Çok dilli, çokkültürlü, çok dinli şehirlerde zaman zaman çekişmeler hatta çatışmalar yaşanır. İstanbul gibi buna alışık şehirlerde, çatışmalardan ziyade bir araya gelişler görülür; ama belki de tarihçiler, gazeteciler, çekişmeleri-çatışmaları daha cazip görürler. 18. yüzyılın ikinci yarısında Kütahya’da üretilen, biri Suna İnan Kıraç Koleksiyonu’nda, diğeri Düsseldorf Hetjens Müzesi koleksiyonunda bulunan iki sürahi üzerinde, biri Müslüman diğeri Ortodoks Hıristiyan din adamı, böylesine sevimli bir örnek teşkil etmektedir.
Benzer karşılaşmalar günümüzde de yaşanıyor. İstanbul Cibali semtinde börekleri ve kurabiyeleri ile tanınan Hamur İşi Cafe’de rastgele yan yana gelen Aynaroz Manastırlarından bir rahip ile İslâmi ilimleri öğrenen medrese talebesini yan yana görünce bir fotoğraflarını çekmek istedim. Kabul ettiler. O arada rahip bey cebinden küçük bir resim çıkardı. Yan yana oturan bir molla ve bir keşiş konulu bir gravürdü. Burada da sanatçı gördüğünü mü ya da görmek istediğini mi resmetti bilemem ama fotoğraflarını çekerken onlar da bu gravürü ellerinde tuttular. Maalesef gravürün sanatçısını tespit edemedim. Bu topraklardaki tarihsel ve güncel birlikteliğin güzel bir örneği.
Mimar Sinan’ın eserleri, kendisi ve kökeni üzerine bitmek bilmez tartışmalar yapılmış ama, bilimsel çalışmalar o düzeye yaklaşamamış. Mimar Sinan da Büyük Çekmece Köprüsü dışında (ki o da tartışmalıdır) hiçbir yapısında ismini geçirmemiş. Köken tartışması 1930’lu yıllarda büyük bir rezalete de sebep olmuş. Büyük ustanın mezarı açılmış, kafatası ölçülüp ırkı belirlenmek istenmiş ve sonunda kafatası kaybolmuş.
Sanırım Türkiye’de sokaklarda insanlardan bir mimar ismi söylemesini isteseniz, cevapların büyük çoğunluğu Mimar Sinan olur. Eserlerini, hayatını, mimarisinin özgün yönlerini, felsefesini bilen çok azdır ama, Mimar Sinan ismi duyulmuştur. Ona duyulan saygı giderek büyümüş adeta bir “Mimar Sinan” efsanesi oluşmuştur.
Mimar Sinan’ın ölümünden dört asır sonra, Türkiye’de inşa edilen camiler hâlâ onun yapılarına benzetilmeye çalışılır. Hatta bir çok yerde aynısı inşa edilmiştir. Örneğin 2012’de inşa edilen ve onun yapılarından esinlenen Ataşehir Camii’ne Sinan’ın adı verilmiştir. Bu kadar sevilen, modern Türkiye için de önemli olan Mimar Sinan hakkında yapılan çalışmalar genellikle birbirini tekrar eder. İçindeki veriler ise birkaç kaynağın bilgileridir.
Sinan’ın isminin geçtiği söylenegelen tek yapıtı Mimar Sinan’ın eserlerinin kitabelerinde ismi geçmezken yalnızca Büyükçekmece Köprüsü’nün orijinal kitabesinde ismi geçtiği söylenir.
Kimi tarihsel metinleri bizzat Sinan’ın ağzından yazdığını söyleyen Sai Çelebi’nin verdiği bilgiler birçok açıdan oldukça ilginçtir. Ortaçağ’da İslâm dünyasında mimarları, ancak yapılar üzerindeki kitabeler ile takip etmek mümkündür. Bu ustaların ancak birkaç yapısı bilinir. İnşa ettiği yapıların listeleri açısından, modern dönemlere kadar Mimar Sinan’la yarışacak mimar çok azdır. Sinan’ın ağzından yazılan biyografisinde sınırlı sayıda yapıdan bahsedilirken, bu listelerde inanılmaz bir bölgeye yayılan çok sayıda yapıdan bahsedilir. Ancak bunların bir kısmının Sinan’ın tasarımı olmadığı açıktır. Ayrıca listelerde olmayıp, Mimar Sinan tarafından inşa edildiği söylenen yapılar da vardır.
Sinan’la aynı dönemde Osmanlı devletinin her köşesinde inşa edilen yapılarda onun mimar olarak katkısı her zaman tartışılmıştır. İstanbul’dan çok uzaklarda, Şam’da, Halep’te, Kırım’da, Bosna’da inşa edilen eserlerin hepsine bir kişinin yetişmesi bugünün imkanları dahilinde bile güçtür. Başmimarın, bilgileri günümüze ulaşmayan geniş bir ekip ile birlikte çalıştığı tahmin edilebilir. Ancak zamanla Sinan, adeta Osmanlılar için klasik uslûbun mimarı imgesi oluşmuş ve bu uslûbu taşıyan tüm yapıların mimarı sayılmış gibidir. Osmanlı kaynaklarının geneli, sadece mimarlar için taranabilirse bu konularda çok farklı yaklaşımlar ortaya çıkabilir.
Sinan’ın erken dönem İstanbul camiileri Fatih ilçesinde bulunan ve Klasik Osmanlı Mimarisinin en önemli örneklerinden Şehzadebaşı Camii (arkada) mimarın çıraklık, Süleymaniye Camii (önde) kalfalık eseri olarak bilinir.
Mevcut Sinan yapılarında genel bir klasik dönem kurgusu rahatlıkla izlenir. Ancak belirgin biçimde planı, cephesi, malzemesi ile farklılaşan bu yapılar, Mimar Sinan’ın denemeleri olarak kabul edilir. “Acaba bunlar onunla aynı uslûpta eser veren farklı mimarların eserleri olabilir mi?” sorusu ister istemez akla gelir. Ama Sinan öylesine güçlü bir isimdir ki bunu tartışmak pek tercih edilmez. Dönem kaynakları, vakfiyeler, arşiv belgeleri kadar yapıların da bize anlattığı çok veri vardır. Yapıların detaylı incelemeleri, gelecekte yeni değerlendirmelere imkan sağlayabilir.
Sinan şüphesiz döneminde saygı gören ve takdir edilen bir mimar; ancak eserlerinin kitabelerinde ismi geçmiyor. İslâm mimarisinde ve tabii Osmanlı mimarisinde mimar ve usta adlarına yapılar üzerinde rastlanıyor. Ancak Sinan, Büyük Çekmece Köprüsü dışında hiçbir yapısında ismini geçirmemiş. Ondan önce ve ondan sonra birçok mimar yapılarına isim yazmışken, onun bunu yapmaması kişisel bir tercih gibi görünüyor. Onun öğrencileri kabul edilen Davud Ağa ve Sedefkar Mehmet Ağa, yapılarının kitabelerinde isimlerini yaşatmışlar. Büyük Çekmece köprüsündeki tek isim de aslında Sinan değil; Yusuf ismi var. Levha çok kıymetli ama bazı sorunları var zira orijinal levhanın başına gelenler bilinmiyor. Kitabe yine de Osmanlı mimarisi ve İstanbul için çok önemli. İyi korunmalı ve bu büyük mimarın adını şehirde yaşatan tek hatıra daha geniş kitlelere tanıtılmalı.
Mimar Sinan’ın belki de en ilginç hatırası, Topkapı Sarayı’nda bir grup belge içinde bulunan “tuğraya benzer” imzası. Bunun bir fotoğrafı maalesef yok. Sanırım daha önce gören iki uzman bir çizimini hazırlamış, bu bir çok yayında kullanılmış; ancak ilgili dosya içinde bu imza tespit edilememiş. Ama ne “çalındı” diye işlem yapılmış, ne de araştırma yapılmış. Bu hikaye, modern dönem Sinan çalışmalarında uzmanların sık sık yaptıkları tekrarlardan biri haline gelmiş.
Birçok mimar yapılarına isim yazmışken onun bunu yapmaması kişisel tercihi olduğuna yoruluyor. Nakkaş Osman’a ait minyatürde Büyükçekmece Köprüsü ve yanında yine Mimar Sinan tarafından inşa edilmiş Kervansaray ve çeşme yer alıyor.
Modern dönemin ilginç tartışmalarından biri de Sinan’ın etnik kökeni. Ancak bu tartışma da, kimi benzerleri gibi anakronik. Yani bugünün millet, milliyet, etnik köken kabulleri ile, 16. yüzyılın meşhur bir mimarını değerlendiriyoruz. Mesele, Ramazan Şeşen tarafından yayınlanan bir belgeyle gündeme gelmiş. Sinan’ın mimarbaşı olduğu dönemde Kayseri’nin Ağırnas Köyünden Kıbrıs’a sürgün edilen ve mimarbaşının akrabası oldan gayrimüslimlerin onun aracılığı ile geri gönderilmesinden bahsediyor. Bu isimler sonraki tarışmalarda Sinan’ın kökeni ile ilgili veri olarak değerlendirildi. Bazı araştırmacılar 19. yüzyılda Osmanlı devletinde çalışan Ermeni mimarlar olduğundan hareketle, Sinan’ın Ermeni mimarların en büyüğü olduğunu iddia etti. Bazı mimarlık tarihçileri ise buna şiddetle karşı çıkıp yazılar hazırladılar. Ermenice gibi görünen isimleri Moğolca açıklayanlar bile oldu.
Ağırnas Köyü’nde Ermeniler, Rumlar ve Karamanlı denen Türkçe konuşan Ortodokslar birlikte yaşıyordu. Bugünkü uzmanlar Mimar Sinan’ı Rum, Karamanlı Ortodoks Türk, Ermeni ya da belki de doğrudan Türk şeklinde niteliyorlar. Sinan ve çağı için pek yabancı bir kavram olan etnik köken tartışmasını da, büyük ustanın günümüzde yaratılan efsanesinden büyülenen modern milliyetçiliklerin çatışması olarak düşünmek mümkün.
Köken tartışması maalesef 1930’lu yıllarda büyük bir rezalete de sebep olmuş. Büyük ustanın mezarı açılmış, kafatası ölçülüp ırkı belirlenmek istenmiş ve sonunda Ankara’da kafatası kaybolmuş. Hikayenin tüm detaylarını Selçuk Mülayim Hoca hazırladığı Sinan kitabında anlattı. Ama bilim adına yapılan bu iş, üzücü sonuçlar dışında bir şey sağlamamış.
Büyük ustanın yüzü, görünümü herkesin merak ettiği konulardan biri. Maalesef doğrudan onu konu alan bir resim, minyatür, gravür yok. Ancak bugün İrlanda/Dublin’de korunan bir Süleymanname’de Kanunî’nin İstanbul’a getirilen cenazesi ile ilgili bir minyatür var. Bu minyatürde Kanunî’nin kazılan mezarı önünde elinde mimarlara özgü bir ölçü aleti olan “zira”yı tutan bir figür var. Bu figür “Sinan olabilir” diye kabul ediliyor. Ancak minyatürlerin klasik geleneğinde, portre özelliği olmayan, sadece bir mimar görüntüsü vermeyi tercih eden bir figür bu. 16. yüzyıldan bize bakan bu anonim mimar figürü, Sinan imgesiyle eşleşmiş gözüküyor.
Bu arada Selçuk Mülayim Hoca bir Surname’de At Meydanı’ndan geçen mimarların taşıdığı Süleymaniye maketi yanında bulunan üç figürün Sinan ve çırakları şeklinde değerlendirilmesinin mümkün olduğunu belirtmiş. Tabii burada da anonim figürler sözkonusu.
Sinan konulu modern çalışmalar ise çok değil. Ankara’da Dil Tarih Coğrafya Fakültesi önünde, 1956 yılında Hüseyin Anka Özkan’a yaptırtılan heykelin Atatürk’ün vasiyeti olduğu söyleniyor. Günümüze yakın zamanlarda Edirne’de Selimiye Camii’nin önünde bronz, Selimiye Medresesi’nde balmumu heykeli bulunuyor. İstanbul’da Perşembe Pazarı içinde Süleymaniye’nin karşısında ve Büyük Çekmece Köprüsü yanında da birer bronz heykel var.
Büyükçekmece’de Mimar Sinan heykeli
Mimar Sinan’ın konu edinildiği modern çalışmalar bir elin parmaklarını geçmemekte. İstanbul’da sadece Perşembe Pazarı içinde, Süleymaniye’nin karşısında ve Büyükçekmece Köprüsü yanında birer bronz Sinan heykeli var.
Ülkemizde Mimar Sinan ile ilgili birçok efsane ve hikaye yazılmaya devam ediliyor. Bunların en sevimlisi şöyle: “Onun yapılarından birinde bir kemer varmış; bu restore edilirken içinde bir cam şişe bulunmuş bunun içinde de Sinan’ın bir mesajı varmış. Mesajda ‘bu kemer çökerse ancak şu şekilde onarabilirsiniz’ diye tarif ediliyormuş”. Tabii böyle bir buluntu yok; ama olmaması, efsaneler yaratmak konusunda çok başarılı olduğumuz bir alanda hem bize daha keyifli geliyor hem de gerçek olana kıyasla daha popüler.
Özellikle klasik Osmanlı dönemi ve Osmanlı arkeolojisine dair ufuk açan eserleri, çalışmaları ile iz bırakan Semavi Eyice, sıradışı bir bilim insanıydı. Hocanın gerçekleştirdiği inceleme gezileri ve bunlar sonucunda ortaya konan nice tarihsel bilgi, sonraki kuşakların yolunu aydınlattı, aydınlatacak.
Semavi Eyice Hoca 96 yaşında vefat etti. Hoca, Bakanlar Kurulu kararı ile İstanbul Fatih Camii mihrabı önündeki hazireye defnedilmiştir. Aynı hazireye 2016’da vefat eden Osmanlı tarihinin büyük ismi Prof. Dr. Halil İnalcık Hoca da defnedilmişti. Her iki hocamız da, yanlarında yatan son devir Osmanlı kitap dünyasının en önemli isimlerinden Ali Emiri Efendi’nin komşuluğuna emanet edilmiştir.
Çok yönlü uzmanlığı, renkli kişiliği, olağanüstü keyifli sohbeti ve güçlü kalemi ile o kadar çok şey yapmıştır ki, onun arkasından bir yazı hazırlamak gerçekten güç bir iştir. Birçok yayında ya da televizyon programlarında bizzat kendisi, hayatından ve araştırmalarından uzun uzun bahsetmiştir. Ayrıca Semavi Eyice hoca birçok meslektaşı için samimi, bilimsel hatıra yazıları hazırlamıştır. Bu işi daha da güç hale getiriyor.
Ben kendisinin öğrencisi olma şansına sahip oldum. Yayınlarının neredeyse hepsini defalarca okudum. Hızla yazabilirim diye düşündüm ama defalarca farklı başlangıçlar yaptım. Metnin tamamını, bazı cümleleri, kelimeleri değiştirdim. Yine de metin eksik kaldı. #tarih dergisinin artık yazının hazırlanmasından umudunu kesmek üzere olduğu sırada, bu hali ile göndermek zorunda kaldım. Hocanın muhakkak bahsedilmesi gereken bilimsel yönü kadar farklı kişiliği de ilginçtir.
Semavi Eyice hocaya veda İstanbul Üniversitesi, Sanat Tarihi bölümünün en eski öğretim üyelerinden olan Semavi Hoca, uzun ömrüne inanılmaz sayıda makale, bildiri, ansiklopedi maddesi, kitap sığdırmayı başarmıştı.
Ailesi Amasralıdır. Ama o İstanbul’da doğmuştur. Doğum tarihini bile bir bilim insanı olarak ele alır, irdeler. Resmî evraklarda yazan tarihten biraz daha önce doğmuş olması gerektiğini söylerdi. Galatasaray Lisesi’nde eğitimini tamamladıktan sonra 2. Dünya Savaşı yıllarında Almanya’ya gitmiş, orada arkeoloji ve sanat tarihi eğitimi almıştır. Avrupa kıtasının korkunç bir savaş ile çalkalandığı bu yıllarda eğitim türlü güçlüklerle tamamlamış, sonunda yine binbir güçlükle Türkiye’ye dönmüştür. Neredeyse 60 sene önceki yolculuğunu, eğitimi bütün detayları ile çok keyifli tespit ve değerlendirmeler ile anlatan hoca, İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi bölümünde eğitimini tamamlamış ve bu bölümün kurulup gelişmesine büyük katkı sağlamıştır.
Hocanın Karaman ve Karadağ ile Silifke ve Mersin çevresinde yaptığı yüzey araştırmaları ve yayınları oldukça önemlidir. Bu çalışmalar sırasında özellikle Toroslar’da daha önce hiç yayımlanmamış bir çok yapı kalıntısı ziyaret edilmiş, kitap ve makaleler ile bilim dünyasına tanıtılmıştır. Bu yüzey araştırmaları dışında hocanın tek kazısı Kırşehir’de “Üçayak” adıyla bilinen kilise kalıntısında yapılmıştır. Sayısız inceleme gezisi yanında tatiller, dost ziyaretleri bile hocanın çalışmaları için fırsat olmuştur. Hatta askerlik görevini yerine getirdiği sırada bile Çağlayan Kasrı ile ilgili bir makale hazırlama fırsatını bulmuştur.
Bazı araştırmacılar ve bilim insanları “anlatmayı” sever. Güzel ve etkileyici anlatabilirler. Ama onlar için yazı yazmak biraz zordur. Bazıları da tam tersi güzel yazarlar ama konuşmayı, anlatmayı hiç sevmezler. Semavi Eyice Hoca çok az bilim insanına nasip olan iki özelliğe de sahipti. Konuşurken de yazarken de olağanüstü hafızası, sınıflandırma ve değerlendirme gücü sayesinde çok sayıda yayın hazırlamış, inanılmaz keyifli dersler ve konferanslar vermiştir. Bazıları saatler süren muhteşem televizyon programlarına katılmıştır.
Emekliliğinden sonra hocanın Bostancı’daki evi arkeoloji, sanat tarihi, tarih öğrencileri, hocaları, araştırmacıları ve meraklıları ile dolmuş ve neredeyse gelen herkesin sorularını inanılmaz detaylarla uzun uzun cevaplamıştır. Daha samimi olduğu öğrencilerine hatta bazen onu ilk kez arayan ve soru soranlara bile “telefonda verdiği konferanslar” da meşhurdur.
Hoca uzun ömrüne inanılmaz sayıda makale, bildiri, ansiklopedi maddesi, kitap sığdırmayı başarmıştır. İstanbul Üniversitesi, Sanat Tarihi Bölümü’nün en eski öğretim üyelerindendi. Makaleleri Bizans sanatı, Osmanlı sanatı, Balkanlar, Türkiye’de İtalyan şehirlerinin kolonileri, hamamlar, zaviyeli camiler, yok olmuş veya günümüze ulaşmış tek tek bir çok yapı gibi konuları kapsar. Bunların bazıları dünyanın sayılı süreli yayınlarında, bazıları popüler dergilerde, armağan ve hatıra kitaplarında, ansiklopedilerde Türkçe, İngilizce, Almanca, Fransızca, İtalyanca gibi birçok dilde yayınlanmıştır. Bu metinler bir-iki sayfadan adeta birer kitap hacmine ulaşan onlarca sayfaya kadar farklı boyutlardadır. Bunların bazıları bizzat Hoca tarafından çekilmiş, bazıları hocanın ya da değişik kurum ve kuruluşların arşivlerinden eski fotoğraf ve gravürlerle zenginleştirilmiştir. Çoğu ilk kez hoca tarafından tespit edilen veya ele alınan bu çalışmalar hâlâ güncelliğini korumaktadır.
Sıkça başvurulan canlı bir tarihti
Emekliliğinden sonra hocanın Bostancı’daki evi arkeoloji, sanat tarihi, tarih öğrencileri, hocaları, araştırmacıları ve meraklıları ile dolmuş, hoca neredeyse gelen herkesin sorularını inanılmaz detaylarla uzun uzun cevaplamıştır. Daha samimi olduğu öğrencilerine hatta bazen onu ilk kez arayan ve soru soranlara bile “telefonda verdiği konferanslar” da meşhurdur.
Beyazıt yangın kulesinden çekilen fotoğraf 19. yüzyıl sonları İstanbul’unun güzel bir görünümünü sunar. Yavuz Sultan Selim Camii’nin (7) arkasında sağda görülen küçük kubbe 1881 yılında inşa edilen Fener Rum Lisesine aittir. Yine caminin mihrap önünde ortada bulunan ve 1894 depreminde çöktüğü bilinen Hafsa Sultan Türbesi ayaktadır. Bu durumda fotoğraf 1881 yılından sonra 1894 depreminden önce çekilmiş olmalıdır. Sur dışında bomboş alanlar uzanmakta. Henüz kentin içinde kagir konutlar neredeyse hiç görülmüyor. Fotoğrafta görülen büyük konakların hiçbiri günümüze ulaşamamıştır. Onların etrafındaki ikinci derece yapılar da maalesef yok olmuştur. Konutların boyutları mütevazıdır. Bu nedenle kamusal yapılar, ibadethaneler, özellikle de minareler rahatlıkla görülür.
1- Fatih Camii: İstanbul’un ilk selatin camiidir. Fatih Sultan Mehmet tarafından inşa ettirilen ve 1468 dolaylarında tamamlanan yapı, meşhur Havariler Kilisesi’nin yerinde yapılmıştır. Fatih’in camii 1766 depreminde büyük hasar görmüştür. Tamir edilemez durumda olduğunun görülmesi üzerine, Sultan III. Mustafa tarafından avlusu korunmuş, cami yeniden inşa edilmiştir
2- Fatih Külliyesi: Karadeniz Medreseleri yapı topluluğunun kuzeyinde bulunan dört medrese ve dört tetimme medresesinden oluşmuştur. Yapılar ve isimleri Akdeniz’den Karadeniz’e Osmanlı coğrafyasını simgeler. Büyük kubbeli binalar medreselerin dershanesi olarak kullanılıyordu
3- Edirnekapı Mihrimah Sultan Camii: Kanunî Sultan Süleyman’ın izniyle başlayan inşaat II. Selim devrinde, 1565’te tamamlanabilmiştir. Mihrimah Sultan tarafından inşa ettirilen cami hemen Edirnekapı’nın içindedir. Suriçinin en yüksek tepesi olan Edirnekapı’da bulunan cami de yüksek kubbesi ile dikkati çeker.
4- Çarşamba Mehmed Ağa Camii: Mihrimah Sultan Camii ile üstüste düşen bu yapı meşhur Darüssaade Ağası Mehmet Ağa’nın inşa ettirdiği camidir. Habeşiştan kökenli ilk ağalardan olan Mehmet Ağa, sanatçıları koruyan ve kollayan bir hayırsever olarak bilinir. Mimarı Davut Ağa olan cami 1585 yılında tamamlanmıştır.
5- Rami Kışlası: Kentin dışında eskiden beri çiftlik arazisi olan alan, 18. yüzyıl sonlarından itibaren askerî amaçlarla kullanılmıştır. 1828’de Sultan II. Mahmud tarafından bugünkü kışla inşa ettirilmiştir. Kışla geniş bir boşluk içerisinde görülmekte. Bitişiğinde, gelişen İstanbul’un ilk modern semtlerinden Rami’nin yapıları var. Semt ve kışlanın önemi Yeniçeri Ocağının kaldırılmasından sonra artmıştır.
6- Darüşşafaka: Öksüz ve yetim Müslüman çocukların eğitim-öğretim ihtiyaçları için açılan okul, 1868-1873 arasında Yavuz Selim ve Fatih Camileri arasında inşa edilen binaya taşınmıştır. İstanbul’da Osmanlı döneminde inşa edilen en görkemli eğitim yapılarından olan bina, ahşap evlerden oluşan dokunun içinde oldukça anıtsal görülmektedir. Bugün çok katlı apartmanlar nedeniyle, yapı kent siluetinden adeta kaybolmuştur. Darüşşafaka 1994’te okul yönetiminin isteği ile Maslak semtine taşındı. Binası ise satıldı.
7- Yavuz Selim Camii ve Türbeleri: Haliç’e hakim bir tepe üzerinde Yavuz Sultan Selim’in inşasına karar verdiği cami, oğlu Kanuni Sultan Süleyman tarafından 1522 dolaylarında tamamlanmıştır. Caminin mihrap önünde Yavuz’un, şehzadelerinin, eşi Hafsa Sultan’ın ve Sultan Abdülmecid’in türbeleri de görülmektedir.
8- İmaret-i Atik (Eski İmaret) Camii: Muhtemelen 11. yüzyılda Anna Dalassena tarafından inşa edilen kilisenin etrafında büyük bir manastır bulunuyordu. Fetihten hemen sonra imaret-medrese olarak kullanılan yapı, Fatih külliyesinin inşasından sonra çevresindeki mahalleye hizmet veren bir cami haline getirilmiştir.
9- Zeyrekli Kilise / Molla Zeyrek Camii: 12. yüzyılda imparator İoannes Kommenos ve eşi İrini tarafından Pantokrator Manastırı’nın kiliseleri olarak inşa edilmiştir. Fetihten sonra medrese ve tekke olarak kullanılan yapı, daha sonra bulunduğu semte cami olarak hizmet vermeye başlamıştır. Osmanlı dönemindeki ismi, medresenin meşhur müderrislerinden Molla Zeyrek’ten gelir.
10- Vefa Kilise / Molla Gürani Camii: Muhtemelen Orta Bizans döneminde inşa edilen ve son Bizans devrinde eklerle genişletilen yapının o zamanlardaki ismi kesin olarak bilinmez. Fetihten kısa bir süre sonra Molla Gürani tarafından cami haline getirilen yapıya, İstanbul’un günümüze ulaşabilen tek yivli minaresi eklenmiştir.
11- Zeyrek Çinili Hamam: 16. yüzyılda Barbaros Hayreddin Paşa tarafından inşa ettirilen hamam, zengin çini süslemesi nedeniyle Çinili Hamam olarak bilinir. Büyük kubbelerinden biri erkeklere diğeri kadınlara ayrılmış bölümü gösterir.
Beyazıt Yangın Kulesi’nden çekilen fotoğraf, 19. yüzyılın sonlarına ait izlenimi veriyor. Darulfünun gibi yapılar inşa edilmiş, kentin ahşap sokak dokusu hâlâ korunuyor ve kâgir hanlar görülüyor. 1865 Hoca Paşa yangınının izleri kapatılmış. 19. yüzyıl sonlarında yaygınlaşan, klasik Avrupa üslubunda cepheleri olan iş hanları henüz yok.
1- Adliye, Darulfünun, Meclis-i Mebusan: İstanbul siluetinde görülen bu büyük yapı Sultan Abdülmecid’in isteği ile Ayasofya’yı onaran İtalyan kökenli Fosatti Kardeşler tarafından 1850 yılı dolaylarında inşa ettirildi. 1933’te Adliye olarak kullanılırken yandı ve harabesi yıktırılarak ortadan kaldırıldı. 2000’li yıllarda Ayasofya’nın önündeki parsellerde yapılan kazılarda yapının temelleri ortaya çıkarıldı.
2- Nur-u Osmaniye Camii: Selatin camii, ismi ve banisi açısından da ilginçtir. Sultan I. Mahmut’un 1749’da inşaına başladığı bu külliye, ölümünden bir yıl sonra 1755’te tamamlandı. Mimar olarak, hakkında çok az şey bilinen Simeon Kalfa’nın adı geçer. Cami, banisinin adıyla anılmaz; ondan sonra tahta çıkan III. Osman onun külliyesindeki türbesine gömülmesine izin vermemiş, ayrıca Mahmudiye adı yerine kendi adıyla ilişkili “Nur-u Osmaniye” ismini tercih etmiştir. Avrupa sanatının etkileri ile şekillenen Osmanlı barokunun güzel bir örneğidir. Yarım oval şekildeki revaklı avlu, kentin son sultani revaklı avlusudur.
3- Vezir Hanı: Köprülü Fazıl Ahmet Paşa tarafından 1659-60’da inşa ettirilip 1894 depreminden hemen sonra onarıldı. Han Divanyolu üzerindeki Köprülüler Külliyesi’nin bir birimi olarak kabul edilir. İki avlusu ile iki katlı han yapısı, kentin en anıtsal ticaret yapılarından.
4- Sultan Ahmet Camii: 1610- 1617 arasında Sultan I. Ahmet tarafından Sedefkar Mehmet Ağa’ya inşa ettirilen cami, altı minaresi ile Osmanlı mimarisinde benzersizdir. Fotoğraftaki açıdan üç minaresi görülüyor. Diğer yöndeki minareler ise kısmen üstüste gelmiş.
5- Çemberlitaş / Konstantinus Sütunu: İmparator Konstantinus’un kendi adını taşıyan meydanın ortasında 328 yılında inşa ettirdiği bu sütunun porfir bloklarının Roma’dan getirtildiği kabul edilir. Yaklaşık 35 metre yüksekliğindeki sütunun üzerinde bir heykel, sonraları da bir haç olduğu bilinir. Bizans ve Osmanlı dönemlerinde zarar gören bloklar demir çemberlerle sarıldığı için, anıtın Türkçe adı “Çemberlitaş” olmuştur.
6- Atik Ali Paşa Camii: Bosnalı Hadım Ali Paşa Camiinin ve çevresindeki külliyenin banisidir. Çemberlitaş’ın hemen yanındaki cami 1496 civarında inşa edilmiştir. Zaviyeli/Tabhaneli denilen erken devir camilerinden olan yapının kubbesi 18. yüzyıl civarında yenilenmiş olmalıdır.
7- Kapalıçarşı: İstanbul ve Akdeniz çevresinin en canlı ticaret bölgelerinden oluşan çarşı Fatih’in camiye çevirdiği Ayasofya’nın bakımı için vakıf dükkanlar olarak inşa edildi. 60 kadar sokak, üçbinden fazla dükkanı ile uzun zamanda oluşan yapılar topluluğudur. Fatih devrinde inşa edilen yapılar günümüze kadar depremler, yangınlar nedeniyle her devirde yenilenmiş, restore edilmiştir. Bedestenler ve hanların örtüsünde kurşun kullanılırken, sokakları kapatan tonozların ve dükkanların örtüsü kiremittir.
8- Sandal Bedesteni: Kapalıçarşı’nın küçük bedesteni olan yapı yirmi kubbelidir. 16. yüzyılda artan ihtiyaçları karşılamak için inşa edilen bedesten, Kapalıçarşı’nın en önemli yapılarından biridir.
9- Cevahir Bedesteni: On beş kubbe ile örtülü bedesten, “iç bedesten” ya da “eski bedesten” olarak da isimlendirilir. Yapının hem iç kısımda hem dışarıda küçük dükkanları olduğu anlaşılmaktadır. Fatih tarafından 1481’den önce inşa ettirildi.
10- Çuhacılar Hanı: 18. yüzyılda Nevşehirli Damat İbrahim Paşa tarafından inşa ettirilen han çuhacı esnafı ve idarecileri için tasarlanmıştı. Çuha üretimi yapan esnaf loncası da bu handa görev yapıyordu. Yangın ve depremlerde zarar gören yapı zamanla ciddi değişikliklere uğradı.
Muhtemelen 1950’li yıllarda çekilen fotoğraf, kentin son dönem tarihi açısından oldukça ilginç veriler içerir. Osmanlı döneminin sonlarında yavaş yavaş kente dahil olan bölgede bulunan anıtlar cumhuriyet tarihi için de önemlidir. Kentin, hatta devletin önemli “sorunlarından” biri olan meydan, bitmek tükenmek bilmez tartışma konularının merkezindedir. Topçu Kışlası’nın yıkımı; İnonü heykelinin buraya yerleştirilmek istenmesi; Atatürk Kültür Merkezi’nin inşası, yanması, yenilenmesi tartışmaları; meydanın bir köşesine inşa edilmesi istenen Taksim Camii’nin tartışmaları; 1 Mayıs kutlamaları, olayları ve sonrasında bu meydanda kutlama yapma çabaları; Topçu Kışlası’nın yeniden inşası gibi konular hâlâ tartışılır.
1- Dolmabahçe Sarayı: 19. yüzyılın ortalarında inşa edilen sahil sarayı ve önünde bulunan küçük meydanın köşesinde saat kulesi.
2- Dolmabahçe Bezmi Alem Valide Sultan Camii: Sultan Abdülmecid tarafından annesinin adına inşa ettirilen cami, saray ile benzer üslupta ancak daha sade cephelere sahiptir.
3- Gümüşsuyu Kışlası: Etraftaki diğer kışlarla birlikte Dolmabahçe Sarayı’nı koruma amacıyla inşa edildiği düşünülebilir. İnşaat Sultan Abdülmecid döneminde başlanmış, bir süre ara verildikten sonra Sultan Abdülaziz zamanında tamamlanmıştır. Yapıyı kullanan Muzika-i Hümâyun adıyla da tanınan kışlaya 1920’li yıllarda İstanbul Teknik Üniversitesi taşınmıştır. Günümüzde bu üniversitenin Gümüşsuyu yerleşkesi olarak kullanılmakta.
4- Atatürk Kültür Merkezi: Devlet Opera ve Balesi ile Devlet Tiyatroları’nın kullanımı için 1946’da inşa edilmeye başlanmış, ancak 1969’da tamamlanıp açılan yapı bir yıl sonra geçirdiği bir yangında harap olmuştur. Mimarı Hayati Tabanlıoğlu’dur. Hemen başlayan onarım ancak 1978 yılında tamamlanabilmiştir. Uzun inşaat süreci ve yangın sonra onarım çalışmaları, yapıyla ilgili bir çok tartışmaya yol açmıştır. 1999’da Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun kararı ile korunması gerekli kültür varlığı ilan edilmiş; 2008’den itibaren etkinliklere ara verilen yapının restorasyonu için projeler hazırlanmış; ancak 2018’de Murat Tabanlıoğlu’nun hazırladığı bir proje ile yeni bir yapının inşaına karar verilmiştir. Yıkım çalışmaları devam etmektedir.
5- Alman Konsolosluğu: 1870’te ilk inşa edildiğinde, köşelerde bulunan kartal heykelleri nedeniyle “Kartallı Saray” adıyla biliniyordu. Ayaspaşa Müslüman Mezarlığı yerine inşa edilmişti. Bahçesinde bir grup mezar hâlâ korunmaktadır. Haliç’e, Boğaz’a ve suriçi İstanbul’a hâkim manzarasıyla, kentin en etkileyici elçilik binalarından biri.
6- Taksim Gezi Parkı: 1930’lu yıllarda artık bakımsız olan Topçu Kışlası yıktırılarak yapılan parkın bugün yetişkin olan ağaçları henüz küçük birer fidan görünümünde. Park, anıtsal mermer merdivenlerle Taksim Meydanı’na açılmakta. 2013’te parkın yerine eski Topçu Kışlası’nın rökonstrüksiyonu için projeler yapılınca başlayan protesto gösterileri “Gezi Olayları” adıyla anılıyor.
7- İnönü Heykeli Kaidesi: Gezi Parkı’nın Taksim Meydanı’na bakan kısmında düşünülen heykelin kaidesi 1940’lı yıllarda hazırlanmıştı. Belling tarafından hazırlanan bronz heykel buraya hiçbir zaman yerleştirilmemiş; Cumhuriyet Anıtı’ndan daha büyük bir İnönü heykelinin uygun olmayacağı düşünülmüştür. Uzun yıllar depolarda kalan bronz anıt, 1980 başlarında Maçka-Taşlık’taki küçük parka yerleştirildi.
8- Cumhuriyet Anıtı: Avusturyalı heykel sanatçısı Pietro Canonica tarafından yapılmış, mermer kaidesi Mongeri tarafından oluşturulmuştur. Açılışı 1928’de yapılan anıt, Mustafa Kemal’le birlikte Kurtuluş Savaşı’nı ve cumhuriyet devrimlerini anlatır.
9- Maksem ve Sarnıç: 18. yüzyılın başlarında Haliç’in kuzey kıyılarında hissedilen su sıkıntısını gidermek için büyük bir proje hazırlanmış, kente gerilen su burada büyük bir depo içinde biriktirilmiştir. Bunun önünde mahruti bir külah ile örtülü sekizgen mekan bir maksem yapısıdır. Buraya getirilen su, Kasımpaşa, Galata ve Beşiktaş semtlerine dağıtılıyordu. Bu nedenle bölge zamanla Taksim adını almıştır. Tesis bugün İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin sergi salonu olarak kullanılmaktadır. Sarnıcın önünde görülen tramvay deposunun yerinde, bugün Taksim Camii inşaatı yükseliyor.
10- Surp Hovhan Vosgiperan Katolik Ermeni Kilisesi: 19. yüzyılda Katolik Ermeni cemaati için bir Fransız hastahanesi yanında inşa edilmiştir. Sekizgen yapı kentin en ihtişamlı kiliselerinden biridir. Mimarları Garabetçiyan Kardeşler’dir.
11- Aya Triada Rum Ortodoks Kilisesi: 1880’li yıllarda eski bir Rum mezarlığı üzerine inşa edilmiştir. Geniş bahçe içindeki kilise eklektik üsluptadır. Birçok mimari unsur yapının cephelerinde takip edilebilir.
Yaklaşık 150 yıllık fotoğraf, şehrin tarihî merkezini gösteriyor. Bizans dokusu üzerindeki camiler, türbeler ve hamamlar; İstanbul’da gelişen ticaretin ortaya çıkarmaya başladığı yeni kâgir binalarla yan yana. Beyazıt Kulesi’nden bu açı ile çekilen fotoğraflar yaygındır; ancak bu kare, muhtemelen bu açıdan alınan ilk görüntülerden biri. Henüz demiryolu Sirkeci’ye ulaşmamış, buradaki tesisler inşa edilmemiş. Fotoğraf 1870 dolaylarında çekilmiş olmalıdır.
1- Ali Paşa Sarayı: 1865’te inşa edilen saray yapısı Haliç ve Boğaz’a hakim kentin ticaret bölgesi yanında görkemli bir yapıydı. 1911’de geçirdiği yangın sonrasında uzun süre harabesi ayakta kalan yapı, halk tarafından “Yanık Saray” olarak anılmıştı. Bugün yerinde bir katlı otopark vardır. Büyükşehir Belediyesi yeniden inşası için bir proje yürütmektedir.
2- Çandarlızade Atik İbrahim Paşa Camii: 15. yüzyılın sonlarında Çandarlı ailesinden İbrahim Paşa’nın inşa ettiği cami 1894 depreminde zarar görmüş ve minaresi yeniden ancak daha kısa olarak inşa edilebilmiştir.
3- Yeni Camii: 1597’de Sultan III. Mehmet’in annesi Safiye Valide Sultan’ın inşasına başladığı cami ve külliye uzun süre terkedilmiş ve ancak Hatice Turhan Valide Sultan tarafından tamamlatılmıştır. İnşaatı tamamlandığında halkın verdiği “Yeni Camii” adı, sonrasında da yaşamıştır.
4- Turhan Valide Sultan Türbesi: Turhan Valide Sultan tarafından inşa edilen türbeye, 1683’de ilk olarak kendisi gömüldü. Sonrasında altı padişah ve hanedana mensup çok sayıda hanım ve sarayda yüksek rütbelere gelmiş hanımlar defnedilmiştir. Osmanlı dünyasının en zengin mezar yapılarından olan türbenin yanında Mısır Çarşısı denilen arasta bulunur. Bu çarşıya başlangıçta “Yeni Çarşı” ya da “Valide Çarşısı” denmiş, ancak 18. yüzyıldan itibaren Mısır Çarşısı ismini almıştır.
5- Haseki Hürrem Hamamı: Bugün İş Bankası Müzesi’nin bulunduğu yapının yerinde bulunan hamam, muhtemelen 16. yüzyılda Haseki Hürrem için yapılmıştı. 19. yüzyılda yıktırılan hamam arazisine Osmanlı başkentinin ilk postanesi inşa edilmiş, bina daha sonra farklı amaçlar için kullanılmıştır.
6- İrini/İrene Kulesi / Vigla Kulesi: Orta Bizans döneminde yaklaşık 1000 yıllarında inşa edilen kulenin ne amaçla kullanıldığı bilinmemektedir. Bu tür kuleler, saraylarda, manastırlarda ve savunma yapılarında kullanılıyordu. Üç katlı kulenin en üstünde dışarıdan görülmeyen dilimli bir kubbe vardır.
7- Büyük Valide Hanı: Kösem Sultan’ın Üsküdar’daki Çinili Külliyesi’ne vakıf olarak inşa edilmiştir. Üç avlulu hanın bir köşesinde İrini Kulesi denen Bizans kulesi bulunuyordu.
8- Bir Büyük Ahşap Konak: Osmanlı başkentindeki büyük ahşap konaklar, kent dokusunun seçkin örnekleriydi. Şehrin ticaret bölgesi ile kısmen iç içe olan mahallelerin arasındaki bulunan orta sofalı büyük konutlar, adeta kamusal yapılar kadar geniş alanlara yayılıyordu. Bu konakları kamu yapılarından ayıran, malzemeleridir.
9- Sepetçiler Kasrı: Topkapı Sarayı’nın dış köşklerinden olan kasır, kent surları üzerine inşa edilmişti. Topkapı Sarayı’nın terkedilmesinden sonra ebniye ambarı olarak kullanılan yapının çevresinde bir çok baraka yapılmıştır.
10- Demirkapı Askerî Hastanesi: Topkapı Sarayı bahçelerinden ve sarayın güvenliğinden sorumlu olan Bostancıların burada bir ocağı ve hastanesi bulunuyordu. Sonrasında bu Bostancı odalarının yerine büyük bir kâgir kışla yapılmıştır. Kışla bir süre sonra tıbbiye ve hastane olarak da kullanılmıştır.
11- 19. Yüzyıl Hanları: 19. yüzyıl ortalarından itibaren kâgir ticaret yapıları inşa edilmeye başlanmıştır. Bu hanlar, yüzyılın sonunda tüm semtte yaygınlık kazanacaktır.
MS 2. yüzyılda yazılan, Bizans döneminde İstanbul’da kopyalanan dünyanın bilinen en eski harita kitabı, tıpkıbasım olarak Boyut Yayınları tarafından yayımlandı. Eser İstanbul’un fethiyle Fatih tarafından bulunarak korumaya alınmış, sonrasında unutulmuş ve Mustafa Kemal’in emriyle tamir edilerek kurtarılmıştı. Orijinal eser tekrar restore edildi ve tıpkıbasımı yapılarak okurlara kazandırıldı.
İlk Dünya Atlası
MÖ 2. yüzyılda İskenderiyeli Yunan coğrafyacı, astronom, matematikçi ve müzik bilgini Ptolemaios’un eseri ‘bilinen ilk Dünya Atlası’ olarak kabul ediliyor.
Geçen ay başında İTÜ Maslak Kampüsü’nde ve İsviçre Bern Üniversitesi salonlarında eşzamanlı bir kitap tanıtım etkinliği gerçekleştirildi. İsviçre’deki eşzamanlı tanıtım bilinmez ama, İstanbul tanıtımı basında oldukça ilgi gördü. Prof. Dr. Celal Şengör’ün sözleri tanıtıma damga vurdu.
Meşhur coğrafyacı, astronom, matamatikçi ve müzik bilgini olan Klaudios Ptolemaios, İslâm dünyasında Batlamyus ya da Batlamyus el Kaluzi olarak biliniyor. Hellenistik Çağ’da yazılıp, 1300’lerde Bizans başkentinde kopyalanan bu meşhur Yunanca elyazması oldukça önemli.
Bilim tarihinde adından en çok bahsedilen isimlerden olan Batlamyus, Mısır’ın İskenderiye kentinde 2. yüzyılda yaşamış. Onun hazırladığı ve dünyanın ilk atlası olarak anılan Geographike Hyphegesis (Coğrafya Rehberi) adlı eser yüzyıllar boyunca kullanıldı. Antikçağ boyunca birçok nüshası hazırlanan bu kitabın bugüne ulaşan nüshaları, çok daha sonraları Bizans dönemine ait elyazmalarıdır.
Kitap yazıldıktan yaklaşık 1100 yıl sonra hâlâ önemini koruyordu. Ortaçağlar boyunca da hem Doğu’da hem Batı’da elyazmaları hazırlandı. Bunlardan en tanınmış olanları Vatikan ve Topkapı Sarayı kütüphanelerindedir. Saray nüshası 1300 yılı dolaylarında Bizans başkenti Konstantinopolis’te belki de saray için elyazmaları kopyalayan bir merkezde hazırlanmış. Bugün Vatikan Kütüphanesi’nde olan nüsha da muhtemelen İstanbul kökenli.
Anadolu ve EgeElyazması eserin restore edilerek 2 cilt halinde yapılan yeniden basımında Ege ve Anadolu’nun da içinde bulunduğu 27 özgün harita bulunuyor.
Eserin Bizans dönemindeki macerasını bilmek zor. Muhtemelen fetihten sonra Topkapı Sarayı’na getirtilmiş ve Fatih Sultan Mehmet’in kütüphanesinde korunmuştur. Bizans başkentinin manastır ve saray kütüphanelerinden bazı yazmaların sultanın korumasında Osmanlı sarayına alınması oldukça ilginç. Bizans sarayı için kopyalanan ve içerisinde bir dünya haritası da olan bu kitaba, dünya hakimiyetini arzulayan Fatih’in özel bir ilgi gösterdiği tahmin edilebilir.
Bu yazmanın Osmanlı sarayında Fatih sonrasındaki macerası bilinmez. Ancak bir uzmanın okuyup anlayabileceği bu çok özel kitabın giderek unutulduğu ve kütüphane raflarında kaldığı tahmin edilebilir. Metni okumak için eski Yunanca bilen biri olsa bile, metinleri anlamak uzmanlık gerektiren teknik bir konudur.
Kitabın yeniden tesbiti, sarayın müze haline getirilmesi çalışmaları sırasında, erken cumhuriyet devrinde olmuştur. 1924’ten itibaren saray yapılarında dağınık olan kütüphaneler ve kitaplar biraraya getirilmiş ve Yunanca kitapların bir katalogu Adolf Deissmann tarafından yapılmıştır. Deissmann kötü durumdaki yazmanın restorasyonu için Hugo Ibscher önermiş. Mustafa Kemal’in özel ilgisi ve takibi sayesinde kısmi bir restorasyon yapılmış.
Hugo Ibscher dönemin en meşhur kitap restoratörlerinden biridir. Sayfaları dağılmış, devam eden bir çürüme ile karşı karşıya olan yazma toplanmış, 120 sayfanın ve bunların içindeki 27 haritanın tamiratı yapılmış. 1927-1929 arasında kısa aralıklarla yapılan bu ilk restorasyonda, öncelikle kitabın ömrünü uzatmak için çabalanmıştır. Daha geniş çaplı bir iyileştirmenin ise gelecekte gelişecek restorasyon yöntemleri ile ele alınması istenmiştir. Bu çalışmayla varlığı dünyaya duyurulan yazma, artık “Topkapı Sarayı Nüshası” ya da Codex Seragliensis adıyla ve “Gayri İslâmi Yazmalar 57 (Gİ57)” numarası ile bilinir olmuştur.
Dünya çapında tanıtımKitabın tanıtımı Ptolemaios Enstitüsü’nün bağlı bulunduğu Bern Üniversitesi (İsviçre, altta) ile eşzamanlı olarak İstanbul Teknik Üniversitesi’nde gerçekleşti. Tanıtıma Prof. Dr. Celal Şengör (sağda), İTÜ Rektörü Prof. Dr. Mehmet Karaca (ortada), Boyut Yayın Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Özükan (solda) katıldı.
Uzun yıllar sadece sınırlı sayıda uzmanın görebildiği kitap 2003-2004 yıllarında Bern Ptolemaios Araştırmaları Merkezi’nin gayretleri ile yeniden gündeme geldi. Kültür Bakanlığı ve Topkapı Sarayı Müzesi’nin izin ve desteği ile başlayan çalışmalarda, eserin restorasyonuna karar verildi. Kültür Bakanlığı’nın İstanbul’daki Restorasyon ve Konservasyon Merkez Labaratuvarı’nda 2016 yılına kadar devam eden uzun bir çalışma ile restorasyon gerçekleştirildi. Bu çalışma sırasında gerekli olan bazı teknik malzeme Topkapı Sarayı Müzesi idaresinin girişimleri ile Prof. Dr. Celal Şengör ve Oya Şengör’ün sponsorluğunda sağlandı.
Etkinliğin İstanbul kısmında, bu tarihî yazmanın bir tıpkıbasımı tanıtıldı. Ortaçağ yazmalarının bu etkileyici nüshası, kullanım kolaylığı, maliyet ve diğer pratik amaçlar dikkate alınarak dörtte üçü boyutlarında, tıpkıbasım olarak basıldı.
Bazı sayfaları oldukça kötü durumda günümüze ulaşan kitabın tıpkıbasımı, birçok açıdan önemli. Eser, tıpkı yüzyıllarca sarayda kaldığı gibi kitap meraklılarının evlerinde kalacak, belki bazıları zaman zaman eline alıp bakacak ama, çok önemli bir kültürel miras. Türkiye’de bu metinleri okuyabilecek kişi sayısı oldukça az; ancak haritalar, hazırlanmalarından beri sekiz asır geçse de olağanüstü etkileyici.
Kitap, Boyut Yayınları tarafından basılmış. İçinde Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın sunumu; Prof. Dr. Celal Şengör’ün Fatih devri ile ilgili önemli tespitler içeren bir makalesi; Alfred Stückelberger, Florian Mıttenhuber ve Robert Fuchs’un restorasyon hikayelerini içeren metinleri var.
Kitabın tanıtımı sırasında dünyanın en önemli müzelerinden biri olan Topkapı Sarayı Müzesi, restorasyon çalışmalarının yapıldığı İstanbul Restorasyon ve Konservasyon Merkez Labaratuvarı ve onların bağlı olduğu Kültür Bakanlığı yetkilileri maalesef yoktu. İlgili kurumlardan, laboratuvardan ve burada verilen emekten bahsedilmedi. Tanıtım, ertesi gün daha çok Prof. Dr. Celal Şengör’ün bir Kanunî Sultan Süleyman için sarfettiği sözlerle medyada ve sosyal medyada yer aldı.
Philipp Ferdinand von Gudenus’un 278 yıllık eserinin son bölümü, Kasımpaşa-Pera (Beyoğlu) bölgesini gösteriyor. Fetihten sonra Müslümanların da mesken tuttuğu bölge, şehirde ticaret ve eğlencenin, kültürel faaliyetin merkeziydi.
1 TERSANE-I AMIRE GÖZLERI 15. yüzyıldan itibaren Osmanlı denizciliğinin en önemli merkezlerinden olan bölgede, her devirde yenilenen, birbirine bitişik uzun dikdörtgen yapılardan oluşan “tersane gözleri” inşa edildi. Bunlar içinde hem gemilerin bakımı için malzemeler depolanır hem de gerektiğinde küçük gemilerin üretimi ve bakımı yapılırdı.
2 KASIMPAŞA SEMTI Kanunî dönemi devlet adamlarından olan Güzelce Kasım Paşa’nın 1533 dolaylarında inşa edilen cami ve külliyesi ile birlikte, semt de onun adıyla anılmaya başlanmıştır. Kasımpaşa deresi ve çevresindeki yamaçlarda gelişen semtte daha çok Müslümanlar yaşıyordu. Evler arasında küçük mescitlerin minareleri görülüyor.
3 EYÜP CAMII Haliç’in karşı kıyısında olan cami, ikişer şerefeli iki minaresi ile Kasımpaşa yerleşiminin arkasından selviler arasından görülmekte. Selvi kümesi muhtemelen Zindan Arkası Mezarlığı. 15. yüzyılda Fatih’in inşa ettirdiği cami 18. ve 19. yüzyıllarda yenilendi.
4 GALATA ile Kasımpaşa arasındaki evler. Ön plandaki evlerin mimarisi daha iyi algılanabiliyor. Burada yan sofalı iki ev var. Birinin sofası camekan ile kapatılmış diğeri ise açık.
5 OKMEYDANI Fatih devrinde tesis edilen Okmeydanı, İstanbul’un en eski ve devamlı kullanılan spor alanlarından biriydi. Başarılı ok atışlarının ardından dikilen sütun gibi anıtlar yamaçlarda görülebiliyor (Panoramanın orijinal açıklamalarında Okmeydanı yanlışlıkla bugünkü Kurtuluş civarında gösterilmiştir).
6 AZIZ DIMITRIOS / TATAVLA Tersane arkasında kurulan bu köy sakinleri Rumlardan oluşuyordu. Muhtemelen tersanenin değişik işlerini görmeleri için Osmanlı devrinde Ege adalarından getirilen Rumlar için kurulan yerleşim, Cumhuriyet döneminde Kurtuluş adını aldı. Osmanlı döneminde bazen köyün merkezindeki kilisenin adıyla Aziz Dimitrios olarak, çoğu zaman ise anlamı kesin olarak bilinmeyen Tatavla adıyla biliniyordu.
7 PERA/BEYOĞLU İstanbul görünümünün sonu, Kasımpaşa sırtlarındaki Pera / Beyoğlu semtinin dış mahalleleridir. Bugün Tarlabaşı olarak anılan bu semt, 19. yüzyılda inşa edilen kagir evleri ile tanınıyor.
8 PERA/BEYOĞLU EVI Pera semtinde evler, Osmanlı başkentinin geri kalanındaki gibi tepe pencereli, sofalı, kiremit kaplı ahşap yapılar idi. Bu evlerin sadece bacaları ve giriş kısımları taş ve tuğladan inşa edilirdi. Bahçeler içindeki bu evler 19. yüyılda yavaş yavaş yerlerini kagir evlere, yüzyılın sonunda da apartmanlara bırakmıştır.
Medya ve sivil toplumun kültür varlıklarının korunması konusunda gösterdiği duyarlılık, bu defa ters tepti. Muhtemelen geçmiş olumsuz tecrübelerden kaynaklanan aşırı hassasiyet, yeterince araştırılmadan yapılan haberlere zemin hazırladı. Geçen ay ayyuka çıkan Topkapı Sarayı’nın bahçesinin imara açıldığı yolundaki iddia ve haberler, bu benzersiz sit alanına fayda yerine zarar getirdi.
Geçenlerde önce bir gazetede, ardından medyanın her türlüsünde bir vaveyla koparıldı: “Topkapı Sarayı İmara Açılıyor!”. Hepimiz sarayın birbirinden sevimli avlularında yükselen “hiç sevmediğimiz”, “asla kullanmadığımız” çok katlı rezidansları, AVM’leri, otelleri görür gibi olduk. Garip hava fotoğrafları, haritalar hazırlandı. Bu tür kültür varlığı koruma rüzgarları için hazır bekleyen birkaç sivil toplum örgütü de kıymetli açıklamalarını esirgemedi. Genelde olduğu gibi bu sefer de bilgi vermek yerine kanaat bildirdiler. Ama bu koparılan fırtınada kimse nerede ne meydana geldiğinden, kimin ne istediğinden, kimlerin neye karşı çıktığından haberdar olamadı.
Topkapı Saray arazisi ve civarında uzun zaman geçiren, 1990’dan beri bölgeyi mümkün oldukça ziyaret eden biriyim. Biliyorum, bu tür açıklamaları çok az kişi okur. Aslında konu günümüzün “yoğun gündemi” içinde çoktan unutulmuş, herkes “başka yerleri kurtarmak için” çalışmaya başlamış bile!
Haberlerin ve tartışmanın başladığı yer Topkapı Sarayı’nın Marmara Denizi’ne bakan yamaçları. Bu bölge 1. Derece Arkeolojik Sit iken Fatih Belediyesi’nin talebi ile Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun değerlendirmeleri sonucunda 3. Derece Arkeolojik Sit olarak öneriliyor. Ancak kurul bu değerlendirmesini, Kültür Bakanlığı’nın ilgili birimlerine gönderip, bunun bir kez daha üst ölçekte incelenmesini istiyor. İşte bu sırada ilgili kurumlarından birinden bir yetkili, medyanın konu ile ilgilenebilecek bir ferdine meseleyi iletiyor. O da benzer haberlerde her zaman yaptığı gibi dikkati çekip okunacak hale getiriyor: “Topkapı Sarayı İmara Açılıyor!”
Marmara surları Sahil yolu yapılmadan önce Marmara surlarına ait bir fotoğraf (Kaynak : R. Demangel ve E. Mamboury – Le quartier des Manganes et la première region de Constantiople)
Topkapı Sarayı 1470’lerde Fatih Sultan Mehmet tarafından yaklaşık 700 bin metrekarelik bir alanda kuruluyor. Etrafı surlarla çevrili geniş bahçeler içinde birçok avlu ve yapıdan oluşan bir saray inşa ediliyor. Öncesinde burada Bizans’ın birçok kilise ve manastırı, görkemli malikaneleri vardı. Bizansın öncesinde ise Bizantion isimli bir antik kentin sütunlu caddeleri, tapınakları, tiyatroları ve akropolü bulunuyordu. Bu Helen kentinden önce ise herhalde Traklar’ın bir kasabası, onlardan önce ise adlarını bilemediğimiz en eski İstanbullular’ın köyleri… Binlerce yıldır yaşanan bu alanın bazı yerlerinde neredeyse on metre yüksekliğinde kültür toprağı oluşmuş. Toprak üzerinde yürürken neredeyse hiçbir şey görülmüyor. Kalıntılar bir gün kendilerini açığa çıkaracak biliminsanlarını bekliyor.
Sinan Paşa Kasrı/İncili Köşk Caspallan tarafından 19. yüzyılda hazırlanan gravürde Sinan Paşa Kasrı/İncili Köşk’ün sağlam durumu.
Saray, Sultan Abdülmecid zamanında kısmen terk ediliyor. 1868’de yılında saraya adını veren tam da bugün Sarayburnu dediğimiz yerde bulunan Topkapısı Sahil Sarayı ve çevresindeki köşkler yanıyor. Bundan birkaç yıl sonra 1870’lerde Sultan Abdülaziz dış bahçelerinden Rumeli demiryolu hattının geçmesine izin veriyor. Sarayın inşaından neredeyse 400 yıl sonra saray bahçeleri modernleşmeye feda ediliyor. Devletin zor günleri… Aydınlar biraz itiraz etse de çok fazla tepki göstermiyor.
Artık sultanların pek ilgilenmediği Topkapı Sarayı’nda demiryolu ile saray arasında askerî bir bölge oluşturulup bazı silah depoları inşa ediliyor. Böylece alanın önemli bir bölümü İstanbullularca görülemese de korunuyor. Ama demiryolu ile sahil surları arasında kalan alan kaderine terkediliyor.
Demiryolu adeta bir hendek gibi bazı yerlerde neredeyse üç metre derinliğinde bir açmanın içinden geçiyor. Deniz yönünde sahil surları var. Bizans, Osmanlı her dönemin izlerini taşıyan bu duvarlar yaklaşık on, oniki metre yüksekliğinde. Demiryolu ile surlar arasında bazı yerlerde 100 metreye yakın bir açıklık varken, bazı yerlerde raylar neredeyse surların üzerine oturuyor.
Sarayburnu ve Topkapı Sarayı 19. yüzyılda Melling tarafından hazırlanan İstanbul gravürü.
1950’li yıllarda inşa edilen sahil yolu, alanın biraz daha görünür olmasını sağlıyor ama hâlâ surlar yaklaşık 10 metre yüksekliğinde bir engel olarak yükselmeye devam ediyor. Artık alanımız demiryolu ile sahil yolu arasında. Bu iki engelin arasında da kentin tarihî surları var. İki ulaşım hattı hergün binlerce İstanbulluyu bu alanın iki sınırından geçiriyor. İçinden geçilse de çok az İstanbullu alanı tanıyor.
Alanın her yerinde surların arkasına gizlenmiş birçok sarnıç, mahzen, yapı kalıntıları var. Modern kentin evsizleri, düşkünleri, kimsesizleri bu oyuklarda boşluklarda yaşamaya çalışıyor. Zaman zaman suça meyilli bazı gruplar burada öbekleniyor. Bölge kentin hem içinde, hem dışında, hem çok yakın, hem çok uzak. Dünyanın bütün büyük kentlerindeki gibi, aklınıza gelecek her türlü uygunsuzluk için çok elverişli bir bölge. Gözlerden uzak.
1990’larda bir ara “surları restore edelim” deniyor. İki yıl İstanbul Belediyesi uğraşıyor. Projeler hazırlanıyor, biraz kazı yapılıyor, biraz da restorasyon. İş çok büyük; sonunda bırakılıyor. 2000’li yıllarda alan, kaçak define kazıları, vahşi cinayetler, gasp, taciz, tecavüz, evsizlerin işgalleri gibi bazıları çok ilgi çekip konuşulan, bazıları küçücük haberler halinde kalan birçok kötü olayla medyanın her dalında anılıyor. Bizim #tarih dergisi ise, bölgenin önemini, bazıları eşsiz, bazıları çok görkemli yapılarını tanıtmaya çabalıyor. En az ilgi çeken, kimsenin umursamadığı yazılar da tahmin edebileceğiniz gibi bunlar oluyor. İstanbullular’ın çoğu, kentin geçmişini ancak tartışmalara, kavgalara konu olursa ilginç buluyor.
Topkapı Sarayı ve dış bahçeleri Yüzyılın başına ait hava fotoğrafı.
2015’te Büyük Şehir Belediyesi Kültür Varlıkları Projeler Müdürlüğü bütün “Marmara Surlar”ı için bir genel proje hazırlatıyor. Aynı yıl Kültür Bakanlığı bölge surları için mimar Ayşenur Cücenoğlu ve ekibine detaylı bir proje hazırlatıyor. Bu projede sanat tarihi uzmanı da benim. Sur arkasındaki bazı büyük mahzenler de tespit edip değerlendiriyor ve bu çalışmalar bölgeden sorumlu Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından onaylanıyor. 2017’de aynı bakanlık surlar üzerindeki Sinan Paşa /İncili Köşk’ün projelerinin yapılmasını istiyor. Yine kalabalık bir ekip büyük emek veriyor. Bu projeler maalesef pek haber olamıyor. İlgili kurumlar iyi işler yapabiliyor ama, bunu kent halkıyla paylaşmak konusunda çok ürkekler.
Alanın sıkıntılarını çözmeye çalışan yerel yönetim ve kurullar 1. Derece arkeolojik sit uygulamasının, bu bölgenin korunmasında yeterli olmadığını görüyor. Kentin en önemli arkelojik alanlarından birinde, şüphesiz ancak sadece bilimsel amaçlı kazı yapılabilir. Sadece zaruri altyapı çalışmaları için kurtarma kazıları yapılabilir. Ama kentin bunca arkeoloji ve sanat tarihi bölümünün bunca uzmanı, bölge için bugüne kadar bir kazı başvurusunda bulunmamış. Bu sıkıntı çözlüp biri alanda kazı yapmaya ikna edilse bile, 1. Derece arkelojik sitlerde kazı sonrası sadece arkeolojik park oluşturulabilir. Yeniden fonksiyonlandırma sorunludur. Görüldüğü kadarı ile Fatih Belediyesi ve Kurul, alanın korunması için 3. Derece arkeolojik sit değerlendirmesini gündeme getirmeye çalışmış.
Topkapı Sarayı ve dış bahçeleri’nin Vedat Hakkı Eldem tarafından hazırlanan planı.
Topkapı Sarayı’nı çevreleyen Sur-i Sultani’nin tamamı, 1995’te “1. Derece Arkeolojik Sit Alanı” olarak belirlendi. Esasen sorunun temel kaynağını da bu karardaki eksiklik teşkil etti. Zira bu kararla Topkapı Sarayı’nın altındaki arkeolojik değerler mutlak korumaya alınırken, yaşayan kültürümüzün en önemli eserlerinden olan Topkapı Sarayı’nın kendisi için kapsamlı bir karar alınmadı. Ağaç dikilmesi bile yasak olan 1. Derece Arkeolojik Sit alanına ilişkin ilke kararı; alanı kırsal bir bölgede keşfedilen örenyeri mantığı ile değerlendirmekte ve buna göre düzenlemeler içermekteydi.
“Topkapı Sarayı imara açılıyor” şeklinde koparılan fırtına sırasında artık bu didişmelerden yılan görevliler hemen projeyi geri çektiler. Böylece sorun bitti! Kentin en etkileyici arkelojik alanlarından biri, 1870’lerden beri devam eden terkedilmişliğine geri döndü. Nasıl olsa kültür varlıkları sahip oldukları değerle gündeme gelmeyi başaramaz. Osmanlı arkeolojisinin önünü açmayı hedefleyen Koruma Kurulu kararının yalanlarla ve toplumu provoke edecek biçimde, üstüne üstlük siyasi motifler taşıyacak biçimde servis edilmesi ise acaba kimin işine yaradı?