede Alman kazıları başlamış ve 1955 yılında bir depremle kısmen harap olan köy, antik kent üzerinden kaldırılıp yakınlarda yeniden kurulmuş.

    1- Tiyatro: Antik kentin günümüze ulaşan en görkemli anıtı. MÖ 4. yüzyıldan itibaren var olan Hellenistik tiyatro 1. ve 2. yüzyılda Roma döneminde birçok bölümü sökülerek yeniden inşa edilmiş. Yaklaşık 15 bin kişi alan yapı Ortaçağ’da terkedilmiş ve üst kısmı yıkılarak başka yapılarda kullanılmış.

    2- Bizans Kalesi: 7. yüzyılda Arap akınları sırasında sahne binasına bir duvar örülen tiyatro bir savunma yapısı haline getirilmiş. Daha sonra 11. yüzyılda kısmen mermer tiyatro basamakları kullanılarak, üzerine bir kale inşa edilmiş. Yaklaşık kare şeklinde olan kalenin, biri büyük 11 kulesi var. Ayrıca bir dış surun izleri de yer yer görülebilir.   

    3- Han: Kente gelen yol üzerinde, tiyatronun yakınlarındadır. Orta avlulu mütevazı yapının duvarlarında bir çok devşirme malzeme kullanılmış. Muhtemelen Beylikler dönemine ait han, 1970 dolaylarında restore edilmiş ve yakın zamanda antik kenti ziyaret eden turistler için kafeterya olarak kullanılıyor.

    4- Hellenistik Hereon: Yapı,Roma dönemi örneğinden ayırabilmek için Hereon I adıyla anılıyor. Hellenistik kentin ızgara planlı kurgusunda iki sokağın kesiştiği bir köşede inşa edilmiş..

    5- Dört Direkli / Sütunlu Camii: Kare şeklindeki yapının duvarları, çevredeki Roma-Bizans yapılarından alınan yapı malzemesi ile 13-14. yüzyılda inşa edilmiş. İçerisinde bugün mevcut olmayan yapıyı taşıyan dört sütun da devşirme olarak kullanılmış.

    6- Faustina (Roma Hamamı): Miletos’un en büyük hamamı olan yapı, İmparator Markus Aurelius’un eşi Faustina adıyla anılır. İmparatoriçenin 164 yılındaki Anadolu ziyareti sonrasında inşa edilmiş olmalı. 3. ve 6. yüzyıllar arasında defalarca onarım görmüştür. Roma dönemi kentinin sosyal hayatının önemli bir merkezi olan hamam 7. yüzyıl başında terkedilmiş ve içerisinde evler, ahırlar inşa edilmiş.

    7- Roma Hereonu: Kent surları içinde inşa edilen en son mezar anıtı. 3. yüzyılın ilk yarısında inşa edilen yapı çok zengin süslemeye sahip. Mezarı dışarıdan çevreleyen peristilli / revaklı bir avlunun izleri günümüze ulaşmış.  

    8- Aziz Mikhael ve Piskoposluk Sarayı: Antik kentin aynı yapı adası içinde yer alan kilise ve piskoposluk sarayı 7. yüzyılın başlarında Dionisos Tapınağı’nın yerinde inşa edilmiş. Sarayın bazı bölümlerinde bulunan mozaik döşeme izleri günümüze ulaşabilmiş. Kilise ve saray 14. yüzyılda ortadan kalkmış ve 20. yüzyıl başında yapılan kazılarla ortaya çıkarılmıştır. 

    9- Hamam Kalıntısı: Beylikler devrine ait olan hamam, yakınlarındaki Kırk Merdivenli Camii’nin cemaati tarafından kullanılmış olmalı.

    10- Agora: Bugün izlenebilen en önemli bölümü, doğu yönünde İon düzenindeki galeri. 1970’li yıllarda birkaç sütunu ayağı kaldırılarak restore edildi. Agoranın çok ihtişamlı batı kapısının kalıntıları 20. yüzyıl aşlarında Berlin Pergamon Müzesine taşındı.

    11- Kırk Merdivenli Camii: Cami, ismini bitişiğindeki merdivenli minare düzenlemesinden alır. Yapının cephesi boyunca çatıya kadar uzanan merdivenler, yukarıda bir ezan sekisi ile biter. Bu tür minarelere Ege bölgesinin birçok yerinde rastlanır. 1337-1366 arasında yaşayan Menteşe Beyi İbrahim Bey tarafından inşa ettirilmiş olabilir.

    12- İlyas Bey Camii: 14. yüzyılda inşa edilen cami, medrese, hamam, tekke ve hazire ile oluşan külliye, Menteşe Beyliği döneminde Balat adıyla bilinen kentin en önemli yapıları arasında. Muhtemelen Suriye kökenli usta ve mimarların çalıştığı yapıda, Osmanlı Beyliğinde gelişen bazı özellikleri izlemek de mümkün.  Fotoğrafta görülebilen tuğla minaresi maalesef günümüze ulaşamamış.

    13- Nimfaeum: 1. yüzyılda inşa edilen üç katlı etkileyici cephesi ile bu anıtsal çeşme, kentin en görkemli anıtlarından biri. Mevcut mermerler Bafa Gölü ve Afyon civarından getirilmiş. İnşaatı İmparator Titus başlatmış ve Traianus’un babasının Anadolu valiliği sırasında tamamlanmış.

    14- Humeitepe Roma Hamamı, Türk Dönemi Köşk ve Han Yapısı: Miletos yarım adasının kuzeydoğusundaki bu tepe, bugün Humeitepe adıyla bilinmektedir. Muhtemelen Farsça “himaye eden, kutlu” anlamındaki Hümayun kelimesinin günümüze ulaşan şekli. Tepenin üzerinde bulunan moloz taşlardan inşa edilmiş iki katlı yapının bir köşk olduğu düşünülür. Yakınlarındaki han yine beylikler döneminin bir hatırası olmalı. Büyük hamam kalıntısı ise Roma çağına ait.

  • Tarihsel dokusunu yitiren Üsküdar

    50’li yıllarda çekilen hava fotoğrafında Üsküdar yerleşiminin geneli görülmekte. O dönem geleneksel dokusunu koruduğu görülen mahaleller, birkaç katlı küçük ahşap evler… Boş arsalar ve yangın yerlerinde bostanlar, siyah-beyaz fotoğrafta bile yeşilin hissedilmesini sağlıyor. Kısa süre sonra bunların yerlerinde çok katlı, kötü tasarlanmış apartmanlar yükselecek.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-675-370.jpg

    1. MIHRIMAH SULTAN KÜLLIYESI 16. yüzyıla ait yapı topluluğu Mimar Sinan tarafından tasarlanmıştı.

    2. ÜSKÜDAR YENI CAMII VE KÜLLIYESI, III. Ahmet tarafından 18. yüzyıl başlarında inşa ettirilmişti.

    3. ŞEMSI AHMET PAŞA KÜLLIYESI, Mimar Sinan tarafından 16. yüzyılda tasarlanmıştı.

    4. AYAZMA CAMII, Mihrişah Valide Sultan için oğlu Sultan III. Mustafa tarafından inşa edilmişti.

    5. DEPO BINALARI 20. yüzyıl başında eski yalılar yıkılarak inşa edilmiş 1970’lerden itibaren yıktırılarak ortadan kaldırılmıştı.

    6. ÜSKÜDAR ARABALI VAPUR ISKELESI.

    7. NEMLIZADE TÜTÜN DEPOSU, mimar Kemalettin tarafından tasarlanmıştı. Bugün özel bir şirketin merkezi.

    8. KARACAAHMET MEZARLIĞI.

    9. KARACA AHMET SULTAN TEKKESI. Üsküdar’ın en eski yapılarından olan bu Bektaşi Tekkesi, 14. yüzyılda bölgeye gelen “kolonizatör” dervişlerce kurulmuştu.

    10. KÜÇÜK SELIMIYE CAMII, Sultan III. Selim tarafından 19. yüzyılın başlarında bir Nakşibendi Tekkesi ve cami olarak inşa ettirilmişti.

    11. SELIMIYE CAMII.

    12. SELIMIYE KIŞLASI.

    13. SELIMIYE MAHALLESI, İstanbul’un ilk modern mahallelerindendi.

    14. RF-84F THUNDERFLASH Jet keşif uçağı. Burnunda bulunan dikey ve açılı kameralar ile havadan fotoğraf çekmek ve keşif amacıyla kullanılıyordu (Em. Alb. Emin Kurt).

    15. AZIZ MAHMUD HÜDAYI TEKKESI KÜLLIYESI

    16. KIZ KULESI.

    17. SALACAK SAHILI. Kentin en güzel manzaralı yerlerinden biri.

  • Şeyh Süleyman Mescidi: Bilimsel ve başarılı restorasyonlar da var

    Şeyh Süleyman Mescidi: Bilimsel ve başarılı restorasyonlar da var

    Son yıllarda “restorasyon” dendiğinde hemen arkasından “aman!” geliyor. Ancak farklı disiplinlerdeki uzmanların ortak çabasıyla gerçekleştirilen iyi ve doğru restorasyonlar da var. Zeyrek semtindeki Şeyh Süleyman Mescidi, hem Bizans kimliği hem Osmanlı dokusuyla yeniden ayağa kaldırıldı. 

    Son yıllarda yaşanan bir çok restorasyon tartışmasının arasında, İstanbul’da Zeyrek semtindeki Şeyh Süleyman Mescidi haberleri pek ilgi çekmedi. Mescid tek kubbeli küçük bir yapı. Yanında 20 kadar mezardan oluşan bir haziresi var. 19. yüzyılın sonlarından itibaren cemaatinin yaptığı basit müdahaleler dışında bir onarım görmeyen yapı, Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından 2013 yılında ele alındı ve hazırlanan restorasyon projeleri çerçevesinde uygulamalara başlandı. 

    Uzmanların oluşturduğu bir bilim kurulu ve Vakıflar İstanbul Bölge Müdürlüğü’nün katkısıyla gerçekleşen uygulamalar, Şubat 2017’de tamamlandı ve mescit olarak kullanılmak üzere İstanbul Fatih Müftülüğü’ne teslim edildi. 

    Yaşayan, yaşatılan geçmiş 1756 yılındaki yangında zarar gördükten sonra onarılan; II. Abdülhamid döneminde içine gri siyah renklerle hazırlanmış kalemişleri yapılan; sonrasında kaderine terkedilen yapı, yeniden ayağa kaldırıldı. 

    Restorasyon Vakıflar Genel Müdürlüğü ve İtalyan Mimarlık, Sanat ve Kent Restorasyonu Derneği’nce ortaklaşa gerçekleştirildi. Med-Art Projesi denilen bu çalışmada, her iki ülkenin uzmanları hem deneyimlerini paylaştı hem de farklı yaklaşımları tartışma imkanını elde etti. Önemli bir anıtın restorasyonu kadar eğitim çalışmalarını da içeren bu projede bazı restorasyon uygulamaları değerlendirildi; İtalyan uzmanlar da İstanbul’da Şeyh Süleyman Mescidi’nde inceleme, değerlendirme ve bazı uygulamalar yaptılar. 

    Kentin Geç Roma döneminde inşa edilen bir anıtını bu şekilde ve birçok restorasyon çevresinin katkısı ile ele alabilmek önemli. Yapının restorasyonunda öncelikle Bizans ve Osmanlı dönemine ait farklı izleri korumak ve yaşatmak arzusu ile çalışıldı. 

    Yapı Bizans döneminde 5. yüzyıl dolaylarında bir mezar anıtı olarak inşa edilmiş olmalıdır. Muhtemelen uzun Bizans yüzyıllarında başka amaçlar için kullanılmış ve örtü sistemi de yenilenmiştir. Bazı araştırmacılar yapının yakınlardaki bir manastırın kütüphanesi olduğunu düşünür. Ancak ne yazık ki ne fonksiyonunu ne de Bizans dönemindeki ismini belirlemek mümkün değildir. 

    Bizans-Osmanlı mirası Şeyh Süleyman Mescidi, İstanbul’un fethinden 38 yıl sonra Zeyniye tarikatına mensup Şeyh Süleyman Halife tarafından bir zaviye haline getirilmiş.

    İstanbul’un fethinden sonra 1491 yılında Zeyniye tarikatına mensup Şeyh Süleyman Halife tarafından bir zaviye haline getirilmiştir. Hakkında pek bir şey bilinmeyen Süleyman Halife vefat ettiğinde zaviyesinin önüne defnedildiğinden zamanla semtin ve Zeyniye tarikatının bazı mensuplarıda etrafına gömüldükçe burası bir hazireye dönüşmüştür. Zaviye zamanla mahalle halkına hizmet veren bir mescit olarak da kullanılır olmuştur. 

    1756 yılında bir yangında zarar gören yapı Kazgan Hasan Ağa tarafından onarılmış. Bu dönem de kubbenin etrafında bazı onarımlar yapılmış olabilir. 19. yüzyıl sonlarında II. Abdülhamid döneminde mescidin içine gri siyah renklerle hazırlanmış kalemişleri yapılmıştır. Bu onarım sırasında mescidin önüne ahşap bir bölüm de inşa edilmiştir. Bundan sonra kaderine terk edilen yapı, kalabalık olmayan cemaati tarafından kullanılmaya devam etmiştir. Cemaat bakımsız kalan mescidin duvarlarını kubbe eteğine kadar beyaz badana ile boyamıştır. 

    Türkiye’de restorasyon konusunda pek bilgisi, ilgisi olmayan kişiler genellikle sadece başarısız bulunan uygulamaların haberlerini takip ediyor. Ancak ülkede birçok uzmanın ciddi çalışmaları sonucu korunan kültür varlıklarını da unutmamak gerek. 

  • İstanbul’un ilk detaylı hava görüntüsü

    İstanbul’un ilk detaylı hava görüntüsü

    Bir Fransız zeplininden çekilmiş fotoğraf, kaynaklarda “İstanbul’un havadan çekilen ilk fotoğrafı” olarak geçiyor (Ali Serim, Bahattin Öztuncay). Yayımlanma tarihi: 15 Nisan 1922, The Times. 1900’lerden itibaren balon veya uçaktan çekilmiş olan fotoğraflar hem bu yükseklikte hem de bu kalitede hem de bu panoramik genişlikte değil (Ali Serim). Ancak fotoğrafın tam olarak ne zaman çekildiği bilinmiyor, Kasım 1918 olduğu tahmin ediliyor. 1918’de, kentin eşsiz siluetini oluşturan yapılar arasından yükselen modern yapılar dikkati çekiyor. 15. yüzyıldan beri devletin idari merkezi olan Topkapı Sarayı terkedilmiş, geniş bahçelerinde Gülhane Askerî Hastanesi, Fişek Depoları (askeri depolar), Demirkapı Kışlası, Arkeoloji Müzeleri, Takvimhane gibi büyük binalar inşa edilmiş. Ayasofya yakınlarında, Sultan Abdülmecid devrinde İtalyan mimar Fossati tarafından inşa edilen bina üniversite/ darülfünun, meclis gibi fonksiyonları da üstlenip en son Adliye olarak kullanılmış. 

    Hemen önünde Sultanahmet Cinayet Tevkifhanesi görülmekte. Adliye bir yangınla ortadan kalkarken cezaevi uzun süre yaşamış, birçok edebiyatçı, sanatçı, siyasetçiyi de misafir eden mekan, günümüzde beş yıldızlı bir otel (Ama kapısında hâlâ sülüs hatla yazıldığı için pek okunamayan “Dersaadet Cinayet Tevkifhanesi” şeklindeki ürkütücü kitabe durmakta). Adliye binasının yangın yeri uzun süre boş kaldıktan sonra, son yıllarda kentin en zengin arkeolojik kalıntılarının ortaya çıktığı bir kazı alanı oldu. Bunların etrafında ise İshakpaşa yangınında yanan ve henüz imar edilememiş mahalleler ve aynı yangında harap olan Sultanahmet Külliyesinin meşhur arastası da görülüyor. Arasta altında ise Tunuslu Mahmud Paşa Konağı var; Baytar Mektebi ya da Aygır Deposu olarak da biliniyor. Bir yangınla yok olan konak ve çevresi son yıllarda bir rekonstrüksiyon projesi ile ayağı kaldırıldı. Kentin çoğu küçük ahşap evlerden oluşan sokak dokusu, yer yer konaklarla ve anıt eserlerle bölünmüş. Ancak yarımadanın güneyinde bu dokuyu boydan boya kesen demiryolu hattı çok belirgin. Surlar hâlâ Marmara Denizi kıyısında yükseliyor. 1950 yılı dolaylarında inşa edilen Sahil Yolu (Kennedy Caddesi) ve zamanla onun önünde gelişen parklar bu etkileyici manzarayı tamamen değiştirdi. Eski İstanbulluların ancak denizden gördüğü surlar artık ziyaret edilebiliyor. 

  • Cesaretiyle hatırlanacak, fotoğraflarıyla yaşayacak

    15-16 Temmuz’da şehit edilen 237 vatandaş, büyük oranda darbeyi akamete uğrattı. Ölürken tarih yazan bu insanlar arasında, hayatını kültürel miras eserlerimize, bunların görsel kayıtlarına adamış müstesna bir gazeteci de vardı. Mustafa Cambaz ve 236 şehit unutulmayacak.

    Yakın tarihimizin en acı gecelerinden biri 15 Temmuz’da yaşandı. Ordu içerisindeki bir grubun yapmak istediği darbe, soka­ğa çıkıp tankların karşısında duran vatandaşlar ile halkın yanında yer alan asker ve po­lisler tarafından engellendi. Devletin asayiş kuvvetleri ilk anda pek de etkili olamazken, özellikle Cumhurbaşkanı’nın konuşmasıyla sokağa dökülen insanlar darbecilerin bir ope­rasyonel hakimiyet kurmasını engellediler.

    173’ü sivil 237 kişi, o gece darbecilerin kurşunlarıyla öl­dürüldü, şehit edildi. Görüşü, inancı, pozisyonu ne olursa olsun, bu hadiselerde hayatı­nı kaybedenler ortak bir yurt sevgisini, yaşadıkları toprak­larda gayrımeşru bir iradeyi, kabul etmeyeceklerini cümle aleme gösterdiler. Birçok va­tandaş, asker ve polis, son de­rece eşitsiz koşullarda, kalp­lerinde sadece cesaretle savaş makinelerinin karşısında dur­du. Karşılarında ise, gerçek­ten savaş psikolojisine geçmiş, üniforma giymiş gizli bir ör­gütün, silahsız insanlara ateş eden, bomba atan militanla­rı vardı.

    Tarih fotoğrafçısı şehit Mustafa Cambaz, Süleymaniye’de çalışırken…

    Meslektaşımız, arkadaşı­mız, Yeni Şafak muhabiri gözü­pek insan Mustafa Cambaz da, Çengelköy’de sokağa çıkan va­tandaşlardan biriydi. Ne vatan­daş ama! Batı Trakyalı Cam­baz, Yunanistan’dan Türkiye’ye gelmiş ve uzun süre haymatlos (vatansız) olarak yaşamıştı!

    Şehit gazeteci Cambaz, esas olarak profesyonel bir fo­to muhabiriydi, kendi ifade­siyle bir “kayıt fotoğrafçısı”y­dı. Özelde İstanbul’un genelde Türkiye’nin kültür varlıklarını belgeleme çalışmalarına bü­yük katkı sağlamış bir insan­dı. Mustafa Cambaz’ı birçok fotoğrafçıdan ayıran, çekti­ği bütün kareleri kendi adıyla “mustafacambaz.com” isimli web sitesinde tüm ilgililerle paylaşmasıydı. Siteyi ziyaret edenler dikkatle bakarlarsa, onun ziyaret ettiği semtleri, sokakları, yapıları, yapıların nerelerine çıktığını, kullandı­ğı vasıtaları görebiliyorlardı. Cambaz’ın hazırladığı web si­tesindeki fotoğraflar, 2002 yı­lından 5 Temmuz 2016 günü­ne kadar devam etti. Özellikle Türk-İslâm eserlerini belgele­yen Cambaz’ın, ziyaret ettiği yapıyı tüm cepheleri, iç mekâ­nı, mimari süslemelerinin de­tayları ile ele alan titiz ve ge­niş bir bakışaçısı vardı.

    Öldürülen insanların hikayeleri

    Hürriyet gazetesinin 24 Temmuz 2016 tarihli sayısıyla verilen eklerden biri de “Unutulmayacaklar…” başlığı altında hem 15-16 Temmuz günlerinde şehit olanları hem de geçmiş darbeleri konu alıyordu.

    Sadece amatörler için de­ğil, sanat ve mimarlık tarihi çalışan yerli yabancı birçok akademisyen, araştırmacı için bu anıtların güncel görselleri­ne ulaşmak, ayrıntılarını gör­mek fark yaratıyordu. İstan­bul ya da Anadolu’nun eski kentleri ve anıtlarını internet ortamında arayanlar, bu yapı­ların anlaşılmasını sağlayacak görsel malzemeye çoğu zaman onun fotoğrafları sayesinde ve ücretsiz ulaştılar.

    Mustafa Cambaz, camilere olan özel ilgisi sonunda 2016 Mayıs ayında Türkiye’de mev­cut 118 “Ulu Cami”nin detaylı fotoğraflarıyla Atatürk Kültür Merkezi tarafından yayınla­nan 576 sayfalık bir albüm ya­yımlamıştı. Bu çalışma hem özgün konu seçimi, hem Tür­kiye’nin en önemli merkez ca­milerinin güncel fotoğrafla­rı açısından tek kaynak oldu. İstanbul şehrinin çeşmeleri konulu çalışmasında ise, ken­tin bir ucundan diğer ucuna tüm semtlerinde ve en ücra sokaklarda dolaşarak tespitler yapmış ve bunları da bir kitap olarak hazırlamaya niyet et­mişti. İnşallah bu çalışma da dostları, takipçileri tarafın­dan sonlandırılır ve ülkemizde sıklıkla rastlanmayan referans kitaplarından biri daha ortaya çıkar. Çengelköy Mezarlığı’na defnedilen meslektaşımızın adı, gazetesinin bulunduğu yerdeki Metrobüs durağına verildi. Ancak onu ilelebet ya­şatacak olan, çektiği kıymetli fotoğraflar ve tarihî-kültürel mirasımıza yaptığı unutulmaz katkılar. Evet, onu öldürenler tarihin çöplüğünde unutula­cak; Mustafa Cambaz ve nice cesur yürek, biz payidar ol­dukça yaşayacak.

  • Kiliseden de camiden de daha fazlası

    Ayasofya: 1479 yıllık İstanbul Ayasofyası, sadece Türkiye’nin değil, dünyanın belki de en büyük, en muhteşem çokkültürlü anıt yapısı. 718 yıl kilise, 477 yıl cami, 82 yıldır müze olarak hizmet veren tarihî eser, inançların, mimarinin ve sanatın tepe noktası. Tarih boyunca farklı coğrafyalarda kilise-cami, cami-kilise dönüşümleri ve Ayasofya tartışmalarının günümüzdeki yankıları…

    İbadethaneler inananla­rın ihtiyaçlarını karşıla­mak için inşa edilen ya­pılardır. Samimiyetle topla­nan insanlar, dinlerin geliştiği ilk yıllarda evlerde, avlularda, bahçelerde, mezar yapılarında biraraya gelirdi. Zamanla mü­minler çoğalıp siyasi ve eko­nomik güçleri geliştikçe büyük yapılar inşa edilmiştir. Gide­rek tanrıların ya da tanrının rızası için büyük fedakârlıklar ve emeklerle görkemli ibadet yapıları inşa edilmiştir.

    Bu süreçte ortaya çıkan tapınaklar, inanan inanma­yan herkesin saygı duyduğu, iktidarın güç ve zenginliği­ni sergilediği mekânlar haline dönüşmüştür. İbadethanelerin iktidarlarla doğrudan ilişki­si, bunları işgallerin, fetihle­rin doğrudan hedefi haline getirmiştir. Daha Mezopotam­ya’da, birçok şehir komşuları tarafından fethedildiği ya da işgal edildiğinde, buradaki baş tanrının tapınağı da fatihle­rin tanrısına adanıyordu. Ga­lip taraf için zafer, tanrılarının bir hediyesiydi ve kendi tan­rılarının mağluplarınkinden daha güçlü olduğunu da kanıt­lıyordu.

    160 yıl öncesinden… Tanzimat döneminde geldikleri ve yaklaşık 20 yıl çalıştıkları İstanbul’da çok sayıda mimari proje yapan İtalyan Fossati Kardeşler’e ait bir gravür. Ayasofya ve meydan, 1856.

    Eski çağlar boyunca tan­rıların ve inançların barışçı yollarla şehirden şehire göçü ya da göçürülmesi de müm­kündü. Bir tanrıya inanmak diğerini inkâr etmeyi gerektir­miyordu. Bir sıkıntıyı çözmek bazı konularda yardım almak için Mısır ya da Anadolu tan­rılarının ithal ve ihraç edildiği örnekler çoktur.

    Tek tanrılı dinlerin yayıl­ması bu ilişkiler ağını daha farklı hale getirdi. Diğer tapı­nakları ve onların tanrılarını kabul etmeyen bu inançlar ya­yıldıkça, çatışmalar, savaşlar ve önemlisi bunların sonuçları da değişmeye başladı. Hıristi­yanlık Akdeniz çevresinde 4. yüzyılda iktidarı ele geçirince, önce “sahte tanrılar”ın hey­kelleri ve tapınakları tahrip edildi. Mesaj çok açıktı: “Eğer bu tanrılar muktedir olsalardı, kendi tapınaklarını ve heykel­lerini koruyabilirlerdi”. Bir ta­pınak ya da kutsal alana yapı­lan saldırı, aslında yeni inan­cın gücünü sergiliyordu.

    Son namaz, 1930 Ayasofya galerisinden, namaz kılan cemaate son bakış. Cami 1930’da kapatılmış ve beş yıllık restorasyonun ardından müze olarak açılmıştı.

    İlk mücadele evresi geçip Hıristiyanlık devlet dini olun­ca, artık tehdit görülmeyen bazı eski gelenekler canlandı­rıldı. Terkedilen, kirletilen ta­pınaklar yavaş bir süreç içinde kiliseye çevrildiler. Bu artık hem eski dinin bittiğini ve ye­ni dinin zaferini temsil ediyor hem de inananları tanıdık bir çevre içinde dua etmeye çağır­maya yarıyordu. Hıristiyanlar çok daha az olsa da bazı yer­lerde sinagogları da kilise hali­ne getirmiştir.

    Bü­yük bir saldırı gibi görünen bu süreç, aslında birçok yapının günümüze ulaşmasını da sağ­lamıştır. Akdeniz çevresinde bugüne ulaşan pagan tapı­naklarının neredeyse tama­mı, değişik dönemlerde kilise haline getirilenlerdir. Dindar yöneticiler, din adamları ve inananlar, hızla Roma İmpa­ratorluğu’nun her yerinde sa­yısız ibadethane inşa ettiler. Bir kişinin güçlükle sığacağı hücrelerden, yüzlerce insanı içine alabilecek çok farklı plan ve süsleme özellikleri ile inşa edilen bu anıtlar, artık kent­lerin ve kırsalın en itibarlı ya­pıları olmuştu. Artık “sapkın inançlı” putperestler tapınak­ları ve kutsal alanları kullana­mıyor, toplum içinde inançla­rını açıklamalarına izin veril­miyordu.

    İşte tam da bu sırada, 7. yüzyılda, yeni bir din kısa sü­rede ve çok büyük bir hız­la yayılmaya başladı. Önce Mekke’deki pagan tapınağı, İslâm’ın en saygın ibadetha­nesi haline getirildi. Kudüs’te bulunan büyük kayalık da ben­zer şekilde yeni dinin kutsal mekânı haline geldi. Kentler­deki Hıristiyanlar bazı ibadet­haneleri kullanabilseler de, İslâm ordularının ele geçirdi­ği merkezlerde bulunan büyük ibadethaneler, bu defa cami olarak düzenlendi. Bazı du­rumlarda eski kiliselerin veya İran’da ateşgedelerin yerine camiler inşa edildi. Selçuk­lu ve Osmanlı döneminde de Anadolu ve Balkanlar’da bir­çok şehirde eski kiliseler cami haline getirildi.

    Ayasofya’nın tekrar ibadete açılmasını isteyenler, yapının önünde namaz kılıyor, 2016 Mayıs.

    Osman Gazi, Bursa şehri kuşatılırken oğlu Orhan Gazi ve yoldaşlarına karşı hisardaki bir kiliseyi işaret etmiş ve ora­ya gömülmeyi vasiyet etmişti. Bursa, İznik gibi ele geçirilen Bizans kentlerinde bazı kilise­ler cami, medrese, türbe gibi yeni fonksiyonlarla kullanıl­mıştır. Osmanlı döneminde­ki bu kullanımın bir yönü, hiç şüphesiz sadece cemaatsiz ka­lan bir yapının kullanımı gibi basit bir amaç içindir. Mevcut yapı, yeni toplum ve devletin bir ihtiyacı için kullanılır. An­cak çoğu zaman uygulama bu kadar basit olmaz. Kiliselere yeni fonksiyonlar vermek özel anlamlar da taşır.

    Yukarıda bahsedilen eski örneklerde olduğu gibi, ele ge­çirilen şehirlerde cami hali­ne getirilen kiliseler, İslâm’ın Hıristiyanlığa karşı kazandı­ğı bir zaferin simgesi olarak görülüyor ve bölgenin Müslü­man olmayan halkının da böy­le hissetmesi amaçlanıyordu. Bu coğrafyada Hıristiyan halk arasında anlatılan ve bu yenilgileri inançtan uzaklaştıkları için tanrının bir sınavı olarak gösteren aziz hikâyeleri bu fikri doğrulamaktadır. Hıristi­yan seyyahların bu yapılar ile ilgili notları da benzer yorum­lar içerir.

    İznik, Trabzon, Selanik, Hanya, Kandiye, İstanbul gibi şehirlerde eski Bizans kilise­lerinin çoğu cami haline ge­tirilmiştir. Bu kilise yapıları geçirdikleri radikal dönüşüm sayesinde günümüze kadar ayakta kalmayı başarabilmiş­tir. Osmanlı şehirlerinde bu tür dönüşen kiliselere “Kili­se Camii”, “Manastır Mescidi” gibi isimler verilmiş, hatta bu genel bir isim haline gelmiştir; böylece yapının eski fonksiyo­nu yeni adı olmuştur.

    Sadece “Ayasofya” adında­ki kiliselerin isimleri değişti­rilmemiş ve Osmanlı dönemi boyunca da bu yapılar aynı ad­la cami olarak yaşamıştır. İs­tanbul, Trabzon, Edirne, Enez, İznik, Selanik, Sofya, Ohri gibi şehirlerde Ayasofya isimli ki­liseler ve sonrasında da aynı ismi koruyan camiler vardır. Sadece Evliya Çelebi’nin Ro­dos’ta anlattığı Sancuvan (San Giovanni?) isimli cami bu ko­nuda farklı bir örnek olabilir.

    Sultan Abdülmecid onarımları sonrasında Ayasofya Camii ve meydanın genel görünümü.

    17. yüzyıldan itibaren Os­manlı yönetiminin sona erdiği bazı Macaristan kentlerinden başlayarak özellikle 19. yüz­yılda Bulgaristan ve Yunanis­tan’da kilise-camiler tekrar kiliseye çevrilmiştir. Böylece yeni yöneticiler ve devletler, şehirlerinde Osmanlı varlığı­nın da İslâm inancının da so­na erdiğini göstermiş oluyor­lardı. Muhtemelen Müslüman Osmanlılar da bu uygulama­ları Allah’ın onlara bir sınavı olarak gördüler. Kilise olarak inşa edilen, Osmanlı döne­minde kilise aksamı kaldırılıp camiye dönüştürülen, sonra­sında tekrar Osmanlı ekleri kaldırılıp yeniden kilise haline getirilen yapılar şüphesiz çok zarar görmüşlerdir. Orta Avru­pa ve Balkanlar’da Osmanlılar tarafından inşa edilmiş olan bazı yeni camiler de Osmanlı hâkimiyetinin sona ermesin­den sonra kilise haline getiril­miştir.

    Değişimin bilinen en trajik örneklerinden biri, Bursa’nın Tirilye beldesinde gerçekleş­miştir. Burada bulunan ve 9. yüzyıl başlarına tarihlendiri­len bir Bizans kilisesi, 14. yüz­yıldan sonra Osmanlıların böl­geyi ele geçirmesi ile birlikte cami haline getirilmiş ve 1920 yılına kadar cami olarak kul­lanılmıştır. Bu durumda yapı dört yüzyıl kilise, altı yüzyıl cami olarak kullanılmıştır. An­cak 1920’deki Yunan işgalinde cami tekrar kiliseye çevrilmiş, Osmanlı döneminin 16. yüz­yıla ait mermer minberi kırı­lıp yapıdan çıkarılmış ve ya­pı 1922’ye kadar kilise olarak kullanılmıştır. 1922’de kur­tarılan kasabada Türkler de ilk iş olarak kilise olmuş olan Fatih Camii’ni yeniden cami haline getirmişlerdir. Caminin özgün aksamı tahrip edildiği için bu sefer kilisenin ahşap aksamı değiştirilip minber ve mahfil yapılmış, ancak bu il­ginç malzeme de geçen yıllar­da yenilenmiştir!

    Hıristiyanlık ve İslâm yanyana Ayasofya Müzesi’nin iç mekanı, her iki dinin sembol ve süslemeleriyle benzersiz bir zenginlik sunuyor.

    Kilise camilerin en çok bu­lunduğu şehirlerden bir Sela­nik, 1430’da Osmanlı hâki­miyetine girmiş bir şehirdir. Bizans dünyasının bu büyük şehrinde bulunan görkemli ki­liseler, uzun bir süreç içinde cami haline gelmiştir. Bunlar­dan Ayasofya, aynı adla cami olmuş; Ayios Dimitrios (Kası­miye), Panagia Kalkeon (Ka­zancılar), Galerius’un rotun­dası (Hortaci Süleyman Ağa), Panagia Akheiropoietos (Eski Cami) isimleri ile anılmıştır. Selanik 1912 Balkan Savaşla­rı’nda Osmanlı hâkimiyetin­den çıkınca kilise camiler de önemli bir sorun olmuş, hâlâ önemli bir Müslüman cemaa­tin yaşadığı şehirde bu yapılar başlangıçta yeni bir değişim geçirememiştir. Bunun tek is­tisnası, Selanik’in en büyük azizi sayılan Demetrios’un ki­lisesidir. Diğer kiliseler 1917 yangını sonrasında teker teker kilise haline getirilmiştir.

    Türkiye’de ise kilise cami­lerin kaderi daha farklı olmuş­tur. Aslında Cumhuriyet’in ilk yıllarında ülkede iki farklı uygulama vardır. Bunlardan ilki yeniden camiye çevirme uygulamalarıdır. Ermeni teh­ciri ve Rumların mübadele­sinden sonra terkedilmiş boş kiliselerin bazıları cami hali­ne dönüştürülüp kullanılmaya çalışılmıştır. Bu çevirme işleri artık kimseye bir siyasi mesaj da göndermemektedir. Ama 1934’de İstanbul’daki Ayasof­ya’nın Bakanlar Kurulu kara­rı ile müze haline getirilmesi, dindar Müslümanlara yönelik siyasi bir gönderme olarak da ortaya çıkmıştır. 480 yıl bo­yunca cami olan yapı, böylece bir anıt müze olarak günümü­ze kadar devam etmiştir.

    Hiç şüphesiz kentin en bü­yük camisi, hatta ulu camisi olan yapının müzeye dönüştü­rülmesi, artık devletin laik ol­duğunun, Osmanlı sisteminin sona erdiğinin de bir gösterge­si oluyordu. Şehirde bulunan diğer kilise camilerden Kariye Camii/ Kariye Müzesi, Fethi­ye Camii/ Fethiye Müzesi gibi örnekler de bu süreçte müze yapılmıştır. İmrahor İlyas Bey Camii olan yapı ise hiçbir za­man ziyaret edilemeyen bir müze olarak kalmıştır.

    Osmanlı dönemi boyun­ca vakıflarla zenginleştirilen ve yaşatılan bu yapılar, bugün Kültür Bakanlığının yöneti­mindedir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Küçük Ayasofya, Fethiye, Fenari İsa gibi eski Bizans kilisesi olan camilerin niteliksiz ekler olduğu iddiası ile minareleri yıktırılmış, Ka­riye Camii’nin 16. yüzyıla ait ahşap minberi yapıdan uzak­laştırılmıştır. Benzer şekilde diğer birçok örnekte Osmanlı dönemi ekleri belgelenmeden dikkatsizce ortadan kaldırıl­mıştır.

    Ayasofya’nın mermer sütunları ve efsane ana kubbesi.

    Bu yapıları hâlâ İslâm’ın Hıristiyanlığa karşı bir zafe­ri olarak gören muhafazakâr çevreler ise bu uygulamalar­dan çok rahatsız olmuş ve gi­derek ciddi tepkiler göster­miştir. Türkiye’de kendilerini liberal ve modern gören çev­reler bu yapıların müze olma­sını, hatta Osmanlı dönemi eklerinin tamamen kaldırıl­masını; muhafazakâr olanlar ise Bizans döneminden hiç bahsetmeden hatta Osman­lı dönemi boyunca açık kalan Bizans izlerini bile kapatarak bu yapıları sadece cami ola­rak kullanmak düşüncesini di­le getirir olmuşlardır. Aslında asırlardır cami olarak kulla­nılan ve yaşatılan bu yapıla­rın cami olarak kullanılma­ya devam etmesi, ibadethane geleneğinin yaşaması açısın­dan tercih bile edilebilecek bir durumdur. Ancak çağdaş cami cemaati, geçmişin mütedeyyin cemaatinden farklıdır. Bu ya­pıların, yoğun siyasi baskılar, saçma sapan komplo hikâyele­ri, cahilce kışkırtmalarla teh­dit altında tutulduğu ve cami yapıldığı takdirde büyük mi­mari-tarihî kayıplar yaşanaca­ğı aşikardır.

    Ülkemizdeki siyasi çev­relerde kendilerine taraftar bulan bu yaklaşımlar, güncel uygulamaları da etkiler hale gelmiştir. Restore edilen İz­nik ve Trabzon Ayasofyaları bir oldubitti ile camiye çev­rilmiş, koruma amaçlı yakla­şımlar dikkate alınmamıştır. Asırlarca cami olarak kullanı­lan her iki yapının da yeniden cami haline getirilmesinde tek sorun, uygulama detaylarının tartışılmadan her açıdan kaba bir işçilikle yapılmasıdır.

    Son yıllarda yapılan bir di­ğer restorasyon da Arap Camii uygulamalarıdır. Çalışmalar sırasında ortaya çıkan fresko ve mozaik tekniğindeki figür­lü çok kıymetli resimler basit düzenlemelerle korunabile­cek iken alçı levhalar ile ka­patılıp bırakılmıştır. Yapıla­rı çok katmanlı bir geçmişin zengin anıtları olarak görmek ve geçirdikleri tüm dönemle­rin izlerine ve fonksiyonları­na saygılı koruma gayreti ise az sayıdaki uzmanın ve hassas kişinin gündemindedir.

    Ayasofya minaresinde makineli tüfek yuvası Dünya Savaşı sırasında, İstanbul’un yüksek noktalarına muhtemel hava saldırılarına karşı makinelitüfek yuvaları yapılmıştı. Bunlardan biri de Ayasofya’nın II. Selim devrinde inşa edilen minaresinde bulunuyordu.

    Kilise-cami-müze sürecin­den geçmiş yapıların tekrar cami haline getirilmesi, açıkta olan ya da açığa çıkan Hıristi­yan sanatı izlerinin hoyratça kapatılması, acaba ne şekilde algılanacaktır? Belli ki Türki­ye toplumunun ve İslâm âle­minin bir kısmı ile tutucu Hı­ristiyanlar, eski yaklaşımlarla düşünmeye devam etmektedir. Aynı düzlemde düşünen iki ta­rafın fanatiklerinden bir taraf yeniden zafer ve fetih heyeca­nı duyarken, diğeri bu uygula­mada bir düşüş görerek üzüle­cek ve öfkelenecektir.

    İspanya ve Balkanlar’da birçok kiliseye dönüşmüş ca­mi varken, Hindistan’da eski tapınaklar üzerine inşa edilen camiler artık cami olarak kul­lanılamıyorken ve hatta bazı tarihî camiler fanatik Hindular tarafından tanrıların mutlulu­ğu için tahrip ediliyorken, Aya­sofya’nın camiye dönüşmesi ne anlama gelecektir? Osmanlı döneminde şaşırtıcı ve zarif bir yaklaşımla korunan, yaşatılan bu anıtların bugünkü durumu ve çağdaş yaklaşımlar, İslâm inancı ve muhafazakâr politi­kalar adına pek itibarlı bir du­rum yaratmayacaktır.

    ANA KUBBE VE YARIM KUBBELERDEN ÖRTÜ SİSTEMİ

    Türk-Osmanlı camilerinin mimari atası

    Ayasofya, kubbe ve yarım kubbelerden oluşan örtü sistemi ile Osmanlı mimarlığını birinci dereceden etkiledi. Böylece 6. yüzyılda tasarlanan bir yapı, asırlar sonra yeni fatihlerin uygar­lığına büyük katkı sağladı. Fatih Camii, Beyazıt Camii, Şehzade ve Süleymaniye gibi görkemli birçok örneğin esin kaynağı Ayasofya’dır.

    İstanbul’da bu isimde ilk yapı­nın İmparator Konstantinus tara­fından 4. yüzyılın başlarında inşa edildiği kabul edilmektedir. Kilise bir aziz ya da azizeye değil tanrının kutsal bilgeliğine adanmıştı. 415 yılında bir isyanda tahrip olan yapı, bu sefer II. Theodosius tarafından biraz daha büyük ve görkemli olarak inşa edilmiştir. Ancak bu ilk iki yapı da ahşap çatılı binalardı.

    532 yılında bir isyanda yanan ikinci Ayasofya’nın üzerine imparator İustinianus bugünkü büyük bir kubbe ve yarım kubbeler ile kapanan ya­pıyı inşa ettirmiştir. 537 yılında tekrar açılarak kentin en büyük kilisesi olan Ayasofya, uzun asırlar boyunca dünyanın da en büyük kilisesiydi. Benzersiz tasarımı genellikle tanrının impa­rator ya da mimarlara ya da her ikisine ilhamı olarak algılanmış ve Bizans uygarlığında küçük bile olsa bu plan tipinde başka bir yapı inşa edilmemiştir.

    1453’te Osmanlılar İstanbul’u fethettiğinde ilk önce cami haline getirilen yapı olmuş ve Salı günü ele geçirilen kentte ilk Cuma namazı da burada kılınmıştır. Yapı özellikle kubbe ve yarım kubbeler­den oluşan örtü sistemi ile Osmanlı mimarlığını çok etkiledi ve klasik Osmanlı mimarisinde bu sistem ye­niden ele alınıp geliştirildi. Böylece 6. yüzyılda tasarlanan bir yapı, asır­lar sonra yeni fatihlerin mimarisini etkileyerek Osmanlı uygarlığına büyük bir katkı sağlamıştır. Dünya mimarlık tarihinde bir yapının neredeyse bin yıl sonra yeni bir mi­mariyi bu şekilde etkilemesi eşsiz bir durumdur.

    Osmanlı mimarisinin Fatih Camii, Beyazıt Camii, Sultanahmet Camii, Şehzade ve Süleymaniye gibi görkemli birçok örneğinin esin kaynağı Ayasofya’dır. Kimi Osmanlı metinleri Ayasofya’nın kubbesi ve Osmanlı mimarisi ara­sında kıyaslamalar yapmış, hatta Mimar Sinan bile hatıralarının birçok yerinde Ayasofya’ya gön­dermelerde bulunmuştur. Merkezi mekânlar oluşturma konusunda birçok deneme yapan Türk-İslâm mimari geleneği, Ayasofya’nın büyük kubbesi ve yarım kubbele­rini onları örtü sistemine bağla­yan daha küçük yarım kubbeleri günümüze kadar birçok anıtında kullanmıştır. Bizans döneminde olduğu gibi birçok efsane ile yapıyı kendi geçmişinin olağanüstü bir imgesi haline getirmiştir.

    II. Beyazıt, II. Selim ve III. Murat tarafından inşa ettirilen minareler ile yapı adeta bir selatin camiye dönüşmüş ve önünde yer alan türbeler ile hanedanın kabristanı haline gelmiştir. İçerisinde bulunan mihrap, minber, kürsüler, İslâm hat sanatının başarılı örneklerin­den olan dev yazılar ile yapı bir cami olarak da etkileyicidir. İslâm dünyasında pek benzeri olmayan Allah, Hazreti Muhammed, dört halife ve peygamberin torunları Hazreti Hasan, Hazreti Hüseyin’in isimlerinin yazıldığı levhalar, sanki Bizans döneminin aziz resimlerine İslâm inancının karşı tezi gibidir.

    Yapı giderek Osmanlı coğ­rafyasında yaşayan insanların zihninde temel cami imgesi haline gelmiştir. Osmanlı camii kurşun kaplı kubbe ve yarım kubbelerle örtülü bir yapı olmalıdır. 19. yüzyıl­da bu kurgudan kısmen uzakla­şılırken, Cumhuriyet döneminde yeniden gündeme gelen klasik Osmanlı mimarisi dinî mimariyi tamamen ele geçirmiş ve farklı bir tasarım kabul edilmez olmuştur. Günümüzde de cami denildiğinde insanların zihninde beliren imge klasik Osmanlı camileri ve onlar vasıtasıyla Ayasofya’dır. İslâm dünyasının en büyük şehirlerinden biri olan İstanbul’un en eski camisi, en eski medresesi/eğitim yapısı gibi özellikleri de bünyesinde taşıyan Ayasofya, 1934’ten beri hizmet verdiği iki büyük uygarlığın ve inancın sergilendiği bir müze olarak kullanılmaktadır.

    Önde Ayasofya, arkada onu örnek alan camilerden Sultanahmet.

    ÇOKKÜLTÜRLÜLÜK

    Anadolu’da koruma ve bir arada yaşama geleneği

    UNESCO tarafından 1990’da yapılan İpek Yolu ekspedis­yonu sırasında, İslâmiyet öncesi tapınakların harabe halinde olduğu bir kere daha ortaya çıkmıştı. 9. yüzyıla kadar olan aşağı yukarı bütün abidelerin bu durumda olduğu anlaşılmıştı. Ayrıca 15. yüzyıldan itibaren Budist tapınakların çoğunun kullanılmadığı için yıkıldığı da bir vakıadır.

    Türkiye coğrafyasında ise Selçuklu ve Osmanlı dönemle­rinde Hıristiyan ahali ile birarada yaşamaktan ötürü, farklı inanç­lara ait tapınakların korunmuş olduğunu görüyoruz. Unesco komisyonundaki bir Özbek tarih­çi Ankara’ya geldiği zaman 13. yüzyıl sonundan kalma ahşap Aslanhane Camii’ni görmüş ve büyük şaşkınlık içinde “Buranın halkı çok medeni olmalı, bu eseri korumuşlar” demişti. Orta Asya’da ise ilk ahşap mimari 18. yüzyıldan itibaren başlar.

    Bu çerçevede Anadolu’da dinî mekanların, tapınakların dönüştürülmesi eskiden beri görülür. Bunlar yok edilmemiş, korunmuştur. Bir dönemin pagan tapınakları da kiliseye çevrilerek yaşatılmıştı. Sanat tarihçisi Feridun Özgümüş’ün “Kiliseye Çevrilen Pagan Tapınakları” adlı ayrıntılı bir çalışması vardır. Sonuçta Anadolu coğrafyası, tarihte birlikte yaşanan bir çok­kültürlülük sunar ve bugün bize düşen de bu anlayış ve yaşayışı koruyarak sürdürmektir. (İsenbike Togan)