Yazar: Hatice Şirin

  • Balık deyip geçmemek lazım onda büyük bir şehir vardır…

    Balık deyip geçmemek lazım onda büyük bir şehir vardır…

    “Kent” kelimesi, 11. yüzyılda Budist Uygurlar’ın ve Müslüman Karahanlılar’ın eserlerinde görülür. Farsça kökenli “şehir” ise 14. yüzyıldan itibaren belgelenir. Orhon Yazıtları’nda (8. yüzyıl) “şehir” karşılığı olarak geçen yerli bir sözcük vardır: “Balık”. Yazıtlarda kesin olarak Türkler’e ait tek bir “balık” vardır ve “zengin şehir” anlamına gelir: “Bay Balık”.

    Dil Devrimi (1932) döneminde Dîvânu Lu­gâti’t-Türk’ten bulunup “öz Türkçe” zannıyla kullanıl­maya başlanan Sogdça kökenli bir sözcük var: Kent. Bu kelime ilk olarak Budist Uygurlar’ın Turfan havzasında, Müslüman Karahanlılar’ın Kaşgar ve Balasagun’da yazdığı 11. yüzyıla ait eserlerde görülür. Farsça kökenli “şehir” ise Eski Kıpçak­ça ve Oğuzca metinlerde 14. yüzyıldan itibaren belgelenir. Bu iki İrani sözcüğün yaygın­lığı, konar-göçer gelenekten gelen Türkler’in “şehir” için kendilerine ait bir sözcüğü olmadığı ve kent kültürüyle 11. yüzyılda tanıştıkları kanısını uyandırır. Oysa Orhon Yazıtla­rı’nda (8. yüzyıl) “şehir” karşılığı olarak bir çok defa geçen yerli bir sözcük vardır: “Balık”.

    Tonyukuk, 693-706’da Hebei ile Sarı Deniz arasındaki bölgele­re yaptıkları akınların hesabını “üç otuz balık sıdı” (Yirmiüç şe­hir fethedildi) diyerek ifade eder. Ancak bu ve başka cümlelerdeki “balık”ların çoğu Köktürkler’e ait olmayıp onların akın ettiği ve savaştıkları kentlerdir. Yazıt­larda Türkler’e ait olduğundan emin olduğumuz sadece bir “ba­lık” vardır: “Bay Balık”. Burası, Uygur Kağanı Moyun Çor’un (öl. 759) Çin ve Soğd tebaasına top­rağı işlemeleri, tarım yapmaları için kurdurduğu muazzam bir kentti ve harfiyen “zengin şehir” anlamına geliyordu (Bozkır Uygur Kağanlığı başkenti “Ordu Balık”ın adı ise yazıtlarda ve Çince kaynaklarda anılmaz; ama 13. yüzyılda bölgeye gelen İranlı tarihçi Alâeddin Atâ Melik Cü­veynî’nin (1226-1283) eserinde “Ordubaligh” olarak zikredilir).

    Kaşgarlı Mahmud, “kitapsız”­ların (el-cahiliyyetü’l-cühela) ve Budist Uygurlar’ın lehçesin­de “balık”ın kale ve kent için kullanıldığını yazarken, Sünnî Türkler’in bu sözcüğü daha 11. yüzyılda terkettiğini ima eder. Gerçekten de “balık”, günümüz­de sadece Kuzey Çin’deki Budist Sarı Uygurlar’da “duvar” ve Orta İran’daki Şii Halaçlar’da “köy” anlamıyla korunmaktadır. Eski Türkçe döneminde ise Moğol­caya geçerek (balgasun), “kent” anlamının yanısıra “bozkıra özgü kent harabeleri” anlamı kazanmıştır. Nitekim 840’ta Kırgızlar tarafından tahrip edilen “Ordu Balık”ın Moğolcası “Karabalgasun” yani “Kara Hara­be” demektir. Öte yandan Moğol İmparatorluğu’nun 1264’ten sonraki başkenti, asırlar boyu Hanbalık (Han şehri yani bugün­kü Pekin) olarak adlandırılacak­tır. Moğolcalaşmış “balgasun” yerine özgün Türkçe kelimenin tercih edilmesi, Moğol egemen­liği altındaki Çin topraklarında en etkili dilin Türkçe olmasıyla yakın ilişkilidir.

    “Balık”ın Eski Türkçedeki bir başka anlamı da “çamur, balçık”­tır. Gerhard Doerfer’in günü­müzde kabul görmüş teorisine göre (Türkische und Mongolische Elemente im Neupersischen, 1965), orijinal anlam “balçık” idi. Kelime buradan “kerpiç duvar” ve nihayet “bu duvarla çevril­miş yer”, ”kent’ anlamlarına doğru evrilmiştir. Bozkır Uygur Kağanlığı’nın kerpiç duvarlarla çevrili başkenti “Ordu Balık”ta ise elbette betonarme evler değil, halkın oturduğu keçe çadırlar ile kil tuğladan mamul tapınaklar yer alırdı. Tamīm ibn Baḥr 821’de ziyaret ettiği kentte, kağanlık konutunu “devasa bir altın çadır” olarak tasvir eder.

    turk_dili_tarihi
    840’ta Kırgızlar tarafından tahrip edilen Ordu Balık. Moğolca Karabalsagun (Kara Harabe)”.
  • Önce okundu yazılar, bilgiler 5 yıl sonra çözüldü tarihler…

    Önce okundu yazılar, bilgiler 5 yıl sonra çözüldü tarihler…

    Orhon Yazıtları 1893’te ortaya çıkarılıp okundu (Thomsen ve Radloff). Bunlarda bahsi geçen tarihler ise, ancak 1898’de doğru olarak okunabilecekti (Bang-Kaup ve Marquart). Bunun nedeni, 732-735’e tarihlenen yazıtlarda bambaşka bir sayı sisteminin kullanılmış olmasıydı. 10’lar basamağı ile 1’ler basamağının yönleri bugünkünün tam tersiydi.

    Orhon ve Yenisey Yazıtla­rı’nda 1’den 10’a kadar ve 10, 100, 1000’in katla­rını oluşturan sayı adları bazı ses farklarıyla günümüzdeki gibidir. Bunların dışında kalan ara rakamlarsa bambaşka bir sisteme dayanır. Bu sistem Orhon Yazıtları’nı deşifre eden Dani­markalı Thomsen ve Prusyalı Radloff’u büyük bir yanılgıya sürüklemiş; yazıtlardaki ara rakamlar modern dillere göre düşünülüp yanlış yorumlanmış­tı. Örneğin, 12 Hayvanlı Takvim’e göre Kül Tigin’in cenaze töreni “Koń (Koyun) Yılı tokuzunç ay yeti otuz”da gerçekleşmişti. “Yeti otuz” sayısını Thomsen ve Radloff kendi dillerinin “eksiltmeli ondalık” sistemine göre 7+30=37 olarak tasarladılar. Oysa yazıt­larda, Maya, Ural, Tibet ve Kuzey Cermen dillerinde de kullanılmış olan “arttırmalı ondalık” sistem geçerliydi.

    Tek haneli rakamla başla­yıp 10’un bir sonraki katlarıyla biten bu sisteme göre “yeti otuz”, ne 7+30=37 ne de 30-7=23 ile açıklanabilirdi; zira bu sistemde sayı doğrusu geriye değil, ileriye yönelen bir sözdizimiyle ifade ediliyordu. Yani 10’lar basamağı ile 1’ler basamağının yönleri bugünküy­le taban tabana zıttı. Üstelik 10’lar basamağı 20’den başlıyor ve 80’de sona eriyordu. Böyle bir dizilimi doğru anlamak için 10’lar hanesindeki sayıyı 10 eksiği ile düşün­mek gerekiyordu. Yani “yeti otuz”daki otuz 20’nin, “yeti otuz” da 27’nin karşılığıydı. Buna göre, örneğin “üç yėgirmi” 13, “üç otuz” 23, “bir kırk” 31 rakamlarına tekabül ediyordu. Dolayısıyla Kül Tėgin’in yoğ töreni Koyun Yılı, 9. ay, 27. günde yapılmıştı.

    Turk_Dili_Tarihi_2
    Kül Tigin Yazıtı: Orijinal metindeki “Kül Tigin bir kırk yaşayur erti” cümlesi, “Kül Tigin otuzbir yaşındaydı” anlamına geliyor

    Thomsen ve Radloff’u yanıltan bu alışılmadık ve görece kar­maşık sistem, yazıtların ortaya çıkmasından 5 yıl sonra (1898) Alman dilbilimciler W. Bang-Ka­up ve Josef Marquart tarafından çözüldü. Bang-Kaup, bir Ural dili olan Fincenin tarihinde benzer bir dizilimin olduğunu farkedip bunu eski Türkçenin sayı dizisine uygulayarak çözüme ulaşırken; Marquart, Çin yıllıklarındaki kro­nolojiyle karşılaştırıp Bang-Ka­up‘un sonuçlarını sağlamlaştırdı. Bu keşif, Türkçenin Moğolcayla akrabalığını savunan Altayist­ler’e vurulan erken bir darbeydi; zira ne Moğolcada ne de Tunguz­cada böyle bir sayı dizilimi yoktu.

    Türkler’in hemen hepsi, farklı kültür ve dillerin etkisiyle asırlar önce bu sayı sistemini terketti. Çin’in Gansu-Qinghai bölgesi Hexi koridorundaki vadilerde 14 bini aşmayan nüfuslarıyla pasto­ral nomadizmi sürdüren Budist Sarı Uygurlar, bu metodu hâlen kullanan tek Türk topluluğudur. Genç nüfusun öğrenmediği, 5 bin kadar yaşlı bireyin konuştuğu Sarı Uygurca, UNESCO’nun “ağır tehlike altındaki diller” kate­gorisindedir. Böylesine kadim bir sayı düzenini korumaları, dağlık bölgedeki doğal engeller nedeniyle yüzyıllar boyunca akrabalarından göreceli olarak izole kalmalarından kaynaklanır. Erken döneme ait bu tip diller ge­nellikle arkaik özellikleri korur; ancak bazı yönlerden de komşu dillerden aşırı ölçüde etkilenir.

    Turk_Dili_Tarihi_1
    Sarı Uygurlar günümüzde de kadim sayı düzenini koruyor. (The Guardian, 28 Eylül 2016).
  • Bir Güney Sibirya mirası ve ‘elçi’nin değişen anlamı

    “Ėlçi”, “yalavaç” gibi kağan soyundan gelmeyenlere atamayla verilen ünvandı. Ėltėriş’in adında da bulunan “ėl”den (kağanın hakimiyet alanı, ülke) türetilmişti ve modern anlamından farklı olarak “Bakan” nezdinde bir makama tekabül ediyordu. 13. yüzyıl öncesi ve sonrasında, kelimenin etimolojisi ve kimliği…

    Güney Sibirya coğrafyası, Moğolistan’da bulunan 200 civarındaki yazıtla adeta yarışırcasına 225 kadar Türkçe Runik yazıta evsahipliği yapar. Tuva ve Hakasya’daki müzelerde sergilenen bu yazıtlar, bilim dünyasına P. J. von Strah­lenberg adlı İsveçli bir coğrafyacı tarafından 1730’da duyuruldu. Yenisey Nehri kıyılarında bulun­dukları için bu ırmağın adıyla da anıldılar.

    Bu yazıtları Moğolistan’daki­lerden ayıran en önemli özellik, belli görevlere atandıktan sonra ünvan verilen, yani kağanlık sülalesinden gelmeyen kişilerin mezartaşları da olmaları; ölen kişinin yaşı, ailesi, malvarlığı, hatta ongun hayvanı hakkında bilgiler içermeleridir. Mesleklere dair kayıtlarda, kuş avcılığından sefaret ve nezaret görevine kadar sıralanan birkaç sözcüğe rast­larız. Karşımıza çıkan meslek adları arasında “ėlçi” (Bakan) ve “yalavaç” da (diplomatik elçi) var­dır. “Yalavaç”ı, Moğolistan yazıt­larında da görürüz. Bilge Kağan, Yılan Yılı’nda (717) “yalavaç”ları ve dostane mesajları gelmediği için Tatabı halkına sefer düzen­lediğini ve onların sürülerine ve mallarına elkoyduğunu söyler. Orta Hakasya’da Abakan Irmağı civarında bulunan mezartaş­larından biri ise, Tibet kralına “yalavaç” giden ama geri döne­mediği için öldüğü varsayılıp gıyabında yoğ töreni düzenlenen bir elçiye aittir.

    Turk_Dili_Tarihi_1
    Semerkant’taki Sogd Sarayı’na gelen Türk elçiler. Duvar resimlerinden rekonstrüksiyon,
    Turk_Dili_Tarihi_2
    Ögedey ve hatunu, elçileri kabul ediyor (Câmiu’t-Tevârîh,14.yüzyıl).

    “Yalavaç”, sonraki asırlarda Maniheist ve Müslüman Türkle­rin “peygamber” için kullandığı bir sözcük olur. İslâm öncesi metinlerde Mani ve Buda, İslâm sonrasındakilerde ise İsa, Musa, Muhammed ve diğerleri “ya­lavaç” diye anılır. Bu değişim, özgün anlamı “elçi” olan Farsça “peygāmber” ve Arapça “resūl”ün ikincil anlamının “yalavaç”a transfer edilmesiyle gerçekleşir.

    “Ėlçi” de, “yalavaç” gibi kağan soyundan gelmeyenlere ata­mayla verilen ünvandı. Ėltėriş’in adında da bulunan “ėl”den (kağa­nın hakimiyet alanı, ülke) türe­tilmişti ve modern anlamından farklı olarak “Bakan” nezdinde bir makama tekabül ediyordu. Sondaki eki ise aşçı-demirci gibi meslek adlarından ve yasak­çı-yalancı gibi zihniyet, zaaf-sa­dakat gibi karakter tanımlama­larından biliyoruz. Bu bağlamda “ėlçi”yi harfiyen “ülkeci” değil, “kağanlığa sadakatla hizmet eden (bürokrat)” olarak anlamak gerekir.

    “Ėlçi”nin bu anlamı 13. yüzyıl Moğol istilalarını izleyen dö­nemde kaybolur ve karşımıza yepyeni bir kimlik çıkar. Kökteki sözcüğün (ėl), Moğol dillerindeki “barış- uyum” anlamı “elçi”ye aktarılır. Böylece “elçi”, “uzlaştırı­cı-sefir” karşılığında Moğolların egemenlik kurduğu tüm bölgele­re yayılarak “yalavaç”ı tahtından indirir. Bu sözcüğün fonetik ba­kımdan Türkçeye henüz entegre olamadığı, “/ç/” sesini koruma­sından anlaşılır; çünkü “Solcu”, “yolcu” gibi örneklerde görülece­ği üzere “elci” olması beklenirdi. Bu evrimleşme, Marcel Erdal’ın ‘Die türkisch-mongolischen Titel elxan und elči’ (1991) adlı maka­lesinde kapsamlı değerlendirilir. Sonuç olarak, “elçi”, halklararası temasların evrensel yan etkileri olan linguistik alaşımlardan ve Türk-Moğol sembiyozunun far­kında olmaksızın kullandığımız ürünlerinden biridir.

  • Kadim Türkçedeki teniz denize varmadan oldu çingis

    Kadim Türk yazıtlarındaki taluy, deniz ve okyanus anlamlarına gelir. Türkçenin “engin su kitlesi” anlamlı diğer sözcüğü teŋiz ise Moğolcaya tengis ve çiŋgis biçiminde geçer ve Moğol İmparatorluğu’nun kurucusu Temüçin’in unvanı olur. Liderler, derinlik ve genişliği simgeleyen okyanus anlamlı bir sözcükle nitelenmiştir.

    Asya’da denize en uzak üçüncü ülke olan Moğolistan, ortalama 1.580 metre rakımıyla devasa bir platodur. Orhon Yazıtları’nın bulunduğu Arhangay Aimag’a en yakın deniz (Sarı Deniz), 2.344 km güneydoğudadır. Burası Moğolcada Şar Tengis olarak anılır. Her ikisi de Türkçe olan bu sözlerden şar, sarı renk adının; tengis de Eski Türkçe teŋiz’in (<deniz) Moğolca biçimleridir. Türkoloji otoritelerince çok eski bir sözcük olduğu kabul edilen teŋiz, kadim Türk yazıtlarında bir kez bile geçmez. Yerine hem de­niz hem de okyanus anlamlarına gelen, modern Türk dillerinin çoğunun unuttuğu taluy kulla­nılır. Tonyukuk, daha önce hiçbir Türkün erişemediği Sarı Deniz’e ordusuyla gelen ilk Türk olmak­la böbürlenirken, bu denizden Taluy Ögüz olarak sözeder.

    Türklerin çoğu artık hatırla­masa da taluy, Moğol ve Sibir­ya Türk dillerinde halen çok canlıdır. Moğolcada dalay şeklini alıp hem eski anlamını korur hem de imparatorun görkemi­ni vurgulayan bir sıfat olarak “evrensel” mecazıyla karşımıza çıkar. Ögedey, Moğolların Gizli Tarihi’nde kendisini dalay-yin ka­han (okyanusun/evrenin kağanı) olarak anarken; Güyüg Han, Papa 4. Innocent’e yazdığı mektu­bun (1246) mührüne unvanını dalay-in kan (okyanusun hanı) olarak yazar. Bitişik sınırlara sahip tarihin en geniş impara­torluğunda, liderlerin derinlik ve genişliği simgeleyen okyanus anlamlı bir sözle nitelenmesi şaşırtıcı değildir.

    Bu mecazlaşmadan sadece imparatorlar değil, Tibet’in en büyük ruhani liderleri de payını alır: Moğolların Kubilay Han döneminde başlayan Budizme eğilimleri, Altan Han (öl. 1583) zamanında Budizmi kitlesel kabullerle zirveye çıkar. Altan Han, 1578’de Tibetli Budist vaiz Sonam Gyatso’yu Kökenuur’a (Qinghai) davet eder. Chabc­hiyal Manastırı’ndaki buluş­mada Sonam Gyatso, Çingis soyundan gelmeyen Altan Han’ı Kubilay’ın reenkarnasyonu ve Budizmin evrensel hükümdarı ilan ederken; Altan Han da ona, Lamaist liderlerin yüzyıllar boyu taşıyacağı Dalay unvanını bahşe­der. Altan’ın dalay sözcüğünü seçmesinde, Budist liderlerin adlarına eklenen Tibetçe gyat­so’nun (okyanus) anlamı da etkili olmuştur. Nitekim günümüzdeki 14. Dalay Lama’nın Tibetçe adı Tenzin Gyatso’dur.

    Kadim Türk yazıtlarındaki taluy, Tibetçeye adeta kutsanmış bir anlam dönüşümüyle intikal ederken; Türkçenin diğer “engin su kitlesi” anlamlı sözcüğü teŋiz, Moğolcaya tengis’in yanısıra çiŋgis biçiminde de geçer ve 1206’daki büyük kurultayda Moğol İmparatorluğu’nun kuru­cusu Temüçin’in hükümdarlık unvanı olur. İlk defa Finlandiyalı dilbilimci Gustav J. Ramstedt’in 1902’de ortaya attığı teŋiz-çiŋgis aynılığını Paul Pelliot, Chris­topher Beckwith gibi sinologlar, “Çiŋgis Han=evrensel hüküm­dar” mecazlaşmasıyla birlikte kabul ederler.

    Böylelikle Moğollar hem siyasi hem de dinî liderlerini aynı anla­mı taşıyan farklı iki Türkçe sözle onurlandırmış olurlar. Günü­müzde Moğollar tengis’i daha çok içdeniz (Har tengis=Karadeniz), dalay’ı ise okyanus ve nadiren büyük göller için (Baygal dalay=­Baykal) kullanmayı sürdürür.

    TurkDiliTarihi
    Çağdaş Moğol ressam Tsolmonbayar Batbaatar’ın eseri: Kubilay Han’ın askerleri Japonya’yı istila etmek için atlarla denizi aşıyor.
  • ‘Tavar eşi’nden ‘tovariş’e Türkçeden dünya dillerine

    Tovariş sözcüğü Sovyet Devrimi ile Rusçadan dünya dillerine geçmiş. Türkçenin önemli yazar ve şairlerinin kimi eserlerinde de karşılaştığımız kelimenin bizler için en ilginç yanı, 1958’de basılan Rusçanın Etimoloji Sözlüğü’nden öğrendiğimize göre, Türkçe kökenli olması. Türkçedeki doğuşundan diğer dillerde geçirdiği evrime tovariş sözcüğünün kısa hikayesi…

    Sözlüklerimizde rastlama­sak da, “tovariş” kelimesi Kemal Tahir, Attilâ İlhan, Aziz Nesin, Nâzım Hikmet gibi birçok yazar ve şairin eserlerin­de karşımıza çıkar. 1917 Sovyet Devrimi’nden sonra Marksist terminolojide “yoldaş” anlamıyla Devrimci İşçi Partisi üyelerinin birbirlerine hitap etmekte kul­landıkları sözcük, Batı dillerine de geçmiş. 1933’te Fransız yazar Jacques Deval, Tovaritch adlı bir tiyatro oyunu da yazmış. Tovariş, Sovyet Devrimi’yle Rusçadan dünya dillerine geçen “Bolşevik, Menşevik, pogrom” gibi birkaç politik sözcükten biri. Köken dilinin Türkçe olduğu ise Max J. F. Vasmer tarafından 1958’de Heidelberg’de basılan Rusçanın etimoloji sözlüğüyle (Russisches Etymologisches Wör­terbuch) öğrenilir.

    Eski Rusçada “gezgin tüccar ve misyoner”den “yol ve silah arkadaşı”na doğru bir anlam silsilesine sahip kelime, Vasmer’e göre Türkçe “tavar eşi” yapısına dayanır. “Eş”, kadim Türkçede “arkadaş, yoldaş” anlamıyla gü­nümüze nispetle daha kapsamlı bir sözcüktür ve eskicil anlamını eş-dost ikilemesinde muhafaza eder. “Tavar” ise, Oğuz dillerinde “davar” olarak yaşayan sözcüğün özgün biçimidir.

    resim_2024-09-01_155020220
    Kökeni Türkçeye dayanan “tovariş” kelimesi, 1917 Devrimi’nden sonra Devrimci İşçi Partisi üyelerinin birbirlerine hitap etmek için “yoldaş” anlamında kullandıkları sözcüktür.

    Göçebe hayatın hüküm sürdü­ğü Türklerde “tavar”, bir kişinin veya topluluğun sahip olduğu büyük ve küçükbaşları kapsayan genel bir adken, Türklerin İpek Yolu ticaretine katılmalarıyla kapsamını genişletip “ticari meta, takas malı” ve Yuan dönemi Uygur belgelerinde “ipek kumaş” anlamı kazanır. İpek Yolu’nun Hazar Denizi’ne kadar uzanan ro­tası boyunca kelimeyi bu anlam­larıyla görürüz. 1311’de Rusya’nın güneyindeki Harezm’de yazılan Kısasü’l-Enbiyâ adlı Türkçe eser­de Hz. Muhammed’in tevazusu, kızı Fatıma tarafından “yumuşak döşekte yatmayan, tavar ton (ipek giysi) giymeyen” ifadeleriyle tarif edilir.

    Kelimedeki bu iktisadi an­lamlar, modern Türk dillerinden Başkurtçada “dokuma kumaş”, Uygurcada “atlas kumaş”, Kazak­ça, Kırgızca, Özbekçede “ticari mal” olarak yaşamaya devam eder. Oğuz grubu Türk dillerinde ise daralmış anlam (keçi-koyun gibi hayvanlar) baskınlaşır. Rus­çaya Kıpçakça üzerinden, diğer Slav dillerine de Rusça üzerinden “mal” anlamıyla geçer.

    “Tavar”ın “ticari mal” anla­mına ulaştığı Türk dillerinde “tavarçı”, hem malın yüklendiği hayvan hem de maldan sorumlu tüccardır. Bu tüccarların hayatla­rı kervan yollarında geçer. Can ve mal güvenliği için silahlı refakat­çıları da olan kervanlardaki her insan -hatta hayvan-, birbirinin “yoldaş”ıdır. Zaten tovar sözcüğü Rusçada “konvoy” karşılığında da kullanılır ki bu, Farsça kervan ve Arapça kafile sözcüklerinin Latince eşdeğeri konvoyun aslen “yolda birlikte yürümek” (con- ‘beraber’ + via ‘yol’) anlamından bugün “kılavuz, eskort” anlamı yüklenmesine benzer bir durum­dur.

    “Tavar eşi” (mal yoldaşı/or­tağı) Rusçaya, Dinyeper ve İrtiş arasında yaşayan bozkır Kıpçak­larının dilinden geçip önce “iş ve yol arkadaşı”, zamanla da “yoldaş” anlamıyla evrilmiş. Günümüz Rusçasında artık sadece içki meclislerinde kullanılan müs­tehzi bir hitap biçimidir. Ancak her halükarda bu sözcük, en azın­dan eşitliğin (insanlar pratikte eşit olmasalar da) ilan edildiği ve bunun için çabalandığı bir döne­min anılarında yankılanıyor.

  • Deve tabanından tabancaya şiddetli tokattan ateşli silaha

    Bir sözcükteki anlam gelişmeleri, kökeni belirlendikten sonra, önce yapısına, ardından da tarihsel metinlerdeki bağlamlarına bakarak anlaşılır. “Tabanca” kelimesine Anadolu’da ilk defa 1317 tarihli Mantıku’t-tayr’da, Pers mitoloji kahramanı Rüstem’in öyküsünde rastlanır. “Taban”cadan tabancaya, oradan yüze atılan tokata uzanan dil yolculuğu…

    Evliya Çelebi eski Macaris­tan kentlerinden Zonbor’a gittiğinde, bir babanın cami hareminde oyun oynayan küçük oğluna “sille-i pehlivânî” vurduğunu görür. Babanın bu davranışını kınamak üzere ayağa kalkan cemaat şöyle der: “Bire âdem, bu oğlanı niçün böyle ‘tabanca’ ile halk arasında urup ırzını pâymâl etdin (onurunu yerle bir ettin)? Senin ciğerpâre evlâdın serhaddimizin gülü ve gözümü­zün nuru bir gazi yiğit olacaktır…”

    Dönemin pedagojisi açısından ayrı bir inceleme gerektiren bu satırlardaki ‘tabanca’, tokat anla­mındadır. Anadolu’da yüzyıllar boyunca Farsça anlamdaşı “sille” ile yanyana yaşayan bu kelime, ateşli silahların imparatorluğa girmesiyle yeni bir anlama kayar. Anlamındaki gelişme popüler kültürde “Osmanlı tokadı”yla iliş­kilendirilir ama, bu deyim Turhan Selçuk’un Abdülcanbaz’ında (1957) yaratıldığı için gerçeği yansıtmaz.

    Tabanca kelimesi Ana­dolu’da ilk defa 1317 tarihli Mantıku’t-tayr’da, Pers mitoloji kahramanı Rüstem’in öyküsünde geçer.

    Bir sözcükteki anlam gelişme­leri, kökeni belirlendikten sonra, önce yapısına, ardından da tarihsel metinlerdeki bağlamla­rına bakarak anlaşılır. Tabanca, benzetme-küçültme işlevli “+ca” ekiyle türemiş bir kelimedir ve yapısal açıdan “börülce”ye benzer.

    94-95 TURKCELER_dk
    Eski silahlarda tetiğe dokununca horozun çakmak taşına çarpması, atılan bir tokatın sarsıntısına benzetilmiş ve silah horozuna tabanca denilmiştir. Anlam zamanla genişlemiş, kelime mekanizmanın bütünü için kullanılır olmuştur.

    Kaşgarlı Mahmut’tan bu yana

    Tabanca, Kaşgarlı Mahmut’un doğal anlamını “deve ayakları­nın altı” olarak kaydettiği “ta­ban”sözcüğüne dayanır. Dîvânu Lugâti’t-Türk’te “tabanlamak” (deve toynağıyla tekmelemek) olarak geçen eylem, Hakasça gibi günümüz Sibirya Türk dillerin­de “(binici) atın böğrüne tekme atmak” için kullanılır. İşte bu türevdeki anlam (tekmelemek), Erken Modern Çağ’ın önce tokat, ardından ateşli silahına giden süreçteki ilk katmandır.

    Taban, sadece Anadolu coğrafyasında değil, Harezmce ve Çağataycada da tabanca diye genişler. Devenin ayak tabanında­ki köselemsi tabakaya bağlı tepme kuvveti, insan ayasındaki kuv­vetle kıyas kabul etmediği için, kök biçim taban, tokat anlamına kaydırılmaz; bu anlam, benzet­me ilişkisiyle küçültme ekinden türetilen tabanca sözcüğüne yüklenir. Kelimenin son anlam katmanı olan ateşli silah, ilk dö­nem piştovlarının tepme sarsıntısının büyük­lüğü dolayısıyla ortaya çıkar ve ilk defa 17. yüzyıl metinlerinde tetik mekanizması için “tabancalı tüfeng” ibaresinde kullanılır. Anlaşılan eski silah­larda tetiğe dokununca horozun çakmak taşına çarpması, atılan bir tokatın sarsıntısına benzetil­miş ve silah horozuna tabanca de­nilmiştir. Kısa zamanda da anlam genişlemesiyle mekanizmanın bütünü için kullanılır olmuştur.

    “Tokat yemek” ifadesi, aslen Türkçeye özgü değildir. Bu deyim, Farsça “sille yemek”ten (sīlī hur­den) anlam aktarmasıyla alınmış­tır. Kadim Türklerde yüze tokat atmak da yoktur. Türklerde tokat, bedenin arka kısmına, bilhassa enseye atılır ve buna “artlamak” denirdi. Yüze vurulan tokat, Türklere İndo-İrani kültürlerden geçmiş görünmektedir. Müslü­man Orta Asya’da ve Anadolu’da bir “talim-terbiye aracı” hâline gelmiştir. Bunu, Yavuz Sultan Se­lim dönemi şairlerinden Âhî’nin (öl. 1517) bir beyitinde görürüz: “Ne fehm eyler defin derd-i dilinden / Tabanca yemeyen üstad elinden (Ustasının elinden tokat yemeyen, tefin dilinden ne anlar?)”.

    Bu “eğitim” anlayışı zamanla öylesine benimsenir ki şevk ve hevesle atılan sille için “tokat aşk etmek” deyimi ortaya çıkar. Böylece Türkçe, şiddetin ve aşkın bir deyimde beraberce yer aldığı nadir bir dil olarak tarihe geçer.

  • Yasak dinlemeyen ‘hürriyet’ kitleleri ateşleyen ‘özgürlük’

    “Hürriyet”, imparatorluğun çeşitli parçalarının anavatandan ayrılmasını ima eden olumsuz bir anlam taşımaktaydı ve 2. Abdülhamid döneminde başka birçok kelimeyle birlikte yasaklandı. “Özgürlük” kelimesi de TRT Genel Müdürlüğü’nün 1985’teki genelgesiyle “reklamlarda bile kullanılmaması” notuyla yasaklanan 203 sözcükten biri oldu.

    Günümüzde kullanılan “özgür” kelimesi, 1935 basımı Osmanlıcadan Türkçeye Kılavuzu’nda yer alma­sına rağmen o devirden itibaren uzun zaman rağbet görmedi. 1960’lardan itibaren Varlık dergisi, Nurullah Ataç ve Garip akımı içinde kullanılmış, ama konuşma dilinde yaygınlık kazanmamıştı. 1970’lerdeyse “özgür” kelimesi hâkim politik güç tarafından ağır biçimde eleştirilmekteydi. Eleşti­riler, sözcüğün yapısının gramer bakımından bozuk olduğu iddi­asına dayanıyordu. “Öz” ve “gür” sözcüklerinin birleştirilmesiyle türetilen kelime, onlara göre “özü gür” olarak türetilmeliydi. Bu dö­nemde eleştirilerin odak noktası aslında kelime değil, onu kullan­mayı seçen zümreydi; çünkü bu kelimeyi sahiplenen ama dar bir çevreye hitap eden 1960’lardaki bir avuç edebiyatçının yerini, 1970’lerde kale­miyle kitleleri ye­rinden oynatacak güçte gazeteci ve akademisyenler almıştı: Abdi İpek­çi, Uğur Mumcu ve Server Tanilli…

    resim_2024-08-26_014019073
    Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nce, Nâmık Kemal ve Ziyâ Bey tarafından Mustafa Fâzıl Paşa’nın desteğiyle Londra’da çıkarılan Türkçe gazetenin ilk sayısı (29 Haziran 1868).

    İşte tam o dö­nemde “özgür(­lük)”, “Türkçenin yapı ve işleyişine ters düşen zorla­ma bir kelime” olduğu gerekçe­siyle TRT Genel Müdürlüğü’nün 14.02.1985’teki genelgesinde “rek­lamlarda bile kullanılmaması” no­tuyla yasaklanan 203 sözcükten biri oldu. Genelgeye göre “özgür” yerine “hür”, “serbest”; “özgürlük” yerine “hürriyet”, serbestlik” kullanılacaktı. Listeyi hazırlayan­ların aklına, Arapça “ḥurrīya”dan evrimleşen “hürriyet”in ve Farsça kökenli “serbestlik”in de Osman­lı Türkçesinde türetilen yapay sözcükler olduğu gelmemişti. Zira Dil Devrimi karşıtlarının en hafif tabirle “uydurma” diyerek âdeta lanetledikleri yeni sözcük türet­me (neolojizm) Türkçenin her döneminde, dolayısıyla Osmanlı Türkçesinde de vardı.

    Aslında “hürriyet”, Tanpınar’ın sözleriyle (19. Asır Türk Edebiyatı) “bize Sadık Rıfat Paşa’nın verdiği bir kelime”. Sadık Rıfat Paşa bu sözcüğü türeten kişi değil ama, sefirliği dönemindeki (1837-1839) Viyana izlenimlerini konu alan bir yazısında (Evropa’nın Ahvaline Dair Risale), bunu Fransızca “li­berté” karşılığında kullanıp keli­menin yaygınlaşmasını sağlamış. Politik anlamda özgürlük kavramı için “hürriyet”ten biraz daha eski (18. yüzyıl) başka bir kelime var: Farsça “serbest” ile Arapça “-iyet” ekinden Osmanlı dilinde türetilen “serbestiyet” (Ancak “serbesti­yet”in bu anlamla ömrü kısa sür­müştür. Bunun sebebi, öteden beri varolan “başı boşluk, pervasızlık, ölçüsüzlük” gibi olumsuz anlam­larının baskınlığıdır).

    “Hürriyet” ise, kökenindeki “hür”ün “köle olmayan, soylu, şerefli” anlamlarıyla ilişkili ve sicili daha temiz bir sözcük olarak Osmanlı Türkçesine yerleşir. Namık Kemal, Londra’da çıkar­dıkları yayın organının adını “tefe’ülen (uğur sayarak) Hürriyet koyduklarını” söylerken, bu kav­ramı “Hürriyet Kasidesi” ile slogan hâline getirir. Ancak, Şerif Mar­din’in sözleriyle “Hürriyet, impa­ratorluğun muhtelif parçalarının anavatandan serbestçe ayrılması­nı ima eden olumsuz bir mana da taşımaktaydı” ve 2. Abdülhamid döneminde başka birçok kelimey­le birlikte yasaklandı.

    Böylece bir asır içinde “hür­riyet” ve “özgürlük”ün yolları kesişmiş oldu. “Özgürlük”, 12 Eylül zihniyetince Solcuların tercih ettiği bir sözcük olarak; “hürriyet” de Aydınlanma Çağı fikirlerinin imparatorluğa sızmasını engelle­mek maksadıyla sansüre maruz bırakılmıştı. Abdülhamid dönemi sansürü de, 12 Eylül yasakları da, baskıcı rejimlerin istedikleri gibi bir sonuç elde edemediğini gösteriyor. Sözcükler yasak dinle­memiştir.