Yazar: Hayri Fehmi Yılmaz

  • İstanbul’un altın çağı mimarinin tepe noktası

    İstanbul’un altın çağı mimarinin tepe noktası

    16. yüzyıla damgasını vuran Sultan Süleyman, Osmanlı başkentinin dokusunu da değiştirdi. Mimar Sinan gibi bir büyük ustanın öncülük ettiği mimarlık ve sanat hamlesi sırasında, 19 ayrı yapı tipinde 596 eser ortaya kondu! İznik çinilerinin, Uşak halılarının, hat sanatının, revzen/vitray sanatının, kündekarinin en parlak örnekleri bu dönemde üretildi.

    Kanunî’nin tahtta kaldığı 45 yıl boyunca İstanbul inanılmaz bir değişim ve gelişim yaşamıştır. İmparatorluğun siyasi, askerî, ekonomik alanda zirvede olduğu bu yarım yüzyıl, Osmanlı sanatı ve mimarisinin de altın çağıdır. 

    Edebiyatta, sanatın her dalında, mimarideki bu gelişme, 2. Selim ve 3. Murat döneminde de devam etmiştir. Kanunî dönemi sonraki yıllarda da her bakımdan özlenen ve taklit edilen dönem olmuştur. Tanzimattan sonra bu süreç daha da güçlenmiş, Osmanlı Neoklasiği denen mimari akımda “klasik dönem” model alınmıştır. 

    İ. Aydın Yüksel’in hazırladığı Osmanlı Mimarisinde Kanuni Sultan Süleyman Devri isimli kitapta İstanbul içerisinde 19 ayrı yapı tipinde (cami, mescit, medrese, mektep, darülkurra, darülhadis, darüşşifa, tabhane, türbe, han-kervansaray, hamam, tekke, zaviye, imaret, çeşme, köprü, su kemeri, saray vb.) 596 eser tespit edilmiştir! 

    d040b22d-95a3-4542-af67-1defe9c8670a
    Adını yaşatan cami Süleymaniye Camii’nin avlusu. 28 revakın çevrelediği avlunun ortasında dikdörtgen şeklinde bir şadırvan bulunuyor.

    Kanunî önce, babası Yavuz Selim’in külliyesini tamamlar. Bu selatin külliye aynı zamanda Kanunî’nin anne ve babasının kardeşlerinin türbelerini de barındıran bir merkezdir. Padişah daha sonra çok sevdiği şehzadesi Mehmet’in beklenmedik ölümü karşısında onun hatırasını yaşatacak Şehzade Mehmet Camii ve külliyesini inşa ettirdi (Gülru Necipoğlu bu eseri Kanunî ve Hürrem’in evlatları için bir yaptırdıkları bir yas anıtı olarak değerlendirir). Bu inşaat sırasında sultan biricik kızı Mihrimah için Üsküdar sahilinde bir külliye inşa ettirir. Bir diğer evladı Cihangir için 1560 dolaylarında bugün adını verdiği semtte bulunan küçük yapıyı inşa ettirir (Diğer iki kardeşin külliyeleri yanında Cihangir’in yapıları her türlü iddiadan uzak tek kubbeli, tek minareli sıradan bir yapıdır. Cihangir kardeşlerinin seviyesine ancak 19. yüzyılda yapılan yenilemelerde çifte minare ile kısmen ulaşabilmiştir). 

    Sultan ancak 1550-1557 arasında kendi adını taşıyacak dev külliyesini inşa ettirir. Osmanlı döneminin en büyük vakfına sahip olan külliye, Fatih külliyesinden sonra ikinci büyük yapı topluluğudur. Daha sonra eşi Hürrem Sultan için Haseki adlı külliyeyi inşa ettirir. Camisi tek kubbeli ve tek minareli gayet mütevazı bir yapıdır. 

    Bunların yanısıra sadrazamların ve vezirlerin külliyeleri de dikkat çekicidir. Piri Mehmet Paşa, Makbul İbrahim Paşa, Ayas Mehmet Paşa, Rüstem Paşa, Kara Ahmet Paşa, Sokollu Mehmet Paşa… 

    Büyük değişim ve dönüşümün en önemli ismi şüphesiz Mimar Sinan’dır. Sinan, bütün büyük inşaat projelerinde vardır. En önemli eserlerini Kanunî ve ailesi için hazırlamıştır. Bu dönem İznik çinilerinin, Uşak halılarının, hat sanatının, revzen/vitray sanatının, kündekarinin en parlak örneklerin üretildiği bir çağdır. Kanunî kendi dönemini, dünya tarihinin en etkileyici sanat ortamlarından biri haline getirmeyi başarmıştır.  

  • Ayasofya’nın dili olsa…

    Ayasofya’nın dili olsa…

    Ortodoks kilisesi, Katolik kilisesi, cami, müze… Ve Danıştay’ın 10 Temmuz’da açıkladığı kararın ardından yapılan statü değişikliğiyle bugün tekrar cami! Sonuna getirilen sıfatlar hep değişiyor. Ama dünyanın en sembolik yapılarından kabul edilen Ayasofya, etrafında dönen tüm tartışmalara rağmen İlahi Hikmet sıfatını taşımayı, bu hikmetle onu paylaşamayanları ayrıştırdığı gibi, tüm dinler, tüm medeniyetler, tüm ülkelerden insanı biraraya getirmeyi de sürdürüyor. Paganlardan Cumhuriyet’e Ayasofya’nın dönüşümleri…

    Dile kolay, iki imparatorluk, bir cumhuriyet görmüş; neredeyse 1500 yıllık tarihi boyunca Hz. Muhammed ile Hz. İsa’yı yan yana getirmiş. Onu yakıp yıkan isyancıları, istilacıları olduğu gibi, taç giyen imparatorları, alnı zemininde secdeye varan sultanları, dünyanın en büyük mimarlarını, restoratörlerini de kubbesi altında ağırlamış. Bugün dünyada İmparator Jüstinyen’le, Fatih Sultan Mehmet’le, Mimar Sinan’la, Fossati’lerle, Mustafa Kemal Atatürk ve başka sayısız hükümdar, sanatkar, din adamıyla aynı havayı soluyabileceğiniz başka bir mekan, bir bakışta 1500 yıllık tarihî zenginliği özümseyebileceğiniz başka bir mabet bulmak neredeyse imkansız. Peki Paganlardan günümüze her dönemde Ayasofya neler görmüş geçirmiş, insanlar onu nasıl paylaşmış, nasıl paylaşamamış?

    Ayasofya'nın dili olsa
    1559 tarihli Melchior Lorichs panoramasında Ayasofya’nın ahşap minaresi görülüyor. Bu minare fetih sonrası İstanbul’da yapılan ilk minareydi.

    Paganların Ayasofya’sı

    İstanbul’un yedi tepesinden ilki üzerinde, yaklaşık olarak denizden 40 metre bir yükseklikten seyrediyor şehri Ayasofya. Bulunduğu alan İstanbul’un antik yerleşim bölgesinde. Byzantium adıyla kurulduğu yerin hemen dışında kalıyor ancak ilk genişletmenin bile bu alanı içine aldığı söylenebilir. En geç MS 200’e doğru ise kent sınırları içine dahil olduğu kesin. Bizans tarihçisi Ferudun Özgümüş gibi bazı geç dönem kaynaklarının iddiaları doğruysa, Bizans dönemi öncesinde burada bilgelik tanrıçası Athena’nın adına yapılmış bir tapınak yükseliyordu. Bu doğru olsa da olmasa da Athena, diğer eski tanrılarla birlikte şehirden silindi, ama sofia, yani bilgelik sıfatı Ayasofya’ya miras kaldı. Bizans döneminde Hz. İsa, Meryem Ana, bir aziz ya da azizeye adanmayan iki kiliseden biri Ayasofya oldu, diğeri de barışa adanmış Aya İrini. 

    Hıristiyanlar tarafından Hz. İsa’ya atfen, Mesih’in yani enkarne olmuş Tanrı’nın sıfatı olarak kullanılmış olabilir Ayasofya ismi. Sonuna “Camii” eklenince kulağa bir parça garip geliyor olsa da, Osmanlı çağında pek çok başka cami de bu isimle anılmış. Edirne’de, İznik’te, Enez’de, Rize’de, Trabzon’da olduğu gibi Sofya’da, Selanik’te, Kiev’de de Ayasofya isimli kiliseler olduğunu biliyoruz. Ama Bizans’ta da Osmanlı’da da Ayasofya dendiğinde akla yalnızca İstanbul Ayasofyası gelmiş. Bu, zaman içinde bir çeşit özel isme dönüşmüş. 

    Diğer kiliseler tam doğuya bakarken Ayasofya’nın, 33 derece kadar güneydoğuya yönelmiş olması, özellikle İstanbul’un fethinin ardından hem kentin hem Ayasofya’nın yeni sahipleri olan Müslümanlar tarafından mucizelerle açıklanmış. İstanbul’dan 61 derece kadar güneydoğu yönünde olan Kıble’ye, yani Kabe’ye bu kadar uyumlu olması, zaman zaman kaderinde cami olmanın yazılı olduğunun kanıtı kabul edilmiş. Halbuki kış gündönümünde (dolayısıyla da Noel bayramında) güneşin tam doğuş hattı üzerinde konumlandığını anlatıyor, mimarlık tarihçisi Sedat Bornovalı. Üst düzey gözlem ve astronomi bilgisi gerektiren bu tercihi, Hıristiyanlar da yapmış olabilir, güneşe özel bir önem atfeden paganlar da… 537 ve 562 yıllarındaki iki açılışının kış gündönümüne çok yakın tarihlerde (27 ve 23 Aralık) yapılmış olmasını da tesadüfle açıklamak güç.

    Ayasofya'nın dili olsa
    İsmiyle müsemma 1710’da İstanbul’a yolu düşen İsveçli Cornelius Loos’un çizdiği panoramada Ayasofya ve Sultanahmet Camii.

    İlk iki Ayasofya

    Açılış deyince, hangi açılıştan bahsettiğimizi de netleştirmek gerek, zira değişen kimlikleriyle birlikte başına gelen kazalar, musibetler yüzünden de tarihin en fazla açılış görmüş yapılarından biridir herhalde Ayasofya. Bugün bahsi geçen, üçüncüsü. İlkinin, İstanbul’un başkent ilan edilmesinin hemen ardından, 330 yılında, 2. Constantius döneminde inşa edildiğini biliyoruz. Bazı kaynaklar ise kentin kurucusu olan babası İmparator Constantius’a bahşediyor Ayasofya’yı yaptırma onurunu. Oğlundan daha meşhur olan Constantius’un bu büyük kilisenin öncülünü kurmuş olması, Hıristiyanlığın yasaklı bir inanç olmaktan çıkması anlatısını güçlendirecek bir detay olarak görülmüş olabilir. Ayasofya’nın tarihi belli ki başlangıcından bu yana, siyasi anlatılar tarafından şekillendirilmiş. 

    Ayasofya'nın dili olsa
    Ayasofya deyince akla İstanbul Ayasofyası gelse de ilahi hikmet, yani Ayasofya ismini taşıyan başka mabetler de vardı. İznik Ayasofyası bunlardan.

    Bu ilk kiliseden hiçbir iz kalmamış bugüne ulaşan. Hatta o dönemde adının Ayasofya olduğu bile şüpheli. 5. yüzyıla kadar kaynaklarda çoğunlukla Büyük Kilise (Megale Ekklesia) olarak anılmış. Bugünküne pek benzemeyen, ahşap çatılı uzun bazilikanın açılış töreni 15 Şubat 360’da yapıldığında, İstanbul Patriği İoannes Krisostomos burada vaazlar veriyormuş. Aziz kabul edilen, güçlü belagati nedeniyle “altın ağızlı” denen bu patriğin ünü bugüne dek ulaşmış. Ortodoks kiliseleri, bugün bile onun icra yöntemlerine göre düzenler pazar ayinlerini. İlk Ayasofya’nın sonunu da onun İç Anadolu’ya sürülmesi getirmiş. Neden mi? Bir heykel yüzünden… 

    Ayasofya'nın dili olsa
    Her dönemde tartışma konusu Bugün bahsettiğimiz, İstanbul’da aynı yere yapılan Ayasofya. İlkini kül olmaya götüren tartışmanın iki tarafı, İmparatoriçe Eudoksia ve Patrik Ioannes Krisostomos, 19. yüzyıl sonunda, Jean-Paul Laurens’ın fırçasından hayali bir Bizans ortamında.

    Dönemin imparatoru Arcadius’un eşi İmparatoriçe Aelia Eudoksia’nın gümüş bir heykeli yapılmış ilk yapının yakınlarına. Bu çok özel heykelin etrafında genç kızlar tülden elbiseler içinde pagan ayinlerini hatırlatan bir surette dans etmeye başlayınca, Ayasofya’nın kutsiyetine halel geliyor diye ağır sözler sarfetmiş Patrik. İmparator da eşine yapılan bu saldırıyı karşılıksız bırakmayıp patriği sürgüne göndermiş. Yandaşlarının yanıtı ise, 20 Haziran 404’te, çevresindeki pek çok yapıyla birlikte ahşap kiliseyi de ateşe vermek olmuş. Altın Ağızlı İoannes’in ise ancak naaşı dönmüş şehre. Olaylı heykelden geriye yalnız kaidesi kalmış. Bugün Ayasofya’nın girişinde duran bu kaideye statü değişikliğinin ardından ne olacağı meçhul. 

    İlk yapının yanmasının ardından İmparator Arcadius hemen ikinciyi inşa ettirmeye başlamış. Kısa süre içinde ölünce ise o sırada 7 yaşında olan 2. Theodosius’a kalmış inşaatı bitirmek. Yangından pek ders çıkarmamış olacaklar ki, yine ahşap çatılı bir bazilika olarak tasarlamışlar bunu da. 10 Ekim 415’te açılış yapılmış; yani 11 sene sürmüş tamamlanması. Başka bazı büyük kiliselerin aksine Ayasofya’nın Hıristiyanlık tarihiyle doğrudan bağlantısı olmamasından ötürü, daha inşaat bitmeden Peygamber İsmail’in kutsal hatıraları gelmiş ikinci Ayasofya’ya. Açılışta ise yapının kutsallığını artıran Hz. Yusuf ve Hz. Zekeriya peygamberlerin rölikleri (kutsal eşyalar/parçalar) eklenmiş. Kutsal tarihle yapının ilişkisini artıran bir başka detay da Yuhanna İncili 4’e göre Hz. İsa’nın kenarında oturup dinlendiği kuyu bileziğinin burada bulunduğu inancı olmuş. Tabii bu rivayetten öteye gidememiş.

    Şehrin merkezinde, her tür isyana karşı onu savunmasız bırakan ahşap örtüsü, 532’deki meşhur Nika İsyanı’nda yeniden kül olmaya götürmüş ikinci yapıyı. Başarıya ulaştıklarını sanarak “Nika” yani “Zafer” diye bağıran isyancılar, kentin kalanını da yakıp yıkmış, ama sonunda İmparator 1. Justinianus tarafından hipodromda toplanıp katledilmişler. İmparator hemen üçüncü yapıyı, yani bugün bildiğimiz Ayasofya’yı yaptırmaya girişmiş. 

    Ayasofya'nın dili olsa
    İkinci Ayasofya da ilki gibi ahşap çatısından bugünkünden çok farklı gözüküyordu.

    Bizanslıların Ayasofya’sı

    Roma geleneklerini hatırlatan bugünkü devasa yapının inşaatına 23 Şubat’ta, Nika İsyanı’ndan yalnızca 10 gün sonra başlanmış. Mimar ve mühendisler Miletoslu İsidoros ve Tralles’li Antemios işin başında, İmparatorluğun dörtbir yanından malzemeler toplanmış, Efesos’tan Artemis’ten pagan mabetlerinin sütunları İstanbul’a getirilmiş. Bir kaynağa göre 100 ustabaşı, 10 bin işçi ile yapılan inşaat beş yıl sürmüş. Açılış da 27 Aralık 537’de gerçekleştirilmiş. Ayasofya öylesine büyük, öylesine görkemliymiş ki dönemin tarihçisi Prokopios, onun İmparator’un aşırılıklarının en önemli sembolü olduğunu yazmadan duramamış; bu kadarının da artık bir nevi görgüsüzlük olduğunu ima etmiş.

     “…kaplanamaz, sınırlanamaz bir boşluk, çevrelenemeyen kozmosun” bir sembolü dendi onun için. Kubbesi “erişilemez bir sınırsızlık, mozaik ve renkli taşlarla kaplı duvarları, çayır, orman ve denizleri” temsil eden yeryüzü kabul edildi. Yapının kutsallığı da büyük oranda bu görkem ve büyüklüğünde buldu kaynağını. Hıristiyanlık döneminde de Müslümanlar zamanında da herkes neyi yüce, ulu, görkemli buluyorsa onunla bağdaştırdı Ayasofya’yı. Yapılışından sonra 1000 yıl boyunca bu büyüklükte bir bina daha inşa edilemedi. Belki göğe doğru uzanan gotik katedrallerin hacmi de büyüktü ama, galerileriyle birlikte düşünüldüğünde içerisine daha fazla insan alabilen başka bir yapı daha yapılamadı 16. yüzyıla kadar. 

    Tasarımının özgünlüğü, büyüklüğü, teknik imkansızlıklara getirdiği çözümleri ancak ilahi ilhamla açıklanan Ayasofya, ilginçtir, yapıldığı an derhal bir mimari şaheser kabul edilmesine rağmen, Hıristiyan dini mimarisine asla ilham kaynağı olmadı. Ayasofya, Hıristiyanlar için bir kerelik denenen, ne öncesinde ne sonrasında bir daha hiç benzeri yapılmayan kutsal bir hatıra olarak kaldı. Osmanlı Müslümanları için ise, kubbe mimarisinin yaygınlaşmasıyla cami denince akla gelen imgenin kaynağı oldu. 

    Ayasofya'nın dili olsa
    1000 yıldır bitmeyen dedikodu İmparatoriçe Zoe, Ayasofya’nın güney galerisinde 1000 yıldır yaşamaya devam ediyor. 1000 yıldır da hakkındaki dedikodular bitmiyor. İktidar için yaptıkları erkek hükümdarlar için genellikle sorun sayılmazken o, bugün bile iffetsizlikle suçlanıyor.

    Dışından içine gelince… Bugün de çok tartışılan ikonalarına, fresklerine, bezemelerine ilk saldırı Bizans devrinde yaşandı. İkonoklazma (tasvirkırıcılık) döneminde (726-842) dini konulu tasvirlerle ibadet etmenin yasaklanmasıyla, Ayasofya’daki bütün figürlü resimler yokedildi. Ayasofya’nın tam karşısında bulunan İmparatorluk Sarayı’nın Halki Kapısı’nda duran Hz. İsa ikonasının kaldırılmasıyla başladı süreç. 10 Emir’in kazınmış resimlere tapınılmasını yasaklamasından beri varolan bu tutum, belki bu yıllarda İslâm inancını da etkilemiş ya da belki İslâm inancı Hıristiyanları etkilemişti. Neyse ki İmparator Justinianus, Ayasofya’da çok da fazla figürlü eser yaptırmamış. Duvarlar, galeriler, kubbenin neredeyse yarısı 6. yüzyıldan kalma çok çarpıcı mozaiklerle bezeli. Ama bunların hiçbirinde figür yok. İmparator ve İmparatoriçe’nin birtakım resimlerinin olduğu tahmin edilse de onlar 726’da itinayla kazınıp tahrip edildiği için bugüne ulaşmamışlar. Yalnız merhum İmparator ve İmparatoriçe değil, Kalenderhane Camii’nde önüne örülen bir duvar sayesinde kurtulan bir tek resim haricinde, İstanbul’da 843’ten önceye tarihlenen hiçbir figürlü tasvir kalmamış. Bugün üzeri örtülsün mü örtülmesin mi diye tartıştığımız mihraptaki Meryem Ana ve yanındaki iki başmelek ile kubbedeki İsa, 843’te İkonoklazma döneminin sona ermesiyle yapılmış. Ortodokslar, bunların yapıldığı günü halen zafer bayramı olarak kutluyor. 14. yüzyıla kadar da farklı hükümdarlar, yapının farklı yerlerine inanılmaz resimler yapmaya devam ediyor. 

    Ayasofya'nın dili olsa
    Delacroix’nın fırçasından 1204 Latin İstilası’nın vahşeti.

    Ortodoksların ardından, 1204’te Katolikler de 4. Haçlı Seferi sırasında Ayasofya’ya etmediklerini bırakmamışlar. Bizanslı yazar Niketas bu günleri şöyle anlatıyor: “Dini bütün Hristiyanların önünde ibadet ettikleri kutsal tasvirleri kırdılar, din şehitlerinin kemiklerini, adını anmaktan utanç duyduğum kötü yerlere attılar. Hz. İsa’nın vücudu ve kanı yerlere saçıldı. Kiliselerden kutsal şarap ve ekmek konulan kapların üzerindeki değerli taşları söktükten sonra onları içki kupası olarak kullandılar. Ayasofya’nın baştanbaşa değerli taşlardan yapılmış mihrabını kırdılar, onu da paha biçilmez diğer şeyler gibi paylaştılar. Mukaddes vazoları; mihraptan, kürsüden, kapıdan söktükleri gümüş oymaları ve altınları yüklemek için katırlarını kilisenin içine soktular. Bu hayvanların bazıları pek kaygan olan döşeme üzerine düştüklerinden, onları kılıçlarıyla delik deşik ederek mabedi kirlettiler. Gezginci zevk ve günah dükkanı bir genel kadın, patrik kürsüsüne oturtuldu; oradan açık saçık bir şarkı söyledi ve kilisenin içinde dans etti. Vahşi bir azgınlıkla bütün kadınlara ve bilhassa en faziletli ve saygı değer rahibelere tecavüz ediyorlardı…” 1261’e kadar süren Latin İstilası sırasında Ayasofya bir Katolik kilisesi olarak kullanılmış. Bizans’ın kenti geri almasının ardından 1453’te İstanbul’un fethine kadar da yıpranmış, bakımsız, perişan bir yapı olarak varlığını sürdürmüş. 

    Osmanlıların Ayasofya’sı

    2. Mehmet, 29 Mayıs 1453’te İstanbul’u fethedip şehre girdiğinde, ilk iş Ayasofya’ya gidip kubbenin üzerinden devraldığı mirası izlemiş. Fethin manevi lideri Akşemseddin’in idaresinde ilk cuma namazı da Ayasofyası kalan ama sonuna artık “Cami-i Kebiri” eklenen bu mabette kılınmış. Böylece Ayasofya’nın Türk dönemi başlamış. 

    Ayasofya'nın dili olsa
    257 yıllık camide mozaikler açıktı 1710’da İstanbul’da bulunan İsveçli mühendis Cornelius Loos’un çiziminde, fetihten 257 yıl sonra mozaiklerin açık olduğu gözüküyor. Kapaktaki Guillaume- Joseph Grelot çizimi ise 1680’de apsisteki başmelekler ve Hz. Meryem’in bir cami kubbesi altında kapatılmadığının göstergesi…

    Böyle süreçlerde yalnız yapının adını ve işlevini değiştirmek yeterli olmuyor. Efsanelerle de olsa iki tarih arasında bir bağlantı kurmak, yapı için İslâmi bir anlatı ve bir Osmanlı miti yaratmak da gerekli görülüyor. Ferhat Aslan’ın “Ayasofya Efsaneleri” başlıklı tezinde Evliya Çelebi’den aktardığı bu efsanelerden birine göre, Ayasofya’nın yıkılan kubbesini bir türlü tamir edemeyen rahiplerin rüyasına Hz. Hızır girer: “Ahir zaman peygamberi Muhammed’in tükürüğünden alıp zemzem suyu ile birlikte kirece karıştırın, sonra kubbeyi tamir edin, başka çare yoktur” der. Efsane bu ya, Mekke’de Hz. Muhammed’i bulan, onun dünyaya geldiği gece gerçekleşen bir depremde Ayasofya’nın kubbesinin yıkıldığını anlatan rahipler, mücevher bir hokka içinde aldıkları tükürükle kubbeyi ayakta tutmayı başarırlar. Bunun doğru olmasının imkanı yoktur ama mucizeye, efsaneye, masala dünden teşne İstanbul’da Bizans anlatılarına yaslanarak tarihi ve miti harmanlamanın toplumun her kesimine yayılması dikkate değerdir. Yunanlıların gözünden yazılmış başka efsaneler de vardır tabii. Yılmaz Kalyoncu’ nun aktardığı böyle bir efsaneye göre Ayasofya camiye çevrilirken ustalar Bebek İsa ve Meryem Ana mozaiğini kutsal güçlerin araya girmesinden ötürü olacak bir türlü sıvayla kapatamaz, sonunda üzerine bir örtü çekerler. 

    Ayasofya'nın dili olsa

    Tarihî gerçeklere baktığımızda ise fetihten sonra Ayasofya’nın mozaikleri uzun süre kapatılmamıştı. Ta 1680’de İstanbul’u ziyaret eden Guillaume-Joseph Grelot’nun Ayasofya çizimlerinde bile, Müslümanların fetihten 230 yıl sonra mozaikleri kapatmadıkları açıkça görülüyor. 1710’da İstanbul’da bulunan İsveçli mühendis Cornelius Loos da bu mozaiklere çizimlerinde yer veriyor. Bu dönemde Osmanlıların, içi Hz. Meryem, Hz. İsa ve melek tasvirleriyle dolu bir mekanda ibadet etmeyi hiç de rahatsız edici bulmadıkları, bazı durumlarda yalnızca gözlerini ya da yüzlerini boyamanın yeterli görüldüğü anlaşılıyor. Taşınabilir ikonalar dışarı taşınıyor, ama yapının parçası olanlar, olduğu gibi korunuyor. 

    İkonaların kapanması ise, 1739-1740’ta 1. Mahmut’un yaptırdığı onarıma rastlıyor. 1. Mahmut, Türk sanatının şaheserlerinden sayılan şadırvan, sıbyan mektebi, imaret, aşevi, kütüphane, hünkar mahfili ve mihrabı yaptırdığı bu onarımla birlikte mozaiklerin üstlerini de kalın bir badana tabakası ile kapatıyor. 100 yıl boyunca kapalı kapan mozaikler, 1847’de artık tüm İstanbulluların hafızalarından silindikten sonra Sultan Abdülmecit zamanında tekrar günışığı görüyor. Şeyhülislam Mekkizade Mustafa Asım Efendi’nin (1733-1846) vakfettiği mirasla çok büyük bir restorasyona başlayan Gaspare ve Giuseppe Fossati, mozaikleri meydana çıkarıp, desenlerini çizdikten sonra tekrar üstlerini örtüyor. Fakat ne yazık ki bu sırada dökülen sıvalarla birlikte 19. yüzyıla kadar yapılan Osmanlı kalemişleri de tarihe karışıyor. 

    Ayasofya'nın dili olsa...

    Semavi Eyice’nin aktardığına göre, Sultan Abdülmecit sık sık Ayasofya’ya geliyor, mozaiklerde tasvir edilen kişilerin kimler olduğunu soruyormuş. Yapının güney tarafındaki kapının üstünde Meryem’e şehrin modelini sunan İmparator Constantinus ve Justinianos’u gördüğünde “Bari bu binayı esaslı surette tamir ettiren benim de bir resmim ilave edilse” demiş. Bu isteğinin gerçekleşmesine imkan yokmuş tabii, ama Fossatti’nin aklına bir fikir gelmiş. Yanında getirdiği Lanzoni isimli İtalyan mozaik ustasına tamir sırasında dökülen mozaik tanelerinden Abdülmecit’in portresini değil, ama bir tuğrasını işletmiş. Bilindiği kadarıyla Türk sanatında mozaik taneleriyle yapılan tek padişah tuğrası bu şekilde yapılmış. 

    Ayasofya’ya Osmanlıların verdiği önem, vaftizhaneden türbeye çevrilmiş alandan da anlaşılabilir. Beş padişah (2. Selim, 3. Murat, 3. Mehmet, 1. Mustafa, Sultan İbrahim) ve çok sayıda hanedan mensubunun yattığı mezarlık alanı en fazla Osmanlı padişahının istirahat ettiği türbe birimlerinden biri.

    Ayasofya'nın dili olsa

    Cumhuriyet’in Ayasofya’sı

    O zamana kadar da sonrasında da pek tanınmayan Amerikalı Thomas Whittemore (1871-1950), Türk hükümetinden izin alarak 1932’de Ayasofya’nın mozaiklerini ortaya çıkarmak için çalışmaya başladı. Doğrudur, abartıdır bilinmez, ama Lord Kinross’un Ayasofya kitabında, Whittemore kendi hikayesini şöyle anlatır: “Onunla konuştuğum gün Santa Sophia, camiydi. Ertesi sabah camiye gittiğimde ise kapıda Atatürk’ün kendi el yazısıyla yazılmış bir duyuru vardı ve ‘Müze tamirat dolayısıyla kapalıdır’ diyordu.”

    Aslında Mustafa Kemal’in 1923’te bile Ayasofya’yı ibadete kapatmaya niyeti olduğu geçtiğimiz ay tarihçi Murat Bardakçı’nın yayımladığı bir röportajla gündeme geldi. Fakat bu fikrin uygulamaya konması, 24 Kasım 1934’te Bakanlar Kurulu’ndan çıkan bir karar üzerine 1 Şubat 1935’te resmileşti. Aynı zamanda Gazi Mustafa Kemal’in “Atatürk” soyadını aldığı bu gün, iki simgesel dönüşüm gerçekleşiyordu.

    Ayasofya'nın dili olsa
    Müze dönemi 1967 Temmuz’unda İstanbul’a gelen Papa VI. Paul’ün Ayasofya ziyaretinde diz çöküp dua etmesi uzun süre tartışılmıştı.

    Mozaik arama-temizleme çalışmaları, Amerikan Bizans Enstitüsü tarafından 70’li yıllara dek devam ettirildi. Enstitü’nün çıkan bir tartışma sonucu izinlerinin iptal edilmesinin ardından çalışma sona erdirildiğinde, mozaiklerin henüz yarısı bile açılmamıştı. Halen de sıvaların altında çok sayıda mozaik duruyor. 

    Ayasofya’nın müze olmasının ardından, yerlerdeki halılar-kilimler kaldırıldı; mihrabın yanındaki çok kıymetli birkaç şamdan haricinde, Osmanlı döneminden kalma pek çok yazı levhası ve cami eşyası Anadolu müzelerine gönderildi; ne yazık ki pek çoğu da kayboldu. Sadece mihrap yönünde bir grup yazı ve yapının içindeki dev yazı levhaları çıkarılamadı. Bu yuvarlak levhalar da indirilmiş, ama çapları hiçbir kapıdan geçmelerine müsaade etmediğinden, kuzey nefinde bir galeride istiflenerek bırakılmışlardı. Ancak 1950’lerde Ekrem Hakkı Ayverdi tarafından yerlerine geri asıldılar. Haluk Dursun’un çıkardığı envantere göre şu anda kalan 15 adet yazı levhası var Ayasofya’da. 

    İstanbul Ayasofyası’nın bitişiğindeki gayet iyi durumdaki medresenin 1935’te fotoğrafları çekildikten sonra yıktırılmış olması da döneminde tartışma yaratmıştı. İstanbul’un tek iki avlulu medresesi, az sayıda iki katlı medresesinden biri olan bu yapı, İslâm sanatının çok ilginç bir örneği olmasının yanında İstanbul’daki Avrupai tarzda inşa edilmiş medreselerden de biriydi. 1924’e kadar eğitim müessesesi olarak, Ayasofya’nın etrafını açmak için yıkılana kadar ise öksüzler yurdu olarak kullanılmıştı. 1985-86’da temelleri ortaya çıkarılan medrese bugün rekonstrüksiyondan geçiyor. Yakın zamana dek müzenin bir parçası olarak kullanılması planlanıyordu, şimdi ne olacağını hep birlikte göreceğiz. 

    Ayasofya'nın dili olsa
    Ayasofya’nın müze olmasından sonra kaybolan bazı cami eşyaları halen aranıyor. İşaretli levhalar bugün yerinde değil.

    THOMAS WHITTEMORE

    Sıvaları söküp, mozaikleri tekrar ortaya çıkaran adam

    Dünyanın Yedi Harikası, miladî takvimi önceleyen çağlarda yapılmış anıtsal eserler arasından seçilmişti. O gün bugün insan elinden çıkma sayısız yapı üzerinde anketler düzenleniyor nicedir: Dünyanın Yeni Yedi Harikası için önerilen çok sayıda dinsel ya da sivil mimarî ürün arasında Ayasofya başı çekiyorsa, bunu birden fazla gerekçeyle temellendirmek eldedir.

    ENİS BATUR

    Yedi yüzyıldan fazla kilise, beş yüzyıl boyunca cami, üç çeyrek yüzyıldır müze olarak işlevini sürdüren, atlattığı onca badirenin ardından bütün görkemiyle ayakta duran bu benzersiz anıt-yapının geçmişi, biri çağ değişimi olmak üzere tarihsel kırılma noktaları, dönemeçler, yön değişimleriyle doludur. Bizans’ın kuruluş ve yükselişine denk gelen süreçte üstüste üç kez inşa edilmiş, büyük taht savaşımlarına sahne olmuş, 1204’de Latinlerin gerçekleştirdikleri haçlı seferinde tepeden tırnağa talan edilmiş, Fatih şehre girdiğinde “düşüş”ün son simgesi olarak görülmüştü.

    Ayasofya'nın dili olsa
    Thomas Whittemore Ayasofya’da….

    Sonrasında, köklü sayılabilecek biçimsel değişimler geçirdiğini; içte mihrabından dev hat levhalarına, bir sıvanan bir açılan mozaiklerine; dışta, minarelerinden destek duvarlarına, kütüphanesine, Bizanslı çehresinden bir ölçüde uzaklaştığını biliyoruz…

    Yıllar önce bir dizi rastlantı sonucu, Amerikalı arkeolog-bizantolog Thomas Whittemore’la yollarımız kesişmişti… Whittemore, Atatürk’e mektup yazmış, Ayasofya (sonra da Kariye) mozaiklerinin sıvalarının sökülmesi işlemleri için başvurusu kabul görmüş, yıllarını İstanbul’da geçirmiştir. Burada pek sevilmediğini, Ayasofya’nın camiden müzeye çevrilmesine içerleyen çevrelerce “papaz” sayıldığını görüyoruz. Tuhaf bir yöntemle çalışıldığı, sabahın köründe fırınlardan getirtilen sıcak ekmek içleriyle sıvaların söküldüğü söylenir.

    Paris’teki stüdyosunda, Abidin Dino anlatmıştı: 1935 civarı, bir sabah tömbeki önünde, dumanaltı oturuyorlarmış Arif’le; kafasındaki garibin garibi serpuşuyla birden yanlarında bitmiş Whittemore, kaldırmış yerlerinden, hızla Ayasofya’ya götürmüş: Ünlü iskelesine hep birlikte tırmanmışlar içeride, düşme tehlikesi geçirerek, bir saat önce ulaştığı büyük bir mozaik kesitinin önüne götürmüş onları ve bir kova dolusu suyu duvara boca ettiğinde, imparatorun gözleri boşlukta canlanıvermiş. Abidin bey, bu sahneyi bir kitabında aktarmıştır.

    Ayasofya'nın dili olsa

    Whittemore, Amerikan Bizans Enstitüsü’nü 1930 yılında kurmuştu… Beni en çok İstanbul yılları ilgilendiriyor tabiî. Muhafazakâr çevrelerdeki kadar olmasa bile, akademik çevrelerde de kuşkuyla karşılanmış: Hakkındaki doğru dürüst tek portre yazısını Semavi Eyice kaleme almıştır, buram buram mesafe kokar.

    (Enis Batur’un bu yazısı, #tarih’in 26. sayısında yayımlanmıştı.)

  • 2 din, 2 uygarlık, 1 müze

    2 din, 2 uygarlık, 1 müze

    Adını Tanrı’nın kutsal bilgeliğinden (sofia) alan bir Ortodoks kilisesi olarak inşa edildi; ardından Katoliklerin eline geçti. 2. Mehmed fethettiği kenti onun tepesinden izledi. Cami olduğu dönemde de müze olduktan sonra da tüm dünyanın gözbebeği oldu. Ayasofya’nın kaderi bugünlerde bir kez daha tartışılırken, yapının tarihî önemini de yeniden hatırlamak gerek.

    İstanbul Ayasofyası dünyanın en meşhur ve önemli yapılarından biri. Aslında kentte 4. yüzyıldan beri bu isimli bir yapının varlığı biliniyor. Tanrının kutsal bilgeliğine (sofia) adanmış bir Ortodoks kilisesi… Yerinde olan ilk iki yapı iki büyük isyan ile yokolmuş. Hemen üçüncüsü 532-537 yılları arasında İmparator İustinianus ve eşi Theodora tarafından Anthemios ve İsidoros isimli iki mimara inşa ettirilmiş. Büyük bir imparatorluğun, ekonomik açıdan en güçlü dönemlerinden birinde, en hırslı imparatorluk ailelerinden birinin iktidarında, iki dâhi mimarın bu siparişi alması ile ortaya bu benzersiz anıt çıkmış. İnşa edildiği dönemde Hıristiyan dünyasının en büyük kilisesi olmuş ve neredeyse 1000 yıl boyunca bu niteliğini korumuş. Ona esin kaynağı olacak bir yapı göstermek mümkün değil. Planın bazı kısımları eskiden beri bilinen formlar ama bunların biraraya geliş şekli tamamen bu yapıya özgü. Orta bölümü büyük bir kubbe, iki yarım kubbe ve bunlarından açılan dört daha küçük yarım kubbeler ile örtülmüş. Tasarımındaki farklılık inşa edildiği dönemden itibaren hep tanrısal ilhamla açıklanmış. Bizans uygarlığı tarafından o kadar önemsenmiş ki bir daha bir benzeri asla inşa edilmemiş. Tüm dönemler boyunca onu ayakta tutmak için büyük çabalar harcanmış. Onarımlar yapılmış, her taraftan desteklenmiş. 

    1204’te Haçlılar Bizans başkentini işgal ettiğinde zenginliği Katolik Hıristiyanları büyülemiş ama bu hayranlık hazinelerinin türlü hakaretler ile yağmalanmasına engel olamamış. Ortodoks papazlar yapıdan kovulmuş; 1261’e kadar kentin yeni sahiplerinin mezhebine göre Katolik kilisesi olmuş. Sonra tekrar Ortodoks kilisesine çevirmişler. 

    Dünyanın esin kaynağı Yaklaşık 1000 yıl boyunca dünyanın en büyük Ortodoks kilisesi, uzun yıllar kapalı mekan bakımından en büyük camisi ve nihayet bütün dinlerden insanların esin kaynağı olacak bir dünya mirası Ayasofya…

    29 Mayıs 1453 Salı günü kent Osmanlıların eline geçince onlar da önce bu yapıya ulaşmışlar. Fatih üzerinden kenti izlemiş. O hafta Cuma günü Müslümanlar Cuma namazını camiye çevirdikleri bu yapıda kılmışlar. Osmanlılar da yapıya hayran olmuş. Yapının fonksiyonu değişmiş, ama adı değişmemiş. Ayasofya Camii. O artık dünyanın en büyük camii olmuş. 

    İnşasından 1000 yıl sonra yapı, yeni bir uygarlığın mimarisine yön vermiş. İstanbul’da gelişen cami mimarisi bir yönüyle Ayasofya’dan esinlenmiş. Bosna’dan Diyarbakır’a, Kırım’dan Mısır’a kadar tüm coğrafyada cami denildiğinde zihinde beliren imge bu yapı ve benzerleri olmuş.

    1934’de bu anıtsal cami bir müze haline getirildi. Artık kentin ve devletin dinini değil laikliğini temsil etmeye başladı. Öte yandan bu değişimden sonra tartışmalar hiç bitmedi.

    Bugün Türkiye’de kendini muhafazakâr hissedenler yapının tekrar cami olmasını istiyor. Liberal hissedenler ise müze olarak kalmalı diyor. Dindar Hıristiyanlar için yapının kilise geçmişi önemli. Kimse aksini bekleyemez. Ama dindar Müslümanlar da yapının cami geçmişine aynı duygularla bakıyor. Kendilerini bu yapının mirasçısı olarak görüyor.

    Müze yönetimi bugüne kadar yapının tüm dönemlerine saygılı bir yaklaşım geliştirmeye çalıştı. Bugün için müze fonksiyonu Ayasofya için en geçerli çözüm gibi. Süreç zor. Dünyanın en kalabalık Müslüman şehirlerinden birinde bulunan müze ya da eski cami ve daha eski kilisenin fonksiyonu her durumda tartışılacak gibi.

  • Eskiden buralar hep bostandı: Tünel Meydanı

    Eskiden buralar hep bostandı: Tünel Meydanı

    İstanbul’un dünyaya açılan yüzü, servet ve ihtişamın, kültür ve sanatın merkezi İstiklal Caddesi’nin bir ucunda küçük bir meydan… Ama boyutlarına aldanmayın. Bu birkaç adımlık meydanda kentin kültür, mimari ve sanayi tarihine ilişkin pek çok şaşırtıcı detay birarada. Galata Mevlevîhanesi’nden Tünel’e, ilk belediye binasından Narmanlı Hanı’na, Tünel Meydanı’nın geçmişi ve bugünü…

    AZ BİLİNEN TARİHİN PEŞİNDE

    Sanat tarihçisi Hayri Fehmi Yılmaz’la her ay İstanbul’un az bilinen tarihinin peşine düşüyoruz. Epeyce aşina olduğumuz, her gün önünden geçip gittiğimiz yapıların detaylarda gizlenen yönlerini ortaya çıkarmayı hedefliyoruz. Sadece okumak yetmez diyorsanız, sizler de derginizi eline alın ve keşfe çıkın.

    Bugün İstiklal Caddesi’nin bulunduğu bölgenin şekillenmeye başlaması, Haliç’in İstanbul yakası ve Galata’nın aksine Bizans döneminden sonraya rastlıyor. Bizans döneminde Galata, surlarla çevrili bir Cenova kolonisiyken, Haliç’in bu yakasına Yunanca “karşı yaka” anlamına gelen Pera adı veriliyor; o dönemde yerleşim alanı Galata Kulesi’nde bitiyordu.

    Galata Kulesi’nin kuzeyindeki sur kapısından kentin dışına, bugünkü Tünel Meydanı’na ulaşıldığında ise mezarlıklar, bağlar, bahçeler arasında dar bir patika başlıyordu. Bugün Atatürk Kültür Merkezi’nin altında kalıntılarına rastlanan Bizans manastırına kadar devam ettiği düşünülen patikada tek tük bağ evleri ve yazlık konutlardan başka bir şey yoktu. Bir anlamda, bugün iğne atsan yere düşmeyecek kadar kalabalık İstiklal Caddesi, o zaman şehrin hayhuyundan uzak, bir sayfiye yeriydi.

    İstanbul’un Osmanlılarca fethedilmesinin ardından, kent hızla yeni yerleşim bölgelerine doğru taşarak sınırlarını genişletmeye başladı. Önce sur içine sığmaz hale gelen Cenevizliler, sonra İstanbul yakasındaki Venedik, Pisa ve Amalfi kolonileri, ardından İtalya, Fransa, Hollanda ve İngiltere’den Pera’ya yerleşenler çoğaldı. 16. yüzyılda bir veba salgını sonrası Galata surları içinden Pera bağlarına taşınan Fransız Sefareti, arkasından Maison de France (Fransız Sarayı) ve İngiliz Sarayı buradaki Avrupalı varlığını tasdik ediyordu.

    Pera’daki ilk Müslüman yerleşimleri ise, 1491’de 2. Bayezid’in hediye ettiği bir arazi üzerinde İskender Paşa tarafından kurulan Galata Mevlevîhanesi’yle başladı. Fakat Grand Rue de Pera ya da Osmanlıca adıyla Cadde-i Kebir, esas olarak 19. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa’dan buraya yerleşen yabancı nüfusun hayat tarzıyla şekillendi. Tanzimat’la birlikte Osmanlı toplumunun Batı’ya açılmasıyla Pera, eğlence mekanları, kafeleri, Avrupai dükkanları, şık binalarıyla Paris’teki “La Belle Epoque” tarzı yaşam ve tüketim kültürünün somutlaştığı ana merkez oldu. Paris örnek alınarak Tünel’de açılan ilk belediyeyle birlikte sokaklar taşlarla döşenmeye, aydınlatılmaya; kanalizasyonlar yapılmaya, Tünel ve tramvaylarla ulaşım kolaylaşmaya başladı.

    Cumhuriyet sonrası İstiklal Caddesi adını alan cadde, 20. yüzyılın ilk yarısında şahit olduğu savaşlara, işgallere rağmen altın çağını yaşıyordu. Hani şu kravatsız çıkılmayan yıllarını… Ekim Devrimi’nden kaçan Beyaz Ruslardan pek çok farklı ulustan Levantenlere, her dilden, her dinden insan bu caddede eğleniyor, alışveriş yapıyor, yaşıyordu. Bugün onlar burada olmasalar da, Tünel Meydanı’ndaki yapılar, hatıralarını yaşatmaya devam ediyor…

    1 – GALATA MEVLEVÎHANESİ

    Pera’da ilk Müslüman yerleşim

    İstanbul’da inşa edilen ilk mevlevîhane ve Pera’daki ilk Müslüman yerleşimlerinden olan Galata Mevlevîhanesi, 1491’de 2. Bayezid’in vezirlerinden İskender Paşa’nın av çiftliğinde kurulmuş. O zamanlar surların dışında kalan bölge, gündelik hayatın karmaşasından uzak kalmak isteyen dervişler için herhalde idealdi. Bugün Tünel kentin en merkezî yerlerinden biri haline gelse de, Mevlevîhane, Osmanlı döneminin en meşhur simalarının gömüldüğü haziresi, semahanesi, şadırvanı ve çeşmesiyle tüm bu kalabalığın içinde soluk alınacak, sessiz bir köşe olmayı sürdürüyor.

    Mevlevîhanenin çekirdeğini oluşturan semahane, 1975’ten bu yana Kültür Bakanlığı’na bağlı Divan Edebiyatı Müzesi olarak kullanılıyor. Müzik aletleri, Mevlevî kıyafetleri, seccadeler, rahleler ve yazma eserler gibi pek çok eser burada görülebilir. Kâgir bir bodrum katı üzerine iki ahşap kattan oluşan yapının başlangıçtaki tasarımı, gördüğü çok sayıda yangına rağmen değişmeden kalmayı başarmış. Avlunun çukurda kalan güneybatı yönündeki harem dairesi ise bugüne ulaşamamış.

    Galata Mevlevîhanesi’nin cümle kapısı, ampir üslubunun en güzel örneklerinden. Kapının caddeye bakan kısmında 2. Mahmut döneminden kalma bir kitabe var.

    19. yüzyıldan bir şadırvan ve sarnıç

    Âdile Sultan’ın mirası

    2. Mahmut ve Sultan Abdülmecit zamanında Yeniçeri-Bektaşi zümresine karşı Mevlevîleri destekleme politikası benimsenmiş. Bu dönemde mevlevîhane yoğun bir imar faaliyetine sahne olmuş. 2. Mahmut’un kızı Âdile Sultan tarafından 1847’de Mevlevîhane’nin batı tarafına yaptırılan sarnıç ve şadırvan, İstanbul’a gelen yabancıların hatıra fotoğraflarında en çok rastlanan yapılardan…

    Şadırvanın iç kısmını süsleyen manzara resimleri bugüne ulaşamamış.

    Mevlevîhanenin bir Beyoğlu yangınından hasarla çıkmasının ardından Sultan Abdülmecit zamanında yapılan tamiri ise yapının bugünkü mimari şeklini almasıyla sonuçlanmış. Bu tamiratın altında Balıkpazarı Ermeni Kilisesi’nin de mimarı olan Minas Kalfa’nın imzası var. İstanbul’da birarada yaşamanın güzel tesadüfleri…

    1870’te şadırvanın önünde hatıra fotoğrafı çektiren dervişler.

    Hâlet Efendi’nin kesik başı

    Ne kendi eyledi rahat ne halka verdi huzur…

    3. Selim zamanında dergahın geçirdiği kapsamlı tamirata ilişkin kitabe, 2. Mahmut döneminde yapılan ve ampir üslubunun en güzel örneklerinden biri olan cümle kapısının iç tarafın- da halen duruyor. Kapının caddeye bakan tarafında ise yine
    2. Mahmut döneminden kalma kitabe var. Bu kapı, sağındaki sebilküttab (sebil-çeşme-muvakkithane-kütüphane-mektep grubu) ile birlikte dönemin devlet kethüdası Hâlet Efendi tarafından yaptırılmış. Hâlet Efendi, cumhuriyet döneminde karakolhane olarak kullanılan kütüphaneye 1000’e yakın kitap da vakfetmiş.

    Mevlevîhaneye bu denli büyük katkısı olan Hâlet Efendi gariptir ki dönemin kaynaklarında “rezil” biri olarak tasvir ediliyor. Yeniçerileri arkasına aldığı için sultanın bile başa çıkamadığı Hâlet Efendi, düşmanlarını idam ettirmek için sürekli kulis yaparmış. Bu hikayelerden birinde, Hâlet Efendi, Mehmet Emin Rauf Paşa’yı idam ettirmek için 2. Mahmut’a gitmiş. Sultan, herhalde yakışıklı bir adam olan paşayı idam ettirmemek için “Kallavi kavuk pek yakışıyor, ona kıyamam” dediğinde ise çok öfkelenmiş: “Kimine genç kimine yaşlı diyorsunuz, nereden bulacağız idam edilecek adamı” diye isyan etmiş. Sürgüne gönderilen Mehmet Rauf Paşa ise bir daha devlet işlerinde fikir beyan etmeye tövbe etmiş. Artık çok yaşlı ve tecrübeli bir devlet adamı olduğunda bile kendisine görüşünü soranlara “Artık beni kallavi kavuk da kurtarmaz” deyip susuyormuş.

    Başı burada, gövdesi Konya’da Mevlevîhanenin günümüzdeki haline kavuşmasında büyük katkısı olan Hâlet Efendi’nin piramidal türbesi Antik Yunan ve Roma mimarisinden esinle ampir üslubunda yapılmış. Hâlet Efendi’nin kesik başı, uzun ve maceralı bir yolculuktan sonra buraya defnedilmiş; vücudu ise Konya’da…

    Anlatılan başka bir rivayette ise Hâlet Efendi, Galata’da kalkıp kendisine selam vermeyen bir berbere sinirlenerek idam edilmesini emretmiş. Araya giren, “Aman efendim, o benim hususi berberimdir” diyen hatırlı birileri olunca da, “O zaman yanındaki berberi idam edin” buyurmuş. Doğal olarak bu davranışları halk arasında onu pek de popüler bir figür haline getirmemiş. Hâlet Efendi biraz gözden düşünce, sultan onu etki alanından uzaklaştırmak için hacca göndermiş ve daha henüz yoldayken Konya’da idam ettirmiş. Kesilip İstanbul’a gönderilen başı, mevlevîhanedeki türbesine defnedildiğinde İstanbul halkı “Bu adamı buraya gömerseniz, bir daha mevlevîhanenin kapısından içeri girmeyiz” demeye kadar götürmüş işi. Zor durumda kalan Mevlevîler, kesik başı Beşiktaş’taki Yahya Efendi Türbesi’ne gömmeye mecbur kalmışlar. Ancak yıllar geçip Hâlet Efendi unutulduktan sonra tekrardan Galata Mevlevîhanesi’nin içindeki türbeye geri getirilmiş. Ama bugün bile devrin bir şairinin yazdığı “Ne kendi eyledi râhat, ne halka verdi huzûr / Yıkıldı gitti cihandan, dayansın ehl-i kubûr” mısralarıyla anılıyor.

    MUTLAKA GÖRÜN!

    Şeyh Galib’in türbesi

    3. Selim’in (1789-1807) Bektaşi muhalefetini dengelemek için yenilikçi Mevlevîleri desteklemesi, Galata Mevlevîhanesi’nin kapatıldığı 1925’e kadar süren altın çağını başlatmış. Bu dönemde tekkenin ilk postnişini, divan edebiyatının son büyük şairlerinden Şeyh Galib olarak bildiğimiz Mehmet Esad Dede. 1799’da vefat eden Şeyh Galib’in türbesi de mevlevîhanenin içinde. Yapının kuzey sınırını oluşturan sokağa ismini veren Şeyh Galib Türbesi üzerindeki Mevlevî sikkesi şeklindeki alemler özellikle görülmeye değer.


    En meşhur Mevlevîler burada yatıyor

    Suskun ruhların bahçesi: Hazire bölümü

    Mevlevîhanenin çok özel taraflarından biri de haziresi… Humbaracı Ahmet Paşa’dan İbrahim Müteferrika’ya, Şaire Leyla Hanım’dan bestekâr Vardakosta Seyyid Ahmed Ağa’ya, Mevlevîlik tarihinin en seçkin isimlerinin defnedildiği hazirenin türbeler arasında kalan küçük kısmı “Hadikatü’l Ervah” (Ruhlar Bahçesi)… Ana binanın doğusunda kalan kısmı ise “Hamuşan” (Suskunlar) diye adlandırılıyor. Beyoğlu Evlendirme Dairesi’nin yapımı sırasında “Hamuşan”ın büyük bölümü ortadan kaldırıldığı için, burada kıyılan nikahların tutmadığına ilişkin şehir efsaneleri de yayılmış. “Hadikatü’l Ervah”ın duvarına bitişik basamaklarla inilen Çilehane’nin ise Bizans döneminde burada bulunan bir manastıra ait ayazma olma ihtimali var; fakat bu yaygın rivayete dair herhangi bir kanıta rastlanmamış.


    Hazirenin sakinleri İki bölümden oluşan hazirenin sakinleri arasında şairler, devlet adamları, bestekarlar, şeyhler ve aileleri de var. Bu kişilerin büyük kısmı doğrudan buraya defnedilmiş.

    2 – TÜNEL

    1874’te dünyayı birleştiren proje

    İstanbul’a gelen Fransız mühendis, Henri Gavand, üşenmiyor, Yüksekkaldırım’da oturup bir gün içinde Galata’dan Pera’ya çıkan yokuştan kaç kişinin geçtiğini sayıyor. Sonuç dudak uçuklatıcı: O zaman merdivenlerle döşeli Galip Dede Caddesi’nden günde ortalama 40 bin kişi inip çıkıyor! Bu yola asansör tipi bir demiryolu projesi yapmanın kârlı bir yatırım olacağını düşünen Gavand, projeyi götürdüğü Fransız hükümeti tarafından reddedilince ihtiyacı olan krediyi İngilizlerden temin ediyor. Ocak 1869’da ikinci denemesinde Osmanlı hükümetinden de gerekli onayı alan Gavand, tünelin inşaı ve işletmesi için 42 yıllık bir imtiyaz ile 1871’de çalışmaya başlıyor. Yani anlatılanlar doğruysa, bir Fransız fikri buldu, İngilizler parayı verdi, Osmanlılar onayladı, İtalyanlar taş işçiliğini üstlendi ve İranlı merkepçiler de toprağı taşıdı. Sonuçta bütün dünya bir olup 1874 Aralık ayında Tünel’in inşaatını tamamladı. 1863’te Londra’da yapılan metrodan sonra, dünyanın en eski ikinci yeraltı toplu taşıma sistemi böylece açılmış oldu. Bir ucu Karaköy’de (Galata) bir ucu Beyoğlu’nda (Pera) olan Tünel, Londra metrosu kadar sofistike ve karmaşık değil tabii. Hatta eski İstanbullular, tek duraklı metroyla “İkinci durakta ineceksin” diye inceden alay da etmişler.

    Tünel kazılırken çıkan topraklar ise İstanbul’un ilk belediye birimi olan 6. Daire-i Belediye’nin müdürü Edouard Blacque’ın girişimiyle Tepebaşı’nda Müslüman mezarlığının bulunduğu yamacın başına dökülerek meydanın genişlemesine neden oldu. Bu imar, payitahtın özellikle muhafazakar kesiminde basına yansıyan tepkilere neden olduysa da pek bir sonuç elde edilememişti.

    1961’de bir Ara Güler fotoğrafında Tünel’den inen yolcular

    3 – NEO-KLASİK BİR TUVALET

    Hacet gidermenin estetiği de var

    Tünel Meydanı’nın Ensiz Sokak’la kesiştiği noktada, Şişhane’ye doğru inen merdivenlerin başında beyaz bir yapı göreceksiniz. Belki defalarca farketmeden yanından geçiverdiğiniz bu yapının İstanbul’daki modern umumi tuvaletlerin atası ve neo-klasik Türk mimarisinin örneklerinden olduğunu duymak zannediyoruz ki şaşırtıcı olacak. Trafo binası olarak inşa edilen bu yapı, sivri kemerleri, geniş ahşap saçağı ve onu destekleyen kirişleriyle, Osmanlı mimarisinin klasik çağına öykünen ve 1. Ulusal Mimarlık akımı da denen Türk neo-klasiğinin bir temsilcisi. Biri kadınlar diğeri erkekler için iki kapısı bulunan umumi tuvalet, yakın zamana kadar kullanılmış. İstanbul böyle bir şehir işte; ya hiç üslup yok ya da tuvaleti bile üsluplu.

    Trafo olarak inşa edilen yapı daha sonra tuvalet olarak kullanılmaya başlanmış. Bir süredir kapalı.

    4 – BEYOĞLU BELEDİYE BAŞKANLIĞI

    Altıncı ilçe, Şeş Hane ve Şişhane

    Osmanlı Devleti’nin Batı’yla ilişkilerini güçlendiren Kırım Savaşı sonrasında, çağdaş belediyeciliğin temellerini atan bir nizamname yayımlandı. 28 Aralık 1857 tarihli “Altıncı Daire-i Belediye Nizamati” ile nefs-i İstanbul denilen suriçi, Boğazlar ve Adalar’ın da içinde bulunduğu İstanbul, 14 belediye dairesine ayrıldı. O günkü deyimle “nümune” olarak bu belediyelere öncülük eden Altıncı Daire ise Beyoğlu ve Galata’yı kapsıyordu.

    Bâbıâli’nin ilk beş bölgeyi atlayıp, doğrudan altıncı bölgeyi başlık yapmasının ardında, hem İstanbul’un batıya açılan yüzü olan Beyoğlu’nda reformların sıcak karşılanacağı umudu hem de İntizam-ı Şehir Komisyonu’nda yer alan üyelerin çoğunun bu bölgede yaşayan ya da ticaret yapanlardan oluşması vardı. Aslında sıra itibarıyla Eyüp’ü kapsayan beşinci bölgenin ardından Hasköy’ün gelmesi gerekiyordu; fakat Paris’in en etkin belediye birimi olan “sixième arrondissement”dan (altıncı ilçe) esinle bu sıra atlanarak Beyoğlu’na geçildi. Yapımı 1871’de tamamlanan Altıncı Daire Konağı’nın bulunduğu bölgenin adı da yine altıncı daire anlamına gelen “Şeş Hane”den söylene söylene Şişhane’ye dönüştü.

    1857’den önce noterlik ve mahkeme hizmetleriyle birlikte belediyenin hizmet alanına giren işler de kadılar tarafından yapılıyordu. Zaten bu dönemde şehirden çok fazla çöp çıkmıyor; geceleri herkes kendi feneriyle geziyor; altyapı ihtiyaçları da vakıflar tarafından karşılanıyordu. Belediyeyle birlikte ise ilk kez tabelalar çakılmaya, caddeler temizlenmeye, sokaklar gazyağıyla aydınlatılmaya ve çöpler toplanmaya başlandı.

    Tipik Beyoğlu binası Geniş kat silmeleri, köşe pilastrları, korkulukları ve alınlıklarıyla Altıncı Daire-i Belediye binası, Beyoğlu mimarisinin tipik bir örneği.

    İstanbul’un en eski belediye binası olan Altıncı Daire, İtalyan mimar Barborini tarafından neo-klasik tarzda tasarlanmış. Eski binanın üzerine yapılan ilave kat, yakın zamanda yapılan başarılı bir restorasyonla yapının özgün mimarisinden yalıtılmış modern bir eke dönüştürülmüş. Bina bugün de Beyoğlu Belediye Başkanlığı olarak kullanılıyor.

    5 – NARMANLI HANI

    Gıcır gıcır bir tarihî bina!

    Tünel bölgesinde hemen her mimari üsluptan örnek var. Türk neo-klasiği, art-nouveau, sanayi binaları, Avrupa neo-klasiği… Dev pilastrları, dorik başlıklarıyla Rus neo-klasiği üslubunun çok tipik bir örneği de Narmanlı Hanı’nda görülebilir. İstiklal Caddesi 388-390 numarada bulunan han, başlangıçta Rus elçiliği binası olarak kullanılmış; 1843’te karşı sıradaki Rus Sefareti’nin inşaına kadar da konsolosluk işleri burada yürütülmüş. 1930’larda boşalan hanı, isimlerini Erzurum’un Narman ilçesinden alan Narmanlı kardeşler satın almış. Avrupa’dan getirilen pek çok mal ilk defa burada görücüye çıkmış. Ulus gazetesi gibi meşhur gazetelerden Aliye Berger, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Ahmet Hamdi Tanpınar, Burhan Uygur gibi sanatçıların ev ve atölyelerine, Narmanlı Hanı’nın basın ve sanat tarihindeki önemi oldukça büyük.

    Yakın tarihte tartışmalı bir restorasyondan geçen ve ikinci derece tarihî eser olan hanın iç avlusu daha önce Arnavut kaldırımı dediğimiz taşlarla, duvarları sarmaşıklarla kaplıydı.

    Tartışmalı restorasyon Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur’u yazdığı, Aliye Berger’in resimlerini yaptığı Narmanlı Hanı, 2018’de tamamlanan restorasyon sonrası tarihsel kimliğini büyük ölçüde yitirdi
  • Tanrılar Nemrut’u mekan tuttular

    Tanrılar Nemrut’u mekan tuttular

    Meşhur tümülüs, bugün Adıyaman ili ve çevresinde MÖ 109 ile MS 70 yılları arasında 179 yıl hüküm süren Kommegene Krallığı’nın meşhur hükümdarı Antiokhos (MÖ 69 – 32) döneminde inşa edildi. Dağın zirvesinde, yaklaşık 2150 metrede 145 metre çapında yaklaşık 50 metre yükseklikteki tümülüs (mezar odası üzerine yığılan tepe) kralın anıt mezarı olarak hazırlanmıştı. Tümülüsün doğu ve batısında iki ayrı terasta bulunan mezar odasına sırtını dönmüş dev heykeller ve kabartmalar, kralın Helen ve Pers kökenli atalarını ve inançlarını anlatmak için tasarlanmıştı. Heykel kaidelerinin arkasında bulunan 237 satırlık uzun bir Yunanca kitabe, yapının öyküsünü kurucusu Kral Anthiokos’un ağzından anlatır.

    Yunan ve İran uygarlıklarının yoğun bir ilişki içerisinde olduğu bu bölgede, iki uygarlığın da mirasçısı olduğunu vurgulamaya çalışan bir kralın inşa ettirdiği bu anıt benzersizdir. Dağın zirvesinde bulunan dev heykeller muhtemelen kutsal metinler ve eski hikayelerde anlatılan Kral Nemrud ile bir tutulmuş ve zamanla tüm dağ bu isimle anılır olmuştur. Modern araştırmacılar kalıntılardan 1881’de haberdar olmuş, bir yıl sonra incelemeler başlamıştır.

    1883’te Osman Hamdi Bey tümülüsü ve heykelleri konu alan Fransızca bir kitap yayınlar. Bir çok kazı ve araştırmaya konu olan anıt, 1987’de Dünya Miras Listesi’ne girmiş ertesi yıl da Nemrut Dağı Millî Parkı ilan edilmiştir.

    Arslan ve kartal heykelleri

    Muhtemelen koruyucu olarak düşünülen bu hayvan figürleri her iki terasta beş tanrısal varlık heykelinin her iki yanında yer alır. Anıtsal hayvan heykelleri tek bir kaideye oturtulmuştur.  

    Anthiokhos

    Anıt mezarın ve kutsal alanın inşaını başlatan kral, kendi heykelini de Tanrıların arasında hazırlatmıştır. Kitabede kendisini Helenlerin ve Romalıların dostu sayan kralın başında, tiara denilen bir Pers külahı vardır. Tanrılığa yükselen kral, heykelini şu cümlelerle anlatır: “… yüce Tanrıların çok eski çağlardan kalma heybetini, benim genç yüzümün aynı yaşta yol arkadaşı yaptım…”

    Kommagene

    Anıtsal heykeller içindeki tek kadın figürü, krallığın topraklarını simgeleyen Tanrıça Kommagene olarak tanımlanmıştır. Bir elinde omuzuna doğru büyük bir bereket boynuzu tutan bu heykel, bir Bereket Tanrısını da göstermektedir.

    Zeus / Oramasdes

    Zeus, Yunan Panteonu’nun baş Tanrısıdır. Oramasdes ise Zerdüşt dininin bilge efendisi Ahura Mazda’nın Yunan dilindeki karşılığıdır. Tanrı’nın başındaki başlık yine Pers başlığıdır. Anıtsal heykel grubunun ortasındaki Zeus-Oramasdes diğer heykellerden biraz daha büyük tasarlanmıştır.

    Apollon / Mitras / Helios / Hermes

    Yunan Panteonu’nun sevilen tanrılarından Apollon, Zeus ve Leto’nun oğlu, ışık-güneş-müzik-kehanet gibi kavramların Tanrısıdır. Heykel ayrıca Güneş Tanrısı Helios’u, Tanrıların habercisi Hermes’i ve aynı zamanda İran dininde ışık, güneş, ahit, yemin, anlaşmaya, dostluk kavramlarına karşılık olan Mitras’ı da tanımlıyordu. Mitras daha sonra birçok Roma kültüyle karışarak Mitraizm inancının gelişmesini sağlamıştı. Heykel başının üzerinde bir Pers Tiara’sı vardır.

    Herakles / Artagnes / Ares

    Baş Tanrı Zeus ve bir ölümlü olan Prenses Alkmene’nin oğlu olan yarı Tanrı ya da Tanrılaşmış Herakles, Yunan mitolojisinin en tanınmış isimlerindendir. Kommagene’de çok saygı gören bu kahraman heykeli, aynı zamanda Savaş Tanrısı Ares’i ve onun İran’daki karşılığı olan Artagnes’i de temsil ediyordu.

  • Tarihî İstanbul’dan Fener ve Haliç…

    Tarihî İstanbul’dan Fener ve Haliç…

    Yavuz Sultan Selim Camii ve külliyesi ile Fener semtinin görüldüğü fotoğraf bir askerî uçaktan çekilmiştir. Fener Rum Patrikhanesi’nin ahşap yapıları 1941’de yanarak yok olmuş ama 1960 dolaylarında açılan Haliç Caddesi henüz yok. Fotoğraf bu ara döneme ait.

     1. Darüşşafaka

    Yetim ve yoksul çocukların yetiştirilmesi amacıyla 1873’te açılan parasız yatılı okul. Cumhuriyetin ilanından sonra lise olarak düzenlenen okula 1969’da yatılı kız öğrenci de alınmaya başlandı. 1994’de Ayazağa’da yeni inşa edilen yapılara taşınan okulun eski yapılarına başka bir eğitim kurumu taşınmıştır. 

    2. Aspar Sarnıcı

    Geç Roma, Erken Bizans döneminde inşa edilen su toplama ve dağıtım tesisi. Yapıyı inşa ettiren Aspar, 5. yüzyılda kentin en önde gelen isimlerinden biriydi. Açık sarnıç 152 x152 metre boyutlarında kare şeklinde bir yapıdır. İlk yapıldığında 11 metre derinliğinde olduğu tahmin edilmektedir. Bizans döneminde terkedilen ve bostan olarak kullanılmaya başlanan sarnıç içine Osmanlı döneminde 16. yüzyıl ortalarında Hatip Müslihüddin Mustafa Efendi tarafından bir mescit inşa edilmiş. Etrafında ahşap evlerden oluşan mahalle 1950 dolaylarında ortadan kalkmış. 

    3. Sultan Selim Camii

    Yerin seçimi ve yapılaşma kararı Yavuz Sultan Selim döneminde. Ancak inşaata 1520’de onun ölümünden sonra oğlu Kanunî Sultan Süleyman tarafından başlanmış ve kısa sürede tamamlanmış. Caminin ana mekanı 24.5 metre çapında bir kubbe ile örtülmüş, yanlarda müstakil tabhaneler inşa edilmiş. 

    4. Yavuz ve Abdülmecit Türbeleri

    Sultan Selim Camii’nin mihrap önündeki ilk yapı, 1520’de buraya gömülen Yavuz Sultan Selim Türbesi’dir. Daha sonra bunun karşısına Şehzadeler Türbesi, hemen arkasından bu iki türbenin arasında Yavuz Sultan Selim’in eşi Kanunî’nin annesi Hafsa Valide Sultan Türbesi inşa ettirilmiştir. Fotoğrafta 1894 depreminde çöken bu türbenin yaklaşık 1 metre yüksekliğindeki duvarları görülmektedir. 19. yüzyılda Sultan Abdülmecit buraya defnedilmiş, mezar üzerine türbe ile birlikte bir hünkar kasrı da inşa edilmişt. 

    5. Yavuz Sultan Selim İmareti

    Aynı adlı külliyenin imareti 1894 depreminde yıkılmış, tamir edilemez durumdaki yapının arsasına Evkaf Nezareti’nin başmimarı Kemalettin Bey tarafından Darülhilafe Medresesi yapılmış. Türk neoklasiği üslubundaki yapı, bugünYavuz Sultan Selim Kız Meslek Lisesi olarak kullanılmakta. 

    6. Fethiye Camii (Pammakaristos Manastırı)

    13. yüzyılda Meryemana’ya adanan bir kilise olarak inşa edilen yapının banisi Mihail Glabas Tarkaniotes’dir. Muhtemelen daha eski bir kilisenin yerine inşa edilen yapı, İstanbul’un fethinden sonra Rum cemaatinin elinde kalmaya devam etmiş ve bir kadınlar manastırı olarak kullanılmıştır. 1455’te Osmanlı döneminin ilk patriği Gennadios Efendi patrikhaneyi bu manastırın yerine taşımıştır. Yaklaşık 130 yıl patrikhane olarak kullanılan yapı, 1590 dolaylarında Gürcistan ve Azerbaycan’nın fethinin anısına Fethiye adıyla camiye çevrilmiştir. 1960’lardan itibaren yapının ana binası cami olarak kullanılmaya devam etmiş, mezar kilisesi içinde korunan mozaikler restore edilerek Kültür Bakanlığı’na bağlı bir müze haline getirilmiştir. 

    7. Fener Rum Erkek Lisesi

    İstanbul’un fethinden sonra İstanbul Rum Patrikhanesi’ne verilen haklar ile onun himayesinde kurulan okul, Osmanlı dönemi boyunca varlığını devam ettirmiş. 1861’de klasik lise haline gelen kurum, 1881’de bugünkü yerinde ve etkileyici bir mimari ile yeniden inşa edilmiş. Mimarı Dimandis Efendi’dir. Okul bugün Özel Rum Lisesi olarak hizmet vermekte. 

    8. Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi

    Fatih döneminde yeniden kurulan İstanbul Rum Patrikhanesi, 1602’den itibaren bugünkü yerine taşındı. 19. yüzyılın başlarında kilise ve bitişiğindeki ahşap konak yeniden inşa edildi. 1941’de çıkan bir yangınla yapının ahşap bölümleri tamamen yokoldu. Bu bölümler ancak 1991’de yeniden inşa edilebildi. 

    9. Maraşlı Mektebi

    Odesalı Rum tüccarlardan Grigorios Maraslis tarafından inşa ettirilen okul, İstanbul’un nitelikli okul binalarından biridir. 1901’de tamamlanan okul binasının girişi, neoklasik üslupta bir tapınak cephesi şeklindedir. Okul günümüzde öğrencisi kalmadığı için kapanmıştır. 

    10. Haliç Sanayi Tesisleri

    Haliç kıyıları Osmanlı döneminde yalıların ve sarayların uzandığı, kentin sevilen semtlerinden biriydi. Ancak bu kıyılarda her zaman sanayi tesisleri de olmuştur. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren şekillenen yeni endüstri tesisleri kıyıları doldurmuştur. 1980’lı yıllarda bu tesisler pek araştırılmadan yıktırılarak sınırsız park alanları oluşturuldu. 

    11. Ayakapı Hamamı

    1582’de Sultan 3. Murat’ın validesi Nurbanu Sultan’ın Üsküdar’daki külliyesine vakıf olmak üzere inşa edildi. Aya Kapı ile Yeni Kapı arasında Mimar Sinan tarafından tasarlanan tek hamamdır. Uzun süredir kaderine terkedilmiş olan özel mülk yapının bir çok bölümü çökmüş ya da ciddi değişikliklere mâruz kalmıştır 

  • ‘Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul…’

    ‘Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul…’

    Fotoğraf, İstanbul suriçinin yaklaşık ortasında yükselen Beyazıt Yangın Kulesi’nden çekilmiştir. Tarihte bu noktadan çizilen gravürler ve çekilen fotoğraflar meşhur olmuştur. Fotoğrafta Laleli, Aksaray ve Yedikule semtlerine doğru uzanan semtler görülmektedir. 1894 depreminde zarar gören Çukurçeşme Hamamı görüldüğüne göre, fotoğraf bu depremden önce çekilmiş olmalıdır. 

    1. Kulenin içinde bulunduğu geniş bahçe, Fatih devrinde kentte inşa edilen ilk saray olan Eski Saray’ın bahçesidir. 1828’de bu alanın ortasında yangın kulesi inşa edilmiştir. Daha sonra bu alanda Osmanlı askeriyesinin merkezini oluşturan Seraskerlik yapıları inşa edilmiştir. Fotoğrafta görülen askerler talim yapıyor olmalıdır. 

    2. Beyazıt Hamamı: Sultan II. Beyazıt tarafından inşa ettirilen hamam külliyenin merkezi olan camiye en uzak yapıdır. 1505 dolaylarında inşa edilen hamam çifte hamamdır. Fotoğrafta yapının soyunmalık kısmının kubbeleri görülür. Erkekler kısmının kubbesi biraz daha büyüktür. 

    2A. Darulfünun / İstanbul Üniversitesi yapıları 

    3. Zeynep Hanım Konağı: 1864’te Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın kızı, Sadrazam Yusuf Kamil Paşa’nın eşi Zeynep Hanım adına yaptırılmıştır. Tanzimat döneminin kagir saray konak yapılarının en görkemlilerindendir. 1903’ten itibaren Yetimhane olan yapı, 1909’da Darülfunun olarak kullanılmaya başlanmıştır. 1942’de bir yangında harap olan konak ortadan kaldırılmış yerine Fen Edebiyat Fakültesi inşa edilmiştir. 

    3A. Ahşap aksamı yokolmuş bir konağın kagir kısımları görülmektedir. Yüksek bahçe duvarları harem dairesini koruyor olmalıdır. Altındaki ocak ile baca mutfak bölümü ile ilgilidir. Diğer teras ve taş oda duvarları üzerinde bulunan konağın ahşap bölümleri yokolmuştur. 

    4. Laleli Çukurçeşme Hamamı: Kentin büyük çarşı hamamlarından biridir. Fatih devrinde Kazasker Fenarizade Ali Efendi tarafından inşa ettirildiği kabul edilmektedir. Halkın Laleli Hamamı dediği yapı 1894 depreminde zarar görmüş, onarılamadan 1911 yılında çıkan büyük Aksaray yangınında büyük ölçüde harap olmuş ve kısa sürede ortadan kalkmıştır. Çifte hamamın büyük kubbesi erkekler, küçük kubbesi ise kadınlar kısmının soyunmalık bölümüdür. 

    5. Laleli Sultan III. Mustafa Camii: Laleli Camii adı ile de bilinir. Tek şerefeli çifte minareleri, revaklı avlusu ile suriçinde inşa edilen son selatin camilerden olan yapı, bir teras üzerine oturtulduğu için yamaçta inşa edilmesine rağmen görülebilmektedir. Sultan III. Mustafa’nın türbesini de barındıran külliye1760-1764 arasında Mimar Mehmet Tahir Ağa tarafından inşa edilmiştir. 

    6. Langa Bostanları: Kentin Marmara denizi kıyısındaki bu geniş düzlük, Theodosius Limanı’nın dolması ile oluşmuş bir alandır. Yapılaşmaya elverişli olmayan bu dolgu alan kent içi tarımın en geniş alanlarından biridir. 

    7. Yedikule: Semt fotoğrafın açısı ile oluşan bir koyun devamında görülür. Kent surları ve Yedikule Hisarının yüksek kuleleri görülmektedir. 

  • 1894, Bursa: Çokkültürlü tarih, benzersiz bir doku

    1894, Bursa: Çokkültürlü tarih, benzersiz bir doku

    Bir dönemin Osmanlı başkenti, bugün tarihe tanıklık eden kıymetli eserlerini koruyor. Korunamayan ve zamana/ ranta yenilen ise Bursa Ovası ve yakın geçmişin yeşil şehri.

    Fotoğraf Bursa Hisarı’ndan Muradiye semtine doğru Sébah&Joaillier tarafından 1894’de çekilmiş. Kentin en sevilen çekim alanlarından biri olan bu bölgede çok sayıda fotoğrafçı birbirine yakın zamanlarda birbirine benzer çok sayıda fotoğraf çekmiştir. Bursa’nın zengin ve çok katmanlı kültür mirasını sergileyen fotoğrafta Osmanlı dönemi Rum kilisesi ve etrafındaki Rum mahallesi; Osmanlı hanedanının 15. ve 16. yüzyıllardan çok meşhur birçok simasını barındıran Muradiye türbeleri ve Sultan II. Murad’ın külliyesi görülüyor. Bunların çevresinde gelişen mahallelerde 19. yüzyıl sonlarına ait kent dokusu izlenebiliyor.

    1- Keşişdağı / Uludağ: Fotoğrafın çekildiği yıllarda Keşiş Dağı ya da sadece Keşiş adıyla anılan dağın eteklerinde Osmanlı devletinin eski başkenti Bursa şehrinin semtleri yayılmıştı. Osmanlı asırları boyunca dağda ve çevresinde yaşayan bazı Türkmenler onu “Ulu dağ” şeklinde de isimlendirmiş. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren ise resmen “Uludağ” adı kullanılmaya başlanmış ve zamanla Keşişdağ adı unutulmuştur.

    2- Hamza Bey Camii ve Türbesi: Sultan I. Mehmed ve II. Murat’ın döneminde görev yapan Hamza Bey’in inşa ettirdiği külliye, çevresindeki semte de ismini vermiştir. İzmir fatihi olarak tanınan Hamza Bey, 1462’de Fatih’in Eflak Voyvodası Vlad Tepeş’e (Kazıklı Voyvoda/ Drakula) gönderdiği elçilik heyetiyle Romanya’ya gitmiş, heyetteki diğer görevliler ile birlikte burada şehit edilmiş, sonradan Bursa’ya nakledilen cenazesi burada inşa ettirdiği külliyeye gömülmüştür. Ayrıca eşi ve kızları için bir türbe daha inşa edilmiştir.   

    3- Şehzade Mustafa Türbesi: 16. yüzyıl Osmanlı tarihinin en meşhur isimlerinden olan Kanunî Sultan Süleyman’ın oğlu Şehzade Mustafa 1553’te babası tarafından Konya Ereğlisi’nde katledilmiş ve Bursa’da defnedilmiştir. 1573’te kardeşi II. Selim cenazesini buraya getirtip türbeyi inşa ettirmiştir. Türbeye Şehzade Mustafa’nın annesi Mahidevran Kadın, oğlu ve Şehzade Beyazıt’ın iki oğlu da gömülüdür. Bu türbenin arkasındaki kubbe ise Fatih’in şehzadesi Mustafa için 1474 dolaylarında inşa edilmiş ve çok sonraları II. Beyazıt’a karşı taht mücadelesini kaybeden, Avrupaya sığınan ve orada vefat eden Cem Sultan 1499’da buraya getirilip defnedilmiştir. Türbe, sonrasında daha çok onun adıyla anılır olmuştur. 

    4- Sultan II. Murad ve Şehzadeler Türbesi: Sultan II. Murat’ın vasiyetine göre 1481’de inşa edilen türbesi. Sultan, vasiyetinde yanına kimsenin defnedilmesini istemediği için üzeri kısmen açık bir türbede tek başına yatıyor. Aynı kapıdan girilen bitişikteki bir mekanda ise üç oğlu ve bir kızının defnedildiği küçük bir türbe daha bulunur. Muradiye türbeler topluluğundaki tek sultan türbesi bu yapıdır.  

    5- Muradiye Bölgesi ve Rum Ortodoks Kilisesi: Muradiye semti ile Bursa Hisarı arasındaki bu mahalle 15. yüzyıldan itibaren Rum Ortodoksların yaşadığı bir bölgedir. Semt ve kilise Kayabaşı adıyla da bilinir. Ancak fotoğrafta görülen yapı 19. yüzyılda yeniden inşa edilmiştir. Tipik bir Tanzimat öncesi kilise yapısı olan bina, muhtemelen Kutsal Havariler’e adanmıştı. Ahşap çatılı, kubbesi olmayan kilisenin duvarları moloz taştan örülmüştür. Kilisenin önünde görülen evlerin bir kısmı 1924’de mübadele ile tamamen bölgeden ayrılan Rumlara ait olmalıdır. Yapı, çatısı çökmüş olarak hâlâ ayaktadır.

    6- Şehzade Ahmed Türbesi: 1513’te Yavuz Sultan Selim’in emri ile Şehzade Ahmed için inşa edilen türbeye daha sonra şehzadenin annesi Bülbül Hatun, kardeşi Şehinşah ve Yavuz’un kardeşi Şehzade Korkut da defnedilmiştir.

    7- Muradiye Camii: Sultan II. Murat tarafından inşa ettirilen büyük bir külliyenin merkezini oluşturan yapı, zaviyeli/tabhaneli cami tipindedir. Bugün cami olan yapının ilk olarak gezgin dervişlerin konaklaması için inşa edildiği bilinmektedir. 1425-1426’da inşa edilen yapının yanında bir medrese, bir hamam, bir imaret vardır.

    8- Bursa Ovası: Yer yer meyve bahçelerinin de görüldüğü ova artık yok. Yerinde yoğun bir yapılaşma ve yerleşim var.

  • Müslüman Türklerin Anadolu’ya gelişinin yazılmayan hikayesi

    Müslüman Türklerin Anadolu’ya gelişinin yazılmayan hikayesi

    ‘1071’de Anadolu’nun kapısı Türklere açıldı…’ Tarih ezberlerimiz arasında yer alan bu cümle, Malazgirt zaferini milat kabul eder. Halbuki bizim tarafta İbnü’l-Esir ve Evliya Çelebi’den, Bizans kaynaklarında ise birçok belgeden öğrendiğimiz gibi, Selçuklu Türkleri hem Malazgirt öncesi hem sonrasında Bizanslılarla içli-dışlı yaşamışlar ve çoğu kez onların yanında kendi dindaşlarına karşı savaşmışlardı.

    Anadolu Selçuklularının Bizans başkenti Konstantiopolis ile ilişkisi pek hatırlanmaz. Halbuki Türkistan, İran, Horasan bölglerinde kurulup hızla batıya doğru yayılan bu devletin hükümdarları, devlet adamları, tüccarları, askerleri ve bir dereceye kadar halkı,  komşu devletin başkenti Konstantinopolis’i iyi bilirlerdi. Anadolu da kurulan Selçuklu devletinin birçok sultanı bu kenti ziyaret etmiş bazıları burada epey vakit geçirmişti. Gerçi biz Selçukluların Anadolu coğrafyasında kurulan kolunu modern dönemlerde Anadolu Selçukluları olarak anar ve bu coğrafyanın dışında pek düşünmeyiz. Ancak sanırım bu düşünce çok doğru değil.

    Selçukluların Bizans başkenti ile ilişkisi şaşırtıcı bir şekilde devletlerinin kuruluş döneminde başlar. Selçuklu Devleti’nin kurucuları olan Tuğrul ve Çağrı Beyler adına ilk hutbe 22 Nisan 1037’de Merv şehrinde Çağrı Bey adına, bundan 1 ay kadar sonra Nişabur’da Tuğrul Bey adına okunmuş. Cuma namazlarında camide hükümdarın adını anmak ve onun saltanatı için dua etmek İslam devletlerinin en önemli geleneklerinden biri. Ayrıca hükümdarların iktidarlarının en önemli işaretlerinden biri kabul ediliyordu. Bu nedenle hutbe okutmak adeta devletin kuruluşuna işaret eder. İşte 1037 yılında okunan ilk hutbeden 13 yıl sonra da İstanbul kentinde Tuğrul Bey adına bir hutbe okunuyor. Bu sefer iktidarın değil bu kentteki Müslüman kolonisinin koruyucusu olduğu ilan ediliyordu.

    Türkmenistan başkenti Aşkabat’taki Tuğrul Bey heykeli.

    Olay şöyle anlatılır. Tuğrul Bey, Gürcü Kralı Liparit’i Kafkasyaya yapılan bir seferde esir alır. Bu Ortodoks kralı kurtarmak için giden Bizans elçileri yetişemeden kral eserat bedelini sonra ödemek şartı ile serbest kalır. Bu şaşırtıcı jest üzerine dönemin Bizans imparatoru IX. Konstantinos Monomahos, aslında Emeviler zamanından beri var olduğunu bildiğimiz Konstantinopolis Mescidini tamir ettirip burada namaz kılınmasına müsaade ediyor ve bu mescidde Tuğrul Bey adına hutbe okutuyor. Yıl 1049-1050, İbn El-Esir bunun tarihini hicri takvime göre veriyor bize, Miladi karşılığı iki yıla denk geliyor. Bu mescit muhtemelen bugün Unkapanı, Cibali adını taşıyan semtte Haliç kıyısına yakın bir yerlerde idi. Evliya Çelebi buradaki Sirkeci Tekkesinin bu Bizans başkentindeki mescidin yerinde olduğunu iddia eder. En azından 17. yüzyıl İstanbul’unda bu şekilde düşünülüyor olmalıdır. Bugün İslam dünyasının en kalabalık kentlerinden biri olan İstanbul’da hikâye pek hatırlanmaz. İstanbul’da adına hutbe okunan ilk Türk hükümdarı Tuğrul Bey’in adı kentte herhangi bir yerde yaşamaz.

    Evliya Çelebi, Tuğrul Bey adına okunan hutbe için Sirkeci Tekkesi’ni işaret ediyor.

    Selçuklu-Bizans ilişkilerinin başladığı nokta bu hutbe olayıdır. Devamında Selçuklular hızla batıya doğru geniş bölgelere yayılır. Onların en güçlü grupları olan göçebe Türkmen aşiretleri de Anadolu yaylalarına akar. Bu seferlerde zaman zaman Bizans zaman zaman Selçuklular esir düşer çok tuhaf olaylar da yaşanır.

    1070’te yapılan bir seferde Bizans komutanlarından Manuel Komnenos Selçuklulara esir düşer. Ancak onların Erbasan isimli Selçuklu hanedanından bir emiri ikna ederek hem kendi serbest kalır hem beraberindeki adamlarla emiri İstanbul’a götürür. Emir Erbasan Selçuklu hanedanının İstanbul’a gelen ilk ferdidir. Erbasan’ın ardından onu yakalamak için Anadolu’ya giren Afşin Bey onun başkentte olduğunu öğrenince büyük bir ordu ile birçok Anadolu şehrini yağmalamış ve ardından bugünkü Kadıköy önlerine gelip imparatora Erbasan ve yanındakileri teslim etmesini istemiştir. Olumsuz cevap alınca yapabileceği fazla bir şey yoktur. Koca bir deniz İstanbul Boğazının arkasında olan kente daha fazla yaklaşamaz geri dönmeye karar verir tekrar Anadolu kentlerini yağmalayıp Ahlat’a çekilir.

    Yazmadaki Türkler Bizanslı tarihçi Skilitzes, ünlü yazmasında (11. yüzyıl) Amorium önünde savaşan Arap ordusundaki Türkleri tasvir ederken üstlerine ‘Türk’ notu düşmüş.

    Erbasan Malazgirt savaşı seferine katılmış ancak savaştan önce Erzurum’dan İstanbul’a geri gönderilmiştir. Bu arada Erbasan uzun süre Bizans başkentinde önemli bir isim olmuş ve 1078 yılında İmparator Nikephoras Botaniates’in tahta çıkmasına yardım etmiştir. Ona destek veren Selçuklu askerleri ile birlikte Botaniates’i başkente getirmiş Selçuklular uzun süre Üsküdar’da kalıp eğlenceler düzenlemişlerdir. Önde gelenleri ise İstanbul’da ağırlanmıştı. Selçukluların Üsküdar ve Kadıköy’de bir hatırası yoktur.

    En eski İstanbul

    Rahip ve gezgin Boundelmonti’nin İstanbul gravürü, bugüne kalan en eski harita olarak Fransa Ulusal Kütüphanesi’nde korunmakta.

    1071’de yapılan Malazgirt Savaşında da aslında ilişkiler doruk noktasına ulaşır. Savaş Selçukluların Anadoluya yaptığı akınlardan rahatsız olan Bizans yönetiminin büyük bir sefer düzenleyip bu soruna son verme arzusu ile başlar. Aslında Türkmenler uzun süredir Anadolu’dadır. Şehirlerden çok yaylalar ve otlaklarda ilerleyen bu göçebe gruplar ile Bizans yerleşimleri arasında bir süre sonra sürtüşmeler başlar.

    Tuğrul Bey parası Türkmenistan parası Manat’ın birlik banknotlarında Tuğrul Bey figürü bulunmaktadır.

    Bizans ordularını İmparatoriçe ile evlenip imparator unvanı alan Romanos Diogenes idare eder. Orduda Bizans’a  sığınan Selçuklular, Balkanlardan Türkçe konuşan ve Selçukluların akrabası sayılan Peçenek ve Uzlar, bazı Avrupalı halklarda bulunuyordu. Bizans ordugahına bir baskın yapan Selçuklular Peçenek ve Uzlarla karışmıştı. Bizans kaynakları bu halkların hem dillerinin hem giyisi ve tavırlarının birbirine çok benzediğinden bahseder. Bu savaşta Tuğrul Bey’in yeğeni Sultan Alparslan Bizans ordularını yener ve doğrudan imparatoru esir alır. Esir düşen Bizans imparatoru sadece sözüne güvenilerek serbest bırakılır. Ancak onu kendi rakipleri feci şekilde cezalandırırlar. Tahtan indirilen imparatorun gözleri kızgın demirlerle dağlanır. Yüzünde oluşan korkunç yaraların tedavi edilmesine izin vermezler. İmparator İstanbul’da bugün Kınalıada denen adanın tepesindeki Metamorphosis Manastırı’na kapatılır. Onu imparator yapan eşi de aynı hücrededir. Malazgirt Savaşının Bizans lideri çok geçmeden bu manastırda ölür ve defnedilir. Manastır hala varlığını devam ettirse de İmparator’un mezarı kaybolur.

    Selçuklu hükümdarı Tuğrul Bey’in adına basılan madenî paranın ön ve arka yüzleri.

    Selçuklu Sultanı Alparslan da çok uzaklarda ele geçirdiği bir kalenin komutanı tarafından öldürülür. Anlatılan hikayeler çok çeşitli ve tuhaftır. Vefat eden Sultan Merv kentinde babasının yanında bir türbeye defnedilir. Türbe de yanında bulunduğu medrese de zamanla harap olmuştur. Son yıllarda bazı ekipler bu meşhur hükümdarın türbesini bulmak için büyük çaba harcıyor. Kahramanların hazin sonuna rağmen Malazgirt giderek daha meşhur bir savaş haline gelir. Savaştan yüzyılllar sonra birçok yeni hikaye ortaya çıkar. Savaşan taraflar, hükümdarlar modern ideolojilerin de ilgisini çeker.

    İmparator yeniktir. Bu nedenle çok hatırlanamaz. Hazin bir hikayenin kahramanıdır. Onu yok eden rakiplerini müsaade etseydi belki de bu yenilginin zararlarını telafi edebilirdi diye düşünenler vardır. Sultan Alparslan giderek daha da tanınan bir isimdir. Savaş modern Türkiye için de çok şey ifade eder. Savaş ve hükümdar yeni ülkenin başlangıcı gibi kabul edilir. Sultanın heykelleri Türkiye’nin bir çok meydanına yerleştirilir. Asırlar sonra bu coğrafyanın yeni devletinde doğan bir çok çocuk sultanın ismini alır. Bu arada çok uzaklarda Alparslanın öldüğü topraklarda 1991 yılında Türkmenistan Cumhuriyeti bağımsız bir devlet haline gelir. Artık sultan orada da meşhurdur. Yeni devletin başkentinde de Alparslan Türkmen’in heykelleri yükselir.

    Türkmenistan-Aşkabat’taki Alparslan ve Melikşah heykelleri.

    Savaş ve kahramanları bambaşka anlamlar kazansa da Malazgirt Savaşı sonrasında yaşananlar çok ilginçtir. Yenilen hükümdarlara merhamet sık rastlanan bir olay değildir. Roma Bizans imparatorlarının esir düşmesinin pek az örneği vardır. 1071’den sonra Selçuklular hayal edilemez bir hızla Anadolu’nun en batısına kadar yayılırlar. Artık Ege ve Akdeniz ve Marmara Denizleri sınırdır. Anladığımız kadarıyla 11. yüzyılın son çeyreğinde bütün Anadolu yarımadasında Selçuklular vardır.

    İlk başkentleri antik Nikaeia kenti olur. Türkçesi İznik. Selçuklular ne derdi kesin bilinmiyor. Bu kent neredeyse İstanbul’un kapısı kabul edilebilir. Bizans uygarlığı ve Hıristiyan inancı açısından önemli bir merkez. Muhtemelen burayı başkent seçmeleri Selçukluların İstanbul’u kendileri için bir hedef olarak kabul ettiklerini gösteriyor. Bu ilk ilişkiler döneminde bir çok Selçuklu Bizans başkentinde hatta sarayında yaşıyor. Bunlar çok çeşitli şekillerde Bizans başkentine geliyor. Kimileri esir, kimileri köle, asker, tüccar, maceraperest, çapkın, bu kişilerin nitelikleri ve geliş yolları kaynaklarda belirtilmiyor. Hiç şüphesiz ismini bildiklerimiz var olanların çok azı.

    Malazgirt’teki Alparslan heykeli.

    Başkentteki Selçukluların bilinen en eski ismi Çaka ya da Çakan Bey. Bizans kaynaklarında Çakhas şeklinde yazılmış. Ne zaman ne ve şekilde Konstantinopolis’e geldiği bilinmez Danişmendname esir alınan bir bey olduğunu söyler. Başkentte büyüdüğü, sarayda yetiştiği kesindir. Prenses Anna Komnena tarihinde onun Homeros’u okuyup anlayacak kadar Rumca öğrendiğini, Bizans savaş taktiklerini ve geleneklerini bildiğini anlatır.

    Çaka Bey ayrıcalıkları ve unvanlarını kaybedince Bizans devletinin başına bela oluyor. Hızla batı Anadoluda hem Müslüman Türklerden hem Rumlardan etrafında bir ordu ve donanma  topluyor. İzmir tarafını ve bazı Ege adalarını alıp bir beylik kuruyor. Bizans devletinden tekrar eski unvan ve ayrıcalıklarını talep ediyor. Hatta imparatorun oğlu ile kendi kızının evlenmesini de istiyor. Yani açıkçası Bizans imparatorunun oğlunu damad olarak almak istiyor. Ama bu evlilik gerçekleşmiyor. Aynı kızımıdır bilinmez ama Çaka Bey bir kızını Anadolu Selçuklu Sultanı Kılıçarslan’a verip onun kayınpederi oluyor. Çok yönlü ilişkiler ve Türk Rum karışık aileler için ilginç örnekler bunlar. Hiç şüphesiz sıradan ailelerde de benzer hikayeler vardır. Çaka ayrıca Balkanlarda yaşayan ve Türkçe konuşan Peçeneklere ulaşıp onlarla yakın ilişkiler kuruyor. Birçok maceradan sonra 1095 yılı dolaylarında damadı Kılıçarslan tarafından öldürülüyor. Küçük devleti ve İstanbul ile ilgili hayelleri de devam edemiyor. Çaka Bey İzmir’in ilk fatihi olarak hatırlanır ama eski bir İstanbullu olarak onu bilen azdır.

    11. yüzyılın sonlarında Selçukluların tarihinde trajik olaylar gerçekleşiyor. Haçlılar Anadoluya ulaşıp hem Selçuklulara hem Rumlara kimsenin şahit olmadığı zulümler yapıyor. 1096-1097’de galiba Bizans kaynaklarında Sultanikon denen Selçuklu başkenti İznik düşüyor. Sultanikon Selçuklu başkentini ya da kentteki Selçuklu Sarayını tanımlıyor olabilir. Selçuklular Haçlı kuşatmasına dayanamayan şehri Bizanslılara teslim etmeyi tercih ediyor. Bir gece gizlice Selçuklu sancakları surlardan indiriliyor ve yerlerine Bizans sancakları çekiliyor.  Karşılığında da kenti güven içinde terkederler.

    Bizans mozaiği Ayasofya Müzesi’nde bulunan mozaik panoda Bizans’ın büyük hükümdarı 2. Ioannes Komnennos, ailesi ve Hz. Meryem ile birlikte tasvir edilmiş.

    Bu kuşatma ve savaşda yüzlerce Selçuklu çocuğu anne ve babasını kaybedip kimsesiz kalıyor. Bazıları Bizans’a bazıları Haçlılara esir oluyor. Bizans devletinin eline geçenler ya da bunlara sunulanlar eski bir adet olduğu üzere soylu ailelere ve hatta saraya dağıtılıp oralarda yetiştiriliyorlar. Bu çocukların en meşhuru Aksukhos isimli biri. İmparator Aleksios Komnenos’a hediye edilen çocuk henüz dokuz yaşındadır. Ona İoannes adı verilip imparatorun oğlu İoannes Komnenos’un hizmetine veriliyor. Yaşıt iki çocuk, birlikte büyümüşler. Biri Bizans’a imparator oluyor öteki onun en güvendiği komutanı ve devlet adamı. Unvanı Sebastos ve Megas Domestikos. Yani batı ve doğu ordularının baş komutanı. Aksukhos Selçuklularla yapılan savaşlarda dahi Bizans ordularının başında olmuş. Adı İoannes ama eski Türk ismi ‘Aksuk’u da hep yaşatıyor. Kelimeyi sadece Bizans kaynaklarından okuduğumuz için Türkçe kökenini belirlemek güç. Akkuş mu? Eksük mü ? Niketas Khoniates onu iyi bir asker, cömert ve hayırlı işler yapan faziletli biri olarak tanıtır. Düşüncesinin soyluluğu ve terbiyesi ile herkesin sevgilisi haline geldiğini de eklemiştir. Hatta hanedana mensup kişiler bile onu gördüğünde atlarından iner imparatorlara gösterilen bir saygı ile onu selamlarmış.

    Ioannes Komnenos

    Ayasofya Müzesi’ndeki mozaik panoda resmedilen II. Ioannes Komnennos (detay).

    İmparator II. Komnenos’a karşı bir taht darbesinde bulunan ablası Anna Komnena’nın girişimi bizzat Aksukhos tarafından şiddetle bastırılır. Prensesin inanılmaz servetini imparator Aksukhos’a hediye eder. Aksukhos bu hediyeye çok teşekkür edip konu ile ilgili konuşmak için izin ister. İmparator konuşmasına izin verince “Ablasını affetmesini ve onu göstereceği büyüklükle cezalandırmasını” tavsiye eder. Onun tavsiyesi ile bu darbeye katılan Komnenoslar affedilir ve el konulan servetleri geri verilir.

    Aksukhos’un 1150 dolaylarında öldüğü tahmin edilebilir. Çocukları ve torunları Aksukhos aile adını taşımaya devam etmiştir. Trabzon Krallığının üçüncü hükümdarı İoannes Komnenos Aksukhos adını taşır. Bu durumda Aksukhos’un torunları ile Komnenosların Trabzon kolu birleşmiş olmalıdır.

    Manuel Komnenos

    Vatikan Kütüphanesi’nde bulunan Manuel 1. Komnenos el yazması minyatürü (detay).

    Onun Bizans başkentinde yalnız olmadığını biliyoruz. Hiç şüphesiz benzer şekilde Bizans sarayında ve devletin en üst merciinde birçok Selçuklu genci bulunuyordu. Ancak onların aile isimleri ya da kökenleri ile ilgili bilgiler Bizans kaynaklarında korunmadıysa varlıklarını belirlemek imkansız gibidir. Belki gelecekte Bizans dönemine ait kitabeler ve diğer arkeolojik veriler bu isimler ile ilgili yeni veriler ortaya koyabilir.

    Bizans hükümdar bir geçit töreninde.

    Selçukluların Bizans başkentinde meşhur bir hatırası da bu sefer bir yapıdır. İmparator Aleksios Komnenos döneminde imparatorluk sarayında inşa edilen “Muhrutas” isimli bir köşk oldukça ilginç bir yapıdır. Muhtemelen mahruti bir çatıya sahip ya da islam sanatının pek sevdiği mukarnaslı bir örtü sistemi olan bu köşk Selçuklu ustaları tarafından inşa edilmişti. Şaka değil İstanbul’da bir Selçuklu Sarayı. Duvarlarında çiniler ve Selçuklu danslarını gösteren resimler olduğu anlatılır. İmparatorun kızı ve tarihçi Anna Komnena babasını en kederli zamanlarında  Selçuklu dansları ve müziğinin teselli ettiğini anlatmıştır. Sarayda Selçuklu şehirlerinden gelmiş dans ve müzik gruplarının varlığı da düşünülmelidir. Acaba kent halkıda bu yeni komşunun dans ve müziğinden hoşlanıyormuydu? İstanbul sokaklarında Selçuklu türküleri duyuluyor muydu?

    Sözü edilen köşk Büyük Saray’ın diğer yapıları gibi zamanla yok olmuştur. Modern araştırmacılar ancak Küçük Ayasofya Caddesi civarına olabileceğini iddia ederler. Belki gelecekte arkeolojik kalıntılarına rastlanabilir.    

    Dikilitaş’tan atlayıp ölen Türk’ün hikayesi Sultan Kılıçarslan 12. yüzyılın ikinci yarısında İstanbul’u ziyaretinde Manuel 1. Komnenos ile bir şehir gezisine çıkmış, o sırada Dikilitaş’a tırmanıp aşağı ‘uçabileceğini’ iddia eden bir Türk buradan atlamış, ancak yere çakılıp ölmüştü.

    Erbasan’dan yaklaşık yüz yıl sonra başkente gelen Selçuklu hanedan mensubu önemli bir isim Sultan II. Kılıçarslan olmuştur. 1162 yılında yanında bin kişilik maiyeti ve Musul Atabeği Nureddin Mahmud’un kardeşi Miran ile birlikte Konstantinopolis’e gelmiş ve Bizansla Danişmedlilere karşı ittifak kurmaya çalışmıştır. Bu da şaka değil Bizans devleti ile Anadolu’nun zaptedilemeyen Türk emirlerine karşı ittifak arayışı. Ziyaretin Bizans kaynaklarında tarifleri etkileyicidir. Bizzat imparator Manuel Komnenos tarafından karşılanan ve ağırlanan sultan için yapılanlar Bizans başkentini bile şaşırtmış ve Bizanslıların bile asla yaşamadığı bir ihtişam ve zenginliğin sergilendiği söylenmiştir. Bizans yazarları Sultanın bugünkü Sultanahmet semtinde olan Büyük Saray’da misafir edildiğini bildirir. Işın Demirkent Hoca sultanın yukarıda anlatılan saraydaki Selçuklu tarzı köşkte misafir edilmiş olabileceğini söyler. Sultan şehirde gezdirilir. Hipodroma götürülür. Hatta yanındakilerden biri Dikilitaşa tırmanıp hipodrom üzerinde uçabileceğini iddia eder. Taşa tırmanır elbisesinin bir paraşüt vazifesi görmesini beklerken yere çakılıp ölür. Son yıllarda bu olay Türklerin ilk uçma denemesi olarak epey popüler olmuştur. Sultanın Ayasofya’ya yapılacak ziyareti ise şiddetli bir deprem nedeniyle iptal edilir. Ziyaretin ne kadar sürdüğü kesin değildir. Bir hafta ile birkaç ay arasında süreler ileri sürenler vardır.

    Kentte asıl uzun kalan Selçuklu Sultanı ise I. Gıyaseddin Keyhüsrevdir. Konya tahtını kaybeden sultan 1196 yılında Konstantinopolis’e sığınmış ve dokuz yıla yakın burada kalmıştır. Onun Bizans soylularından Mavrozomes’in kızı ile evlendiği ve kayınpederinin kalesi ya da konağında yaşadığı anlatılır. Sultanın yaşadığı yerin Marmara Denizi’nde bir ada olduğunu anlatan kaynaklar da vardır.

    Antalya’daki Gıyaseddin Keyhüsrev heykeli.

    Sultan bu ziyaretinde çok iyi misafir edilir. Ağır hediyeler takdim edilir. 1204 yılında haçlılar Konstantinopolis’i işgal ettiğinde sultan da kenti  terk etmek zorunda kalmış olmalıdır. Sultanın bu zorunlu sürgününde oğulları Alaeddin Keykubat ve İzzettin Keykavus’ta ona eşlik etmiştir. Şehzadelerin kentin sokaklarında Hacip Zekeriya ile gezdiği bilinmektedir. Hatta bu emir şehzade Alaeddin’e yıllar sonra onu ve kardeşini omuzunda nasıl dolaştırdığını hatırlatmıştı.

    Sultan 1205’te Selçuklu tahtına çıkmak üzere ayrıldığında oğulları burada kalmış ve kısa süre sonra lalaları tarafından kaçırılıp babalarının yanına götürülmüşlerdir. Bu iki Selçuklu şehzadesi geleceğin Sultanlarıdır. Bu ara Bizans devleti başkentlerini Haçlılara kaptırmış 1204 yılından 1261’e kadar yeni başkentleri İznik olmuştur.

    Alanya’daki Alaeddin Keykubat heykeli.

    Bizans başkentine yapılan en meşhur ziyeret ise Sultan II. İzzettin Keykavus’un ziyaretidir. Sultan İlhanlılara karşı 1256 yılında çok sayıda Bizans askeri de bulunan bir ordu ile savaşa kalkışmıştır. Bizans kaynakları kendi üniformaları ile savaşan Bizans askerinin İlhanlıları geri çekilmeye mecbur bıraktığı ama Selçuklu Emiri Arslan Doğmuş’un askerleri ile birlikte İlhanlı saflarına geçmesi üzerine Selçukluların yenildiğini anlatır. Sultan bu olaydan sonra kaçmış ve Bizans topraklarına sığınmıştır. İlhanlı ordusunun Anadolu’dan ayrılması sonrasında İmparator II. Theodoros Laskaris’in verdiği kuvvetlerle Konya’ya gelip tekrar tahta çıkmıştır. 1262 yılında ise yeni İlhanlı saldırısı karşısında duramayıp Antalya limanından gemilerle bütün ailesi ve adamları ile Haçlılardan yeni kurtarılan Bizans başkentine çekilmek zorunda kalmıştır. Burada bir hükümdar gibi karşılanmış ve ağırlanmıştır. Bu uzun misafirlikte Anonim Selçuknamede detaylı anlatılır. Sultan ve beraberindeki emirlerin zengin kenti çok beğendiği ama devleti ve halkı zayıf bulduğu anlatılır. Bir süre sonra sığınmacı Selçuklu emirlerinin başkenti elegeçirmek için bir darbe hazırlığında olduğu iddia edilmiş ve sultan Enez’e sürülmüştür. Emirlerin bir kısmı hizmetkarları ile vaftiz olmaya zorlanmış sonrasında onlarda şehirden çıkarılmıştır. Buradan Kırım’a geçen sultan 1279-1280 yılında vefatına kadar burada kalmıştır.

    Sultan şehirden ayrıldığında annesi ve eşinin kentte kaldığı bilinir. Onlar eski Bizans vatandaşları idi. Sultanın çok küçük olan iki oğluda Konstantinopolis’de kalmış. Onların kentteki soyu “Sultanos” ve “Melikidis” aileleri olarak varlığını Osmanlı dönemine kadar devam ettirmiş. Bu ailelerin Balkanlardaki mal varlığı Sultan Murad döneminde tartışma yaratmış ancak Osmanlı padişahının izni ile mülklerini korumayı başarmışlardır. Belki Selçuklu prensleri ile ilgili ya da Bizans’a sığınan Selçuklulardan biri Aynaroz’da bir manastır kurdurmuştır. Selanik yakınlarındaki bu manastır Kutlumusio adıyla bilinir. Galiba bu isim Kutlumuş adından kaynaklanmaktadır. Bu manastır bugün hala varlığını devam ettirir.

    Selçukluların Bizans başkentindeki varlığını tersten okumak da mümkündür. Selçuklu başkenti ve sarayında da bir çok Bizans soylusu vardı. Anadolu topraklarında inançların, halkların, devletlerin ilişkileri oldukça karmaşıktır.          

  • Müslüman Türklerin Anadolu’ya gelişinin yazılmayan hikayesi

    Müslüman Türklerin Anadolu’ya gelişinin yazılmayan hikayesi

    ‘1071’de Anadolu’nun kapısı Türklere açıldı…’ Tarih ezberlerimiz arasında yer alan bu cümle, Malazgirt zaferini milat kabul eder. Halbuki bizim tarafta İbnü’l-Esir ve Evliya Çelebi’den, Bizans kaynaklarında ise birçok belgeden öğrendiğimiz gibi, Selçuklu Türkleri hem Malazgirt öncesi hem sonrasında Bizanslılarla içli-dışlı yaşamışlar ve çoğu kez onların yanında kendi dindaşlarına karşı savaşmışlardı.

    Anadolu Selçuklularının, Bizans başkenti Kostantiniyye ile ilişkisi pek hatırlanmaz. Halbuki Türkistan, İran, Horasan bölgelerinde kurulup hızla batıya doğru yayılan bu devletin hükümdarları, devlet adamları, tüccarları, askerleri ve bir dereceye kadar halkı, komşu devletin başkentini gayet iyi bilirlerdi. Anadolu’da kurulan Selçuklu devletinin birçok sultanı bu kenti ziyaret etmiş, bazıları burada epey vakit geçirmişti. Gerçi biz Selçukluların Anadolu coğrafyasında kurulan kolunu modern dönemlerde “Anadolu Selçukluları” olarak anar ve onları bu coğrafyanın dışında pek düşünmeyiz. Ancak sanırım bu düşünce pek doğru değil.

    Müslüman Türklerin Anadolu’ya gelişinin yazılmayan hikayesi
    Türkmenistan başkenti Aşkabat’taki Tuğrul Bey heykeli.

    Selçukluların Bizans başkenti ile ilişkisi, şaşırtıcı bir şekilde devletlerinin kuruluş döneminde başlar. Selçuklu Devleti’nin kurucuları olan Tuğrul ve Çağrı Beyler adına ilk hutbe 22 Nisan 1037’de Merv şehrinde Çağrı Bey adına, bundan 1 ay kadar sonra Nişabur’da Tuğrul Bey adına okunmuş. Cuma namazlarında camide hükümdarın adını anmak ve onun saltanatı için dua etmek İslâm devletlerinin en önemli geleneklerinden biri. Ayrıca hükümdarların iktidarlarının en önemli işaretlerinden biri kabul ediliyordu. Bu nedenle hutbe okutmak adeta devletin kuruluşuna işaret eder. İşte 1037’de okunan ilk hutbeden 13 yıl sonra İstanbul kentinde Tuğrul Bey adına bir hutbe daha okundu. Bu sefer iktidarın değil, bu kentteki Müslüman kolonisinin koruyucusu olduğu ilan ediliyordu.

    Olay şöyle anlatılır. Tuğrul Bey, Gürcü Kralı Liparit’i Kafkasya’ya yapılan bir seferde esir alır. Bu Ortodoks kralı kurtarmak için giden Bizans elçileri yetişemeden, kral esaret bedelini sonra ödemek şartı ile serbest kalır. Bu şaşırtıcı jest üzerine dönemin Bizans imparatoru IX. Konstantinos Monomahos, aslında Emeviler zamanından beri varolduğunu bildiğimiz Kostantiniyye Mescidi’ni tamir ettirip burada namaz kılınmasına müsaade eder ve bu mescidde Tuğrul Bey adına hutbe okutur. Yıl 1049-1050’dir (İbnü’l-Esir bunun tarihini hicri takvime göre veriyor bize). Bu mescit muhtemelen bugün Unkapanı-Cibali civarında, Haliç kıyısına yakın bir yerlerde idi. Evliya Çelebi buradaki Sirkeci Tekkesi’nin bu Bizans başkentindeki mescidin yerinde olduğunu iddia eder. En azından 17. yüzyıl İstanbulu’nda bu şekilde düşünülüyor olmalıdır. Bugün İslâm dünyasının en kalabalık kentlerinden biri olan İstanbul’da bu hikâye pek hatırlanmaz. İstanbul’da adına hutbe okunan ilk Türk hükümdarı Tuğrul Bey’in adı, kentte herhangi bir yerde yaşamaz.

    Müslüman Türklerin Anadolu’ya gelişinin yazılmayan hikayesi
    Yazmadaki Türkler
    Bizanslı tarihçi Skilitzes, ünlü yazmasında (11. yüzyıl) Amorium önünde savaşan Arap ordusundaki Türkleri tasvir ederken üstlerine ‘Türk’ notu düşmüş (altta). Evliya Çelebi, Tuğrul Bey adına okunan hutbe için Sirkeci Tekkesi’ni işaret ediyor (altta).
    Resim2 (1)

    Selçuklu-Bizans ilişkilerinin başladığı nokta bu hutbe hadisesidir. Devamında Selçuklular hızla batıya doğru geniş bölgelere yayılır. Onların en güçlü grupları olan göçebe Türkmen aşiretleri de Anadolu yaylalarına akar. Bu seferlerde zaman zaman Bizans, zaman zaman Selçuklular esir düşer ve çok tuhaf olaylar da yaşanır.

    1070’te yapılan bir seferde Bizans komutanlarından Manuel Komnenos, Selçuklulara esir düşer. Ancak Erbasan isimli Selçuklu hanedanından bir emiri ikna ederek hem kendi serbest kalır hem de beraberindeki adamlarla emiri İstanbul’a götürür! Emir, Erbasan Selçuklu hanedanının İstanbul’a gelen ilk ferdidir. Erbasan’ın ardından onu yakalamak için Anadolu’ya giren Afşin Bey, onun başkentte olduğunu öğrenir. Bunun üzerine büyük bir ordu ile birçok Anadolu şehrini yağmaladıktan sonra bugünkü Kadıköy önlerine gelir ve imparatordan Erbasan ve yanındakileri teslim etmesini ister. Olumsuz cevap alınca yapabileceği fazla bir şey kalmaz. Arada koca bir deniz vardır ve onu geçemediği için geri dönmeye karar verir; tekrar Anadolu kentlerini yağmalayıp Ahlat’a çekilir.
    Erbasan uzun süre Bizans başkentinde önemli bir isim olmuş ve 1078’de İmparator Nikephoras Botaniates’in tahta çıkmasına yardım etmiştir. Ona destek veren Selçuklu askerleri ile birlikte Botaniates’i başkente getirmiş, Selçuklular uzun süre Üsküdar’da kalıp eğlenceler düzenlemişlerdir. Önde gelenleri ise İstanbul’da ağırlanmıştır. Selçukluların Üsküdar ve Kadıköy’de bir hatırası yoktur.

    Buondelmonti istanbul
    En eski İstanbul
    Rahip ve gezgin Boundelmonti’nin İstanbul gravürü, bugüne kalan en eski harita olarak Fransa Ulusal Kütüphanesi’nde korunmakta.

    1071’de yapılan Malazgirt Savaşında da aslında ilişkiler karmaşıktır. Savaş, Selçukluların Anadolu’ya yaptığı akınlardan rahatsız olan Bizans yönetiminin büyük bir sefer düzenleyip bu soruna son verme arzusu ile başlar. Aslında Türkmenler uzun süredir Anadolu’dadır. Şehirlerden çok yaylalar ve otlaklarda ilerleyen bu göçebe gruplar ile Bizans yerleşimleri arasında bir süre sonra sürtüşmeler başlar.

    Bizans ordularını imparatoriçe ile evlenip imparator unvanı alan Romanos Diogenes idare etmektedir. Orduda Bizans’a sığınan Selçuklular, Balkanlardan Türkçe konuşan ve Selçukluların akrabası sayılan Peçenek ve Uzlar ve bazı Avrupalı halklardan askerler de vardır. Bu savaşta Tuğrul Bey’in yeğeni Sultan Alparslan Bizans ordularını yener ve doğrudan imparatoru esir alır. Esir düşen Bizans imparatoru sadece sözüne güvenilerek serbest bırakılır. Ancak kendi rakipleri onu feci şekilde cezalandıracaklardır. Tahtan indirilen imparatorun gözleri kızgın demirlerle dağlanır. Yüzünde oluşan korkunç yaraların tedavi edilmesine izin verilmez ve bugünkü Kınalıada’nın tepesindeki Metamorphosis Manastırı’na kapatılır. Onu imparator yapan eşi de aynı hücrededir. Malazgirt Savaşı’nın yenik lideri çok geçmeden bu manastırda ölür ve defnedilir. Manastır varlığını devam ettirse de imparatorun mezarı kaybolur.

    Selçuklu Sultanı Alparslan da ele geçirdiği bir kalenin komutanı tarafından öldürülür. Anlatılan hikayeler çok çeşitli ve tuhaftır. Vefat eden sultan, Merv kentinde babasının yanında bir türbeye defnedilir. Türbe de, yanında bulunduğu medrese de zamanla harap olur (Son yıllarda bazı ekipler bu meşhur hükümdarın türbesini bulmak için büyük çaba harcıyor). Kahramanlarının hazin sonuna rağmen, Malazgirt giderek daha meşhur bir savaş haline gelir. Savaştan yüzyılllar sonra birçok yeni hikaye ortaya çıkar. Savaşan taraflar ve hükümdarlar modern ideolojilerin de ilgisini çeker.

    alpaslan
    Malazgirt’teki Alparslan heykeli.

    İmparator yeniktir ve hazin bir hikayenin kahramanıdır; bu nedenle çok hatırlanmaz. Sultan Alparslan giderek daha da tanınan bir isim olur. Sultanın heykelleri Türkiye’nin birçok meydanına yerleştirilir. Asırlar sonra bu coğrafyanın yeni devletinde doğan birçok çocuğa onun ismi verilir. Bu arada çok uzaklarda, Alparslan’ın öldüğü topraklarda, 1991’de Türkmenistan Cumhuriyeti kurulur. Artık sultan orada da meşhurdur. Yeni devletin başkentinde de “Alparslan Türkmen”in heykelleri yükselir.

    Savaş ve kahramanları bambaşka anlamlar kazansa da Malazgirt Savaşı sonrasında yaşananlar çok ilginçtir. Yenilen hükümdarlara merhamet sık rastlanan bir hadise değildir. Roma-Bizans imparatorlarının esir düşmesinin pek az örneği vardır. 1071’den sonra Selçuklular hayal edilemez bir hızla Anadolu’nun en batısına kadar yayılırlar. Artık Ege, Akdeniz ve Marmara Denizleri sınırdır. 11. yüzyılın son çeyreğinde bütün Anadolu yarımadasında Selçuklular vardır.

    Müslüman Türklerin Anadolu’ya gelişinin yazılmayan hikayesi
    Tuğrul Bey parası
    Türkmenistan parası Manat’ın birlik banknotlarında Tuğrul Bey figürü bulunmaktadır (üstte). Selçuklu hükümdarı Tuğrul Bey’in adına basılan madenî paranın ön ve arka yüzleri (altta).
    Müslüman Türklerin Anadolu’ya gelişinin yazılmayan hikayesi

    İlk başkentleri antik Nikaeia (İznik) kenti olur. Selçukluların kenti nasıl adlandırdığını bilmiyoruz. Bu kent neredeyse İstanbul’un kapısı kabul edilebilir. Bizans uygarlığı ve Hıristiyan inancı açısından da önemli bir merkezdir. Selçukluların burayı başkent seçmeleri, muhtemelen İstanbul’u kendileri için bir hedef olarak kabul ettiklerini gösterir.
    Bu ilk ilişkiler döneminde birçok Selçuklu, Bizans başkentinde, hatta sarayında yaşamaktadır. Bunlar çok çeşitli şekillerde Bizans başkentine geliyor. Kimileri esir, kimileri köle, asker, tüccar, maceraperest, çapkın, bu kişilerin nitelikleri ve geliş yolları kaynaklarda belirtilmiyor. Hiç şüphesiz ismini bildiklerimiz var olanların çok azı.

    Müslüman Türklerin Anadolu’ya gelişinin yazılmayan hikayesi
    Bizans mozaiği ve Keykubat
    Ayasofya Müzesi’nde bulunan mozaik panoda Bizans’ın büyük hükümdarı 2. Ioannes Komnennos, ailesi ve Hz. Meryem ile birlikte tasvir edilmiş. Alanya’daki Alaeddin Keykubat heykeli (altta).

    Başkentteki Selçukluların bilinen en eski ismi Çaka ya da Çakan Bey’dir. Bizans kaynaklarında Çakhas şeklinde geçer. Ne zaman ne ve şekilde Kostantiniyye’ye geldiği bilinmez. Danişmendname, esir alınan bir bey olduğunu söyler. Başkentte büyüdüğü, sarayda yetiştiği kesindir. Prenses Anna Komnena, onun Homeros’u okuyup anlayacak kadar Rumca öğrendiğini, Bizans savaş taktiklerini ve geleneklerini bildiğini anlatır.
    Çaka Bey ayrıcalıklarını ve ünvanlarını kaybedince, Bizans devletinin başına bela olur. Batı Anadolu’da hem Müslüman Türklerden hem Rumlardan bir ordu ve donanma toplar. İzmir tarafını ve bazı Ege adalarını alıp bir beylik kurar. Bizans devletinden tekrar eski ünvan ve ayrıcalıklarını talep eder. Hatta imparatorun oğlu ile kendi kızının evlenmesini talep eder ama bu evlilik gerçekleşmez. Aynı kızı mıdır bilinmez ama, Çaka Bey bir kızını da Anadolu Selçuklu Sultanı Kılıçarslan’a verip onun kayınpederi olur. Hiç şüphesiz sıradan ailelerde de benzer hikayeler vardır. Çaka Bey ayrıca Balkanlar’da yaşayan ve Türkçe konuşan Peçeneklerle de yakın ilişkiler kurar. Birçok maceradan sonra 1095 dolaylarında damadı Kılıçarslan tarafından öldürülür. Küçük devleti ve İstanbul ile ilgili hayalleri de sona erer. Çaka Bey İzmir’in ilk fatihi olarak hatırlanır ama, onu eski bir İstanbullu olarak bilen azdır.

    Müslüman Türklerin Anadolu’ya gelişinin yazılmayan hikayesi

    11. yüzyılın sonlarında Selçukluların tarihinde trajik olaylar gerçekleşir. Haçlılar Anadolu’ya ulaşıp hem Selçuklulara hem Rumlara büyük zulümler yapar. 1096-1097’de, Bizans kaynaklarında “Sultanikon” denen Selçuklu başkenti İznik düşer. Selçuklular, Haçlı kuşatmasına dayanamayan şehri Bizanslılara teslim etmeyi tercih ederler. Bir gece gizlice Selçuklu sancakları surlardan indirilir ve yerline Bizans sancakları çekilir. Karşılığında da kenti güven içinde terkederler.

    Bu kuşatma ve savaşta yüzlerce Selçuklu çocuğu anne ve babasını kaybedip kimsesiz kalır. Bazıları Bizans’a bazıları Haçlılara esir düşer. Bizans devletinin eline geçenler ya da bunlara sunulanlar, eski bir adet olduğu üzere soylu ailelere ve hatta saraya dağıtılıp oralarda yetiştirilir. Bu çocukların en meşhuru, Aksukhos isimli biridir. İmparator Aleksios Komnenos’a hediye edilen çocuk henüz dokuz yaşındadır. Kendisine Ioannes adı verilip imparatorun oğlu Komnenos’un hizmetine verilir. Yaşıt iki çocuk, birlikte büyürler. Biri Bizans’a imparator olurken, diğeri de onun en güvendiği komutanı ve devlet adamı olur. Unvanı “Sebastos” ve “Megas Domestikos”tur; yani batı ve doğu ordularının başkomutanı. Ionnes Aksukhos, Selçuklularla yapılan savaşlarda dahi Bizans ordularının başında bulunur. Adı Ioannes’tir ama ama eski Türk ismi ‘Aksuk’u da yaşatır (Kelimeyi sadece Bizans kaynaklarından okuduğumuz için Türkçe kökenini belirlemek güç. Akkuş mu? Eksük mü?). Niketas Khoniates onu iyi bir asker, cömert ve hayırlı işler yapan faziletli biri olarak tanıtır. Düşüncesinin soyluluğu ve terbiyesi ile herkesin sevgilisi haline geldiğini de eklemiştir. Hatta hanedana mensup kişiler bile onu gördüğünde atlarından iner imparatorlara gösterilen bir saygı ile onu selamlarmış.

    Müslüman Türklerin Anadolu’ya gelişinin yazılmayan hikayesi
    Ioannes Komnenos
    Ayasofya Müzesi’ndeki mozaik panoda resmedilen II. Ioannes Komnennos (detay).

    İmparator II. Komnenos’a karşı bir taht darbesinde bulunan ablası Anna Komnena’nın girişimi, bizzat Aksukhos tarafından şiddetle bastırılır. Komnenos, prensesin inanılmaz servetini Aksukhos’a hediye eder. Aksukhos bu hediyeye çok teşekkür edip konu ile ilgili konuşmak için izin ister. İmparator konuşmasına izin verince “ablasını affetmesini ve onu göstereceği büyüklükle cezalandırmasını” tavsiye eder. Onun tavsiyesi ile bu darbeye katılan abla affedilir ve el konulan servetleri geri verilir.

    Aksukhos’un 1150 dolaylarında öldüğü tahmin edilebilir. Çocukları ve torunları Aksukhos aile adını taşımaya devam etmiştir. Trabzon Krallığının üçüncü hükümdarı Ioannes Komnenos da Aksukhos adını taşır. Bu durumda Aksukhos’un torunları ile Komnenosların Trabzon kolu birleşmiş olmalıdır.

    Onun Bizans başkentinde yalnız olmadığını biliyoruz. Hiç şüphesiz benzer şekilde Bizans sarayında ve devletin en üst merciinde birçok Selçuklu genci bulunuyordu. Ancak onların aile isimleri ya da kökenleri ile ilgili bilgiler Bizans kaynaklarında korunmadıysa, varlıklarını belirlemek imkansız gibidir. Belki gelecekte Bizans dönemine ait kitabeler ve diğer arkeolojik veriler bu isimler ile ilgili yeni veriler ortaya koyabilir.
    Selçukluların Bizans başkentinde meşhur bir hatırası da bir yapıdır. İmparator Aleksios Komnenos döneminde imparatorluk sarayında inşa edilen “Muhrutas” isimli bir köşk, oldukça ilginç bir yapıdır. Muhtemelen mahruti bir çatıya sahip ya da İslâm sanatının pek sevdiği mukarnaslı bir örtü sistemi olan bu köşk, Selçuklu ustaları tarafından inşa edilmişti. Şaka değil İstanbul’da bir Selçuklu Sarayı! Duvarlarında çiniler ve Selçuklu danslarını gösteren resimler olduğu anlatılır. İmparatorun kızı ve tarihçi Anna Komnena, babasının en kederli zamanlarında Selçuklu dansları ve müziğiyle teselli bulduğunu anlatmıştır. Sarayda Selçuklu şehirlerinden gelmiş dans ve müzik gruplarının varlığı da düşünülmelidir. Acaba kent halkı da bu yeni komşunun dans ve müziğinden hoşlanıyor muydu? İstanbul sokaklarında Selçuklu türküleri duyuluyor muydu?

    Sözü edilen köşk, Büyük Saray’ın diğer yapıları gibi zamanla yokolmuştur. Modern araştırmacılar ancak Küçük Ayasofya Caddesi civarında olabileceğini iddia ederler. Belki gelecekte arkeolojik kalıntılarına rastlanabilir.

    Müslüman Türklerin Anadolu’ya gelişinin yazılmayan hikayesi
    Manuel Komnenos
    Vatikan Kütüphanesi’nde bulunan Manuel 1. Komnenos el yazması minyatürü (detay, üstte). Bizans hükümdar bir geçit töreninde (altta).
    Müslüman Türklerin Anadolu’ya gelişinin yazılmayan hikayesi

    Erbasan’dan yaklaşık 100 yıl sonra başkente gelen Selçuklu hanedan mensubu önemli bir isim de Sultan II. Kılıçarslan olmuştur. 1162’de, yanında 1000 kişilik maiyeti ve Musul Atabeği Nureddin Mahmud’un kardeşi Miran ile birlikte Kostantiniyye’ye gelmiş ve Danişmedlilere karşı Bizans’la ittifak kurmaya çalışmıştır. Bizans devleti ile Anadolu’nun zaptedilemeyen Türk emirlerine karşı ittifak arayışı! Ziyaretin Bizans kaynaklarında tarifleri etkileyicidir. Bizzat imparator Manuel Komnenos tarafından karşılanan ve ağırlanan sultan için yapılanlar Bizans başkentini bile şaşırtmış ve büyük bir ihtişam ve zenginliğin sergilendiği söylenmiştir. Bizans yazarları sultanın bugünkü Sultanahmet semtinde olan Büyük Saray’da misafir edildiğini bildirir. Işın Demirkent Hoca, sultanın yukarıda anlatılan saraydaki Selçuklu tarzı köşkte misafir edilmiş olabileceğini söyler. Sultan şehirde gezdirilir. Hipodroma götürülür. Hatta yanındakilerden biri Dikilitaş’a tırmanıp hipodrom üzerinde uçabileceğini iddia eder. Taşa tırmanır ve elbisesinin bir paraşüt vazifesi görmesini beklerken yere çakılıp ölür (Son yıllarda bu olay Türklerin ilk uçma denemesi olarak epey popüler olmuştur). Sultanın Ayasofya’ya yapılacak ziyareti ise şiddetli bir deprem nedeniyle iptal edilir. Ziyaretin ne kadar sürdüğü kesin değildir. Bir hafta ile birkaç ay arasında süreler ileri sürenler vardır.

    Müslüman Türklerin Anadolu’ya gelişinin yazılmayan hikayesi
    Dikilitaş’tan atlayıp ölen Türk’ün hikayesi
    Sultan Kılıçarslan 12. yüzyılın ikinci yarısında İstanbul’u ziyaretinde Manuel 1. Komnenos ile bir şehir gezisine çıkmış, o sırada Dikilitaş’a tırmanıp aşağı ‘uçabileceğini’ iddia eden bir Türk buradan atlamış, ancak yere çakılıp ölmüştü.
    Müslüman Türklerin Anadolu’ya gelişinin yazılmayan hikayesi
    Antalya’daki Gıyaseddin Keyhüsrev heykeli

    Kentte asıl uzun kalan Selçuklu Sultanı ise 1. Gıyaseddin Keyhüsrev’dir. Konya tahtını kaybeden sultan, 1196’da Kostantiniyye’ye sığınmış ve dokuz yıla yakın burada kalmıştır. Onun Bizans soylularından Mavrozomes’in kızı ile evlendiği ve kayınpederinin kalesi ya da konağında yaşadığı anlatılır. Sultanın yaşadığı yerin Marmara Denizi’nde bir ada olduğunu anlatan kaynaklar da vardır.

    Sultan bu ziyaretinde çok iyi misafir edilir. Kendisine kıymetli hediyeler takdim edilir. 1204’te Haçlılar şehri işgal ettiğinde, sultan da kenti terketmek zorunda kalmış olmalıdır. Sultanın bu zorunlu sürgününde, oğulları Alaeddin Keykubat ve İzzeddin Keykavus da ona eşlik etmiştir. Şehzadelerin kentin sokaklarında Hacip Zekeriya ile gezdiği bilinmektedir. Hatta bu emir şehzade Alaeddin’e yıllar sonra onu ve kardeşini omuzunda nasıl dolaştırdığını hatırlatacaktır.

    Sultan 1205’te Selçuklu tahtına çıkmak üzere ayrıldığında oğulları burada kalmış ve kısa süre sonra lalaları tarafından kaçırılıp babalarının yanına götürülmüşlerdir. Bu iki Selçuklu şehzadesi geleceğin sultanlarıdır. Bu arada Bizans devletinin başkenti Haçlılar tarafından işgal edilmiş, yeni başkent 1204’ten 1261’e kadar İznik olmuştur.

    Müslüman Türklerin Anadolu’ya gelişinin yazılmayan hikayesi
    Türkmenistan-Aşkabat’taki Alparslan ve Melikşah heykelleri.

    Bizans başkentine yapılan en meşhur ziyaret ise Sultan 2. İzzeddin Keykavus’un ziyaretidir. Sultan 1256’da yılında çok sayıda Bizans askeri de bulunan bir ordu ile İlhanlılara karşı savaşa kalkışmıştır. Bizans kaynakları kendi üniformaları ile savaşan Selçuklu askerinin İlhanlıları geri çekilmeye mecbur bıraktığını, ama Selçuklu Emiri Arslan Doğmuş’un askerleri ile birlikte İlhanlı saflarına geçmesi üzerine Selçukluların yenildiğini anlatır. Sultan bu olaydan sonra kaçmış ve Bizans topraklarına sığınmıştır. İlhanlı ordusunun Anadolu’dan ayrılması sonrasında, İmparator 2. Theodoros Laskaris’in verdiği kuvvetlerle Konya’ya gelip tekrar tahta çıkmıştır. 1262 yılında ise yeni İlhanlı saldırısı karşısında duramayıp Antalya limanından gemilerle bütün ailesi ve adamları ile Haçlılardan yeni kurtarılan Bizans başkentine çekilmek zorunda kalmıştır. Burada bir hükümdar gibi karşılanmış ve ağırlanmıştır. Bu uzun misafirlik de anonim Selçukname’de oldukça detaylı anlatılır. Sultan ve beraberindeki emirlerin zengin kenti çok beğendiği, ama devleti ve halkı zayıf bulduğundan sözedilir. Bir süre sonra sığınmacı Selçuklu emirlerinin başkenti elegeçirmek için bir darbe hazırlığında olduğu iddia edilmiş ve sultan Enez’e sürülmüştür. Emirlerin bir kısmı hizmetkarları ile vaftiz olmaya zorlanmış, sonrasında onlar da şehirden çıkarılmıştır. Buradan Kırım’a geçen sultan, 1279-1280 yılında vefatına kadar burada kalmıştır.

    Sultan şehirden ayrıldığında annesi ve eşinin kentte kaldığı bilinir. Onlar eski Bizans vatandaşları idi. Sultanın çok küçük olan iki oğlu da Kostantiniyye’de kalır. Onların kentteki soyu “Sultanos” ve “Melikidis” aileleri olarak, varlığını Osmanlı dönemine kadar devam ettirir. Bu ailelerin Balkanlar’daki malvarlığı Sultan Murad döneminde tartışma yaratmış, ancak Osmanlı padişahının izni ile mülklerini korumayı başarmışlardır. Belki Selçuklu prensleri ile ilgili ya da Bizans’a sığınan Selçuklulardan biri Aynaroz’da bir manastır kurdurmuştır. Selanik yakınlarındaki bu manastır Kutlumusio adıyla bilinir. Galiba bu isim Kutlumuş adından kaynaklanmaktadır. Bu manastır bugün hâlâ varlığını devam ettirir.

    Selçukluların Bizans başkentindeki varlığını tersten okumak da mümkündür. Selçuklu başkenti ve sarayında da bir çok Bizans soylusu vardı. Anadolu topraklarında inançların, halkların, devletlerin ilişkileri oldukça karmaşıktır.