Yazar: Hayri Fehmi Yılmaz

  • Akşemseddin’in kerameti büyük zaferin alameti

    İstanbul’un fethinin manevi önderlerinden, Sultan 2. Mehmed’in hocası Akşemseddin’in, Arapların istanbul kuşatmalarında şehit düşen sahabe Eyüp el-Ensari’nin mezarını bulması, kuşatmanın çok kritik bir anında orduya moral vermişti.

    Lağımlar, yürüyen kuleler, karadan ilerleyen gemiler, Galata sırtlarından atılan havan topları… İstanbul kuşatması sırasında dönemin savaş teknolojisi için oldukça ilerici sayılabilecek teknikler kullanılmıştı. Ama Ortaçağ insanının dünyaya bakışı, günümüz insanından farklıydı. Bugün nasıl başarıldığına şaşırdığımız hadiseler onlara o kadar ilginç gelmiyordu. Onları etkilemek ve motive etmek için manevi işaretler çok daha önemliydi.

    Sultan 2. Mehmed’in hocası Akşemseddin’in İslâm peygamberinin sancaktarı Eyüp el-Ensari’nin mezarını buluşu, kuşatmanın çok zorlu bir anında gelen manevi işaretlerden kabul edilmişti.

    Kuşatma, neredeyse 2 aydır devam ediyordu. Defalarca surlara saldıran Osmanlı ordusu başarılı olamayınca, kalabalık ordugahta sıkıntılar başlamıştı. Akşemseddin, Hz. Muhammed’in Mekke’den Medine’ye hicretinde evinde misafir kaldığı, savaşlarda sancağını taşıyan ve Arapların İstanbul kuşatmaları sırasında İstanbul önlerinde şehit düştüğü rivayet edilen Eyüp el-Ensari’nin mezarını bulabilmek için istihareye yatmıştı. Bu sırada mezarın tam da seccadesini yaydığı yerin altında olduğunu hissetmiş, toprak kazılınca üzerinde İbranice ya da Arapça “Burası Eyüp El Ensari’nin mezarıdır” yazılı bir taş bulunmuştu.

    Haber ordu içinde duyulunca büyük heyecan yaşanmış; bu mucize, şehrin çok yakında ele geçirileceğinin işareti sayılmıştı.

    resim_2024-08-25_190157851
    Şifa, kısmet, derman ve Eyüp Sultan… Tespit edilen mezar etrafında fetihten hemen sonra bir külliye inşa edilince surların dışında güçlü bir yerleşim oluştu. Eyüp Sultan kent halkının hayatının bütün önemli dönemeçlerinde ziyaret ettiği, kılavuzluğunu ve yardımını istediği bir isim hâline geldi. Hastalar, evlenmek isteyenler, yaramaz çocuklar, büyük bir işe başlayacaklar, hacca gidecekler, sünnet-nişan-düğün yapanlar uğurlu bir başlangıç için burayı ziyaret ettiler; ediyorlar. Çok güzel bir İstanbul manzarasına bakan Eyüp Sultan mezarlığı da İslâm dünyasının en büyük tarihî mezarlıklarından biri olarak biliniyor. Osmanlı tarihinin birçok önemli ismi burada gömülü.
  • Sana dün bir drone’dan baktım aziz İstanbul!..

    Sana dün bir drone’dan baktım aziz İstanbul!..

    İstanbul’un 1453’te Sultan 2. Mehmed tarafından fethedilmesinin ardından yaşadığı hızlı değişim, Petrus Gyllius’un (1490-1555) “Hiçbir Türk doğduğu kenti hatırlamaz” sözünü hatırlatır. Drone görüntüleriyle, kentin 15. yüzyıl ortasından bugüne geçirdiği dönüşümün kilit noktaları.

    Olağanüstü konumu ile geniş bir coğrafya­nın merkezi İstanbul, Bizans’ın başkenti olmanın ötesinde, Bizans kimliğini şekil­lendiren ve Akdeniz havzasının tarihine, kültürüne yön veren bir merkezdi. Asırlar boyunca büyük orduların saldırısına uğrayan ve defalarca kuşatmaya maruz kalan kara surları, dünyanın en önemli savaş alanlarından biridir.

    Bugün pervasızca kullandığı­mız bu alanda, özellikle 5. yüzyıl­dan sonra çok kanlı çarpışmalar yaşandı. İstanbul’un Vikingler, Bulgarlar, Slavlar, Ruslar, İranlı­lar, Araplar, Latinler, Selçuklular, Haçlılar ve Osmanlılar tarafın­dan defalarca kuşatılması, dünya tarihinin önemli olayları olarak hâlâ değişik şekillerde hatırlanır. Kent için verilen bazı savaşların sonunda birçok “kahraman ve düşman mitosu” gelişmiş, bunlar kent ve dünya tarihine kaydedil­mişti. Tüm bunlar olurken İstan­bul hem doğudan hem batıdan gelen saldırılardan, savaşlardan yorgun düşmüş ve sonunda çok geniş bir coğrafyanın siyasi ve kültürel başkenti olma özelliği­ni yitirip surlarının çevresine çekilen -adı hâlâ Roma İmpara­torluğu olsa da- küçük bir devlete dönüşmüştü.

    1453’te Osmanlılar, bu uzun sürecin sonunu ve günümüze kadar ulaşan yeni devrin başlangıcını hazırlayan kuşatmayı başarıyla sonuçlandırınca, İstanbul yeniden güçlü bir devletin başkenti hâline geldi. Osmanlılar kentteki Akdeniz kültürünün güçlü köklerine, Asya’nın içlerine kadar uzanan yeni kültür kökleri ekledi. Şehir bundan sonra hızla hem batı Türklerinin hem çevre halkların kültürel merkezi hâline gelecek, hepsinin tarihinde silinmez izler bırakacaktı.

    Ancak başlangıçta fetih beklenen büyük heyecanı yaratmamıştı. Fetihnameler yollanan İslâm ülkeleri kendi dünyalarına çekilmişti; büyük tepkiler vermediler. Batı dünyası tereddütteydi. Yıllarca kendilerinden yardım isteyen kente önce “yanlış” mezhebini değiştirmesi ve Roma’nın üstünlüğünü tanımasını tavsiye etmişlerdi. Vadettikleri yardımı, bir türlü göndermediler. Venedikliler, Cenovalılar surlarda Bizans halkına yardım etse de Konstantinopolis’e sığınan bir Osmanlı şehzadesi ve adamları da surlardaydı. Diğer tarafta, Osmanlı ordusundaki Macar topçuları, Sırp lağımcıları da unutmamak gerek.

    Kuşatma ve fetih ile ilgili çok karışık noktalar vardır. Fethe doğrudan şahitlik eden kaynaklar çok azdır. Kaynakların çoğu daha sonraki dönemlerde yazılmıştır. Yunanca, Latince, Arapça, Farsça, Türkçe metinlerin bir kısmı garip hikayeler ve menkıbelerle doludur.

    resim_2024-08-25_175704279

    Dönüşen İstanbul

    Kentin yaşadığı değişim ve dönüşümler Anadolu’dan Balkanlar’a, Kafkasya’dan Ortadoğu’ya ve Kuzey Afrika’ya kadar uzanan bölgelerden kaynaklanmıştır ve bu coğrafyaları da etkiler. İstanbul artık hem Doğu’nun hem Batı’nın başkentidir. Diller, dinler, her çeşit inanç grubu için bir merkeze dönüşür. Hiç şüphesiz Fatih, onun değişimindeki en önemli karakterlerden biridir. Hükümdar kentten beslendiği gibi kent de onun zengin dünyasından beslenir.

    16. yüzyıl inanılmaz bir değişim dönemidir. Kentin her köşesinden yeni anıtlar yükselir. Akdeniz coğrafyasının her yerinden özellikle eski kentlerden gelen renkli mermerler, yapı malzemeleri bu yeni binaları süslemeye başlar.

    17.yüzyılda muhteşem anıtlar inşa edilmeye devam eder. İstanbul 18. yüzyılda Kuzey Hindistan’dan Batı Avrupa’ya kadar birçok kültür bölgesi ile ilişki içinde, masal yapıları ile dolar. Muhteşem meydan çeşmelerinden sebillere, kütüphanelerden kuş evlerine ve dev anıtlara kadar sayısız yapı çok ince bir işçilikle bezenir.

    En büyük ve köklü değişimlerin yaşandığı dönem ise 19. yüzyıl olur. Başkent, Batı Avrupa’nın hızla gelişen ve değişen dünyasından etkilenir. Bu yüzyılın ortalarına doğru, başta ordu olmak üzere birçok devlet kurumunda köklü yenilikler yapılır. Kentte Avrupa başkentlerindeki gibi saraylar, devlet daireleri, Bakanlıklar, okullar, hastaneler, istasyonlar, oteller, hanlar inşa edilir. Değişim kentin fiziki görünümünü de etkiler; eski görkemli kostümlerin yerine yenileri giydirilir.

    20. yüzyılda ise dönüşüm hızlanarak devam eder. 1950’lerden itibaren Osmanlı başkentinin anıtsal ahşap mimarisi yavaş yavaş yokolmaya başlar. Nihayet içinde bulunduğumuz yüzyıla da, günümüze kadar süren bir “değişim rüzgârı”yla gireriz. Öyle ki kent, artık 20 yıl önceki kent bile değildir.

    İstanbul, Petrus Gyllius’un (1490-1555) “Hiçbir Türk doğduğu kenti hatırlamaz” tespitini haklı çıkarırcasına çok hızlı değişti, değişmeye devam ediyor. Fethin topografyası üzerinde yaşıyor olmamıza rağmen, fetih izlerini takip etmek giderek zorlaşıyor. Bu dosyamızda, hem son kuşatmanın kimi hâlâ canlı anılarını hatırlatmaya hem de fetihten günümüze kadar kentin yaşadığı önemli mimari değişimlere ışık tutmaya çalıştık.

    resim_2024-08-25_175511730
    1493’te Hartmann Schedel tarafindan kaleme alınan Nürnberg Kroniği’nden Bizans döneminde Konstantinopolis panoraması.
  • Donanma yenilgisi üzerine Fatih’in dahiyane planı

    İstanbul’un fethi ile ilgili en çok merak ve heyecan uyandıran konulardan biri son kuşatma sırasında gemilerin karadan yürütülmesidir. Araştırmacıların çoğu, gemilerin yürütüldüğünden emin ama güzergah herhalde hep tartışmalı kalacak.

    20 Nisan’da alınan büyük donanma yenilgisinin ardından Sultan bütün vezirleri ve
    kumandanları büyük bir meşveret meclisinde topladı. 4 düşman gemisinin Osmanlı donanmasını yenip Haliç’e girmeyi başarması, kuşatma aleyhinde olanları cesaretlendirmişti. Bu mecliste Çandarlı ve taraftarları, “Son bir saldırı yapalım, sonuç alınmazsa çekilelim” diye karşı çıktılar.

    Liman (Halic) tarafı “mesdûd” olup o taraftan kuşatma olmaması Padişâh’ın asla hatırından çıkmıyordu, emr etti: “Kadırgalar ve büyük kayıklardan bir niçe gemileri kal’a (Galata kulesi) ensesinden” Boğaz denizinden kurudan çekdirip Halic’e indireler.
    Tursun Beg

    2. Mehmed’in ise karşı çıkanlara rağmen, donanma yenilgisinin rövanşını almak için başka bir planı vardı. Donanmanın hiç değilse bir kısmının Haliç’e geçirilmesi için yaptığı bu cüretkar plana göre, gemiler karadan yürütülecekti! 22 Nisan sabahı öküzlerin çektiği, yüzlerce askerin de sağdan soldan halatlarla dengelediği hafif tekneler, kızaklar üzerinde Galata sırtlarına çıkartılıp Kasımpaşa tarafından kaydırılarak Haliç’e indirildi. Bu ahşap teknelere bindirilen okçular alçak kıyı surlarına iskeleler kurup içeriye ok yağdırarak yeni bir cephe açtı. Ayrıca Galata’daki Cenovalıların Haliç yolundan Bizans’a yardımını da önlediler.

    resim_2024-08-25_185923732
    Osmanlılar kuşatmanın son günlerinde Haliç üzerinde bir köprü kurmayı denediler. Böylece Haliç surlarına saldırabilecekler ve şehri Haçlılar gibi buradan sıkıştırabileceklerdi. Ahşap köprü denemesi başarıya ulaşamadı ama bu sayede kara surlarındaki şiddetli çatışmalara katılan bazı Bizans askerleri bu alana çekildiği için kentin savunması zayıflatılmış oldu. Belki de bu proje yeni bir cephe açmaktan çok Bizans savunmasını zayıflatmayı amaçlayan bir taktikti.
  • Sirkeci ile Galata arasında 600 metrelik deniz engeli

    Bizans, başkenti korumak için 1.200 kadar halkadan oluşan 17 ton ağırlığında bir zincirle Sirkeci-Galata arasını kapatmıştı. Kuşatma boyunca Osmanlı donanması birkaç kez zinciri geçmeyi denese de son güne kadar başarılı olamamıştı.

    Anadolu askerlerinden bazıları 14 Aralık’tan itibaren Beykoz taraflarına gelmeye başlamıştı. İmparator Konstantinos, civardaki köyleri boşaltıp halkını şehir surlarının içine getirtti. Kuşatma öncesi Avrupa’dan beklenen yardım bir türlü gelmediği için surlar kentin neredeyse tek fizikî güvencesiydi. Bu o kadar kritikti ki bazı harap kilise ve mezarlıkların taşları bile surların güçlendirilmesi için kullanılmıştı.

    Bir diğer önlem ise Haliç’in girişine gerilen zincirdi. 2 Nisan’da Galata ile Sirkeci arasına bağlanan zincir, kuşatma boyunca denizde bile yanabilen meşhur Rum ateşiyle desteklenmiş; son güne kadar Osmanlı donanmasının Haliç’ten şehre girmesini engellemişti. Aslında Antik Çağ ve Ortaçağ’da liman girişlerini bir zincir ile kapatmak yaygın bir güvenlik tedbiriydi. İstanbul’daki durumu farklı kılan, zincir çekilen Sarayburnu-Haliç arası mesafenin epey uzun oluşuydu. Bu engel sadece saldırılardan korumuyor; kentten kaçmaya kalkışacak gemilere de engel oluyordu.

    29 Mayıs’ta zincire doğru denizden hücum başlamış, zinciri aşan gemilerdeki askerler Haliç’ten şehre girmişlerdi. Yalnız Bahçekapı’da Vasilios Burcu, buradaki Giritli gemicilerin ısrarlı direnişi sonucu ele geçirilememiş, Fatih bunların İstanbul’dan ayrılmalarına izin vermişti.

  • Boğaz’ı kesen hisarla iki yakadan tam kontrol

    Mehmed, ilk iş olarak Yıldırım Bayezid döneminde Boğaz’ın en dar yerinde inşa edilen Güzelcehisar’ın (Anadolu Hisarı) karşısına Boğazkesen (Rumeli) Hisarı’nı yapacak; böylece iki taraftan toplarıyla Boğaz’da tam kontrol kuracaktı.

    Kente ulaşan suyolunun kontrolü, ilkçağlardan itibaren önemli bir konu olmuş; Yıldırım Bayezid döneminde Boğaz’ın en dar yerinde kıyıya Güzelcehisar ya da Anadolu Hisarı denen küçük bir yapı inşa edilmişti. Böylece Osmanlılar artık İstanbul Boğazı’nın kıyılarına yerleşmişti. Karaman seferinden dönen 2. Mehmed, Çanakkale Boğazı Latinler tarafından kapatıldığından Edirne’ye gitmek için İstanbul Boğazı’nda Anadolu Hisarı civarından karşıya geçmek zorunda kalmıştı. Bu geçiş sırasında Boğaz’ı ve kıyıyı inceleyen padişah, eski hisarın karşısında yeni bir hisar yapımı için hazırlıklar başlatmıştı. 26 Mart 1452’de başlayan inşaat inanılmaz bir hızla devam etmiş ve Ağustos ayında tamamlanmıştı. Yeni hisar, Boğazkesen ya da Rumeli adları ile anılacaktı. Bugün artık, Boğaz geçişini kestiğini ima eden ilk adı unutulmuştur.

    “Fatih büyük bir stratejist idi. Rumeli Hisarı yapıldıktan sonra, bir Venedik gemisi Karadeniz’den gelmiş, kontrolü dinlemeden geçmek istemiş, iki taraftan top ateşiyle batırılmıştır. Fatih’in emriyle, artık İstanbul Boğazı’na gelen her gemi Rumeli Hisarı’na uğrayacak, izin alacaktır. Boğazkesen Hisarı’nın inşaı, Türklerin Boğazlar’a egemenliği tarihinde bir dönüm noktasıdır”.
    Halil İnalcık

    Anadolu Hisarı, Ortaçağ; Rumeli Hisarı, Yakın Çağ mimarisinin özelliklerini taşır. Tam bir kırılma dönemi yapısı olan Rumeli Hisarı’nda Avrupa etkileri görülür. İslâm ve Bizans dünyasında görülen kalelere benzemez. 15. yüzyılın top teknolojisine göre yapılan üç büyük kuleyle, hisar sanki Batılı bir mimarın elinden çıkmış gibidir. Fatih’in İtalyan rönesansının figürleriyle yakın ilişkide olduğu bilinir. Büyük ihtimalle tasarımda bunun etkisi vardır.

    Bir Osmanlı efsanesi de hisarın yerinde bulunan bir Frenk manastırından bahseder: Buradakiler Fatih’in ordusunu görünce zünnarlarını/kemerlerini çözüp atmış, ruhban cübbelerini çıkarmış “Biz Müslüman olmuş idik, sizi bekliyor idik” diyerek hisarın çizimlerini sunmuş ve bu hisar onların rehberliğinde inşa edilmiştir. Bu efsane, Frenk tarzı tasarıma bir gönderme gibidir.

    Başlıksız-1
    Gemilerin Haliç’e, bugünkü Kasımpaşa koyunun yerindeki dolgu alandan indirildiği konusunda bugün birçok araştırmacı hemfikir. Ancak gemilerin bu kara yolculuğuna nereden başladığı tartışmalı. Dolmabahçe’den Tophane’ye kadar birçok yerden sözedilse de eski Tophane koyundan başlayıp Galata Kulesi’nin arkasından Kasımpaşa’ya inen rota en mantıklısı gibi görünüyor.
    Zincirin bir ucu, Galata yönünde bugünkü Yeraltı Camii’nin yerindeki Kastellion denilen güçlü bir kuledeydi. Zincirin diğer ucunun bağlı olduğu Sirkeci’deki Kentenarion kulesinden iz kalmamıştır. Bu kule, muhtemelen bugünkü Sirkeci arabalı vapur iskelesi civarındaydı.
  • Bizans kapısında savaşlar ve geçit vermeyen surlar

    Çağlar boyu Osmanlı Devleti ve Türkiye başta olmak üzere tüm dünya ülkeleri için hayati önem taşıyan İstanbul; savaşın, barışın, ticaretin ve insanların kaderini belirledi. İstanbul surları önünde, 1453 fethine kadar kuşatmalarla geçen dönem…

    resim_2024-08-25_184405922
    Gözcü Baba artık gökdelenleri gözlüyor 14. yüzyılın ortalarına doğru Orhan Gazi döneminde Osmanlılar, İstanbul’un Anadolu yakasındaki kırsal bölgelere ulaştı. Gazi dervişler ya da Ömer Lûtfi Barkan’ın deyimiyle “kolonizatör Türk dervişleri” burada tekkeler kurdu. İlk Türk yerleşimleri bu çevrelerde gelişti. Şahkulu Dergâhı, bu dönemin en meşhur hatıralarından. Ayrıca Gözcü Baba’nın ismi Göztepe’de, Eren Baba’nınki Erenköy’de, Kartal Baba’nınki ise Kartal’da yaşamaya devam ediyor. Alevî-Bektaşi inancının sembolleri ile bezeli Göztepe’deki Gözcü Baba mezarı ve namazgah sofası, Bektaşi babasının Konstantinopolis’i gözlediği noktada yapılmış. Tabii onun tanık olduğu manzara, günümüzde yüksek yapılardan dolayı görülemiyor.

    Napoléon Bonaparte rivayete göre 1807’de Osmanlı haritasının üzerine parmağını koymuş ve “İstanbul’a hâkim olan dünyaya hâkim olur” demiştir. Boğazlar’ın ve İstanbul’un dünya tarihi bakımından stratejik ve uluslararası önemi tartışılmazdır: Karadeniz’e geçersiniz, Tuna sizi Orta Avrupa’ya kadar götürür. Karadeniz ülkeleri, Rusya, Bulgaristan, Romanya, Kafkas ülkeleri Boğaz’dan geçen bir donanmanın saldırı tehdidiyle karşı karşıyadır. Boğazlar stratejisi, bütün Doğu Avrupa için büyük önem taşır. Fransız tarihçisi Michel Lhéritier, dünya tarihinde Boğazlar bölgesiyle Anadolu ve Rumeli’yi içine alan imparatorluk bölgesini, bir tarihî bölge (région historique) olarak betimlemiştir.

    330’dan itibaren Doğu Roma İmparatorluğu’nun merkezi ve can damarı olan İstanbul’a ve Boğazlar’a hâkim olan devlet, büyük devlet olmak zorundaydı. Bundan dolayı Doğu Roma, Balkanlar’dan gelecek istilalara karşı Trakya’da denizden denize büyük bir sur yapmıştı. Gerçi İstanbul’un muazzam surları şehri koruyordu; Ege ve Karadeniz de imparatorluğun kontrolü altında olduğundan, o zaman Boğazlar sorunu söz konusu değildi. Ancak 1204’te Batı’dan gelen Haçlılar -Venedikliler ve Latinler-, İstanbul ve Boğazlar üzerinde egemenlik kurdular. Konstantinopolis 40-50 bin nüfusuyla küçüldü. Paleologlar (1261-1453) İstanbul’u geri aldıktan sonra da, İstanbul Boğazı’nda egemenlik, gerçekte Venedik ve Ceneviz deniz güçlerinin kontrolü altındaydı. Bu deniz devletlerinin Karadeniz’de yaşamsal ticaretleri ve orada vardı. Boğazlar’dan serbest geçiş tamamıyla onların kontrolü altında idi.
    Osmanlılar 1453’e kadar Rumeli ile Anadolu arasındaki gidiş-gelişi, güç koşullar altında yapabilmişlerdi. Bu, uzun bir tarihti. Orhan zamanından başlayarak Boğazlar,
    Osmanlılar için daima bir problem olmuştu. İlk dönemde başlıca geçiş koridoru, Lapseki-Gelibolu Boğazı idi.

    24-57-KAPAK-DOSYASI-Photoroom
    Gazi Dervişler ya da Ömer Lûtfi Barkan’ın deyimiyle “Kolonizatör Türk Dervişleri.

    Osmanlılar Rumeli’yi fethettikten sonra, bu bölge imparatorluğun yaşaması için de hayati önem kazandı. İlk beylik (1302-1326) Anadolu’da kuruldu; imparatorluk merkezi “Dârussaltana” 1402’ye kadar Bursa idi. Aslında imparatorluk Rumeli’de kurulmuştu. Osmanlılar önce Rumeli’de timar sipahileri için geniş topraklara, ateşli silahlara, altın-gümüş madenlerine sahip olduktan sonra Anadolu-Türkmen beyliklerini itaat altına alabilmişti. Anadolu’dan Rumeli’ye geçiş, doğal olarak ya Çanakkale Boğazı yahut İstanbul Boğazı’ndan olacaktı. Osmanlılar her geçişte Venedik ve Bizans kontrolü dolayısı ile tehlikelerle karşılaşmıştı. Fatih, 1451’de babası öldüğü zaman Edirne’de tahta geçmek üzere hareket ederken Boğaz’dan geçişte tehlike altında idi. Bunu unutmadı…

  • Arkeolojik alanlarda yıkım ve tarihî anıtları korumak

    Hiç şüphesiz kültür varlıklarımız yeniden ayağa kaldırılacak. Kaybettikleri değerler mümkün olduğunca yerine konulacak. Uzun ve zorlu bir süreç bizi bekliyor. Restorasyon çalışmalarına kadar, anıtların hatıralarının özenle korunması çok önem vermemiz gereken bir konu. Kaybettiğimiz anıtlarımız ve bunları tekrar hayata döndürmenin bilimsel yöntemleri…

    Son depremler, birçok meseleyle birlikte kül­tür varlıklarını koruma konusunu da farklı bir açıdan yeniden gündemimize taşıdı. Kaybettiğimiz insanlarımız kadar kaybettiğimiz kültür mi­rasımız da canımızı yakıyor. Elbette, yitirilen insanlar için yasımız devam ediyor; acımız ise belki azalacak ama sona ermeyecek.

    Depremlerin yerleşim yer­lerine verdiği zarar bizim coğ­rafyamızda çok eski bir konu. Yaklaşık 11 bin yıl önce baş­layan inşa faaliyetleri ve yer­leşimler depremlerle sınandı. Bazı nesiller yapılarının, yer­leşimlerinin yokoluşuna şa­hit oldu. Bazen uzun aralıklar bu felaketleri unuttursa da bu gerçekle birlikte yaşama gele­nekleri yavaş yavaş şekillendi. Hata yapanların yapıları uzun süre ayakta kalmadı. Deprem gerçeğine göre inşa edilmeyen yapılar ve yerleşimler yokol­du. Kimi zaman yıkımlar bu yerleşimleri tamamen ortadan kaldırdı; kimi zaman defalar­ca aynı yerde yeniden ve yeni­den yeniden inşa edildiler. Bu süreç zaman içinde yerleşim yerlerini, gelenekleri, inşa bo­yutlarını, malzemeyi, teknik­leri etkiledi; bu sayede kimi tarihî yapılar ve yerleşimler daha uzun ömürlü olabildi.

    Ülkemizin neredeyse her yerinde deprem hikayeleri­ni biliriz. Özellikle arkeolo­jik alanlarda deprem, ortaya çıkardığı sonuçlarla izlenebi­len, tespit edilebilen bir olgu. Hatta geçmişte yaşanmış bu korkunç olaylar, arkeologla­rı heyecanlandıran buluntu gruplarını da bize hediye edi­yor. Yıkımın altında kalan her şey, bir zaman kapsülü gibi günümüze ulaşıyor. Maalesef eski depremlerin birçoğunda arama-kurtarma çalışmaları çok az yapılabiliyordu. Mekan, içindeki malzemesi ile hatta bazen insanlarla birlikte gö­mülüp kalıyor, asırlar sonra arkeologların kazıları ile or­taya çıkıyordu. Bugün müze­lerde eksiksiz görebildiğimiz muhteşem objeler ya da ören yerlerinde kazılarda ortaya çıkarılmış ve anastilosis (ye­niden yapılanma tekniği) ça­lışmalarıyla ayağa kaldırılmış cepheler genellikle bu tür bir felaketin hatıraları. Bergama Asklepion, Laodikea Agorası, Didima Apollon Tapınağı bu tür hatıraların kısmen belge­lendiği detaylara sahip.

    Birçok anıt eserimiz de adeta Türkiye’nin deprem ta­rihini bize anlatır. İstanbul Ayasofya’sının, Fatih Camii ve külliyesinin tarihleri nere­deyse bir depremler tarihidir. Birçok muhteşem anıtımız, depremlerden sonra ya büyük onarımlar geçirmiş ya da ye­niden inşa edilmiştir. Kuruluş tarihleri çok eski ama bugün ayakta olan tarihî yapıların çoğu 19. yüzyıl sonlarına aittir. Bir kısmında eski depremleri anlatan kitabeler mevcuttur.

    1938’de kurulan ve ardından Türkiye’ye katılan Hatay Devleti’nin meclis binası son depremde yıkıldı.

    Depremlerde zarar gören anıtlarımız da hızla ele alın­malıdır; zira bu yapıların en­kazı da kıymetlidir. Bunlar bir arkeolojik varlık olarak ele alınmalı ve arkeolojik yöntem­ler ile kaldırılmalıdır. Mimari elemanların belgelenmesi ve korunması önemlidir. Taşına­bilir kültür varlıkları, yazı lev­haları, kitabeler, minber, vaiz kürsüleri, ikonalar, avizeler, kandiller, kapı kanatları gibi taşınabilir aksam, müzelerde ya da korumalı depolarda bu­lundurulmalıdır.

    Hiç şüphesiz kültür varlık­larımız yeniden ayağa kaldı­rılacak. Kaybettikleri değer­ler mümkün olduğunca yerine konulacak. Uzun ve zorlu bir süreç bizi bekliyor. Restoras­yon çalışmalarına kadar, anıt­ların hatıralarının özenle ko­runması çok önem vermemiz gereken bir süreç. Bu süreç­te şüphesiz restorasyonları da tartışmalıyız. Kaybettiğimiz anıtlarımızı nasıl yaşatmalı­yız?

    Bugünü kadar bu anıtlar, her yokoluşta yeniden, inşa edildiği dönemin üslubu ile ayağa kaldırılıyordu. Modern restorasyon anlayışlarında ise eski belgelere ve yapının aksa­mına dayanarak bunların eski hâlleri ile inşa edilmeleri esas alınmaya başlandı. Ancak çok farklı yaklaşımlar da gelişti­rilebilir (2. Dünya Savaşı’nda büyük yıkıma uğrayan Ber­lin kentinin birçok anıtı savaş sonrasında değişik yöntem­lerle restore edilirken, Kaiser Wilhelm Kilisesi savaşın ve yıkımın bir anısı olarak yıkın­tı hâlinde bırakıldı ve yanına modern bir kilise inşa edildi). Belki bu anıtların bazılarını, bu felaketin hatırasını canlı tutacak şekilde restore edebi­liriz.

    Son deprem felaketinde yıkılan-zarar gören başlıca ta­rihî miras unsurları ve koru­ma çalışmaları şunlardı…

    ÖNCE/SONRA

    ANTEP KALESİ

    Kale, kısmen doğal bir tepede bulunan bir höyüktedir. Ken­tin tarihinin en önemli tanığı olan kalede yerleşim ve yapı­laşma Kalkolitik Çağ’da başla­dı. Bugün izlenebilen bölüm­lerin çoğu Bizans, Dulkadi­roğulları, Memlûk, Osmanlı dönemlerindedir. Buradaki höyük yerleşimi ve daha son­raki kale, binlerce yıldır başka depremlerle yıkılıp yeniden inşa edildi. Son deprem, kule­ler arasındaki surları ve bazı bölümleri yıktı.

    MALATYA YENİ CAMİİ

    ÖNCE/SONRA

    Malatya neredeyse Tunç Ça­ğı’ndan beri aynı ismi taşı­yan bir yerleşimdir ve deği­şik nedenlerle yer değiştirdi. İlk yerleşim Arslantepe, Ro­ma çağında bugün Eski Ma­latya ya da Battalgazi denilen yere taşındı; Osmanlı döne­minin sonlarında bugün bili­nen merkez aynı adla yaşama­ya devam etti. Bu merkezde 1843’te inşa edilen Hacı Yusuf Camii 1880’lerde bir deprem­de yıkıldı, yapı tekrar ancak 1910’da tamamlanabildi. Yeni Cami, Çarşı Camii gibi isim­lerle anılan caminin ilk yapısı­nın depremde yıkılan minare­si, bugünkü caminin yanında depremi hatırlatan bir ibret anıtı gibidir. Camii, 2020 Ela­zığ depreminde de zarar gördü; son depremde neredeyse tama­men yıkıldı.

    ADIYAMAN ULU CAMİİ

    Adıyaman Kalesi’nin yakınla­rında olan Ulu Camii’nin inşa tarihi kesin değil. Bölgenin İs­lâm hakimiyetine geçmesiyle inşa edilmiş olmalıdır. Ancak uzun tarihi boyunca yaşadığı felaketlerde bu yapı defalarca tahrip olup yenilendi. Caminin 1506-1515 arasında Dulkadiro­ğulları Beyliği’nin son idareci­lerinden Durak Bey tarafından inşa ettirildiği düşünülüyor. 16. yüzyıl yapısı bir depremle yı­kıldı ve 1832-1833’te yeniden inşa edildi. Minaresi ise ancak 1860-1863 arasında Hacı Mol­la isimli bir hayırsever tarafın­dan tamamlanabildi. Ancak bu yapı da 1890 civarında meyda­na gelen bir depremde çöktü ve 1895-1896’da yeniden Kolağası Mustafa Ağa tarafından büyük ölçüde yenilendi. Özellikle ah­şap kapıları, geç devir Osmanlı sanatının ilginç örnekleri olan mihrap ve minberi, minare ka­idesindeki bezemeler ve kita­beleri İslâm sanatı açısından önemliydi. Cami son depremde maalesef tamamen yıkıldı.

    GAZİANTEP KURTULUŞ CAMİİ (ESKİ MERYEM ANA KATHEDRALİ)

    ÖNCE/SONRA

    Yapı 1892’de kentin Ermeni cemaati tarafından Meryem Ana’ya adanan (Surp Asvadza­dzin) bir kilise olarak inşa edi­di. 1915 hadiseleri ve tehcirden sonra bir süre terkedildi, ar­dından cezaevi olarak kullanıl­dı. Kilise aksamı ve bezemesi­nin büyük kısmı yokolan yapı, 1981’de cezaevinin taşınma­sı ile boş kaldı ve 1984’te cami hâline getirildi. Son depremde kilisenin çan kulesi üzerine ve onun simetriğine eklenen iki tek şerefeli minare ve ana kub­be çöktü, yapı büyük hasar aldı.

    İSKENDERUN KATOLİK KİLİSESİ

    Kentin Yenişehir bölgesinde bulunan yapı 1870 dolayların­da inşa edilen Latin Katolik Ki­lisesi’dir. Üç nefli bir bazilika olan kilise oldukça sadedir. Son depremde sadece giriş ve mih­rap cephesi ile bir nefi ayakta kalan yapı büyük ölçüde harap olmuştur.

    ANTAKYA AZİZ PETRUS/ AZİZ PAULOS KİLİSESİ

    ÖNCE/SONRA

    Antakya’nın merkezinde bu­lunan kilise, eski bir kilisenin yerine 1830 dolaylarında in­şa edildi. Bu kilisenin de 1870 dolaylarında bir depremle yı­kılmasından sonra, uzun bir inşaat süreci sonunda 1900’da yeni yapı ibadete açıldı. Kesme taştan inşa edilmiş, haç plan­lı, kubbeli bir kilise olarak Os­manlı dönemi Hıristiyan dinî mimarisinin bölgedeki en anıt­sal örneklerinden biriydi. Yapı­nın ahşap templonu ve Arapça siglaları ile Ortodoks ikonaları güzel bir koleksiyon oluşturu­yordu. Duvarlarında kilisenin ve cemaatinin tarihi, Osmanlı dönemine ait fermanlar sergi­leniyordu. Örtü sistemi tama­men çöken kilisenin içindeki aksam da büyük zarar gördü.

    ANTAKYA HABİBİ NECCAR CAMİİ

    7. yüzyılda yapılan Türkiye’nin en eski camilerinden Habib Neccar Camii de tarihi boyun­ca defalarca yenilendi. Erken İslâm döneminde tesis edilen cami, yaşadığı depremler ve diğer felaketler sonucu her dö­nemde onarım gördü. 13. yüz­yılda Memlûk Sultanı Baybars, cami ve çevresini yeniledi. Osmanlı devrinde birkaç defa yenilenen yapı 1839 civarında son büyük onarımını geçirdi. Avlusunda Aziz Paulus ve Aziz İoannes’in türbesi olan, zemin altında iki kat aşağıda Habib Neccar’ın kabrine ulaşılan ca­mi, kimisi Bizans kimisi Erken İslâm dönemine ait ilginç sü­tun başlıklarına sahipti. Cep­helerindeki kitabeler uzun tari­hinin en önemli anıtlarıydı. Son depremde neredeyse tamamen yıkıldı.

    ÖNCE/SONRA

    HATAY DEVLETİ MECLİS BİNASI

    Bölgenin yakın tarihi için önemli bir anıt, 1938’de kuru­lan ve ardından Türkiye’ye ka­tılan Hatay Devleti’nin meclis binası olarak kullanılan yapıydı. 1927’de bir sinema binası ola­rak inşa edilen yapı, daha sonra Hatay Devleti’nin meclis binası olmuştu. 2008’de restore edilen ve kültür merkezi hâline getiri­len bina, son depremde yıkıldı.

    Tarihî yapılardaki hasar modern binalardan daha az

    Depremlerin yarattığı maddi-manevi yıkıntıların boyutu günler içinde ortaya çı­karken tarihî yapıların, arkeolojik alanların ve müzelerin durumu da ele alınıyor. Felaket sonrası ortaya çıkan büyük yıkımda, tarihî yapı ve alanlardaki zararın konutlara kıyasla çok daha az olduğu, müzelerin ise başarılı bir sınav verdikleri gözlendi. Yaşanan felaketin boyutları dikkate alındığında, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın depreme hazır olma, deprem sonrasında da duruma hakim olma konusun­da başarılı bir sınav verdiğinin altını çizmek gerekir. Bu başarı­nın altında ise detaylı ve titiz bir planlamanın yer aldığı “afet acil durumu eylem planı”nın anında uygulamaya alınmasının yanısıra personelin eğitimli olmasının rolü de büyük. Yetkililer gerek ilk müdahale gerek hasarın tespiti gerekse eserlerin yağmaya karşı korunmasında etkin davrandıkları gibi, kamuoyunu bilgilendirmekte de süratli refleks gösterdi. Bu da spekülasyonların ve söylentilerin önünü kesti. Kamuoyunda konuya yönelik hassasiyet de bu felaketli günler için gurur vericiydi.

    Son depremde;

    . Tarihî Gaziantep Kalesi’nin doğu, güney ve güneydoğu kısımlarında bulunan bazı burçlar yıkıldı.

    . Adıyaman Karakuş Tümülüsü, “Tokalaşma Sütunu” yıkıldı (Kabartma Adıyaman Müzesi’nde koruma altına alındı).

    . 17. yüzyıl yapısı Gaziantep Şirvani Camii’nin kubbesi ve doğu duvarı kısmen çöktü.

    . Gaziantep Hz. Ukkaşe Türbesi tamamen yıkıldı.

    . 2200 yıllık geçmişe sahip Antakya Sinagogu yıkıldı.

    . Şanlıurfa Ulucamii minaresi yıkıldı.

    . Gaziantep Zeugma Müzesi hasar almadı, mozaiklerde düşen tek par­ça yok; ünlü Çingene Kızı mozaiği sağlam durumda.

    . Antakya Hatay Arkeoloji Müze­si’nde taşıyıcı kolonlarda sorun yok; ünlü Şuppiluliama heykeli hasar gördü, ivedilikle onarıma alındı.

    Depremde hayatını kaybeden Kültür ve Turizm Bakanlığı per­soneli yanısıra TUREB tarafından düzenlenen uygulama eğitimine katılan 43 kişilik rehber kafilesi de Adıyaman’da konakladığı otelde enkaz altında kaldı; çoğu maalesef kurtarılamadı.

  • Üstünden çok sular aktı ama 1650 yıl ayakta kaldı

    İstanbul’un en önemli, anıtsal simgelerinden Bozdoğan Kemeri ya da Bizans dönemindeki adıyla Valens Kemeri, eski zamanlarda da sıklıkla kuraklık sorunu yaşayan İstanbul’un derdine derman olması için inşa edilmişti. Belgrad Ormanları’ndan gelen suyu bugünkü Fatih’in bulunduğu tepeye taşıyan kemerin altında, bugün araç trafiği akıyor. İBB’nin restorasyon projesiyle yeniden canlanan yapı ve civarındaki tarih…

    Fatih ve Beyazıt semtleri arasındaki Bozdoğan Ke­meri, kentin en tanınmış sukemeri… Bugünkü uzunluğu 971 metre, en yüksek yerinde yüksekliği 28 metre ve genişliği Beyazıt’a doğru değişkenlik gös­terse de yaklaşık 5 metre olan bu devasa yapı, kentin içinde bir vadiyi geçmek üzere inşa edil­mişti. Bazı araştırmacılar onu İmparator Hadrianus’un yaptır­dığını, bazılarıysa 368-373 ara­sında İmparator Valens tarafın­dan inşa edildiğini söyler. Pek güvenilir olmasa da, birtakım kaynaklarda 364 yılında Heb­damon’da (bugünkü Bakırköy) hükümdar ilan edilen İmpara­tor Valens’in, isyan eden Proko­pius’u destekleyen Khalkedon (bugünkü Kadıköy) kentini ce­zalandırmak için surlarını yı­kıp, bu surların malzemesinden Konstantiniyye’de büyük bir su­kemeri yaptırdığı da yazar.

    Bizans döneminde suke­merinin bazen onarımlarından bazen de bakımsız kaldığın­dan bahseden pek çok kaynağa rastlanır. 2. Iustinos dönemin­deki depremde zarar gördüğü­nü; 576’da onarıldığını; 626’da Avarlar’ın İstanbul’u kuşatır­ken dışarıdan kemere su geti­ren tesisleri harap ettiğini ve uzun süre yapının bu harap halde kaldığını; 8. yüzyılda İs­tanbul’un bir kuraklık felake­tinden, 758’de büyük gayretlerle kemeri onaran 5. Konstantinos sayesinde kurtulduğunu da bu kaynaklardan öğreniriz. 2. Ba­sieios 1019’da, 2. Romanos Ar­giros ise 1028-1034 civarında bütün su sistemini onartmıştır. Bizans döneminde yapının hâlâ çalışır hâlde olduğunu kayde­den son kaynaklardan biri ise 15. yüzyılda Bizans başkenti­ni ziyaret eden İspanyol seyyah Clavijo olur.

    William Henry Bartlett’in 1835 tarihli Bozdoğan Kemeri’nin gravürü.

    Kemer hakkında Osman­lı kaynaklarının verdiği bilgiler ise Paul Wittek tarafından der­lenmiştir. İstanbul’un fethinden hemen sonra Fatih’in eski su sistemlerini onarttığını biliyo­ruz. Bu dönemde kemer, özellik­le Beyazıt Meydanı yakınındaki Eski Saray’a ve bugün Topka­pı Sarayı adıyla anılan Yeni Sa­ray’a su sağlıyordu. Fatih Vakfi­yesi’nde sadece “kemer” olarak anılan yapının üzerinde kulla­nılmayan bir “Nasrani” (Hıris­tiyan/Bizans dönemine ait) su hattı olduğu da belirtiliyordu.

    Kemerin Türkçe isminin kö­keniyse kesin olarak tespit edi­lemiyor. Sözlüklerde “bir kuş ismi”, “gürz de denilen bir savaş aletinin Türkçe ismi” ya da “bir armut cinsi” olarak tanımlanan “Bozdoğan” adı, aynı zamanda kemerin etrafındaki bölgenin de ismiydi. Ancak kemer mi semte ismini vermişti, semt mi keme­rin adıyla anılmaya başlanmıştı, orası meçhul. İsim, 1607 tarihli bir suyolu haritasında “Bozulgan kemer” olarak da geçiyor (Belki de Bozdoğan ismi döne dolaşa bu “Bozulgan kemer” adından gelmiştir). Evliya Çelebi’nin Se­yahatnâme’sinde ise kemerden “Kırkçeşme Kemerleri” olarak bahsedilmiş ve “Vizendon Kral” zamanında mahir mühendislere yaptırıldığı anlatılmıştı.

    1509 depreminde kemer kısmen tahrip olmuş, Vefa-Sü­leymaniye çevresinde boşa akan sular bir bataklık oluştur­muştu. Kemerin Şehzadebaşı çevresindeki kısmının bu dep­remde yıkıldığı düşünülüyor. 2. Beyazıt döneminde (1481-1512) su tesisleri onarılırken kemer de elden geçmiş olmalı…

    Cumhuriyet döneminde ise bazı basit müdahaleler yapıl­mış, ancak ilk kapsamlı resto­rasyon 1988’de başlamıştı. Prof. Doğan Kuban’ın danışmanlı­ğını yaptığı proje, Mimar Şirin Akıncı tarafından hazırlanmış­tı. Bu çalışmada kemerin İtfaiye Caddesi ile Şehzade Camii ara­sındaki 260 metrelik ilk kısmı ele alınmıştı. Restorasyon kap­samında Gazanfer Ağa Med­resesi önüne denk gelen 51. ve 57. kemerler arasında İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin deneti­minde bir kazı çalışması yapıl­mış ve ayakların derinliği tespit edilmeye çalışılmıştı. Bozdoğan Kemeri’nin bu noktada 2.5-3 metre kadar kültür toprağı al­tında kaldığı anlaşılmıştı.

    Kemerin son onarımının üzerinden yaklaşık 30 yıl geçti ve İstanbul’un bu en eski hatı­rası son günlerde yeniden resto­rasyona alındı. İstanbul Büyük­şehir Belediyesi’ne bağlı İSKİ tarafından başlatılan çalışma­lar, özenle devam ediyor. İstan­bul Arkeoloji Müzeleri deneti­minde yapılan kazılarda birçok yeni bulguyla da karşılaşılıyor. Restorasyon sonrasında bu ta­rihî eserin ve çevresinin kentin daha çok bilinen ve ziyaret edi­len yerlerinden biri olacağına şüphe yok.

    Çağlar geçti, o silinmedi 1940’larda çevresi ahşap evlerle çevrili, Arnavutkaldırımı yollarla gidilen Bozdoğan Kemeri’nin (üstte) altından bugün kentin en işlek caddelerinden Atatürk Bulvarı geçiyor (altta).

    1-PADİŞAHIN ONARIM KİTABESİ

    Sultan 2. Mustafa’nın nadir hâtırası

    Kendi gitti, replikası geldi 1988’deki restorasyonun ardından mermer bir replikasıyla değiştirildi

    Kemerin en ilginç hatıra­larından biri, 1696-1697 arasında Sultan 2. Mustafa’nın emri ile yapılan onarımın ki­tabesidir. Bu onarım Unkapa­nı yönünde 44. ve 45. kemerler arasında (Reşat Nuri Güntekin Sahnesi’nin önünde) kalan 6 satırlık bir kitabede anlatılıyor. Sultan, Edirne’de tahta çıkmış ve 1695-1703 arasında kısa sü­reli birkaç ziyaret dışında 8.5 yıl boyunca İstanbul’a gelme­mişti. Ekonomik sıkıntılar çe­kilen bu dönemde imar faali­yetleri de çok zayıf kalmıştı. Osmanlı tarihinin en sıkıntılı barış antlaşmalarından Kar­lofça, onun zamanında 1699’da imzalanmıştı. Bozdoğan Ke­meri onarım kitabesi, Sultan’ın günümüze ulaşan birkaç ha­tırasından biri durumunda… Kitabenin metninin Arapça ilk satırı Kur’an-ı Kerim’den Za­riyat suresi (51), 58. Ayet’tir. Devamı Arap harfleri ile Türk­çedir:

    İnnallahe huve’r-Rezzâk zü’l-kuvveti’l-metîn (Şüphesiz rızık veren, güç ve kuvvet sa­hibi olan ancak Allah’tır.)

    Sultan 2. Mustafa’nın emriyle yapılan onarımın kitabesi.

    1. Bu beyt iki târîh olur su gibi Zeki okutur

    2. Hakka niyâz eyle ki ola nus­retle Sultân hem-inân

    3. Şâd-âb kılup âlemi izzetle Sultân Mustafâ

    4. Bâlâ-yı tâk-ı ser-bülend mâ’ü’l-hayâta nâvidân

    1108 (Miladi 1696-1697)

    1988’deki son restorasyon sırasında harap hâlde olan bu kitabe ilgili kuruma teslim edilip yerine mermer bir rep­likası yerleştirilmiş. Kitabe­nin bu kadar yüksekte olması, muhtemelen çevredeki yapıla­rın daha alt düzeyde görüntü­yü kapatmasından kaynakla­nıyordu. Ancak uzaktan görü­lebilse bile bugün bulunduğu yerde kitabenin okunabilmesi pek mümkün değildir. Osman­lı dönemi kitabelerinin kul­lanımı ve amaçları açısından Bozdoğan Kemeri kitabesi ol­dukça farklı bir konumdadır.

    2-KEMER ÇEVRESİNDEKİ SOKAKLAR

    Fotoğraflarda kalan tarih

    Osmanlı döneminde ke­mer, yoğun bir konut dokusu içerisinde kalmıştı. Yaklaşık 1 km. uzunluğunda 5 metre genişliğinde olan ya­pının bazı kemerleri örüle­rek kapatılmıştı. Kemerin iki yanında gelişen mahalleler açıklıklardan geçen sokaklarla birbirine bağlanıyordu. Bugün hâlâ üç sokakta işlek bir araç trafiği vardır. Bir sokak ise ar­tık sadece yayalar tarafından kullanılmaktadır.

    Kemerin Gazanfer Ağa Medresesi’nin yanındaki so­kağı, 19. yüzyıl sonu-20. yüzyıl başı fotoğrafçılarının severek kullandığı bir mekan olmuştu. Ancak 1908 yangınından son­ra bu doku ancak fotoğraflarda kaldı. Ahşap evlerin yerini kar­gir olsa da benzer cephe özel­likleri ve boyutlarıyla tekrar­layan binalar almış, fakat bu doku 1940’lardan sonra yavaş yavaş ortadan kaldırılmıştı. Atatürk Bulvarı’nın “kemerin gözleri” altından geçirilmesi yapının daha anıtsal bir görü­nüme kavuşmasını sağlasa da, aynı zamanda onu yoğun bir trafik yüküyle de karşı karşıya bıraktı. Bu cadde ilk inşa edil­diğinde Avrupa kentlerinde­ki geniş caddelere özenilerek “bulvar” denmiş ve bu adeta özel isim olarak kullanılmıştı. Kemerin etrafında oluşan boş alanlarda tasarlanan yapılar ise bina edilmemişti.

    Osmanlı döneminde fotoğrafçıların uğrak yeri olan kemer çevresindeki sokaklardan tarihî dokunun korunduğu pek azı günümüze ulaşmış. Sokakların bir krokisi (altta).

    3-GAZANFER AĞA MEDRESESİ

    İçeri girmek zor; minyatüre bakalım!

    Sukemerine bitişik en önem­li anıtlardan biri Gazanfer Ağa’nın medrese, türbe ve se­bilden oluşan külliyesidir. Ga­zanfer Ağa 1603’te idam edilen Sultan 3. Mehmet’in Kapıağa­sıydı. Macar kökenli ağa, Aka­ğalar’dandı. Külliye inşa edi­lirken bitişikteki sukemerinin bazı gözleri de onarıldı. 2014’te Aziz Mahmûd Hüdâyi Vakfı’na tahsis edilen ve bugün “Eği­tim ve Kültür Merkezi” olarak kullanılan tarihî binayı ziyaret etmek pek kolay değil. İçerisi­ni merak edenler, bunun yerine Divan-ı Nadiri’nin minyatürle­rinden birine bakabilir! Burada medresede bir ders anı canlan­dırılıyor; sağ köşede at üstün­de medresesine gelen Gazan­fer Ağa görünüyor. Medresenin arkasında yükselen Bozdoğan Kemeri ise sahnenin iki yanın­da birer taş kemer olarak gö­rülüyor.

    Gazanfer Ağa Medresesi’nin Mimar Ali Saim Ülgen arşivinden eski bir fotoğrafı.

    4-KALAYCI

    Mesleğin son temsilcisi

    Kemerin Vezneciler yönün­deki son gözünde ayak­lardan birinin içi oyulmuş ve eskiden beri içine bir kalaycı yerleşmiştir. Metal kepenkle­ri olan bu dükkan düzenli bir plana sahip değildir. Kentte gi­derek azalan kalaycı esnafının en eskilerinden biri olan bu dükkanın korunması ve gele­neğin yaşatılmaya çalışılması semte hoş hediye olacaktır.

    5-İKİ DÖNEMİN KEMERLERİ

    Yarısı Bizans, yarısı Osmanlı

    Bozdoğan Kemeri’nin Şeh­zade Mehmet Medresesi önündeki kısmı Osmanlı dö­neminde muhtemelen 16. yüz­yılda yenilenmişti. Birbirinin devamı olan kemer gözleri, iki ayrı uygarlığın mimari yakla­şımlarını sergiliyor.

    Roma/Bizans dönemi ke­merleri muntazam yarım yu­varlak şeklindeyken, Osman­lı kemerleri sivri… Yaklaşık 1.650 yaşındaki Bizans duvar­ları epey aşınmış hâlde olsa da aynı malzeme ve teknikle inşa edilen yaklaşık 500 yıllık Osmanlı duvarları daha iyi du­rumda.

    6-KAYIP ASLAN BAŞI

    Bugün yerinde yeller esiyor

    Kemerin Osmanlı döne­minde 16. yüzyılda ona­rılan bölümlerinden birinde, kilit taşında bir aslan proto­mu tespit edilmişti. Olof Dal­man ve Paul Wittek tarafın­dan 1933’te fotoğrafı yayımla­nan bu aslan, bugün bu tarihî eserin kayıp parçalarından en önemlisi.

  • Zamana direnen mimari: İSTANBUL’UN TAŞ ODALARI

    Eski İstanbulluların yaşadıkları evler ve konaklar bugün çok büyük oranda yokolmuş durumda. Çoğu ahşap bu yapılar ya yangınlarda kül olmuş ya da eskiyerek çöküp gitmiş. Aklımızın başımıza gelmesi ise 18. yüzyılı bulmuş. Bu tarihten sonra evlerin bazı bölümleri kagir olarak inşa edilmeye başlanmış. Son günlerde İBB’nin restorasyon çalışmalarıyla hatırlanan taş odalarda bir gezinti…

    İstanbul sokaklarında yapılan gezilerde daha çok kamusal yapılar, ibadetha­neler ziyaret edilir. Tanzimat’tan önce inşa edilmiş evlerin, konakların neredeyse hepsi zaman içinde kaybolmuştur. Bazen ahşap malzemeyle inşa edildiklerinden sık sık çıkan İstanbul yangınlarında, bazense zamanın etkisine yenik düşerek… Ancak 18. yüzyıldan sonra, yapıların bazı kısım­ları kagir olarak inşa edilmeye başlandı. Evlerin hamamları, çamaşırhaneleri, sarnıç, mahzen ve depo birimleri muhtemelen yan­gınlara karşı kagir olarak tasarlandı. Ahşap bölümler yokolsa bile bu kagir bölümler günümüze kalabildi.

    19. yüzyılda bu mekanlar normal konutlar gibi kullanılmıştı. Taş odaların büyük oranda korunduğu Fener semtindeki yapılar, bazı araştırmacılar ve meraklılar tarafından Bizans evleri olarak tanıtılmıştır; ancak ço­ğunlukla Haliç surlarının dışında dolgu alan­larda bulunan bu anıtlar 18. ve 19. yüzyılın ilk yarısında inşa edilen anıtlardır. Bazıları Eflak ve Boğdan beylerinin İstanbul’daki temsilcilerinin konutlarıyla ilgili olabilir. “Fenerli Beyler” olarak anılan Rum kökenli Osmanlı yöneticilerinin de bu bölgede büyük konutları vardı. Bazı yapılar geçmişte meşhur olan sahiplerinin adlarıyla anılırlar; ancak çoğu isimsizdir. Çoğunun kesin inşa tarihini ve fonksiyonunu belirlemek de güç­tür. Benzer örnekler Zeyrek, Süleymaniye, Fatih, Galata, Kumkapı ve Boğaz köylerinde de vardır. Fener semtindeki yapıların çoğu, sahilde oluşan yolun iki yanındadır. Bu yol çevresindekiler zeminin zamanla yükselme­si ile 1 ya da 1.5 metre kadar yol seviyesinin altında kalmıştır. Son aylarda İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Kültür Varlıkları Pro­jeler Müdürlüğü tarafından restore edilen bu yapıların korunması ve kullanılması kent tarihi açısından oldukça önemlidir.

    (Taşodalar ile ilgili daha geniş bilgi için Safiye İrem Dizdar’ın “Osmanlı Sivil Mimarlığında İstanbul’daki Taş Odalar ve Fener Evleri” isimli tezine bakılabilir).

    CİBALİKAPI KARŞISINDAKİ TAŞ ODA

    Ceneviz değil 18. yüzyıl Osmanlı yapısı

    Bazı yayınlarda Ceneviz yapısı olarak tanımlanan bina, aslında 18. yüzyıl Osmanlı sivil mimarisi­nin güzel bir örneğidir. Dikdörtgen şeklindeki yapının iki kısa cephe­si Abdülezelpaşa Caddesi’ne bakar. Taş kaplamalı ana cephesi birinci katta taş konsollar üzerinde dışa­rıya yarım yuvarlak şeklinde taşar. Diğer cepheleri, moloztaş ve tuğla ile örülmüştür. Haliç’e bakan cephe ise kare kesitli payelere oturan üç yuvarlak kemerlidir. Bu cephenin önünde ona bitişen, bugüne ulaşa­mamış ahşap birimler olduğu tah­min edilebilir.

    MÜSTANTİK CADDESİ TAŞ ODASI

    Önce konak, sonra fabrika ve antikacı

    Sahile uzak bu taş oda, herhalde büyük bir kona­ğın parçası olmalıdır. 3 katlı taş odanın parka ba­kan cephesinde kitabeli bir çeşme vardır. İkinci katta bugün boşluğa açılan kapılar bu yönde yapıya bitişik ahşap birimlerin varlığını açıklar. Taş odanın alt kat­ları mahzen, üst katı ise konağın bir parçası olarak kullanılmış olmalıdır. Sonradan konağın arazisinde bir cam fabrikası açılmış, taş oda da onun bir parçası olmuştur. Bugün bir eskici/antikacı tarafından kulla­nılmaktadır.

    AYA NİKOLA RUM ORTODOKS KİLİSESİ TAŞ ODASI

    Osmanlı dönemi Hıristiyan mimarisi

    Bu 2 katlı yapı bugün Abdülezelpaşa Cadde­si’nin yükselmesiyle kısmen gömülmüştür. Cephesin­de Aziz Haralambos Ayaz­ması’nın Rumca kitabesi vardır. Yapının arkasındaki ayazmanın kilise avlusuna girilmeden ziyaret edilmesi için buraya da bir kapı açıl­mıştır. Üst kat taş konsollar ile dışarı doğru çıkmıştır. Bu bölüm taşodanın büyük salonudur. İçeride iki zarif sütuna oturan kemerli kur­gu ve duvarlar, muhtemelen zengin süslemelere sahipti. Bugün varaklı olan kabart­ma süslemelerin, 18. yüzyı­lın sonlarına ait olduğu tah­min ediliyor. Taş odanın da aynı dönemde inşa edildiği düşünülebilir. Sivri kemer­li pencereleri, çatı seviye­sindeki kirpi saçak hattı ile Osmanlı dönemi Hıristiyan mimarisinin güzel bir ör­neğidir. Cibali-Ayakapı ara­sında bulunan bir kilisenin ek yapısı olan bu birim, aynı zamanda Balkan tarihi açı­sında da önemlidir. Yapının üst salonu 19. yüzyılın baş­larında Mora isyanına des­tek veren İstanbulluların toplantı yeri olarak bilinir. Hatta bu isyanın finansma­nında kullanılan demir kasa halen yapının duvarındadır.

    PETRİKAPI TAŞ ODASI

    Bitişiğindeki Bizans kulesi satılık!

    Haliç surları üzerinde Petrikapı olarak bilinen ve bugüne ulaş­mayan kapının hemen yanında sur­ların önündeki taş oda küçük bir parsele yerleşmiştir. Doğu yönünde İmparator Herakleios tarafından 7. yüzyılda inşa edilmiş bir kuleye yaslanır. Osmanlı ve Bizans devri duvar tekniklerinin farklarını gör­mek isteyenler bu yapıları ziyaret edebilir. 19. yüzyılın başlarında in­şa edilen yapı, muhtemelen yanın­daki veya arkadaki surlar üzerinde bulunan ahşap yapılarla bağlantı­lıydı. Bağlantıları yokolan yapı, za­manla farklı amaçlarla kullanılmış; ara katları çökmüş ve terkedilmiş­ken projeler hazırlanmış ve İBB ta­rafından restore edilmeye başlan­mıştır. Neredeyse 1.300 yaşındaki Bizans kulesi ise şahıs malıdır ve satılıktır.

    KADIN ESERLERİ KÜTÜPHANESİ VE BİLGİ MERKEZİ

    Türkiye’nin tek kadın arşiv-kütüphanesi

    İki bölümlü taş oda, Haliç kıyı­sındaki sanayi tesisleri yıkılır­ken kültür varlığı olarak koruma altına alınmıştır. Çevresindeki yapılar yıkıldığı için, Haliç kıyı­sındaki uçsuz bucaksız parkın içinde kalmıştır. 1988’de resto­re edilen yapı, bugün İBB ve Ka­dın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı tarafından kulla­nılmaktadır. Vakıf 1990’da ku­rulmuştu. İçinde 48 ayrı koleksi­yondan, 14 binin üzerinde kitap, 469 süreli yayın, 8.000’den fazla efemera koleksiyonu korunuyor. Türkiye’nin kadın merkezli ilk ve tek arşiv-kütüphanesi olan bu ya­pıda özellikle “Kadın Yazarlar” ve “Kadın Sanatçılar” başlıklı kolek­siyonlar önemlidir.

    HALİÇ TAŞODALAR

    Restorasyon öncesi görülemiyordu

    Haliç sahilinde parklar arasında kalan iki taş oda, bağlantılı bir yapının parçası olmalıdır. İki kat­lı yapıların etrafındaki ahşap birim­ler yokolunca bazı betonarme binalar arasında kalmış; 1980’lerde modern ekler yıkılınca da park içinde bağım­sız birimler haline gelmiştir. Yapının ikinci katlarına bitişiğindeki ahşap binalardan girildiği için alttan bağ­lantı yolu yoktur. Bugün ikinci katta­ki kapılara eski görünümlü modern merdivenlerle ulaşılmaktadır. Taş odalar Haliç kıyısındaki tarihî yol hattı olan Abdülezelpaşa Caddesi’ne bitişiktir. Bu caddenin kent tarafında ise İmparator Theophilos Kulesi var­dır. Taş odalar son kullanıcısının on­lara verdiği isimle “Camhane” olarak da tanınmaktadır. Bu son kullanım sırasında, çok az ziyaret edilebilen yapıların etrafındaki geniş park alanı modern çitlerle kapatılarak taş odala­rın görünmesi bile engellenmişti. Son günlerde bu taş oda da İBB tarafından restorasyona alınmıştır.

    DİMİTRİ KANTEMİR EVİ

    Asi Boğdan Beyi’nin eski sarayıydı

    Fener’deki taş odala­rın en çarpıcısı Ku­düs Patrikhanesi’nin üstünde, Eflak Sara­yı yakınlarında teraslar üzerine yerleşen yapı­lardır. Bunların meş­hur Boğdan Beyi Dimitri Kantemir’in (1673-1723) sarayının kalıntıları ol­duğu kabul edilir. Kan­temir 1687’de İstanbul’a gelir; 1710 dolaylarına kadar İstanbul’da ka­lır. Ülkesine bey olarak döndüğünde isyan eder ve uzun olaylar sonun­da Rusya’ya kaçar. İs­tanbul’daki evi, Boğdan beylerince kullanılmaya devam eder. Yine ahşap yapılarla çevrelenen taş odalardan oluşan bu yapı da asıl ahşap birimlerin yokolmasıyla inşa edildi­ği konsepti kaybetmiştir. Merdivenlerle ulaşılan bu odaların sonunda bir birim, kütüphane olarak düzenlenmiştir. Bugün yapı kalıntılarının bir kısmı kafe ve Fatih Be­lediyesi’ne ait bir müze olarak kullanılıyor.

    TUR-U SİNA MANASTIRI METHOKİONU

    İstanbul’un en görkemlisi, bugün harap

    Burası Fener semtinde, hatta genel olarak İs­tanbul’da günümüze ulaşan en görkemli taş odadır. Mı­sır’da Sina yarımadasında bulunan Azize Katherina Manastırı’nın İstanbul tem­silciliğinin büyük bir kilise, ayazma, kütüphane ve met­hokion/misafirhaneden olu­şan bu yapıları, bugün çok harap haldedir. Misafirha­ne dev bir taş odadır. İçeri­si çok zengin, taş, sutuk ve kalem işleriyle bezenmiş­tir. Altta mahzenler üzerin­de yükselen ana salon, bü­yük bir yaşmakla taçlanmış ocağı ile dikkati çeker. Sa­lon adeta bir saray mekanı­dır. Vakıflar Genel Müdür­lüğü’nün korumasında olan yapı, bugün maalesef çok kötü durumdadır.

  • Sinan’ı nasıl bilirdiniz? Bildiğiniz gibi değil!

    Son yılların gözde tabirlerinden “ezber bozmak”, Mimar Sinan üzerine yazılmış bu kitabın işlevini tarif edebilir. Üstelik ezberi bozulanlar, sadece biz değil, konuyla akademik olarak da uğraşmış hocalar, uzmanlar, akademisyenler. Prof. Dr. Uğur Tanyeli’den, Mimar Sinan’ın hayatı ve eserleri üzerine, çarpıcı bir bilgi-analiz-metot kitabı.

    MİMAR SİNAN / TARİHSEL VE
    MUHAYYEL

    Uğur Tanyeli’nin Mi­mar Sinan, Tarihsel ve Muhayyel isimli kitabı 2020’nin son ayında Metis Ya­yınları’ndan çıktı. 538 sayfa­da farklı başlıklarla bir Sinan kitabı. Bir kısım siyah-beyaz fotoğraf ve çizimle desteklen­miş. Türkiye’nin geçmişine ilgi duyanlar için heyecan verici bir çalışma.

    Dikkatle okunması gereken bir eser; öyle kolayca bir çırpı­da okunabilecek bir metin de­ğil. Konu hakkında biraz bilgisi olanlar için daha da tehlike­li olabilir! Tartışılmadan kabul edilen birçok genel değerlendir­meyi farklı yönlerden yeniden ele alıyor. Bu bakımdan biraz tedirgin hatta huzursuz edici.

    Kitapta cevaplar ve tartışı­lan konular kadar sorular da il­ginç. Geçmişimize ve bugüne dair oluşturulan kurguları an­lamak ve tartışmak için değişik ve tazeleyici yaklaşımlar ortaya konmuş. Sinan ile ilgili elimizde olmayan bazı veriler hatırlatılıp, bunları hesaba katan yorum­lar yapılmış. Sanırım bu kitapta ele alınan konular, yaklaşım bi­çimleri ve genel değerlendirme­ler önümüzdeki yıllarda birçok alanda tekrar tekrar ele alınacak.

    Sadece Sinan için değil, Os­manlı uygarlığını ve bugün­kü Türkiye’yi anlamak için de okunması faydalı bir kitap. Zira Türkiye’de farklı dünya görüş­lerinin Sinan’a bakışı; bunların oluşturduğu Sinan’lar; ayrıca Osmanlı halklarının Rumların, Ermenilerin Sinan’a bakışı, bir noktaya kadar sahiplenişi ele alınıyor. Ölümünden neredey­se 400 yıl sonra güncel siyasal tercihlerimiz hatta kavgaları­mız çerçevesinde Sinan’na na­sıl kimlikler biçildiğini izlemek ilginç. Ayrıca hem Türkiye’de hem dünyada kurgulanan Sinan mitosları, bunların oluşum sü­reci ve farklı çevrelerde algıla­nış biçimleri alışık olmadığımız bir tarzda keyifle tartışılmış.

    Prof. Dr. Uğur Tanyeli

    “Bugün Türkiye’de herkesin siyasal meşrebine
    göre Mimar Sinanları var. Muhafazakarlar,
    solcular, seküler ve rasyonel düşünceye veya
    İslâmcılığa iman etmiş olanlar için başka başka
    Mimar Sinanlar bunlar. Dünyada artık bunun
    en azından istisnai olduğu kesin. Leonardo’nun
    veya Michelangelo’nun imanından, Bramante’nin
    etnik kimliğinden konuşan bir mimarlık tarihçisi
    bilmiyorum.” (Uğur Tanyeli)

    Uğur Tanyeli, başta kitabı­nın Mimar Sinan’ın hayatını ve eserlerini anlatan bir monogra­fide bulunması gereken başlık­lara ve içeriğe sahip olmadığını açıklamış. Sinan’ı ve onun hak­kında yapılan araştırmaları tar­tışıyor. Giriş bölümünde kitabın amacı şu cümlelerle anlatılmış: “Burada ilk amaçlanan, Sinan’ın Türkiye’deki güncel tarihsel/ta­rihyazımsal alımlanışının bir ir­delemesini yapmak. Hem ‘ciddi’ ve ‘akademik’ hem de popüler tarih yazımında nasıl Sinan(­lar) ve Sinan mimarileri inşa edildiğini anlamaya yönelik bir değerlendirme ortaya konmaya çalışılıyor”.

    Kitapta giriş bölümlerinin ardından, Mimar Sinan’ın yaşa­dığı dönem olan 16. yüzyılda Os­manlı dünyasında mimarlık ve mimari faaliyetler geniş bir çer­çevede (kent, inanç, mimarlık uygulamaları, mimari süreçler, mimarın durumu) tartışılıyor. Bu kavramların Sinan çağından günümüze farklı çevrelerde nasıl değiştiği inceleniyor.

    Bilinen tek Mimar Sinan Süleymanname’de yer alan Mimar Sinan’ın bilinen tek minyatürü, Kanuni Sultan Süleyman’ın cenaze merasimini tasvir ediyor.

    2. bölüm “tarihsel Sinan”a ayrılmış. Osmanlı mimarisi ça­lışmalarına farklı bakışaçıları sunuyor. “Yenilik ve eskilik üre­timi”, “Kim Şu Rumiyan?”, “An­tikite’nin Mirası ve Sinan” gibi altbaşlıklar ise Osmanlı mimar­lık tarihi yazımında pek ele alın­mamış konulara işaret ediyor. Muhtemelen Osmanlı mimar­lığının Geç Antikçağ sanatı ile ilişkisi gibi sorunlar daha uzun yıllar tartışılacak. “Kervan yol­da düzülür: Selimiye Külliyesi örneğinde yapım süreci” başlığı, Osmanlı yapılarının kısa sürede hızla üretildiği düşüncesini tar­tışıyor. İnşaatlar ile ilgili süreç Osmanlı mimarisini anlamak için önemli olmakla birlikte, çoğu yakın zamanlarda üretil­miş efsanelerin bazı konuların ele alınmasını nasıl güçleştirdi­ği sergileniyor. Edirne Selimi­ye Camii özelinde ilgili döneme, yapıların bugünkü durumuna, mevcut verilere modern tarihçi­lerin yaklaşımı değerlendiriliyor. Aslında Mimar Sinan ya da Os­manlı mimarisi için yapılan bazı genel değerlendirmeler, Selimi­ye için yeni ve ilginç yaklaşım­ları da ortaya koyuyor. Bu ana bölümün son altbaşlığı, bugüne kadar Osmanlı mimarlık tarihi çalışmalarında pek ele alınma­yan bir konuya, Osmanlı-Sa­fevî ya da Şii-Sünnî çatışmasına göndermeler yapıyor. Osmanlı­lar için İran kültürü ilgiyle takip edilen bir konuyken 16. yüzyılın İran’ında hüküm süren iktidar ve ideoloji ile yapılan mücade­le ilginç.

    “Muhayyel: Çağdaşımız Si­nan” başlıklı bölüm, kitabın sa­nırım her kesimden insana il­ginç gelecek bölümü. Burada modern araştırmalarda çoğu za­man farkına bile varmadan üre­tilen efsaneler ele alınıyor. Bu efsanelerin ne zaman ve neden üretildiği, sonrasında da bunla­rın tarihsel kökleri, bazı durum­larda nereden transfer edildi­ği tartışılıyor. Bu yaklaşımın benzerleri, Osmanlı tarihi ya da Türk tarihi çalışmalarının bir­çok başlığı için de denenebilir. Ben okudukça, bazı yaklaşımları Türk ve Türkiye tarihinin farklı dönemleri, sanatçıları, iktidarla­rı için de düşünmeye çalıştım.

    Ülkemizde mimar denince akla gelen ilk, belki de tek isim Mimar Sinan. Osmanlı Dev­leti’nin en parlak döneminin mimarı, yaşamından yüzyıllar sonra tanınmış; hakkında yapı­lan araştırmalar bir kütüphane­yi dolduracak kadar çok. Ancak bu büyük külliyatı inceleyenler şaşırır; çünkü onun hakkında yazılanların çoğu benzer bilgi­leri tekrarlar. Uğur Tanyeli Ho­ca’nın kitabı bu anlamda farklı yaklaşımların yolunu açacak gi­bi duruyor. Keyifli okumalar.

    Ünlü mimar üzerine tartışmalar, dergimizin Ağustos 2018 tarihli 51. sayısında da “muhayyel” bir Sinan illüstrasyonuyla kapak konusu olmuştu.