Kariye Camii, eski Kariye Müzesi, daha eski Khora Manastırı Kilisesi… Yapının hikayesi önemli yenilemeler, değişim ve dönüşümlerle anlatılsa da kentin en iyi korunmuş anıtlarından biri. Bizans döneminde bir manastır kilisesi olarak inşa edilen yapı birçok farklı dönemin izlerini taşıyor. Ana bina 11. yüzyılda inşa edilmiş ve 14. yüzyılda meşhur bir bürokrat ve aydın olan Theodoros Methokites tarafından eklerle genişletilip mozaik ve fresko tekniğinde resimlerle süslenmiş. Osmanlı döneminde 1509’dan önce kendisi de bir mühtedi olan ve “Hadım” lakabı ile tanınan Atik Ali Paşa tarafından cami hâline getirilmiş. 1948 dolaylarında anıt müze olan yapının ana bölümü 2023’te yeniden cami olarak ibadete açıldı. Kimi bölümleri hâlâ müze olarak ziyaret ediliyor. Yapı, Kariye Camii Sokak girişinden görülüyor. Bugün yapıya ulaşan sokakta semt sakinleri kadar turistler de var.
İzzet Keribar: ‘Renklerin Yolculuğu’ İstanbul Modern’de 25 Mayıs 2025’e kadar devam edecek “İzzet Keribar: Renklerin Yolculuğu” sergisi, sanatçının bu fotoğrafının da dahil olduğu 1 milyon 500 bin kareden oluşan arşivinden bir seçkiyle oluşturuldu. 1950’lerden günümüze Türkiye ve dünyanın çeşitli yerlerinde çekilen fotoğraflardan oluşan sergi, Keribar’ın renk, ışık ve dokuyu kullanarak oluşturduğu farklı tarzları ve bu coğrafyalardaki manzara-portre çalışmalarını biraraya getiriyor.
Kadem-i Şerif Tekkesi, İstanbul’un en önemli tekke yapılarından biri. Samatya’daki tekke, adını Hz.Muhammed’e mâledilen bir ayak izinden alıyor. İslâm toplumlarında Hz.Muhammed’in değişik dönemlerde taş, tuğla gibi malzemelere ayak izinin çıktığına inanılır. Bu hâtıralar Kadem-i Şerif, Nakş-ı Kadem, Nakş-ı Kadem-i Şerif gibi adlarla anılmış ve kutsal bir emanet olarak saklanıp ziyaret edilmiştir. Suriye’nin Şam şehrinde korunan bir ayak izi, 1784’te Şeyh Muhammed Zaid Efendi tarafından İstanbul’a getirilmiş. Genellikle Sadrazam Halil Hamid Paşa’nın bu dönemde şeyhefendi için bir Sâdî tekkesi inşa ettirdiği anlatılır. Muhtemelen bu Şam’dan getirilen ve tekkeye de ismini veren Kadem-i Şerif, daha sonra Sultan Abdülhamid’in türbesine yerleştirilmiştir. Tekke yapısı 2. Abdülhamid devrinde yeniden inşa edilmiş, yakın zamanda büyük bir restorasyon ile kent hayatına geri dönmüştür. Samatya semti İstanbul’da Bizans devrinden günümüze ismi değişmeden gelmeyi başarmıştır.
İstanbul’un en az değişen semtlerinden biri Süleymaniye… Ayşe Kadın Hamamı Sokağı ve civarının dokusu 19. yüzyıldaki Osmanlı İstanbul’undan bu yana şehrin en az değişen alanlarından biri. Sokağın sonu ise bizi 16. yüzyıla bağlıyor; İstanbul’un en eski anılarına… 19. yüzyılda daha ziyade ailelerin yaşadığı sokak, bugün işyerlerine ve sivil toplum örgütlerine mekan olmuş. Arka plandaki Süleymaniye Camii ise, bilindiği gibi 1550-1557 arasında yapılmış muhteşem bir Mimar Sinan eseri; kubbesi de İstanbul siluetinin özgün hâtıralarından biri. Sokağın sonundaki medreseler bugün Süleymaniye Kütüphanesi olarak kullanılıyor; dünyanın en büyük ve en kıymetli elyazma koleksiyonlarından biri burada. Sayıları 100 bin civarındaki elyazması, Türkiye’nin tarihi-uygarlığıyla ilgili olağanüstü bir hafıza. Ahşap evler yerlerini 60’ların mozaik kaplı apartmanlarına bırakmış ama, artık onlar bile bir tarih. Bir dönem en saygın İstanbullu ailelerin yaşadığı semtte artık süt satıcıları yok ama, hâlâ esintiyle gelen bir kandil kokusu var sanki.
İstanbul’un en eski anıtlarından biri, bugün Kıztaşı adını taşıyor. Bizans İmparatoru Markianos’un yaptırdığı küçük bir meydanın ortasındaki bu anıt, vaktiyle imparatorun heykelini taşıyormuş; muhtemelen 450-452 yılları civarında şehrin valisi Tatianus tarafından imparatorun onuruna inşa edilmiş. Bugün 17 metre yüksekliğinde. Üzerinde normal ebatlarda bir erkek heykeli de olduğu düşünülebilir. Bizans devrinde imparatorun adıyla anılan anıt, 1453’ten sonra evler-bahçeler arasında kalmış ve unutulmuş. Türkler, kaidesindeki bir kalkanı uçuran iki Nike heykelini (Zafer/Talih Tanrıçaları) genç kızlar olarak görmüş ve anıtı “Kıztaşı” adıyla kabul etmiş (Türkçe konuşulan bölgelerde, neredeyse Asya’nın doğusundan Balkanlar’a “Kız” adı verilen birçok anıt, mevki, yapı vardır. Bu yeni isimle birlikte bazı efsaneler ve masallar bu anıt için anlatılır olmuş, hatta bazı hikayeler transfer edilmiştir. Şehirde aynı isimli bir başka sütunun da Vefa civarında olduğu bilinir. Hakkında anlatılan hikayelerin en meşhuru, yanından geçen kadınların iffetlerini koruyup koruyamadıklarını bir şekilde işaret ettiğidir).
1908’de çıkan bir yangında çevresindeki evler yanmış ve anıt ortaya çıkmıştır. Kısa süre sonra bir çevre düzenlemesi ile yeni caddeler açılmış ve doku büyük ölçüde değişmiştir. Bugün anıt; Kıztaşı, Kızanlık ve Dolap caddelerinin kesiştiği küçük bir meydanın ortasında kalır. Arkada görülen minare ve ahşap evler bugün yoktur. Minare Mustafa Bey Mescidi’ne ait olabilir (Fatih devrine tarihlenen bu ibadethane, Hadikatül Cevami’ye göre Reüsül Bevvabin Mustafa Bey tarafından inşa ettirilmiştir. Muhtemelen 1908 yangınından hemen sonra çevre düzenleme çalışmaları sırasında ortadan kalkmıştır). Yerinde modern apartmanlar inşa edilen caminin parçası olan Mustafa Çelebi çeşmesi ise günümüze ulaşmayı başarmıştır.
Sultanahmet semtinde, İstanbul Hipodromu’nun günümüze ulaşan “sphendone” kısmı oldukça etkileyicidir. 2. veya 4. yüzyıla ait tuğla duvarlar, kemerler dev bir teras görünümündedir. Bu duvarların önünde Osmanlı döneminde bazıları çıkmaz, dar sokaklı bir doku oluşmuş; dokunun bazı açıları İstanbulluların ve ziyaretçilerin ilgisini çekmiş ve çokça belgelenmiştir. Bunlardan güzel bir örnek Sultanahmet semtinde Aksakal ve Nakilbent sokaklarıdır. Bir zamanlar Hipodrom duvarlarına yaslanan klasik üslupta bir çeşme ve çevresinde ahşap evler bulunuyordu. Küçük kesme taş yapıdan çeşme, üzerindeki kitabeye göre Rüstem Paşa tarafından inşa ettirilmiş; su haznesi de surların içine yerleştirilmiş. Çeşme 1549-1554’te yapılmış. 1998’de restore edilen çeşmenin ayna taşı modern bir mermer levhası, sivri kemerin kilit taşında da bir rozet vardır. Çeşmenin bazı bölümleri taş taklidi sıva ile onarılmış. Unutulmuş bir iz olsa da, otopark ve kafelerin arasında varlığını devam ettiriyor.
Soğukçeşme Sokağı ile Divanyolu’nun kesiştiği köşe, İstanbul’un iyi korunmuş yerlerinden biri. Soğukçeşme Sokağı’nın bir yanını oluşturan surlar, Topkapı Sarayı’nı koruyan Sur-u Sultani ya da Sur-u Hakani denilen duvarlar. 1470 dolaylarında inşa edilen bu duvarlar kulelerle desteklenmiş ve arazinin durumuna göre yerleştirilmiş. Fotoğrafın çekildiği açıdan hemen solda bir zamanlar Soğukçeşme Kapısı bulunuyordu. Ancak bugün Gülhane Parkı olarak bilinen saray bahçelerine dönüştüğünde, duvara iki büyük geçiş açıldı. Sokağın kimi bölümlerindeki surlara bitişik farklı boyutlardaki ahşap evler; 19. yüzyılın anlayışını, yapı malzeme ve oranlarını göstermesi bakımından çok kıymetli. Sokak, dik bir eğimle Ayasofya’ya doğru uzanır. Dikkatsizce duvarın önüne dikilen ağaçlar ve modern sokak kaplamaları tarihî dokuyu rahatsız eder.
Türkiye coğrafyasında bulunan ve UNESCO tarafından “Dünya Miras Alanı” kabul edilen 19 maddelik listeye, geçen ay 2 başlık daha eklendi. Gordion’un yanısıra listeye giren ve 12. – 13. yüzyıllara tarihlenen 5 ahşap cami, sadece Türkiye coğrafyasında değil, dünyadaki çok nadir yapılar arasında. Erken İslâmiyet döneminin yaşayan son tanıkları.
Geçen ay Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da düzenlenen 45. UNESCO Dünya Miras Komitesi toplantısında alınan kararla, Türkiye’den iki başvuru daha Dünya Mirası Listesi’ne dahil edildi. Friglerin başkenti Gordion ile “Anadolu’nun Ortaçağ Dönemi Ahşap Hipostil Camileri.” Bu iki yeni alanla birlikte Türkiye’deki dünya miras alanlarının sayısı 21 oldu (Bu zor süreçte Kültür Bakanlığı’nın, yerel yönetimlerin, alan yönetiminin ve tüm taraflardan çok sayıda uzmanın emekleri unutulmamalıdır).
“Anadolu’nun Ortaçağ Dönemi Ahşap Hipostil Camileri” başlıklı dünya miras alanı, her biri ayrı bir yerleşim yerinde bulunan 5 yapıyı kapsıyor. Bunların hemen hepsinde, inşa tarihleri tartışmalıdır; ancak genel kabullere göre şu şekilde bir tarih sırasına sokulabilirler:
• Afyon, Ulu Camii (1272-1277)
• Eskişehir, Sivrihisar Ulu Camii (1274-1275)
• Ankara, Ahi Şerafeddin (Arslanhane) Camii (1289-1290)
• Konya, Beyşehir Eşrefoğlu Camii (1296-1299)
• Kastamonu, Kasaba Köyü Mahmud Bey Camii (1366-1367)
Bu son gelişmeyle birlikte, Türkiye’de ilk defa farklı illerde birbirleriyle bağlantılı bir grup kültür varlığı “seri kültür varlığı” olarak değerlendirilmiş oluyor.
1947’de çalışmaya başladığı Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu’nda genel müdür olan Çelik Gülersoy, sonraki yaşamını İstanbul’un tarihî yapı ve eserlerinin korunmasına, bunların bugünkü ihtiyaçlar doğrultusunda yeniden değerlendirilmesine adadı. Yaptığı düzenlemeler, yazdığı kitaplarla büyük bir miras bırakan öncü bir kültür insanı.
İstanbul’un ve yakın dönem kültür tarihimizin önemli isimlerinden Çelik Gülersoy, 6 Temmuz 2003 tarihinde bu dünyadan ayrılmıştı. Arkasında bugünkü İstanbul’u etkileyen sayısız proje bıraktı. İstanbullular artık onu pek hatırlamıyor. Ondan çok daha büyük ve güçlü kişilerin yapamadığını yapıp, yaşadığı ülkeyi korumak için olağanüstü bir çaba harcayan Çelik Gülersoy’u anmak; özellikle gençler, sevdikleri şehirler için bir şeyler yapmak isteyenler için müstesna bir durumdur.
Hiç durmadan, neredeyse hayatını İstanbul’un tarihine-sorunlarına adadı; hem yayınları hem geliştirdiği projeler hem uygulamaları ile kendisinden sonra da devam eden büyük etkiler oluşturdu. “En büyük eserim” dediği İstanbul Kitaplığı-Çelik Gülersoy Vakfı ve sevenleri tarafından hâlâ yaşatılıyor. Vefatının 20. yılında onu anmak için, her biri bir tez konusu olabilecek onlarca işi anlatmak kolay değil.
Yakın dönem kültür tarihimizin önemli isimlerinden Çelik Gülersoy, 6 Temmuz 2003’te vefat etmişti.
Kendi kaleminden hayat hikayesi şöyle başlar: “Ordu’nun köklü ailelerinden Müftizadelere mensup jandarma subayı Akif Bey (ölümü 1935) ile Münevver Hanım’ın oğludur. Babasının görevi nedeniyle bulunduğu Hakkari’de doğdu. İlköğrenimine ailesiyle birlikte geldiği İstanbul’da Şemsü’l-Mekatib’de başladı. Ortaokulu Beşiktaş Ortaokulu’nda okudu. 1949’da Beyoğlu Erkek Lisesi’ni bitirdi. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1958’de mezun oldu. Kısa bir süre avukatlık yaptıktan sonra 1947’de çalışmaya başladığı Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu’nun (TTOK) çeşitli kademelerinde görev aldı”. 1966’da TTOK Genel Müdürlüğü’ne getirilen Gülersoy, vefatına kadar bu görevi sürdürmüştür.
Çelik Gülersoy, Şehremini Cemil Topuzlu, Said Naum Duhani, Ali Fuad Cebesoy, Abdülhak Şinasi Hisar, Reşid Savfet Atabinen ve Henri Prost gibi isimlerin bulunduğu TTOK bünyesindeki zengin kültür ortamında yetişmiştir. İstanbul’un kültür mirasını çokyönlü algılamasında bu çevrenin etkisi büyüktür.
Gülersoy’un İstanbul üzerinde odaklanan çalışmalarını; turizm, tarihî eserlerin restorasyonu, şehir tarihçiliği olmak üzere birbirini bütünleyen üç ana gruba ayırmak mümkündür. Onun restorasyon çalışmalarını İstanbullular hâlâ hayranlıkla takdir eder. Bu projelere 1971’de triptik işlemlerinin Turing tarafından yapılmaya başlanmasıyla girişilir; elde edilen gelir, yeni projelerin geliştirilmesini sağlar. İlk projelerinden biri 1977-1984 arasında Edirnekapı-Kariye Müzesi çevre düzenlemesidir. Burada kentin yeni restore edilen bir anıtı çevresindeki ahşap evler de restore edilir; yapının önündeki meydan düzenlenir; turistik tesisler hazırlanır. Çelik Gülersoy’un adını taşıyan vakıf da burada hizmete başlar.
Soğukçeşme Sokağı’nda bulunan Çelik Gülersoy Vakfı İstanbul Kitaplığı, Gülersoy’un ömrü boyunca topladığı İstanbul kitaplarının yanında kente dair pek çok fotoğraf ve efemerayı da biraraya getiriyor.
1984’ten sonra Sultanahmet semtinde “Yeşil Ev” olarak tanınan bilinen Reji Nazırı Şükrü Bey Konağı’nın restorasyonu gündeme gelir. 1985’te Europa Nostra Gümüş Ödülü alan proje, Osmanlı dönemi evlerinin turizm amaçlı kullanımı için örnek ve ilk projelerden olur. Artık ayakta duramayacak kadar tahrip olmuş olan konak, detaylı olarak belgelenir ve modern malzeme ile kontur-gabarisi değişmeden yeniden inşa edilir, dıştan ahşap ile kaplanır. Bir rekonstrüksiyon olan projeyle, mekanlar özgün 19. yüzyıl mobilyaları ile döşenerek etkileyici bir görünüme kavuşur. Bu projeyi müstesna kılan taraflardan biri de, konağın bitişiğindeki Cedid Mehmet Efendi Medresesi ve Hazreti Abdurrahmanı Şami Tekkesi’nin de Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün izniyle restore edilmesidir. Tekkenin türbe bölümü ziyaret edilir hâle getirilir; medrese ise geleneksel el sanatlarının üretildiği ve sergilendiği bir merkez olur. İstanbul Sanatları Çarşısı olarak isimlendirilen medresenin her bir öğrenci hücresi, hat, tezhip, minyatür, kat’ı, ebru, cilt dallarından birine tahsis edilir; avluda bir kafe oluşturulur. Böylece bir eğitim yapısı olan medrese, geleneksel sanatların icra edildiği, öğretildiği ve meraklılarına pazarlandığı yeni bir eğitim kurumuna dönüşür; ayrıca çarşı sayesinde sürdürülebilir bir kurum da oluşturulur. Bu uygulama Türkiye’de geleneksel sanatların yaşatılması ve turizm amaçlı tanıtılması açısından bir dönüm noktası olur. Bunlar, Haseki Hürrem Hamamı ile birlikte Kabasakal Caddesi’nde olağanüstü bir doku oluşmasını sağlar.
Gülersoy, 1979’da kaynak yetersizliğinden yok olma noktasına gelmiş tarihi köşklerin restorasyonuna başladı; butik otel olarak hizmete açtığı Sultanahmet’teki Yeşil Ev de bunlardan.
Sonrasında Topkapı Sarayı ve Ayasofya arasında bulunan Soğukçeşme Sokağı uygulaması geliştirilir. Bu iki büyük anıtın arasında sarayı çevreleyen Sur-u Sultaniye’ye bitişik sokakta bulunan yapılar, Turing tarafından satın alınır. Bu alanda değişen-bozulan ahşap evleri kurtarmak, arada inşa edilen niteliksiz yapılarla bozulan sokak dokusunu korumak için yine büyük bir proje geliştirilir. Modern malzeme ile aslına uygun olarak yeniden yapılan konutlar, ahşap kaplama cepheleri ve dönem mobilyaları ile 19. yüzyıl sonlarına ait bir İstanbul sokağında yeniden doğar. Sokağın başında Naziki Tekkesi, ortalarda bir Osmanlı konak hamamı, diğer ucunda bir Bizans sarnıcı ve konutlar vardır. Sokağın tamamının turizm amaçlı kullanımı doğru olmayacağı için, belgelenebilen en eski yapı ve çevresi bir kitaplık olarak düzenir. Çelik Gülersoy Vakfı-İstanbul Kitaplığı adı verilen bu tesis, tüm kente ait büyük bir koleksiyon ve arşiv işleviyle hizmet etmesi için planlanır ve sokağın kültürel yüzü olur.
Çelik Gülersoy’un restorayon uygulamaları, Boğaziçi’nde kimi tarihî koru ve yapıların düzenlenmeleri ile devam eder. Yıldız Korusu, Malta ve Çadır Köşkleri (1979-1983), Emirgan Korusu, Sarı Köşk (1979), Pembe Köşk (1982) ve Beyaz Köşk (1983), Çamlıca Tepesi (1980), Hidiv Kasrı (1985), Fenerbahçe gibi hâlâ değişik işletmelerde varlığını devam ettiren kültür varlıkları ve tesisler, daha sonra hazırlanan birçok proje için ilham kaynağı olur. Çelik Gülersoy’un restorasyon uygulamalarında farklı yöntemler ve yaklaşımlar göze çarpar; ancak genelde koruma ve kullanma dengelerine dikkat edilmiş, ayrıca sürdürülebilirlik açısından da Türkiye için yeni yaklaşımlar ortaya konmuştur.
Onun kentin önemli anıtlarının tanıtılması için yazdığı kitaplar bugün hâlâ merakla okunmaktadır. Gülersoy’un 1966’da hazırladığı İstanbul Rehberi, uzun yıllar İngilizce, Almanca, Fransızca ve İtalyanca konuşan ve İstanbul’u ziyaret eden turistler tarafından kullanılmıştır. İstanbul Görünümleri: 1. Köprü ve Galata (1971), İstanbul Görünümleri 2; Tophane-Kabataş (1973), Çamlıca’dan Bakışlar (1982), Göksu’ya Ağıt (1987), Boğaziçi: Sorunlar-Çözümler (1982), Ihlamur Mesiresi (1983), Küçüksu (1985), Taksim: Bir Meydanın Hikayesi (1986), Tepebaşı, Bir Meydan Savaşı (1993) adlı eserleri, kendi içlerinde bir bütün oluşturur. İstanbul’un tarihsel yapılarından özellikle şehrin ticari, dinî ve idari hayatına damga vurmuş geniş ölçekli mimari eserleri üzerinde duran Gülersoy, Ka’riye (1974), Kapalı Çarşı’nın Romanı (1979), Yıldız Parkı ve Malta Köşkü (1979), Dolmabahçe (1984), Hıdivler ve Çubuklu Kasrı (1985), Mavi Cami (1992) ve Çırağan Sarayları (1992) adlı kitapları kaleme alır; bu yapıların değişim sürecini, şehrin doğal yapısıyla olan bağlantılarını dikkate alarak insan-mekan ilişkisi temelinde inceler. Çelik Gülersoy bizzat hazırladığı kitaplar yanında, hem İstanbul Kitaplığı, hem Turing Yayınları üzerinden özellikle İstanbul ile ilgili çok sayıda eseri de bugüne ulaştırır.
Mehmed artık büyük bir Fatih’ti. Surlar içine sıkışmış bir şehri değil, büyük Roma/ Bizans imparatorluğu’nu ele geçirmişti. Osmanlı Devleti hem islâm dünyasının büyük gücü olmuş, hem de Roma-Bizans mirasının kültürel zenginliğini taşımaya başlamıştı.
29 Mayıs günü öğlene doğru, Osmanlı ordusu şehre kısmen hâkim oldu. Sonrasında bizzat Fatih de, beraberinde 200 solak ile şehre girdi. Onu genç hanımların attığı çiçekler arasında, zırhlar içinde beyaz atıyla şehre girerken gösteren tablolar sanatçıların hayalgücünün ürünüdür.
Fatih öncelikle Ayasofya’ya doğru yöneldi ve kentin bu en büyük yapısına girdi. Bu sırada bir mermeri tahrip etmekte olan askeri, “Sizin aldığınız hazineler ve esirler size artık yeter, şehrin yapıları ise bana aittir” diye uyardı. Tursun Bey’e göre Ayasofya’nın kubbelerine kadar çıkmış, şehri buradan seyretmiş ve kentin harap durumuna bakarak, “Perdedari mi küned der tak-ı kisra ankebut/ Bum nevbet mi zened der kal’a-i Efresyab (Örümcek, Kisra’nın penceresinde perdedarlık yapıyor; Baykuş, Efresyab’ın kalesinde mızıka çalıyor)” şeklinde Farsça bir beyit okumuştu. Yapının içine girdiğinde büyük bir hayranlık duyan Fatih, din adamlarının ve halkın ayaklarına kapanması sonucu onlara hayatları ve inançları konusunda teminat vermiştir.
Osmanlı dönemi boyunca inşa edilen en büyük külliye olan Fatih Külliyesi, benzersiz bir yapı topluluğu oldu. Osmanlı-İslâm mimarisinin tasarım geleneklerine bağlı olmakla birlikte, külliyenin ortasındaki cami, etrafındaki büyük meydan, meydanın çevresindeki medrese, hastane, tabhane gibi yapılar ile adeta bir İtalyan rönesans anıt alanı ortaya çıktı.
“Fatih, harap bir şehir olarak aldığı Kostantiniyye’yi vakıflara dayanan külliye-imaretleriyle muhteşem bir Türk-İslâm şehri olarak yeniden inşa etmiştir. Türk Hakan ve İslâmî Sultan unvanlarından sonra Kayser-i Rum sıfatıyla Tuna ile Fırat arasında, İstanbul ve Boğazlar ekseninde, eski mutlak merkeziyetçi Doğu Roma İmparatorluğu’nu ihyâ etmiş; Doğu Roma’nın köylü raiyyet statüsünü, vergi kanunlarını Raiyyet Kanunnâmesi’yle ve Osmanlı-Türk devlet nizamını Fâtih Kanunnamesi’yle düzenlemiştir. Osmanlı imparatorluk düzeni, yüzyıllar boyunca bu temel üzerinde ayakta kalmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun her bakımdan gerçek kurucusu İstanbul Fâtihi Sultan Mehmed’dir.” Halil İnalcık
Sonrasında yapıda şükür namazı kıldığı ve camiye çevrilmesi için hemen çalışmalara başlandığı söylenir. 1 Haziran’da Ayasofya ilk Cuma namazı için camiye çevrilmiş ve minberinde Fatih adına hutbe okunmuştur.
Şehrin fetihten sonra dönüşümü çok hızlı olmuştu. Mimari, sosyal yapı ve nüfus hızla değişti. Başlangıçta Fatih, kentin ikinci büyük kilisesi olan Havariyyun Kilisesi’ni Rum Patrikhanesi’ne tahsis etmiş; ancak bakımsız kalan yapının çevresindeki Hıristiyanlar azalınca Patrikhane buradan taşınmıştı. Harap yapı yıkılmış ve yerine Fatih Külliyesi inşa edilmişti.
Şehre ilk bakış Fatih, Ayasofya’nın kubbesine çıktığında onu Bizans Sarayı’nın ve Hipodrom’un yıkıntıları karşılamıştı. (İllüstrasyon: ntv tarih’in Mayıs 2013 sayısı için Ethem Onur Bilgiç’in yaptığı illüstrasyon, Engin Irız’ın fotoğrafıyla birleştirilmişti)
İstanbul uzun bir kuşatmadan sonra 29 Mayıs sabahı başlayan büyük bir taarruz ile fethedildi. Surlara ilk bayrak diken asker, zaman içinde “Ulubatlı” olarak somut bir kişilik kazanırken Haliç’ten şehre giren Cebe Ali Bey, Cibali semtine adını miras bıraktı.
Aslında 2. Mehmed kenti harap olmadan almak istiyordu. Ama Bizanslılar başından beri teslim olma önerilerini kabul etmediler. Şehri savunanlar surların mazgallarında korunuyorlardı. Osmanlı ordusu ise açıkta olduğu için ciddi kayıplar veriyordu. 2. Mehmed bir yandan bu çetin savaş koşullarıyla, bir yandan içeride kuşatmanın kalkmasını isteyen ulemayla uğraşıyordu. Kuşatmayı hızla sonuçlandırmak zorundaydı.
“Sultan gecikmeden son bir genel saldırı kararı alınması gerektiğini anladı. Agriboz’da demirlemiş olan Venedik donanması İstanbul üzerine hareket için elverişli rüzgâr bekliyordu. Donanma 29 Mayıs’ta harekete geçtiği zaman Kostantiniyye’nin düştüğü haberi geldi.” Halil İnalcık
Ulubatlı’nın gölgesinde unutulan fetih şehitleri Günümüzde fetih şehitleri, Ulubatlı Hasan sembolünün gölgesinde kalarak unutulmuştur. Kentin içinde birçok yerde tek tek görülen mezarlar, halk rivayetlerinde fetih şehitleri adıyla anılır. Bunların envanteri yoktur. Surların etrafındaki mezarlar ise, birçok şehidin birarada gömüldüğü yerler olmalı. Bunlara “Şüheda kuyusu” deniyor.
15. yüzyıldan beri ‘nezarette kalan’ evliya Bugünkü Cibali semtine adını veren Cebe Ali Bey, kuşatmanın son günü büyük saldırıda, beraberindeki gazi dervişlerle birlikte Kasımpaşa’dan Cibali’ye deniz üzerinden “yürüyerek” geliyor. Bugün adını taşıyan kapının çevresini fethedip burada şehit düşüyor. Kapı önüne defnedildiği yerin üzerine Cibali Karakolu inşa ediliyor. Türbesi hâlâ karakolda.
26 Mayıs günü toplanan Meşveret Meclisi’nde 29 Mayıs için genel taarruz kararı alındı. İstanbul’un surları nihayet 29 Mayıs sabahı, alacakaranlıkta başlayan büyük saldırı ile saatler içinde aşıldı. Dönem kaynakları, özellikle bugün Topkapı-Edirnekapı arasında kalan surlarda büyük gedikler açıldığını bildiriyor. Başlangıçta yıkılan duvarlar hemen onarılırken, aralıksız devam eden saldırılar karşısında artık buna yetişilemeyince duvarın arkasına kazılan bir hendekle savunma güçlendirilmeye çalışılmıştı, ama bu da Osmanlı askerlerini durdurmaya yetmemişti. Sonunda bir grup asker, surların bir kulesine sancak dikmeyi başardı. Ancak bugün surlara çıkıp sancak diken askerlerden yalnızca Ulubatlı Hasan hatırlanıyor. Bazı araştırmacılar onun gerçekte varolmadığını düşünse de Ulubatlı Hasan bugün fetih denilince akla ilk gelen isimlerden biri.
Tarihsel kişiliklerle efsanelerin birbirine karıştığı hikayelerden birinin kahramanı da bugünkü Cibali semtine adını veren Cebe Ali Bey’di. Bazı kaynaklar Cebe Ali Bey’in beraberindeki dervişlerle Haliç’i “yürüyerek suya batmadan” geçtiğini, bugün kendi adıyla anılan kapıdan şehre girdiğini anlatır. Rivayete göre buradan kente girenler hızla ilerlemiş ve kara surlarını aşanlarla Aksaray çevresinde karşılaşmış, Ayasofya’ya doğru ilerlemişlerdi.