Yazar: Hasan Selçuk Turan

  • Sürgündeki Hürriyet ve Namık Kemal’in çığlığı

    Sürgündeki Hürriyet ve Namık Kemal’in çığlığı

    Başrolünde Namık Kemal’in bulunduğu Hürriyet gazetesinin Haziran 1868’den Haziran 1870’e kadar yayımlanan 100 sayısı eksiksiz olarak yeniden basıldı. Alp Eren Topal’ın derleyip yazıçevirisini yaptığı bu koleksiyon, hem Türk gazeteciliği hem de siyasi tarihimiz için kıymetli bir kaynak oluşturuyor.

    SÜRGÜNDE MUHALEFET – NAMIK KEMAL’İN HÜRRİYET
    GAZETESİ SETİ (Namık Kemal, Ziya Paşa)
    , Haz. : Alp Eren Topal, VakıfBank Kültür Yayınları, 680 sayfa, 254.63 TL. (İnternet: 178.24 TL.)

    Osmanlı dünyasının son dönem zirvelerinden Namık Kemal ve Ziya Paşa’nın 1868’den itibaren birlikte çıkardıkları Hürriyet gazetesi, Londra ve Cenevre’de yayımlanmıştı. Mustafa Fazıl Paşa ise Sultan Abdülaziz’e bir mektubunda “Padişahların sarayına en güç giren şey doğruluktur” diyen dönemin muhalif kanaat önderiydi ve Hürriyet de iki yıllık süreçte muhalif basının en sert örneği olacaktı…

    Gazeteyi yaratan, Tanzimat’ın özgürlük ortamı ve Namık Kemal’in özel kişiliğiydi. Birkaç hayatı birden 48 yıllık kısa ömrüne sığdıran Namık Kemal’e daha yakından bakmak için, kendisinin kapsamlı bir biyografisini yazan Mithat Cemal Kuntay’a kulak verelim:

    “Namık Kemal’in hayatı kalabalıktır. Onun kırk sekiz yılına birçok adam girdi çıktı: Taçlı, kalpaklı, şapkalı, sarıklı, fesli… O, sarayda şehzadeyle oturdu, zindanda katille yattı; İstanbul’a sığmaz muharrir oldu, redingota sığan memur oldu, ‘zindandayken sözüm Sultan Aziz kadar geçerdi’ diyecek derecede nüfuzlu kalebent oldu… Avrupa’da saatini satmayı hatırlayacak kadar parasız kaldı; İstanbul’da gazetesinden ayda üç yüz altın alacak kadar paralı oldu, velhasıl, onun kısa hayatına çok şey ve çok kimse sığdı” diyor.

    Namık Kemal’in babası Meclis-i Mâliye âzası, esham müdürü, II. Abdülhamid’in müneccimbaşısı Mustafa Âsım Bey; annesi Tekirdağ mutasarrıfı Koniçeli Abdüllatif Paşa’nın kızı Fatma Zehra Hanım’dır. Büyükbabası 3. Selim’in başmâbeyincisi Şemseddin Bey, onun babası III. Ahmed’in damadı kaptanıderyâ, şair Râtib Ahmed Paşa olup, vezîriâzam şehid Topal Osman Paşa’nın oğludur. Tarihçi Ömer Faruk Akün’ün (öl. 2016) aktardığı bilgileri göre, büyükbabası Şemseddin Bey’in, 3. Ahmed’in küçük kızı Ayşe Sultan’dan doğmuş olması ihtimali vardır ve böylelikle Namık Kemal’in ailesi Osmanlı hânedanı ile de akraba olmaktadır.

    Namık Kemal’in doğumundan bir yıl önce, 3 Kasım 1839’da Gülhane Hatt-ı Hümayunu’yla başlayan Tanzimat dönemi, ayanların gücünü kırmak, Yeniçeri ocağını ortadan kaldırmak, zorunlu askerliğe geçiş, ulemanın özerkliğini sınırlamak gibi tedbirler ve artan vergilerle Osmanlı idaresinin merkezîleştiği bir dönemdi. Bu kapsamlı restorasyona ekonomik sıkıntılar da eşlik edince, süreç merkezîleşmekten fazlasına dönüştü. Tanzimat, bürokrasinin yeniden yapılanması, Avrupa ile diplomatik senkronizasyon, maliyenin ıslahı, yeni maddi kaynaklar yaratılması, altyapının ve yolların geliştirilmesi, teknoloji ithali, zorunlu askerliğin bir düzene oturtulması ve eğitimin yaygınlaştırılması yönündeki çabalar demekti. Bunlar haliyle toplum hayatında da hızlı ve kökli değişimler anlamına geliyordu.

    Hürriyet-İlk ve son nüsha Hürriyet gazetesinin Londra’da matbu olarak basılan ilk sayısının ve Cenevre’de neşredilip elle yazılan son (100.) sayısının kapak sayfaları.

    1856’da ilan edilen Islahat Fermanı, Batılılaşma yönünde önemli bir adımdı; fakat Müslümanlarla gayrimüslimleri hukuken ve siyaseten eşit kılması hoşnutsuzluk yaratmıştı. 1859’da Osmanlı Devleti ilk kez Avrupa’dan borç almaya başladı. Maaşların ödenemediği bir ortam vardı, savaş mağlubiyetleri ve ordu isyanları yaşanıyordu.

    27 yaşındaki Namık Kemal, Tasvir-i Efkâr’da Girit sorununu irdeleyen ve buradaki idaresizliği vurgulayan “Şark Meselesi” başlıklı makalesini yayımlamış, ardından Osmanlı yönetimi basına karşı baskısını arttırmıştı. 15 Mart 1867’de ünlü sansür yasası Kararname-i Âli yayımlandı. Genç gazeteci artık tehlikeli bir kişiydi. Bu çalkantılı atmosfer 30 Ağustos 1867’de Yeni Osmanlıları biraraya getirdi.

    İki yıl sonra Namık Kemal ve Ziya Paşa Hürriyet’i çıkarmaya başladılar. 28 Haziran 1868’de Londra’da Rupert Street 4 numarada ilk nüshasını bastıkları Hürriyet, Yeni Osmanlılar’ın sesi oldu. Artık Avrupa’da, İstanbul’da ve şarkın farklı köşelerinde yankılanmaya başlamıştı. Yeni Osmanlılar 10 yılı aşan muhalefetlerinde 10 farklı gazete çıkardılar; fakat hiçbiri Namık Kemal ve Ziya Paşa’nın Hürriyet’i kadar uzun soluklu olamadı. Hürriyet, Haziran 1868-1870 arasında Londra ve Cenevre’de haftalık olarak toplam 100 sayı basılmıştı. Maliye, eğitim, askeriye, diplomasi gibi anabaşlıklara ayrılan gazete önce dört, ardından sekiz, sonra tekrar dört sayfa olarak çıktı. Bir “haber kağıdı”ndan ziyade siyasi bir bülten olarak hazırlanan Hürriyet’te, her hafta hem Osmanlı devlet ve toplumunun meseleleri masaya yatırıldı hem de bunlara çözüm üretecek siyasi programlar inşa edilmeye çalışıldı.

    Hürriyet’teki bazı konu ve makalelerin mazi ile bugün arasında bizleri kararsız bırakacak haldeki benzerliği dikkati çekiyor. 150 yıl sonra yeniden okurla buluşturulan bu nüshalar hem koleksiyonerler hem meraklılar hem de dünden bugüne tarihimizi öğrenmek isteyen her yaştan amatörler için nadide bir eser niteliğinde.

    Vatan şairi ve Ziya Paşa Namık Kemal (1840-1888), şiir, makale, öykü, tiyatro gibi alanlarda çok sayıda eser bıraktı. “Hürriyet Kasidesi” ve “Vatan yahut Silistre” adlı piyesiyle “Vatan şairi” olarak anıldı (solda). Namık Kemal ve Şinasi ile birlikte Tanzimat edebiyatının üç büyük öncüsünden biri kabul edilen Ziya Paşa (sağda).
  • Tarihin yanmasını itfaiye değil, ancak tasarım önler

    Tarihin yanmasını itfaiye değil, ancak tasarım önler

    Fransa’nın başkenti Paris’te her yıl 13 milyon turistin ziyaret ettiği, şehrin simge yapılarından Notre Dame Katedrali 15 Nisan’da çıkan yangınla sarsıldı. 850 yıllık tarihe sahip binanın çatısının tamamı çöktü ve ana kulesi yıkıldı. Yangın ve güvenlik konusunda Türkiye’nin uzman ismi olan Prof. Dr. Abdurrahman Kılıç’la Notre Dame Katedrali yangınını ve ülkemizde özellikle tarihî yapılarla ilgili alınması gereken önlemleri konuştuk.

    Hocam, Notre-Dame yangınında alevler 8.5 saat sürdü. Öncesi ve sonrasıyla toplamda 15 saat. Yangına müdahale neden bu kadar uzun sürdü?

    Tarihî bina yangınları en zor müdahale edilen yangınlardır. Bir taraftan iç kısımda yanıcı maddenin, özellikle ahşabın olması, diğer taraftan teknolojinin günbegün yapıya uygulanamaması sözkonusu. Sadece algılama sistemi yapabilirsiniz, söndürme sistemi yapılması zordur. Bu nedenle risk fazladır. Ahşabın kavrulması, içindeki mikroorganizmalar aracılığıyla daha yanıcı hale gelmesi, tozların oluşması yangın riskini artırır. Ahşap tozları barut gibidir. Öylesine hızlı yanar ki takip bile edemezsiniz. Bu tip yangınları dünyanın en iyi itfaiyesi olsa bile kolayca söndüremez. Yangın itfaiye ile söndürülmez, yangın tasarımla önlenir, tasarımla söndürülür. Yangından önce alınacak önlemler hayatidir. Güzel bir söz vardır: “Nuh gemiyi Tufan’dan önce yapmıştır”.

    Abdurrahman Kılıç 1989-1994 arasında İstanbul İtfaiye Müdürü olan Prof. Dr. Kılıç, İstanbul Teknik Üniversitesi’nde yangın konusundaki ilk çalışmalarına 1987’de başlamış, o dönemde Japonya’da eğitim almış ve kendisini bu konuya adamış.

    Tarihî yapı yangınlarında, itfaiye gelir gelmez önce kurtarma yapar. Canlı varsa canlıyı kurtarır, daha sonra değerli eşyalar korumaya alınır. Yanmayan kısma yangın geçmesin diye su perdesi oluşturulur. Yanan kısmı söndürme, bunlardan sonra gelir. Böyle yangınlar ilk 3-4 saat içinde kontrol altına alınır. Tamamen söndürme bazen günler alır. Bu sebeple 8.5 saatte yangının söndürülmesi süresi uzun değildir. Tarihî yapı yangınlarında itfaiyeci içeri giremez, çökme ihtimali çok fazladır. İkincisi, uçaktan müdahale edemezsiniz; hem aşağıdaki itfaiyecinin çalışmasını engellersiniz hem de attığınız su buharlaşır, söndürücü etkisi azalır. Binaya da zarar verirsiniz. Alevlere dipten müdahale edilir. Üçüncüsü tarihî binalar genellikle taş veya kâgirdir, dış duvarları bulunur ve bu duvarlar dışarıdan içeriye su verilmesini güçleştirir. Bu özelliklerdeki bir tarihî bina yangınının kontrol altına alınması ve enkazdan duman çıkışına son verilmesine kadar geçen süre çok daha uzun olabilir. Özellikle iç kısımda bağdadi duvar varsa, yangının söndürülmesi çok daha uzun sürer.

    Notre-Dame yanıyor Notre Dame Katedrali’nde geçen ay yaşanan felakette, yangının çatıda başlaması daha büyük bir tahribatı engelledi.

    Öte yandan katedralin önemli bir kısmının korunabildiği de söylendi. Sizce başarılı bir müdahale miydi?

    Paris itfaiyesi özel bir itfaiyedir; Paris İtfaiye Tugayı olarak bilinir. Diğer şehirlerdekinden daha farklıdır ve oldukça güçlü, yangının nasıl söndürüleceğini, nasıl müdahale edileceğini çok iyi bilen bir ekiptir. Kurtarılan eserlerin çoğu itfaiyeciler sayesinde kurtarılmıştır. Yanmayan kısımlara yangının geçişini engellemişlerdir. Ben yangını ilk gördüğümde kule yıkılmaya başlıyordu; “şu anda itfaiyenin yapabileceği en büyük iş diğer kuleleri kurtarmak olur” demiştim. İtfaiyeciler öncelikle yanmayan kısımlarını kurtarır.

    Bu yangında en büyük avantaj, çatıda başlamasıdır. Yangın yukarıya doğru ilerler; çatı yangınında en fazla aşağıya doğru yanan parçalar dökülür. Eğer itfaiyeciler o kubbenin yanında bir siper bulursa, düşen parçalara, çöken kısma biraz su sıkarsa ateşin yayılmasını önler. Nitekim öyle olmuştur ve alt kısımlar kurtarılmıştır. Müdahaleyi fevkalade doğru yapmışlardır. Şehrin altyapısının uygun olması da işlerini kolaylaştırmıştır. Notre Dame Katedrali yangınında sadece binada otomatik söndürme sistemi bulunmamaktadır, diğer kriterler uygundur.

    Fransız basınında Başkan Macron’un itfaiye bütçesini kısıtladığı ve yangının uzun sürmesinin bundan kaynaklandığı yazılmıştı. Buna hak verir misiniz?

    Söndürme süresi böyle bir bina için uzun denemez. Fransız basınında itfaiyenin çok başarılı iş çıkardığını belirtenler de oldu. Yangının uzun sürdüğü ve bütçe yetersizliğinden kaynaklandığı, genel olarak itfaiyeyi güçlendirmek, yatırım yolunu açmak için, iktidar sahibine baskı yapmak amacıyla söylenir. İtfaiyeler büyük yangınları bir fırsat olarak değerlendirir. Elbette her itfaiyede bazı eksikler vardır. Günümüzde dijital sistemler söndürme araç-gereçleri de hızla gelişmektedir ve yeni teknolojilere geçiş için itfaiyelerin daha fazla bütçeye ihtiyacı vardır.

    Bununla beraber restorasyon sırasında yangınların çok nadir olmadığını da belirtmek lazım. Restorasyonda yangını önlemek için ne yapılabilir? Bu tip yangınlarda kalıcı zarardan kurtulmanın yolları nelerdir?

    Birçok tarihî binada restorasyon sırasında yangın olmuştur. Haydarpaşa Garı, Sait Halim Paşa Yalısı, Hofburg Sarayı, Windsor Şatosu gibi önemli yapılarda restorasyon sırasında yangın meydana gelmiştir. Restorasyon çalışmaları sırasında, özellikle de kaynak ya da lehim çalışmalarıyla bağlantılı olarak meydana gelen başlangıç yangınları çok kısa süre içinde büyük hasarlara yol açan yangınlara dönüşebilmektedir. Yardıma çağrılan itfaiye güçlerine rağmen söndürme çalışmaları sadece diğer bina bölümlerine sirayet etmenin önlenmesiyle sınırlandırılmaktadır.

    Restorasyon çalışmalarındaki birçok durumda dikkat ve tehlike bilinci önceden oluşturulmalı, personelin eğitilmesi gerekir. Üzerinde çalışılacak parçalar, mümkün olduğu takdirde ana parçadan sökülmeli ya da tehlike oluşturmayan başka bir alana alınarak tamir edilmelidir. Bunların zorunlu nedenlerden dolayı gerçekleşememesi durumunda, çalışmalar sadece bu konuda tecrübeli olan kişilerce sürdürülmelidir. Hareketli-yanıcı objeler, toz ve çöpler, çalışmalar sırasında o çevreden uzaklaştırılmalıdır. Sabit yanıcı bina bölümleri, örneğin ahşap duvarlar ve kapılar, çalışma başlamadan önce alevlenmeyen koruyucularla, örneğin yangın battaniyeleriyle alevlere, kıvılcımlara ve sıcak parçalara karşı korumaya alınmalıdır.

    Tavanlar ve duvar çatlakları, boru geçişlerinin ek yerleri ve yarıklar çalışmadan önce yangın güvenliğini sağlamak için kapatılmalıdır. Çalışmanın yapıldığı alanın yukarısında ve aşağısında bulunan diğer alanlar; herhangi bir ısı birikiminin, kıvılcım sıçramasının olup olmadığı açısından kontrol edilmelidir. Çalışma alanı, çalışma bittikten sonra birkaç saat sonrasına kadar kontrol edilmelidir.

    Restorasyon çalışmaları sırasında ortaya çıkan diğer bir problem de dışarda kurulan iskelelerden kaynaklanmaktadır. Bunlar çok sayıda tırmanma meraklısının ilgisini çeker, aynı zamanda kötü niyetlilerin, hırsızlık ya da kundaklama girişiminde bulunmak isteyenler için de kolay açılabilen ya da açık olan pencereler aracılığı ile içeriye girilmesini kolaylaştırır.

    Özet olarak, restorasyon çalışmaları sırasında alevli çalışmalardan kaçınılmalı, ehil kişilere iş yaptırılmalı, söndürme cihazı ve yangın battaniyeleri bulundurulmalı, çalışmalar sürekli kontrol edilmeli ve kontrol süresi çalışma tamamlandıktan sonra da devam etmelidir.

    Restorasyon beş yıl sürecek Notre-Dame Katedrali’nin 93 metre yüksekliğindeki kulelerden biri ve yapının çatısı tamamen çöktü. Kuzey çan kulesi ile ana bina kurtarıldı. Restorasyonunun beş yılda tamamlanması öngörülüyor.

    Türkiye’de de birçok önemli tarihî eser var. Bu noktada ne durumdayız ve bunları nasıl korumalıyız?

    Ülkemizde, büyük kısmı İstanbul’da bulunan, tarihî ahşap yapılar günümüzde büyük yangın riski altında bulunmaktadır ve sayıları yangınlar nedeniyle her geçen gün azalmaktadır. Balaban Yalısı, Kaptanpaşa Yalısı, Ziverbey Köşkü, Büyükada Plaj oteli, Heybeliada Halki Palas, Sait Halim Paşa Yalısı, İbrahim Tevfik Efendi Sahil Sarayı (Galatasaray Üniversitesi), Rauf Paşa Konağı (İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü Binası), Fehime Sultan Yalısı (Gazi Osmanpaşa Ortaokulu) gibi tarihî yapı yangınları son yıllarda meydana gelenler arasındadır.

    Bu yapılarda ahşabın korunması için kullanılan yağlıboyalar veya yağlıboya süslemeler, yangının çok kısa sürede bütün yapıya geçmesine neden olmaktadır. Bu bakımdan tarihî yapılarda yangının çok çabuk haber alınması ve otomatik söndürme sistemlerinin bulunması hayatidir. Çoğu ahşap binada bir bölüm tutuşmuşsa, itfaiye kısa sürede gelse bile müdahale imkânı olmayabilir; çok kısa bir sürede alevler bütün hacmi kaplar ve içeri girilmesi hemen hemen imkânsızlaşır. Bu hususlar gözönüne alındığında, otomatik söndürme sistemlerine olan ihtiyaç elzem olmasına rağmen, bu tesisatlar yapıya zarar verebileceğinden ve ilave yük getireceğinden dolayı çoğu zaman her binaya uygulanmamaktadır. Bunun yerine yangının çıkma olasılığını azaltacak önlemlere ve yangının genişlemesini engelleyici sistemlere yer verilmesi tercih edilmektedir.

    Ülkemizde kısmen iyi durumda olan az sayıda iyi örnek bulunmaktadır. Millî Saraylar bunlardandır. Ama saraylarda da günümüz teknolojisine göre eksiklikler vardır. Türkiye’deki en büyük eksikliklerden biri “var” denilen ama söndürme kapasitesi “yok” olan sistemlerdir. Bunu Japonya’daki, Uzakdoğu ve Avrupa’daki, Kanada’daki birçok tarihî binadaki yangın önlemlerini inceleyen ve bu konuda çalışan biri olarak söylüyorum.  Galatasaray Üniversitesi, G-Mall gibi binalar, her türlü önlem “var” denilmesine rağmen yangından kurtulamamıştır. “Her türlü önlem var” denilen ama yeterli olmayan çok sayıda tarihî bina bulunmaktadır. 

    Katedral yangını “büyük ve etkili yangınlar”dan biri midir?

    Notre Dame yangını, çok değerli bir dünya mirasının zarar gördüğü bir yangındır; ancak bu yangına etkili ve büyük yangın denemez. Sadece tarihî binaların yangın güvenliğini düşündürmüştür. Aslında hemen her ülkede bu tarz bir olay yaşandığında önce bir hareketlenme olur, ama 15-20 gün sonra tamamen unutulur. Dolayısıyla bana göre bu yangın çok değerli bir yerde çıkmıştır ama etkililiği açısından önemli olduğunu söyleyemeyeceğim bir olaydır. Örneğin bir Güzel Sanatlar Akademisi yangını gibi değildir. Geleceği etkileyecek bir tarihi yok etmemiştir. Bana göre son zamanlardaki önemli diyeceğim en büyük yangın  Rio de Janerio’daki Ulusal Müze yangınıdır. Müzenin koleksiyonunda 20 milyondan fazla parça bulunuyordu. Müzede, Brezilya tarihine ait binlerce parça, Mısır’a ait çok sayıda arkeolojik eser, dinozorlara ait kemikler, 12 bin yıllık bir kadın iskeleti dâhil çok sayıda önemli ve değerli tarih belgesi bulunuyordu.

    Tarihimizdeki büyük yangınlar

    1870’te Beyoğlu kül oldu, 1942’de bir tarih yokoldu

    Yangın felaketlerini sadece boyutlarıyla değil, yanan malzemenin tarihî önemi ve sonuçlarıyla değerlendirmek gerekir. Bu bakımdan 1870’te neredeyse Beyoğlu’nun tamamını, 1942’de ise Güzel Sanatlar Akademi’sinde (Cemile Sultan Sarayı) tarihî belge ve röleveleri yokeden yangınlar en büyükleridir.

    Tarihte bilinen en büyük yangınlar, 1666 Londra yangını ve ülkemizdeki 1870 Beyoğlu yangınıdır. Aslında boyut olarak çok daha büyük yangınlar olmuştur. Fakat bu iki yangın sonuç itibariyle toplumu daha çok etkilemiştir.

    Beyoğlu Büyük Yangını (Harîk-i Kebîr) olarak bilinen yangın; İstanbul’da meydana gelen en büyük yangın olmamasına rağmen, birçok değişikliğe ve yeniliğe yol açmıştır. Beyoğlu’nun yeniden yapılanması; düzenli itfaiye taburlarının oluşturulması; yangın sigortasının yaygınlaştırılması; kâgir binaların sayısının artması; Şişli, Gümüşsuyu ve Nişantaşı gibi semtlerin önem kazanması bu yangından sonra başlamıştır. Beyoğlu’nda meydana gelen yangında, Tatavla’dan (Kurtuluş) Fındıklı’ya kadar olan kısımda büyük hasar meydana gelmiştir. Yangından sonra yeniden yapılanma sürecinde, eskisine göre çok daha kaliteli taş ve döküm demir gibi malzemelerden daha sağlam binalar yapılmış, cepheleri oymalı ve heykelli bina tipleri Beyoğlu’nun hem ana caddesini hem ara sokaklarını süslemeye başlamıştır. İki üç katlı binalar yerine çok katlı apartmanlara geçilmiştir. Taksim civarındaki büyük mezarlığın Feriköy’e taşınması yangın nedeniyle ivme kazanmıştır.

    Büyük Beyoğlu yangınından sonra, Beyoğlu’ndaki elçilikler, yabancı misyonlar, Levantenler kendilerine yeni bir yerleşim alanları aramışlar, bir yandan Ayazpaşa-Gümüşsuyu çevresine, öte yandan Taksim’den Şişli’ye doğru yönelmişler; Pangaltı, Harbiye ve Osmanbey civarında kâgir iki-üç katlı binalar yaptırmışlardır. Matbaa-i Osmaniye’yi kuran Osman Bey de, Harbiye ile Şişli arasında geniş bir arazi satın alarak bu arazide konak yaptırmıştır. Yani İstanbul’un yeni yerleşim alanları bu yangından sonra başlamıştır. Bu yangında İngiliz Büyükelçiliği zarar görmüş, Naum Tiyatrosu, Ermeni Patrikhanesi, Portekiz ve Amerikan konsoloslukları, Alman Hastanesi yanmıştır. Günümüzdeki Almanya Konsolosluğu binası, bu yangından sonra elçilik binası olarak yapılmıştır.

    Cemile Sultan Sarayı Güzel Sanatlar Akademisi olarak kullanılırken 1942’de yandı. Sanat eserleri, tablolar, 12 bin değerli kitap ile talebelerin 20 senedir hazırladığı, tarihî bina rölöveleri kül oldu.

    Sigortacılığın gelişmesine Beyoğlu yangını sebep olmuştur. Osmanlı Devletinde sigortacılığın yaygınlaşması, yabancı sigorta şirketlerinin faaliyete geçmelerinin başlangıcı bu yangından sonra artmıştır. Yabancı sigorta şirketleri İstanbul’da şube açmış, kentin yangın riskini gösteren haritaların çizimine başlanmıştır.

    Beyoğlu’nda meydana gelen zararın yüksek olması nedeniyle Sultan Abdülaziz’e baskı yapılarak itfaiyenin güçlendirilmesi istenmiştir. Osmanlı Devleti’nde düzenli itfaiye teşkilatı Beyoğlu yangınından sonra kurulmuştur. Yangın güvenlik önlemlerini koordine etmek ve itfaiye teşkilatını kurmak üzere yurtdışından bir uzmanın davet edilmesi kararlaştırılmış, dönemin padişahı Sultan Abdülaziz’in emriyle Macaristan’dan Kont Ödön Szechenyi İstanbul’a davet edilmiştir. Kont Szechenyi iki taburlu bir itfaiye alayı kurmuştur. Sonuç olarak Türk itfaiyesinin gelişmesine bu yangın vesile olmuştur.

    Bunun dışında da İstanbul’da çok önemli yangınlar olmuştur. Tatavla yangını vardır 1929’da. Bir yangının etkisi sadece yanan binaların sayısının fazla oluşuyla ölçülmez. Tatavla’nın %90’a yakını Rumlardan oluştuğu için uluslararası etkisi olmuştur. Bütün Yunan gazeteleri, İstanbul’daki Rum gazeteleri itfaiyenin kasıtlı olarak yavaş davrandığını yangını söndürmediğini iddia etmiştir. Yangının kasıtlı yapıldığı söylenirken, bir taraftan da birkaç ay sonra semtin adının Kurtuluş olarak değiştirilmesi bu yangının tartışmalarını arttırmıştır.

    Tarihi değiştiren yangın 1870’te meydana gelen Beyoğlu Büyük Yangını (Harîk-i Kebîr) en büyük yangın olmamasına rağmen şehrin çehresini değiştirmiş ve semt yerleşimlerinde büyük değişikliklere yol açmıştı.

    Bir başka büyük yangın 1933’te meydana gelen Adliye Sarayı (Darülfünun Binası) yangınıdır. Bu bina Ayasofya ile Sultanahmet arasında devasa bir binaydı. Ama önemi büyüklüğünden dolayı değildir. Yapımına Darülfünün binası olarak başlanmış, Meclis-i Mebûsân ilk toplantısını 1877’de bu binada yapmış, daha sonra Adliye binası olarak kullanılmaya başlanmıştır. Yangında, icra dairelerindeki dosyalar, senetler, hukuk ve ticaret davalarına ait kıymetli evrak zarar görmüştür. Sadece bir bina yanmamış birçok kişi için hayati önem taşıyan dosyalar da yok olmuştur.

    Cumhuriyet döneminde önemli yangınlardan biri de Güzel Sanatlar Akademi (Cemile Sultan Sarayı) yangınıdır. Günümüzde Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi olarak kullanılan Meclis-i Mebusan binasıdır. Akademi olarak kullanılırken 1942’de yandığında; sanat eserleri, tablolar, yerine konulması mümkün olmayan kütüphanedeki 12 bin değerli kitap ile talebelerin 20 senedir hazırladığı, İstanbul ve diğer şehirlerdeki tarihî binaları dolaşarak çıkardıkları röleveler kül olmuştur. Rölevelerin kopyaları alınamadığı ve rölevesi çıkarılan bazı binalar yandığı için bunlar tarihten silinmiştir. Tanınmış dünya ressamlarının tabloları, el yazmaları, mimari projeler, mobilyalar, halılar, talebelerin üzerinde çalıştıkları eserler küle dönmüştür. Bu nedenlerle Akademi binası benim için en büyük yangınlardan biridir.

  • Mahallemizin ablası oldu sinemadan bize ayna tuttu

    Mahallemizin ablası oldu sinemadan bize ayna tuttu

    Türkiye, Ocak sonunda beyazperdeden gönlümüze taht kuran Ayşen Gruda’ya veda etti. Yeşilçam’ın önde gelen oyuncularından Gruda, hem sıradışı hem de popüler olabilmiş nadir sanatçılardan biriydi. Sadece “geri zekalının” kısaltılmışı anlamındaki “gerzek” kelimesini yaratmakla kalmadı, bize bizi göstererek bir dönemin sosyal ilişkilerine ışık tuttu.

    Türk tiyatro ve sinemasının kendine has bir ismiydi Ayşen Gruda. En büyüklerdendi. 1945’te doğduğu, tiyatro oyunculuğuna liseyi bırakıp başladığı çokça yazılıp çizildi 23 Ocak’taki ölümünden sonra. Lise 2. sınıftaydı. Kara tren makinisti babası öldüğünde para kazanması gerekti ve öyle atladı sahneye. Yıllar sonra söylediği “her şey ihtiyaçtan olur” sözünü doğruluyordu bu. Ablası Ayten Erman, Avni Dilligil’in tiyatrosunda sahneye çıkıyordu. Ayşen’den sonra küçük kardeşi Ayben de tiyatrocu olacaktı. Yeşilköy’deki Ermeni komşularının ve büyüklerinin taklidini yaparken, yeteneğinin ailesi tarafından keşfedildiği kendi anlatımıydı. Mesleğine başladığı Tevhid Bilge Tiyatrosu’nda turnelere çıktı, bir süre İstanbul ve Ankara’da çeşitli tiyatro oyunlarında rol aldı. 

    “Nahide Şerbet” karakteriyle 1970’lerde artık bir televizyon yıldızıydı. Türk halkının hayatına bu isimle girdi, en önemli kadın komedyenlerden biri oldu. Ün kazandığında evliydi; Yılmaz Gruda ile 1976’da boşansalar da soyadını bırakmadı. “Geri zekalı”nın kısaltılmışı anlamındaki “gerzek” kelimesiyle Türk argosuna kazandıran Ayşen Gruda’nın kavram üreten tarafı da eksik değildi. 

    Beyazperdede ilk rol – 1974 Ayşen Gruda’nın beyazperdedeki ilk rolü, dönemin mega projesi “Hababam Sınıfı” filminde yaklaşık 5 dakika süren bilgi yarışması sunucusu rolüydü. 

    Sinema dünyasına, dönemin mega projesi “Hababam Sınıfı” ile ayak bastı. İlk filmdeki rolü yaklaşık beş dakikaydı. Filmin afişinde yer almıyordu; künyede adı bazen yoktu bazen de en son sıralarda geçiyordu. Serinin bu ilk filminde okullararası bilgi yarışması sunucusuydu. Üç yıl sonra dördüncü filmde bu kez okula gelen kız öğrenci olarak ana karakterlerden biriydi. Böylece Arzu Film, kuruluşundan 10 yıl sonra kadrosuna sıradışı bir kadın oyuncu katmış oluyordu. Ayşen Gruda, yönetmen Ertem Eğilmez’in akıllı, çalışkan ve disiplinli oluşunu hep övdü fakat yarım asır emek verdiği oyunculukta “hak ettiği parayı kazanamadığını” da söylemekten çekinmedi. 

    Ayşen Gruda’nın filmografisinde, Neşeli Günler, Hanzo, Tosun Paşa, Süt Kardeşler, Çöpçüler Kralı, Şaban Oğlu Şaban, Bizim Aile, Çiçek Abbas, Şekerpare gibi Türk sinemasının klasik haline gelmiş örnekleri vardır. Daha pekçok filmde rol almıştır. Orijinal saç rengi kızıla yakın bir turuncu; gözleri yeşil, elleri narin, teni beyaz, fiziği düzgündü. Fakat ne hikmetse Ayşen Gruda “güzel” değildir. Yeteneği, emeği ve şüphesiz tiyatro/kamera oyunculuğuna olan tutkusuyla bu müstesna durumu müthiş bir avantaja çevirmiş, büyük bir estetik yakalamıştır. 

    57 yıl aralıksız

    1962’de başladığı sahne hayatına aralıksız devam eden Ayşen Gruda, oyunculuğundaki kaliteyi, alanında dünyadaki gelişmeleri yakından izlemekle yakalamıştı. 

    1977’de edindiği “Domates güzeli” lakabıyla arası pek iyi olmamış; bunu kullananlara “Ben ondan sonra bir sürü şey yaptım, siz hâlâ orada mısınız?” dercesine bakmıştır. Oyunculukta durmaksızın emek sarfetmek gerektiğini anlamış; yaldızlı kariyeri boyunca sürekli okumuş, izlemiş, dinlemiş; hem ülkedeki hem dünyadaki gelişmeleri yakından takip etmiştir. 

    Usta sanatçı, bir röportajda kendisine yöneltilen “Sahip olduğunuz şöhreti ve ilgiyi kaybetme korkusu var mı?” sorusuna, “Biliyorum ki bu halk beni nasıl gömeceğine kendi karar verecek. Vasiyete gerek yok. Onlar bilir beni nasıl gömeceklerini. O gün gelene kadar da benden sevgi ve ilgilerini esirgemeyeceklerini hissediyorum” cevabını vermişti. Sanatçının cenazesine katılan ünlülerle bir kısım vatandaş arasında fotoğraf çektirme tartışması çıksa da, Ayşen Gruda, yattığı yerden gülümseyerek ve hafif küçümseyerek bakıyor olmalı. 

    Ayşen Gruda ile Röportaj (Ocak 2018)

    ‘Sen biraz gazetecilik öğren!’

    Ayşen Gruda ile 26 Ocak 2018’de Münir Özkul’un ölümü üzerine telefonda bir röportaj yapmış, ondan Özkul hakkında birkaç söz duymak istemiştik. Yaptığımız kısa konuşmayı dergide yayımlamamış, onun yerine Seçkin Selvi’nin yazısını kullanmıştık. Yayımlanmayan bu röportajda, Ayşen Gruda’nın gazeteci Mehmet Çalışkan’a 1998’de söylediği meşhur “Sen benimle röportaj yapacak seviyede misin?” sözünü hatırlatan pek çok ifade bulunmaktaydı. Büyük kısmı bir “fırça” salvosu şeklinde geçen söyleşinin bir bölümü şöyleydi: 

    Ayşen Hanım, merhaba. Ben #tarih’ten arıyorum sizi, adım Hasan. 

    Evet. 

    Biraz önce menajerinizden randevu aldım, onunla görüştüm, bugün arayabileceğimizi söyledi. Onun için rahatsız ettim. 

    Neden bu kadar ısrarcısınız? 

    Çünkü Münir Özkul’la ilgili dergimizde… 

    Neden ben? Benden ne bekliyorsunuz? İlla benim mi bir şey söylemem gerekiyor? 

    Tabii, sizin söylemeniz daha makbul olur, mümkünse tabii. 

    Ben bu konuda bir otorite değilim. Fazla tanıdığımı da söyleyemeyeceğim; ancak setten tanıyorum. Ama çok yetenekliydi. Başka yerde doğsa herhalde beş tane falan Oscar almıştı. 

    Evet, muhtemelen. Türkiye’de de çok fazla ödülü var. 

    E, bak ne güzel. Senin de bildiklerin var işte. Yaz onları. 

    Sizden duymak daha iyi olur Ayşen Hanım. 

    Niye? Niye? Niye oğlum? Niye? Ne münasebet? 

    Çünkü siz onu yakından tanıyorsunuz… 

    Yakından tanımıyorum diyorum. Bak sen beni dinlersen… Yakından tanımıyorum. 

    Doğru, haklısınız belki de ama… 

    Evine gitmişliğim yok, bilmiyorum. Yaşam tarzını bilmiyorum. Hiçbir şeyini bilmiyorum. Sadece sette gördüğüm bir insandı. Orada da işini mükemmel yapıyor idi! Allah rahmet eylesin. Nur içinde yatsın. 

    Haklısınız. Set hayatı ve tiyatro hayatında… 

    Ben set hayatını asla kimseye anlatmam. Tiyatro hayatını da kulisi de anlatmam. Oraları benim mutfağım. Oralara kimse giremez. Ne anlatacağım? 

    Peki sizin bir anınız… 

    Hep aynı şeyler. Münir Özkul’la birlikte sette olmak yeteri kadar anıdır. Tamam? 

    Tamam. Bir şey daha sorayım lütfen. Siz geçen görüşmemizde “oyuncular filmlerden telif haklarını alabilecek mi, merak ediyorum” demiştiniz. 

    E, onlara bakarsınız. Koca tarih dergisisiniz. Kim alıyor, kim alamıyor, alan var mı? Azıcık da onlara siz bakarsınız. Bunlar benim söyleyeceğim şeyler değil. Ne yapacağınızı siz daha iyi bilirsiniz. 

    Peki. Son bir not almak istersem eğer ne dersiniz? Hastalığından ya da öncesinden… Söylemek istediğiniz son bir şey daha var mıdır? 

    – Ben böyle goygoyculuktan hiç hazzetmem. Onu hep filmlerindeki gibi hatırlasınlar isterim. Niye hastalığından bahsedeyim. Onun tiplemelerine baksın halk; Kel Mahmut’a, baba tiplemelerine baksın… Her anlamda bu tür bir insan olmak gerektiğini zaten göreceklerdir. 

    – Ayşen Hanım, Münir Özkul’un ilk yıllarından beri… 

    – Deminden beri ne söylüyorum ben? Sen dinlemiyorsun galiba! 

    – Hayır dinliyorum ama, tekrar soruyorum. 

    – Niye? 

    – Çünkü işim bu, gazeteciyim. 

    – Gazeteci dört soru mu soracak, beş soru mu soracak onları yazar; tekrar tekrar aynı sorular sorulmaz. Aynı sorulara aynı cevaplar verilir. Böyle bir şey var mı? Ben ilk defa gazeteci görmüyorum. Sen biraz gazetecilik öğren. Ağabeylerinin yanında, ustaların yanında çalış, gazeteciliğin ne olduğunu öğren. Tamam mı oğlum? 

    – Tamam, olur. Teşekkür ederim. 

    – İyi günler. Hoşçakal. 

    – Sağolun. Görüşmek üzere. 

  • Bir eğitimcinin kaleminden Türkiye eğitim panoraması

    Bir eğitimcinin kaleminden Türkiye eğitim panoraması

    Necdet Sakaoğlu’nun yeni kitabı Türkiye Eğitim Tarihi, güncellemeler ve yeni bölümler eklenerek oluşturulmuş haliyle, 11. – 20. yüzyıl arası dönemi ele alıyor. Kendisi de bir eğitimci olan Sakaoğlu, kitapta bugünün sorunlarına da güncel bir bakış açısı sunuyor.

    Necdet Sakaoğlu’nun yeni çıkan kitabı Türkiye Eğitim Tarihi, Hoca’nın başlıca çalışma alanlarından “eğitim” konusunun somutlaşmış bir ürünü. Yerel tarih, kent tarihi, Selçuklu ve Osmanlı tarihinin yanında yerli-yabancı tarihsel şahısların portreleri üzerine çalışmalar yapan, birçok kitap ve makaleye imza atan Sakaoğlu’nun bu eserinin ardında, esas mesleği olan öğretmenlik dolayısıyla da özel bir birikim ve bakış açısı var.

    Necdet Sakaoğlu’nun 1990’da yazdığı Osmanlı Eğitim Tarihi ve 1991’de yazdığı Cumhuriyet Dönemi Eğitim Tarihi kitapları, tek ciltte birleştirilip belge ve fotoğraflarla zenginleştirilerek Osmanlı’dan Günümüze Eğitim Tarihi adıyla 2003’te bir kez daha basılmıştı. Yeni çıkan Türkiye Eğitim Tarihi kitabı ise bu baskının Avrupa eğitim tarihi özetini de içerecek şekilde genişletilerek zenginleştirilmiş hali. Önceki baskılar bu kitap çıkana kadar tükenmiş bulunuyordu. 

     Eğitimde modernleşme Tanzimat Fermanı’ndan itibaren eğitimde dünyevileşme çabaları ile 2. Abdülhamid dönemindeki yaygınlaşmanın oluşturduğu Türk eğitiminin modernleşme hareketi kitapta ayrıntılarıyla yer alıyor.

    11. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar 900 yıllık bir süreci ele alan kitap, ilk olarak Müslümanlık ve eğitim-öğretim konusuyla başlıyor ve Osmanlılarda, özellikle Fatih Sultan Mehmet döneminde yerleşen medrese eğitimiyle devam ediyor. Kitaba yeni eklenen “19. Yüzyıla Kadar Batı Eğitimi” bölümü, kendisine adeta bir sıçrama tahtası olarak yer bulmuş. Bu bölüm ve ardından gelen “Eğitimde Batılılaşma Çabaları” ile “Tanzimat Döneminde Eğitim” konuları, daha önceki Fatih Sultan Mehmet dönemi medreselerinin şekillendirdiği ortam ile bir kıyaslama sağlıyor. 

    1839’da Gülhane Hattıhümayunu’nun okunmasıyla başlayan Tanzimat dönemi, eğitimin bir mesele olarak başgösterdiği-ele alındığı bir dönemdi. Eğitim, dönemin arzularına göre millî birliğin temelini oluşturacak, hangi kökenden olursa olsun insanları çocuk yaştan itibaren kaynaştırmanın bir aracı olarak yeniden şekillendirilecekti. Bu dönemden itibaren birçok alanda yenileşme çabası Osmanlı Devleti’nin sonuna kadar devam etti. Necdet Sakaoğlu’nun kitapta işaret ettiği üzere “Tanzimat’la gelen canlılık ve cesaret; eski devirlerin ‘hayat yok, ahiret var’ yaklaşımını kırabilmiş, hayatı öne çıkarmasa bile onu ahiretle eşitleyebilmiştir”. Herkesin okuyup anlayacağı bir üslupla kaleme alınan kitapta Tanzimat dönemi, özelllikle eğitim-öğretim alanında tüm detaylarıyla inceleniyor. 

    Cumhuriyete değin sürecek olan anlayışın filizlendiği 2. Abdülhamid dönemindeki “eğitim seferberliği” de kitapta adım adım, evre evre anlatılıyor. Bu döneme özel okul kadroları fiziki donanımlarıyla damgasını vuruyor. Yaygınlaşan eğitim bir yandan devlet örgütlenmesinin de taşıyıcısı olurken, baskı ortamı ve düzensiz okullaşma süreçlerine de kitapta objektif bir şekilde yer veriliyor. 

    Başöğretmen Atatürk Kitabın temelini oluşturan cumhuriyet dönemi eğitiminin incelendiği kısımlarda, “Başöğretmen Mustafa Kemal Atatürk”ün inisiyatifleri anlatılıyor. 

    Yine kitaba göre “Öğretmenlerin ilk kez yasal güvenceye kavuşup meslek örgütlerini kurabildikleri; kadınların eğitimin tüm alanlarından yararlanma olanağı buldukları; eğitim ve öğretime dönük yayınların öteki alanlardaki yayınların önüne geçtiği; öğretim birliği düşüncesinin uyandığı; okul, ders kitabı, metot, öğretmen kavramlarının tartışıldığı Meşrutiyet dönemi” cumhuriyete “olumlu bir miras” olarak inceleniyor. 

    Cumhuriyet dönemiyse “Başöğretmen Mustafa Kemal Atatürk önderliği” vurgusuyla ön plana çıkıyor. Bu dönem sekiz bölüme ayrılarak eğitim politikası, köy okullarından üniversitelere çağdaş örgüt ve kurumlar bazında tek tek ele alınıyor. Mustafa Necati, Hasan-Âli Yücel gibi eğitimcilerin öne çıktığı, okuma-yazma probleminin aşılıp toplumsal kalkınmanın koordinatlarının saptandığı bu dönemin analizi, kitabın belki de en önemli tarafı. Daha sonrasındaysa laik-halkçı, ilkeli-ödünsüz eğitimin bırakılması ve bunun yerine neyin geldiği de gösterilerek güncel bir bakış açısı sunuluyor. 

    Türk eğitimi tarihinin 1332’den 2001’e bir kronolojisinin ve tüm önemli isimlerinin portrelerinin yer aldığı kitap, belge ve fotoğrafların yanında tablo ve grafiklerle de bir bilgi hazinesi. Kitabın dolduracağı gediği, hangi ihtiyaca derman olduğunu Necdet Hoca önsözde şöyle belirtiyor: 

    “Osmanlı Devleti’nin son 80 yılında bir kurum çatısı altında hizmet veren Maarif Nezareti için kapsamlı bir tarih yazımına gerek duyulmadığı gibi, yine bir 80 yıllık geçmişi olan Milli Eğitim Bakanlığı’nın da bu konuda ciddi bir girişimi olmamıştır”. 

  • Tiyatro festivalinde yine tarih sahnede

    Tiyatro festivalinde yine tarih sahnede

    İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın bu yıl 22. sini düzenlediği Tiyatro Festivali, artık gelenekselleşmiş bir organizasyon. Bu yıl da Hamlet’ten, Kral Lear’den klasik Rus tiyatrosuna uzanan bir tarih kuşağı var festivalin. İstanbul’da her yıl başarıyla düzenlenmeye devam eden etkinliği, direktörü ve ‘kıdemli seyircisi’yle konuştuk.

    Bu yılki İKSV Tiyatro Festivali, Hamlet, Othello gibi tarihî oyunların dünyadan farklı temsillerini şehre getiriyor, bir yandan da günümüz tiyatrosu adına önemli işlere imza atıyor. 1989’da başlayan ve bir dönem bienal bir olarak düzenlenen etkinlik, son iki yıldır başlangıçtaki ‘her yıl’ düzenine geri döndü. Bugüne kadar Rumeli Hisarı, Taksim meydanı, Tersane ve Bayrampaşa Cezaevi organizasyona mekan oldu. Bu yıl da programda, Haluk Bilginer’den Shakespeare’in Kral Lear oyunu, Rus Tiyatrosu’nun geçmişini ele alan panel ve mekanlar arasında da Abud Efendi Konağı, festivalin tarihsel yüzünü oluşturuyor. 

    Tiyatro Festivali’nin direktörü Leman Yılmaz ve kıdemli seyircilerden Baysan Pamay sorularımıza cevap verdi:

    Hamlet | Collage. Tiyatroya getirdiği yeniliklerle adından övgüyle bahsettiren, Kanadalı tiyatro ve sinema yönetmeni Robert Lepage’ın İstanbul’daki temsili, Moskova’nın yenilikçi tiyatrosu Theatre of Nations ile ilk işbirliği olacak.

    Tiyatro Festivali sizin tarihinizde nasıl bir yer tutuyor? 

    Leman Yılmaz Tiyatro Festivali, kentteki tek örnek. Bu yıl 22. sini yapıyoruz. Çok anımız var. İKSV Tiyatro Festivali’ne başladığında, yani 1989’da Boğaziçi Üniversitesi’nde öğrenciydim. Hemen kendi aramızda organize olup bilet almaya çalışmıştık. Müzik Festivali’nin programında yer alan Paul Taylor Dans Topluluğu’nu izlemek için yine kapıda beklerken, rahmetli Nejat Bey’in (Eczacıbaşı) bizi içeri soktuğunu hatırlıyorum. Benim için çok heyecan verici bir süreç. Önce festivalin seyircisi, sonra katılımcısı, şimdi de direktörü oldum. Rahmetli Aydın Gün’ün zamanında, Yıldız Sarayı’nda Has Bahçe’de gösteri yapmıştık. Dansçı olarak sahneye çıkmıştım. Katılımcılığım da oradan. 

    Baysan Pamay Ben festivali 2006’da yakaladığımı söyleyebilirim. Önceden peyderpey giderdim, ondan sonra hiç kaçırmadım. Yılda 200-220 arası oyun seyrederim. 

    Neler vardı bugüne kadar en öne çıkan?

    B.P. Rahmetli Cüneyt Türel unutamadıklarım arasındadır. Festival için oyun hazırlarken vefat etmiştir. O sene Cüneyt Bey’e verilecek ödülü Tilbe Saran ve kızı aldılar. Güzel anılar da var ama, bunlar da var. Ama festivalde festivale mahsus oyunlar oluyor. İşte onlar esas oluyor zaten. 2016’da Özen Yula’nın yönettiği “An” isimli performans mesela… 

    L.Y. Çok özel bir projeydi o. Şifa Hastanesi ve doktorları bize o oyunda çok yardımcı oldular. Ciddi olarak kan alınıyordu oyun sırasında. Oyunculara yoğun bakım dersi verdiler. Festival biraz da bu aslında. Sahnelenmiş ve halihazırda oynayan oyunlardan daha fazlası. Els Commediants geldi; Katalanların önemli sokak tiyatrosu topluluklarındandır. Ateşlerle gösteri yapmışlardı. Yine Rumeli Hisarı’nda surlarda ve bir de Ortaköy sahile gemilerle yanaşarak yaptıkları iki gösteri muhteşemdi. 2012’de de Çin’i odağımıza almıştık. Tünel’den Galatasaray’a kadar bir kortej düzenlemiştik. Bir dönem Taksim meydanında ücretsiz, herkese açık gösteriler de yapılmıştı. Simurg gelmişti, Fransız topluluk… Taksim meydanında bir gösteri yapmıştı. La Fura dels Baus, İKSV’nin 40. Yılı için tershanede bir etkinlik yapmıştı. Bunlar tabii her sene yapılabilecek etkinlikler değil. Othello vardı; Eimuntas Necrocius’un yönettiği ve beş saat süren bir oyun! Bu tür programlar ancak festivallerde olur. 

    Nederlands Dans Tiyatrosu 1959’dan bugüne repertuvarlarına kattıkları, her biri güncel dans alanında çığır açan 600’ü aşkın koreografiyle yılda 150.000 seyirciye ulaşan Nederlands Dans Theater (NDT), disiplinler, stiller, teknikler arasında dolaşan avangard yaklaşımıyla 22. İstanbul Tiyatro Festivali’nin konuğu.

    Mekanlar neye göre belirleniyor?

    L.Y. Bir festivalde Tuğçe Tuna, Bayrampaşa Cezaevi’ni kullanmak istemişti. Ne yaptı etti, izinlerini kendisi aldı, başardı ve oyun orada yapıldı. Biz oradaki koğuşlarda geride kalmış yıkıntıları, hayatı gördük. Duvar yazıları, çarşaflar… Yaşayan bir mekân. Bu sene de Abud Efendi Konağı’na gireceğiz. Değişik olacak. Mekânların, özel tiyatroların görünürlüğünü arttırmak için de çalışıyoruz. Duru Tiyatro, Moda Sahnesi, Das Das… Artık Rumeli Hisarı’nda yapamıyoruz. AKM bizim ana mekanımızdı, artık hayatımızdan çıktı. Şimdi de Zorlu PSM var; o da 2013’te hayatımıza girdi. 2008’den sonra durumun değiştiğini söyleyebilirim o sebeple. 

    İKSV ve tiyatro festivali özel bir seyirci yetiştirdi mi İstanbul’da?

    B. P. İstanbul seyircisi, Ankara seyircisinden ya da başka seyirciden farklı olarak kozmopolittir. Burada sahneler dağılmıştır, oyunlar daha çoktur. Burada her seyirciye uygun oyunlar var. Sahnelerin dağılmış olması itibariyle bazen mesafeler uzak gelebiliyor ama, farklı merkezlerde sahnelerin açılmış olması önemlidir. 

    Bu seneki festivalde “tarih” için neleri önerirsiniz? 

    L.Y. Öğrenciler kendileri için düşünülmüş “10 TL’ye bilet” kampanyası varken oyunların hiçbirini kaçırmamalı bence. Sponsorlarımız sağolsunlar. Yabancı oyunlar kolay gelmez. Nederlands Dans Tiyatrosu bir-iki senelik uğraşımız sonucu geliyor. PIXEL gösterisinin koregrafı Mourad Merzouki, sokak dansından gelen bir sanatçı. Hamlet’in yönetmeni Robert Lepage, Kanada’dan. Sürprizi bol bir oyun. Rus tiyatrosuyla ilgili panel yapıyoruz. Rusya’dan eleştirmen ve danışmanlar Rus tiyatrosunun klasik ve çağdaş dönemlerini anlatacak.

  • Harari: ‘200 sene içinde bizden farklı varlıklar dünyada egemen olacak’

    Harari: ‘200 sene içinde bizden farklı varlıklar dünyada egemen olacak’

    Daha önceki iki kitabı Sapiens (2014) ve Homo Deus (2016) ile büyük ses getiren Yuval Noah Harari’nin yeni kitabı 21. Yüzyıl İçin 21 Ders. tüm dünyada ve Türkiye’de eşzamanlı yayımlandı. Son yılların adından en çok söz edilen tarihçi yazarı Harari ile uygarlığın, sanatın, bilimlerin ve tarihin geleceği üzerine konuştuk.

    Yuval Noah Harari, 2014’te yayımladığı Sapiens – İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi adlı eseriyle dünyada 8 milyon (Türkiye’de 500.000) satış ve 45 dilde yayım ile ulaşılması zor bir başarıya imza attı. İnsanın yüzbinlerce yıl içinde önemsiz bir hayvandan nasıl dünyanın efendisine dönüştüğünü ele aldığı bu kitabı, tarihçiye uluslararası bir şöhret verdi. 2016’da çıkardığı ikinci kitabı, insanlığın geleceğini ele alan Homo Deus – Yarının Kısa Bir Tarihi’nde ise Homo Sapiens’in yeni hedeflerinin ölümsüzlük, mutluluk ve tanrısallık olacağını, böylece yeni bir türe evrileceğini söylüyordu. Yazarın içinde bulunduğumuz yüzyılın teknolojik, ekonomik, toplumsal konu başlıkları hakkında yazdığı yeni kitabı Eylül’de tüm dünyayla birlikte Türkiye’deydi.

    The Guardian, Financial Times, The Times, The Wall Street Journal gibi gazeteler için güncel, tarihsel ve geleceğe yönelik yazılar yazan, kitaplarında ve makalelerinde yer alan konular hakkında dünya çapında dersler veren tarihçi #tarih’e konuştu.

    Daha önce ilk kitabınız Sapiens’te geçmişten, açıkça bir ‘son’dan ve Homo Deus’ta ise gelecekten, bir ‘başlangıç’tan bahsetmiştiniz. Bu kitaba da ‘şimdi ve burada’ya yoğunlaşmak istediğinizi belirterek başlıyorsunuz. Okurlarınız bu kitapta ne bulacaklar?

    İlk kitabım Sapiens, önemsiz bir maymunun Dünya gezegeninin hükümdarı haline geldiğini inceleyerek insan geçmişini inceledi. Bu açıkça, gelecekle ilgili sorulara yol açtı. Bu maymun şimdi muazzam yeni gücü ile ne yapacak? Homo Deus, insan yaşamının uzun vadede geleceğini araştırdı; insanların sonunda nihayet “tanrılara dönüştüğünü”, zekânın ve bilincin nihai kaderinin ne olabileceğini düşündü.

    Ancak, gelecekte yaşayamayız ve geçmişi değiştiremeyiz. Bilgi, sadece şimdiyle daha iyi anlaşmamıza yardımcı olursa gerçekten yararlıdır. Bu nedenle 21 Ders, bugünkü siyasi tartışmalara açıklık getirmek için ilk iki kitabın uzun vadeli perspektiflerini ve derslerini kullanmaya çalışmaktadır. İnsanlığın geçmişi ve geleceği; göçmen krizi, iklim değişikliği ve terörizm hakkında bize ne öğretir? Peki şimdi gerçekten neler oluyor? Günümüzün en büyük zorlukları ve seçenekleri nelerdir? Nelere dikkat etmeliyiz? Milyarlarca insan bu soruları sorma lüksünü pek göze alamaz, çünkü yapacak daha çok işimiz var: İşe gitmemiz, çocuklarla ilgilenmemiz veya yaşlı ebeveynlere bakmamız lazım.

    21 Ders’i küresel oyun alanını dengelemek için yazdım. Bir kitap insanlara yiyecek ya da kıyafet vermez, ancak bazı açıklıklar sağlayabilir. Eğer 21 Ders, türümüzün geleceği hakkındaki tartışmaya katılabilmek için fazladan bir avuç insanı güçlendirirse, işini yapmıştır.

    21. YÜZYIL İÇİN 21 DERS, Yuval Noah Harari, Çev.: Selin Siral, Kolektif Kitap, 336 sayfa, 35 TL.

    Son kitabınızda “Teknoloji, insan zihninin yeniden yapılandırılmasını sağladığında Homo Sapiens türü ortadan kalkacak, insan tarihi nihayet sona erecek ve bizim gibi insanların kavrayamayacağı yepyeni bir süreç başlayacak” diyorsunuz. Bu, “tarihin sonu” anlatımı mıdır?

    Tarihin sonunu ve insanlığın ortadan kalkmasını öngören çoğu insan, herkesin öleceği bir nükleer savaş gibi büyük felaketler düşünür. Ben bu anlamda düşünmüyorum. İnsanlığın, ani bir felaketin sonucu olarak değil, kademeli bir değişim sürecinin sonucunda yokolacağına inanıyorum. Artık insan olmayacağımız ana kadar bedenlerimizi, beyinlerimizi ve zihinlerimizi değiştirmek için teknolojiyi kullanacağız.

    Sanırım bir ya da iki yüzyıl içinde, tıpkı bizim Neandertallerden ya da şempanzelerden farklı olduğumuz gibi, dünya bizden daha farklı olan varlıkların egemen olduğu bir yer olacak. Bugün hâlâ Neandertaller ve şempanzeler ile bedensel yapılarımızın, fiziksel yeteneklerimizin ve zihinsel yetkinliklerimizin çoğunu paylaşıyoruz. Sadece ellerimiz, gözlerimiz ve beyinlerimiz ortak değil, aynı zamanda şehvetimiz, sevgimiz, öfkemiz ve sosyal bağlarımız da öyle. 200 yıl içinde biyoteknoloji ve yapay zeka kombinasyonu, hominid kalıbından tamamen farklı bedensel, fiziksel ve zihinsel özelliklerle sonuçlanabilir. Örneğin, beyin-bilgisayar arayüzleri, organları uzayda geniş bir alanda dağıtılmış bedenler getirebilir. Bilincin herhangi bir organik yapıdan kopabileceği ve siberuzay içerisinde geleneksel biyolojik ve fiziksel kısıtlamalardan kurtulunabileceği düşünülüyor.

    Tehlike, insan zihninin gerçek potansiyelini tam olarak anlamadan, yeni güçlerimizi insanları değiştirmek için kullanabilmemiz. Bizler, temel ihtiyaçlarına göre değil, esas olarak ekonomik ve politik sistemin acil ihtiyaçlarına göre insan yeteneklerini geliştirmeye yatkınız. Şirketler ve hükümetler, bazı yetenekleri öne çıkarırken bazılarını da tamamen gözardı etmekte. Patronum e-posta hesabımı sürekli kontrol etmemi ve e-postaları olabildiğince çabuk yanıtlamamı istiyor ama, benim yediğim yemeği tatma ve beğenme yeteneğim onu pek ilgilendirmiyor. Sonuç olarak, e-postaları yemek sırasında bile kontrol ederken, duyularıma odaklanma kabiliyetimi kaybediyorum. Hükümetler ve ordular daha zeki askerler istiyor, ancak daha şefkatli askerler onları pek ilgilendirmiyor. Bu nedenle merhameti yok etme pahasına bile zekâyı yükseltmeye yatırım yapıyorlar. Nihayet, bilgi işleme gibi bazı yeteneklerde bizi çok aşan süper-insanlara dönüşebiliriz ama daha az duyarlı ve daha az şefkatli insanlara da… Henüz sahip olduğumuzun farkında olamadan insan potansiyelimizin büyük bir kısmını kaybedebiliriz.

    Hominid kalıbın ötesine… İnsan bedeni, Neandertal ve şempanze akrabaları ile hep çok yakın forma sahip oldu, ilk robotlara da böyle şekil verdi. Ancak gelecekte biyoteknoloji ve yapay zeka kombinasyonu ile ‘hominid’ kalıp aşılabilir ve şimdiki sınırların çok ötesine geçilebilir.

    20. yüzyıl, iki süper gücün süper yarışına sahne olmuştu. 21. yüzyılda dünya buna benzer bir yarış görecek mi? Özellikle sanatta ve bilimde benzer bir sıçrama yaratacak bir yarışa ihtimal veriyor musunuz?

    Biyoteknoloji ve bilgi teknolojisindeki ikiz devrimler, bize tanrısal yaratma ve yıkım güçlerini verecektir. Ancak teknoloji bize bunların nasıl kullanılacağını söylemiyor. 20. yüzyılda bazı toplumlar, totaliter diktatörlükler yaratmak için elektrik, tren ve radyo vs. kullanırken, diğer toplumlar da liberal demokrasiler yaratmak için tam olarak aynı şeyleri kullandılar. Biyoteknoloji ve infoteknoloji, çok farklı türde toplumlar yaratmak için de kullanılabilir.

    En kötü senaryoda insanoğlunun farklı biyolojik kastlara bölünmesi ve apartheid rejiminden çok daha kötü bir duruma yol açması var. Burada yapay zeka, yüz milyonlarca insanı iş piyasasının dışına, yeni “faydasız sınıf”a itecektir. İnsanlar ekonomik değerlerini ve politik güçlerini kaybedecekler. Aynı zamanda, biyomühendisliğin çok dar bir eliti süper insanlara yükseltmesi mümkün. Her bireyin ne yaptığını ve söylediği şeyi değil, her bireyin ne hissettiğini ve düşündüğünü sürekli izleyen sürveyans (verilerin sistematik olarak toplanması) rejiminde ayaklanma ve direnç neredeyse imkânsız olacaktır. Biyoteknoloji ve infoteknolojinin biyomedikal sensörler suretinde birleşmesi, hükümetin doğrudan kalbinizi ve beyninizi izleyebileceği anlamına gelecek.

    En iyi senaryo, yeni teknolojilerin tüm insanlığı hastalık ve ağır iş yükünden kurtarması ve herkesin gerçek potansiyellerini keşfetmesine ve geliştirmesine olanak sağlamasıdır. Burada ise biyomühendislik, dar bir elitin yükseltilmesinden ziyade herkesi iyileştirmeye odaklanacak. Yapay zekâ aslında birçok mesleği ortadan kaldıracak; ancak ortaya çıkan kâr herkese ücretsiz temel hizmetler sunmak ve herkesin sanat, spor, din ya da topluluk oluşturma gibi alanlarda hayallerinin peşinden gitmesine olanak sağlamak için kullanılacak. Gözetim, vatandaşlara değil, hükümetin yolsuzluğa yol açmadığından emin olmak için devlete yönelik kullanılacak. Biyometrik sensörler, polislerin sizi daha iyi tanıması için değil, sizin daha iyi bir şekilde kendinizi tanımanıza izin vermek için kullanılacak.

    Bu senaryolardan hangileri gerçek olacak? Şu anda, artan küresel gerilimler nedeniyle distopya senaryosuna doğru ilerliyoruz. Biyomühendislik ve yapay zekayı ulusal düzeyde düzenleyemezsiniz. Örneğin çoğu ülke insan bebeklerinin genetik mühendisliğini yasaklıyorsa, ancak Çin buna izin veriyorsa, çok geçmeden herkes Çinlileri kopyalayacaktır; çünkü kimse geride kalmak istemez. Amerikalıların, Çinlilerin binlerce süper insan ürettiğini bilmeleri durumunda ne olacağını düşünüyorsunuz? Bu tür yıkıcı teknolojileri etkin bir şekilde düzenlemenin tek yolu küresel işbirliğidir.

    Başrol oynayan robot Japon mühendislerin ürettiği ‘Geminoid-F’ isimli robot (solda), tamamen insan görünümünde. İnsan sesini simüle edebiliyor ve 65 farklı mimik ile kendini ifade edebiliyor. Geminoid F, Sayonora filminde başrol oynadı.

    Biyomühendislik ile yapay zekanın birleştiği ortamda doğacak olan yeni etik, politika ve yaşam tarzına dair ne gibi ipuçları var?

    Şu anda, dünyanın çoğu, hümanist ideallerin egemenliğinde. Hümanizme göre, otorite insan duygularından ve insan özgür iradesinden gelir. Oy verenler en iyiyi bilir, müşteri her zaman haklıdır, güzellik bakanın gözündedir, kalbini takip et, kendin için düşün…

    Ancak biyoteknoloji ve yapay zeka kombinasyonu insanı hack’lemeyi mümkün kılacaktır. Bu, dışsal bir sistemin kararlarımızı öngörmesi, arzularımızı manipüle etmesi ve hatta bizi yeniden yapılandırmanın mümkün olacağı anlamına gelir. Bunun etik, politika ve toplumu nasıl etkileyeceği hakkında hiçbir fikrimiz yok. Hayalgücümüz sonuçları kestirebilmek için çok zayıf; çünkü sonuçta hayalgücümüz de hack’lenip manipüle edilebilir. Bugün sahip olduğumuz hayalgücüyle sınırlıyız, ancak 50 yıl içinde tamamen farklı bir durum olabilir.

    Robot köpek Google’ın ürettiği Robo- dog, bir robot köpek. Robo-dog, kurtarma operasyonlarından kuryeliğe birçok alanda gelecek vaadediyor.

    İnsan türü için bir ideoloji, bir sistem öneriyor musunuz? Homo Deus’ta yeni türün “bilim ve sanat yükünden kurtulacağını” ifade etmiştiniz. Bilimin ve sanatın yerini ne alacak?

    Geleceği tahmin edemiyorum ve mevcut ideolojilerimizin yerini neyin alacağını bilmiyorum. Ama insanlar için en önemli şey kendilerini daha iyi tanımak olacak. Tabii eski zamanlardan beri, bilgeler ve azizler insanlara “kendini bilme” konusunda defalarca tavsiye verdi. Yine de Hz. Muhammed, Hz. İsa ve Buda’nın günlerinde gerçek bir rekabet yoktu; fakat şimdi bir rekabet var. Bu satırları okurken, her türlü kurum ve kuruluş sizi hack’lemeye çalışıyor. Sizi kendinizi tanıdığınızdan daha iyi tanıyorlarsa, istedikleri şeyi size satabilirler; bu bir pazarlamacı ya da bir politikacı olabilir.

    Seçimlerinin kendi “özgür iradesini” yansıttığına inanan ve manipülasyona karşı bağışık olduklarını düşünen insanları manipüle etmek en kolayıdır. Kendinizi gerçekten tanımak; “özgür iradeye” sahip olduğunuz fantezisi, “benlik” diye adlandırılan ve değişmeyen bir iç çekirdeğinizin olduğu fantezisi de dahil olmak üzere tüm fantezilerden kurtulmak anlamına gelir.

    Gerçek şu ki, bedeniniz ve zihniniz sürekli değişiyor ve iradeniz asla tamamen özgür değil. İnsanların açıkça bir iradesi vardır, arzuları vardır ve bazen arzularını yerine getirmekte özgürdürler. Ancak insanlar arzularını seçmekte özgür değiller. Buna kolayca tanık olabilirsiniz. Sadece aklınıza gelen bir sonraki düşünceye dikkat edin. Nereden geldi? Bunu düşünmeyi seçtiniz mi? Kendi aklınızı dikkatlice gözlemlediğinizde, ne düşüneceğinizi, ne hissettiğinizi ve ne isteyeceğinizi özgürce seçmediğinizi farkedersiniz. Bunu farketmek, düşüncelerimiz, duygularımız ve arzularımız hakkında daha az saplantılı olmamıza yardımcı olabilir.

    Tasarım insanlar ‘Editing Human’ teknolojisi ile döllenme anında hücreye müdahale etmek mümkün. Bu sayede genetik ya da doğuştan gelen hastalıkların aşılabileceği, süper zekalı ve olağanüstü görünüme sahip tasarım insanlar üretilebileceği düşünülüyor.

    İnsanlar genellikle arzularına çok önem verirler; tüm dünyayı onlara göre kontrol etmeye ve şekillendirmeye çalışırlar. Arzular doğrultusunda insanlar Ay’a uçar, dünya savaşlarını başlatır ve ekolojik sistemi yokederler. Eğer arzularımızın özgür irademizin bir sonucu değil, evrim ve kültürün etkisi altındaki bedenimiz ve beynimizdeki biyokimyasal süreçlerin bir ürünü olduğunu anlarsak, umuyorum ki onlarla daha az meşgul oluruz. Benim düşüncem, zihnimizde beliriveren her fanteziyi olduğu gibi gerçekleştirmeye çalışmak yerine, kendimizi, zihnimizi ve arzularımızı oldukları gibi anlamanın dünyayı daha iyi bir yer haline getireceği.

    Yani bir düzeyde “kendimi tanımak”, geçici düşüncelerimi ve arzularımı herhangi bir “ben” ile tanımlamayıp bunun yerine sadece zihnin akışını gözlemlemeyi öğrenmek. Düşüncelerin, duyguların ve arzuların, benim herhangi bir komutum olmadan ortaya çıktığını, yokolduğunu görmek. Zihnimin, kim olduğum ve dünyanın neye benzediği hakkında sürekli hikayeler yarattığını ve sonra da bu hikayelerin gerçeklik olduğuna inandığını görmek. Bu hikayelerin sadece hikaye olduklarını görmeyi becerebildiğimiz zaman, hakikati de anlamaya yaklaşırız. Kendimizi daha iyi tanımak için birçok yol var.

    Ben kişisel olarak Vipassana meditasyonunu (www.dhamma.org) uyguluyorum; ancak orada yüzlerce meditasyon tekniği, terapi, sanat ve hatta spor yoluyla kendiniz hakkındaki gerçeği keşfetmek için yollar var. Farklı insanlar için farklı yöntemler daha iyi çalışabilir. Gerçi sizin için en iyi yol hangisiyse, en önemlisi bunu hızlıca yapmaktır. Eğer gecikirsek, biz kendimizi tanımadan algoritmalar bizi tanıyacak. O zaman onlar bizi kukla gibi kontrol edebilir.

    İnfoteknolojideki ilerlemeler sosyal bilimlerin de olanaklarını her geçen gün arttırıyor. Gelecekte sosyal bilimler ve özellikle tarihçilik/tarihyazımı açısından nasıl gelişmeler öngörüyorsunuz?

    Tarihsel araştırmalar, biyolojiden elde edilen bilgilere dayanacaktır. İnsan beynini daha iyi anladığımızda, tarihçiler de tarihsel süreçleri daha iyi anlayabilirler. Örneğin, artık insanların birinden nefret etmesini sağlamak için, iğrenmekten sorumlu beyin mekanizmalarını uyarmanız gerektiğini biliyoruz. Bu mekanizmalar başlangıçta bizi çürümüş gıda, dışkı, sıçan ve hamamböceği gibi hastalık ve enfeksiyon kaynaklarına karşı korumak için evrimleşmiştir. Ama politikacılar ve dinler bu “iğrenme mekanizması”nı ele geçirebilir ve Yahudiler, Müslümanlar, kadınlar veya eşcinseller gibi belirli gruplara karşı kullanabilir. Bu durumda ırkçılardan Müslümanların kötü koktuğunu, gay’lerin bir kirlilik kaynağı olduğunu ya da kadınların ahlaksız olduğunu sık sık duyabilirsiniz. Naziler geçmişte Yahudileri farelere benzetiyordu. Ruanda’daki soykırım sırasında, Hutsileri Tutsileri öldürmeye çağıran radyoda, Tutsiler defalarca “hamamböceği” olarak adlandırılmıştı. İsrail’de göçmenlere karşı çıkan tanınmış bir politikacı, göçmenlerin kanser gibi olduğunu söylemişti. Bu klişeler tüm kültürlerde ve dönemlerde yaygındır, çünkü onlar beynin iğrenme mekanizmalarına kök salmışlardır.

    “Duygulu’ robotlar Suudi Arabistan’ın kendisine vatandaşlık vermesiyle gündeme gelen robot Sophia, yetenekleri ile tartışma yaratmışi basının ilgisini çekmişti. Sophia, Türkiye’de de siyasete konu oldu, ülkemize gönderdiği mesajında “Ben diğer robotlar gibi değilim, duygularım ve tercihlerim var” dedi.

    Tarihçiler ayrıca “big data” algoritmalarına ve yapay zekaya daha fazla güvenebilir. Yirmi yıl önce, Haçlı ordularına hizmet eden hafif süvariler olan Türkopoller hakkında ilk akademik çalışmamı yayınlamıştım. Makaleyi yazabilmek için, onlarca Ortaçağ kroniğini ve dokümanı okudum ve Türkopollere yapılan her referansı aradım. Bazen 200 sayfalık bir kronik okudum ve sadece tek bir referans buldum. Birkaç ay süren bu çalışma, bugün bir bilgisayar tarafından birkaç dakika içinde yapılabilir. Tabii sonuçları analiz etmek için insan tarihçilere hâlâ ihtiyacımız var. Yapay zeka henüz bunu yapamaz.

    Yüz tanıma sistemi Çin’de kamusal alanlara yerleştirilen kameralar ile uygulanan yüz tanıma sisteminde “kişilerin suçlu davranışlar sergileyip sergilemedikleri” gibi durumlar analiz ediliyor.

    Homo Deus’ta “sürekli büyüme üzerine kurulu bir ekonomi, ölümsüzlük, mutluluk ve ilahlık gibi durdurak bilmeyen hedeflere muhtaçtır” yazmıştınız. Kitaplarınızın bu boşluğu doldurma iddiası var mı?

    Umarım insanların kitaplarımdan ya da benden beklentileri alıp başını yürümemiştir. Bilgiyi takdir etmek ve akademisyenlerin görüşlerine saygı duymak iyi bir şeydir; ancak akademisyenler de dahil, herhangi bir kimseyi idolleştirmek tehlikelidir. Bir kişi bir kez putlaştırıldıktan sonra, insanların onun hakkında söylediklerine inanmaya başlayabilir ve bu da ego’yu şişirip sizi delirtebilir. Taraftarlara gelince… Onlar birilerinin tüm cevapları bildiklerine inanırlar ve özgürlüklerinden vazgeçip kendileri çaba göstermeyi bırakırlar. Guru’nun onlara tüm cevapları ve çözümleri sağlamasını beklerler ve guru onlara yanlış bir cevap ve kötü bir çözüm sunsa bile kabul ederler.

    Umarım insanlar kitaplarımı bir cevaplar kitabı gibi değil sorular kitabı gibi okurlar ve beni herşeyi bilen biri olarak değil de gerçeklere giden yolda bir yol arkadaşı olarak görürler.

    (Röportajın gerçekleşmesini sağlayan yayınevi çalışanları Eda Çaça ile M. Gökhan Aslan’a ve çeviride katkısı olan Erkin Öncan’a teşekkür ederiz.)

  • Yeniçerilerden Şeyhülislâmlığa ve bilimin hizmetine: Botanik Bahçesi

    Yeniçerilerden Şeyhülislâmlığa ve bilimin hizmetine: Botanik Bahçesi

    İstanbul Üniversitesi’nin Botanik Bahçesi arazisinin İstanbul Müftülüğü’ne devri aslında yaklaşık yüz yıldır bir tartışma konusu. 16. yüzyıl başlarında Yeniçeri ağasına mahsus bir mekân olarak inşa edilen, 1827’den 1924’e kadar Şeyhülislâmlığa ait olan yapı kompleksi, cumhuriyet yönetimince çeşitli kurumlar arasında bölüştürüldü. Bugün ağaç, çalı, otsu, tropik ve subtropik olmak üzere toplam bitki çeşidi beş bini aşan Botanik Bahçesi binasının tarihî öyküsü…

    Süleymaniye Camii’nin arkasındaki İstanbul Üniversitesi’ne ait Botanik Bahçesi son yıllarda tartışmalı bir süreçten geçiyor. Bahçenin yer aldığı 14 bin 878 metrekarelik arazinin Diyanet İşleri Başkanlığı’na devri ilk olarak 2013’te İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü’nce en üst perdeden dillendirilmiş, gerek ülke gerek üniversite kamuoyunda tüm ilgililer konuya dikkat kesilmişti.

    Bu devir işlemine engel olmak amacıyla akademisyenler ve öğrenciler basın açıklamaları yapmış, yürüyüşler ve çeşitli kampanyalar düzenlemişti. İki yıllık bir sessizlik döneminin ardından, 2015’te Diyanet ve üniversite yetkilileri arasında alınan kararla, arazinin İstanbul Müftülüğü’ne tahsis edildiği ortaya çıkınca konu yeniden gündeme geldi. Ağustos 2017’de arazinin bahçe dahil olmak üzere aidiyetinin tümüyle devredildiği haberi tartışmaları alevlendirdi.

    Süleymaniye Camii’nin yanında John Frederick Lewis tarafından çizilen İstanbul Limanı (1835-1836) tarihli resimde Bab-ı Meşihat. Süleymaniye Camii’nin sağında, ilk yıllarından itibaren ihtişamıyla göze çarpıyor.

    Bundan yaklaşık 1 yıl sonra, geçen Haziran’da, İstanbul Üniversitesi resmî sitesinden “bahçenin eğitim ve bilimsel amaçlı olarak kullanılmaya devam edileceği, yalnız binaların boşaltılacağı, binalarda yer alan eğitim odaları ve laboratuvarların Beyazıt Yerleşkesi’ndeki başka bir yere taşınacağı” söylenerek bahçedeki popülasyonun zarara uğramayacağı garanti edildi. Müftülük yetkilileri de sürece muhalefet eden üniversitelilere “bina yıkılsa da bitkilere bakarsınız” dedi ama ortam pek yumuşamadı; zira basında “taşınma işlemlerinde sona gelindiğine” dair haberler çıkmaya devam ediyor.

    Günyüzüne çıkan bu tartışmalar, aslında 90’lı yıllara kadar geri gidiyor. Nitekim 1995’te Botanik Enstitüsü’nün çabalarıyla bölge sit alanı ilan edilmiş. 2003’te de bahçeye kurucusunun adını yaşatmak adıyla “Alfred Heilbronn Botanik Bahçesi” adı verilmiş.

    Alman kurucunun adını taşıyor 2015’te çekilmiş bu drone fotoğrafında “Alfred Heilbronn Botanik Bahçesi” solda altta.

    Önceden ulemaya aitti

    Günümüzde Botanik Enstitüsü tarafından kullanılan bahçeyi çevreleyen bina, daha büyükçe bir halde ve çevresindeki yapılar ile birlikte cumhuriyete kadar şeyhülislam tarafından kullanılıyordu ve bugünkü devir tartışmalarının kökeninde de bu var. Adı “Şeyhülislâmlık Dairesi” anlamına gelen Bâb-ı Meşihat idi. Osmanlı Devleti’nde işlerin şer’i kurallara uygunluğu konuları burada kararlaştırılır, fetvalar buradan çıkardı. Bir diğer adı da Bâb-ı Fetva olan kurumun buradaki varlığı, 1826’daki Vaka-i Hayriye’ye kadar gider.

    Tarihçilerin Vaka-i Hayriye olarak adlandırdığı, Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması hadisesinde, ayaklanma girişiminde bulunan Yeniçerilere karşı topçu, cebeci, esnaf ve halk güçleri bir olup görkemli bir şekilde üstün gelmişlerdi. Bunun üzerine padişah II. Mahmud, ulemanın da desteğiyle Yeniçeri Ocağı’nı lağvetti. Bu olayın ardından Yeniçeri ağasına ve diğer komuta kademesine ait olan bina, bir hatt-ı hümayun ile daha öncesinde belli bir yeri olmayan şeyhülislamlık kurumuna verildi. Bu hatt-ı hümayuna kadar buranın adı Ağakapısı’ydı; daha sonra Yeniçeriliğin izlerini tamamen silme gayretlerinin bir devamı olarak Bâb-ı Meşihat adı hızla kullanıma girdi. 1827’de Şeyhülislâmlık buraya taşındı.

    Bina 16. yüzyıl başlarında bizzat Yeniçeri ağasına mahsus bir mekân olarak inşa edilmişti. Yeniçeri ağası burada ailesi ve maiyeti ile birlikte kalmaktaydı. Mekan birçok tarihsel olaya sahne olmuştu; II. Osman Yeniçeri ayaklanması başlayınca ilkin buraya sığınmıştı. 16. yüzyıldan 1900’lere kadar birçok harita, gravür ve fotoğrafta kâh Ağakapısı, kâh Bab-ı Meşihat olarak vurgulanan, dikkati çeken önemli bir siyasi merkezdi. Tekeli Köşkü’nü, Hünkâr Köşkü’nü ve ahşap yangın kulesini (bugünkü Beyazıt Kulesi) içeren büyük bir kompleks, şeyhülislâmlığın kullanımında gittikçe genişleyen, bugünkünden de büyük hâldeydi. Zamanla yaklaşık 2.000 kişinin gece-gündüz ikamet edebildiği, ilmiye sınıfıyla ile ilgili birimlerin toplandığı bir yer oldu. 1827’den sonra Osmanlı ilmî bürokrasisi burada tam anlamıyla tek çatı altında toplanacaktı.

    Bab-ı Meşihat ya da Bab-ı Fetva 1914 tarihli Alman Mavileri haritası, Bab-ı Meşihat’in (diğer adıyla Bab-ı Fetva) en detaylı ve doğru çizimiydi.

    Bab-ı Meşihat’te, Harem ve Selamlık bulunmaktaydı. Harem kısmı olan ve Şeyhülislâmın ailesinin ikamet ettiği kısım genellikle kışları kullanılır, Şeyhülislâmlar yazları aileleri ile birlikte Boğaziçi’ndeki sahil köşklerine taşınırdı. Fetvahanenin Selamlık kısmı yaz-kış kullanımda olup, devlet işleri de buradan halledilirdi.

    1836’ya kadar ilk dokuz yıl içinde İstanbul Kadıları ve Kazaskerlerin de taşınması ile Osmanlı şer’î ve hukuki kurumları da buraya geldi. Bölge Tanzimat’tan Kânun-ı Esâsî’ye kadar çok hızlı bir gelişim gösterdi. Süreç içinde uygun mekan imkânı, aktarılan birimlerin genişletilmesini, sayısının her geçen gün artmasını, aynı zamanda ihtiyaçlara binaen içerdiği kurumların alt birimlerini ve meslekî okullarını da kendisine katmasını sağlamıştı. Kânun-ı Esâsî’yle makam daha da önem kazandı. Hatta, Kânun-ı Esâsî 27. maddesinde Meşihat, Sadaret ile birlikte zikredilerek şeyhülislâmlık ve sadrazamlık eş tutulmuştu. O tarihten sonra burası adeta ikinci bir Bab-ı Âlî oldu. Sürekli artan birimleri 1899 itibariyle şu şekildeydi; Fetvahane, Meclis-i İntihab-ı Hükkam, Meclis-i Tedkikat-ı Şer’iyye, Eytam Daireleri, Meclis-i Mesalih-i Talebe, Meclis-i Meşayih, Meclis-i Müellefat Heyeti, Teftiş-i Mesahif-i Şerife Meclisi, Sicili-i Ahval Şubesi, Rumeli ve Anadolu Kazaskerlikleri, İstanbul Kadılığı.

    Osmanlı Devleti’nin sonuna kadar varlığını sürdüren kurumun birimleri gün geçtikçe arttı, arttıkça Bab-ı Meşihat binası da genişledi.

    Bugün Botanik Enstitüsü’nün kullanımında son vakitlerini geçirmekte olan L şeklinde büyük bina (Bâb-ı Fetva ana binası), Ahşap Yangın Kulesi, bugün İstanbul Müftülüğü tarafından kullanılan cümle kapısı ve onunla birleşik olarak Şeriyye Sicilleri ile Meşihat Arşivleri, bugün varolmayan Fetvahane binası ile arz odası (Tekeli Köşkü’nün yerindeydi) kompleks yapının son halinin elementleriydi. Buna karşın Yeniçeri ocağının kullanımındaki Ağakapısı, 1816-1817’de Daireyi Hümayun, Tekeli Köşk, Kış Çarşamba Dairesi, Yaz Çarşamba Dairesi, Divan odası, Silahtarağa odası, Ağakapısı Camii ve Kum Meydanı’nın ortasında şadırvan ile havuzdan oluşmaktaydı.

    Katlanarak büyüdü

    Bina, 1826’de Şeyhülislâmlığa tahsis edilmesinden sonra 1837’de gördüğü geniş kapsamlı tamir ve inşa faaliyetinden sonra genişlemeye devam etti. Neoklasik tarzda kagir yapının tamir ve inşaları, mimari karakteri bozulmadan sürdürüldü. Dış dizaynı Batılı bir üsluba sahip olup, iç yerleşim ve tezyinat geleneksel mimari öğeler taşımaktaydı. Haluk Şehsuvaroğlu’nun anlatımına göre Bab-ı Meşihat binasına, “bahçeden üç dört basamak bir merdivenle girilir ve Şeyhülislâm dairesi sol kolda büyük bir koridor üstünde bulunurdu. Burada Şeyhülislâmın çalıştığı oda, biri büyük diğeri küçük iki namaz odası ve mühürdar odası vardı”. Sedad Hakkı Eldem de dış sofalı kısım üzerinde Haliç tarafında sıra odalar, avlu tarafında da bir cami bulunduğunu ve büyük olan iç sofanın iki cenahında odalar sıralanıp, girişin ise bir yan sofa üzerinde sağlandığını belirtmişti.

    Bahçe cephesinden Bab-ı Meşihat binasının bahçe tarafındaki cephesi. Bina ilk yapım tarihinden ve Şeyhülislamlığın kullanımına geçişinden itibaren devamlı büyüdü.

    Bina ilk yapım tarihlerinden 19. yüzyıl sonlarına kadar sık aralıklarla tamir gördü. Bu süreçte pencereler, iç bölümlenme ve cephe dahil olmak üzere pek çok değişiklik geçirdi. Arşiv belgeleri Bab-ı Meşihat binasında 1847, 1848, 1849, 1850, 1852, 1854, 1859, 1861, 1864, 1865, 1871, 1888 yıllarında çeşitli tamirler ve yenileme faaliyetleri görüldüğünü gösteriyor. Tamirin dışında iç mekân tasarımı, eşya veya döşeme işlerinin yenilenmesi için de değişiklikler yapıldı. Bu değişiklikler ise 1848, 1850, 1852, 1859, 1861, 1862, 1864, 1865, 1866, 1869, 1875 yıllarında gerçekleşti. Mekanın elverişliliğini ve kapasitesini artırmak hep esas amaç olmuştu. Özellikle kış aylarında poyraz aldığından dolayı soğuk olduğu için ve ihtiyaç olan değişiklik ve eklemelerin yapılması amacıyla gerçekleştirilen bu tadilatlar kapsamında binaların bir kısmı yıkılarak yenileri de yapılmıştı.

    1900 yılında yapılan son tamirde, binanın üstüne bir yarım kat daha çıkılmış ve bu kata Şeyhülislâm müsteşarı ve mektupçusu yerleştirilmişti. Şeyhülislâmın dairesinin bulunduğu katın sofasından aşağı inen bir merdiven bulunup, bu alt kattan Haliç manzarası görülmekteydi. Bab-ı Meşihat ile Fetvahane arasındaki yol üstünde Meclis-i Tetkikat-ı Şer’iye gibi daireler manzarası görünmekteydi. Binanın Eyüb’e doğru olan kısmında ise Kazasker daireleri ve kalem odaları bulunuyordu.

    1950’lerde Botanik Enstitüsü 1950’lerde Haliç’ten çekilmiş bu fotoğrafta Botanik Enstitüsü binası (Süleymaniye Camii’nin yanında). Bina 1957’de silueti bozduğu gerekçesiyle tıraşlanacak.

    Cumhuriyet döneminde Şeyhülislâmlık lağvedildiğinde, Bab-ı Meşihat’ın Fetvahane binası İstanbul Müftülüğü’ne verilmiş, yapı kompleksinin en büyük birimi olan L biçimindeki ana bina kısmına da İstanbul Kız Lisesi yerleştirilmişti. Lisenin buradaki varlığı kısa sürdü. 1927’de geçirdiği yangından sonra bina kapatıldı. Fen Fakültesi bünyesindeki Nebatat ve Hayvanat Enstitüleri için yeni bir bina gerekli olunca, 3 Mart 1935’te yeniden temel atıldı.

    Botanik Bahçesi, 1933’teki üniversite reformu ile Almanya’dan gelen bilim insanlarından Ord. Prof. Dr. Alfred Heilbronn ve Prof. Dr. Leo Brauner tarafından İstanbul Üniversitesi’ne bağlı olarak burada kuruldu. Bu kişiler bahçenin Avrupa’daki örnekler gibi olması için yoğun bir çaba gösterdi. Bu süreçte Türkiye florasının zenginliği kullanılmak istendi ve bunun için Anadolu’ya birçok bilimsel gezi düzenlendi. 1957’de bu yapının bir katı Süleymaniye’nin siluetini bozduğu gerekçesiyle traşlandı.

    5000’i aşkın bitki Bugün Botanik Bahçesi’nin ağaç, çalı, otsu, tropik ve subtropik olmak üzere toplam bitki çeşidi 5 bini aşıyor.

    Botanik Bahçesi ve herbaryumu, Anadolu’nun çeşitli yörelerinde 100 yıl öncesine kadar var olan bitki örneklerini içermekte. Halihazırda Türkiye topraklarında sahip olunan bitki türlerinin yaklaşık üçte biri endemik iken, botanik bahçesindeki bitkilerin bir kısmı da toplandıkları yörelerde değişen çevre koşullarına bağlı olarak artık bulunmuyor. Bugün Botanik Bahçesi’nin ağaç, çalı, otsu, tropik ve subtropik olmak üzere toplam bitki varlığı 5 bini aşıyor. Yıllar alan bugünkü mevcudiyet, birçok bilim insanına göre el değiştirme durumunda bu özelliklerini koruyamayacak.

    *Bu yazıda Hasan Fehmi Topal’ın “19. Yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nda Şeyhülislâmlık Kurumu Bab-ı Meşihat” (2015) başlıklı mimarlık yüksek lisans tezinden yararlanılmıştır.

  • Çocuk haklarında öncüler arasındaydık

    Çocuk haklarında öncüler arasındaydık

    Türkiye Cumhuriyeti, “muasır medeniyetlere ulaşma” gayreti içinde dünyadaki yeniliklerin sıkı bir takipçisiydi. 19. yüzyıl sonlarından itibaren konuşulmaya başlanıp 20. yüzyılla birlikte resmiyet kazanan çocuk hakları adına ilk miting 1930’da Türkiye’de yapıldı. Meclisinin kuruluş gününü çocuklarına armağan etmiş bir ülke, bugün çocuklara karşı işlenen suçlarda dünyada ilk sıralarda.

    Çocuk bireyin ‘küçük insan’dan ya da ‘yarım insan’dan farklı, kendine özgü duygu-düşünce dünyası ve ihtiyaçlarının olduğu 20. yüzyılın ilk çeyreğinde resmiyet kazandı. Nasıl ki bugün, üniversitelerin siyaset bilimi bölümlerinde LGBTİ ya da Queer (Kuir) üzerine tartışmalar yapılıp tezler yazılıyorsa o günün de revaçtaki konu başlıklarından biri de çocuklardı. Dünyanın çocukların önemini kavramasıyla, Türkiye’nin bağımsızlığını kazanıp yeniden doğduğu yıllar aşağı yukarı aynıdır. Başta Mustafa Kemal, çağdaş Türkiye’yi kurmak isteyen kadro bu konuya gerekli ilgiyi gösterdi.

    Çocuğun eğitim hakkı ise nispeten bundan daha eski bir konuydu. 15. yüzyıl sonlarında İspanyol filozof Vives, bunun üzerinde durdu. 17. yüzyılda İsviçreli eğitimci Pestalozzi eğitimsizlik ve sefaleti çocuklar için bir sorun olarak değerlendirdi. Lord Shaftesbury, aynı yüzyılda çocuk işçiliğini parlamento gündemine taşıdı ve çalışma saatlerinin kısıtlanması gerektiğini söyledi. 19. yüzyılda Dr. Budin (Fransız), anaların ve çocukların korunmasıyla ilgili kimi çalışmalara imza attı.

    İlk ‘Çocuk Hakları Mitingi’ Türkiye’de yapıldı 1930’da dönemin meşhur kadın hatiplerinden öğretmen Nakiye Elgün, Taksim Cumhuriyet Anıtı önünde çocuklar ve aydınlarla birlikte gerçekleştirdiği Çocuk Hakları Mitingi ile dünyada bir ilke imza atmıştı. Çocukların ellerindeki “Yalnız Yatmak”, “Hava Güneş”, “Hürmet”, “Azarlanmamak”, “İsteriz” yazılı dövizler şüphesiz çağın çok ilerisindeydi.

    Uluslararası alanda çocukları korumak amacındaki bir örgütün gerekliliğini 1894’te ilk olarak Belçikalı politikacı Jules de Jeune dillendirdi. Örgüt fikrinin gerçekleşmesi ise 16 yıl sonrasındaydı; kayıtlar ilk kez 1912’de İsviçre’de ‘çocuklar, gençler ve anaları koruma’ üzerine bir örgütün kurulduğunu gösteriyor. Ardından 1917’de Rusya’da sosyalist Proletkult örgütü, ilk kez “Çocuk Hakları Bildirgesi” adında bir metin ortaya atarak konuya somutluk getirdi. Janusz Korczak takma adıyla çocuk kitapları yazan Polonyalı eğitimci Henryk Goldszmit’in, 1919’da yayınladığı How to Love a Child? (Bir Çocuğu Nasıl Sevmeli?) adlı kitabı meselenin pedagojik boyutunu ortaya koyuyordu.

    23 Nisan’da çocuk talepleri 1937’deki yürüyüşün gündemi yine çocuk haklarıydı. “Öpülmemek”, “Hürmet”, “Sağlam
    Ana Baba”, “Bize Mahsus Bahçeler”, “Azarlanmamak” ve “Yalnız Yatmak” yazıları dikkati çekiyor.

    6 Mart 1917’de İstanbul’da kurulan Himaye-i Etfal konu üzerine dünyanın ilk derneklerindendi. Aynı yıl 28 Kasım’da şehit çocukları, yetimler ve harp sahasında kalan çocukların barınması amacıyla Firuz Ağa’da çocuk misafirhanesi açıldı. İlerleyen yıllarda uluslararası kongrelere temsilciler gönderildi. 1921’in 30 Haziran’ında Ankara’da Himaye-i Etfal Cemiyeti resmen kuruldu, 1 Ağustos’ta Mustafa Kemal cemiyetin koruyuculuğunu üstlendi. 1923’te İstanbul’daki Himaye-i Etfal yerini tamamen Ankara’daki aynı adlı derneğe bırakacaktı.

    1924’te Milletler Cemiyeti’nin kabul ettiği Cenevre Çocuk Hakları Bildirisi resmîleşen ilk metin oldu. Taslak İngiliz aktivist Eglantyne Jebb tarafından hazırlanmıştı. Bu metinde çocukların her türlü istismara karşı korunması ve kardeşlik duyguları içinde eğitilmeleri gerektiği vurgulanmıştı. 1925’te Cenevre’de I. Uluslararası Çocuk Refahı Kongresi toplandı. Daha sonra metin 20 Kasım 1959 tarihinde Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Bildirisi olarak güncellendi ve 20 Kasım 1989 tarihinde daha geniş olan Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme ile son haline geldi. Günümüzde 20 Kasım Dünya Çocuk Hakları Günü olarak kabul ediliyor. Birçok ülkede farklı tarihlerde “Children’s Day” ya da Çocuk Bayramı kutlanıyor.

    1 Mayıs’ın gündemi: Çocuk Üstünde İngilizce ve Yidiş dilinde “Çocuk Köleliğini Durdurun” yazılı bant taşıyan iki kız çocuğu. Kaynaklar fotoğrafın büyük olasılıkla 1 Mayıs 1909’da New York’ta düzenlenen işçi yürüyüşünde çekilmiş olabileceğini söylüyor.

    1929’DAN BERİ ÇOCUK BAYRAMI

    Başlangıcından bu yana 23 Nisan kutlamalarının seyri

    Meclisin birinci yıl dönümünden itibaren millî bayram olarak kutlanmaya başladı. Meclis kurulur kurulmaz, ilk yıl, “Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ilk yevm-küşadı (açılış günü) olan 23 Nisan günü Milli Bayramdır” kanunu kabul edilmişti. İlk yıllar adı “Hakimiyet-i Milliye Bayramı”, “İstiklâl Günü”, “Meclis Bayramı” ve Himaye-i Etfal’in rozet karşılığı para toplama hakkı elde etmesine atıfla “Rozet Bayramı” olarak geçiyordu. Zamanla Himaye-i Etfal’in şenlikleri ile millî bayram ortaklaşmasını da sağladı. 1929 yılının 23 Nisan haftası Çocuk Haftası olarak kutlanmaya başlandı ve o yıl Himaye-i Etfal Cemiyeti yöneticileri ve bir grup çocuk Gazi Mustafa Kemal tarafından Çankaya’da kabul edildi. Ankara Palas’ta yapılan çocuk müsameresine Mustafa Kemal de katılmıştı. Vakıt gazetesi 23 Nisan 1929 tarihli sayısında “Bugün iki bayram birden yapıyoruz, MİLLÎ BAYRAM VE ÇOCUK BAYRAMI” duyurusuyla çıkmıştı. Bu hadiseden itibaren bayram yarıresmî olarak çocukların olmuştu. Balolar sokaklara taştı, yürüyüşler mitingler gerçekleştirilir oldu. 17 Mart 1981’de 23 Nisan, “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” olarak resmî adını kazandı.

    23 Nisan 1929 Vakıt gazetesi
    1970 Bursa, “Çocuk Bayramı” kutlamaları.
  • Demir mezarlar sardı anayurdu dört baştan!

    Demir mezarlar sardı anayurdu dört baştan!

    Türkiye son olarak Çorlu yakınlarında meydana gelen ve 24 vatandaşımızın ölümüne, 318 kişinin yaralanmasına neden olan tren kazasıyla sarsıldı. Dünyada üçüncü yüzyılını yaşayan demiryolu taşımacılığı, kaza sonucu ölümlerin oranı bakımından havayolundan sonra en güvenli olanı. Ancak ülkemizde son 76 yıldaki 74 tren kazasında 600’den fazla insanımız öldü (Hürriyet), iki bine yakın kişi yaralandı.

    Ulaşım-ulaştırma ve insan taşımacılığı yüzyıllar boyu gelişim gösterip çok daha gelişkin noktalara ulaşsa da dikkatsizlik ve ihmalkârlıklar insanlığa en ağır trajedileri yaşatıyor. Temmuz başında Çorlu’da yaşadığımız facia bunun son örneği. Demiryolunun Türkiye’deki 162 yıllık tarihinde, özellikle son 50 yılda meydana gelen ölümlü kazalar dikkati çekiyor.

    Demiryolu ulaşımının hikayesi 1800’lerin başında İngiliz bir maden mühendisi ile bir maden sahibinin iddialaşmaları üzerine doğmuştu. 6 Şubat 1804 günü Tram-Waggon adlı bir lokomotif 10 tonluk demir yükü ve ayrıca 70 yolculu bir arabayla Cardiff’ten hareket etti. 16 kilometrelik Pennydarran-Cardiff yolu, beklemeler ve tamirler ile birlikte tam beş saat sürünce, hayvanlar ile sağlanan ulaştırmanın gerisinde kalmıştı.

    Türkiye tarihinin en büyük kazası

    1957 Ekim’indeki Türkiye tarihinin en büyük tren kazası İstanbul Yarımburgaz’da iki trenin kafa kafaya çarpışmasıyla meydana gelmişti. Seçime 1 hafta kala yaşanan kaza, o dönem siyasi tartışmaların gölgesinde kalmıştı. Kazadan hemen sonra olay yerine ulaşan foto muhabiri Ara Güler, bu olağanüstü fotoğrafı çekmişti.

    İlk deneme böylece başarısız görülse de ok yaydan çıkmıştı bir kere. Sonrasında dünya hızla buharlı makinenin ve demiryollarının egemenliği altına girecekti. “Raylar üzerinde bir ya da birkaç lokomotif tarafından çekilen veya itilen vagonlar” prensibi, sanayi devriminin tüm dünyayı sarmasını sağladı. 19. yüzyıl, demiryollarının altın çağıydı. İngiltere’de 1830’lara doğru demiryolu kullanımı yaygınlaşmıştı. 1831’de ABD’de, 1832’de Fransa’da, 1835’te Belçika ve Almanya’da, 1837’de Rusya’da ve 1848’de İspanya’da demiryolu kullanılmaya başlandı.

    Osmanlılar da bu sürece zaman kaybetmeden adapte olmaya çalıştı. 1854’te Kahire-İskenderiye ve 1856’da İzmir-Aydın hatlarıyla Osmanlı Devleti demiryoluyla tanışmış oldu. Osmanlı döneminde 8.619 km demiryolu inşa edildi; bunun daha sonra Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde kalan kısmı 4.136 kilometreydi.

    1923-1940 arasında 3.359 km, 1940-1960 arasında 600 km demiryolu inşa edilmişti. 1961’de ilk Türk buharlı lokomotifleri Karakurt ve Bozkurt yola çıktılar. Sonraki yıllarda demiryolu yapımına devam edildi. Zamanla buharlı trenlere dizel trenler eşlik etti daha sonra elektrik teknolojisi rayları fethetti.

    1960’dan 2003’e 847 km ve 2003-2016 arasında 1.805 km demiryolu yapıldı.

    Demiryolları, haliyle irili ufaklı kazaları da beraberinde getirecekti. Kazalar tüm dünyada vuku bulmaktaydı ancak bizdeki bilanço, özellikle son yıllarda oldukça ağır. Son 10 yıldaki tren kazalarında Türkiye’deki ölüm oranları Avrupa Birliği ülkelerindeki kazaların çom üzerinde. Ulaşım tarzları arasında taşınan yolcu ve kaza sonucu ölümlerin oranı çıkarıldığında ise havayollarından sonra en emniyetli olanı yine de demiryolu.

    Yirmi yıl önce (3 Haziran 1998) Almanya’nın Aşağı Saksonya eyaletinde meydana gelen hızlı tren faciası Avrupa açısından son yılların en büyüğüydü. Tekerlek parçalanması nedeniyle gerçekleşen kazada 287 yolcunun 181’i öldü. Olay, Almanya tarihinin en büyük tren kazası ve dünya genelinde en büyük hızlı tren kazası olarak geçti.

    Dünya tarihinin en büyük ve en çok ölümün gerçekleştiği tren kazası ise 2004’te Sri Lanka’da meydana geldi. Tsunami’nin etkili olduğu kazada 1700’den fazla kişi ölmüştü. Ondan önceki büyük facia 500 ila 800 arasında kaybın meydana geldiği, 300 civarında cesedin kaybolduğu 1981 Hindistan kazasıydı.

    Ülkemizde 1942’deki Bor kazasıyla başlayan (16 ölü, 21 yaralı) ölümlü büyük tren kazaları, günümüze kadar uzandı. En sonuncusunu maalesef 8 Temmuz’da Çorlu yakınlarında yaşadık. 24 kişi öldü, 318 kişi yaralandı. Kaza günü yayın yasağı ve bazı haberlere erişim engeli getirildi. Edirne-Halkalı seferini yapan banliyö treninin, “Tekirdağ Muratlı-Balabanlı bölgesinde menfez kesitinin yetersiz ve menfez üstüne yapılan dolgunun niteliksizliği nedeniyle sel sularının menfezde yer alan toprak dolguyu boşaltması ve raylarının askıda kalması ve kırılması ile vagonların raydan çıkması” sonucu kaza yaptığı bildiriliyor. Ancak ölümlü tren kazalarının Japonya’daki gibi sıfıra indirileceğinin, aynı hataların bir daha yapılmayacağının garantisini kimse veremiyor.

    Son facia Geçen Temmuz ayında Çorlu yakınlarında yaşanan tren faciası, demiryolları kazalarında da yakın tarihten ders almadığımızı ortaya koydu.

    Türkiye tarihindeki en büyük tren kazaları

    1945: Hayvan yüklü tren ile yolcu treni birbirine girdi

    7 Ekim Pazar günü saat 02.00 civarında Erzincan’ın Bağıştaş ilçesinde istasyona 3-4 km mesafede iki tren çarpıştı. Kasaplık hayvan yüklü bir marşandiz ile yolcu katarının birbirine girdiği kazada 40 kişi ve çok sayıda hayvan öldü. 12 vagonun parçalandığı, enkazın kaldırılmasının iki gün aldığı kazaya yolcu katarının şeftreniyle makinistinin, İliç istasyonu hareket memurundan emir almadan ve istasyon memuruna ‘föy dö marş’ı imzalatmadan hareket etmeleri sebep olarak görüldü.

    Kazanın ardından yardım yine demiryolu ile ulaştırıldı. Son belirlemelere göre sayıları 32 olan yaralılar Sivas ve Erzincan hastanelerine yerleştirildiler. Kaza yerine giden Cumhuriyet gazetesi muhabiri tanıklıklarını şöyle anlatmıştı: “Hiç kimse manzaranın bu kadar feci olabileceğine ihtimal vermiyordu; kazanın vuku bulduğu yer, çarpışan iki katara bir mezar olmuştu sanki… Tahmin ve tasavvurun çok fevkinde feci bir manzara ile karşılaşılması imdat treninden inenlerin çenelerini kilitlemişti. Hiç kimse yanındakine bir şey söyleyemiyor, bir şey soramıyordu… Parçalanmış vagonlar altından iniltiler geliyor, yol arkadaşının adını bağırarak, onun hayatı hakkında malumat edinmeye çalışan yaralı sesleri duyuluyordu”.

    1952: Fren patlaması sonucu 51 vagon paramparça oldu

    Adana ile Ulukışla arasında sefer yapan yük katarı 17 Mayıs günü saat 12.00 sıralarında Durak-Bucak istasyonları arasında fren patlaması dolayısıyla devrilince katara bağlı bulunan yolcu vagonu ve diğer vagonlar parçalandı. Tam 51 vagonun 5 kilometrelik alanda etrafa savrulduğu kazada 32 kişi öldü 22 kişi yaralandı. Kaza sonrası bölgedeki köylüler yaralıların hastaneye ulaştırılmasında etkin rol oynadı.

    1957: İhmalin getirdiği kafa kafaya çarpışma

    20 Ekim 1957’de saat 22.18’de İstanbul Ispartakule ile Yarımburgaz arasında Sirkeci’den Edirne’ye giden ekspres ile Edirne’den hareket eden motorlu tren çarpıştı. 95 kişinin öldüğü, 150 kişinin yaralandığı feci kazanın perde arkasında Yarımburgaz ve Ispartakule istasyon memurlarının aynı hat üzerinde trenlerin ikisine birden yol vermesi vardı. Bunun üzerine Edirne’den hareket eden motorlu trenin zaman zaman duraksadığı için son sürat ile hareket halinde olması frenleri etkisiz kıldı. İki istasyon arası ray hattında eğimli bir mevkide kaza meydana geldi. Kaza sonucu vagonlar “akordeon gibi” içiçe geçmişti. Kısa süre sonra başlayan yağmur kurtarma işini güçleştirmişti.

    1961: Arıza halindeki trene bir başka tren çarptı

    1 Mayıs günü İstanbul Maltepe ve Kartal arasında Kurtalan Postası’yla banliyö treni çarpıştı. Kartal’ı geçtikten sonra freni boşalan Kurtalan Postası, otomatik fren tertibatı ile kendi kendine durmuştu. Saat 18.05’i gösterirken banliyö treni hızlı bir şekilde gelip bu trene bindirdi. Cevizli istasyonundaki kazada 15 kişi öldü, 70 kişi yaralandı.

    1972: Kazazedeler yanarak can verdi

    Eskişehir-Gökçekısık’ta 31 Ekim günü meydana gelen kazada yine iki tren birbirine çarptı. Yolcuların bir kısmı devrilen vagonların altında kalarak bir kısmı da çıkan yangında yanarak can vermişti. 38 ölü, 90 yaralı vardı. Kazadan sağ kurtulan dizel lokomotifin makinisti “Bize yol verildi, yürüdük. Kaza çok fena yerde, virajda oldu. Birbirimizi görecek durumda değildik” demişti.

    1979: Ankara’da dört gün arayla iki kaza

    Ankara dört  gün arayla iki büyük tren kazası yaşanmıştı. 5 Ocak ve 9 Ocak’ta yaşanan kazalarda toplamda 49 kişi öldü; yaralanan sayısı 200’ü aştı.16 kişinin öldüğü ilk kazada Esenkent istasyonunda Anadolu Ekspresi duramayarak istasyonda bekleyen Boğaziçi Ekspresi’ne çarpmıştı. Kazada makinistler de hayatını kaybetmiş, kayıtlarda ise kaza sebebi “tespit edilememişti”. İkinci kaza daha acıydı. Behiçbey istasyonunda arıza dolayısıyla bekleyen trene kırmızı ışığa uymayan bir başka tren çarpmış ve kaza sonrası yangın çıkmıştı. Çarpan trenin sağ kurtulan makinisti kazadan sorumlu tutulmuştu.

    1980: Van Gölü Ekspresi yolculara mezar oldu

    7 Haziran’da Kayseri’den Sivas’a giden yük treninin Sarıoğlan-Tuzhisar istasyonları arasında Van Gölü Ekspresi’ne çarpmasıyla meydana gelen kazada 25 kişi öldü. Yine yangın çıkmış ve insanlar yanarak can vermişti; bu nedenle kimlik tespitinde zorluklar yaşandı. Kaza üzerine Devlet Demir Yolları yetkilisi “kazanın fren boşalmasından kaynaklandığı” söylemişti. Sağ kurtulan bir yolcunun “çarpışmadan hemen sonra trenden cam ve kapıları kırarak dışarı çıktık. Kazada trenin ön kısımları yanmaya başladı, bu arada yolcu taşıyan iki vagon da cayır cayır yanmaktaydı. Gözlerimizin önünde yanan yolcuların kurtarma olanağı yoktu” demişti.

    2004: Hızlı tren virajda raydan çıktı: 41 ölü

    22 Temmuz’da Ankara-İstanbul arasında hızlandırılmış tren seferini yapan Yakup Kadri Karaosmanoğlu adlı tren Pamukova’da raydan çıkmış, toplam 230 yolcudan 41 kişinin ölümüne, 89 kişinin de yaralanmasına sebep olmuştu. Mekece İstasyonu’ndan sonra 345 m yarıçapındaki dönemece 80 km hız limitine uymayıp 132 km hızla giren trenin ikinci vagonunun sol tekerleği raydan çıkmış, buna bağlı olarak diğer vagonlar da denge kaybederek yan yatmıştı. Raporda, kaza yerinde makinistler için uyarıcı işaret ve tabela bulunmadığı, toplam yolculuk için verilen 5 saat 15 dakikanın ve uygun olmayan altyapının da kazayı etkileyen faktörlerden olduğu belirtilmişti.

    2008: Hızlı tren kaza yaptı, dokuz yolcu hayatını kaybetti

    27 Ocak günü İstanbul-Denizli seferini yapan Pamukkale Ekspresi’nin dört vagonun devrilmesiyle meydana gelen kazaya ilk tespitlere göre iki rayın birleştiği yerdeki kırılma sebep oldu. Kütahya-Afyon istikametinde Çöğürler-Değirmenözü arasındaki kazada dokuz yolcu öldü, 37 kişi yaralandı. Kazazede yolcular bu kez donma tehlikesi yaşadılar.

  • Tüm yönleriyle istihbarat olgusu

    Tüm yönleriyle istihbarat olgusu

    TARİHTEN GÜNÜMÜZE İSTİHBARAT, Mehmet Tanju Akad, Kastaş Yayınevi, 288 sayfa, 20 TL.

    Askerî tarih uzmanı Tanju Akad’ın son kitabı Tarihten Günümüze İstihbarat çıktı. Kitapta uygarlığın en eski çağlarından beri var olan istihbarat, tarihî ve olgusal örnekleriyle ayrıntılı bir biçimde inceleniyor. Akad, istihbaratın kapsamı, metotları ve uygulamalarını sekiz ayrı bölümde gösterdiği kitabında, siyaset, teknoloji, ekonomi, coğrafya ve kültür gibi çeşitli bilgi alanlarının istihbaratı nasıl etkilediğini ele alıyor.

    Ayrıca istihbaratın, askerî-politik faaliyetlerin ve modern devletin güvenlik probleminin en önemli unsurlarından biri olduğu kitabın en önemli tezlerinden birisi. 16. yüzyıldan bu yana devletlerin kurumsallaşan bir aygıtı haline gelen istihbarat/ karşı-istihbarat konusunu kendi terimleriyle ama açıklayıcı bir dilde okuyucuya sunan eser, konunun Osmanlılardaki örneklerine değinmeyi de ihmal etmiyor. Akad’ın kitabı konuyla ilgilenen herkes için bir referans olabilir.