Yazar: Hasan Selçuk Turan

  • Çanakkale muharebeleri bilimi

    Çanakkale muharebeleri bilimi

    ÇANAKKALE SAVAŞI (SİPERİN ARDI VATAN), Gürsel Göncü-Şahin Aldoğan, Kırmızı Kedi Yayınevi, 184 sayfa, 17.5 TL.

    Dergimiz yayın yönetmeni Gürsel Göncü ve harp tarihi araştırmacısı Şahin Aldoğan’ın kitabı Siperin Ardı Vatan: Türk Cephesinden 1915 Deniz ve Kara Muharebeleri’ninyeni baskısı Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından yapıldı. İlk kez yayımlandığı 2006 yılında yalın-akıcı anlatımı, yazarların araziyi çok iyi tanıması ve ezber bozan yeni bilgileriyle büyük ses getiren kitap uzun zamandır yeni baskı yapmamış, raflardan uzak kalmıştı.

    Dünya çapında Çanakkale muharebelerini konu alan 1500 civarındaki kitap, makale, derleme eserin önemli bir kısmını arka planında toparlayan eser, bilimsel bir anlayışla kaleme alınmasıyla yanlış bilinenlere ve efsanelere savaş açıyor. Muharebelerin Kasım 1914’ten Ocak 1916’ya aldığı yaklaşık birbuçuk yıla ve en sıcak olduğu 1915’in bahar-yaz aylarına ayrıntılı şekilde yoğunlaşan kitap, Arıburnu, Anafartalar ve Seddülbahir cephelerinden, resmî tarihin çok ötesinde bir içerik sunuyor. Kitabın sonundaki yer isimleri sözlüğü ve büyük boydaki haritalar, yakın tarihimizin bu büyük destanını daha ayrıntılı öğrenmeye yardımcı olacak.

    Çanakkale’de ölümle yan yana Arıburnu cephesinde, bugünkü 57. Alay Şehitliği’nin kuzeybatısında Ali Çavuş siperi (Ağustos 1915 ortalarında 27. Alay Komutan Vekili olan Binbaşı Halis (Ataksor) Bey’in torunu Serdar Ataksor koleksiyonundan).
  • Hava bombardımanı altındaki İstanbul

    Hava bombardımanı altındaki İstanbul

    Emin Kurt ve Mesut Güvenbaş’ın Birinci Dünya Savaşı’nda İstanbul’a Yapılan Hava Saldırıları kitabı, Osmanlı Devleti’nin savaşa katılımı ve İstanbul’un stratejik önemi üzerine bilgileri yeniden dizayn edecek nitelikte.

    BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI’NDA İSTANBUL’A YAPILAN HAVA SALDIRILARI, Emin Kurt-Mesut Güvenbaş, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 414 sayfa, 26 TL.

    Türk kaynaklarında sınırlı olarak geçse de 1918 yılı Temmuz, Ağustos, Eylül aylarında İstanbul havadan yoğun bombardımana tutulmuştu. 1453’te Türkler tarafından fethedildikten sonra yüzyıllarını dış tehditlerden uzak geçiren başkent, Osmanlı Devleti gücünü kaybedince yeniden hedef, tarihin hava saldırılarına maruz kalan ilk başkentlerinden olmuştu.

    Her ikisi de asker kökenli olup, Hava Kuvvetleri tarihi alanında uzman Emin Kurt ve arşiv uzmanı Mesut Güvenbaş’ın ortak çalışması olan Birinci Dünya Savaşı’nda İstanbul’a Yapılan Hava Saldırıları kitabı 1. Dünya Savaşı’nın az bilinen bir dosyasını açıyor.

    Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na fiilen girdiği Ekim 1914’ten İstanbul’un işgal tehdidini en yoğun olarak yaşadığı Çanakkale muharebeleri ve işgal altında olduğu 1918-1923 yıllarına dek bilgileri güncelleyen eser, havacılık tarihini aydınlatıyor. Dünyada havacılığın henüz yeni başlamakta olduğu 1910’lu yıllardan itibaren toplumsal ve askerî alanda meydana gelen değişimlere dair de yeni gözlemler sunuyor. İstanbul’a ilk bombardımanın ne zaman yapıldığı, toplam kaç hava saldırısının düzenlendiği, insan kayıplarının ve maddi hasarın boyutunun ne olduğu, şehri korumak için ne gibi önlemler alındığı ve halkın günlük yaşamının bu saldırılardan nasıl etkilendiği gibi kıyıda köşede kalmış soruların detaylı olarak ele alındığı bu kitap, savaş tarihimiz hakkında ufuk açıcı niteliğe sahip.

    İstanbul’u bombalayan Handley Page O/100 uçağı.
    21-22 Eylül 1918’de saldırı esnasında düşürülen İngiliz uçağı.
  • İnalcık’ın kaleminden bir başeser daha…

    İnalcık’ın kaleminden bir başeser daha…

    2016’nun Temmuz ayında vefat eden Halil İnalcık hocamızın kızı Günhan İnalcık ve Kronik Kitap işbirliğiyle oluşturulan 2 ciltlik Osmanlı İmparatorluğu koleksiyon kitabı, dünya tarihine ışık tutan önemli bir referans eser olarak raflardaki yerini aldı.

    OSMANLI İMPARATORLUĞU, Halil İnalcık, Kronik Kitap-2 cilt, 860 sayfa, 100 TL.

    Dünyada Osmanlı tarihi denince akla ilk gelen isimlerden Halil İnalcık hocamızın yarım asırlık çalışmaları yayına çıktı. İki cilt halinde kutu içinde sunulan Osmanlı İmparatorluğu isimli kitap koleksiyonu, merhum hocanın ışık saçan çalışmalarını devam ettirir nitelikte. İmparatorluğun tarihini bütünüyle ele alan bu önemli eser Kronik Kitap etiketiyle çıkarken, her iki cildinde açılışında yer alan ‘Takdim’ yazısında burada derlenen araştırmaların “Osmanlı Devleti’nin iktisadi, toplumsal ve idari mekanizmalarının temellerinin anlaşılmasına yetecek yoğunlukta” olduğu ilan ediliyor.

    14 makalenin yer aldığı Toplum ve Ekonomi başlığıyla sunulan birinci cilt, İnalcık Hoca’nın 1943-1992 arasındaki çalışmalarını toplarken ikinci cilt ise Sultan ve Siyaset adıyla 1960-1994 arasındaki 15 makalenin bir araya getirilmesinden oluşuyor. Kronik Kitap yetkilileri, daha önce Eren Yayıncılık tarafından basılan Osmanlı İmparatorluğu: Toplum ve Ekonomi Üzerinde Arşiv Çalışmaları (1996) adlı eserin yanında yine aynı yayınevinin Essays in Ottoman History (1998) olarak İngilizce bastığı eserin Türkçeleştirilerek birlikte sunulması projesine Halil İnalcık ile birlikte karar verdiklerini söylüyor. Dolayısıyla ciltlerin makale seçiminin ve derlemesinin bizzat Halil İnalcık tarafından yapılmış olmasıyla, bir editoryal derlemeden ayrıldığını belirtmekte fayda var.

    İlk cildin içeriğinde, ve Osmanlı Devleti’nin kuruluş ve yükseliş döneminden toplumun asli bileşenleri sipahiler ve köylüler, onların tâbi olduğu İslâm arazi ve vergi sistemi ile birlikte verilmiş. Bununla beraber 15. yüzyıldaki Hıristiyan sipahiler ve menşeleri de ele alınarak bütünleyici bir bakışaçısı sunulmuş. Vidin Gospodarlık Rejimi, Fatih’in kanunları ve Sened-i İttifak, Gülhane Hatt-ı Hümâyûnu gibi önemli göstergeler, dönemin iktisadi manzarasını gözler önüne seriyor.

    İkinci cilt, İznik Kuşatması, Bafeus Savaşı ve Fatih Sultan Mehmet dönemi ile başlıyor. Osmanlıların karar alma mekanizmalarından kadılık kurumuna, Kostantiniyye şehrinin Payitaht İstanbul’a dönüşümüne kadar yönetsel alanda geniş bir yelpazeye yoğunlaşıyor.

    Ayrıca; ‘Çift-Resmi sistemi’ (birinci cilt) ve ‘Aşıkpaşazade tarihi nasıl okunmalı?’ (ikinci cilt) konularına yönelik makaleler ile tarih okuması ve yazımı hakkında okurlara teknik destek sağlanıyor. Dolu dolu içeriği ve sahip olduğu eşsiz üslubu ile bu eser, kütüphanelerin en kıymetlileri arasına yerleşecek cinsten.

    Halil İnalcık’ın kitabında da yer alan kıymetli bilgilerin bazıları, NTV Tarih dergisinde, bizzat hocamızın gözetiminde yayımlanmıştı.
  • ‘Seher yeli çık dağlara güneş topla benim için’

    ‘Seher yeli çık dağlara güneş topla benim için’

    Ülkü Tamer, Nisan başında Bodrum’da hayatını kaybetti ve yine orada toprağa verildi. Şarkı-türkü olmuş ölümsüz şiirlerin, müthiş öykülerin, olağanüstü çevirilerin sahibiydi. Yerli ve dünyalı bir yazarın Gaziantep’ten Robert Kolej’e, oradan edebiyat dünyasına uzanan yaşamı…

    Rahmetli Onat Kutlar, 27 Aralık 1991 tarihindeki Cumhuriyet gazetesinde hemşerisi, dostu Ülkü Tamer’le olan bir anısını şöyle paylaşmıştı: “- Niçin Alleben? Niçin Gaziantep Ülkü? Kadehinden bir yudum aldı. Neşeli yüzü hafifçe kızarmış ‘İnsanın anayurdu çocukluğudur. Belki de ondan… Macı Hüseyin de, Çete de, Şekerci Asım da öykü kahramanlarıdır. Elbette Macı Hüseyin’de çocukluğumun sinemacısı Nakıp Ali’den izler vardır. Tıpkı öykülerin atmosferini oluşturan kentin Antep oluşu gibi. Ama ben Antep’le ilgili belgesel öyküler yazmadım. Benim Alleben’imi, benim kahramanlarımı yazdım…” Ülkü Tamer, doğup büyüdüğü memleketi Gaziantep’teki bir akarsu olan Alleben’in ismini en başta gelen kitabına vermiş: Alleben Öyküleri (1991), Alleben Anıları (1997)…

    Ülkü Tamer’in babası İpekçi Tahsin Bey’dir. Gaziantep’e ipeği o getirdiği için adı öyle kalmış. Annesi okumaya pek meraklıymış, Ülkü Tamer okuyamadığında o okurmuş kitapları.

    17 yaşında Robert Kolej’de öğrenciyken, 1954’te Kaynak dergisinde yayımlanan “Dünyanın Bir Köşesinden Lucia” şiiriyle şairliğe giriş yapan Ülkü Tamer, 50’lerde İkinci Yeni şairleri arasına katılır. Papirüs dergisinin 1966’da ikinci kez çıkışında Cemal Süreya’ya yol arkadaşlığı yapmıştır.

    Şiirlerindeki en dikkati çekici özellik naiflik, naziklik ve ironi. Onun da diğer İkinci Yeni’ciler gibi kuşlara özel bir ilgisi vardır mısralarında. “Kaynağın bekçisidir şiir” der ama çoğu ilhama kaynak olan şiirlerine bekçilik yapmamıştır hiç. Kitaplarının çok farklı yayınevlerinden çıkması, belki de cömertliğinin bir göstergesi. Dizeleri de isimsizce elden ele geçer olmuş hatta anonimleşmiştir.

    Ülkü Tamer’in şiirlerindeki en dikkat çekici özellik naiflik, naziklik ve ironidir.

    “Bu şehirde önemsemezlerdi beni, neşeliydim / Üstelik boş sözler söylemeyi severdim” mısralarının sahibi ve sorulduğunda yalnız “çevirilerim var” deyip sözü şiirlerine hiç getirmeyecek kadar alçakgönüllüdür tavrı. Halk ve divan şiirinden, mitolojiden, efsanelerden faydalanmış, yerli kaynaklarla Batı tarzı şiir yazmıştır. Gaziantepli ve Robert Kolejli oluşu gibi…

    Dünya şiirinin bir okuru ve temsilcisidir. Doğan Hızlan onun ironi üslubunu Amerikan tarzına benzetir örneğin. Nitekim arkadaşı Memet Fuat da İngiliz şiirini takip ettiğini söyler onun için. PEN kulüp kongrelerinde Türkiye’yi temsil etmiştir birçok kez. “Giyotin” şiirinde ise bir tarihçidir.

    Son 20 yılında daha çok anılarını yazar; şiirleri bundan öncesinde kalır. Çalışkan, yetenekli ve hızlı bir çevirmen olarak anıyor onu yayıncıları. O da anılarında bir düşünü şöyle anlatıyor: “Yeşil yanıyor. Arabalar duruyor. Yol bizim. Karşıya geçerken düşünüyorum: Neyse, çok beklemedik. Çeviri galiba zamanında yetişecek”. Ömrü boyunca 100’ün üstünde kitap çevirmiştir. Bunlardan biri de filminden bir yıl sonra (2003) Harry Potter ve Felsefe Taşı. Kendi dünyasında çocukluğa ve çocuklara ayırdığı yer, yalnız şiirlerindeki bir motif olarak kalmamış, Milliyet Çocuk dergisini çıkarmasıyla somutlaşmıştır da. Onar Kutlar “koca çocuk” der onun için.

    Bir keresinde Milliyet Yayınları genel yönetmeni iken ABD basın ataşesinin kendisinden Amerikan Başkanı Jimmy Carter biyografisi yayınlaması isteğine red cevabı vermiş; devamında da SSCB basın ateşesi kendisini Moskova’ya götürmek istediğinde yine reddedince, bu kez de antikomünist oluvermiştir.

    Hiçbir kesimin “yalnız bizimdir” diyemeyeceği, herkesin ilgi ve beğeniyle okuduğu bir şair, çevirmen, yazardır. Ve tiyatrocudur. Az bilinen bu tutkusunu ve okul yıllarında Genco Erkal’la birlikte pek çok kez sahneye çıkışını anılarında anlatır. Haldun Taner’in Keşanlı Ali Destanı’nın da oyuncularındandır (Manyak Cafer). Sinema, futbol, at yarışı diğer tutkularıdır. Tiyatrocular ile edebiyatçılar arasında oynanan meşhur maçta (8 Haziran 1964) santrfor mevkiinde top koşturmuş, iki gol atmıştır. Ses dergisi Ülkü Tamer’i 5-3’lük skorla Edebiyatçılar’ın galip geldiği bu maçın yıldızı seçmiştir.

    Askerlik görevini öğretmen olarak yaparken, okuldaki çocuklara Münir Özkul’u, Cem Karaca’yı, Cüneyt Arkın’ı ve ev arkadaşı Yılmaz Güney’i tanıştırmıştır. Onun dostları hem pek çoktur hem seçkindir.

    #tarih dergisi yazarı Necdet Sakaoğlu da şöyle anlatıyor Ülkü Bey’i: “1970-1985 arasında İstanbul’da yayınevinde yeni kitapların basımında epeyce bir zorluk vardı. Çünkü dizgi, mizanpaj işleri henüz yarı eski-yarı yeni düzendeydi. 1980’in başı olması lazım… Benim Köse Paşa Hanedanı adlı kitabımı önce Hür Yayın basacaktı, rahmetli Aydın Emeç çok ilgilendi. Hatta dizgi aşaması tamamlanmak üzereydi ki Hür Yayın kapandı. Rahmetli Kemal Zeki Gençosman önerdi ve herhalde görüştü de. Ülkü Tamer o sırada sanıyorum Milliyet Yayınları’nı yönetiyordu. Kendisini ziyaret ettim. Alçakgönüllü, sıcak, nazik bir aydınımızdı. O günün koşullarını epeyce konuştuk; kitap basımları da dahil. ‘Sonuçta mutlaka basarız ama, sırada pek çok kitap var. Bir araya da sokmaya çalışırım’ dedi. Öylece bir nüsha bırakıp oradan ayrıldım ben de. Aydın Emeç’i, Kemal Zeki Beyi ve Ülkü Tamer’i, o sıkıntılı günlerin ümit veren, ilgi gösteren aydınları olarak daima saygıyla anıyorum”.

    Rahatsızlığından fazla kimseye bahsedilmemesini rica etmiş, yakınlarına da son zamanlarını evinde gökyüzüne bakarak geçirmek istediğini dile getirmiş:

    “Güneş topla benim için”!

    MILOS FORMAN (1932 –2018)

    Efsane filmlerin efsane yönetmeni

    “Guguk Kuşu”, “Amadeus”, “Hair” gibi sinema tarihinin başyapıt niteliğindeki filmleri, Oscar dahil olmak üzere onlarca ödüle layık görüldü.

    Her ne kadar ABD’ye gittiği dönemde çektiği başyapıtlarla bilinse de Çek kökenli Miloš Forman esasen yeni dalga akımının öncü isimlerindendi. 1967’de çektiği ve Oscar’a aday gösterilen filmi “The Fireman’s Ball”, Doğu Avrupa komünizminin iğneleyici bir eleştirisiydi. Uzun yılların ardından Amerika’ya taşınması ve orada çektiği filmler esasen onun usta bir yönetmen olarak görünürlüğünü sağladı.

    Annesi ve babasını Nazi işgali sırasında toplama kamplarında kaybeden Forman, iki amcası ve aile dostları tarafından büyütüldü. Çocukluğunda tiyatro yapımcısı olmak isteyen yönetmen, ünlü tiyatro yönetmeni Alfred Radok’un asistanlığını yaparak sinema kariyerine başladı. Şüphesiz, hayatının dönüm noktası 1968’deki Prag Baharı’ndan sonradır.

    1975’te Ken Kesey’in romanından uyarlayarak çektiği “Guguk Kuşu”, ardından 1984’te Mozart’ın hayatını anlattığı “Amadeus”, Oscar’larda ona en iyi yönetmen unvanını taşıdı. Sinema tarihinin en iyi filmlerinden sayılan “Guguk Kuşu”, Frank Capra’nın çektiği “Bir Gecede Oldu” filminden sonra Oscar tarihinde en önemli 5 ödülü alan ikinci film olma özelliğine de sahip. Bununla birlikte Forman’ın sinemadaki başarısı Berlinale, Altın Küre, Cannes Film Festivali ödülleriyle de birçok kez tescillendi.

    13 Nisan’da hayata gözlerini yuman Çek yönetmen, yaptığı filmlerle dünya sinemasının unutulmazları arasında yerini aldı.

  • Ampute futbol: Gazilerin iradesi şampiyonluğu getirdi

    Türkiye Ampute Futbol Milli Takımı’nın Avrupa Şampiyonu olması gözleri bu spor alanına çevirdi. Ampute futbolda ve diğer birçok spor branşında gazi sporcular başrol oynadı ve oynamaya devam ediyor. #tarih, gazi sporcularla konuştu.

    Türkiye Ampute Fut­bol Milli Takımı 10 Ekim’de Avrupa Şam­piyonu oldu. Gelinen nokta­da ampute futbolun ve diğer birçok branşın kısa geçmişin­de özellikle Güneydoğu gazi­lerinin büyük payı var. #tarih ampute futbolun ve ok­çuluğun ilk millî sporcuları ile buluştu.

    EROL AYHAN:

    Karagücü, ampute futbolunun ilk takımı­dır, askerî kökenlidir. O takı­mın şu anda adı TSK. Ampute futbol Karagücü’nün bünyesi­ne başladı. Herkes gaziydi.

    2004’te düzenlenen Gazi Turnuvası’nda rakipler çok za­yıftı, biz, Karagücü daha iyiy­dik. İlk resmi turnuvaydı, bu şekilde başlamış oldu. Türkiye Futbol Federasyonu’nun bunu desteklemesinden sonra Fahir Genç geldi. Ampute futboluna çok emeği olmuştur.

    Karagücü çok iyi gitti ve milli takımın da iskeletini oluşturmaya başladı. Ora­da Türkiye’nin her yerinden yatan gazi arkadaşlar vardı. 2006’da biz dedik ki hepimiz dağılalım memleketimize her­kes orada takımını kursun.

    Ben profesyonel olarak bı­raktım ama sağlık amaçlı hâlâ oynuyorum; çünkü ampute futbol olmasaydı ben bu kadar güzel düzelemezdim, iyileşe­mezdim. Ampute futbol oyna­maya başladıktan sonra benim hastaneyle işim bitti.

    ‘Gazi’ takım 2016 Avrupa Şampiyonu olan Ampute Futbol Milli Takımı Kaptanı Osman Çakmak (sağdan beşinci) Şırnak’ta sol ayağını kaybetmiş bir güneydoğu gazisi. Takımdaki diğer oyuncular sivil kökenli, teknik kadroda ise hâlâ kurucu isimler yer alıyor.

    AHMET ALİ ÖZDUMAN:

    2003’ün başı olması lazım; Orhan Azboy var bir bedene­ğitimi öğretmenidir. O zaman rehabilitasyon merkezinde asteğmen. Kamil Özyağcı­lar var, onun amiridir. Orhan Asteğmen’e talimat vermiş, o bana dedi, gel bu takımı kura­lım. Ben dedim ki bir bacağım kalmış neden onu da futbo­la vereyim? Ben iki bacağım varken futbol oynamamışım şimdi mi oynayayım? Pro­tezim takılmamış tekerlekli sandalyedeyim… Ama başla­dık, Ali Budak, Nurettin Bal­kaya…

    2005’te Ukrayna’ya gittik. Karşımızda oynayanların hep­si sivil. Bizse hep asker yaralı­sıyız. Yenildik. Dedik daha faz­lası lazım. İdmanlara başladık. Brezilya’ya Dünya Şampiyona­sı’na gittik. Biz kendimizi çok iyi zannediyoruz ama o zaman nasıl olduğunu gördük. Fazla bir başarı elde edemedik.

    Fahir Genç gelince biz on­dan teknik-taktik aldık. Yap­madığımız varyasyonlar öğ­rendik. Bizim ufkumuzu açtı. Başarı açlığı öyle başladı. Bu bizim rehabilite olduğumuz anlamına geliyordu. 2007’de Millî Takım’la Antalya’da Dünya Kupası’nda, Brezilya’y­la yaptığımız finalde Nuret­tin’in kafa golüyle yendik ve üçüncü olduk. O zaman da çok büyük sükse yaptık.

    Ama sonra gençlerin önü­nü açtık, açıldı. Hak ettikleri yere geldiler. Onlara şampi­yonluk çok güzel yakıştı. Biz de gurur duyduk. Onlar tır­naklarıyla kazıyarak burala­ra geldiler. Gazilerin arasın­dan sıyrıldılar. Çünkü bizim 2006’da dediğimiz bu işin ga­zilerin işi olmadığıydı. Engelli gençleri de buna kazandıra­lım dedik. Sonra işte dediği gi­bi, dağıldık şehirlere, ilçelere, takımları kurduk. Bu ampute futbolun içinde acılar oldu­ğu gibi çok güzel şeyler de var. Bizi desteklediler, çabalarımız görüldü, önümüz açıldı. Ye­nildiğimizde hüngür hüngür ağladık ama çok şeyler de ba­şardık.

    İlk oyuncular Ampute Futbol Milli Takım’ın ilk kadrolarında yer alan gazi sporcular, Ahmet Ali Özdoğan ve Erol Ayhan, Unutmayın kitabı yazarı Koray Gürbüz ile birlikte.
    Ampute okçulukta ilk millî sporcu Hüseyin Sevik.

    OKÇU HÜSEYİN SEVİK:

    Gazilikten sonra spora yüzmeyle başladım, İskenderun’da. Ama sağlık sorunları nedeniyle o kaldı. Daha sonrasında okçuluk takımı başladı. Henüz düzensizdi. Turnuva yapılırdı ama baştan savma. Zaten bize de derlerdi, ‘biz sizden bir şey beklemiyoruz’ hani ‘maksat spor yaptıralım’. Beklemediler ama biz onlara bir şey verdik!

    ODTÜ’den bir hocayla baş­ladık. İlerledik. 2002’den bah­sediyoruz. Ama bize maddi imkansızlıklardan bahsedil­meye başlandı. Sonra 2003’te Çek Cumhuriyeti’ne gittik, Avrupa Şampiyonası’na. Ben beşinci oldum. Benden sonra 2009’da yine okçulukta Dünya Şampiyonu olan Mustafa Ak yine bir gaziydi.

  • Türk sosyolojisinin kavram mucidiydi

    Türk sosyolojisinin kavram mucidiydi

    Kavramları, formülleri, tanımlamalarıyla tarih ve sosyal bilimlerin ufuk açıcı ismi olan Prof. Dr. Şerif Mardin, Eylül başında yaşamını yitirdi. Ünlü sosyolog, akademide en erken uluslararası ürün verenlerden olmuştu.

    Türkiye’de sosyal bilim lerin akademide ve ka musal alanda en verim–li isimlerinden biri, Prof. Dr. Şerif Mardin, geçen ay yaşamını yitirdi. 90 yıllık hayatının yaklaşık 70 yılını verdiği akademide, dünya çapında benimsenen çalışmalara imza atan bir biliminsanıydı. Ülke gündeminin en çatışmalı konularında eserler verdi, tartışmalar açtı. Daha ilk yıllardan itibaren ortaya attığı kavramlar, formüller ve yaptığı tanımlamalarla sosyolojiye yön verdi.

    Stanford Üniversitesi’ndeki doktorasından kısa bir süre sonra Genç Osmanlı Düşüncesinin Doğuşu (1962) ve Jön Türklerin Siyasi Fikirleri (1964) kitaplarını yayınlayarak ilk eserlerini oluşturmuştu. 70’lerin gergin ortamında yazdığı İdeoloji (1976) kitabı, kapsamlı bir bilgi sosyolojisi denemesiydi. Bugün Türkiye’nin ana siyasal temalarından biri haline gelmiş olan “modernite” kavramı üzerine ilk yaklaşımları, o yıllarda Mardin üretmişti. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş/ meydana geliş sürecini paradigma göstererek Türk siyasasını açıklama girişimi, meşhur merkez-çevre kuramı, yine bu dönemdeydi. Araştırmalarında kaynakların tamamını analiz etmesi ve derinlemesine metin çözümlemeleri onun en belirgin özelliğiydi. Bilhassa Ahmet Haşim ve Ahmet Hamdi Tanpınar olmak üzere edebiyata olan yakın ilgisi onun “Batı rüyası”, “mahalle baskısı” gibi kavramları üretmesini sağladı.

    Mahalle baskısı Bakış açısı ve konuları ele alış tarzıyla Türkiye’de modernleşme temasına yeni bir boyut getiren Şerif Mardin, 2007’de bir röportajında ortaya attığı mahalle baskısı kavramlarıyla son yılların en ciddi toplumbilimsel çıkışını yapmıştı.

    Akademik kimliğinin yanında, yer aldığı sivil toplum kuruluşlarıyla politik bir kimlik de yarattı. 50’lerin ikinci yarısında Hürriyet Partisi’nde aldığı görevler ilk deneyimiydi. 1954’ten 1966’ya kadar Forum dergisinde yazdı.1967’de Türkiye Sosyal Bilimler Derneği’nin, 1994’te Yeni Demokrasi Hareketi’nin kurucuları arasında yer aldı. Din ve ideoloji konusuna yöneldiği araştırmaları ve yaptığı çıkışlarla eşzamanlı, Milli Nizam Partisi’nin toplum içinde örgütlenerek siyasi partiler yelpazesine katılması da ilgi çekici oldu. Türkiye’de din sosyolojisi alanında öncü çalışmalar yaptı, dinin bir toplumsal olgu/kurum olarak ele alınması gerektiğini ileri sürdü. 80’li yılların ikinci yarısında Cemil Meriç’in tavsiyesiyle Said Nursi’nin dinî söylemi ve anlayışı üzerine çalışmaya başladı. Bu çalışmasıyla American University’den davet aldı ve İslâm Araştırmaları kürsüsünün başına geçti. Burada sivil toplum, Osmanlı ve Türk entelektüel tarihi, modern dünyada İslâm, modern Türkiye’de kitle siyaseti ve sekülarizm gibi konularda çok sayıda makaleler yayımlayarak üretkenliğini sürdürdü.

    Kitapları, alanında halen referans eserler arasında kabul edilen Şerif Mardin, 2000’lere gelindiğinde artık norm getiren ve standart yükselten çalışmalarıyla evrensel çapta bir entelektüeldi. Katkılarıyla Türkiye sosyolojisine Ziya Gökalp çizgisinin ötesinde anti-pozitivist, Weberyen bir içerik kazandırmıştı. Emekli olmadı, özel üniversitelerde lisansüstü ve doktora dersleri verdi. Son üç yıldır derslerini evinde vermekteydi. 90 yaşındaki ölümünden önce Fransız İhtilali üzerine bir kitap ve Nurullah Ardıç ile beraber 1930’larda meclis tartışmaları üzerine bir makale hazırlamaktaydı.

  • Halil İnalcık Hoca öğretmeye devam ediyor

    Halil İnalcık Hoca öğretmeye devam ediyor

    Halil İnalcık 2016’nın 25 Temmuz’unda, 100 yaşında vefat etti. O tarihten bu yana ilk kez yayıma hazırlananlar ve uzun zaman sonra yeniden basılanlar ile Hoca’nın beş kitabı daha piyasaya çıktı. Engin bilgisiyle Hoca, başta gençler olmak üzere tüm okurlara, tarihten genel kültüre eşsiz bir dağarcık sunmaya devam ediyor. Son bir yılda çıkan eserler…

    Hoca’nın evinde Halil İnalcık, vefatından bir yıl önce evinde telefonla konuşuyor.

    Halil İnalcık’ın kandili vefatından sonra da tarihi aydınlatmaya devam ederken, sağlığında yayıma hazırladığı eserler ve uzun zamandır baskıları bulunmayanlar yeniden basılarak kısa aralıklarla raflara yerleşiyor. Bununla birlikte editoryal derlemeler ve kitabevlerinden hiç eksik olmayan eserleri de cabası. Bir yıl içinde çıkan beş kitabın satışları on binleri aşıyor; okur camiasında merakla beklenen Kırım Tarihi, Fatih Külliyatı ve Hoca’nın daha birçok çalışması için yayınevleri önümüzdeki aylara planlar yapıyor.

    Mart 2017: Tanzimat ve Bulgar Meselesi

    İlk basımı 1943’te Türk Tarih Kurumu tarafından yapılan hocanın doktora tezi, Tanzimat ve Bulgar Meselesi için, 75. yılı sebebiyle özel bir anı baskısı yapıldı. Kronik Kitap’tan çıkan eserde, imparatorluğun ve idaresinde bulunan Bulgarların umumî durumu, Vidin İsyanı, isyanda komitecilerin ve Sırbistan’ın rolü, dönemin idarî malî bozuklukları, Vidin’deki rejim ve ilgası ele alınıyor. Ayrıca Hoca’nın son kısma yerleştirdiği vesikalar, Fransızca özet “Le Tanzimat et La Question Bulgare” ve“Bulgar Tarihi Üzerine Kısa Bir Bibliyografya” ekleri esere zenginlik katan ayrıntılar olmuş.

    TANZİMAT VE BULGAR MESELESİ, Halil İnalcık, Kronik Kitap, 208 sayfa, 35 TL.

    Mart 2017: The Ottoman Empire and Europe

    Halil Hoca’nın vefatından sonra çıkan eserlerden biri, İngilizce olarak yayımlanan makalelerin biraraya getirilmesiyle oluşmuş The Ottoman Empire And Europe kitabı. Yine Kronik’ten yayımlanan kitapta, orijinali İngilizce olan makalelere ulaşmak mümkün. Osmanlı Devleti’nin Avrupa tarihindeki yerinin incelendiği kitap “The Ottoman Empire And Modernization” ve “Turkey and Europe” başlıklarıyla iki bölüm altında toparlanmış.

    THE OTTOMAN EMPIRE AND EUROPE, Halil İnalcık, Kronik Kitap, 272 sayfa, 25 TL.

    Şubat 2017: Osmanlı ve Avrupa

    The Ottoman Empire and Europe kitabında yer alan makalelerin farklı çevirmenler tarafından Türkçeye çevrilmesiyle, Osmanlı ve Avrupa – Osmanlı Devleti’nin Avrupa Tarihindeki Yeri kitabı oluşturuldu. Hoca ortaya çıkan yeni cilt için yazdığı önsözde Osmanlı İmparatorluğu’nun genel özellikleri ve Avrupa ile olan siyasi ve ekonomik ilişkileri hakkında önceden yayımlanan makalelerin ilave araştırmalarla güncellendiğini belirtiyor.

    OSMANLI VE AVRUPA – OSMANLI DEVLETİ’NİN AVRUPA TARİHİNDEKİ YERİ, Halil İnalcık, Kronik Kitap, 288 sayfa, 22 TL.

    Kasım 2016: Osmanlı’da Devlet, Hukuk ve Adâlet

    İlk basımı 2000’de yapılan fakat uzun süredir bulunması hayli zor olan Osmanlı’da Devlet, Hukuk ve Adâlet, yeniden yayımlandı (bkz. #tarih, sayı 33). Hoca’nın ifadesiyle “Osmanlı devlet anlayışı, kanun rejimi, kanunların uygulanış biçimi ve adalet yöntemleri üzerinde evvelce yayımlanmış bazı araştırmaların” bulunduğu cilt, Kutadgu Bilig’in hukuksal, siyasal ve tarihsel incelemesinden Türk devletlerinde devlet kanunu geleneğine ve din ile şerî’atin Osmanlı hukukundaki konumlanışına kadar geniş, ilgi çekici bir inceleme sunuyor.

    OSMANLI’DA DEVLET, HUKUK VE ADÂLET, Halil İnalcık, Kronik Kitap, 288 sayfa, 20 TL.

    Kasım 2016: Devlet-i ‘Aliyye IV. cilt

    Halil İnalcık, Devlet-i ‘Aliyye’nin ayânlar, Tanzimat ve Meşrutiyet’i konu alan IV. cildinin önsözünde, bu araştırmaya 1950’de başladığını söylüyor. Önsözün yazıldığı 2015 itibariyle 65 yıl süren bu çalışmada, sadece yazım süresi 10 yıl almış. Serinin ilk cildinin basımı başlarken (2008) Halil Hoca, bu yeni çıkan cildi oluşturan makalelerin de İngilizce olarak hazır bulunduğunu, fakat “güvenilir bir çevirmen bulamadığından” ötürü İngilizce yayımladığını söylemişti. Aradan 8 yıl geçtikten sonra Halil Hoca, çıkan yeni cildin önsözünde makalelerin çevirisini yapan Dr. Harun Yeni’ye teşekkürlerini de sunuyor.

    Devlet-i ‘Aliyye serisinin İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıkan bu son cildiyle birlikte, Osmanlı tarihinin sosyal, ekonomik ve siyasi değişmeleri okuyucu önüne serilmiş oluyor. Eser başta 3 cilt olarak tasarlanırken çalışma esnasında 4 cilde çıkmış. Bunu Hoca bir sohbetinde şöyle aktarıyor: “1. ciltte başlangıçtan 1600’e kadar anlattım. Üzerinde çalışmakta olduğum II. cildi 1700’e kadar düşünüyorum, yahut konu çok genişlerse Köprülü’nün iktidara gelişine kadar olan kısmı ele alacağım”. Nitekim Köprülüler iktidarı (1656-1683) II. cilde girmiyor, tek başına III. cildi oluşturuyor. IV. cildin konusu ise imparatorluğun devlet yapılanmasında yeni bir dönem arz eden ve yıkılışa kadar devam eden süreç.

    Kitap yanlış bilinenleri düzelten mahiyette bir giriş yazısı ile başlıyor. Kitabın tamamı bir sürekli değişim ve dönüşüm sürecini ve bunların özelliklerini ele alıyor. Başlangıç noktası da 17. yüzyıldaki askerî ve malî dönüşüm. Sözkonusu gelişmelerin tam anlamıyla bir “bürokratikleşme ve merkezîleşme hamlesi” demek olduğunu kaydeden Hoca, ayrıca maliyedeki bu dönüşümün“askerî dönüşüme ortam sağlaması bakımından bir zorunluluk olduğunu” belirtiyor. Hoca’nın uzmanlık alanlarından biri olan Tevzî‘ Defterleri’ni de burada buluyoruz, ki avâriz ve maktû‘kayıtları ile birlikte bu defterler ikinci bölümü oluşturan ayânlar döneminin en önemli vesikaları. Halil Hoca, 18.yüzyıl ortalarına dek süren bu dönemi, sultanın asker ve vergi toplama ile idareyi yerel büyük ailelere bırakması dolayısıyla, “devletin merkeziyetçiliği terk edip âdem-i merkeziyete gittiği” bir süreç olarak tanımlıyor.

    Kitabın üçüncü ve dördüncü bölümlerinde ise “ilk Batılılaşma girişimi” olarak belirtilen Lâle Devri ile Tanzimat ve I. Meşrutiyet ayrıntılarıyla anlatılıyor. Sadrazam Râmi Mehmet Paşa ve onun yakın dostu Boğdan Voyvodası Dimitri Kantemir üzerinden sunulan Lale Devri, döneme adını veren Ahmet Refik’in tasvirleri ve şair Nedim’in mısralarıyla, renkli bir anlatım içinde kitaptaki yerini almış. Tanzimat devri, Hatt-ı Humâyun’un son derece ince bir dökümüyle başlıyor. Rumeli’deki reâyâ isyanlarından imparatorluğun yaşadığı toprak meselelerine bütün bu dönem, 1848 Avrupa ihtilâlları ve ilk Meşrutiyet ile ilişkilendirilerek anlatılıyor. Aynı bölümde, Kânûn-ı Esâsî de (1876) bu gelişmelere sonuç olarak sunuluyor.

    Beşinci bölüm, Türkiye ve Avrupa ilişkileri üzerinden ilerliyor ve cildin yoğunlaştığı merkezi oluşturuyor. Coğrafi keşifler, büyük devletlere verilen ticarî imtiyazlar, Avrupa – Rusya yakınlaşması, Kırım Savaşı’nın (1854) ardından girilen yeni evre, Islahat Fermanı (1856) ve parlatılmaya çalışılan hilâfet, panislâmizm, Berlin Antlaşması (1878) ve son olarak II. Meşrutiyet (1908) bu bölümün başlıca konuları.

    Altıncı ve son bölümde ise İkinci Meşrutiyet ile birlikte modern Türkiye’nin doğuşu karşımıza çıkıyor. Bu uzun ve zorlu dönem, barındırdığı tüm fikir yelpazesi ile birlikte millî iktisat hamlesi, cumhuriyetin kuruluşu, hilafetin kaldırılması gibi başlıklarla tüm ayrıntılarıyla işlenmiş. Kitabın sonunda yeralan Ekler’deki genel kronolojinin önemini ise, Hoca önsözde duyuruyor: “Bu aynı zamanda Osmanlı tarihinin bir özetidir”. Ekler’de ayrıca Berlin Antlaşması, Mondros Bırakışması ve Mîsak-ı Millî gibi metinlerin orijinal hâlleriyle birlikte notlar ve 1914’te Anadolu’da etnik gruplar haritası ile de son derece zengin bir belgesel-içerik sunulmakta.

    DEVLET-İ ’ALİYYE – OSMANLI İMPARATORLUĞU ÜZERİNE ARAŞTIRMALAR IV, Halil İnalcık, İş Bankası Kültür Yayınları, 580 sayfa, 28 TL.
  • Doğu ile Batı arasında Feyhaman Duran

    Doğu ile Batı arasında Feyhaman Duran

    Hem gelenekle hem çağdaş sanatla beslenen ressam Feyhaman Duran, ölümünün 47. yılında şimdiye kadarki en kapsamlı sergiyle anılıyor. Osmanlı İmparatorluğu’ndan cumhuriyete geçiş döneminde hem geleneği hem Batı sanatını içselleştirerek ortaya koyduğu 1000’i aşkın eser bu sergide. 

    Tarihçi ve yazar İbnülemin Mahmut Kemal İnal, ressam Feyhaman Duran’ı şu mısralarla betimliyordu: 

    “Feyhaman’ın yapdığı resmimi görse eğer 

    Avrupa ressamları fırçasına baş eğer 

    Fırçası bir hârika, gözleri teshir eder 

    Kudretini şübhesiz, kendi de takdir eder 

    Mesleğinin âşıkı, sanatının hâzikı 

    Fırçasının sadıkı, her eseri şah eser” 

    İşte ünlü ressam Feyhaman Duran’ın sergisi, Sakıp Sabancı Müzesi’nde açıldı. “İki Dünya Arasında” isimli sergi, ressamın sağlığında eserlerini ve eşyalarını bağışladığı İstanbul Üniversitesi’nin, Sabancı Üniversitesi’nin ve Sakıp Sabancı Müzesi’nin ortak bir çalışması. 

    Feyhaman Duran, İbnül-emin Mahmut Kemal İnal portresi, 1946. 
    Feyhaman Duran, Otoportre, 1911. 

    Feyhaman Duran, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarından Cumhuriyet’in ilk yıllarına önemli ve kritik bir döneme tanıklık etmiş bir ressam. 1886 doğumlu sanatçı, yakın dostu, kendisinden yaşça büyük İbnülemin Mahmut Kemal’in bir portresini çizdiğinde İnal ona bu şiiri yazmış. Çizim 1946 yılında yapılmış. İç mekânda resmedilmiş olan bu portre, Feyhaman Duran’ın ustalık eserlerinden biri. Duran, portre alanının Türkiye’deki ilk ve en önemli temsilcisi kabul ediliyor. 

    Resim sanatındaki yeteneğini henüz okumakta olduğu Galata Sarayı Humayun Mektebi’nde (Galatasaray Lisesi) gösteren Feyhaman, öğrenimini 1908’de tamamladıktan sonra burada Güzel Yazı (Hüsn-ü Hat) öğretmeni oldu.. Bu sırada kızının portresini yaptığı Abbas Halim Paşa’nın ilgisini çekerek, onun yardımlarıyla resim alanındaki eğitimini sürdürmek amacıyla 1910’da Paris’e gitti. École des Beaux-Arts ve Academie Julian’da dönemin önde gelen isimlerinden Jean-Paul Laurens ve Paul Albert Laurens’ın öğrencisi oldu. Tarihî konulardaki tablolarıyla tanınan Fernand Cormon’un (1845-1924) atölyesinde çalıştı (Bu atölye, aynı zamanda Vincent Van Gogh, Henri de Toulouse-Lautrec gibi isimlerin de yetiştiği atölyeydi).

    Feyhaman Duran (solda), İsmet İnönü’nün (sağda) portresini çiziyor. 1939, Ankara.
    Feyhaman Duran’ın evinin içinden bir görünüm. Aynı düzenleme ile SSM’de sergilenmekte.

    1. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla yurda dönen Feyhaman, tüm yaşamı boyunca Doğu ile Batı’yı aynı anda deneyimlemenin katkılarını aktardı sanatına. Yumuşak renkler kullanması, pozisyon kurgulamadaki başarısı ile dikkati çeken ressamın çalışmaları, sağlam bir desen anlayışının ürünü olarak nitelendiriliyor. Kuşağı içindeki birçok sanatçı gibi, izlenimcilik (empresyonizm) akımının getirdiği tekniklerle yaptığı peyzaj ve natürmort çalışmaları ile tanınıyor. 

    1970’te ölen Duran’ın yaşamının son yıllarında çiçekleri betimlediği natürmort, iç mekân ve sanatının esas alanı olan portre çalışmaları, o yıl Güzel Sanatlar Akademisi’nin salonlarında sergilenmişti. Sakıp Sabancı Müzesi’nin sergisi ise Feyhaman Duran’ın şimdiye kadarki en kapsamlı sergisi. Osmanlı İmparatorluğu’ndan cumhuriyete geçiş döneminde hem geleneği hem Batı sanatını içselleştirerek ortaya koyduğu 1000’i aşkın eser ve kendisi gibi ressam olan eşi Güzin Duran’la beraber hayatının büyük bir bölümünü geçirdiği Beyazıt’taki evinden bazı bölümler bu sergide yer alıyor. 

    Bu özel düzenlemeler eşliğinde, sanatçının gündelik hayatını ve çalışma ortamını da görme fırsatı elde ediyoruz. Resim malzemeleri, mobilya ve hat koleksiyonundan örneklerin biraraya getirildiği bu derleme, Türkiye sanat tarihinde öncü bir konuma sahip olan ressama ve dönemine ayrıntılı bir bakışı mümkün kılıyor. 

  • Çin Seddi ve ardındaki ‘öteki’ler…

    Çin Seddi ve ardındaki ‘öteki’ler…

    MÖ 3. yüzyılda yapımına başlanan ve yıllar içinde binlerce kilometrelik bir uzunluğa erişen Çin Seddi, Hollywood-Çin ortak çalışması yeni bir süper prodüksiyona sahne oldu. Matt Damon’ın başrolde olduğu “The Great Wall”, tarihî-fantastik bir film. 

     Tarihe Çin halkının Moğol ve Türk istilalarından korunmak amacıyla elbirliğiyle ördüğü dev duvarlar olarak geçen seddin yapımı tam sekiz yüzyıla yayılıyor. Duvarın yüksekliği genellikle 4-6 metreye ulaşır, kalın duvarlar boyunca siperlik ve okçu delikleri vardır. Gözetleme kuleleri, kaleler, fener kuleleri, hat üzerindeki saray ve tapınaklarıyla, bir duvardan ziyade bir yaşam kompleksi olarak tasarlanmıştır. 

    Bugün dünya harikalarından biri kabul edilen ve 8850 km’den 2500 km’si günümüze ulaşan Çin Seddi, Hollywood-Çin ortak yapımı bir filme sahne oldu: Çin Seddi (“The Great Wall”). Başrolünü Matt Damon, yönetmenliğini “Hero” ile adından söz ettiren Zhang Yimou’nun üstlendiği film, tarihî -fantastik türde bir süper prodüksiyon. 

    Çin Seddi filminin fragmanlarında, görsel efektlerin zenginliği ve ustalığı dikkati çekiyor. 

    Zhang Yimou bir film yönetmeni olmakla birlikte aynı zamanda bir görsel yönetmen kimliği de taşıyor. Yimou’nun “Hero” filmi, lirik dövüş sahneleriyle fark yaratmıştı. Bu filmde de özellikle dövüş sahneleri çarpıcı efektlerle ortaya çıkıyor. Filmde, duvarların halkın doğaüstü varlıklardan korunması için inşa edildiği anlatılıyor ve bunların ardında bulunan “yecüc-mecüc”lere karşı verilen mücadele ele alınıyor. Bu olağanüstü varlıkların akınları ve ani saldırılarına karşı insanların yaşamlarını koruma mücadelesi filmin ana konusunu oluşturuyor. 

    Tamamı Çin’de çekilen filmde doğal olarak bol bol tarihsel atıflar da var. Ancak geçmişte seddin öbür tarafındaki “öteki”lerin, yani Türkler ve Moğollar’ın filmde olup olmadığı fragmanlardan anlaşılmıyor. Bununla birlikte, heyecanlı ve aksiyon dolu bir maceraya tanık olacağımız kesin.