Yazar: Haluk Oral

  • Hiciv üstadı şahane derbeder: Neyzen Tevfik

    Hiciv üstadı şahane derbeder: Neyzen Tevfik

    Son Osmanlı ve erken Cumhuriyet devrinin ünlü şair ve sanatçısı Neyzen Tevfik, gündelik hayatında yadırganmış, hapishanelerde, hastanelerde, meyhanelerde ve tımarhanelerde hiç yadırganmamış, aksine benimsenmiş bir insandı. Bilinmeyen yönleri ve belgeleriyle… 

    Bu yazımızda Neyzen Tevfik’in iki imzalı kitabını ve birkaç resmini sunacağız sizlere. Pek çok taş plağa kaydedilen eserlerini de bu arada dinleyebilirsiniz. Neyzen, 24 Mart 1879’da Bodrum’da doğmuş. Doğum tarihini bir beyitinde şöyle bildirir: 

    “Tamam bin iki yüz doksan altı sâlinde 

    Kademzen oldu şu hâke o ruh-ı nâlende” 

    Babası Rüşdiye mektebi muallimi Hasan Fehmi Bey, annesi Emine Hanım’dır. Babasının memleketi, Bafra’nın Kolay nahiyesi olduğu için soyadı kanunuyla “Kolaylı” soyadını almışsa da o hep “Neyzen” ya da Neyzen Tevfik olarak anılmıştır. 

    Hasan Fehmi Bey, zamanına göre oldukça açık fikirli, sanat ve musikiden anlayan bir öğretmendi. Bunun etkisi Neyzen Tevfik’te de görülür. Daha çok küçük yaşlarda sap ve kamıştan düdükler yaparak çalar. Kasabaya gelen dervişlerin üflediği neyi duyduğu an bu sese vurulur; o sırada henüz yedi yaşındadır. 

    1892’de babasının tayini dolayısıyla Urla’ya taşınırlar. Bir yıl sonra da bir berber dükkânından gelen ney sesini duyar. Uzun zamandır aradığı bu sese yönelir. Berber Kâzım Efendi ney çalmaktadır. Ona adeta yalvarır ders vermesi için. Kâzım Efendi, babadan izin alındıktan sonra, Tevfik’e ney dersi vermeye başlar. 

    Aşağı yukarı aynı günlerde Neyzen Tevfik ilk sar’a nöbetini geçirir. Aile büyükleri bunu neyin etkileyici sesine bağlayarak onu bu aşkından ayırmaya çalışırlar; bu arada okulu da bırakmak zorunda kalır. Ama nöbetlerin sonu gelmez. Emine Hanım oğlunu tedavi için İstanbul’a götürür. Altı ay dolaşmadıkları hoca, üfürükçü ve doktor kalmaz. Sonunda zamanın ünlü doktoru Musevi Pepo hastalığı kontrol altına alır ve aileye bir de öğüt verir: “Çocuğun ney çalmasına karışmayın. Üstüne fazla düşmeyin, istediğini yapsın”. 

    Neyzen’in başına buyruk yaşamı başlamıştır. Yalnızca neyle yetinmez, saz, tanbura, bağlama, cura çalmayı da öğrenir. Biraz düzelen Tevfik’i babası yatılı olarak İzmir İdadisi’ne verirse de sar’a nöbetleri yeniden başlar ve okulu bırakmak zorunda kalır. Bundan sonraki durak İzmir Mevlevihanesi’dir. Şeyh Nurettin Efendi’nin beğenisini kazanır ve şeyhin kardeşi Neyzenbaşı Cemal Bey’den ders almaya başlar. 

    Mevlevîhane aynı zamanda aydınların da uğrak yeridir. Tokadizade Şekip, Tevfik Nevzat, Ruhi Baba ve Şair Eşref gibi pek çok isimle burada tanışır. Şair Eşref yalnızca dostu ve hocası olarak kalmayacak, ona hiciv sanatının kapılarını da açacaktır. İlk şiiri bu sıralarda yayımlanır. 30 Nisan 1314 (Miladi 13 Mayıs 1898) tarihli Muktebes dergisinde çıkan bu şiir bir gazeldir. 

    Değişik kaynaklarda farklı tarihler verilse de, 1900 veya biraz öncesinde İstanbul’a gelerek Fatih’te Fethiye Medresesi’ne girer. İlk yıllar çok sıkı çalışır. Başında sarık, dersleri izler. Bu arada şair Mehmet Akif de (Ersoy) arkadaşı olmuştur. Sonra rivayet muhtelif: Birine göre medresenin cübbe, şalvar ve sarığı yerine Mehmet Akif’in verdiği setre pantolonu giydiği için, diğerine göre de oda arkadaşlarının ricasını kıramayarak medrese içinde ney üflediği için medreseden ayrılmak zorunda kalır. 

    Önce Fatih’teki Şekerci Hanı’na, sonra da Çukurçeşme’deki Ali Bey Hanı’na yerleşir. Bu arada babasını tanıyan ve daha sonra şeyhülislâm olan Musa Kâzım Efendi onu kendi derslerine kabul eder. Onun sayesinde Neyzen Tevfik, Ahmet Mithat Efendi, Muallim Naci, Şair Şeyh Vasfi gibi edebiyatçılarla tanışır. Bir yandan Mehmet Akif’le olan dostluğu da sürmektedir. Ona ney dersleri verir ve Mehmet Akif de Neyzen’e Arapça, Farsça ve Fransızca çalıştırır. 

    Neyzen imzalı Azâb-ı Mukaddes İhsan Ada tarafından hazırlanan ve 1949’da basılan Azâb-ı Mukaddes. “Aziz dostum Necati Bey’e Neyzen Tevfik” yazılarak imzalanmış. 

    Arkadaş çevresi gittikçe genişlemektedir. İbnülemin Mahmut Kemal, Tevfik Fikret, Uşşakizade Halit Ziya, Ahmet Rasim, Tanburi Cemil, Hacı Arif Bey, Yunus Nadi gibi isimler artık onun dostlarıdır. Yazdığı hicivler yavaş yavaş yönetimi kızdırmaktadır. Önce hakkında saraya jurnaller uçmaya başlar, sonra tutuklanır. Onbeş gün hapis yattıktan sonra çıkar. Ama artık mimlenmiştir ve hafiyeler devamlı peşindedir. 

    Arkadaşlarına zarar vermemek için onlardan uzak durur. Kendini Beyoğlu meyhanelerine atar. Tek tesellisi içkidir. Bu arada Sütlüce Bektaşi Tekkesi’ne devam ederek Şeyh Mümin Baba’dan nasip alır. Ama siyasi baskı iyice artmıştır. O da pek çok Sultan Abdülhamid karşıtı gibi yurtdışına çıkmaya karar verir ve Mısır’a gider; yıl 1903’tür. En yakın arkadaşlarından Şair Eşref de oradadır. 

    Mısır’daki yaşamıyla ilgili değişik kaynaklarda değişik bilgiler verilir ama orada da hicivlerine devam ettiği biliniyor. Abdülhamid ve özellikle Mısır Hidivi üzerine yazdığı hicivler dolayısıyla tutuklanmak istenir. Bundan Kaygusuz Sultan Bektaşi tekkesine sığınarak kurtulur. 

    1908’de Meşrutiyet’in ilanından sonra Mısır’da durmaz ve İstanbul’a döner. Sirkeci rıhtımına ayak bastığında Meşrutiyet ilan edileli henüz 28 gün olmuştur. Önce hürriyetin ilanını büyük sevinçle karşılayan Neyzen Tevfik, İttihat ve Terakki’nin baskılarını arttırması üzerine, onları da hicveder ve yine tutuklanır. 

    1910 yılında Cemile adlı bir hanımla evlenir, Leman adını verdikleri bir kızları olur. Ama bu evlilik çok kısa sürer. Kızı henüz üç aylıkken Cemile Hanım babasının evine döner. Savaş sırasında askere alınır, mehterbaşı olarak askerlik yapar. 1919 yılında ilk kitabı Hiç yayımlanır. 

    Kurtuluş Savaşı bittikten sonra birkaç aylığına Ankara’ya gider. Cumhuriyete ve devrimlere bağlılığını ifade eden, Mustafa Kemal’i yücelten şiirler yazar. Fakat hastalığı ve alkol alışkanlığı nedeniyle sık sık Toptaşı Tımarhanesi’nde, Zeynep Kâmil Hastanesi’nde ve daha sonraları Bakırköy Akıl Hastanesi’nde tedavi görür. Burada onun önce doktoru sonra (tabiri caizse) müridi olan Rahmi Duman, Neyzen Tevfik üzerine şöyle yazmış: “Onu yakinen tanımak mahzariyetine 1932’de erdim. O tarihte, genç bir asistan olarak Bakırköy Akıl Hastahanesindeki 18 numaralı serviste (ehline) açmış olduğu şiir ve felsefe kürsüsünün hevesli ve usanmak, yılmak bilmeyen bir talebesi olmuştum. (Fuzuli) nin şiirlerinin tetkik ve tahliline ömrünün 25 senesini veren (Terzibaşıyan), bu 25 sene için: Ömrümün daima iftiharla anacağım 25 senesidir .. diyor. Benim hayatımda da, 1 Kasım 1932 den 29 Ocak 1953 e kadar –Neyzen’in vefat tarihi- geçen 21 senelik devre, edebi, felsefî varlığımın Neyzen hazinesinden doluşu seneleridir. 

    Neyzen’de herkes kendine göre, kendine uygun bir taraf bulurdu. Bu sebeptendir ki o, hapishanelerde, hastahanelerde, meyhanelerde ve tımarhanelerde hiç yadırganmamış, bütün bu birbirine aykırı yerlerde benimsenmiştir”. 

    Rahmi Duman, Bakırköy Akıl Hastanesi’nin 21. koğuşunun Neyzen’e tahsisini de sağlamıştır. Neyzen bu koğuşa istediği zaman gelir, istediği kadar dinlenir ve istediği zaman da çıkar gider. 

    Neyzen Tevfik’le ilgili bir anıyı, para koleksiyoncularının çoğuna öğretmenlik ve ağabeylik yapan rahmetli M. Bülent Coşkun’dan dinlemiştim: Neyzen Tevfik bir hamamın külhânını mesken edinmiştir. Aynı yerde hırsızlar, yankesiciler, hamallar ve serseriler de kalmaktadır. Sabah işe (!) giderken herkes gücüne göre Neyzen babalarına bir şeyler vermektedir. Bir yankesici yanına yaklaşarak bir kibrit kutusu uzatır. Kutuyu açan Neyzen şaşkınlıkla içindeki iki bite bakar sonra da tevekkülle gömleğinin içine atar. Zaten her gece en az iki kere kalkıp topluca bit kırma ve kaşınma seansları yapmaktadırlar, ha iki bit eksik ha fazla! Fakat o gece Neyzen kaşınmak için uyanmadığını ancak sabah fark eder; hediye edilen bitler vücudundaki diğer bitleri telef etmiştir. ‘Zavallı bana en kıymetli hazinesini vermiş’ der Neyzen Tevfik hikâyesini bitirirken. 

    1930’larda İstanbul Belediyesi’nin bağladığı yardım aylığını saymazsak, hiçbir zaman düzenli bir geliri olmadı Neyzen’in. Şahane derbederimizin yaşamı 28 Ocak 1953’te son buldu. Cenaze namazı Beşiktaş’ta, Sinan Paşa Camii’nde kılınırken mahşeri bir kalabalık onu uğurlamaya geldi. Yalnız cami değil, ana cadde, kahveler, kıraathaneler, yolun karşısındaki Barbaros Bulvarı tıklım tıklımdı. Memurların, müdürlerin, profesörlerin yanında, kılıklarına ellerinden geldiği kadar çeki düzen vermiş sarhoşlar, esrarkeşler ve sokak serserileri hep beraber uğurladılar Neyzen’i ebediyete. Çünkü o kelimenin tam anlamıyla göstermişti onlara baki kalanın bu kubbede hoş bir sada olduğunu. 

    ‘AĞLAMALI BİR HIÇKIRIK’ 

    5 liralık borcu ödeyen Hiç kitabı 

    Neyzen Tevfik’in 1919’da yayımlanan ilk kitabı: Hiç!.. Neyzen Tevfik bir Bektaşiydi, ve “Hiç” Bektaşilerin anahtar kelimelerinden biridir. Şöyle imzalamış “Çok aziz Ayhan Yaşaroğlu’na (matbu: Neyzen’in teranesi)! değilse de: heman heman nefehât diyarından ağlamalı bir hıçkırık Neyzen Tevfik”. 

    Ayhan Yaşaroğlu, Kanaat Kitabevi sahibi Ahmet Halit Yaşaroğlu’nun oğludur. Kendisi de kitapçılıkla uğraşmış, Teşvikiye’de bir kitapçı dükkânı açmıştır. Neyzen Azab-ı Mukaddes’in önsözünde bu kitabı anlatır: “İşgal devrinde Eskişehir’de iken Hiç’i yazmıştım. Bunu üstad Ahmet Halit Bey basmak lûtufkârlığında bulundu. Müteşekkirim. Kaç nüsha basıldı? Bunu sormak cür’etini kabul edemem. Yalnız şunun farkındayım ki, hepsini tanıdığım halde, hiçbir işportacının sergisinde veya bir attar dükkânında kese kâğıdı olarak da görmedim. İşte bu ilk perişannamenin kârından Ahmet Halit Yaşaroğlu, Sirkeci’de Manto denilmekle maruf olan meyhaneciye beş lira olan borcumu verdi. Bana da zannedersem bir miktar kitap vermişti. Onları ise Eskişehir’de Yunanlılar alıp götürdüler”. 

    DÖRTLÜKLER ARASINDA 

    Neyzen Tevfik, Tevfik Fikret ve Mehmet Akif 

    Büyük şair Tevfik Fikret, kendisini şöyle anlatır: 

    “Kimseden ümmîd-i feyzetmem dilenmem perr ü bâl; 

    Kendi cevvim kendi eflâkimde kendim taa’irim. 

    İnhinâ tavk-ı esâretten girandır boynuma; 

    Fikri hür, irfânı hür, vicdânı hür bir şairim.” 

    Neyzen Tevfik’in “kıt’a”sı, aynı düşünceyle yazılmış gibi: 

    “Felsefemdir kitab-ı imânım, 

    Taparım kendi ruhumun sesine. 

    Secde eyler hakikatim her an, 

    Kalbimin âteş-i mukaddesine.” 

    Yine Tevfik Fikret büyük ümitler bağlanan İttihad ve Terakki Fırkası’nın uğrattığı hayal kırıklığı ile şu ünlü şiiri Doksan Beşe Doğru’yu yazmıştı: 

    “Bir devr-i şe’amet: Yine çiğnendi yeminler, 

    Çiğnendi, yazık, milletin ümmîd-i bülendi. 

    Kaanun diye, topraklara sürtüldü cebînler; 

    Kaanun diye, kaanun diye kaanun tepelendi…” 

    Neyzen’in elyazısıyla… 


    ‘Felsefemdir kitab-ı imânım, Taparım kendi ruhumun sesine. Secde eyler hakikatim her an, Kalbimin âteş-i mukaddesine.’ 

    … 

    Neyzen sanki buna yanıt yazmış: 

    “Kim demiş kanun alınmıştır ayaklar altına 

    Böyle bir halin vukuunda hamiyyet çiğnenir. 

    Devleti yolsuz görenler halt eder bir beldede, 

    Kaldırım olmazsa kaanun-ı hükûmet çiğnenir.” 

    Bu kıt’anın altında Neyzen Tevfik’in şöyle bir açıklaması var: “Hürriyet ve İtilâf Fırkası’nın kanuna aykırı bir harekette bulunması üzerine Babanzade İsmail Hakkı ‘Kanun çiğnendi, kanun çiğnendi’ diye bağırmıştır. Bu kıt’a o vesile ile yazılmıştır”. (Azab-ı Mukaddes, s.75) 

    Hürriyet ve İtilâf Fırkası için mi yazılmıştır yoksa, İttihad ve Terakki Fırkası için mi? Yoksa istibdada karşı mı? Ne farkeder ki? Bakın bir beyitinde ne diyor Neyzen: 

    “Türkü yine o türkü sazlarda tel değişti, 

    Yumruk yine o yumruk, bir varsa el değişti”. 

    Şimdi de çok sevdiği dostu Mehmet Akif Ersoy’un bir dörtlüğüyle Neyzen’in bir dörtlüğünü yan yana koyalım. Önce Mehmet Akif: 

    “Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal şey! 

    Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi? 

    ‘Tarih’i ‘tekerrür’ diye ta’rif ediyorlar; 

    Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?” 

    Ve Neyzen: 

    “Hadisâtı oku her an, o zaman geçti deme; 

    Hâbil’i Kaabil’i sağ belle, basiretle geçin. 

    Asl-ı kaanun-ı tabiatta tagayyür yoktur; 

    Vak’a tebdil-i kıyafetle gelir hergün için.” 

    Böyle bir insandı Neyzen: Mehmet Akif’i de anımsatabilir Tevfik Fikret’i de. Edebiyatımızda bunu yapabilecek başka bir kalem sahibi bulmak sanırım oldukça zordur. 

  • Kürt Cemali öldü Keşanlı Ali doğdu

    Kürt Cemali öldü Keşanlı Ali doğdu

    Ankara’nın namlı kabadayılarından Kürt Cemali 1962’de vurulur. Yazar Haldun Taner ise bu hadiseyi yerinde inceler ve Türk tiyatro ve sinemasının klasiklerinden Keşanlı Ali Destanı böylelikle doğar. Altındağ’dan Sineklidağ’a, rahmetli Engin Cezzar’dan gününümüze bir modern zamanlar destanının öyküsü… 

    Ankara’nın Altındağ semti pek çok şiirde söz konusu edilir. Bunların en güzellerinden biri Orhan Veli’nin 1947’de yayımlanan Yenisi adlı şiir kitabının sonundaki “EK” kısmında yer alır. Başındaki açıklama şöyledir: 

    Altındağ, Ankara’nın arka tarafında kurulmuş büyük bir fakir fukara mahallesidir. Aşağıda okuyacağınız parçalar bu mahalleden bahseden uzun bir şiirden alınmıştır. Sabaha karşı bütün Altındağ rüya görür. Burada, sadece, bir genç kızla bir lağamcının rüyasını okuyacaksınız”.

    Arkasından rüyaları anlatan şiir gelir. Kitabın yayımlanmasından hemen sonra, Orhan Veli’nin lisede en etkilendiği edebiyat öğretmenlerinden Ahmet Hamdi Tanpınar, Varlık dergisindeki bir söyleşisinde Altındağ şiiriyle ilgili bir roman temennisinde bulunur: “Orhan, Altındağ’ını roman olarak yazdığı zaman daha mes’ut olacağım” (Edebiyat Üzerine Makaleler, MEB, 1969, s. 539) 

    “Altındağ, Ankara’nın arka tarafında kurulmuş büyük bir fakir fukara mahallesidir. Aşağıda okuyacağınız parçalar bu mahalleden bahseden uzun bir şiirden alınmıştır. Sabaha karşı bütün Altındağ rüya görür. Burada, sadece, bir genç kızla bir lağamcının rüyasını okuyacaksınız”. 

    Orhan Veli üç yıl sonra öldü. Yaşamının son yıllarında, yazılarıyla da, toplumsal konularla gittikçe daha çok ilgilendiğini gösteren şair, şiirinin devamını yazabilseydi bir roman olmasa da bir Altındağ destanı çıkabilirdi ortaya. Yeni bir destan için yaklaşık 15 yıl beklemek gerekti. 

    Orhan Veli’nin elyazısıyla “Altındağ” şiiri. Kürt Cemali de bu semtte yaşamıştı.

    Ankaralı Kürt Cemali 

    Altındağ’ın namlı kabadayılarından Kürt Cemali, 1 Nisan 1962’de zamanın yine namlı kabadayılarından Hacettepeli Mehmet’in kulübünde yani kumarhanesinde vurularak öldürülür. Anlatılanlara göre bir ara elektrikler kesilir ve geldiğinde Kürt Cemali vurulmuştur. Gazeteler günlerce bu cinayeti yazar. Cemali’yi sevenler yürüyüşler yapar, intikam yeminleri ederler. Hatta Nuri Sesigüzel bir taşplak çıkarır: “Ankaralı Kürt Cemali’ye Ağıt”. Söz ve müzik Nail Bayşu’ya aittir: 

    Kaderim böyleymiş, ağlama anam 

    Cemalin boyandı al kızıl kana 

    Dört tane yavrumu bıraktım sana 

    Layık mıdır felek bu ölüm bana 

    Ben ölürsen bağlatmayın başımı 

    Arkadaşlar diksin mezar taşımı 

    Annem silsin gözlerimin yaşını 

    Dertli yazın mezarımın taşını 

    Cinayete karıştıkları iddiasıyla tutuklanan kabadayı Mehmet ve Dündar Kılıç, 1963 affıyla hapisten çıkarlar. Mehmet Kılıç 1965’te Kürt Cemali’nin yeğeni Nuri Coşan tarafından Hergele Meydanı’nda vurularak öldürülür. Dündar Kılıç’sa daha sonra çok ünleneceği İstanbul’a göçer, onlarca insanı vurduğunu kabul etmesine rağmen, Cemali’yi vurduğunu hiçbir zaman kabul etmez. Yıllar sonra Halit Çapın’a anlattıklarından (Bir Kabadayının Anatomisi), Nuri Sesigüzel’in plağının ne kadar etkili olduğunu anlayabiliriz: “Halit abi, Allah inandırsın, Ankara’da bu plakları dinleyip, rakıyı, şarabı içen, silahlanıp bizi öldürmeye çıkıyordu…” Nuri Sesigüzel’e bununla ilgili serzenişte bulunduğunda, “Seni tanımış olsaydım. Sana zararlı olacağını bilseydim yapmazdım” cevabını alınca, söyleyecek lafı kalmaz Dündar Kılıç’ın. 

    Mehmed Kemal’in Kürt Cemali’yi anlattığı yazı, 29 Mayıs 1982 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayımlanmıştı (Cumhuriyet Arşivi). Nuri Sesigüzel “Ankaralı Kürt Cemali’ye Ağıt”ın hem 45’liğini hem taş plağını çıkarmıştı. 

    Cemali’nin yakın arkadaşlarından Nurettin Eser’in (1937-2006) anılarına oğlu Selim Eser’in yazdığı önsözden Yılmaz Güney’in de Kürt Cemali’yle ilgilendiğini öğreniyoruz: “(Anıları) için Yılmaz Güney babama film senaryosu konusunda çok ısrar etmiş fakat babam zamanın erken olduğunu düşünerek eve kadar gelip yazıların bir bölümünü okuyan Yılmaz Güney’in isteğini geri çevirmiştir. Yılmaz Güney’in o dönemde çok ilgi duyduğu Kürt Cemali’nin hayatı bu kitapta gün yüzüne çıkıyor. Nasıl yaşadı, nasıl öldürüldü…” (http://www.nurettineser.com). 

    Bildiğim kadarıyla Nurettin Eser’in anıları, ne yazık ki yayımlanmadı. 

    Gerçek ve destan  Keşanlı Ali Destanı’nın Haldun Taner tarafından imzalanmış ilk basımı (solda üstte). Cemali Coşan, namı diğer Kürt Cemali’nin ölüm haberi ve birkaç fotoğrafı (Nurettin Eser arşivi). 

    Keşanlı Ali Destanı 

    Şimdi biraz da Keşanlı Ali Destanı kitabından bahsedelim. Sineklidağ adlı gecekondu mahallesinde geçen Haldun Taner’in iki bölüm 15 tabloluk bu oyunu, ilk defa Gülriz Sururi-Engin Cezzar Topluluğu tarafından 31 Mart 1964’te Muammer Karaca Tiyatrosu’nda sahnelendi. Müziğini Yalçın Tura’nın yaptığı eserde Genco Erkal hem rol aldı hem de oyunu sahneye koydu. 50’ye yakın rolün olduğu oyunda Keşanlı Ali’yi geçen hafta kaybettiğimiz Engin Cezzar, Zilha’yı ise Gülriz Sururi oynadı. Diğer rolleri oynayanlardan da birkaç isim verelim: Semiha Berksoy, Çetin İpekkaya, Aydemir Akbaş, Ani İpekkaya, Merih Dinçsor, Hasan Kuruyazıcı… 

    Oyunun başarısı muazzam oldu, yurtiçinde ve yurtdışında yüzlerce kez sahnelendi. Sinemaya uyarlamasında Fatma Girik ve Fikret Hakan başrolleri paylaştılar, yönetmen Atıf Yılmaz’dı. 

    Keşanlı Ali Destanı sahnelendiği yıl kitap olarak da basıldı. Kitabın başında oyunda rol alanların ve sahnelenmesinde emeği geçenlerin listesi var, fakat herhangi bir önsöz yer almıyor. 

    Engin Cezzar, Keşanlı Ali rolünde 

    İlk defa 31 Mart 1964’te sahneye konan Keşanlı Ali Destanı’nda başrollerde geçen ay ölen Engin Cezzar ve Gülriz Sururi yer almıştı. 

    Sonraki yıllarda Keşanlı Ali’nin kimliği, daha doğrusu esin kaynakları üzerine tartışmalar oldu, makaleler yazıldı. İnternette pek çok örneğini bulabilirsiniz. Bu konuda en önemli kaynak kişi bence Mehmed Kemal’dir. 

    Mehmed Kemal, Mayıs 1982’de Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan yazı dizisi “Türkiye’nin Kalbi Ankara”da Cemali’yi ve Haldun Taner’in kendisini ziyaretini anlatır. Bu yazıyı ufak tefek değişikliklerle Gayr-ı Resmi Yakın Tarih kitabına da almış. Yazı şöyle: 

    “Kürt Cemali’nin Ali’si… 

    Ankara’da Kürt Cemali’yi yeni vurmuşlardı. Gazeteler yazmış, sevenleri ağıtlar yakmışlardı. Cemali’nin vuruluşu kabadayılar arasında bir sorundu. Denge kurulmuş, kabadayıların çoğu kent değiştirmişlerdi. Birkaçı da daha sonra ünlenmek için İstanbul’a göç etmişti. 

    Bir gün Haldun Taner çıkageldi. Vatan’ın Ankara bürosunda beni buldu. Damdan düşer gibi “Şu Kürt Cemali işini öğrenmek istiyorum, bana yardım eder misin” dedi. Bana göre kabadayı öyküsünden öte gitmiyordu. “Kabadayılar arasında bir döğüş” dedim. 

    “Bana olayın geçtiği yerleri göster, kabadayılardan kimileriyle görüşmek istiyorum.” 

    Haldun’un isteği benim boyumu aşıyordu. Olayı bilenleri ve karışanları görüştürmek gerekiyordu. Aklıma hemen avukat Şefik geldi. Altındağ’da doğmuş, büyümüş, oranın kabadayıları ile arkadaşlık etmişti. Haldun’la tanıştırdım. Üçümüz birlikte Kürt Tahsin’e gittik. Tahsin durmuş, oturmuş, eleğini asmış, elini eteğini külhanbeylikten çekmişti. Haldun’a bir gecekondu kahvesinde öykünün girdisini, çıktısını anlattı. Baktım Haldun hiç not almıyor, Tahsin’i ürkütmemek için işi olağan sayıyor. Tahsin epeyce anlattı. Daha sonra büroya döndüğümüzde Haldun, hemen kâğıt kaleme sarıldı, duyduklarını unutmamak için ivedi kâğıtlara döktü. 

    Bir görüşme yetmemişti Haldun’a. Daha sonra birkaç kez rahmetli Avukat Şefik’le Altındağ’a gitti, başkalarını da dinledi. 

    Şefik şaşırıyordu. 

    “Bizim Altındağ’ı mı yazacak, Kürt Cemali’yi mi anlatacak” 

    “Bilmem. Belki yazacak.”

    “Yazmayacaksa, ne diye bu kadar üstünde duruyor?”

    “Kendisine sorsana…”

    “Sorulur mu hiç koskocaman yazar.”

    Şefik’in yaşamı yazarlar arasında geçiyordu. Karpiç’e gelen bütün yazarlar tanış idi. Nedense Haldun Taner’i tanıdıklarından ayırıyordu. Haldun, başka tür bir yazar gibi görünüyordu ona, kocaman.

    Aradan epeyce bir süre geçti. Kürt Cemali’nin öyküsünden Keşanlı Ali Destanı çıktı. Bu şarkılı bir oyundu. Epeyce de tanıtımı yapılmıştı. O yıl ne yana bakılsa ‘Keşanlı Ali’ görülüyordu. O yılın yazında ‘Keşanlı Ali’ Ankara’ya geldi. Gençlik parkında bir yazlık tiyatroda oynayacaktı. Baktım Haldun Taner beni arıyordu. Hoş beşten sonra dedi ki:

    “Kürt Cemali’den bir ‘Keşanlı Ali’ çıktı. Senin genç bir arkadaş vardı hani, beni Altındağ’a götürmüş kabadayılarla görüştürmüştü. Neydi onun adı?”

    “Şefik, Avukat Şefik.”

    “Şefik beyi ve seni Keşanlı Ali’nin yarın galasına davet ediyorum. Onu nasıl buluruz da söylerim?”

    “Arayayım bakalım” dedim.

    Birkaç yere telefon ettim. Karpiç’te olduğunu öğrendim. Haldun’la kalkıp Karpiç’e gittik. Daveti işitince çok sevinmişti Şefik.

    “Ya”, diyordu “Demek bizim Kürt Cemali’den bir Keşanlı çıktı, öyle mi? Niye Cemali diye yazmadınız da Keşanlı Ali dediniz?”

    “İşin raconu, öyle çıktı tezgâhtan.”

    “Demek öyle çıktı.”

    Kendi kendine söylenip duruyordu: “Demek öyle çıktı.” Sonra durdu. 

    “Hani Kürt Tahsin Ağabey var ya sana Cemali’yi anlatan”

    “Evet.”

    “Bir bilet daha versen de o da görse ‘Keşanlı Ali’yi… Bakalım Cemali’ye benzetebilecek mi?”

    Adı mı olur, Haldun, Kürt Tahsin’i de galaya davet etti. Bir İstanbul efendisi olan Haldun’dan son günlerde çok söz ediliyor. Bu ortak öykü ara yerde kalmasın, gün ışığına çıksın, dedim. Oturup bir daha yazdım” (s. 103-105).

    Keşanlı Ali’nin temelinde Kürt Cemali’nin olduğu kesin. Nitekim Haldun Taner de Keşanlı Ali Destanı’na 1983’te yazdığı ve ondan sonraki bütün basımlarda yer alan önsözde 60’lı yıllarda Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde ders verirken, sık sık Altındağ’a gittiğini, çoğu akşam ve gecelerini orada geçirdiğini yazar. Gecekondu dünyasında geçecek bir oyun tasarlamaya orada başladığını da ekler. Üstü biraz kapalı da olsa Sineklidağ ile Altındağ arasındaki bağlantı Haldun Taner tarafından kabul edilmiştir.

    Tiyatrodan sinemaya

    Her sahnelemesi büyük başarı kazanan Keşanlı Ali Destanı oyunundan sonra, yazar Haldun Taner, Gülriz Sururi ve Engin Cezzar seyirciyi selamlıyor.

    Keşanlı Ali Destanı sinemaya da uyarlanmış, Atıf Yılmaz’ın yönettiği filmde başrollerde Fatma Girik ve Fikret Hakan oynamıştı.

  • Nâzım’dan Şarlo’ya barışa, dostluğa ve tarihe atılan imzalar

    Nâzım’dan Şarlo’ya barışa, dostluğa ve tarihe atılan imzalar

    Charlie Chaplin, 1954 yılında Dünya Barış Konseyi’nin barış ödülünü alır. Ödülün altında kimsenin bugüne kadar dikkatini çekmeyen meşhur bir imza vardır: Nâzım Hikmet! Aynı ödülü 1950’de alan Nâzım ile Şarlo’nun kesişen hayat hikayelerine, Nobelli biliminsanları Frédéric Joliot-Curie ve eşi Irène Joliot-Curie de dahil olacaktır. 

    Meşhur aktör ve yapımcı Charlie Chaplin, namı diğer Şarlo, 5 Haziran 1954’te İsviçre’de Cenevre Gölü kıyısındaki malikanesinin bahçesinde Dünya Barış Konseyi’nin ödülünü almıştı. Barış ödülünün üzerinde iki imza vardı; biri konsey başkanı Frédéric Joliot-Curie’ye aitti, diğeriyse ödül jürisi başkanı Nâzım Hikmet’e! 

    Chaplin,-Charlie_01
    Kader ortaklarını birleştiren imzalar Gerçek adı Charles Spencer Chaplin olan, Türkiye’de daha çok Şarlo adıya tanınan “Charlie”, bir anlamda Nâzım’la aynı kaderi paylaşmış, “komünist avı” nedeniyle Avrupa’dan ABD’ye dönememişti. 1954’de kendisine verilen barış ödülünü İsviçre’deki evinde aldı. Ödülde Nâzım Hikmet’in imzası vardı.

    O dönem Sovyetler Birliği tarafından kurulan ve amacını “dünya barışı, silahsızlanma, insan hakları ve sosyal adalet için çalışmak” olarak ifade eden Dünya Barış Konseyi’nin (World Peace Council) başkanı da, ölene kadar bu görevi yürüten Fransız fizikçi Frédéric Joliot-Curie idi (1900-1958). 

    Bu yazıda iki büyük sanatçı, Charlie Chaplin ve Nâzım arasındaki bağlantıları paylaşmak istedim. Bunlar sadece bir imzayla sınırlı değildir; Nâzım Hikmet, Şarlo’yu uzun yıllardır takdir etmektedir. Şöyle anlatmış bu takdiri: “Ne yazık ki ben Şarlo’nun son filmini görmedim. Ama bak ne oldu. 20. yüzyılın en büyük dram yazıcısına, rejisörüne, aktörüne, yani asrımızın Şekspir’ine; dünya barış hareketi, dünya barış mükâfatını verdi. Ben, bu barış mükâfatlarını dağıtan jürinin başkanıyım. Bu mükâfatı meşhur bestekar Şoskatoviç’e de (Dmitri Dmitriyevich Shostakovich) verdik. İkisinin diplomalarını imzaladım. Ömrümde imzam böylesine şerefli ve tarihi vesikaya ilk defa konduğu için, kağıtları imzalarken bayağı elim titrediydi. Fransız parlamentosu fahri başkanı Edvart Herio’ya da (Édouard Marie Herriot) barış mükâfatı verildi. Onun diplomasını da ben imzaladım” (Aydın Aydemir – Nâzım, Nâzım, s. 301). 

    Nâzım Hikmet’in Şarlo’ya ilgisi yıllar öncesine dayanır. 23 Kasım 1935’te Akşam’da Orhan Selim imzasıyla yazdığı yazıda Cemal Nadir’in Amca Bey adlı karikatür karakterini Şarlo’yla kıyaslar: “Bay Amca filozofide materyalisttir. Onun materyalizmi ile Şarlo’nunki arasında bir benzerlik vardır. İkisi de hayatı severler, ikisi de her şeyden önce maddeye inanırlar”. 

    Screen-Shot-2016-12-20-at-15
    u1256626inp.jpg
    IMG_4388
    ‘Dünya şairini serbest bırakın’ 1948’de Nâzım Hikmet on yıldan uzun bir süredir hapistedir. Aralarında Aragon, Tristan Tzara, Picasso, Camus, Sartre gibi yazar ve sanatçıların bulunduğu aydınlar, serbest bırakılması için büyük bir kampanya başlatırlar. Aynı dönemde Nâzım da açlık grevine başlar, dostları da ona destek vermek için Nâzım Hikmet adlı bir gazete çıkarır.

    Bir okurdan gelen mektup üzerine de bir hafta sonraki “Şarlo ve Materyalizm” başlıklı yazısını tamamen Şarlo’ya ayırır. Bu yazıda bir yandan Şarlo hakkında düşüncelerini bir yandan da “materyalizm” kelimesinin toplumda ne kadar yanlış anlaşıldığını açıklar. Bu konu birkaç yazı boyunca sürer. 

    IMG_4390
    Materyalizm ve Şarlo üzerine Nâzım Hikmet 23 Kasım 1935’te Orhan Selim imzasıyla Akşam’a bir yazı yazar ve Cemal Nadir’in Amca Bey adlı karikatür karakteriyle Şarlo’yu materyalizm açısından ele alır. Bir okurdan gelen mektup üzerine de bir hafta sonraki “Şarlo ve Materyalizm” başlıklı yazısını tamamen Şarlo’ya ayırır ve “materyalizm” kelimesinin toplumda ne kadar yanlış anlaşıldığını açıklar. 

    Nâzım Hikmet, Ekber Babayef’le yaptığı sohbette de temeli hemen anlaşılan sanatı ve sanatkârları diğerlerine tercih ettiğini belirtirken Şarlo’nun ismini Shakespeare, Tolstoy, Gogol ve Balzac’la beraber anmıştır (Ekber Babayef, Nazım Hikmet, Bütün Eserleri, 1972, Cilt VIII, s.460). Ölümüne iki yıldan az bir zaman kala, 11 Eylül 1961’de Doğu Berlin’de yazdığı “Otobiyografi” şiirinde Şarlo’yu yine anar: 

    … sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım /
    şu kadarcık haset etmedim Şarlo’ya bile 

    Bu dizeler bile şairin Şarlo’ya ne kadar değer verdiğini göstermeye yeter. Aynı şiirde şu dizeler de vardır: 

    … otuzumda asılmamı istediler 
    kırk sekizimde/ Barış madalyasının bana verilmesini verdiler de 

    Şimdi biraz geriye gidelim ve Nâzım Hikmet’in barış ödülüne bakalım. Evet, Şarlo’ya 1954’te verilen bu ödül, 1950’de de Nâzım Hikmet’e verilmiş, o yılın Kasım ayında Varşova’da toplanan Dünya Barış Konseyi, bu ödüle Nâzım’ı layık görmüştü. 

    1433337625189
    Nâzım: Chaplin, Shakespeare ayarında Nâzım Hikmet, Ekber Babayef’le yaptığı sohbette temeli hemen anlaşılan sanatı ve sanatkârları diğerlerine tercih ettiğini belirtirmiş; Charlie Chaplin’in ismini Shakespeare, Tolstoy, Gogol ve Balzac’la beraber anmıştı.

    1948’de Nâzım Hikmet on yıldan uzun bir süredir hapistedir. O yıl Sabahattin Eyuboğlu’nun çevirdiği şiirleri Fransa’da yayımlanır. Aragon’un, Maison de la Pensée Française’de okuduğu bu şiirler binlerce kişiyi etkiler. Bir yıl sonra Paris’te şair Tristan Tzara başkanlığında “Nâzım Hikmet’i Kurtarma” komitesi kurulur. Aragon’un yanında Picasso, Camus, Sartre gibi pek çok sanatçı Nâzım Hikmet’in serbest bırakılması için başlatılan eylemlere katılır. 

    Yurtiçinde de Ahmet Emin Yalman’ın 19 Ağustos 1949’da Vatan’da kaleme aldığı “Fikret ve Nâzım Hikmet” başlıklı yazısıyla af konusu gündeme gelir. Şairin suçu artık gazetelerde yer alan bir tartışma konusudur. 

    19 Kasım 1949’da Tzara, Başbakan Menderes’e bir mektup gönderir. Arkasından pek çok kuruluş Türkiye Cumhuriyeti idarecilerini mektup yağmuruna tutar. Nâzım Hikmet, ayrı bir yazı konusu olabilecek gelişmeler ve açlık grevinden sonra, 15 Temmuz 1950’de özgürlüğüne kavuşur; ama affedilmemiş, cezasının üçte ikisi indirilmiştir. 

    nazım
    Hapisten çıktıktan sonra 13 sene yaşayabildi Nâzım Hikmet, dünyadan ve Türkiye’den gelen yoğun baskılar üzerine 15 Temmuz 1950’de özgürlüğüne kavuştu; ama affedilmemiş, cezasının üçte ikisi indirilmişti. Büyük şair daha sonra yurtdışına gitmek zorunda kalacak ve 1963’te Rusya’da ölecekti. 

    22 Kasım 1950’de Dünya Barış Konseyi’nin Varşova’da yapılan toplantısında, Nâzım Hikmet’in Pablo Neruda, Pablo Picasso, Paul Robenson ve Wanda Jakubowska ile beraber barış ödülü aldığı duyurulur. Pasaport isteği geri çevrilen şair, bu toplantıya katılamaz. Ödülünü onun adına teslim alan Neruda, törende yaptığı konuşmada Nâzım Hikmet için şöyle der: “Cezavindeki yılları boşa geçmedi. Nâzım’ın lirik yapıtları en yüksek noktasına orada ulaştı. Sesi dünyanın sesi oldu. Barış için savaşın bu önemli günlerinde şiirlerimin onun şiirleriyle yan yana olmasından gurur duyuyorum” (Mehmet Fuat, A’dan Z’ye Nâzım Hikmet, YKY, İstanbul, 2002, s. 252). 

    Nâzım Hikmet ödülünü 17 Kasım 1951’de Prag Üniversitesi’nde alacaktır. Bugün Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı’nda sergilenen ödülün metninde, Fransızca olarak: “Halklar arasındaki barışa yaptığı müstesna katkıları ve kendisinin tüm faaliyetlerini gözönünde bulunduran Dünya Barış Konseyi, 1950 Uluslararası Barış Ödülü’nün Nâzım Hikmet’e verilmesini kararlaştırmıştır / Dünya Barış Konseyi Başkanı Frédéric Joliot-Curie ve uluslararası barış ödülleri jürisi başkanı Pietro Nenni. Paris, 9. 2. 1951” yazmaktadır (Kıymet Coşkun – Barışın Şairi Nazım Hikmet kitabından). 

    Pietro Nenni (1891-1980) İtalyan sosyalist politikacıdır. 1911’de Trablusgarp’taki Osmanlı Devleti-İtalya savaşını protesto ettiği için hapse girer. Faşistlerin iktidara gelmesinden sonra Fransa’ya giden Nenni, İspanya İçsavaşı’nda Cumhuriyetçilerin safında savaşır, onlar yenilince önce Fransa’ya daha sonra 1943’te İtalya’ya döner. Değişik hükümetlerde bakanlık ve uzun yıllar İtalyan Sosyalist Partisi’nin genel sekreterliğini yapar. İspanya’da İçsavaş ve Faşizm adlı kitabı Türkçe’ye de çevrilip basılmıştır. 

    Diğer imzanın sahibi Frédéric Joliot-Curie ise 1930’da doktorasını bitirmiş, “Yapay Radyoaktiflik” üzerine yaptığı çalışmalarla 1935’te karısı Irène’le birlikte Nobel Kimya Ödülünü kazanmıştır. 2. Dünya Savaşında Almanların işgal ettiği ülkesini terketme tekliflerini reddederek direniş hareketine katılır. Savaştan sonra da, ölene kadar dünya barışı için vargücüyle çalışır. 

    Tam burada Nâzım Hikmet’in ‘Karımın İstanbul’dan Yazdığı Mektup’ şiirinin hikâyesi de anlatılmalı. 

    IMG_4186
    İki dünya şairi: Nâzım ve Neruda 1950’de Nâzım Hikmet’e verilen Barış Ödülünü de, onun adına bir diğer dünya şairi Pablo Neruda alacaktı. Ödül bugün Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfında sergileniyor (solda). İki büyük şair, hemen sonraki yıllarda karşılaşacaklardı (sağda). 

    1951’de yurtdışına çıkan Nâzım Hikmet, İstanbul’da kalan karısı Münevver ile 1955’e kadar mektuplaşamadı. O yıl Türkiye’yi ziyaret eden Belçika Dışişleri Bakanı Paul-Henri Spaak, Dünya Barış Konseyi’nin Belçikalı üyesi Elizabeth Blum’un isteği üzerine Adnan Menderes’le konuştu ve mektuplaşma iznini kopardı. O tarihten sonra Nâzım ve Münevver birbirlerine sık sık yazdılar. Münevver’in yazdığı 100. mektup, Kitap-lık dergisinin Mayıs 2009 tarihli sayısında Melih Güneş tarafından yayımlandı. Nâzım Hikmet’in altı sayfalık bir şiir haline getirdiği bu mektubun kısa bir bölümünde Münevver Hanım şöyle yazmaktadır: 

    “Bu akşam da bir havadis verdiler radyoda, Irène Joliot-Curie ölmüş, tanıdığım imiş gibi üzüldüm, daha gençti, lösemiden ölmüş, sebep de radyom araştırmaları dediler. Kaç sene evvel daha pek gençtim, “Marie Curie” kitabını okumuştum, o kitab aklıma geldi, bir de Ludwig bir kitabında Madam Küriden, iki Yunan heykeli gibi iki genç kız, genç kız da değil ya, iki kız çocuğundan bahseder. Çocuklardan biri Irène Curie. Çocuğun bu gün lösemiden ölmüş olması bana çok dokundu, mücerret bir şahsiyet, bir bilim adamı değil yanlız ölen, o küçük çocuk. Ne tuhaf, Irène Jo-liot-Curie için ağladım bu akşam, asabım büsbütün bozuldu. Çok, ama çok acıdım. Kendisine öleceği zaman, Türkiyede hiç tanımadığı bir kadının ağlayacağını deselerdi, şaşardı halbuki. Kocasını düşündüm, keşke bir mektup yazsam ona, başsağlığı dilesem diye düşündüm, adresini bilmem”. 

    orviss-health-4-national-womens-history-month-29-638
    Nobelli çiftin trajik öyküsü Frédéric ve Irène Joliot-Curie, aileden bilimci ve Nobelli bir çiftti. Irène Joliot-Curie’nin 1956’da ölmesi üzerine, Nâzım eşi Münevver’den bir mektup almış, bu zamansız ölümden de bahseden mektubu altı sayfalık bir şiir haline getirmişti. 

    Irène Joliot-Curie 17 Mart 1956’da öldüğüne göre, mektup o tarihe yakın günler içinde yazılmıştır. Irène, Curie’lerin büyük kızıydı. 1926’da Frédéric Joliot ile evlenmiş ve radyoaktivite üzerine annesiyle başladığı çalışmalarını sürdürmüştü. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, eşiyle birlikte Nobel ödülü alarak annesinden sonra bu ödülü kazanan ikinci kadın olmuştu. Curie’lerin küçük kızları Eve (1904-2007) ise önce gazeteciliği seçti, sonra da kocasıyla birlikte UNICEF için çalıştı. 1937’de annesi Marie Curie’nin hayatını anlatan kitabı yazdı. Büyük bir olasılıkla Münevver’in okuduğu kitaptı bu. Münevver’in mektubu ise, Nâzım’ın şiirine şöyle yansımıştı: 

    Bir kara haber de verdi bu akşam radyo: 

    Iren Jolio Küri ölmüş. 
    Daha gençti. 
    Yıllar var 
    bir kitap okudumdu 
    ölenin anası üstüne yazılmış. 
    Bir yerinde iki kız çocuğundan bahseder, 
    -satırlar gözümün önüne geldi-
    sarışın iki Yunan heykeli gibi, der. 
    İşte bu çocuklardan biri öldü. 
    Bilmem ki nasıl anlatsam, 
    büyük bilgin, büyük adam, 
    ama şimdi lösemiden ölen 
    o sarışın kız çocuğu da. 
    Bu ölüm bana çok dokundu. 
    Iren Jolio Küri için 
    ağladım bu akşam. 
    Ne tuhaf. 
    Iren, deselerdi, Iren, 
    öldüğün zaman, 
    deselerdi. 
    Istanbullu bir kadın, 
    hem de hiç tanımadığın, 
    ağlayacak arkandan, 
    deselerdi, 
    şaşardı. 
    Kocası geldi aklıma, 
    bir mektup yazsam, 
    başsağlığı dilesem 
    diye düşündüm. 
    Adresini bilmiyorum ama. 
    Paris, Frederik Jolio Küri, desem, 
    gider miydi? 

    Bu mektubun ve şiirin yazılmasından iki yıl sonra Paris, Cezayir’de süren savaşı ve katliamı protesto edenlerin eylemlerine sahne olmaktadır. Frédéric Joliot-Curie bu yürüyüşlere Sorbonne Üniversitesinin öğretim üyeleri arasında katılmıştır. O günlerde Paris’te olan Nâzım Hikmet ise hasta kalbine güvenemediği için yürüyüşe katılamamış ama dostlarıyla seyretmiş, “Paris’te 28 Mayıs 1958” şiirinde bu hadiseyi yazmıştır: 

    … ah bu yürek ah bu yürek ah bu yürek 
    bu enfarktlı bu mendebur 
    ah bu yürek 
    koymadı ki aralarına girek. 
    önde milletvekilleri kurdeleli, 
    bir yanımda şahin gözlü montör piyer 
    bir yanımda ak sakallı profesör sorbon’dan… 

    Belki de Nâzım, karısının başsağlığı dileğini iletebilmiştir birara, kimbilir? Zira bu protesto yürüyüşünden sadece üç ay sonra Frédéric Joliot-Curie de ölecek, eşinin yanına Sceaux Mezarlığına gömülecekti. Şimdilik bildiğimiz, ortaya çıkarabildiğimiz, Nâzım’dan Şarlo’ya, oradan Curie ailesine uzanan bir dostluklar ve mücadeleler tarihinin mısraları, onurlu insan hikayeleri…

    3537580633_7b8be30e41_b
    Büyük bilimcilerin değerli anısına Bilim tarihine geçen Frédéric ve Irène Joliot-Curie, bugün birçok yayında, pullarda ve Nâzım’ın şiirlerinde yaşamaya devam ediyor. İki yıl arayla vefat eden çift, Paris yakınında Sceaux Mezarlığında, damatları ile yanyana yatıyorlar. Türkiye’de ise Güney Gönenç’in yazdığı, Frédéric Joliot-Curie’nin hayatını anlatan ve Hep Aranızda Olacağım adlı kitap 1983’te yayımlanmıştı.