Yazar: Haşim Şahin

  • Ayn Seylem: Selçuklular’ın Suriye’deki Savaşı

    Ayn Seylem: Selçuklular’ın Suriye’deki Savaşı


    hanedanlıkta soya bağlı yöneticilik söz konusu olduğundan selçuk oğulları arasındaki taht kavgası da kaçınılmaz olmuştur. selçuk oğullarının birbiriyle savaşının kökenleri selçuk bey’in büyük oğlu mikail’in bir savaş sırasında öldürülmesine kadar uzanır. mikail’in babasız kalan oğulları tuğrul ve çağrı beyleri dedesi büyütmüştür. malazgirt zaferi sonrasında anadolu’ya yerleşen selçuklular arasındaki taht kavgası mikail oğulları ile arslan yabgu oğulları arasında devam etmiştir. süleyman şah’ın ölümü de bu kavganın sonuçlarından biridir.

    Ayn Seylem
    Selçuklular’ı savaş meydanında gösteren bir tasvir.
    KAYNAK: HISTORYMAPS

    Selçuk oğullarının birbiriyle savaşının kökenleri Selçuk Bey’in büyük oğlu Mikail’in bir savaş sırasında öldürülmesine kadar uzanır. Mikail’in ölümü üzerine babasız kalan oğulları Tuğrul ve Çağrı beyler dedeleri tarafından büyütülürken ailenin liderliğini de Selçuk Bey’in bir diğer oğlu, Mikail’in küçük kardeşi, Arslan Yabgu adıyla daha çok tanınan İsrail üstlenmişti. Arslan Yabgu cesur bir liderdi. Kendisiyle birlikte hareket eden ve Yabgulular olarak bilinen Mansur, Göktaş, Boğa, Anasıoğlu gibi Türkmen beylerinin de desteğiyle kısa süre içerisinde siyasi bir kişilik olarak öne çıkmış, Samaniler’in safında yer almış, gücüyle Karahanlılar ve Gazneliler’i de tehdit eder hâle gelmişti. Bu tehdidin daha fazla büyümemesi için Karahanlılar ve Gazneliler arasında yapılan bir anlaşmanın neticesinde Arslan Yabgu, Gazneli Mahmud tarafından hileyle ele geçirildi ve Hindistan’daki Kalincar Kalesi’ne hapsedildi. Hapiste yedi yıl kaldıktan sonra 1025 yılında hayatını kaybetti. Arslan Yabgu’nun ölümünden sonra ailenin liderliğini Mikail Bey’in oğulları Tuğrul ve Çağrı beyler üstlendi. Amcaları Musa Yabgu da onlarla birlikte hareket ediyordu. Selçuk Bey’in üçüncü oğlu olan Yusuf Yinal bir süre yeğenlerinden bağımsız hareket edip onlara karşı Karahanlılar safında yer aldıysa da bir süre sonra siyasi bir anlaşmazlık nedeniyle öldürülünce aile fertleri Tuğrul ve Çağrı beylerin etrafında birleşti ve bağımsızlığa giden yolda birlikte hareket etmeyi tercih etti.

    Arslan Yabgu’nun Oğlu Kutalmış’ın Mücadelesi
    Arslan Yabgu hapsedildiği sırada yanında büyük oğlu Kutalmış da bulunuyordu. Kutalmış, Selçuklular’ın meşru yöneticisi olan babası Arslan Yabgu’nun ölümünden sonra aileyi yönetme hakkının kendi hakkı olduğunu düşünmekle birlikte, hanedan içindeki gücü henüz yeterli olmadığı için Tuğrul Bey ile birlikte hareket etmeyi tercih etti. Tuğrul ve Çağrı beylerle birlikte savaşçılık yönünden ailenin en güçlü üçüncü üyesi olan Yusuf Yinal’ın oğlu İbrahim Yinal’ın da onlarla birlikte hareket etmesi Kutalmış’ın bu kararı almasında etkili olmuştu. Kutalmış, Selçuklular’ın kuruluş mücadelesinin en etkili aktörlerinden birisi oldu. Gerek Gazneliler gerekse Bizans ve Ermenilerle yapılan savaşlarda aktif bir şekilde rol aldı. Tuğrul Bey devrinde Azerbaycan’ın fethiyle görevlendirilen İbrahim Yinal’ın yanında yer alan isimlerden birisi yine Kutalmış oldu. Bu ikili başta Bizans karşısında 1048 yılında kazanılan Pasinler Zaferi olmak üzere büyük siyasi başarılar elde ederek Selçuklu yönetimi içerisinde hayli sivrilmişler, hâliyle bu durum Tuğrul Bey’i de tedirgin etmişti.

    Çağrı bey-tuğrul bey
    Tuğrul Bey ve Çağrı Bey’i savaş meydanında gösteren bir tasvir.
    KAYNAK: HISTORYMAPS

    Zaman içerisinde Tuğrul Bey’in iyice güçlenmesi, Abbasi halifesini baskı altına alması, ülkesinin sınırlarını genişletmesi, Gürcüleri vergiye bağlaması ve nihayetinde kendi öz yeğenlerini devletin önemli yönetim kademelerine getirmek suretiyle daha içe dönük ve merkeziyetçi bir politika izlemeye başlaması, kuruluşun temel dinamikleri olan Selçuklu emirleri arasında alttan alta bir muhalefetin oluşmasına da neden olmaktaydı. Bu çerçevede idarede kendisine biçilen rolün yetersiz olduğundan hareketle ilk isyan eden şehzade İbrahim Yinal oldu. Türkmen zümrelerinin çok sevdiği bir isim olan İbrahim Yinal, Tuğrul Bey’i hayli zor durumda bırakan bir isyan çıkarmış olsa da Alp Arslan’ın da desteğini alan Tuğrul Bey tarafından öldürüldü.


    “yönetimin kendi ailesinin hakkı olduğunu düşünen kutalmış, tuğrul bey’in yeğenlerinden süleyman’ı veliaht ilan etmesi üzerine, saltanatın kendi hakkı olduğu, babası arslan yabgu’nun hapse düşmeden önce oğuzların yabgusu olduğu için bu vazifeyi şimdi de kendisinin üstlenmesi gerektiği düşüncesiyle 1061 yılında isyan bayrağını açtı.”

    İbrahim Yinal’ın ortadan kaldırılmasıyla başsız kalan Türkmenler bu defa Kutalmış’ın etrafında toplandı. Baştan beri yönetimin kendi ailesinin hakkı olduğunu düşünen Kutalmış, Tuğrul Bey’in yeğenlerinden Süleyman’ı veliaht ilan etmesi üzerine, saltanatın kendi hakkı olduğu, babası Arslan Yabgu’nun hapse düşmeden önce Oğuzların yabgusu olduğu için bu vazifeyi şimdi de kendisinin üstlenmesi gerektiği düşüncesiyle 1061 yılında isyan bayrağını açtı. Onun isyan ettiği sırada Tuğrul Bey, Abbasi halifesinin kızı Seyyide Hatun’la evlilik işlerini yürüttüğü için yeterince tedbir alamamış, bu durum Kutalmış’ı daha da güçlendirmişti. 4 Eylül 1063’te Tuğrul Bey vefat ettiğinde yaklaşık iki yıldır devam eden Kutalmış’ın isyanı hâlen bastırılamamıştı. Bu isyanda kardeşi Resul Tegin de onunla birlikte hareket ediyordu. Alp Arslan Selçuklu tahtına çıktığında Kutalmış, Selçuklular’ın başkenti Rey’i kuşatmıştı. Ancak Alp Arslan’ın güçlü ordusu karşısında direnemeyen Kutalmış, savaşı kaybetti. Savaş sırasında kardeşi Resul Tegin ve oğlu Süleyman Şah esir düştü. Hızla kendisinin kontrolündeki Girdkûh Kalesi’ne doğru çekilen Kutalmış, yolu üzerindeki kayalık bir bölgede atından düşerek öldü. Rey’e getirilen cenazesi kendisine karşı isyan ettiği amcasının oğlu Tuğrul Bey’in türbesine defnedildi.

    Mikail Oğulları ile Arslan Yabgu Oğulları Arasındaki Taht Kavgası
    Kutalmış ile Tuğrul Bey arasında başlayan bu mücadele uzun bir süre devam edecek Mikail oğulları ile Arslan Yabgu oğulları arasındaki taht kavgasını da başlatmış oldu. İsyan sırasında babasıyla birlikte hareket eden Süleyman Şah, amcası Resul Tegin, kardeşleri Mansur, Alp İlig ve Devlet ile birlikte esir alınmış, Alp Arslan’ın gazabından “Bunun devlete bir hayır getirmeyeceğini” söyleyen meşhur Selçuklu veziri Nizamülmülk sayesinde kurtulabilmişti. Sultan tarafından Urfa-Birecik taraflarına gönderilen Süleyman Şah ve kardeşleri, Alp Arslan’ın hâkim olduğu bölgede güvenli bir şekilde yaşayamayacaklarını da anlamışlardı. İşte bu nedenle Kutalmış oğulları kendilerine yeni bir yol çizmeye karar verdi. İlk iş olarak bölgedeki emirlerden Şöklü Bey’e tabi oldular ve Alp Arslan’ın ve Büyük Selçuklular’ın meşruiyet kaynağı Abbasi halifesi yerine Şii dünyasının lideri olan Fatımi halifesine bağlılıklarını bildirdiler. Bu hareket amcaoğulları arasındaki mücadeleyi farklı bir boyuta da taşımış oluyordu. Bu hareketiyle Süleyman Şah, yeni bir devletin meşruiyetini de sağlamış oluyordu.

    Ayn_Seylem_3) harita
    Selçuklular’ın baskısı altındaki Bizans’ı ve Anadolu’yu yurt edinmelerini gösteren harita.

    Bu süreçte Suriye ve Filistin civarında faaliyet gösteren Süleyman Şah ve kardeşlerine ilk Selçuklu darbesi bölgedeki güçlü emirlerden, Sultan Alp Arslan adına hareket eden Atsız Bey’den geldi. Atsız Bey, Süleyman Şah’ın da içinde bulunduğu orduyu mağlup ettiği gibi, onların hamisi olan Şöklü Bey’i de öldürdü.

    Bizans’ta İç Karışıklıklar ve Süleyman Şah’a Açılan Yurt Kapısı
    Süleyman Şah çareyi yanındaki Türkmenlerle birlikte çok daha kuzeybatıya doğru gitmekte buldu. Malazgirt yenilgisinden sonra Anadolu’daki hâkimiyetini büyük ölçüde kaybeden Bizans İmparatorluğu’nun içerisinde yaşanan iç karşıklıklar Süleyman Şah’ın işini kolaylaştırmıştı. Büyük Selçuklu tahtında ve hâkimi olduğu sahada kendisine hayat hakkı tanınmayan Süleyman Şah, siyasi kariyeri ve soyunun geleceği için yeni bir kapı açtı ve 1075 yılında İznik’i fethederek Türkiye Selçukluları devletinin de temelini attı. İznik’i yeni kurduğu devletin başkenti yapan Süleyman Şah, Bizans İmparatorluğu için Nikephoros Bryennios, Nikephoros Botaneiates ve İmparator Mikhail Doukas arasındaki taht kavgasından da yararlanarak kısa süre içerisinde ülkesinin sınırlarını Marmara ve Karadeniz sahillerine ulaştırdı. Bursa havalisini ve Kocaeli’yi ele geçirip Üsküdar ve Kadıköy’e kadar ilerledi ve Boğaz’dan geçen gemilerden vergi almaya başladı. Bu arada onun bölgedeki hâkimiyeti Sultan Melikşah tarafından da onaylanmış, Sultan bu hareketiyle Anadolu’da bir Selçuklu varlığını kabul etmiş, Abbasi Halifesi el-Kaim Biemrillah da Süleyman Şah’a “Nâsirüddevle” ve “Rükneddin” lakaplarını vermişti. Süleyman Şah’ın kazandığı başarılar ve bölgedeki hâkimiyetini iyice pekiştirmesi üzerine 1081 yılında Bizans tahtına çıkan İmparator I. Aleksios elçiler gönderip kendisine barış teklif etti. İmparator, Süleyman Şah’tan yüksek vergi vermesi karşılığında sınırlarını Dragos Deresi’ne kadar çekmesini teklif ediyordu. Bu teklif, bölgedeki hâkimiyetinin yeterince pekiştiğini düşünen Süleyman Şah tarafından kabul edildi. Süleyman Şah’ın İmparator’un yaptığı bu barış teklifini kabul etmesinin asıl nedeni ise kendisi için âdeta bir kızıl elmaya dönüşmüş olan Büyük Selçuklu tahtını ele geçirme hevesiydi. Büyük Selçuklu tahtına uzanan yol ise öncelikle Suriye’nin ele geçirilmesinden geçiyordu. Süleyman Şah bu amaçla vakit geçirmeden güneye doğru hareket etti.

    Ayn_Seylem_4) Selçuklu3
    Selçuklular’ı savaşa giderken gösteren bir tasvir.
    KAYNAK: HISTORYMAPS

    Süleyman Şah’ın Güneye Yönelişi ve Antakya’nın Fethi
    Sultan ünvanını kullanan Süleyman Şah, Çukurova bölgesine gelerek Ermenilerin hâkimiyetindeki Tarsus, Adana, Misis ve Anazarba’yı ele geçirip Malatya’yı vergiye bağladıktan sonra İznik’e döndü. Ertesi yıl, oğlu Kılıç Arslan’ı da yanına alarak büyük bir orduyla yeniden güneye indi. Süleyman Şah 12 Aralık 1084 yılında Antakya’yı ele geçirdi. Mar Cassianus Kilisesi’ni camiye çevirip 17 Aralık 1084 yılında bu yeni camide 110 müezzin tarafından okunan ezandan sonra cuma namazı kıldı. Bu davranışının şehirdeki İslam ve Selçuklu hâkimiyeti açısından büyük önemi vardı. Süleyman Şah, Antakya’yı ele geçirdiği sırada yerli halka gayet iyi davranmış, mallarının yağmalanmasına engel olmuş hatta onların ricası üzerine Meryem Ana ve Saint Georgios isimlerini taşıyan iki kilisenin inşasına da izin vermişti. Antakya’nın fethi gerek İslam dünyasında gerekse Selçuklu başkentinde büyük yankı uyandırmıştı. Sultan Melikşah bu fetihten memnun olmakla birlikte kardeşi Tutuş’u bölgeye göndermeyi de ihmal etmemişti. Bu, büyük Sultan’ın, günden güne daha da güçlenen Süleyman Şah’ın asıl hedefinin ne olduğunu çok iyi anladığını gösteriyordu.

    Mikail Oğulları ile Arslan Yabgu Oğulları Arasında Yeni Bir Savaş
    Gerçekten de Süleyman Şah, Antakya’dan sonra Bağras, Samandağı, İskenderun, Darbesak, Artah, Hârim, Tell Başir, Antep, Elbistan, Maraş, Göksun, Behisni (Besni) ve Ra’ban’ı hâkimiyeti altına almış, ardından Halep’e doğru ilerlemeye başlamıştı. Bu fetihlerle birlikte Süleyman Şah’ın devletinin sınırları Marmara Denizi’nden Fırat Nehri’ne kadar uzanmıştı. İlerleyişini sürdüren Süleyman Şah, 20 Haziran 1085’te Selçuklular’ın Musul emiri Müslim’i öldürdü. Artık Halep’i alması an meselesiydi. Ancak bu sırada Şam’a hükmeden ve Suriye’de bir Selçuklu devleti kuran Alp Arslan’ın oğlu ve Melikşah’ın kardeşi Tutuş da Halep’e hâkim olmak istemekteydi. Yanına ünlü komutanlardan Artuk Bey’i de alan Tutuş’un bölgeye gelmesi Mikail Oğulları ile Arslan Yabgu oğulları arasında yeni bir savaşı da kaçınılmaz hâle getirdi.


    “1086 yılının haziran ayı başlarında selçuk bey’in torunları bu kez halep yakınlarındaki ayn seylem’de karşı karşıya geldi. yapılan savaş süleyman şah’ın yenilgisiyle sonuçlandı.”

    1086 yılının Haziran ayı başlarında Selçuk Bey’in torunları bu kez Halep yakınlarındaki Ayn Seylem’de karşı karşıya geldi. Yapılan savaş Süleyman Şah’ın yenilgisiyle sonuçlandı. Süleyman Şah’ın ordusundaki Türkmenler karşılarında Türkmen Beyi Artuk’u görünce onun safına geçmişti. Ayn Seylem Savaşı Süleyman Şah’ın sonu oldu. Oğlu Kılıç Arslan esir edilip Isfahan’a gönderildi. Selçuklu kaynakları Süleyman Şah’ın ölümüyle ilgili iki rivayete yer verir. Bir rivayete göre, hayatında ilk defa yenilgi alan kahraman Süleyman Şah, bu yenilgiyi hazmedememiş, Tutuş’un barış teklifini reddetmiş, ıssız bir yere çekilerek bıçağını kalbine saplamak suretiyle intihar etmişti. Diğer bir rivayete göre ise Süleyman Şah savaş sırasında çarpışırken öldürülmüş, Tutuş savaş meydanını gezerken, askerlerinin yakut ve som altınla işlenmiş zırhı bulunan bir ceset gördüklerini söylemesi üzerine, “Bu Süleyman Şah’a benziyor, ayakları benim ayaklarım gibi, Selçuk oğullarının ayakları birbirine benzer.” diyerek onu teşhis etmişti. Tutuş’un cesedin başında ağlayarak söylediği, “Biz Mikail oğulları sizlere zulmettik, sizleri bizden uzaklaştırıp işte böyle öldürüyoruz.” şeklindeki sözleri âdeta amcaoğullarının hâkimiyet mücadelesindeki hissiyatının da bir yansıması gibiydi. Süleyman Şah’ın cenazesi savaş meydanından alınarak Halep Kapısı’na defnedildi. #

  • Savaş Meydanında Can Veren Hükümdarlar

    Savaş Meydanında Can Veren Hükümdarlar


    tarih denince savaş, savaş denince komutanlar, hükümdarlar, liderler akla gelir. bu da kazanılan, kaybedilen savaşları; kurulan, yıkılan devletleri; yaralanan, ölen hükümdarları, sultanları hatırlatır. devletlerin kuruluşundan bugüne kahramanlıklarıyla, cesaretiyle toplumların hafızasında yer etmiş pek çok hükümdar, lider vardır. bir de savaş meydanlarında ölenler… “savaşarak ölmek kahramanların en önemli özelliğidir.” diyerek çin hâkimiyetini reddeden çi-çi kağan, mö 35 yılında çinlilerle yaptığı savaş sırasında, sultan ı. murad ise birinci kosova savaşı’ndan sonra savaş meydanını gezerken öldürülmüştür.

    Savaş Meydanında Can Veren  Hükümdarlar
    Kosova zaferinden sonra Sultan Murad’ın Sırp Miloş Obiliç tarafından şehit edilmesi…
    FOTOĞRAF: İBB ATATÜRK KİTAPLIĞI ARŞİVİ

    Tarih meraklısı bir okuyucunun en fazla ilgisini çeken konular kahramanlık hikâyeleridir. Kadim zamanlardan itibaren gerek Antik Çağ uygarlıkları ve Roma’da gerekse Bozkır kavimleri yahut İslam devletlerinde kahramanlıklarından söz edilen hükümdarlar, komutanlar, askerler, kadınlar tarih yazarlarının eserlerinde kendilerine haklı bir yer bulmuşlardır. İşte bu sebepten olsa gerek Thomas Carlyle tarihin asıl aktörlerinin kahramanlar olduğunu dile getirmiştir. Hemen her dönemde kahramanlıkları, cesareti ve savaşçılıklarıyla öne çıkmış şahsiyetler, hayatlarını daha sakin ve barış içerisinde geçiren akranlarına nispetle daha fazla övgü ve itibara mazhar olmuştur. Mesela İslam âleminde Hz. Hamza’yı ve Hz. Ali’yi öne çıkaran başlıca hususiyetleri savaş meydanlarındaki cesaret ve kahramanlıklarıdır. Roma’da gladyatörler hemen her dönemde hayranlık uyandırmıştır.

    Hukumdarlar_Fatih kitabindan foto - Bellini 1480
    Fatih Sultan Mehmed

    Devlet yöneticileri söz konusu olduğunda da onların korkusuz, cesur ve savaşçı olanları çok daha fazla rağbet görmüş, başarıları nesiller boyunca anlatılagelmiş, aynı aileye mensup olsalar bile diğer hükümdarlara göre daha fazla itibar görmüşlerdir. Mete Han, Bumin Kağan, Kapgan Kağan, Gazneli Mahmud, Sultan Alp Arslan, Çaka Bey, Celâleddin Harezmşah, Cengiz Han, Aydınoğlu Umur Bey, Orhan Gazi, Timur, Yıldırım Bayezid, Fatih Sultan Mehmed, Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman, Napoleon gibi büyük hükümdarları diğerlerinden farklı kılan büyük ölçüde savaşçı karakterleri olmuştur. İslamiyet öncesi dönemden itibaren savaş meydanında can vermek savaşçı bir karakter için en büyük ödül ve şeref vesilesi kabul edilmiş, İslamiyet ile birlikte şehadet anlayışının da öne çıkmasıyla vatan, millet ve din uğruna can vermek en kutsal ve övünülesi hadise olarak görülmüştür.

    Tarih, sınırlarını genişletmek, mensup olduğu dini çok daha geniş kitlelere yaymak, ülkelerinin ekonomik çıkarlarını savunmak, halkın huzur ve refahını artırmak amacıyla savaşlar yapan hükümdarların kahramanlık hikâyeleriyle doludur. Hükümdarlar savaşlar kazanıp fetihler yaptıkça güç ve kudretlerini daha da artırmış, gönderdikleri fetihnamelerle başarılarını dost düşman tüm ülke hükümdarlarına duyurmuş, böylelikle müjde ve gözdağını bir arada muhatabına iletme yolunu tercih etmiştir. Kazanılan her zafer, güç ve kudretin biraz daha artması anlamına gelmekteydi. Bu zafer bilhassa kudretli hükümdarlar karşısında kazanılmış ise daha da anlamlı hâle geliyordu. Bununla birlikte yapılan her savaş mutlak bir hâkimiyet anlamına gelmemekteydi. Bazen kesin zafer hedefiyle yapılan bir savaş bir devletin yahut bir hükümdarın iktidarının sonunu getirebiliyordu.

    “Savaşarak Ölmek Kahramanların En Önemli Özelliğidir”
    Tarih boyunca büyük başarılar elde etmiş nice kudretli hükümdarın aldığı bir yenilgi neticesinde savaş meydanında öldürülmek suretiyle iktidarını kaybettiğine şahit olunmuştur. Gerek Batı gerekse Doğu dünyasında bu şekilde hayatını ve iktidarını kaybeden pek çok isim sayılabilir. Batı Hun hükümdarı Çi-çi Kağan Türk tarihinin bu konudaki başlıca isimleri arasında yer alır. Kardeşi Ho-Han-Yeh’in Çin hâkimiyeti altına girme teklifini, “Hunların geleneğine göre esasen güçlü olmak yüceltici, hizmet etmek ise küçültücüdür. Hunlar at üzerinde devlet kurmuşlar, dolayısıyla bütün kavimler arasında saygınlık kazanmışlardır. Savaşarak ölmek kahramanların en önemli özelliğidir.” sözleriyle reddeden Çi-Çi Kağan, MÖ 35 yılında Çinlilerle yaptığı savaş sırasında öldürülmüştü.

    BsFiliz
    Avrupa Hun Devleti Haritası.
    FOTOĞRAF: WIKIMEDIA COMMONS

    Roma’da Türk Korkusu: Hun İmparatoru Dengizik’in Kesik Başı İstanbul’da
    Savaş meydanında öldürülen bir diğer Hun hükümdarı ise Macaristan/Peşte merkezli bir devlet kuran ve dönemin yazarları tarafından “Tanrı’nın Kırbacı” olarak adlandırılan Avrupa Hun İmparatoru Attila’nın oğlu Dengizik’ti. Dengizik 467 yılından itibaren I. Leon idaresindeki Doğu Romalılar ile sınır bölgesinde bazı anlaşmazlıklar yaşamaktaydı.

    467 senesinin kışında Dengizik Konstantinopolis’e saldırmaya karar verdi. Bu savaşı onaylamayan kardeşi İrnek ile yollarını ayıran Dengizik, Aşağı Tuna ve Kıpçak bozkırları arasında yayılan Hun boylarının da desteğiyle donmuş Tuna Nehri’nin üzerinden geçerek Batı Transilvanya’ya girdi.

    Moğolistan : Orhun Yazıtları (Kül Tigin)
    Orhun Yazıtları: Taşlar üzerine yazılmış tarih…

    Söz konusu bölge Got asıllı General Anagastes tarafından idare edilmekteydi. İlerleyişini sürdüren Dengizik Moesia’ya geldiğinde Anagastes’in ordusuyla karşılaştı. Tecrübeli Anagastes, ovada savaşmak yerine Hunları bir boğaza çekmeyi planlamıştı. Plan tam da istediği gibi işledi. Roma ordusunun peşinden giden Dengizik tuzağa düştüğünü anladığında iş işten geçmişti. Ordusunu bu baskından sağ salim kurtarmak için barış teklif ettiyse de istediği neticeyi alamayınca savaş kaçınılmaz oldu. Yapılan savaş Dengizik idaresindeki Hunların kesin mağlubiyetiyle sonuçlandı. Bu yenilgi Roma dünyasındaki Attila kâbusunun bir ölçüde sona ermesi anlamına da geliyordu. Aldığı bu yenilgi nedeniyle kaybettiği iktidarını kurtarmak isteyen Dengizik, 469 yılında bir kez daha Anagastes’in karşısına çıktı. Ancak bu savaş öncekine oranla çok daha kötü seyretti ve kısa sürede ordusu dağılan Dengizik, savaş meydanında Romalılarla çarpışırken öldürüldü. Kesik başı Konstantinapolis’e gönderildi ve Hipodrom’da bir mızrağın ucuna konularak halka gösterildi. Bu savaş sadece Dengizik’in değil Avrupa Hun Devleti’nin de sonunu getirdi.


    “dengizik, savaş meydanında romalılarla çarpışırken öldürüldü. kesik başı konstantinapolis’e gönderildi ve hipodrom’da bir mızrağın ucuna konularak halka gösterildi. bu savaş sadece dengizik’in değil avrupa hun devleti’nin de sonunu getirdi.”

    Kardeş Kılıcıyla Gelen Ecel
    Malazgirt Savaşı’ndan yaklaşık dört yıl sonra İznik merkezli olarak kurulan Türkiye Selçuklu Devleti’nin üç hükümdarı savaş esnasında yahut hemen akabinde ölümle yüzleşmişti. Savaş meydanında öldürülen Selçuklu hükümdarlarından ilki Türkiye Selçukluları’nın kurucusu Kutalmışoğlu Süleyman Şah’tı. Sultan Melikşah’ın Büyük Selçuklu tahtında olduğu dönemde Urfa ve civarındaki Türk akınlarına katılan ve daha sonra İznik’e gelen Süleyman Şah, kısa süre içerisinde Marmara ve Karadeniz hattını kontrol altına aldı. Öyle ki Selçuklu ordusu kısa süre içerisinde Üsküdar ve Kadıköy’e kadar ilerledi. 1082 yılında yapılan antlaşma ile yüklü miktarda verilen vergi karşılığında yapılan Dragos Suyu Antlaşması’yla iki devlet arasında sınır kabul edildi. Bu şekilde hâkimiyetini Bizans Devleti’ne kabul ettiren ve Sultan ünvanını alan Süleyman Şah, asıl hedefi olan Büyük Selçuklu tahtını ele geçirmek amacıyla Anadolu’nun güneyine doğru ilerledi. Tarsus, Adana, Misis, Anazarba’yı (Anazarva) ele geçirdikten sonra Malatya’yı vergiye bağladı. Ertesi yıl tekrar bölgeye sefer düzenleyen Süleyman Şah, 12 Aralık 1084’te Antakya’yı ele geçirdi. Şehirdeki Mar Cassianus Kilisesi’ni camiye çevirdi. Bu arada Antakya’daki Hristiyanların isteği üzerine Meryem Ana ve Saint Georgios Kilisesi’ni inşa ettirmeyi de ihmal etmedi. Antakya’nın fethi Süleyman Şah’ın kudretini daha da artırmış, bölgede güçlü bir Selçuklu hâkimiyeti tesis etmesini sağlamıştı. Kısa süre içerisinde Samandağ, İskenderun, Hârim, Tel Beşir, Göksun, Maraş, Behisni (Besni) de Selçuklu hâkimiyeti altına girdi. Elde edilen bu başarılar Suriye bölgesinin hâkimi ve aynı zamanda Sultan Melikşah’ın kardeşi olan Tutuş’u tehdit ve tedirgin etmeye başlamıştı. 1085 baharında Süleyman Şah’ın Halep üzerine yürümesi, kardeş iki aile arasındaki ilişkiyi “hükmü artık kılıcın vereceği” bir noktaya getirmişti. Uzun süre şehri savunan kale hâkimi çareyi Tutuş’tan yardım istemekte bulmuştu. Ertesi yılın baharında harekete geçen Tutuş, Ayn Seylem’de Süleyman Şah’ın ordusuyla karşılaştı. İki Selçuklu ordusu arasındaki savaşın galibi Tutuş oldu. Savaş meydanında ölü bulunan çok sayıdaki Selçuklu askeri arasında altın işlemeli zırhı ve sultanlara has giysisiyle biri hayli dikkat çekmişti. Bu durum savaşan Tutuş’a haber verildiğinde koşarak cesedin başına gelmiş, Süleyman Şah’ı tanımış ve cesedine sarılarak hıçkıra hıçkıra ağlamıştı.

    Hukumdarlar_Gıyaseddin Keyhüsrev_in sikkesi 2
    Hükümdar Gıyaseddin Keyhüsrev’in sikkesi.
    WIKIMEDIA COMMONS, FOTOĞRAF: KAFKA LIZ 

    Süleyman Şah’ın nasıl öldüğü sorusu sonraki yıllarda hayli tartışıldı. Bir rivayete göre, savaş sırasında Tutuş’un askerleri tarafından öldürülmüş, bir rivayete göre de savaşı kaybedeceğini anlayıp savaş meydanından kaçarken atıyla birlikte uçurumdan düşmüş, daha ilginç bir rivayete göre ise daha önce hiçbir savaşı kaybetmediği için bu yenilgiyi içine sindiremeyip bir kenara çekilerek bıçağını kalbine saplamak suretiyle intihar etmişti.
    Süleyman Şah’tan sonra Selçuklular’ın başına geçen, Haçlılar ve Bizans karşında verdiği başarılı mücadeleleriyle tanınan oğlu I. Kılıç Arslan da babasıyla benzer bir kaderi paylaşmıştı. O da Anadolu’nun büyük bir bölümünü kontrol altına aldıktan sonra yönünü Musul ve Kuzey Suriye’ye çevirmiş, ancak 1107 yılında burada Selçuklu kumandanlarından Çavlı ile yaptığı savaşı kaybedince atını sürdüğü Habur Nehri’nde boğulmak suretiyle iktidarını kaybetmişti.

    Savaş meydanında can veren bir diğer Türkiye Selçuklu hükümdarı ise I. Gıyaseddin Keyhüsrev idi. Anadolu’daki Selçukluların kudretli döneminin başlangıcının başlıca mimarı olan ve Kayseri’deki meşhur Gevher Nesibe Darüşşifası’nın da banisi olan Keyhüsrev, Bizans İmparatoru Thedoros Laskaris ile 1121 yılı Haziran’ında yaptığı Alaşehir Savaşı’nı kazanmak üzereyken bir Rum askeri tarafından öldürülmüştü.

    Hukumdarlar_2) Gevher Nesibe Sultan Darüşşifası 1
    Gevher Nesibe Sultan Darüşşifası, Kayseri.
    WIKIMEDIA COMMONS, FOTOĞRAF: R PRAZERES

    Zaferden Ölüme: Sultan I. Murad
    Osmanlıların kuruluş döneminin en kudretli padişahı Sultan I. Murad da savaş meydanında can veren hükümdarlardan birisiydi. Edirne başta olmak üzere Rumeli coğrafyasının büyük bir bölümünün Osmanlı hâkimiyeti altına girmesini sağlayan, elde ettiği başarılarıyla Bizans, Sırp ve Bulgar devletlerini baskı altına alan Sultan I. Murad, 1389 yılında Sırp kralı Lazar idaresindeki Sırp, Bosna, Hırvat, Arnavut, Bulgar, Macar ve Çek askerlerinden oluşan ittifakı ağır bir yenilgiye uğratmıştı. Bu zafer Balkan coğrafyasında Osmanlı hâkimiyetinin kalıcı hâle gelmesini sağlamış ancak kudretli hükümdarın hayatına mal olmuştu. Osmanlı kaynaklarının aktardığına göre galibiyet sonrası savaş meydanını gezen Sultan Murad, yerdeki yaralılar arasına gizlenen ve bir isteği olduğunu söyleyerek yanına yaklaşan Miloş Obiliç’in hançer darbesiyle şehit edilmişti.

    Tarih boyunca savaş meydanlarında ölen hükümdarlar elbette burada bahsedilenlerle sınırlı değildir. 589 yılında çıktığı bir sefer sırasında alnından okla vurulan Doğu Göktürk hükümdarı Baga Kağan; İstanbul’da Bozdoğan kemeri olarak bilinen meşhur Valens kemerini yaptıran Doğu Roma’nın kudretli imparatoru, 378 yılındaki Hadrianapolis Savaşı’nda öldürülen Roma İmparatoru Flavius Iulius Valens; Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethi sırasında sur içinde savaşarak can veren Bizans İmparatoru XI. Konstantin Paleologos girdikleri savaşlarda hem canını hem de iktidarını kaybeden hükümdarlar arasında yer almaktadır. #