İstanbul’un fethinin manevi önderlerinden, Sultan 2. Mehmed’in hocası Akşemseddin’in, Arapların istanbul kuşatmalarında şehit düşen sahabe Eyüp el-Ensari’nin mezarını bulması, kuşatmanın çok kritik bir anında orduya moral vermişti.
Lağımlar, yürüyen kuleler, karadan ilerleyen gemiler, Galata sırtlarından atılan havan topları… İstanbul kuşatması sırasında dönemin savaş teknolojisi için oldukça ilerici sayılabilecek teknikler kullanılmıştı. Ama Ortaçağ insanının dünyaya bakışı, günümüz insanından farklıydı. Bugün nasıl başarıldığına şaşırdığımız hadiseler onlara o kadar ilginç gelmiyordu. Onları etkilemek ve motive etmek için manevi işaretler çok daha önemliydi.
Sultan 2. Mehmed’in hocası Akşemseddin’in İslâm peygamberinin sancaktarı Eyüp el-Ensari’nin mezarını buluşu, kuşatmanın çok zorlu bir anında gelen manevi işaretlerden kabul edilmişti.
Kuşatma, neredeyse 2 aydır devam ediyordu. Defalarca surlara saldıran Osmanlı ordusu başarılı olamayınca, kalabalık ordugahta sıkıntılar başlamıştı. Akşemseddin, Hz. Muhammed’in Mekke’den Medine’ye hicretinde evinde misafir kaldığı, savaşlarda sancağını taşıyan ve Arapların İstanbul kuşatmaları sırasında İstanbul önlerinde şehit düştüğü rivayet edilen Eyüp el-Ensari’nin mezarını bulabilmek için istihareye yatmıştı. Bu sırada mezarın tam da seccadesini yaydığı yerin altında olduğunu hissetmiş, toprak kazılınca üzerinde İbranice ya da Arapça “Burası Eyüp El Ensari’nin mezarıdır” yazılı bir taş bulunmuştu.
Haber ordu içinde duyulunca büyük heyecan yaşanmış; bu mucize, şehrin çok yakında ele geçirileceğinin işareti sayılmıştı.
Şifa, kısmet, derman ve Eyüp Sultan… Tespit edilen mezar etrafında fetihten hemen sonra bir külliye inşa edilince surların dışında güçlü bir yerleşim oluştu. Eyüp Sultan kent halkının hayatının bütün önemli dönemeçlerinde ziyaret ettiği, kılavuzluğunu ve yardımını istediği bir isim hâline geldi. Hastalar, evlenmek isteyenler, yaramaz çocuklar, büyük bir işe başlayacaklar, hacca gidecekler, sünnet-nişan-düğün yapanlar uğurlu bir başlangıç için burayı ziyaret ettiler; ediyorlar. Çok güzel bir İstanbul manzarasına bakan Eyüp Sultan mezarlığı da İslâm dünyasının en büyük tarihî mezarlıklarından biri olarak biliniyor. Osmanlı tarihinin birçok önemli ismi burada gömülü.
İstanbul’un 1453’te Sultan 2. Mehmed tarafından fethedilmesinin ardından yaşadığı hızlı değişim, Petrus Gyllius’un (1490-1555) “Hiçbir Türk doğduğu kenti hatırlamaz” sözünü hatırlatır. Drone görüntüleriyle, kentin 15. yüzyıl ortasından bugüne geçirdiği dönüşümün kilit noktaları.
Olağanüstü konumu ile geniş bir coğrafyanın merkezi İstanbul, Bizans’ın başkenti olmanın ötesinde, Bizans kimliğini şekillendiren ve Akdeniz havzasının tarihine, kültürüne yön veren bir merkezdi. Asırlar boyunca büyük orduların saldırısına uğrayan ve defalarca kuşatmaya maruz kalan kara surları, dünyanın en önemli savaş alanlarından biridir.
Bugün pervasızca kullandığımız bu alanda, özellikle 5. yüzyıldan sonra çok kanlı çarpışmalar yaşandı. İstanbul’un Vikingler, Bulgarlar, Slavlar, Ruslar, İranlılar, Araplar, Latinler, Selçuklular, Haçlılar ve Osmanlılar tarafından defalarca kuşatılması, dünya tarihinin önemli olayları olarak hâlâ değişik şekillerde hatırlanır. Kent için verilen bazı savaşların sonunda birçok “kahraman ve düşman mitosu” gelişmiş, bunlar kent ve dünya tarihine kaydedilmişti. Tüm bunlar olurken İstanbul hem doğudan hem batıdan gelen saldırılardan, savaşlardan yorgun düşmüş ve sonunda çok geniş bir coğrafyanın siyasi ve kültürel başkenti olma özelliğini yitirip surlarının çevresine çekilen -adı hâlâ Roma İmparatorluğu olsa da- küçük bir devlete dönüşmüştü.
1453’te Osmanlılar, bu uzun sürecin sonunu ve günümüze kadar ulaşan yeni devrin başlangıcını hazırlayan kuşatmayı başarıyla sonuçlandırınca, İstanbul yeniden güçlü bir devletin başkenti hâline geldi. Osmanlılar kentteki Akdeniz kültürünün güçlü köklerine, Asya’nın içlerine kadar uzanan yeni kültür kökleri ekledi. Şehir bundan sonra hızla hem batı Türklerinin hem çevre halkların kültürel merkezi hâline gelecek, hepsinin tarihinde silinmez izler bırakacaktı.
Ancak başlangıçta fetih beklenen büyük heyecanı yaratmamıştı. Fetihnameler yollanan İslâm ülkeleri kendi dünyalarına çekilmişti; büyük tepkiler vermediler. Batı dünyası tereddütteydi. Yıllarca kendilerinden yardım isteyen kente önce “yanlış” mezhebini değiştirmesi ve Roma’nın üstünlüğünü tanımasını tavsiye etmişlerdi. Vadettikleri yardımı, bir türlü göndermediler. Venedikliler, Cenovalılar surlarda Bizans halkına yardım etse de Konstantinopolis’e sığınan bir Osmanlı şehzadesi ve adamları da surlardaydı. Diğer tarafta, Osmanlı ordusundaki Macar topçuları, Sırp lağımcıları da unutmamak gerek.
Kuşatma ve fetih ile ilgili çok karışık noktalar vardır. Fethe doğrudan şahitlik eden kaynaklar çok azdır. Kaynakların çoğu daha sonraki dönemlerde yazılmıştır. Yunanca, Latince, Arapça, Farsça, Türkçe metinlerin bir kısmı garip hikayeler ve menkıbelerle doludur.
Dönüşen İstanbul
Kentin yaşadığı değişim ve dönüşümler Anadolu’dan Balkanlar’a, Kafkasya’dan Ortadoğu’ya ve Kuzey Afrika’ya kadar uzanan bölgelerden kaynaklanmıştır ve bu coğrafyaları da etkiler. İstanbul artık hem Doğu’nun hem Batı’nın başkentidir. Diller, dinler, her çeşit inanç grubu için bir merkeze dönüşür. Hiç şüphesiz Fatih, onun değişimindeki en önemli karakterlerden biridir. Hükümdar kentten beslendiği gibi kent de onun zengin dünyasından beslenir.
16. yüzyıl inanılmaz bir değişim dönemidir. Kentin her köşesinden yeni anıtlar yükselir. Akdeniz coğrafyasının her yerinden özellikle eski kentlerden gelen renkli mermerler, yapı malzemeleri bu yeni binaları süslemeye başlar.
17.yüzyılda muhteşem anıtlar inşa edilmeye devam eder. İstanbul 18. yüzyılda Kuzey Hindistan’dan Batı Avrupa’ya kadar birçok kültür bölgesi ile ilişki içinde, masal yapıları ile dolar. Muhteşem meydan çeşmelerinden sebillere, kütüphanelerden kuş evlerine ve dev anıtlara kadar sayısız yapı çok ince bir işçilikle bezenir.
En büyük ve köklü değişimlerin yaşandığı dönem ise 19. yüzyıl olur. Başkent, Batı Avrupa’nın hızla gelişen ve değişen dünyasından etkilenir. Bu yüzyılın ortalarına doğru, başta ordu olmak üzere birçok devlet kurumunda köklü yenilikler yapılır. Kentte Avrupa başkentlerindeki gibi saraylar, devlet daireleri, Bakanlıklar, okullar, hastaneler, istasyonlar, oteller, hanlar inşa edilir. Değişim kentin fiziki görünümünü de etkiler; eski görkemli kostümlerin yerine yenileri giydirilir.
20. yüzyılda ise dönüşüm hızlanarak devam eder. 1950’lerden itibaren Osmanlı başkentinin anıtsal ahşap mimarisi yavaş yavaş yokolmaya başlar. Nihayet içinde bulunduğumuz yüzyıla da, günümüze kadar süren bir “değişim rüzgârı”yla gireriz. Öyle ki kent, artık 20 yıl önceki kent bile değildir.
İstanbul, Petrus Gyllius’un (1490-1555) “Hiçbir Türk doğduğu kenti hatırlamaz” tespitini haklı çıkarırcasına çok hızlı değişti, değişmeye devam ediyor. Fethin topografyası üzerinde yaşıyor olmamıza rağmen, fetih izlerini takip etmek giderek zorlaşıyor. Bu dosyamızda, hem son kuşatmanın kimi hâlâ canlı anılarını hatırlatmaya hem de fetihten günümüze kadar kentin yaşadığı önemli mimari değişimlere ışık tutmaya çalıştık.
1493’te Hartmann Schedel tarafindan kaleme alınan Nürnberg Kroniği’nden Bizans döneminde Konstantinopolis panoraması.
İstanbul’un fethi ile ilgili en çok merak ve heyecan uyandıran konulardan biri son kuşatma sırasında gemilerin karadan yürütülmesidir. Araştırmacıların çoğu, gemilerin yürütüldüğünden emin ama güzergah herhalde hep tartışmalı kalacak.
20 Nisan’da alınan büyük donanma yenilgisinin ardından Sultan bütün vezirleri ve kumandanları büyük bir meşveret meclisinde topladı. 4 düşman gemisinin Osmanlı donanmasını yenip Haliç’e girmeyi başarması, kuşatma aleyhinde olanları cesaretlendirmişti. Bu mecliste Çandarlı ve taraftarları, “Son bir saldırı yapalım, sonuç alınmazsa çekilelim” diye karşı çıktılar.
Liman (Halic) tarafı “mesdûd” olup o taraftan kuşatma olmaması Padişâh’ın asla hatırından çıkmıyordu, emr etti: “Kadırgalar ve büyük kayıklardan bir niçe gemileri kal’a (Galata kulesi) ensesinden” Boğaz denizinden kurudan çekdirip Halic’e indireler. Tursun Beg
2. Mehmed’in ise karşı çıkanlara rağmen, donanma yenilgisinin rövanşını almak için başka bir planı vardı. Donanmanın hiç değilse bir kısmının Haliç’e geçirilmesi için yaptığı bu cüretkar plana göre, gemiler karadan yürütülecekti! 22 Nisan sabahı öküzlerin çektiği, yüzlerce askerin de sağdan soldan halatlarla dengelediği hafif tekneler, kızaklar üzerinde Galata sırtlarına çıkartılıp Kasımpaşa tarafından kaydırılarak Haliç’e indirildi. Bu ahşap teknelere bindirilen okçular alçak kıyı surlarına iskeleler kurup içeriye ok yağdırarak yeni bir cephe açtı. Ayrıca Galata’daki Cenovalıların Haliç yolundan Bizans’a yardımını da önlediler.
Osmanlılar kuşatmanın son günlerinde Haliç üzerinde bir köprü kurmayı denediler. Böylece Haliç surlarına saldırabilecekler ve şehri Haçlılar gibi buradan sıkıştırabileceklerdi. Ahşap köprü denemesi başarıya ulaşamadı ama bu sayede kara surlarındaki şiddetli çatışmalara katılan bazı Bizans askerleri bu alana çekildiği için kentin savunması zayıflatılmış oldu. Belki de bu proje yeni bir cephe açmaktan çok Bizans savunmasını zayıflatmayı amaçlayan bir taktikti.
Bizans, başkenti korumak için 1.200 kadar halkadan oluşan 17 ton ağırlığında bir zincirle Sirkeci-Galata arasını kapatmıştı. Kuşatma boyunca Osmanlı donanması birkaç kez zinciri geçmeyi denese de son güne kadar başarılı olamamıştı.
Anadolu askerlerinden bazıları 14 Aralık’tan itibaren Beykoz taraflarına gelmeye başlamıştı. İmparator Konstantinos, civardaki köyleri boşaltıp halkını şehir surlarının içine getirtti. Kuşatma öncesi Avrupa’dan beklenen yardım bir türlü gelmediği için surlar kentin neredeyse tek fizikî güvencesiydi. Bu o kadar kritikti ki bazı harap kilise ve mezarlıkların taşları bile surların güçlendirilmesi için kullanılmıştı.
Bir diğer önlem ise Haliç’in girişine gerilen zincirdi. 2 Nisan’da Galata ile Sirkeci arasına bağlanan zincir, kuşatma boyunca denizde bile yanabilen meşhur Rum ateşiyle desteklenmiş; son güne kadar Osmanlı donanmasının Haliç’ten şehre girmesini engellemişti. Aslında Antik Çağ ve Ortaçağ’da liman girişlerini bir zincir ile kapatmak yaygın bir güvenlik tedbiriydi. İstanbul’daki durumu farklı kılan, zincir çekilen Sarayburnu-Haliç arası mesafenin epey uzun oluşuydu. Bu engel sadece saldırılardan korumuyor; kentten kaçmaya kalkışacak gemilere de engel oluyordu.
29 Mayıs’ta zincire doğru denizden hücum başlamış, zinciri aşan gemilerdeki askerler Haliç’ten şehre girmişlerdi. Yalnız Bahçekapı’da Vasilios Burcu, buradaki Giritli gemicilerin ısrarlı direnişi sonucu ele geçirilememiş, Fatih bunların İstanbul’dan ayrılmalarına izin vermişti.
Mehmed, ilk iş olarak Yıldırım Bayezid döneminde Boğaz’ın en dar yerinde inşa edilen Güzelcehisar’ın (Anadolu Hisarı) karşısına Boğazkesen (Rumeli) Hisarı’nı yapacak; böylece iki taraftan toplarıyla Boğaz’da tam kontrol kuracaktı.
Kente ulaşan suyolunun kontrolü, ilkçağlardan itibaren önemli bir konu olmuş; Yıldırım Bayezid döneminde Boğaz’ın en dar yerinde kıyıya Güzelcehisar ya da Anadolu Hisarı denen küçük bir yapı inşa edilmişti. Böylece Osmanlılar artık İstanbul Boğazı’nın kıyılarına yerleşmişti. Karaman seferinden dönen 2. Mehmed, Çanakkale Boğazı Latinler tarafından kapatıldığından Edirne’ye gitmek için İstanbul Boğazı’nda Anadolu Hisarı civarından karşıya geçmek zorunda kalmıştı. Bu geçiş sırasında Boğaz’ı ve kıyıyı inceleyen padişah, eski hisarın karşısında yeni bir hisar yapımı için hazırlıklar başlatmıştı. 26 Mart 1452’de başlayan inşaat inanılmaz bir hızla devam etmiş ve Ağustos ayında tamamlanmıştı. Yeni hisar, Boğazkesen ya da Rumeli adları ile anılacaktı. Bugün artık, Boğaz geçişini kestiğini ima eden ilk adı unutulmuştur.
“Fatih büyük bir stratejist idi. Rumeli Hisarı yapıldıktan sonra, bir Venedik gemisi Karadeniz’den gelmiş, kontrolü dinlemeden geçmek istemiş, iki taraftan top ateşiyle batırılmıştır. Fatih’in emriyle, artık İstanbul Boğazı’na gelen her gemi Rumeli Hisarı’na uğrayacak, izin alacaktır. Boğazkesen Hisarı’nın inşaı, Türklerin Boğazlar’a egemenliği tarihinde bir dönüm noktasıdır”. Halil İnalcık
Anadolu Hisarı, Ortaçağ; Rumeli Hisarı, Yakın Çağ mimarisinin özelliklerini taşır. Tam bir kırılma dönemi yapısı olan Rumeli Hisarı’nda Avrupa etkileri görülür. İslâm ve Bizans dünyasında görülen kalelere benzemez. 15. yüzyılın top teknolojisine göre yapılan üç büyük kuleyle, hisar sanki Batılı bir mimarın elinden çıkmış gibidir. Fatih’in İtalyan rönesansının figürleriyle yakın ilişkide olduğu bilinir. Büyük ihtimalle tasarımda bunun etkisi vardır.
Bir Osmanlı efsanesi de hisarın yerinde bulunan bir Frenk manastırından bahseder: Buradakiler Fatih’in ordusunu görünce zünnarlarını/kemerlerini çözüp atmış, ruhban cübbelerini çıkarmış “Biz Müslüman olmuş idik, sizi bekliyor idik” diyerek hisarın çizimlerini sunmuş ve bu hisar onların rehberliğinde inşa edilmiştir. Bu efsane, Frenk tarzı tasarıma bir gönderme gibidir.
Gemilerin Haliç’e, bugünkü Kasımpaşa koyunun yerindeki dolgu alandan indirildiği konusunda bugün birçok araştırmacı hemfikir. Ancak gemilerin bu kara yolculuğuna nereden başladığı tartışmalı. Dolmabahçe’den Tophane’ye kadar birçok yerden sözedilse de eski Tophane koyundan başlayıp Galata Kulesi’nin arkasından Kasımpaşa’ya inen rota en mantıklısı gibi görünüyor. Zincirin bir ucu, Galata yönünde bugünkü Yeraltı Camii’nin yerindeki Kastellion denilen güçlü bir kuledeydi. Zincirin diğer ucunun bağlı olduğu Sirkeci’deki Kentenarion kulesinden iz kalmamıştır. Bu kule, muhtemelen bugünkü Sirkeci arabalı vapur iskelesi civarındaydı.
Çağlar boyu Osmanlı Devleti ve Türkiye başta olmak üzere tüm dünya ülkeleri için hayati önem taşıyan İstanbul; savaşın, barışın, ticaretin ve insanların kaderini belirledi. İstanbul surları önünde, 1453 fethine kadar kuşatmalarla geçen dönem…
Gözcü Baba artık gökdelenleri gözlüyor 14. yüzyılın ortalarına doğru Orhan Gazi döneminde Osmanlılar, İstanbul’un Anadolu yakasındaki kırsal bölgelere ulaştı. Gazi dervişler ya da Ömer Lûtfi Barkan’ın deyimiyle “kolonizatör Türk dervişleri” burada tekkeler kurdu. İlk Türk yerleşimleri bu çevrelerde gelişti. Şahkulu Dergâhı, bu dönemin en meşhur hatıralarından. Ayrıca Gözcü Baba’nın ismi Göztepe’de, Eren Baba’nınki Erenköy’de, Kartal Baba’nınki ise Kartal’da yaşamaya devam ediyor. Alevî-Bektaşi inancının sembolleri ile bezeli Göztepe’deki Gözcü Baba mezarı ve namazgah sofası, Bektaşi babasının Konstantinopolis’i gözlediği noktada yapılmış. Tabii onun tanık olduğu manzara, günümüzde yüksek yapılardan dolayı görülemiyor.
Napoléon Bonaparte rivayete göre 1807’de Osmanlı haritasının üzerine parmağını koymuş ve “İstanbul’a hâkim olan dünyaya hâkim olur” demiştir. Boğazlar’ın ve İstanbul’un dünya tarihi bakımından stratejik ve uluslararası önemi tartışılmazdır: Karadeniz’e geçersiniz, Tuna sizi Orta Avrupa’ya kadar götürür. Karadeniz ülkeleri, Rusya, Bulgaristan, Romanya, Kafkas ülkeleri Boğaz’dan geçen bir donanmanın saldırı tehdidiyle karşı karşıyadır. Boğazlar stratejisi, bütün Doğu Avrupa için büyük önem taşır. Fransız tarihçisi Michel Lhéritier, dünya tarihinde Boğazlar bölgesiyle Anadolu ve Rumeli’yi içine alan imparatorluk bölgesini, bir tarihî bölge (région historique) olarak betimlemiştir.
330’dan itibaren Doğu Roma İmparatorluğu’nun merkezi ve can damarı olan İstanbul’a ve Boğazlar’a hâkim olan devlet, büyük devlet olmak zorundaydı. Bundan dolayı Doğu Roma, Balkanlar’dan gelecek istilalara karşı Trakya’da denizden denize büyük bir sur yapmıştı. Gerçi İstanbul’un muazzam surları şehri koruyordu; Ege ve Karadeniz de imparatorluğun kontrolü altında olduğundan, o zaman Boğazlar sorunu söz konusu değildi. Ancak 1204’te Batı’dan gelen Haçlılar -Venedikliler ve Latinler-, İstanbul ve Boğazlar üzerinde egemenlik kurdular. Konstantinopolis 40-50 bin nüfusuyla küçüldü. Paleologlar (1261-1453) İstanbul’u geri aldıktan sonra da, İstanbul Boğazı’nda egemenlik, gerçekte Venedik ve Ceneviz deniz güçlerinin kontrolü altındaydı. Bu deniz devletlerinin Karadeniz’de yaşamsal ticaretleri ve orada vardı. Boğazlar’dan serbest geçiş tamamıyla onların kontrolü altında idi. Osmanlılar 1453’e kadar Rumeli ile Anadolu arasındaki gidiş-gelişi, güç koşullar altında yapabilmişlerdi. Bu, uzun bir tarihti. Orhan zamanından başlayarak Boğazlar, Osmanlılar için daima bir problem olmuştu. İlk dönemde başlıca geçiş koridoru, Lapseki-Gelibolu Boğazı idi.
Gazi Dervişler ya da Ömer Lûtfi Barkan’ın deyimiyle “Kolonizatör Türk Dervişleri.
Osmanlılar Rumeli’yi fethettikten sonra, bu bölge imparatorluğun yaşaması için de hayati önem kazandı. İlk beylik (1302-1326) Anadolu’da kuruldu; imparatorluk merkezi “Dârussaltana” 1402’ye kadar Bursa idi. Aslında imparatorluk Rumeli’de kurulmuştu. Osmanlılar önce Rumeli’de timar sipahileri için geniş topraklara, ateşli silahlara, altın-gümüş madenlerine sahip olduktan sonra Anadolu-Türkmen beyliklerini itaat altına alabilmişti. Anadolu’dan Rumeli’ye geçiş, doğal olarak ya Çanakkale Boğazı yahut İstanbul Boğazı’ndan olacaktı. Osmanlılar her geçişte Venedik ve Bizans kontrolü dolayısı ile tehlikelerle karşılaşmıştı. Fatih, 1451’de babası öldüğü zaman Edirne’de tahta geçmek üzere hareket ederken Boğaz’dan geçişte tehlike altında idi. Bunu unutmadı…
Hiç şüphesiz kültür varlıklarımız yeniden ayağa kaldırılacak. Kaybettikleri değerler mümkün olduğunca yerine konulacak. Uzun ve zorlu bir süreç bizi bekliyor. Restorasyon çalışmalarına kadar, anıtların hatıralarının özenle korunması çok önem vermemiz gereken bir konu. Kaybettiğimiz anıtlarımız ve bunları tekrar hayata döndürmenin bilimsel yöntemleri…
Son depremler, birçok meseleyle birlikte kültür varlıklarını koruma konusunu da farklı bir açıdan yeniden gündemimize taşıdı. Kaybettiğimiz insanlarımız kadar kaybettiğimiz kültür mirasımız da canımızı yakıyor. Elbette, yitirilen insanlar için yasımız devam ediyor; acımız ise belki azalacak ama sona ermeyecek.
Depremlerin yerleşim yerlerine verdiği zarar bizim coğrafyamızda çok eski bir konu. Yaklaşık 11 bin yıl önce başlayan inşa faaliyetleri ve yerleşimler depremlerle sınandı. Bazı nesiller yapılarının, yerleşimlerinin yokoluşuna şahit oldu. Bazen uzun aralıklar bu felaketleri unuttursa da bu gerçekle birlikte yaşama gelenekleri yavaş yavaş şekillendi. Hata yapanların yapıları uzun süre ayakta kalmadı. Deprem gerçeğine göre inşa edilmeyen yapılar ve yerleşimler yokoldu. Kimi zaman yıkımlar bu yerleşimleri tamamen ortadan kaldırdı; kimi zaman defalarca aynı yerde yeniden ve yeniden yeniden inşa edildiler. Bu süreç zaman içinde yerleşim yerlerini, gelenekleri, inşa boyutlarını, malzemeyi, teknikleri etkiledi; bu sayede kimi tarihî yapılar ve yerleşimler daha uzun ömürlü olabildi.
Ülkemizin neredeyse her yerinde deprem hikayelerini biliriz. Özellikle arkeolojik alanlarda deprem, ortaya çıkardığı sonuçlarla izlenebilen, tespit edilebilen bir olgu. Hatta geçmişte yaşanmış bu korkunç olaylar, arkeologları heyecanlandıran buluntu gruplarını da bize hediye ediyor. Yıkımın altında kalan her şey, bir zaman kapsülü gibi günümüze ulaşıyor. Maalesef eski depremlerin birçoğunda arama-kurtarma çalışmaları çok az yapılabiliyordu. Mekan, içindeki malzemesi ile hatta bazen insanlarla birlikte gömülüp kalıyor, asırlar sonra arkeologların kazıları ile ortaya çıkıyordu. Bugün müzelerde eksiksiz görebildiğimiz muhteşem objeler ya da ören yerlerinde kazılarda ortaya çıkarılmış ve anastilosis (yeniden yapılanma tekniği) çalışmalarıyla ayağa kaldırılmış cepheler genellikle bu tür bir felaketin hatıraları. Bergama Asklepion, Laodikea Agorası, Didima Apollon Tapınağı bu tür hatıraların kısmen belgelendiği detaylara sahip.
Birçok anıt eserimiz de adeta Türkiye’nin deprem tarihini bize anlatır. İstanbul Ayasofya’sının, Fatih Camii ve külliyesinin tarihleri neredeyse bir depremler tarihidir. Birçok muhteşem anıtımız, depremlerden sonra ya büyük onarımlar geçirmiş ya da yeniden inşa edilmiştir. Kuruluş tarihleri çok eski ama bugün ayakta olan tarihî yapıların çoğu 19. yüzyıl sonlarına aittir. Bir kısmında eski depremleri anlatan kitabeler mevcuttur.
1938’de kurulan ve ardından Türkiye’ye katılan Hatay Devleti’nin meclis binası son depremde yıkıldı.
Depremlerde zarar gören anıtlarımız da hızla ele alınmalıdır; zira bu yapıların enkazı da kıymetlidir. Bunlar bir arkeolojik varlık olarak ele alınmalı ve arkeolojik yöntemler ile kaldırılmalıdır. Mimari elemanların belgelenmesi ve korunması önemlidir. Taşınabilir kültür varlıkları, yazı levhaları, kitabeler, minber, vaiz kürsüleri, ikonalar, avizeler, kandiller, kapı kanatları gibi taşınabilir aksam, müzelerde ya da korumalı depolarda bulundurulmalıdır.
Hiç şüphesiz kültür varlıklarımız yeniden ayağa kaldırılacak. Kaybettikleri değerler mümkün olduğunca yerine konulacak. Uzun ve zorlu bir süreç bizi bekliyor. Restorasyon çalışmalarına kadar, anıtların hatıralarının özenle korunması çok önem vermemiz gereken bir süreç. Bu süreçte şüphesiz restorasyonları da tartışmalıyız. Kaybettiğimiz anıtlarımızı nasıl yaşatmalıyız?
Bugünü kadar bu anıtlar, her yokoluşta yeniden, inşa edildiği dönemin üslubu ile ayağa kaldırılıyordu. Modern restorasyon anlayışlarında ise eski belgelere ve yapının aksamına dayanarak bunların eski hâlleri ile inşa edilmeleri esas alınmaya başlandı. Ancak çok farklı yaklaşımlar da geliştirilebilir (2. Dünya Savaşı’nda büyük yıkıma uğrayan Berlin kentinin birçok anıtı savaş sonrasında değişik yöntemlerle restore edilirken, Kaiser Wilhelm Kilisesi savaşın ve yıkımın bir anısı olarak yıkıntı hâlinde bırakıldı ve yanına modern bir kilise inşa edildi). Belki bu anıtların bazılarını, bu felaketin hatırasını canlı tutacak şekilde restore edebiliriz.
Son deprem felaketinde yıkılan-zarar gören başlıca tarihî miras unsurları ve koruma çalışmaları şunlardı…
ÖNCE/SONRA
ANTEP KALESİ
Kale, kısmen doğal bir tepede bulunan bir höyüktedir. Kentin tarihinin en önemli tanığı olan kalede yerleşim ve yapılaşma Kalkolitik Çağ’da başladı. Bugün izlenebilen bölümlerin çoğu Bizans, Dulkadiroğulları, Memlûk, Osmanlı dönemlerindedir. Buradaki höyük yerleşimi ve daha sonraki kale, binlerce yıldır başka depremlerle yıkılıp yeniden inşa edildi. Son deprem, kuleler arasındaki surları ve bazı bölümleri yıktı.
MALATYA YENİ CAMİİ
ÖNCE/SONRA
Malatya neredeyse Tunç Çağı’ndan beri aynı ismi taşıyan bir yerleşimdir ve değişik nedenlerle yer değiştirdi. İlk yerleşim Arslantepe, Roma çağında bugün Eski Malatya ya da Battalgazi denilen yere taşındı; Osmanlı döneminin sonlarında bugün bilinen merkez aynı adla yaşamaya devam etti. Bu merkezde 1843’te inşa edilen Hacı Yusuf Camii 1880’lerde bir depremde yıkıldı, yapı tekrar ancak 1910’da tamamlanabildi. Yeni Cami, Çarşı Camii gibi isimlerle anılan caminin ilk yapısının depremde yıkılan minaresi, bugünkü caminin yanında depremi hatırlatan bir ibret anıtı gibidir. Camii, 2020 Elazığ depreminde de zarar gördü; son depremde neredeyse tamamen yıkıldı.
ADIYAMAN ULU CAMİİ
Adıyaman Kalesi’nin yakınlarında olan Ulu Camii’nin inşa tarihi kesin değil. Bölgenin İslâm hakimiyetine geçmesiyle inşa edilmiş olmalıdır. Ancak uzun tarihi boyunca yaşadığı felaketlerde bu yapı defalarca tahrip olup yenilendi. Caminin 1506-1515 arasında Dulkadiroğulları Beyliği’nin son idarecilerinden Durak Bey tarafından inşa ettirildiği düşünülüyor. 16. yüzyıl yapısı bir depremle yıkıldı ve 1832-1833’te yeniden inşa edildi. Minaresi ise ancak 1860-1863 arasında Hacı Molla isimli bir hayırsever tarafından tamamlanabildi. Ancak bu yapı da 1890 civarında meydana gelen bir depremde çöktü ve 1895-1896’da yeniden Kolağası Mustafa Ağa tarafından büyük ölçüde yenilendi. Özellikle ahşap kapıları, geç devir Osmanlı sanatının ilginç örnekleri olan mihrap ve minberi, minare kaidesindeki bezemeler ve kitabeleri İslâm sanatı açısından önemliydi. Cami son depremde maalesef tamamen yıkıldı.
GAZİANTEP KURTULUŞ CAMİİ (ESKİ MERYEM ANA KATHEDRALİ)
ÖNCE/SONRA
Yapı 1892’de kentin Ermeni cemaati tarafından Meryem Ana’ya adanan (Surp Asvadzadzin) bir kilise olarak inşa edidi. 1915 hadiseleri ve tehcirden sonra bir süre terkedildi, ardından cezaevi olarak kullanıldı. Kilise aksamı ve bezemesinin büyük kısmı yokolan yapı, 1981’de cezaevinin taşınması ile boş kaldı ve 1984’te cami hâline getirildi. Son depremde kilisenin çan kulesi üzerine ve onun simetriğine eklenen iki tek şerefeli minare ve ana kubbe çöktü, yapı büyük hasar aldı.
İSKENDERUN KATOLİK KİLİSESİ
Kentin Yenişehir bölgesinde bulunan yapı 1870 dolaylarında inşa edilen Latin Katolik Kilisesi’dir. Üç nefli bir bazilika olan kilise oldukça sadedir. Son depremde sadece giriş ve mihrap cephesi ile bir nefi ayakta kalan yapı büyük ölçüde harap olmuştur.
ANTAKYA AZİZ PETRUS/ AZİZ PAULOS KİLİSESİ
ÖNCE/SONRA
Antakya’nın merkezinde bulunan kilise, eski bir kilisenin yerine 1830 dolaylarında inşa edildi. Bu kilisenin de 1870 dolaylarında bir depremle yıkılmasından sonra, uzun bir inşaat süreci sonunda 1900’da yeni yapı ibadete açıldı. Kesme taştan inşa edilmiş, haç planlı, kubbeli bir kilise olarak Osmanlı dönemi Hıristiyan dinî mimarisinin bölgedeki en anıtsal örneklerinden biriydi. Yapının ahşap templonu ve Arapça siglaları ile Ortodoks ikonaları güzel bir koleksiyon oluşturuyordu. Duvarlarında kilisenin ve cemaatinin tarihi, Osmanlı dönemine ait fermanlar sergileniyordu. Örtü sistemi tamamen çöken kilisenin içindeki aksam da büyük zarar gördü.
ANTAKYA HABİBİ NECCAR CAMİİ
7. yüzyılda yapılan Türkiye’nin en eski camilerinden Habib Neccar Camii de tarihi boyunca defalarca yenilendi. Erken İslâm döneminde tesis edilen cami, yaşadığı depremler ve diğer felaketler sonucu her dönemde onarım gördü. 13. yüzyılda Memlûk Sultanı Baybars, cami ve çevresini yeniledi. Osmanlı devrinde birkaç defa yenilenen yapı 1839 civarında son büyük onarımını geçirdi. Avlusunda Aziz Paulus ve Aziz İoannes’in türbesi olan, zemin altında iki kat aşağıda Habib Neccar’ın kabrine ulaşılan cami, kimisi Bizans kimisi Erken İslâm dönemine ait ilginç sütun başlıklarına sahipti. Cephelerindeki kitabeler uzun tarihinin en önemli anıtlarıydı. Son depremde neredeyse tamamen yıkıldı.
ÖNCE/SONRA
HATAY DEVLETİ MECLİS BİNASI
Bölgenin yakın tarihi için önemli bir anıt, 1938’de kurulan ve ardından Türkiye’ye katılan Hatay Devleti’nin meclis binası olarak kullanılan yapıydı. 1927’de bir sinema binası olarak inşa edilen yapı, daha sonra Hatay Devleti’nin meclis binası olmuştu. 2008’de restore edilen ve kültür merkezi hâline getirilen bina, son depremde yıkıldı.
Tarihî yapılardaki hasar modern binalardan daha az
Depremlerin yarattığı maddi-manevi yıkıntıların boyutu günler içinde ortaya çıkarken tarihî yapıların, arkeolojik alanların ve müzelerin durumu da ele alınıyor. Felaket sonrası ortaya çıkan büyük yıkımda, tarihî yapı ve alanlardaki zararın konutlara kıyasla çok daha az olduğu, müzelerin ise başarılı bir sınav verdikleri gözlendi. Yaşanan felaketin boyutları dikkate alındığında, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın depreme hazır olma, deprem sonrasında da duruma hakim olma konusunda başarılı bir sınav verdiğinin altını çizmek gerekir. Bu başarının altında ise detaylı ve titiz bir planlamanın yer aldığı “afet acil durumu eylem planı”nın anında uygulamaya alınmasının yanısıra personelin eğitimli olmasının rolü de büyük. Yetkililer gerek ilk müdahale gerek hasarın tespiti gerekse eserlerin yağmaya karşı korunmasında etkin davrandıkları gibi, kamuoyunu bilgilendirmekte de süratli refleks gösterdi. Bu da spekülasyonların ve söylentilerin önünü kesti. Kamuoyunda konuya yönelik hassasiyet de bu felaketli günler için gurur vericiydi.
Son depremde;
. Tarihî Gaziantep Kalesi’nin doğu, güney ve güneydoğu kısımlarında bulunan bazı burçlar yıkıldı.
. Adıyaman Karakuş Tümülüsü, “Tokalaşma Sütunu” yıkıldı (Kabartma Adıyaman Müzesi’nde koruma altına alındı).
. 17. yüzyıl yapısı Gaziantep Şirvani Camii’nin kubbesi ve doğu duvarı kısmen çöktü.
. Gaziantep Hz. Ukkaşe Türbesi tamamen yıkıldı.
. 2200 yıllık geçmişe sahip Antakya Sinagogu yıkıldı.
. Şanlıurfa Ulucamii minaresi yıkıldı.
. Gaziantep Zeugma Müzesi hasar almadı, mozaiklerde düşen tek parça yok; ünlü Çingene Kızı mozaiği sağlam durumda.
. Antakya Hatay Arkeoloji Müzesi’nde taşıyıcı kolonlarda sorun yok; ünlü Şuppiluliama heykeli hasar gördü, ivedilikle onarıma alındı.
Depremde hayatını kaybeden Kültür ve Turizm Bakanlığı personeli yanısıra TUREB tarafından düzenlenen uygulama eğitimine katılan 43 kişilik rehber kafilesi de Adıyaman’da konakladığı otelde enkaz altında kaldı; çoğu maalesef kurtarılamadı.
İstanbul’un en önemli, anıtsal simgelerinden Bozdoğan Kemeri ya da Bizans dönemindeki adıyla Valens Kemeri, eski zamanlarda da sıklıkla kuraklık sorunu yaşayan İstanbul’un derdine derman olması için inşa edilmişti. Belgrad Ormanları’ndan gelen suyu bugünkü Fatih’in bulunduğu tepeye taşıyan kemerin altında, bugün araç trafiği akıyor. İBB’nin restorasyon projesiyle yeniden canlanan yapı ve civarındaki tarih…
Fatih ve Beyazıt semtleri arasındaki Bozdoğan Kemeri, kentin en tanınmış sukemeri… Bugünkü uzunluğu 971 metre, en yüksek yerinde yüksekliği 28 metre ve genişliği Beyazıt’a doğru değişkenlik gösterse de yaklaşık 5 metre olan bu devasa yapı, kentin içinde bir vadiyi geçmek üzere inşa edilmişti. Bazı araştırmacılar onu İmparator Hadrianus’un yaptırdığını, bazılarıysa 368-373 arasında İmparator Valens tarafından inşa edildiğini söyler. Pek güvenilir olmasa da, birtakım kaynaklarda 364 yılında Hebdamon’da (bugünkü Bakırköy) hükümdar ilan edilen İmparator Valens’in, isyan eden Prokopius’u destekleyen Khalkedon (bugünkü Kadıköy) kentini cezalandırmak için surlarını yıkıp, bu surların malzemesinden Konstantiniyye’de büyük bir sukemeri yaptırdığı da yazar.
Bizans döneminde sukemerinin bazen onarımlarından bazen de bakımsız kaldığından bahseden pek çok kaynağa rastlanır. 2. Iustinos dönemindeki depremde zarar gördüğünü; 576’da onarıldığını; 626’da Avarlar’ın İstanbul’u kuşatırken dışarıdan kemere su getiren tesisleri harap ettiğini ve uzun süre yapının bu harap halde kaldığını; 8. yüzyılda İstanbul’un bir kuraklık felaketinden, 758’de büyük gayretlerle kemeri onaran 5. Konstantinos sayesinde kurtulduğunu da bu kaynaklardan öğreniriz. 2. Basieios 1019’da, 2. Romanos Argiros ise 1028-1034 civarında bütün su sistemini onartmıştır. Bizans döneminde yapının hâlâ çalışır hâlde olduğunu kaydeden son kaynaklardan biri ise 15. yüzyılda Bizans başkentini ziyaret eden İspanyol seyyah Clavijo olur.
William Henry Bartlett’in 1835 tarihli Bozdoğan Kemeri’nin gravürü.
Kemer hakkında Osmanlı kaynaklarının verdiği bilgiler ise Paul Wittek tarafından derlenmiştir. İstanbul’un fethinden hemen sonra Fatih’in eski su sistemlerini onarttığını biliyoruz. Bu dönemde kemer, özellikle Beyazıt Meydanı yakınındaki Eski Saray’a ve bugün Topkapı Sarayı adıyla anılan Yeni Saray’a su sağlıyordu. Fatih Vakfiyesi’nde sadece “kemer” olarak anılan yapının üzerinde kullanılmayan bir “Nasrani” (Hıristiyan/Bizans dönemine ait) su hattı olduğu da belirtiliyordu.
Kemerin Türkçe isminin kökeniyse kesin olarak tespit edilemiyor. Sözlüklerde “bir kuş ismi”, “gürz de denilen bir savaş aletinin Türkçe ismi” ya da “bir armut cinsi” olarak tanımlanan “Bozdoğan” adı, aynı zamanda kemerin etrafındaki bölgenin de ismiydi. Ancak kemer mi semte ismini vermişti, semt mi kemerin adıyla anılmaya başlanmıştı, orası meçhul. İsim, 1607 tarihli bir suyolu haritasında “Bozulgan kemer” olarak da geçiyor (Belki de Bozdoğan ismi döne dolaşa bu “Bozulgan kemer” adından gelmiştir). Evliya Çelebi’nin Seyahatnâme’sinde ise kemerden “Kırkçeşme Kemerleri” olarak bahsedilmiş ve “Vizendon Kral” zamanında mahir mühendislere yaptırıldığı anlatılmıştı.
1509 depreminde kemer kısmen tahrip olmuş, Vefa-Süleymaniye çevresinde boşa akan sular bir bataklık oluşturmuştu. Kemerin Şehzadebaşı çevresindeki kısmının bu depremde yıkıldığı düşünülüyor. 2. Beyazıt döneminde (1481-1512) su tesisleri onarılırken kemer de elden geçmiş olmalı…
Cumhuriyet döneminde ise bazı basit müdahaleler yapılmış, ancak ilk kapsamlı restorasyon 1988’de başlamıştı. Prof. Doğan Kuban’ın danışmanlığını yaptığı proje, Mimar Şirin Akıncı tarafından hazırlanmıştı. Bu çalışmada kemerin İtfaiye Caddesi ile Şehzade Camii arasındaki 260 metrelik ilk kısmı ele alınmıştı. Restorasyon kapsamında Gazanfer Ağa Medresesi önüne denk gelen 51. ve 57. kemerler arasında İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin denetiminde bir kazı çalışması yapılmış ve ayakların derinliği tespit edilmeye çalışılmıştı. Bozdoğan Kemeri’nin bu noktada 2.5-3 metre kadar kültür toprağı altında kaldığı anlaşılmıştı.
Kemerin son onarımının üzerinden yaklaşık 30 yıl geçti ve İstanbul’un bu en eski hatırası son günlerde yeniden restorasyona alındı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı İSKİ tarafından başlatılan çalışmalar, özenle devam ediyor. İstanbul Arkeoloji Müzeleri denetiminde yapılan kazılarda birçok yeni bulguyla da karşılaşılıyor. Restorasyon sonrasında bu tarihî eserin ve çevresinin kentin daha çok bilinen ve ziyaret edilen yerlerinden biri olacağına şüphe yok.
Çağlar geçti, o silinmedi 1940’larda çevresi ahşap evlerle çevrili, Arnavutkaldırımı yollarla gidilen Bozdoğan Kemeri’nin (üstte) altından bugün kentin en işlek caddelerinden Atatürk Bulvarı geçiyor (altta).
1-PADİŞAHIN ONARIM KİTABESİ
Sultan 2. Mustafa’nın nadir hâtırası
Kendi gitti, replikası geldi 1988’deki restorasyonun ardından mermer bir replikasıyla değiştirildi
Kemerin en ilginç hatıralarından biri, 1696-1697 arasında Sultan 2. Mustafa’nın emri ile yapılan onarımın kitabesidir. Bu onarım Unkapanı yönünde 44. ve 45. kemerler arasında (Reşat Nuri Güntekin Sahnesi’nin önünde) kalan 6 satırlık bir kitabede anlatılıyor. Sultan, Edirne’de tahta çıkmış ve 1695-1703 arasında kısa süreli birkaç ziyaret dışında 8.5 yıl boyunca İstanbul’a gelmemişti. Ekonomik sıkıntılar çekilen bu dönemde imar faaliyetleri de çok zayıf kalmıştı. Osmanlı tarihinin en sıkıntılı barış antlaşmalarından Karlofça, onun zamanında 1699’da imzalanmıştı. Bozdoğan Kemeri onarım kitabesi, Sultan’ın günümüze ulaşan birkaç hatırasından biri durumunda… Kitabenin metninin Arapça ilk satırı Kur’an-ı Kerim’den Zariyat suresi (51), 58. Ayet’tir. Devamı Arap harfleri ile Türkçedir:
İnnallahe huve’r-Rezzâk zü’l-kuvveti’l-metîn (Şüphesiz rızık veren, güç ve kuvvet sahibi olan ancak Allah’tır.)
Sultan 2. Mustafa’nın emriyle yapılan onarımın kitabesi.
1. Bu beyt iki târîh olur su gibi Zeki okutur
2. Hakka niyâz eyle ki ola nusretle Sultân hem-inân
3. Şâd-âb kılup âlemi izzetle Sultân Mustafâ
4. Bâlâ-yı tâk-ı ser-bülend mâ’ü’l-hayâta nâvidân
1108 (Miladi 1696-1697)
1988’deki son restorasyon sırasında harap hâlde olan bu kitabe ilgili kuruma teslim edilip yerine mermer bir replikası yerleştirilmiş. Kitabenin bu kadar yüksekte olması, muhtemelen çevredeki yapıların daha alt düzeyde görüntüyü kapatmasından kaynaklanıyordu. Ancak uzaktan görülebilse bile bugün bulunduğu yerde kitabenin okunabilmesi pek mümkün değildir. Osmanlı dönemi kitabelerinin kullanımı ve amaçları açısından Bozdoğan Kemeri kitabesi oldukça farklı bir konumdadır.
2-KEMER ÇEVRESİNDEKİ SOKAKLAR
Fotoğraflarda kalan tarih
Osmanlı döneminde kemer, yoğun bir konut dokusu içerisinde kalmıştı. Yaklaşık 1 km. uzunluğunda 5 metre genişliğinde olan yapının bazı kemerleri örülerek kapatılmıştı. Kemerin iki yanında gelişen mahalleler açıklıklardan geçen sokaklarla birbirine bağlanıyordu. Bugün hâlâ üç sokakta işlek bir araç trafiği vardır. Bir sokak ise artık sadece yayalar tarafından kullanılmaktadır.
Kemerin Gazanfer Ağa Medresesi’nin yanındaki sokağı, 19. yüzyıl sonu-20. yüzyıl başı fotoğrafçılarının severek kullandığı bir mekan olmuştu. Ancak 1908 yangınından sonra bu doku ancak fotoğraflarda kaldı. Ahşap evlerin yerini kargir olsa da benzer cephe özellikleri ve boyutlarıyla tekrarlayan binalar almış, fakat bu doku 1940’lardan sonra yavaş yavaş ortadan kaldırılmıştı. Atatürk Bulvarı’nın “kemerin gözleri” altından geçirilmesi yapının daha anıtsal bir görünüme kavuşmasını sağlasa da, aynı zamanda onu yoğun bir trafik yüküyle de karşı karşıya bıraktı. Bu cadde ilk inşa edildiğinde Avrupa kentlerindeki geniş caddelere özenilerek “bulvar” denmiş ve bu adeta özel isim olarak kullanılmıştı. Kemerin etrafında oluşan boş alanlarda tasarlanan yapılar ise bina edilmemişti.
Osmanlı döneminde fotoğrafçıların uğrak yeri olan kemer çevresindeki sokaklardan tarihî dokunun korunduğu pek azı günümüze ulaşmış. Sokakların bir krokisi (altta).
3-GAZANFER AĞA MEDRESESİ
İçeri girmek zor; minyatüre bakalım!
Sukemerine bitişik en önemli anıtlardan biri Gazanfer Ağa’nın medrese, türbe ve sebilden oluşan külliyesidir. Gazanfer Ağa 1603’te idam edilen Sultan 3. Mehmet’in Kapıağasıydı. Macar kökenli ağa, Akağalar’dandı. Külliye inşa edilirken bitişikteki sukemerinin bazı gözleri de onarıldı. 2014’te Aziz Mahmûd Hüdâyi Vakfı’na tahsis edilen ve bugün “Eğitim ve Kültür Merkezi” olarak kullanılan tarihî binayı ziyaret etmek pek kolay değil. İçerisini merak edenler, bunun yerine Divan-ı Nadiri’nin minyatürlerinden birine bakabilir! Burada medresede bir ders anı canlandırılıyor; sağ köşede at üstünde medresesine gelen Gazanfer Ağa görünüyor. Medresenin arkasında yükselen Bozdoğan Kemeri ise sahnenin iki yanında birer taş kemer olarak görülüyor.
Gazanfer Ağa Medresesi’nin Mimar Ali Saim Ülgen arşivinden eski bir fotoğrafı.
4-KALAYCI
Mesleğin son temsilcisi
Kemerin Vezneciler yönündeki son gözünde ayaklardan birinin içi oyulmuş ve eskiden beri içine bir kalaycı yerleşmiştir. Metal kepenkleri olan bu dükkan düzenli bir plana sahip değildir. Kentte giderek azalan kalaycı esnafının en eskilerinden biri olan bu dükkanın korunması ve geleneğin yaşatılmaya çalışılması semte hoş hediye olacaktır.
5-İKİ DÖNEMİN KEMERLERİ
Yarısı Bizans, yarısı Osmanlı
Bozdoğan Kemeri’nin Şehzade Mehmet Medresesi önündeki kısmı Osmanlı döneminde muhtemelen 16. yüzyılda yenilenmişti. Birbirinin devamı olan kemer gözleri, iki ayrı uygarlığın mimari yaklaşımlarını sergiliyor.
Roma/Bizans dönemi kemerleri muntazam yarım yuvarlak şeklindeyken, Osmanlı kemerleri sivri… Yaklaşık 1.650 yaşındaki Bizans duvarları epey aşınmış hâlde olsa da aynı malzeme ve teknikle inşa edilen yaklaşık 500 yıllık Osmanlı duvarları daha iyi durumda.
6-KAYIP ASLAN BAŞI
Bugün yerinde yeller esiyor
Kemerin Osmanlı döneminde 16. yüzyılda onarılan bölümlerinden birinde, kilit taşında bir aslan protomu tespit edilmişti. Olof Dalman ve Paul Wittek tarafından 1933’te fotoğrafı yayımlanan bu aslan, bugün bu tarihî eserin kayıp parçalarından en önemlisi.
Eski İstanbulluların yaşadıkları evler ve konaklar bugün çok büyük oranda yokolmuş durumda. Çoğu ahşap bu yapılar ya yangınlarda kül olmuş ya da eskiyerek çöküp gitmiş. Aklımızın başımıza gelmesi ise 18. yüzyılı bulmuş. Bu tarihten sonra evlerin bazı bölümleri kagir olarak inşa edilmeye başlanmış. Son günlerde İBB’nin restorasyon çalışmalarıyla hatırlanan taş odalarda bir gezinti…
İstanbul sokaklarında yapılan gezilerde daha çok kamusal yapılar, ibadethaneler ziyaret edilir. Tanzimat’tan önce inşa edilmiş evlerin, konakların neredeyse hepsi zaman içinde kaybolmuştur. Bazen ahşap malzemeyle inşa edildiklerinden sık sık çıkan İstanbul yangınlarında, bazense zamanın etkisine yenik düşerek… Ancak 18. yüzyıldan sonra, yapıların bazı kısımları kagir olarak inşa edilmeye başlandı. Evlerin hamamları, çamaşırhaneleri, sarnıç, mahzen ve depo birimleri muhtemelen yangınlara karşı kagir olarak tasarlandı. Ahşap bölümler yokolsa bile bu kagir bölümler günümüze kalabildi.
19. yüzyılda bu mekanlar normal konutlar gibi kullanılmıştı. Taş odaların büyük oranda korunduğu Fener semtindeki yapılar, bazı araştırmacılar ve meraklılar tarafından Bizans evleri olarak tanıtılmıştır; ancak çoğunlukla Haliç surlarının dışında dolgu alanlarda bulunan bu anıtlar 18. ve 19. yüzyılın ilk yarısında inşa edilen anıtlardır. Bazıları Eflak ve Boğdan beylerinin İstanbul’daki temsilcilerinin konutlarıyla ilgili olabilir. “Fenerli Beyler” olarak anılan Rum kökenli Osmanlı yöneticilerinin de bu bölgede büyük konutları vardı. Bazı yapılar geçmişte meşhur olan sahiplerinin adlarıyla anılırlar; ancak çoğu isimsizdir. Çoğunun kesin inşa tarihini ve fonksiyonunu belirlemek de güçtür. Benzer örnekler Zeyrek, Süleymaniye, Fatih, Galata, Kumkapı ve Boğaz köylerinde de vardır. Fener semtindeki yapıların çoğu, sahilde oluşan yolun iki yanındadır. Bu yol çevresindekiler zeminin zamanla yükselmesi ile 1 ya da 1.5 metre kadar yol seviyesinin altında kalmıştır. Son aylarda İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Kültür Varlıkları Projeler Müdürlüğü tarafından restore edilen bu yapıların korunması ve kullanılması kent tarihi açısından oldukça önemlidir.
(Taşodalar ile ilgili daha geniş bilgi için Safiye İrem Dizdar’ın “Osmanlı Sivil Mimarlığında İstanbul’daki Taş Odalar ve Fener Evleri” isimli tezine bakılabilir).
CİBALİKAPI KARŞISINDAKİ TAŞ ODA
Ceneviz değil 18. yüzyıl Osmanlı yapısı
Bazı yayınlarda Ceneviz yapısı olarak tanımlanan bina, aslında 18. yüzyıl Osmanlı sivil mimarisinin güzel bir örneğidir. Dikdörtgen şeklindeki yapının iki kısa cephesi Abdülezelpaşa Caddesi’ne bakar. Taş kaplamalı ana cephesi birinci katta taş konsollar üzerinde dışarıya yarım yuvarlak şeklinde taşar. Diğer cepheleri, moloztaş ve tuğla ile örülmüştür. Haliç’e bakan cephe ise kare kesitli payelere oturan üç yuvarlak kemerlidir. Bu cephenin önünde ona bitişen, bugüne ulaşamamış ahşap birimler olduğu tahmin edilebilir.
MÜSTANTİK CADDESİ TAŞ ODASI
Önce konak, sonra fabrika ve antikacı
Sahile uzak bu taş oda, herhalde büyük bir konağın parçası olmalıdır. 3 katlı taş odanın parka bakan cephesinde kitabeli bir çeşme vardır. İkinci katta bugün boşluğa açılan kapılar bu yönde yapıya bitişik ahşap birimlerin varlığını açıklar. Taş odanın alt katları mahzen, üst katı ise konağın bir parçası olarak kullanılmış olmalıdır. Sonradan konağın arazisinde bir cam fabrikası açılmış, taş oda da onun bir parçası olmuştur. Bugün bir eskici/antikacı tarafından kullanılmaktadır.
AYA NİKOLA RUM ORTODOKS KİLİSESİ TAŞ ODASI
Osmanlı dönemi Hıristiyan mimarisi
Bu 2 katlı yapı bugün Abdülezelpaşa Caddesi’nin yükselmesiyle kısmen gömülmüştür. Cephesinde Aziz Haralambos Ayazması’nın Rumca kitabesi vardır. Yapının arkasındaki ayazmanın kilise avlusuna girilmeden ziyaret edilmesi için buraya da bir kapı açılmıştır. Üst kat taş konsollar ile dışarı doğru çıkmıştır. Bu bölüm taşodanın büyük salonudur. İçeride iki zarif sütuna oturan kemerli kurgu ve duvarlar, muhtemelen zengin süslemelere sahipti. Bugün varaklı olan kabartma süslemelerin, 18. yüzyılın sonlarına ait olduğu tahmin ediliyor. Taş odanın da aynı dönemde inşa edildiği düşünülebilir. Sivri kemerli pencereleri, çatı seviyesindeki kirpi saçak hattı ile Osmanlı dönemi Hıristiyan mimarisinin güzel bir örneğidir. Cibali-Ayakapı arasında bulunan bir kilisenin ek yapısı olan bu birim, aynı zamanda Balkan tarihi açısında da önemlidir. Yapının üst salonu 19. yüzyılın başlarında Mora isyanına destek veren İstanbulluların toplantı yeri olarak bilinir. Hatta bu isyanın finansmanında kullanılan demir kasa halen yapının duvarındadır.
PETRİKAPI TAŞ ODASI
Bitişiğindeki Bizans kulesi satılık!
Haliç surları üzerinde Petrikapı olarak bilinen ve bugüne ulaşmayan kapının hemen yanında surların önündeki taş oda küçük bir parsele yerleşmiştir. Doğu yönünde İmparator Herakleios tarafından 7. yüzyılda inşa edilmiş bir kuleye yaslanır. Osmanlı ve Bizans devri duvar tekniklerinin farklarını görmek isteyenler bu yapıları ziyaret edebilir. 19. yüzyılın başlarında inşa edilen yapı, muhtemelen yanındaki veya arkadaki surlar üzerinde bulunan ahşap yapılarla bağlantılıydı. Bağlantıları yokolan yapı, zamanla farklı amaçlarla kullanılmış; ara katları çökmüş ve terkedilmişken projeler hazırlanmış ve İBB tarafından restore edilmeye başlanmıştır. Neredeyse 1.300 yaşındaki Bizans kulesi ise şahıs malıdır ve satılıktır.
KADIN ESERLERİ KÜTÜPHANESİ VE BİLGİ MERKEZİ
Türkiye’nin tek kadın arşiv-kütüphanesi
İki bölümlü taş oda, Haliç kıyısındaki sanayi tesisleri yıkılırken kültür varlığı olarak koruma altına alınmıştır. Çevresindeki yapılar yıkıldığı için, Haliç kıyısındaki uçsuz bucaksız parkın içinde kalmıştır. 1988’de restore edilen yapı, bugün İBB ve Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı tarafından kullanılmaktadır. Vakıf 1990’da kurulmuştu. İçinde 48 ayrı koleksiyondan, 14 binin üzerinde kitap, 469 süreli yayın, 8.000’den fazla efemera koleksiyonu korunuyor. Türkiye’nin kadın merkezli ilk ve tek arşiv-kütüphanesi olan bu yapıda özellikle “Kadın Yazarlar” ve “Kadın Sanatçılar” başlıklı koleksiyonlar önemlidir.
HALİÇ TAŞODALAR
Restorasyon öncesi görülemiyordu
Haliç sahilinde parklar arasında kalan iki taş oda, bağlantılı bir yapının parçası olmalıdır. İki katlı yapıların etrafındaki ahşap birimler yokolunca bazı betonarme binalar arasında kalmış; 1980’lerde modern ekler yıkılınca da park içinde bağımsız birimler haline gelmiştir. Yapının ikinci katlarına bitişiğindeki ahşap binalardan girildiği için alttan bağlantı yolu yoktur. Bugün ikinci kattaki kapılara eski görünümlü modern merdivenlerle ulaşılmaktadır. Taş odalar Haliç kıyısındaki tarihî yol hattı olan Abdülezelpaşa Caddesi’ne bitişiktir. Bu caddenin kent tarafında ise İmparator Theophilos Kulesi vardır. Taş odalar son kullanıcısının onlara verdiği isimle “Camhane” olarak da tanınmaktadır. Bu son kullanım sırasında, çok az ziyaret edilebilen yapıların etrafındaki geniş park alanı modern çitlerle kapatılarak taş odaların görünmesi bile engellenmişti. Son günlerde bu taş oda da İBB tarafından restorasyona alınmıştır.
DİMİTRİ KANTEMİR EVİ
Asi Boğdan Beyi’nin eski sarayıydı
Fener’deki taş odaların en çarpıcısı Kudüs Patrikhanesi’nin üstünde, Eflak Sarayı yakınlarında teraslar üzerine yerleşen yapılardır. Bunların meşhur Boğdan Beyi Dimitri Kantemir’in (1673-1723) sarayının kalıntıları olduğu kabul edilir. Kantemir 1687’de İstanbul’a gelir; 1710 dolaylarına kadar İstanbul’da kalır. Ülkesine bey olarak döndüğünde isyan eder ve uzun olaylar sonunda Rusya’ya kaçar. İstanbul’daki evi, Boğdan beylerince kullanılmaya devam eder. Yine ahşap yapılarla çevrelenen taş odalardan oluşan bu yapı da asıl ahşap birimlerin yokolmasıyla inşa edildiği konsepti kaybetmiştir. Merdivenlerle ulaşılan bu odaların sonunda bir birim, kütüphane olarak düzenlenmiştir. Bugün yapı kalıntılarının bir kısmı kafe ve Fatih Belediyesi’ne ait bir müze olarak kullanılıyor.
TUR-U SİNA MANASTIRI METHOKİONU
İstanbul’un en görkemlisi, bugün harap
Burası Fener semtinde, hatta genel olarak İstanbul’da günümüze ulaşan en görkemli taş odadır. Mısır’da Sina yarımadasında bulunan Azize Katherina Manastırı’nın İstanbul temsilciliğinin büyük bir kilise, ayazma, kütüphane ve methokion/misafirhaneden oluşan bu yapıları, bugün çok harap haldedir. Misafirhane dev bir taş odadır. İçerisi çok zengin, taş, sutuk ve kalem işleriyle bezenmiştir. Altta mahzenler üzerinde yükselen ana salon, büyük bir yaşmakla taçlanmış ocağı ile dikkati çeker. Salon adeta bir saray mekanıdır. Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün korumasında olan yapı, bugün maalesef çok kötü durumdadır.
Son yılların gözde tabirlerinden “ezber bozmak”, Mimar Sinan üzerine yazılmış bu kitabın işlevini tarif edebilir. Üstelik ezberi bozulanlar, sadece biz değil, konuyla akademik olarak da uğraşmış hocalar, uzmanlar, akademisyenler. Prof. Dr. Uğur Tanyeli’den, Mimar Sinan’ın hayatı ve eserleri üzerine, çarpıcı bir bilgi-analiz-metot kitabı.
MİMAR SİNAN / TARİHSEL VE MUHAYYEL
Uğur Tanyeli’nin Mimar Sinan, Tarihsel ve Muhayyel isimli kitabı 2020’nin son ayında Metis Yayınları’ndan çıktı. 538 sayfada farklı başlıklarla bir Sinan kitabı. Bir kısım siyah-beyaz fotoğraf ve çizimle desteklenmiş. Türkiye’nin geçmişine ilgi duyanlar için heyecan verici bir çalışma.
Dikkatle okunması gereken bir eser; öyle kolayca bir çırpıda okunabilecek bir metin değil. Konu hakkında biraz bilgisi olanlar için daha da tehlikeli olabilir! Tartışılmadan kabul edilen birçok genel değerlendirmeyi farklı yönlerden yeniden ele alıyor. Bu bakımdan biraz tedirgin hatta huzursuz edici.
Kitapta cevaplar ve tartışılan konular kadar sorular da ilginç. Geçmişimize ve bugüne dair oluşturulan kurguları anlamak ve tartışmak için değişik ve tazeleyici yaklaşımlar ortaya konmuş. Sinan ile ilgili elimizde olmayan bazı veriler hatırlatılıp, bunları hesaba katan yorumlar yapılmış. Sanırım bu kitapta ele alınan konular, yaklaşım biçimleri ve genel değerlendirmeler önümüzdeki yıllarda birçok alanda tekrar tekrar ele alınacak.
Sadece Sinan için değil, Osmanlı uygarlığını ve bugünkü Türkiye’yi anlamak için de okunması faydalı bir kitap. Zira Türkiye’de farklı dünya görüşlerinin Sinan’a bakışı; bunların oluşturduğu Sinan’lar; ayrıca Osmanlı halklarının Rumların, Ermenilerin Sinan’a bakışı, bir noktaya kadar sahiplenişi ele alınıyor. Ölümünden neredeyse 400 yıl sonra güncel siyasal tercihlerimiz hatta kavgalarımız çerçevesinde Sinan’na nasıl kimlikler biçildiğini izlemek ilginç. Ayrıca hem Türkiye’de hem dünyada kurgulanan Sinan mitosları, bunların oluşum süreci ve farklı çevrelerde algılanış biçimleri alışık olmadığımız bir tarzda keyifle tartışılmış.
Prof. Dr. Uğur Tanyeli
“Bugün Türkiye’de herkesin siyasal meşrebine göre Mimar Sinanları var. Muhafazakarlar, solcular, seküler ve rasyonel düşünceye veya İslâmcılığa iman etmiş olanlar için başka başka Mimar Sinanlar bunlar. Dünyada artık bunun en azından istisnai olduğu kesin. Leonardo’nun veya Michelangelo’nun imanından, Bramante’nin etnik kimliğinden konuşan bir mimarlık tarihçisi bilmiyorum.” (Uğur Tanyeli)
Uğur Tanyeli, başta kitabının Mimar Sinan’ın hayatını ve eserlerini anlatan bir monografide bulunması gereken başlıklara ve içeriğe sahip olmadığını açıklamış. Sinan’ı ve onun hakkında yapılan araştırmaları tartışıyor. Giriş bölümünde kitabın amacı şu cümlelerle anlatılmış: “Burada ilk amaçlanan, Sinan’ın Türkiye’deki güncel tarihsel/tarihyazımsal alımlanışının bir irdelemesini yapmak. Hem ‘ciddi’ ve ‘akademik’ hem de popüler tarih yazımında nasıl Sinan(lar) ve Sinan mimarileri inşa edildiğini anlamaya yönelik bir değerlendirme ortaya konmaya çalışılıyor”.
Kitapta giriş bölümlerinin ardından, Mimar Sinan’ın yaşadığı dönem olan 16. yüzyılda Osmanlı dünyasında mimarlık ve mimari faaliyetler geniş bir çerçevede (kent, inanç, mimarlık uygulamaları, mimari süreçler, mimarın durumu) tartışılıyor. Bu kavramların Sinan çağından günümüze farklı çevrelerde nasıl değiştiği inceleniyor.
Bilinen tek Mimar Sinan Süleymanname’de yer alan Mimar Sinan’ın bilinen tek minyatürü, Kanuni Sultan Süleyman’ın cenaze merasimini tasvir ediyor.
2. bölüm “tarihsel Sinan”a ayrılmış. Osmanlı mimarisi çalışmalarına farklı bakışaçıları sunuyor. “Yenilik ve eskilik üretimi”, “Kim Şu Rumiyan?”, “Antikite’nin Mirası ve Sinan” gibi altbaşlıklar ise Osmanlı mimarlık tarihi yazımında pek ele alınmamış konulara işaret ediyor. Muhtemelen Osmanlı mimarlığının Geç Antikçağ sanatı ile ilişkisi gibi sorunlar daha uzun yıllar tartışılacak. “Kervan yolda düzülür: Selimiye Külliyesi örneğinde yapım süreci” başlığı, Osmanlı yapılarının kısa sürede hızla üretildiği düşüncesini tartışıyor. İnşaatlar ile ilgili süreç Osmanlı mimarisini anlamak için önemli olmakla birlikte, çoğu yakın zamanlarda üretilmiş efsanelerin bazı konuların ele alınmasını nasıl güçleştirdiği sergileniyor. Edirne Selimiye Camii özelinde ilgili döneme, yapıların bugünkü durumuna, mevcut verilere modern tarihçilerin yaklaşımı değerlendiriliyor. Aslında Mimar Sinan ya da Osmanlı mimarisi için yapılan bazı genel değerlendirmeler, Selimiye için yeni ve ilginç yaklaşımları da ortaya koyuyor. Bu ana bölümün son altbaşlığı, bugüne kadar Osmanlı mimarlık tarihi çalışmalarında pek ele alınmayan bir konuya, Osmanlı-Safevî ya da Şii-Sünnî çatışmasına göndermeler yapıyor. Osmanlılar için İran kültürü ilgiyle takip edilen bir konuyken 16. yüzyılın İran’ında hüküm süren iktidar ve ideoloji ile yapılan mücadele ilginç.
“Muhayyel: Çağdaşımız Sinan” başlıklı bölüm, kitabın sanırım her kesimden insana ilginç gelecek bölümü. Burada modern araştırmalarda çoğu zaman farkına bile varmadan üretilen efsaneler ele alınıyor. Bu efsanelerin ne zaman ve neden üretildiği, sonrasında da bunların tarihsel kökleri, bazı durumlarda nereden transfer edildiği tartışılıyor. Bu yaklaşımın benzerleri, Osmanlı tarihi ya da Türk tarihi çalışmalarının birçok başlığı için de denenebilir. Ben okudukça, bazı yaklaşımları Türk ve Türkiye tarihinin farklı dönemleri, sanatçıları, iktidarları için de düşünmeye çalıştım.
Ülkemizde mimar denince akla gelen ilk, belki de tek isim Mimar Sinan. Osmanlı Devleti’nin en parlak döneminin mimarı, yaşamından yüzyıllar sonra tanınmış; hakkında yapılan araştırmalar bir kütüphaneyi dolduracak kadar çok. Ancak bu büyük külliyatı inceleyenler şaşırır; çünkü onun hakkında yazılanların çoğu benzer bilgileri tekrarlar. Uğur Tanyeli Hoca’nın kitabı bu anlamda farklı yaklaşımların yolunu açacak gibi duruyor. Keyifli okumalar.
Ünlü mimar üzerine tartışmalar, dergimizin Ağustos 2018 tarihli 51. sayısında da “muhayyel” bir Sinan illüstrasyonuyla kapak konusu olmuştu.