Yazar: Hatice Şirin

  • Kadınlar değil erkekler ağlar, çelik kılıçları kadınlar kuşanır

    Kadınlar değil erkekler ağlar, çelik kılıçları kadınlar kuşanır

    Kadın, çocuk ve hayvanları tehlikelerden korumak üzere Tanrıçanın silahla teçhiz edilmesi, bir kadının yaratıcı olduğu kadar yıkıcı olabileceğini gösterir. Bu kadınlar, beyaz atlı bir prens beklemeyen, bir erkeğin eşi ve kızı olarak değil kendi adlarıyla anılan özgür ve bağımsız bireylerdir: Umay, Kün Sarığ Han, Huban Arığ, Altın Arığ, Ak Çibek Arığ…

    Türk bozkır kültürüne ait yazılı belgelerde kadına dair bilgi sınırlıdır. Yazıtlarda yalnızca kağan annelerinin ve Umay’ın adı geçer. Kaşgarlı Mahmut, Türklerin bilinen en eski Tanrıçası olan Umay’ın aslen “plasenta” anlamına geldiğini ve “karında iken çocuğun yoldaşı” olduğunu yazar. Umay, günümüzde şamanizmi muhafaza eden Sibirya Türklerinde kadın, çocuk ve hayvan yavrularının güvenliğinden sorumlu bir ilahedir.

    Güney Sibirya etnografisi uzmanı L. Potapov, Hakasya bölgesi arkeolojik bulgularında Umay’ın elinde ok ve yayla betimlendiğini söyler. Kadın, çocuk ve hayvanları tehlikelerden korumak üzere Tanrıçanın silahla teçhiz edilmesi, bir kadının yaratıcı olduğu kadar yıkıcı olabileceğine dair bir dengeyi simgeler. Umay, anaerkil kodlarla oluşturulan Sibirya Türklerinin folklor anlatılarına yansır ve kadın başkahraman olarak tecessüm eder. Bu kadınlar, erkek kahramana ödül olarak sunulmayan, beyaz atlı bir prens beklemeyen, bir erkeğin eşi ve kızı olarak değil kendi adlarıyla anılan bağımsız, özgür ve güçlü bireylerdir: Kün Sarığ Han, Huban Arığ, Altın Arığ, Ak Çibek Arığ .…

    TurkDiliTarihi
    Bir Hakas kadını Umay için ayin yapıyor; “Geyikli Taş”ın altına yiyecek-içecek bırakıyor.

    Eril ilkelerin şekillendirdiği düzene direniş gösteren bu başkahramanlar “babalarının kızları” değildir; dolayısıyla sistem temsilcisi olan babayla uzlaşmaya veya onun onayına gerek duymazlar. Zaten çoğunun babası da yoktur. Anneleriyse ırmak, dağ, taş, at gibi doğaya ait parçalardır. Örneğin Altın Arığ ve Ak Çibek Arığ, atlarıyla birlikte ak bir kayadan doğmuşlardır. Altın Arığ evlilik karşıtıdır; yer altındaki ve üstündeki ısrarcı ve mütecaviz taliplerine kafa tutar; tutumları değişmezse onları öldürür. Kün Sarığ Han, ülkesini evlilik zorunluluğu olmadığını beyan ederek yönetir. Bu destanlarda evli olan kadınlara rastlansa da çoğu bu durumdan muzdariptir. Altın Arığ destanında dişi kurttan ihtiyar bir kadına dönüşen Huu İney, 60 yılda 60 defa evlendiği hâlde bir tane “yahşı er”e denk gelmediğinden yakınır. Sibirya destanları kadınların değil erkeklerin ağladığı, çelik kılıçları kadınların kuşandığı, kadınların içki içip sarhoş olduğu, güçsüzleri kadınların himaye ettiği bambaşka bir evrendir.

    Erkek egemen dünyaya rest çeken bu kadınlar, Türklerin farklı kültür ve din çevrelerine geçmelerinden sonra biçimlenen eposlarda anne ve eş kimliklerine bürünüp edilgenleştirilir. Umay’ın terkedildiği bu yeni dünyada hüküm sürmeleri, “kız başını er kılmalarına” (erkeğe benzemelerine) bağlıdır. Yay kuşanıp ok atmayı sürdürseler bile ataerkil ayak sesleri giderek yükselir. Örneğin Dirse Han, çocuksuz olduğu için karısını “kara ökçelerimin altına alayım mı, çelik kılıcımla başını gövdenden keseyim mi, al kanını yeryüzüne dökeyim mi?” sorularıyla tehdit eder hâle gelir.

    Umay’ın Eski Uygurcadan ödünçlenen Moğolcadaki anlamı (ana rahmi), Bozkır ve Tayga Tanrıçası’nın savaşçı kimliğini gölgeler gibi görünse de, “koruma kalkanı’” metaforuyla anaerkil çağların gözüpek kadınlarına göz kırpar.

  • Türk dünyası, Latin alfabesi, qardeşlik karşıtı dil siyaseti

    Türk dünyası, Latin alfabesi, qardeşlik karşıtı dil siyaseti

    Eylül 2024’te yapılan ve Türkiye’nin de katıldığı Türk Dünyası Ortak Alfabe Komisyonu’nda, 34 harften oluşan Latin alfabesi üzerinde anlaşma sağlandı. Türkiye’deki alfabenin de değişeceği yolunda yanlış yorumlara yol açan toplantı ve Azerbaycan, Kırgızistan, Kazakistan, Özbekistan üzerinde önce Rus, sonra Sovyet, sonra tekrar Rus baskısı.

    Türk Devletleri Teşkilatı tarafından 2022’de kurulan Türk Dünyası Ortak Alfabe Komisyonu, ilk toplantısını Mayıs 2023’te Astana’da, ikincisini Mayıs 2024’te Bakü’de sessiz-sedasız yapmıştı. Bakü’de-ki 3. toplantısı (9-11 Eylül 2024) ise medyada büyük bir gürültü kopardı: 34 harften oluşan ortak bir Latin alfabesinde mutabakat sağlanmıştı.

    Ortak Türk-Latin Elifbası
    Bakü Türkoloji Kongresi’nden sonra 1927’de kabul edilen Ortak Türk-Latin Elifbası.

    Toplantının bu denli yankı bulması, bir yandan devletin en üst kademesinden gelen beyanlardan, öte yandan da Türkiye alfabesine yeni harfler ekleneceği zannından kaynaklandı. Sosyal medyada, bu kararla “kardeş”in “qardeş”, “hoyrat”ın “xoyrat” şeklinde yazılacağı, hatta ortak alfabedeki “x, q” harflerinin yeni bir “açılım süreci”nin parçası olduğu söylentileri yayıldı. Oysa bu toplantıda uzlaşılan konu, sadece teşkilat üyesi ve gözlemci statüsündeki Türk devletlerini kapsayan çerçeve niteliğinde bir alfabedeydi. Türkiye haricindeki üyeler (Azerbaycan, Kırgızistan, Kazakistan, Özbekistan) ve gözlemci Türkmenistan’ın bu 34 harflik setten, kendi ses sisteminlerinin ihtiyacına göre seçim yaparak alfabelerini oluşturması veya mevcut alfabelerini düzenlemesi planlanmıştı. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin alfabesinde herhangi bir değişiklik olmayacaktı ama, örneğin henüz Latin alfabesine geçmeyen Kırgızistan bu 34 harften Kırgız fonetiğine uygun olanları alıp kendi Latin alfabesini oluşturacaktı. Yahut Türkmenistan’ın 1993’ten beri kullandığı Latin alfabesinde “/j/” ünsüzünü karşılayan “/ž/” harfi ortaklığı sağlamak için “/j/” ile değiştirilecekti. Bütün bu önerilerin Orta Asya’nın sıcak siyasal ortamında ne ölçüde başarıya ulaşacağını ise zaman gösterecek.

    Aslında Türk dünyasında ortak alfabe meselesi, Bakü’deki mezkur toplantıda ilk defa ele alınmış değil ve bu tabii son da olmayacak. Türk dünyasında Latin esaslı alfabe birliği konusu, Rus Çarlığı’nın son yüzyılında reformist Kazan Tatarları öncülüğünde filizlenip Kırımlı İsmail Gasprinski’nin “usul-i cedit” mektepleriyle Orta Asya’yı kısa süre de olsa kasıp kavuran “Cedit-çilik” hareketine kadar uzanır. Rusya Müslümanlarının İslâm ve moderniteyi uzlaştırma ve Batılı eğitime entegre olma çabasından doğan “Ceditçilik” akımı, geleneksel kültür elitlerine (kadimci mollalar) doğrudan bir meydan okuma olduğu kadar Rus otoritesine de üstü kapalı bir başkaldırıydı. Adını, Arap alfabesinin savtî (fonetik) metotla öğretildiği “usul-i cedit” mekteplerinden alan bu akım, zaman içinde siyasi hedeflere yönelip ideolojik bir yapıya bürününce, çok sayıda temsilcisi Stalin döneminde öldürüldü; “Ceditçilik” de gevşek bir örgü halinde kalıp kurumsal bir yapıya kavuşamadı.

    Arap alfabesinin Türkçenin ses sistemini yeterince yansıtmadığı görüşünde olan “Ceditçilik” hareketinin 1917 sonrası temsilcileri, Latin alfabesine geçilmesinden yana ses yükseltmeye başlamışlardı. SSCB hükümetinin siyasal propagandayı ve sosyalist devrimi, daha kolay okunabilen bir alfabeyle yaymak ve Kiril alfabesine geçişte ara basamak olması için desteklediği bu görüşler, Bakü merkezli bölgesel alfabe komitelerinin kurulmasını sağladı. Bu komiteler Latin alfabesi layihalarını 1926’da Bakü’de İsmailiye Sarayı’nda düzenlenen 1. Türkoloji Kongresi’ne sundular. Bunun sonucunda Yeni Türk Alfabesi Merkez Komitesi’nin 1927’deki kurultayında 33 harflik Birleştirilmiş Yeni Türk Elifbası (Yañalif: ‘Yeni Elifba’) oybirliğiyle kabul edildi. Böylece, neredeyse 100 yıl önce Türk dünyasının ilk ortak Latin alfabesi yürürlüğe girdi. Rusya Maarif Komiserliği’nin 22 Haziran 1938 tarihli “SSCB’deki Türk topluluklarının tamamının Kiril alfabesini kullanması kararı”na kadar Türkçe konuşan topluluklar Latin alfabesini kullandılar. Üstelik bu ortak elifba, Sibirya ve Kafkasya Türk toplulukları (Hakas, Tuva, Şor, Nogay, Karaçay vd.), Kırım ve Sovyet Uygurları da dahil 19 lehçeye uygulanmıştı.

    Türk lehçelerinin ses sistematiğine göre fonetik temelde hazırlanan 1926 elifbasında da, Türkiye’de bugünkü tartışmaların konusu olan “ə, ñ, x, q” gibi harfler vardı. Bu harfler, standart Türkiye Türkçesinde bulunmayan, ama başka Türk lehçelerinin ünlü ve ünsüz gruplarında yer alan fonemleri temsil eder. Örneğin hem 1926 elifbasında hem de bugünkü ortak alfabede bulunan “ñ” harfi, Türkçenin temel seslerinden biri olarak “arka damak genizli ünsüzü”nü simgeler. Bu ses, Türkiye Türkçesindeki “gönül (< köñül), yanılmak (yañıl-), Tanrı (Teñri) gibi sözcüklerin ve bazı eklerin özgün biçimlerinde yer alır. Dolayısıyla eski biçimleri, orijinal sesleriyle yüzyıllardır koruyan Türk lehçelerinin alfabelerine bu sesi simgeleyecek bir harfin eklenmesi zaruridir.

    34 harflik Ortak Türk Alfabesi
    1991 Çağdaş Türk Alfabeleri Sempozyumu’nda bilim insanlarının tümünün imzasıyla uzlaşılan 34 harflik Ortak Türk Alfabesi.
    34 harflik Ortak Türk Alfabesi

    Azerbaycan ve Türkiye Türk-çesinde “/ñ/” sesi artık sadece diyalektlerde yaşadığından bu ikisinin alfabesine girmemiştir. Dolayısıyla Azerbaycan’ın günümüzdeki Latin alfabesi 32 harften oluşur.

    Ortak alfabedeki “x” harfi ise, Eski Türkçedeki “/ḳ/” sesinden gelişen, ama aynı zamanda alıntı kelimelerde bulunan “damak sürtünmelisi bir /ḫ/” sesini karşılar. Örneğin “kum” sözcüğünü “ḫum”a dönüştüren Kumukçada, “korku”yu “gorḫu”ya dönüştüren Azericede, lehçe ihtiyacına yönelik olarak ortak alfabede yer alır. Birleştirilmiş Latin alfabesindeki “h” ise, bambaşka bir fonem olan “gırtlak sürtünmelisi ‘/h/’ ünsü-zü”nü temsil eder. Bu iki ses (x, h) Türkiye Türkçesinde de olmasına rağmen 1928’deki alfabede tek harfle (h) gösterilmesi kararı alınmıştır.

    Yañalif gazetesi
    Tataristan-Kazan’da Ortak Türk-Latin Elifbasıyla basılan Yañalif gazetesinin 21 Mart 1929 tarihli sayısının manşeti: “Yañalif iki aylıgında, Yañalifçe ukıy-yaza bélmegen kéşé kalmasın” (Yañalif gazetesi iki aylık oldu, yeni elifbayla okuma yazma bilmeyen kişi kalmasın).

    1926 ortak elifbasında kimi Orta Asya Türk lehçelerindeki spesifik fonemler için de özel harfler türetilmişti. Diğer lehçelerin standart dilinde bulunmayan “sızıcı diş ünsüzleri”ne sahip Başkurtçanın ihtiyacına binaen “Д ve “Ѣ” gibi harfler bu bağlamdadır. Bu tip özel seslerin olmadığı lehçelerin alfabelerindeyse doğal olarak bu harfler de kullanılmamıştır.
    Sovyet Türkleri 1926 Latin Alfabesi’ni 1938’e kadar kullandı. Bu tarihten itibaren tümü tedricen Kiril alfabesine geçti ve bu durum 1991’e dek sürdü. Ortak alfabe konusu, SSCB’nin dağılmasına haftalar kalmışken, 8-20 Kasım 1991’de Marmara Üniver-sitesi’deki 1. Milletlerarası Çağdaş Türk Alfabeleri Sempozyumu’n-da yeniden ele alındı. Prof. Dr. Nadir Devlet (1944-2021) öncülüğünde düzenlenen bu toplantıya 12 Türk devlet ve topluluğundan 27 seçkin Türkolog katılmış, 7 proje sunulmuştu. Sempozyumun sonuç bildirgesinde Türk devlet ve topluluklarının 34 harfli ortak Latin alfabesine geçmelerine dair tavsiye kararı oybirliğiyle kabul edildi. Böylece Türk dünyasına yönelik ortak Latin alfabesi ikinci defa gündeme gelmiş oldu. Bu toplantıda onaylanan 34 harf içinde Türkiye’deki Latin alfabesinden farklı olan 4 harf vardı: ä, x, q, ñ, w. Azerbaycan Türkçesinde 8 değil 9 ünlü bulunduğu için alfabeye dahil edilen “/ä/”, 1992 Ankara’daki Türk Dili Kurultayı’nda “/ə/” ile değiştirilmiş ve bu 34 harflik alfabenin 32 ortak harfi (ñ, w hariç) Azerbaycan’ın resmî alfabesi olmuştur.

    Kızıl Ordu Türküsü
    1927 Ortak Türk alfabesiyle yazılmış, Tatar-Başkurt şair Mecid Gafuri’nin 1929 tarihli şiiri Kızıl Geskerler Cırı (Kızıl Ordu Türküsü).

    Türkmenistan ve Özbekistan ise, 1993’te kabul ettikleri Latin alfabesinde 1991 kararlarına kısmen bağlı kaldılar. Zaten 1991’deki toplantıda Türkmenistan adına söz
    alan Prof. Dr. Sapar Kürenov, Türkmenistan’da gerçekleşecek bir Latinleşme hareketinin Türkiye’den bağımsız olacağını şu sözleriyle açıkça dile getirmişti: ‘Bu sempozyum, ortak bir karar kabul edemez. Böyle bir kararı her bir Türki halk kendi vatanında, kendi yurdunda, kendi parlamentosunda alabilir.” Nitekim Türkmenistan bugün kullandığı Latin alfabesinde, ortak alfabe setinin dışında harfler yer alır: “/j/” harfi “/c/” ünsüzünü, “/ž/”
    harfi /j/ ünsüzünü, “/y/” harfi /ı/ ünlüsünü, “/ý/” harfi de “/y/” ünsüzünü karşılar. Böylece toplam 30 harflik Türkmen alfabesinin 26’sı Ortak Türk Alfabesi’yle örtüşür.
    Özbekistan ise 1993’te kabul ettiği 29 harflik Latin alfabesinde 1995’te kimi değişiklikler yaparak harf sayısını 31’e çıkardı. 1993 alfabesindeki “/ş/” ve “/ç/” harfleri, 1995’te “/sh/” ve “/ch/” ile değiştirildi, yumuşak g için “/g’/” işareti, “/j/” ünsüzü için “/ɉ/”, “/o/ ve “/ö/” ünlüleri için “/o’/ “işaretleri eklendi. Bu suretle Özbek alfabesinde Ortak Türk Alfabesi’ne ait 24 harf kalmıştır. Eylül 2024 (Bakü) toplantısında alınan kararlara Özbekistan’ın riayet edip etmeceğini, örneğin “/g’/” yerine “/ğ/” harfini kabul edip etmeyeceğini de zaman gösterecektir. Zira sadece matbaaların yenilenmesi bile kırılgan ekonomilere ağır bir yük getirmektedir.

    Ortak Türk-Latin Elifbası’
    Kazakistan’da 1927 Ortak Türk-Latin Elifbası’yla basılan Tom Sawyer ve Robinson Crusoe.

    Alfabe değişikliği, bilimsel değil siyasi bir konu olduğu için Kırgızistan’da henüz gündeme gelebilmiş değil. Kırgız bili-minsanları Latin esaslı Kırgız alfabelerinin layihalarını hazırlamış olsalar bile, bir çok Rus politikacı Rusya’nın Orta Asya meselelerindeki rolünün böyle bir değişiklikle daha da azalacağını fikrinde. Kırgızistan ise bu etki ve söylemlerden bağımsız hareket edecek siyasi ve ekonomik güce sahip değil. Devletin resmî dili Kırgızca ve Rusça. 7 milyon nüfuslu Kırgızistan en büyük dış ticaret gelirini İsviçre ve Rusya’ya ihraç ettiği altından elde ediyor. Cumhurbaşkanı Sadır Caparov geçen sene resmî Kırgız haber ajansı Kabar’a yaptığı açıklamalarda Türkiye destekli Latin alfabesine geçiş projesine karşı olduğunu açıklamıştı. Rusya’nın Ukrayna’yı işgal süreci, Rus politikalarının Kırgızistan’daki baskın konumu, bu meselenin ülkede pek gündeme gelemeyeceğini gösteriyor.

    Türk Devletleri Teşkilatı Devlet Başkanları Olağanüstü Zirvesi
    Türk Devletleri Teşkilatı Devlet Başkanları Olağanüstü Zirvesi 16 Mart 2023’te Ankara’da düzenlendi. 34 harften oluşan 2024 Ortak Türk Alfabesi’nin (altta) ilk girişimleri bu toplantıdaydı.
    Ortak Türk Alfabesi

    Kazakistan’da da aynı siyasi endişelerden kaynaklanan bir durum sözkonusu. Dilbilimci Prof. Ebduali Kaydarov, Latin alfabesi konusundaki soruları her ne kadar “Kazakların çok yavaş hareket ettikleri malumdur” cümlesiyle diplomatik olarak geçiştirse de, 2017’de Kazakça-ya uyarlanan Latin alfabesinin bilfiil kullanılmamasının gerçek sebebi, ülkenin Rus hükümetiyle kurulu sıkı bağları yıpratmaktan kaçınması. Nursultan Nazarbayev, Kazakistan’ın resmî yayın organı Egemen Kazakistan’a yazdığı bir makalede, Latin alfabesine geçiş sürecinin 2025’e kadar tamamlanacağını ifade etmişti. Bugünkü cumhurbaşkanı Kasım-Jomart Tokayev ise süreyi 2025’ten 2031’e çekti ve geçiş sürecinin kademeli olacağını bildirdi. Bu arada 2017 tarihli Kazak-Latin alfabesi, 2018, 2019 ve 2021’de revize edildi. 31 harfllik bu alfabe, 1991 Ortak Türk Alfabesi’nden tek harfle (ū) ayrılmak tadır; ancak bu yeni versiyonda “/u/” harfi “/uv/” diftongunun, “/i/” harfi “/iy/” diftongunun, “/y/” harfi ise “/ı/” ünlüsünün karşılığıdır. Tasarı halindeki bu alfabe, 34 harflik Ortak Türk Alfabesi’yle 27 harfte ortaklaşır. Üzerinde 10 yıla yakın zamandır çalışılmış olsa da, Kazak-Latin alfabesi politik ve ekonomik duvarlara çarpmaya devam etmekte ve yara-bere içinde bir görünümdedir. Bugün Kazakistan’da yayınlanan gazete ve dergilerin tamamı ya Rusça ya da Kiril alfabesiyle Kazakça. Tüm ders kitaplarının Kiril alfabesiyle basımı sürüyor. Dış ticaret gelirinin %25’inin Çin ve Rusya’dan geldiği gerçeğine baktığımızda bile, Kazak hükümetinin Latin alfabesi konusundaki tereddütleri anlaşılmaktadır.

    Peki, Türk Dünyası Ortak Alfabe Komisyonu’nun onayladığı 34 harfli ortak alfabenin 1991’deki ortak alfabeden farkı nedir? 1991 alfabesindeki ”ä, x, q, ñ, w” harflerinden “w” çıkarılıp yerine Kazakçanın ünlü sistemi için gerek görülen “ū” eklenmesi dışında fark yoktur. Ancak bu defa konu biliminsanlarının kendi aralarında düzenledikleri toplantıların sınırını aşıp, Türkiye ve Azerbaycan hükümetlerinin ağırlığını hissettirdiği bir güç gösterisine dönüşmüştür. Böylece Türk dünyasındaki milliyetçi grupların uzunca bir süredir hissettiği güvensizlik ve hayalkırıklıkları, hoş bir esinti ve millî gururu okşayan retorik bir söylemle kısa süreliğine yatıştırılmış oldu.

    İşin reel boyutuna dönecek olursak… Türk Devletleri Teşkilatı’na bağlı Türk Dünyası Ortak Alfabe Komisyonu sadece 6 devleti kapsamaktadır. Türkmenistan’ın henüz üye olmadığı, diğer Türk topluluklarınınsa tamamen dışarıda kaldığı bu tabloda, alfabe veya Türk birliğinden sözetmek ne derece anlamlıdır?. Öte yandan Çarlık hükümeti ve Stalin yönetiminin kültürel olgulardan siyasi anlam çıkarma ve bunları kendi gücüne yönelik bir tehdit olarak görme eğilimi; 2000 yılından beri Rusya’yı yöneten güçler için de geçerlidir. 1926 Bakü kongresinde Türkler için ortak alfabe sistemini hararetle savunan Rus Türkolog Aleksandr Samoyloviç, Kırımlı Bekir Çobanzade, Kazak Ahmet Baytursun, Azeri Salman Mümtaz ve başkalarının Stalin döneminde idam edilmeleri, Orta Asyalı Türklerin hafızasında hâlen canlıdır. 15 Kasım 2002’de Rusya Parlementosu’nun, federasyonu oluşturan cumhuriyetlerde Kiril alfabesi dışında başka bir alfabe kullanılmasını yasaklaması; Tatar, Başkurt ve diğer Türk toplulukları için Çarlık dönemi politikalarını hatırlatan bir gözdağı olmuştur.

  • Kıymetli ve kaliteli ‘böz’ nasıl sıradan ‘bez’e dönüştü?

    Kıymetli ve kaliteli ‘böz’ nasıl sıradan ‘bez’e dönüştü?

    Türkçedeki “böz” sözcüğü Doğu Türkistan Uygurlarından en az 500 yüz yıl evvel biliniyor, kullanılıyordu. Eski Uygurcada ise giyim-kuşam hammaddesi ve nakdi ödeme aracından ressam tuvaline kadar çok geniş bir kullanım alanına sahip oldu. Türklerin dilinden zamanla silindi ve İslâmiyet’in yayılmasından sonra yerini Arapça “bez”e bıraktı.

    Necip Üçok’un “dolaşıcı kelime” diye adlandırdığı “gezgin sözcük”ler (wanderwörter) çok sayıda dile geçerek evrenselleşen kelimelerdir. Bunların en eskileri (indigo, çay, şeker, kahve, şampuan, vs.) Çince, Hintçe, Arapça gibi doğu dillerinden Geç Ortaçağ ile Erken Modern Çağ arasındaki dönemde Avrasya ticaret yollarıyla dünyaya yayılmış, zamanla girdikleri dilin ses sistemine entegre olmuşlardır (İng. coffee, Fr. café, Rus. kofe gibi). Türkçeye geçen “gezgin sözcük”lerin en eskisi ise, Eski Uygurcada keten ve pamuk kumaş karşılığında çok yaygın olan “böz”dür. Bu sözcüğün Türkçeye geçiş zamanı ve rotası kesinkes aydınlatılamamıştır. Hem Türk hem de Moğol dillerinde hem tek heceli (böz) hem de iki heceli (boso) biçimleri olması ve bu formların farklı zamanlarda ve farklı dillerden girmesi, sözcüğün tarihini karmaşıklaştırır. Tek heceli biçim için, aracı dilin Grekçe (bússos) olduğu ve Nesturi misyonerler aracılığıyla Türkçeye girdiğine dair Berthold Laufer’in uzun zaman önceki (1919) tahmini hâlen en popüler varsayımdır. Yaygın bir kanıya göre nihai kökeni Eski Mısırca olan “böz”, bu dilde mumyalama işleminde cesedi sarmak için kullanılan beyazımsı yeşil bir kumaş cinsi” (Róna-Tas) anlamındaydı. Mısır mumyalarının “byssus” adlı dayanıklı keten parçalarına sarıldığı Herodot Tarihi’nde de kayıtlıdır.

    turkdili
    Böz’e sarılı Mısır mumyası (British Museum).

    “Böz” Eski Uygurcada giyim-kuşam hammaddesi ve nakdi ödeme aracından ressam tuvaline kadar çok geniş bir kullanım alanına sahipti. “Böz” bunca yaygınlığa rağmen Müslüman Türklerin dilinden zamanla silinmiş ve İslâmiyet’in yayılmasından sonra yerini Arapça eşdeğeri “bez”e bırakmıştır.

    11. yüzyıldan itibaren Orta Farsça “pambag” (pamuk) ve varyantlarının Türkçeye girmesiyle, “böz” kaba dokunmuş kumaş anlamında daralır. Kutadgu Bilig (1069), Nehcü’l Ferādīs (1360) gibi ilk İslâmi-Türkçe metinlerde, Eski Mısırca özgün anlamını hatırlatan “kefen bezi” karşılığında kullanılır. Dede Korkut Kitabı’nda geçen “eski panbuk bez olmaz, karı (eski) düşman dost olmaz” atasözü, “bez”in 14. yüzyılda alelade kumaş anlamında daraldığını gösteren iyi bir örnektir. Arapça (bez) biçiminin Farsçadaki türevi “bezistan”ın (bez satılan çarşı) 17. yüzyıl Türkçesinde dönüştüğü “bedesten” başta olmak üzere; “bebek bezi, toz bezi, yelken bezi” gibi yapılar, kelimenin Anadolu coğrafyasında günlük hayatın merkezine yerleştiğini gösteren verilerdir.

    Sinolog Ildikó Ecsedy, “böz”ün Çin’e komşu halklardan egzotik bir ticari mal, haraç veya armağan olarak geldiğini söyler. O ve başka sinologlar (Pelliot 1929), Türk kağanı Tu-lan’ın 588’de Çin imparatoruna hediye gönderdiği keten kumaşı simgeleyen Çince 勃 (p’o) imin, Türkçedeki “böz” sözcüğü olduğunu saptamışlardı. Demek ki bozkır Türkleri bu sözcüğü, Doğu Türkistan Uygurlarından en az 500 yüz yıl evvel biliyorlardı. Bu durum, “böz”ün Proto Türkçe dönemine ait bir kültürel alıntı olduğuna dair Macar Türkolog Róna-Tas’ın hipotezine kanıt oluşturur. Süryani tüccar ve misyonerlerin Çin’e 6. yüzyılda veya daha önce ulaşmaları ve güçlenen Türk kabileleriyle çok yakın temaslar kurmaları; bu tipteki başka kültürel alıntıların da tahminimizden çok önce Türkçeye girmiş olabileceğine delalet eder.

  • Fuyü Kırgızcası: Katledilen ama yok edilemeyen bir dil

    Fuyü Kırgızcası: Katledilen ama yok edilemeyen bir dil

    2000’li yıllardan itibaren Güney Sibirya Türkçesi ailesinden Fuyü Kırgızcasını konuşan kimse yok. Linguistik emperyalizmin kurbanı Fuyü Kırgızlarının eğitim ve konuşma dili artık Çince. Tabii bugün en gelişmiş ülkelerde (ABD, Kanada) bile, “entegre eğitim sistemi”yle katledilen yerel dillerin, Fuyü Kırgızcası kadar bile şansı olamamıştır.

    Türk dilinin en az bilinen kollarından biri olan Fuyü Kırgızcası, dilbili­minde “linguicide” (dilkırımı) olarak bilinen bir olguyla tarihe gömüldü. Dilbilimci Skutnab­b-Kangas’ın “genocide”den esinlenerek türettiği bu terim, en basit bir tanımıyla “konuşurlarını öldürmeden bir dili katletme” yöntemidir. Bu yöntemde, azınlık dilleri görmezden gelinerek veya damgalanarak egemen dil dayatılır. Irkçılık ve cinsiyetçiliğe maruz kalanlarda gördüğümüz gibi, ana dili kimliğini gizlemek zorunda kalan bireyler, aşağılan­madan yaşayabilmek için baskın dil konuşuru olmaya itilir.

    Fuyü Kırgızcası, Çin’in kuzey­doğusundaki tarihî Mançurya bölgesinde konuşulmaktaydı. “Fuyü”, aslen bu topluluğun ya­şadığı coğrafyanın adıdır. Burası Harbin’in kuzeyinde Çinliler, Mançular, Moğollar, Tibetliler başta olmak üzere 17 farklı etnik kavime evsahipliği yapan bir bölgedir. Lamaist ve Şamanist olan Fuyü Kırgızları, Wujiazi köyündeki konar-göçer yaşam­larını çobanlık ve kısmi çiftçilik yaparak sürdürürler. Yazı dilleri hiç olmamıştır. 1980’li yıllarda anadilini konuşanların sayısı yalnızca 10’du! 2000’li yıllardan itibaren dil ölümleri gerçekleşti ve Fuyü Kırgızcası bir anıdan ibaret kaldı.

    Fuyü Kırgızları
    Fuyü Kırgızları.

    Çin’deki resmî tanımları “Kırgız” olduğu için, Müslüman Tanrıdağı Kırgızlarıyla karıştı­rılan bu topluluk, aslında Güney Sibirya menşeli bir Türk toplu­luğu olan Hakaslarla akrabadır. Hakaslar aslen bugünkü Kır­gızistan bölgesine göçetmeyip Güney Sibirya’da kalan Yenisey Kırgızlarıdır. “Hakas” kelimesi ise Eski Çincede “Kırkız” diye telaffuz edilen imlerin modern Çincedeki telaffuzudur. Yani aynı kelimenin farklı dönemlerdeki söyleyişle­ridir (Marcel Erdal). Dolayısıyla tarihteki adlarıyla anılan Fuyü Kırgızlarının dilleri, Kırgızistan Türkçesini kapsayan Kıpçakçaya değil, Hakasçanın yeraldığı Gü­ney Sibirya Türkçesine dahildir. Bunun kanıtı, dillerindeki ses ve söz dağarcığı ortaklıklarıdır. Örneğin Eski Türkçede sözcük içinde ve sonunda yer alan /d/ler genel Türkçede /y/ye, Hakasça ve Fuyü Kırgızcasındaysa /z/ye dönüşür: Eski Türkçe “udımak” eylemi, lehçelerde “uyumak” olurken; Hakasçada “uzumak”, Fuyü Kırgızcasında “uzımak”a değişir. Bu iki Türk diline özgü en ilginç ses değişikliği, kelime başındaki /y/ sesinin genizli bir ses (n, ŋ, m) komşuluğunda /n/ olmasıdır. Bu suretle, örneğin Eski Türkçe “yağmu”, Fuyü Kır­gızcasında “namır”, Hakasçada “naŋmır” biçimine evrilmiştir.

    Linguistik emperyalizmin kurbanları olarak bugün tek bir konuşuru kalmayan Fuyü Kırgızlarının eğitim ve konuşma dili artık Çincedir. Neyse ki dil materyalleri, Rusya Bilimler Aka­demisi’nden Edhem Tenişev ve Pekin Milliyetler Üniversitesi’n­den Hu Zhenhua öncülüğündeki saha çalışmalarıyla (1960’lardan itibaren) kayıt altına alınmıştı. Zira bugün özellikle ABD ve Ka­nada gibi en gelişmiş ülkelerde bile, “entegre eğitim sistemi” gibi örtülü politikalarla katledilen ye­rel dillerin Fuyü Kırgızcası kadar bile şansı olamamıştır.

    turk-dili-1
    Çin’in kuzeydoğusunda, Mançurya’daki coğrafi yaşam alanları.
  • Kutsal geyik ‘sıgun’ ve ‘maralım, geri dön ceylanım’

    Kutsal geyik ‘sıgun’ ve ‘maralım, geri dön ceylanım’

    İnsanlar ve ruhlar diyarı arasında yolculuğunda şamanlara kılavuzluk yaptığı da kabul edilen “geyik ata” kültünün Türk kültüründeki en somut örneğini, Bilge Kağan anıt mezarı kazısında (2001) bulunan gümüş “sıgun” heykelinde görürüz. Anadolu’daysa bu kutsiyet, Alevî-Bektaşî menkıbelerinde, türkülerde (tövbeler tövbesi geyik avına) yankılanır.

    Tonyukuk yazıtının 2. Türk Kağanlığı’nın kuruluş günlerinin anlatıldığı ilk satırlarında, her tarafı düşmanla çevrili halkın “keyik” ve “tavış­gan” (tavşan) yiyerek karnını doyurduğu yazılıdır. Burada bahsedilen “keyik” günümüzde her ne kadar belli bir familyayı (geyikgiller) ifade etse de, Türk dili tarihinde 4 ayaklı av hay­vanlarının genel adıydı. Kaşgarlı Mahmut’un “ehlileştirilmemiş her hayvanın vahşisi ‘keyik’ olur” açıklaması, dağ keçisi, yaban do­muzu ve antilop gibi eti yenebilen hayvanların bu sözcükle ifade edildiğini gösterir. Böylelikle İslâm öncesi Türklerde domuzun da dahil olduğu çift toynaklıların afiyetle yendiği anlaşılır. Kaşgarlı ayrıca, “keyik kişi” (maymuna benzeyen vahşi insan) ve “keyik söğüt” (yabani söğüt) örneklerini verip bu kelimenin her tür canlıyı nitelediğini belirtir.

    turk-dili-2
    Güney Sibirya’da geyikli taş üzerine runik alfabeli Türkçe mezar yazıtı.

    Türkçede özellikle geyik için kullanılan asıl sözcük ise “sıgun”dur. Bilge Kağan yazıtında “sıgun”, Tenri Kağan’ın, babası Bilge’nin ölümüyle içinde kopan fırtınayı sarp dağlardaki “sıgun” böğürmesine benzettiği bağlam­da geçer. Kuzeybatı Moğolistan ve Sibirya’ya özgü kızıl postlu bir ge­yik olan “sıgun” (cervus sibiricus), bu coğrafyada Geç Bronz Çağı’na (MÖ 1500-1000) tarihlendirilen insan başlı magalitler üstünde boynuzları ağaç dalı, gövdeleri kanatlı, ağızları gaga biçimin­de resmedilmiştir. Zoomorfik dönüşüm imgeleri içeren bu megalitlere Batı literatürün­de “deer-stone” (geyikli taş) adı verilir. Erken göçebe sanatının en eski örnekleri olan bu sofis­tike çizimlerdeki çatal boynuzlu “sıgun”lar, Pazırık mumyaların­da kol dövmesi olarak karşımıza çıkar.

    turk-dili-1
    Bilge Kağan anıt mezarında bulunan gümüş geyik heykeli (Moğolistan Millî Müzesi).

    İnsanlar ve ruhlar diyarı arasında yol­culuğunda şamanlara kılavuzluk yaptığı da kabul edilen “geyik ata” kültünün Türk kültü­ründeki en somut örneğini, Bilge Kağan anıt mezarı kazısında (2001) bulunan gümüş “sıgun” heykelinde görürüz. Japon Türkolog Takaşi Osawa, bu hey­kelin bir sonraki yaşamında be­reket getirmesi amacıyla kağanın ruhuna sunulduğunu düşünür. Nomadik halkların kurttan daha eski ve baskın totemi olan geyik, Moğolların Gizli Tarihi’nde Çinggis’in atası Borte Cino’nun (mavimsi bozkurt) eşi Ho’ai Maral (ak geyik) olarak dişil bir karak­tere (geyik ana) bürünür. Türkçe “sıgun”un Moğolcası olan “maral”, Anadolu’da artık salt özel ada (Meral) dönüşmüş olsa da, Moğol ve Türk dillerinde bugün de dişi geyik anlamındadır.

    6. yüzyıldan itibaren Budizm ve Manihaizmin, sonraki asırlarda İslâmiyet’in etkisiyle Türklerde geyik kültü gölgelen­meye başlar ama hiçbir zaman tümüyle ortadan kalkmaz. Güney Sibirya’da Bronz Çağı’na ait geyikli taşların, çeşitli Türk boylarının önderleri için mezar kitabesi olarak kullanılması ve Bilge Kağan’ın anıt mezarına geyik heykeli bırakılması bunun kanıtıdır. Anadolu’daysa bu kutsiyet, gerek Alevî ve Bektaşî menkıbelerinde gerekse kimi halk türkülerinin nakaratlarında (“tövbeler tövbesi geyik avına”) yankılanmaya devam eder.

  • ‘Bahşı’nın genişleyen anlamı: Hoca, hekim, katip, sanatçı…

    ‘Bahşı’nın genişleyen anlamı: Hoca, hekim, katip, sanatçı…

    “Ruhani üstad” anlamından sonra birbirinden farklı birçok niteleme için kullanılan “bahşı” kelimesi, bugün hâlâ Kazakça (baksı), Kırgızca (bakşı), Yeni Uygurca (bahşi), Türkmenistan (bağşı), Özbekistan, Karakalpakistan ve Horasan’da (bahşı) geçerli. Çekirdek anlamın periferisinde halkalanan diğer anlamlar; coğrafi-kültürel değişmelerin dildeki karşılıkları.

    Türkçeye 10.-11. yüzyılda Çinceden geçen “bahşı” (öğretmen) kelimesi, Budist Uygurlarda “ruhani üstad” karşılığında kullanılırdı. Ancak bu insanlar salt bir doktrinin yan­daş ve müdafileri değildi. Budist Orta Asya ve Uzak Doğu’nun türlü alfabelerini ve dillerini bilen mü­ellif ve mütercimlerine, aritmetik bilen tüccarlarına, halk hekim­liğinden anlayan şifacılarına da bahşı denirdi.

    Uygurların Moğol egemenliği­ne girmelerinin ardından, başta alfabe olmak üzere sahip olduk­ları tüm bilgiler Budist bahşılar aracılığıyla Moğol dünyasına transfer edildi. Bu durum, keli­menin coğrafyasını genişleterek onu Altınordu dönemi Rusya’sına ve İlhanlı dönemi İran’ına kadar taşıdı. Marco Polo, Monte Cor­vino gibi seyyahlar, bahşıların hükümdarlar üzerinde büyük nüfuzlarından sözeder. Nitekim Reşîdüddîn, Hülegü Han’ın toru­nu Gazan’ın eğitiminde bahşıla­rın görevlendirildiğini yazar. Bu durum Gazan Han’ın İslâmiyet’i kabulüne kadar sürdükten sonra, bahşı kelimesi resmî belgeleri defterlere kaydeden divan katip­lerinin unvanı için kullanılır oldu. Orta Asya Türklerinde Budizmin izleri silinirken, bu sözcük bir yandan Uygur alfabesini, Türk ve Moğol dillerini bilen kâtipler; öte yandan cerrahlık da yapabi­len hekimler, gezgin saz şairleri, hatta sihirbaz ve kahinler için kullanılan ana referansa dönüştü. Bunun altyapısını Budist Uygur keşişlerin çok yönlü kimliği oluş­turmuştu. Timur’un torunlarını eğiten Ali Şir Nevâi’nin babasının (Kiçkine Bahşı), Fatih’in Doğu Türkleriyle ve Uzun Hasan’la yazışmalarını yürütmek için Semerkant’tan getirttiği katibin (Abdürrezzak Bahşı) bu unvanla anılması, sözcüğe İslâmiyet son­rası yüklenen anlamların ilkini yansıtır.

    TurkDili
    Türkmen ressam Beşim Nuralı’nın “Bagşı” adlı tablosu (1964).

    Bâbür Şah’ın otobiyografi­sindeki (Bâbürnâme, 16. yüzyıl) “Moğol halkı cerraha bahşı der” cümlesi, sözcüğün Türk hakimi­yetindeki Hindistan coğrafya­sında kazandığı ikinci anlamın en eski kaydıdır. Kazakça (baksı), Kırgızca (bakşı) ve Yeni Uygur­cada (bahşi) hastalıkları şaman pratikleriyle tedavi eden kişiler bugün hâlen bu sözcükle anılır. Hülegü’nün Budist torunu Argun, ömrünü uzatmak için Keşmirli bir bahşının hazırladığı kükürt ve cıva karışımı ilacı içtikten sonra kronikleşen bir hastalığa yakalanıp ironik biçimde 30’lu yaşlarının başında ölünce, bahşı kelimesinin anlamında “şarlatan hekim, büyücü” nüansları ortaya çıkar. Bu anlam Özbekçede yaşa­maktadır.

    Ancak Türkmenistan (bağşı), Özbekistan, Karakalpakistan ve Horasan’da (İran) bahşı, ağırlıklı olarak halk ozanları için kullanı­lır. Á. Vámbéry, Orta Asya gezisi notlarında (1867) Türkmenle­rin kış gecelerindeki en büyük eğlencelerinin dombra eşliğinde bahşılarca okunan şiirler olduğu­na değinir. Bahşılar Özbekistan ve Türkmenistan’da düzenlenen toylarda binlerce dizelik destan metinlerini uzun saatler boyunca tiyatro performansı da sergileye­rek ezberden okuyabilen saygın bir sanatçı grubudur.

    Bahşı kelimesi, donör dil Çincedeki “öğretmen” anlamını bugün yalnız Moğolca ve Tuvaca­da koruyor. Çekirdek anlamın pe­riferisinde halkalanan anlamlar ise, coğrafi-kültürel değişmelerin gereksinimleriyle ortaya çıkmış. Bu olguya dilbiliminde “semantik neolojizm” adı veriliyor.  

  • Orta Asya’dan Anadolu’ya ‘oda’ya kadar giren ‘ordu’lar

    Orta Asya’dan Anadolu’ya ‘oda’ya kadar giren ‘ordu’lar

    Anadolu, Rumeli ve Güney Kafkasya Türkçesinde Orta Asya’ya özgü kubbeli kağan konutlarının adı (ordu) mimari alandan askerî alana kayarken, bunlara “otağ” denmeye başlanır. Türklerin “oda” kelimesini bugünkü anlamıyla kullanması ise 16. yüzyılın ilk yarısındadır. Aynı değişimi Macarcanın “oda” anlamlı sözcüğü “szoba”da (soba) görürüz.

    Yazıtlar dönemi Türkçesin­de kağanlık konut ve ka­rargahlarına “otağ” değil, “ordu” denirdi. Kaşgarlı Mahmut “ordu” için “kasabatu’l-melik” (hükümdar başkenti) tanımı yaparken, sözcüğün çeşitli za­man ve mekanlarda yaşadığı ilk anlam değişmesini de gösterir. Nitekim Hazar Denizi’nin batısı­na yerleşen Türklerde “ordu”, hü­kümdar ve hanedan üyelerinin konutundan ziyade, içindekilerle birlikte bu mekanı korumakla mükellef silahlı kuvvetler manası kazanarak ilk anlamından hayli uzaklaşır. Hazar’ın doğu­sunda kalan Türk dilli topluluklarda ise “ordu”, bir yandan arkaik anlamını (saray) korur, öte yandan anlam dünyasını “bilim-kültür merke­zi”ne doğru genişletir.

    Anadolu, Rumeli ve Güney Kafkasya Türkçesinde Orta As­ya’ya özgü kubbeli kağan konut­larının adı (ordu) mimari alandan askerî alana kayarken, bu konutlara artık “otağ” denmeye başlanır. Özgün anlamı “küçük ve geçici barınak” olan “otağ”, Orta Asya lehçelerinin çoğunda “der­me çatma kulübe” (Kırgız); geçici çoban barınağı (Uygur); erkeğin baba evinden ayrılıp kurduğu yuva (Kazak) anlamlarıyla yaşar. “Otağ”ın üst düzey devlet adamla­rının büyük ve gösterişli çadırları için kullanımı ise 14. yüzyıldan itibaren Selçuklu ve Osmanlı coğrafyasına özgüdür.

    TURK-DILI-TARIHI-2
    Filippo Argenti’nin 1533’te yazdığı Regola del Parlare Turcho (Türkçe Konuşma Kuralları) adlı eserinden hareketle Milan Adamovic’in yazdığı 16. Yüzyıl Türkçesi (TDK, 2009).

    Yine 14. yüzyılda bu sözcük bir dizi ses değişimine uğraya­rak Anadolu’da “oda” biçimini alır; ancak “oda”nın bu tarihte henüz konutun mutfak, banyo gibi bölümleri için kullanılma­dığı kesindir. Bunun en önemli kanıtı, Süheyl ü Nevbahar (1350) adlı Farsçadan Türkçeye tercü­me edilen mesnevide Arapça “hücre”nin oda, “oda” kelimesinin ise “köşk” anlamıyla geçmesidir. Türklerin Orta Asya tipi bölmesiz keçe çadırdan, içinde bölmeleri olan konutlara ne zaman geçtik­lerini veya “oda” sözcüğünü bu bölmeler için ne zaman kullan­dıklarını Arap harfli metinlerden anlamak kolay değildir. Bunun için en güvenilir kaynaklar, Batı­lıların yazdığı Latin harfli Türkçe gramer kitapları ve sözlüklerdir. Bu tür eserlerin en eski ve yetkini İstanbul Floransa Konsolos­luğu’nda elçilik sekreteri olan Filippo Argenti’nin Regola del Parlare Turcho (Türkçe Konuş­ma Kuralları, 1533) adlı eseri­dir. Toplam 645 yaprağın 570’i İtalyanca-Türkçe sözlük olan bu eserde “oda” için “chamera”, “otağ” için ise “il padiglone del signore” (bey konağı) karşılığı verilir. Buna göre “oda”, 16. yüzyılın ilk yarı­sında kesin olarak günümüzdeki anlamıyla kullanılmaktaydı.

    Ota-(yakmak) eyleminden türeyen “otag”, etimolojik olarak ateş (ōt) kavramına dayanır. Bu sözcükte, etrafında aile mecli­sinin toplandığı ocaktan barı­nağa, yuvaya doğru bir anlam hiyerarşisi vardır. Aynı anlam değişimini modern Macarcanın “oda” anlamlı sözcüğü “szoba”da (Türkçe soba) görürüz. Slav dille­rinde aslen “ocak” anlamlı “izba” (Türkçe izbe) Bulgarca ve Rusça­da “kütük köy evleri” için kulla­nılır. Farklı dillere ait bu paralel evrimlerin insanlığın ortak bilinç altından mı kaynaklandığı yoksa etkileşimlerin sonucu mu olduğu dilbiliminde hâlen tartışılan bir konudur.

    TURK-DILI-TARIHI-1
    Orta Asya otağını (çoban otlatanların geçici barınaklarını) gösteren fotoğraf, 1958 yılına tarihleniyor.
  • Moğolca-Tibetçe-Çince kalktı altından Oğuz Türkçesi çıktı

    Moğolca-Tibetçe-Çince kalktı altından Oğuz Türkçesi çıktı

    Türkçe dünyasının en uzak doğusunda kalan Salırca 14. yüzyıldan günümüze diğer Oğuz lehçelerinden uzaklaşmış, Uygur-Çağatay etkisi altında kalmıştı. Salırcanın üzerindeki sis perdesi ancak 1990’larda kalkmaya başladı. Moğolca, Tibetçe, Çince ögeler, lehçelerarası alıntılar ayıklandıkça, Oğuzca ana katman berrak biçimde ortaya çıktı.

    Oğuz lehçeleri denilince, akla ilk olarak Türkiye, Azerbaycan ve Türkme­nistan’ın resmî dili gelir. Dilleri­ni sözlü olarak yaşatan Oğuzlar ise İran, Irak, Kırım, Özbekis­tan, Çin ve Balkanlar’da yaşar. Bunların bir kısmı UNESCO’nun yokolma tehlikesi kapsamındaki diller listesindedir. Oğuzcayı Çin’de (Çinghay, Gansu ili) yak­laşık 130 bin konuşuruyla temsil eden Salırca da bu listededir.

    Salırlar, Çin’in resmî olarak etnik azınlık statüsünde kabul ettiği Sünnî-Müslüman bir topluluk. Etnonimleri Kaşgarlı Mahmud’un 22 Oğuz boyundan biri olarak zikrettiği “salgur” sözcüğüne dayanıyor. Efsanele­rine göre, Çin’e Ming dönemin­de (14. yüzyıl) Semerkant’tan göçetmişler.

    Turk-Dili-Tarihi
    Çinghay’da bir ilkokulda Salır çocuklar.

    Türkçe dünyasının en uzak doğusunda kalan Salırca, Batılı dilbilimciler tarafından uzun zaman Uygur diyalekti sanıldı. Bunun sebebi, tarihsel olarak Çağatayca ve onun halefi olan Çin’deki modern Türk leh­çelerinin Salırca üzerindeki büyük etkisiydi. Salırlar ana Oğuz kitlesinden uzaklaştıkça, etkileşimde bulundukları diğer lehçelerin özelliklerinden etki­lendiler ve dillerindeki Oğuz­ca ana katman ögeleri asgari düzeye indi. Örneğin Oğuzların “göğüs” dediği beden bölümü için Salırcaya Çağataycadan “kükrek” sözcüğü miras kalmış­tı. Oğuzcada ikinci hece ba­şındaki “/g/” seslerinin düzenli olarak erimesi kuralı, Salırcada gerçekleşmedi: Eski Türkçe “bürge” (pire) tüm Oğuz alanın­da “pire” (Türkçe), “bire” (Azeri), “büre” (Türkmen) iken, Salırcada “bürge” olarak kaldı.

    Salırcanın Kıpçak ve Güney Sibirya Türk­çesine ait özellikler de taşıması, Türk lehçelerini tasnif eden Türkologlara, Salırcaya uygun bir şube bulma güçlüğü yaşattı. Aslında Türkolog S. Ye. Malov’un 1909-11 ve E. R. Tenişev’in 1956-59 arasında Çin’deki araştır­ma gezilerinde topladıkları dil malzemesinden beri Salırların Oğuz boyu olduğu anlaşılmıştı; ama dünya savaşları ve Soğuk Savaş dönemlerinde Rus-Sovyet neşriyatına ulaşmak meşakkatli bir işti.

    Batı bilim çevreleri için Sa­lırcanın üzerindeki sis perdesi ancak 1990’larda kalkmaya baş­ladı. Salırcadaki Moğolca, Tibet­çe, Çince ögeler ve lehçelerarası alıntılar ayıklandıkça, Oğuzca ana katman berrak biçimde ortaya çıktı. Örneğin tüm Türk lehçelerinde dudak için “erin”, el için de “kol” kullanılırken Sa­lırcada diğer Oğuz lehçeleri gibi dudak ve el kelimeleri vardı. Di­ğer lehçelerde “çumçuk, torgay, kuşkaç” denilen kuş türü, sadece Türkmence, Azerice, Türkçe ve Salırcada “se(r)çe” idi. Batı dünyası bu bilgileri büyük öl­çüde Prof. Arienne M. Dwyer’ın (Kansas Üniversitesi) 1991-1995 arasında Çin’de yürüttüğü çalış­malar ile Alexander von Hum­boldt Vakfı ve UNESCO destekli projelerine borçludur.

    Bugün Salırca, karşılaştır­malı Türkoloji çalışmalarında biliminsanlarının en çok mü­racaat ettiği Türk lehçelerinden biridir. Dil verileri büyük oranda toplanıp kayda geçirildiği için, Salırca tehlikedeki diğer dillere göre “şanslı” bir konumdadır.

  • Önce Macaristan’da doğdu Ziya Gökalp’le Türkiyeli oldu

    Önce Macaristan’da doğdu Ziya Gökalp’le Türkiyeli oldu

    18. yüzyıldan itibaren Tatar, İskit ve Altay olarak adlandırılan dillerin 19. yüzyıl ortalarında “Turan” olarak anılmaya başlanması bir dönüm noktasıydı. Turánizmus (Turanizm) akımı, ırkçılığa dönüşen Aryanizme karşı romantik bir milliyetçilik olarak önce Macaristan’da doğdu; Ziya Gökalp’le birlikte (1923) ülkemizde Türkçülük ile eşanlamlı kullanıldı.

    Karşılaştırmalı filolojinin kuruluş evresinde (18.-19. yüzyıl), dünya dilleri ka­baca 3 büyük gruba ayrılıyordu: Aryan, Semitik, Turanik. Bun­lardan ilki Sanskritçe kökenli bir etnonim olup Avrupa’ya Zend-A­vesta çevirileriyle yayıldı. İkincisi Tekvin’den (Nuh’un oğlu) alınıp Göttingen Tarih Okulu’nda Sâmî halkları ve onların dil grubunu tanımlamak üzere kullanıldı (1781). Üçüncüsü ise Şehname’de İran’ın kuzeyindeki saldırgan göçebelere, spesifik olarak da Türkler’e ve yurtlarına refere edilen İrani kökenli etno-coğrafi bir terimdi.

    Alexander von Humboldt’un (1769- 1859) temellerini attığı, Max Müller’inse (1823-1900) popüler­leştirdiği bu tasnif­teki adlandırmalar, Johann Gottfried von Herder’in (1744-1803) Avrupa, bilhassa Alman entelijansiyası tarafından yüceltilen “dil ulusun ruhudur” fikrinin ürünleriydi. Bükümlü dillerin (Hint-Avrupa) yüksek uygarlığı simgelediğine, diğer halkların Aryanlar’dan “aşağı” olduğuna inanan 19. yüzyıl dilbi­limcileri, eklemeli ve tek heceli dilleri, gelişmelerini tamamlama becerisinden yoksun ve bükümlü dil statüsüne erişme yetisi eksik diller olarak görüyordu. Müller, tasnifini yaparken Aryan dilleri­ni “devlet”, Turan dillerini “noma­dik” diller olarak da etiketlemişti. Sâmî ve Turan dillerinin fakir ve despotik, Aryan dillerinin liberal ve estetik olduğuna inanıldığı bu dönemde, dil yakınlıklarından ırk yakınlıklarına, dil farklılıkların­dan ırk farklılıklarına kolayca ge­çilebiliyordu. Böylece “aryan”, bir sözcüğün karşılaşabileceği belki de en büyük felakete uğrayarak, Nazizm doktrinlerinin beslendiği anahtar sözcük haline geliverdi.

    Turk-Dili-Tarihi-1
    Max Müller’in 1854’te yayımlanan ve Turan dillerini “göçebe” diller olarak sınıfladığı kitabı. Alexander Castrén ise Macaristan’da Aryanist ırkçılığa karşı Turánizmus (Turanizm) akımını başlatmıştı.
    Turk-Dili-Tarihi-2

    Aryanlar tarih boyunca bilgiyi yayan, “aşağı halklar”a hükmeden insanlığın kültürel kahramanları olarak sunulurken, Avrupa’daki farklı dil konuşurları (Fin, Macar, Eston) derin bir yal­nızlık duygusuna kapılmıştı. Tam bu sırada, Armin Vámbéry’nin (1832-1913) davetiyle Oxford’dan Budapeşte’ye gelen Müller’in verdiği konferansta (1861); daha önceleri “Tatar” (Strahlenberg, 1730), “İskit” (Rask, 1834) ve “Altay” (Castrén, 1844) olarak ad­landırılmış dilleri “Turan” adıyla anması ve konuşmasındaki başka içerikler Macarlar için bir dönüm noktası oldu.

    Fince, Macarca, Moğolca ve Türkçenin akraba diller oldu­ğunu savunan etnolog Matthias Alexander Castrén’in (1813-1852) teorisi ve “Altayik” adlandırması, kısa sürede dilbilimsel içeri­ğinden uzaklaşıp etnik kimliğe bürünecek bir mecraya ilerledi.

    İşte Turánizmus (Turanizm) adını verdikleri bu akım, tahrip­kar bir ırkçılığa dönüşen Arya­nizme karşı mezkur halkların birliğini savunan romantik bir milliyetçilik olarak Macaris­tan’da doğdu. 1910’da kurulan Turáni Társaság’ın (Turan Cemi­yeti) faaliyetleriyle Türkiye’ye it­hal edildi. Ziya Gökalp’in “Turan”ı “münhasıran Türkleri ihtiva eden camiavi bir isim” (Türkçülüğün Esasları, 1923) tanımlamasından bu yana ise, Turanizm ülkemizde Türkçülük ile eşanlamlı kullanıl­maktadır.

  • Ulus: Orhon’dan Moğollar’a, oradan Atatürk’e uzanıyor…

    Ulus: Orhon’dan Moğollar’a, oradan Atatürk’e uzanıyor…

    8. yüzyıl Türk anıtlarındaki “uluş” sözcüğü, 12. yüzyılda Moğolcada “ulus” hâlini alır. “Ulus”, Osmanlı Devleti’nin son, cumhuriyetin ilk yıllarında genel olarak kavim, ümmet ve aşiret için kullanıldıktan sonra, 1934 sonlarında “millet” karşılığında önerilir. “Ulus” ve “ulusal” sözcüklerini bu anlamıyla ilk defa birarada kullanan da Mustafa Kemal Atatürk olacaktır.

    Orhon Yazıtları’nda (8. yüzyıl), Kül Tigin’in cenaze törenine katılan yabancı temsilciler arasında “Bu­karak Uluş”tan (Buhara) gelen iki generalin adı zikredilir. Burada geçen “uluş” sözcüğü, Eski Türk­çede aslen “ülke” anlamındayken kent adlarıyla birleşerek “şehir” için de kullanılmıştır: Tavgaç Uluş (Çin ülkesi), Keşmir Uluş (Keşmir şehri) ve bunun gibi… Kaşgarlı Mahmud, yazıtlardan 300 yıl sonra yazdığı sözlüğünde, kelimenin bazı Türk diyalektle­rinde “köy” ve “kasaba” anlamı taşıdığını da kaydeder.

    “Uluş”, 12. yüzyılda Moğolcaya geçer; Türkçe alıntılardaki “ş” sesi Moğolcada “s”ye dönüştü­ğünden “ulus” biçimini alır. Keli­me, bu fonetik evrimin yanısıra coğrafi anlamını da yitirip politik bir muhtevaya bü­rünür ve “bir lidere tâbi halk, tebaa” karşılığıyla genelle­şir. Bugün Ermitaj Müzesi’nde korunan en eski Moğolca belgelerden Cengiz Taşı’ndaki (yaklaşık 1224) “kamug moŋgol ulusun noyadı” (tüm Moğol halkının soyluları) ibaresinde bu yeni içeriği görü­rüz. Moğolların Gizli Tarihi’nde (1240), imparatorluk şemsiyesi altındaki tüm halkları kapsayıcı bir terim olarak “kamug moŋgol ulus”, “olon moŋgol ulus” gibi terkipler de yer alır.

    Turk_Dili_Tarihi_1
    Hakimiyet-i Milliye gazetesinin Atatürk’ün Meclis konuşmasından 1 gün önce, 31.10.1934 tarihli nüshasında yayımladığı yeni kelimeler ve diğer dillerdeki karşılıkları listesi. Gazetenin adı da 1 ay sonra Ulus olarak değişecekti.
    Turk_Dili_Tarihi_2

    Moğol toprakları tek mer­kezden yönetilemeyecek ölçüde büyüdükten sonra Çingis’in 4 oğlu arasında paylaştırılan her parça “ulus” olarak adlandırılır (örn. Çağatay ulus) ve kelime bundan sonra “konfedere halk­lar” karşılığıyla yaygınlaşır. Bu süreçte Moğollar’ın Pasifik’ten Orta Avrupa’ya kadar istila ettiği bölgelerde meskun Uygur, Kıpçak, Sibirya ve Oğuz Türkleri, kelimeyi Moğolcalaşmış biçimi ve anlamıyla yeniden öğrenir­ler. Üstelik kimi Türk grupları, Moğolca dilbilgisi kurallarıyla türeyen çoğul ekli (-t) “ulut” şek­lini benimser ve bunu bugünkü modern anlamıyla “millet” için kullan­maya başlar: Kır­gızca “ulut” (millet), “ulutçıl” (milliyetçi); Kazakça “ult” (millet), “ultşıl” (milliyetçi) gibi (bu sözcüklerdeki ek­ler (-şıl/-çıl), Türkçede bencil”, “etçil” gibi kelimelerde gördüğümüz düşkünlük, bağım­lılık türeticileridir).

    “Ulus” kelimesi -Kırgızca ve Kazakça gibi Türk dillerinde­ki ideolojik içeriğinden farklı olarak- Türkçenin tarihsel metinlerinde, Moğolca ilk an­lamıyla kullanılmıştır. 1391’de Mısır’da telif-tercüme edilen Memlûk Kıpçakçası yadigarı Kitâb Gülistân bi’t Türkî’deki kayıt, kelimenin anavatanından 10 bin kilometre ötede dahi ne denli etkin olduğunun kanıtıdır: “Melik kim dâim ilge ve ‘uluska’ küç kılur / âkibet mülkin elinden bir kavî düşman alur” (Halka ve tebaya eziyet eden hükümdarın ülkesini, sonunda güçlü bir düş­man gelip elinden alır).

    “Ulus”, Osmanlı Devleti’nin son, cumhuriyetin ilk yıllarında genel olarak kavim, ümmet ve aşiret için kullanıldıktan sonra, Dil Devrimi döneminde “millet” karşılığında önerilir. “Ulus” ve “ulusal” sözcüklerini ilk defa birarada kullanan kişi, Mus­tafa Kemal Atatürk’tür. TBMM 4. toplantı yılı açış konuşması (01.11.1934) metninde yer alan bu neolojizmlerin Arapça, Farsça ve Fransızca karşılıkları, 1 gün önceki Hakimiyet-i Milliye gazete­sinde yayımlanır. Gazetenin adı da 28 Kasım 1934’te Ulus olarak değişecektir.