Borusan Kocabıyık Vakfı’nın “Cumhuriyetin Yüzü” sergisi 26 Ekim 2023 tarihinde açılıyor. Sergi, 1923 sonrası, özellikle ilk 20 yılda yaşanan kültürel devrimin öne çıkan eserlerini, görüntülerini ve belgelerini biraraya getiriyor. Küratörlüğünü İzzeddin Çalışlar’ın, danışmanlığını ise Prof. Dr. Haluk Oral’ın yaptığı sergi 3 Mart’a kadar açık kalacak.
Türkiye için 1923 sonrası yaşanan dönem çok boyutlu bir toplumsal dönüşümü ifade ediyordu. Özellikle ilk 10 yılda yaşananlar, tarihte benzerine nadiren rastlanabilecek bir kültür devrimi hareketiydi. Yönetim kadrolarının hızlı kalkınma ve çağdaşlaşma çabası, farklı alanlarda devinim oluşturmuş, kentsel kesimden kırsal kesime yayılan sanat ve estetik arayışları da bu hareketin paydaşı olmuştu.
Borusan Kocabıyık Vakfı’nın “Cumhuriyetin Yüzü” başlıklı sergisi, bu dönemin güzel sanatlar, grafik ve mimari tasarım, sahne sanatları, müzecilik, arkeoloji konularına bakışını yansıtan bir içeriğe sahip. Sergi, 100 yıl önceki kurtuluş ve kuruluş evrelerinin sonraki dönemlerdeki kültürel-sanatsal etkisine özel bir vurgu yapıyor. Galataport’ta düzenlenen serginin küratörü İzzeddin Çalışlar, danışmanı ise Prof. Dr. Haluk Oral.
“Cumhuriyetin Yüzü” esas olarak bir sanat sergisi değil, yakın tarihe farklı bir pencereden bakış yöntemi olarak tasarlandı. Özellikle cumhuriyetin ilanını izleyen ilk 20 yılda yaşanan toplumsal ve kültürel dönüşümün izleri temel alındı. Sergi bu döneme, dönüşümü yansıtan sanat ürünleri üzerinden odaklanırken; bu kapsam dışındaki “gündelik” anı, iz ve belgeleri de biraraya getirerek özgün bir envanter oluşturmayı hedefliyor.
1933’te Aydın’da Cumhuriyet Bayramı kutlamasında öğrenciler
Topkapı Sarayı’nın müzeleştirilmesi, toplanan eserlerle aynı yıl Etnografya Müzesi’nin açılması, 1926’da Konya Âsarı Atika Müzesi’nin açılarak Selçuklu sanatının ve Güzel Sanatlar Akademisi’nin yeniden yapılandırılması, Ayasofya’nın müzeleştirilmesi ve kurulan Türk Süsleme Sanatları Okulu’yla sanat eğitiminin halkla buluşması, neredeyse devletin yeniden yapılanması kadar önemsenmişti.
Cumhuriyetin 10. yılı için sanatçıların seferber edilmesi ve düzenlenen yurt gezileri, plastik sanatlardaki atılımların en önemli kaynağı oldu. Sanatçıları Anadolu’nun gerçekliğiyle buluşturan bu hareket, sanat sergilerine ivme kattı, bugün büyük usta olarak anılan birçok sanatçıya kişisel biçemini kazandırdı. 1937’de Dolmabahçe Sarayı’nın veliaht dairesinin Resim ve Heykel Müzesi’ne tahsisi de bir Atatürk emriyle olmuştu.
Plastik sanatlarda D Grubu ve Yeniler, mimari tasarımda ulusal akımlar, Ankara’daki yeni başkent, şehirlerin heykellerle buluşması, yayıncılıktaki çeşitlenmeyle grafik sanatlarda görünen biçem zenginliği, sinema-fotoğraf-operadaki girişimler, çoksesli müzikte Türk Beşleri, arkeolojik kazılar ve birbiri ardına açılan müzelerle sanat eğitiminin yayılmasına verilen önem, bu dönemi ayırtedici kılan özelliklerin başında geliyor.
“Cumhuriyetin Yüzü” sergisi genellikle akademik bakışın kapsamına girmekte zorlanan alanları da işin içine katarak özgün bir seçki ortaya koyuyor ve temel malzemesi sanat ürünleri olan bir sergi olmayı amaçlıyor. Sergi, Harf Devrimi’yle kaligrafiden tipografiye geçişi, sosyalist gerçeklik ve Bauhaus gibi dönemin akımlarına açılmayı, Osmanlı estetiğinden Batı modernizmine uzanan dönemeçleri yansıtan çok sayıda efemerayı birarada sunuyor.
Modern Türkiye’nin kentleşme dinamikleri, 1930’ların mimari kültürü ve ideolojisinin doğrudan yansıdığı Ankara gibi, 1927 sonrasında İstanbul’un yaşadığı kentleşme deneyimi de sergide işlenen konular arasında.
“Cumhuriyetin Yüzü”ndeki seçki kurumsal koleksiyonlardan çok kişisel arşiv ve koleksiyonlardan yararlanılarak oluşturuldu. Küratör ve danışmanının arşivlerinin yanında Osmantar Erkır, Ömer Durmaz, Zeliha Berksoy, Sinan Genim, Necmi Sönmez ve Fahri Özdemir katkı sundular. Bunların yanında İnönü Vakfı, İBB ve Borusan Contemporary de kurumsal anlamda seçkiye değerli katkılarda bulundular. Bir döneme saygı duruşu.
Mustafa Kemal Atatürk 4 Mayıs 1931’de üçüncü defa cumhurbaşkanı seçildiğinde, Meclis’te bir konuşma yapmıştı. Çok büyük bir olasılıkla kendi kaleminden çıkan konuşma ve yemin metninde “Türk devletine yönelecek her tehlikeyi tüm kuvvetimle durduracağım” diyordu.
“Muhterem Efendiler,
Beni tekrar Türkiye Cumhurbaşkanı seçmek suretiyle, kendiniz ve büyük milletimiz namına hakkımda gösterdiğiniz güvene teşekkür ederim.
Bu güvenin bana yüklediği sorumluluğun ağırlığının bilincindeyim. Bunun gereklerini yerine getirmede başarının, aziz milletimizin muhabbet ve emniyetine ve yüce kurulunuzun ciddi yardımına bağlı olduğunu samimiyetle arz ederim.
Bu muhabbet ve yardımın benden esirgenmeyeceğine eminim.
Büyük milletimiz için yüksek saadetler ve yüce meclise çalışmasında başarılar dilerim.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin muhterem azası,
Cumhurbaşkanı sıfatıyla,
1) Cumhuriyetin kanunlarına ve hakimiyeti milliye esaslarına uymaya ve bunları korumaya,
2) Türk milletinin mutluluğu için sadıkane ve bütün kuvvetimle çalışmaya,
3) Türk devletine yönelecek her tehlikeyi tüm kuvvetimle durdurmaya,
4) Türkiye’nin şan ve şerefinin korumaya ve yüceltmeye ve üstlendiğim görevin gereklerine kendimi adayacağıma –-huzurunuzda- namusum üzerine söz vererek ant içerim.
Gelibolu Yarımadası’nda kara muharebelerinin başladığı 25 Nisan 1915 sabahı, Mustafa Kemal’in “Size ben taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum…” sözlü emriyle de tarihe geçmiştir. M. Kemal muharebelerin ikinci bölümünde, 6 Ağustos’ta Kanlısırt’ın işgali üzerine de benzer bir emir verecek, sonradan iptal edecektir. Belge.
Yer Arıburnu, tarih: 25 Nisan 1915…
Arıburnu’na çıkarma haberini alan 19. Tümen Kumandanı Mustafa Kemal, 57. Alay’ı ve bir dağ bataryasını alarak, düşmanı karşılayan 27. Alay’ın yardımına koşar. Conkbayırı’na vardığında düşman 261 Rakımlı Tepe yönünden saldırmaktadır. Mustafa Kemal o günü 3 yıl sonra şöyle anlatacaktır:
“57. Alay’ın Conkbayırı ve Su Yatağı hattından 261 istikametinde ve dar cephe ile kesif olarak düşmanın pek nazik ve mühim olan sol cenahına yüklenmesi, iki taburdan ibâret olan 27. alayın da Merkeztepe istikamet-i umûmîyesinde geniş cephe ile düşmana atılması düşmanı ricata mecbur etmiştir. Fakat bence bu tabiye vaziyetinden daha mühim olan bir amil vardı ki o da herkes öldürmek ve ölmek için düşmana atılmıştı.
Tahliyeden sonra İtilaf Kuvvetlerinin 1915’in Aralık’ında Kuzey sektörünü terkettikten sonra, Kanlısırt’taki muzaffer Türk askerleri.
Bu öyle alelade bir taarruz değil, herkesin muvaffak olmak veya ölmek azmiyle harekete teşne olduğu taarruzdur. Hatta ben, kumandanlara şifahen verdiğim emirlerde şunu ilave etmiştim:
‘Size ben taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar kaim olabilir”.
Mustafa Kemal’in bu “şifahi”, yani sözlü emrinin ilk görüldüğü yazılı kaynak, Ruşen Eşref söyleşisidir. Mustafa Kemal’in, harp tarihimizin en meşhur emirlerinden birini verirken ne kadar haklı olduğunu ilerleyen günler gösterecektir. İlk gün çıkarma kuvvetlerinin ilerlemesinin her ne pahasına olursa olsun durdurulması şarttır. İlk günün sonunda İtilaf askerleri ilerledikleri pek çok yerden geri atılarak sağ yönde Cesaret Tepesi’nden, sol yönde Bombasırtı’nın güneyindeki Boyun noktasına kadar olan bir hattın gerisine sıkıştırılır. Bu sınır Ağustos ayına kadar hemen hiç değişmez. Düşman ilk gün daha büyük bir alanı işgal edebilse, özellikle bu hat üzerindeki hâkim tepeleri ele geçirebilseydi, muharebeler Türkler açısından çok daha zor ve kayıplı olacaktı. Bu açıdan bakılınca Mustafa Kemal’in emrinin ne kadar yerinde olduğu apaçık ortadadır.
1915’in Ağustos ayına gelindiğinde 57. Alay, Bombasırtı’yla Kırmızısırt arasındaki siperleri korumaktadır.
Avustralyalılar 6 Ağustos akşamı 05.30’da başlattıkları hücumla 47. Alay’ın Kanlısırt’taki siperlerini ele geçirirler. 57. Alay’ın 1. Taburu buraya takviye olarak gönderilir.
3. Kolordu Kumandanı Esat Paşa akşam 06.00 sıralarında Mustafa Kemal’e, “Merkeztepe’ye, mukabil bir taarruz icra ettirerek bu tepeyi zaptetmesi emrini” verir. Bunun üzerine Mustafa Kemal küçük bir kâğıda kurşun kalemle aşağıdaki emri yazar:
27’nci Alay Kumandanlığı’na
Fırka Emri
Fırka Karargâhından, Saat 7.45 (sonra), Mahrem
1. Düşman Kanlısırt’ı işgal etmiştir.
2. Vaziyet-i umumiyenin lehimize muhafazası fırkamızın bu muharebede fevk-al-âde cân-sipârâne ve metanetle hareket eylemesiyle kabildir. 57’inci Alay tarafından Merkeztepe’ye hücum ve onun zaptı bu nokta-i nazardan pek ziyade haiz-i ehemmiyettir.
3. Tertibat ve tedabirin buna göre ittihâzını ve düşmanın taarruz ve hücumlarının def’ ve tardı lâzımdır.
19’uncu Fırka Kumandanı
Miralay
Mustafa Kemal
Mustafa Kemal’in 27. Alay aracılığıyla 57. Alay’a verdiği emir. Tarih: 6 Ağustos 1915
Mustafa Kemal, “ölmeyi emrettiği” alayın bir saldırı daha yapmasını istemektedir. Ancak bu defa durum, çıkarmanın ilk gününden çok farklıdır; çarpışmalar yerleşik siperlerde devam etmektedir. Gerekli hazırlıkları yaptırmasına rağmen, bir yandan hazırlıklı bulunan düşmanın aralıksız şiddetli piyade ve topçu ateşini, öte yandan havanın kararmasını gözönüne alarak saldırı emrinde ısrar etmez. Aynı sonuca varan Esat Paşa saldırının durdurulması emrini gönderdiğinde, bu kararın daha önce Albay Mustafa Kemal tarafından verilerek uygulandığı haberini alır.
İlk emrinde askerlerine “ölmeyi” emreden Mustafa Kemal, ikincisinde bu saldırı emrini durdurmuştur. Gerçek bir kumandanın yaptığı durum değerlendirmesinin bundan güzel bir örneği sanırım zor bulunur.
İtilaf kuvvetlerinin Gelibolu Yarımadası’ndaki ikinci büyük saldırısı, bilindiği gibi 6 Ağustos tarihinde başlar. Yukarda bahsettiğimiz ve Kanlısırt’ı hedef alan saldırı da; esas olarak daha kuzeydeki Conkbayırı ve Kocaçimen hattına hakim olarak Kilitbahir Platosu’nu ele geçirmeye yönelik ana planın bir parçasıdır (ilk çıkarma sırasındaki temel hedef de budur ve donanmanın geçişi için Çanakkale Boğazı’nı kontrol altına almayı hedefler). Avustralyalılar, Kanlısırt’a yönelen saldırının Türk birliklerini bu noktaya çekeceğini ve böylelikle Kuzey Anzac ve Anafartalar olarak bilinen kuzeydeki sektörlerin savunmasız kalacağını hesaplamışlardır (benzer şekilde Yarımada’nın ucunda, Seddülbahir sektöründe de aynı amaçla şaşırtma-oyalama saldırıları yapılmıştır).
Kader adamı Mustafa Kemal’in Çanakkale’deki inisiyatifleri sadece muharebelerin kazanılmasını sağlamadı, aynı zamanda 1. Dünya Savaşı’nın seyrini değiştirdi.
Ancak 6 Ağustos günü Kanlısırt ve civarında konsantre edilen Türk birlikleri, yine Mustafa Kemal’in öngörüsü sayesinde hızlıca Conkbayırı’na transfer edilebilmiştir. Onun Kanlısırt için verdiği taarruz emrini durdurması ile eldeki hazır kuvvetlerin kaybı engellenecek; 10 Ağustos sabaha karşı Conkbayırı gerisinden başlattığı süngü taarruzuyla düşman püskürtülecek; İtilaf kuvvetlerinin hâkim tepeler silsilesini ele geçirip Kilitbahir Platosu’na yerleşme planları suya düşecek; Türk ve dünya tarihi değişecektir.
Çanakkale muharebelerinin başında Mustafa Kemal komutasındaki Kemalyeri, 19. Tümen’in harekat merkeziydi. Sıcak muharebe alanının hemen yanıbaşındaki bu mevki, yine muharebelerin ilk aylarında Kemalyeri olarak anılmaya başlanmıştı. M. Kemal’in buradan yazdığı 3 Mayıs 1915 tarihli emirde “Tümen Karargahı”, 6 Mayıs 1915 tarihli emirde ise “Kemalyeri” isminin kullanıldığını kanıtlayan orijinal belgeler…
Mustafa Kemal’in isminin hem tarihe hem coğrafyaya ilk girişi…
Çanakkale kara muharebeleri başladığında, Fahrettin Bey (Altay), 3. Kolordu Kumandanı Esat Paşa’nın yanında kurmay subayı görevindedir. Mustafa Kemal’le de 1915’in başında, tayin edildiği 19. Tümen Kumandanlığı görevine giderken tanışır:
“Mustafa Kemal Bey Gelibolu’dan geçerken bize uğradı; kendisini ilk defa görmüş oluyordum. Enerjik, muhatabına itimat telkin eden, tok sözlü, sarı saçlı, mavi gözlü, düzgün endamlı genç bir komutan.
Kahramanlar Kemalyeri’nde Çanakkale muharebeler sırasında Kemalyeri yakınında, tahminen Mayıs ayında, korunaklı bir noktada çekilmiş tarihî fotoğraf, 9. Tümen Komutanı Albay Hans Kannengiesser’in arşivinden. Ortada en önde Kolordu Komutanı Esat Paşa. Bize göre sağında Albay Kannengiesser. Onun sağında da 19. Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal.
Mustafa Kemal Bey Çanakkale cephesinde.
Fahrettin Altay’ın anılarında, iyi bilinen bir olaya da yer veriliyor: 19. Tümen Karargahı’nın bulunduğu yere “Kemalyeri” isminin verilmesi. Fahrettin Bey anılarında bu karargahı ziyaretini anlatır. Yolda makineli tüfek ateşi altında kaldıktan sonra, engebeli arazide kendisine yol gösteren bir erin yardımıyla karargahı bulur. Mustafa Kemal ve Kurmay Subayı Binbaşı İzzettin (Çalışlar), bir sel yarıntısında ayaklı bir dürbünle düşmanı gözetlemektedirler. Kucaklaşıp öpüşürler. Fahrettin Bey gazalarını tebrik edip ihtiyaçlarını sorar. Aralarında geçen konuşmayı Altay’ın anılarından aktaralım:
“- Karargâhınız hep burada mı kalacaktır? Buranın ismi nedir?..
Mustafa Kemal biraz düşündü:
– Evet, burada kalacağız. Ama, sel yarıntılarının ismi mi olur?
(Bunları söylerken gülümsüyordu)
– Olur… Olur… Mesela KEMALYERİ olur”
dedim.
Hoşlandı. Karargaha dönünce Kor. (Kolordu) Komutanının muvaffakiyeti alınarak bu isim konuldu (s. 93).
Elimizde Mustafa Kemal tarafından yazılmış iki belge var; ilkinin tarihi 21.2.331, yani 4 Mayıs 1915. Belgenin yazıldığı yer “19. Fırka Karargahı” olarak belirtilmiş. Diğer belgenin tarihi ise 24.2.331, yani 6 Mayıs 1915. Bu belgenin yazılış yeri “Kemalyeri”. Bu durumda Kemalyeri adının kullanılışının 5/6 Mayıs’ta başladığı anlaşılıyor. Mustafa Kemal’in Kurmay Başkanı İzzettin Bey’in günlüğünde de Kemalyeri ismi ilk kez 11 Mayıs’ta görülür. İzzettin Bey’in günlüğünde ismin verilmesiyle ilgili bir bilgi yok; fakat Esat Paşa da anılarında, bu ismi kendisine Fahrettin Bey’in önerdiğini ve kendisinin de kabul ederek günlük emirle duyuru ve haritalara yazılmasını emrettiğini anlatır.
3 gün arayla 2 belgedeki isimler Mustafa Kemal imzalı iki belge. İlkinin tarihi 21.2.331 (4 Mayıs 1915); yazıldığı yer 19. Fırka Karargahı. İkincisinin ise 24.2.331 (6 Mayıs 1915); yazıldığı yer Kemalyeri! Bu durumda “Kemalyeri” adının 5/6 Mayıs’ta kullanılmaya başlandığı ortaya çıkıyor (üstte).
Kemalyeri ve Kanlısırt’ın günümüzdeki görünümü.
Altay’ın anılarında M. Kemal- Kemalyeri Fahrettin Altay’ın Mustafa Kemal’le nasıl tanıştığını ve 19. Tümen Karargahı’na Kemalyeri ismini verişini anlattığı kitap (İnsel Yayınları 1970). Kapak fotoğrafında İstiklal Savaşı yıllarında Mustafa Kemal ve Fahrettin Bey.
Abdülhamid devrinin ünlü muhalif edebiyatçısı Şair Eşref, Meşrutiyet döneminde İttihat ve Terakki’yi de hicvetmekten geri durmamıştı. Köprüden geçenlerden para alınmasını eleştiren şair, bir kaza sonucu parçalanan köprüyle ilgili yazmış; Namık Kemal’in ölümünden sonra da türbesini yaptıran Abdülhamid’i –ti’ye almıştı.
Türk hiciv sanatının en büyük ustalarından Şair Eşref, şahit olduğu veya gazetede okuduğu bir olayı da çok etkileyici bir şekilde dizelere dökebilen usta yazarlarımızdan biriydi. Onu biraz hatırlayalım.
Şair Eşref 1847’de Manisa’nın Kırkağaç ilçesinin Gelenbe bucağında doğmuştur. Oldukça serbest ve zeybek giysileri içinde geçen gençliği sırasında özel hocalardan ders almıştır. Memuriyete 1870’de Manisa Sancak Tahrirat Kalemi’nde başlamış, daha sonra Akhisar’da mal müdürlüğü ve Alaşehir’de kaymakam vekilliği yapmıştır. 1878’de İstanbul’da yapılan sınavı kazanan Eşref, pek çok ilçede kaymakamlık görevinde bulunmuştur. Gördes kaymakamıyken 1902’de Hafız İsmail ve Tevfik Nevzad Beylerle birlikte İzmir’de tutuklanmış ve evinde zararlı evrak bulundurmak suçundan 1903’de 1 yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. Cezasını çekip cezaevinden çıktığında, kendisinden sonra gelecek pek çok şairin kaderiyle ilgili kehaneti de içeren şu dörtlüğü yazmıştır:
Çektiğim cevr-ü cefanın sebebinden sorma,
Deme kim: – Badıhava menkabe dellalı budur!
Hapis ile, nefy ile, işkence ile ömrü geçer,
İşte Türkiye’de şair olanın hâli budur!
Münif Fehim’in fırçasından Şair Eşref.
1904’de yaşamından endişelenerek Mısır’a gitmiş ve orada Deccal adlı eserini yayımlamıştır. 1905-1906 arasında Avrupa’da dolaşan Eşref, sonra Mısır’a dönerek Meşrutiyet’in ilanına kadar orada kalmıştır. Bu sırada İstimdâd (1906), Deccal (ikinci ve üçüncü kitaplar-1907), Şah ve Padişah (1908), Hasbihal Yahut Eşref ve Kemal (1908) ve İran’da Yangın Var (1908) adlı eserleri basılmıştır.
“Hürriyetin ilanı”ndan iki ay sonra İstanbul’a gelir. Turgutlu’da kısa bir kaymakamlık döneminden sonra 1909’da Adana vali muavinliğine atanır. Dört ay sonra muavinliklerin kaldırılmasıyla emekli olur.
İstibdat döneminde Abdülhamid ve istibdadı hicveden Eşref, Meşrutiyet döneminde de bir şeylerin yanlış gittiğini gördükçe İttihat ve Terakki’yi de hicvetmekten geri durmamıştır. Bu bakımdan pek rahat yüzü görmeyen Eşref, 22 Mayıs 1912’de Kırkağaç’ta veremden ölmüştür.
Köprüden ilk bedava geçiş 31 Mayıs 1930 gecesi saat 12.00’de Galata Köprüsü’nden yaya geçişi ücretsiz oldu. Karaköy tarafında ilk bedava geçiş için bekleyenler…
Şair Eşref ve köprü müruriyesi
Galata köprüsünden parayla geçilmesini bir türlü içine sindiremeyen Eşref şöyle yazmıştı:
Ahaliyi köprüden on para vermezse geçirmezler,
Ne feyz ummaktayız böyle bir dilenci hükümetten?
Galata Köprüsü için kesilen biletler (köprü müruriyesiüstte) ve biletçi (altta)…
Galata Köprüsü 1845’te Abdülmecid’in annesi Bezm-i Alem Valide Sultan tarafından yaptırılmış, ilk üç günden sonra geçiş için para tahsil edilmeye başlanmıştı. Yayalar, at arabaları hatta hayvanlar için farklı geçiş ücretleri tahsil ediliyordu. Yıllar içinde bu köprü yerine yenileri yapıldı ama geçiş ücreti devam etti. Köprünün iki başında duran beyaz ve cepsiz elbiseler giyen memurlar, boyunlarına asılı kumbarayla el açıp, gelip geçenden geçiş parasını yani, müruriyeyi toplamaya çalışırlardı. Tartışmalar da hiç eksik olmazdı. Kimi bozuk para aramak bahanesiyle ceplerini karıştırarak memuru dakikalarca bekletir, kimi de “parayı verdim ya!” diyerek kavga çıkarırdı.
II. Meşrutiyet’ten sonra da her şey bu minvalde devam etti. 1909’da meydana gelen bir olay üzerine Şair Eşref yine bu konuda yazdı. Köprüye çarpan bir vapur yapının bir kanadını koparmış ve kopan bu parça Marmara’ya doğru devrilmeden açılmıştı. Etraftan yetişen römorkörler bu parçayı geri getirmişlerdi. Şair Eşref bu tarihi anı ölümsüzleştirmiştir:
Geçenlerden alırlar para kıt’a-i tarik âsâ,
Devamından bu halin vakt-i hürriyette âr etti,
Bila mucip yıkıldı gitti sanma dâr-ı dünyadan
Dilenmekten usandı, köprü ârından firar etti!..
Devirler, köprüler değişti ama Galata Köprüsü’nden paralı geçiş 31 Mayıs 1930 gecesi saat 12:00’ye kadar sürdü.
Namık Kemal’in mezarı
Servet-i Fünun’un 4 Ağustos 1324 (17 Ağustos 1908) tarihli 901. sayısında Namık Kemal’in Bolayır’daki anıt-mezarının resmi yer alır. Küçük bir türbe görüntüsündeki mezar, tamamen mermerden yapılmıştır. Derginin tarihine dikkat edildiğinde, II. Meşrutiyet’in ilanından (23 Temmuz) hemen sonraya denk düştüğü görülür. Aynı derginin kapağında iki hürriyet kahramanı Niyazi ve Enver Beylerin resimleri vardır; Namık Kemal’in özlediği devir başlamıştır.
Namık Kemal’in oğlu Ali Ekrem (Bolayır), Tevfik Fikret’in ölümünün ikinci yıldönümünde yayımlanan Muallim mecmuasındaki “Bir Hatıra” başlıklı yazısında çok ilginç bir bilgi vermektedir: Namık Kemal’in türbesinin planını da, resmini de bir başka büyük şair, Tevfik Fikret tanzim etmiştir.
Namık Kemal’in mezarı Şair Eşref’in ithafı
Servet-i Fünun’un 17 Ağustos 1908 tarihli nüshasında Namık Kemal’in mezarının resmi. Mezarın planını Tevfik Fikret yapmış, masraflarını da II. Abdülhamid karşılamıştı. Şair Eşref ise bu durumu “… Yaşamında ona küçücük bir ev dahi bağışlamadı amma/ Ölümünde onun için gösterişli bir türbe yaptırdı” diyerek edebiyat tarihine yazacaktı.
Şair Eşref (1847-1912) bu mezar için iki dörtlük yazmıştır. İlkinde, II. Abdülhamid’in mezarın masraflarını karşılamasını kendine göre yorumlar:
Eb-ü’l Ekrem Kemâl’in rıhletinde hazret-i Haydar
Şarâb-ı kevseri merhûma attırdıkça attırdı;
Kızıl Sultan anınçün türbe inşa eyledi sanma,
Yine avdet eder havfiyle mermerle kapattırdı.
Yani, günümüz Türkçe’siyle yazmaya çalışırsak:
Ekrem’in babası Kemal’in vefatında Hazreti Ali
Kevser şarabını rahmetliye attırdıkça attırdı;
II. Abdülhamid Han ona türbe inşa eyledi sanma,
Tekrar döner korkusuyla üzerini mermerle kapattırdı.
Diğer dörtlükte de türbe şöyle söz konusu edilmekteydi:
Şeh-i âli-himem Nâmık Kemal’in bilmedi kadrin,
Diyenler nefsini ifrît-i istibdâda kaptırdı.
Hâyatında küçük bir hâne ihsân etmedi amma,
Vefâtında anınçün muhteşem bir türbe yaptırdı.
Bugünkü Türkçe’yle:
Himmet sahibi (II. Abdülhamid) Han bilmedi değerini
Yaşamında ona küçücük bir ev dahi bağışlamadı amma,
Ölümünde onun için gösterişli bir türbe yaptırdı.
Yazımızı Şair Eşref’in Kırkağaç’taki mezartaşında yazılı olan kendi dörtlüğü ile bitirelim:
Kabrimi kimse ziyaret etmesin Allah için,
Gelmesin reddeylerim billahi öz kardaşımı
Gözlerim ebna-yi ademden ol rütbe yıldı kim
İstemem ben fatiha, tek çalmasınlar taşımı!..
Ne yazık ki Eşref’in bu kehaneti tutacak ve bir müddet sonra mezartaşı kırılacaktır.
Karagöz dergisinde Galata Köprüsü vakası
28 Ocak 1909 tarihli Karagöz dergisinin kapağındaki karikatür, bir kaza sonucu Galata Köprüsü’nden bir parçanın kopmasını hicvediyordu. Şair Eşref de aynı hadiseyle ilgili yazacaktı.“- Canım Karagöz… O köprü parçasını nereye götürüyorsun… Bırak…- Ben onu Yemiş İskelesi önündeki çöplükte buldum. Denizde herkesin bulduğu kendi malıdır. Kimseye vermem.- İyi ama arabalar geçemiyor…- Daha iyi ya… Denize düşmek tehlikesinden kurtulurlar… Ben bunu ada mevkuflarına otel yapacağım”.
Kâh zafer kâh bunalım dolu 22 gün, 22 geceden sonra, 13 Eylül 1921’de Sakarya Nehrinin doğusunda Yunan askeri kalmamış, Türk ordusu büyük bir zafer kazanmıştır. Bir fotoğraf, bir yazar ve bir kitabın peşinde ortaya çıkan gerçekler… Büyük şairlerin ünlü dizeleriyle ölümsüzleştirdiği yakın tarihimizin dönüm noktası…
Türk’ün Ateşle İmtihanı ilk kez 1928’de ABD’de yayımlandı
Halide Edip’in 1928’de ABD’de yayımlanan kitabı The Turkish Ordeal ve yazarın imzaları. Bu kitap Türkiye’de 1962’de Türk’ün Ateşle İmtihanı adıyla yayımlandı.
Arşivimde bulunan bir fotoğraf ve bir beyannamenin Sakarya Savaşı’yla ilgili akla getirdiklerini bu yazıda sizlere sunacağım. Fotoğraf pek çok yerde yayımlanmış ve bilinen bir fotoğraf. Farklı kadrajlı hallerini internette de bulabilirsiniz.
Resmin sol alt tarafında şöyle yazıyor: “Sakarya Muharebesi mürettep kolordu tarassut tepesinde: 12 Eylül 38 Kartal Dağı muharebesini tarassut ederken”.
Bu yazının hemen üstündeki imza Recep Zühtü’nün; önce biraz ondan bahsedelim. Recep Zühtü (1893-1966) Ocak 1920’den itibaren Ankara’da yayımlanan ve bir anlamda, Heyet-i Temsiliye’nin yayın organı olan Hakimiyet-i Milliye gazetesinin sahibi ve yazıişleri müdürüydü. Birinci Dünya Savaşı’na yedek subay olarak katılan Recep Zühtü, ikinci dönem milletvekili seçildi. Dergimizle birlikte ek olarak verdiğimiz beyanname de onun matbaasında basıldı (30’lu yıllarda adının cinayet ve tehdit olaylarına karışması yazımızın sınırlarının dışında kalıyor).
Şimdi de fotoğrafın sağ tarafına bakalım. Fotoğrafta tanıyamadığım epey insan var. Sağdan ikincisi de yağmurluklu, uzun etekli, başörtülü bir kadın. Dürbünle baktığı için yüzü görünmüyor. İşte o kadın Halide Edip (Adıvar)!
1893 doğumlu Recep Zühtü (Soyak) TBMM’de 2., 3., 4. ve 5. dönemlerde milletvekilliği yapmıştı
Türk’ün Ateşle İmtihanı’nı okuduysanız bu size hiç şaşırtıcı gelmeyecektir. Halide Edip bu kitabında Sakarya Meydan Muharebesi’ni 20 sayfa boyunca anlatır. 1962’de ilk defa Türkçe yayımlanan bu kitap, 1928’de İngilizce olarak ve The Turkish Ordeal adıyla Amerika Birleşik Devletleri’nde basılmıştır. İki baskı arasındaki farkları anlatmak da bu yazının konusu değil. Onun için muharebenin hemen öncesindeki günleri hatırlayarak devam edelim.
Zafer beyannamesive Sakarya hatıraları Mustafa Kemal Paşa’nın Sakarya Zaferi’nin ertesi günü yayımladığı beyanname
10- 24 Temmuz Kütahya ve Eskişehir muharebelerinden sonra Türk Ordusu Sakarya Nehri’nin doğusuna doğru çekiliyordu. 5 Ağustos 1921’de Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilen kanunla Mustafa Kemal Paşa üç ay için geniş yetkilerle başkumandanlık görevine getirildi. Yine de Ankara’da pekçok kişide bir endişe havası hâkimdi. Kayseri’ye göçenlerin sayısı azımsanacak gibi değildi. Halide Edip 16 Ağustos’ta Mustafa Kemal Paşa’ya telgraf çekerek gönüllü olmak istediğini bildirdi; iki gün sonra Garp Cephesine tayin edildiğini bildiren şu cevabı aldı:
“Halide Edip Efendi Hazretlerine
Aceledir
Garp Cephesi
Ordu safları arasında vatanımızın müdafaasına fiilen iştirak için şiddetli arzu ile vukuu bulan müracaat-ı vatanperveraneleri orduca memnuniyetle telâkki olundu. Hizmet-i fiiliye-yi askeriyyeye kabul ve Garp cephesine memur edildiğinizi tebliğ ederim. Keyfiyet cephe kumandanlığına da şi’ar kılındı. İlk vasıta ile cephe karargâhına müracaat ve oradan vazifenizin telâkki buyrulması rica olunur.
Fi 18/8/37
Başkumandan
Mustafa Kemal
(Türk’ün Ateşle İmtihanı, Özgür Yayınları, 2005, s. 216)”
Halide Edip hemen Alagöz köyündeki cephe karargâhına gider. Ertesi gün kıtaların mühimmat ve silah bakımından kuvvetini tespit etmek ve rapor haline getirmek olan görevine başlar. Muharebelerin sonuna kadar karargâhta bulunan Halide Edip, aynı kitapta, belki de fotoğrafının çekildiği gün yapılan muharebeleri şöyle anlatıyor: “Ondan sonra, öteki siperleri de dolaştım. Top ve makineli tüfek sesleri hiç ara vermiyor. Elimdeki dürbünle savaş oyununu seyrediyorum. Bunun neticesinin hastanelerde ne şekil aldığını unutmuş gibiydim. Evet, insanlar birbirine giriyor. Nihayet süngü savaşları. Âdeta karıncaların yuvaları etrafında kavga etmeleri gibiydi (s.228)”.
Fotoğrafın sol tarafında yerde oturanlar pek seçilemiyor. Kalpaklı ve öne doğru eğilmiş olan, Mustafa Kemal Paşa ve başlarında ayakta duransa İsmet (İnönü) Paşa!dır. Mustafa Kemal Paşa muharebe başlamadan bir gün önce attan düşerek bir kaburga kemiğini kırmıştı.
Önce muharebe başlayana kadar olanları hatırlayalım. Başkumandanlık görevine getirilen Mustafa Kemal Paşa 7 Ağustos’ta Tekalif-i Milliye emirlerini yayımlar. Bu emirlerle halkın elindeki ordunun çok ihtiyaç duyduğu silah ve cephane toplanır. Yiyecek-giyecek ve taşıtların bir kısmına el konur, orduya faydalı mesleklerde olanlar ordu emrine alınır. Taşıma hizmetlerinde de halka bazı yükümlülükler getirilir.
Mustafa Kemal Paşa, yanında Salih (Bozok) Bey, Sakarya Meydan Muharebesi’ni izlerken
Mustafa Kemal Paşa’nın en sevdiği atının adı Sakarya idi.
23 Ağustos’ta Yunanlıların saldırısıyla başlayan savaş 100 kilometreyi bulan cephede devam eder. Hâkim tepelere yapılan hücumlar, bunları elde tutma çabalarıyla devam eden muharebeler sırasında, Mustafa Kemal askerlik tarihine geçen ikinci ünlü emrini verir:
“Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaş kanı ile ıslanmadıkça terk olunamaz”.
Malum, Mustafa Kemal’in yine bu emir kadar efsaneleşen ilk emri, Çanakkale Kara Muharebeleri sırasında vermiştir:
“Ben size taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında, yerimize başka kuvvetler ve komutanlar kaim olabilir”.
Kâh zafer kâh bunalım dolu 22 gün, 22 geceden sonra, 13 Eylül 1921’de Sakarya Nehrinin doğusunda Yunan askeri kalmamış, Türk ordusu büyük bir zafer kazanmıştır.
Hemen ertesi gün 14 Eylül 1921’de Mustafa Kemal Paşa millete bir beyanname yayımlar. Sakarya zaferini haber veren bu beyanname sadece Türk ordusunun kahramanlığını anlatmakla kalmaz, Türk milletinin fedakârlıklarına da değinir. 15 Eylül 1921’de bu beyanname Mecliste okunur.
TBMM’nin 19 Eylül 1921 tarihli oturumunda Fevzi ve İsmet Paşaların pek çok milletvekili tarafından desteklenen teklifleri sonucu, Mustafa Kemal Paşa’ya mareşal rütbesi ve gazi unvanı verilir. Erzurum’da üniformasına çıkarmış olan Mustafa Kemal Paşa, alınabilecek en büyük rütbeyle üniformasına kavuşur.
Yunan hayallerinin bitişini haber veren Sakarya Meydan Muharebesi’nden bir yıl sonra, Millî Mücadele Türk Ordusu’nun kesin zaferi ile sonuçlanacaktır.
HALİDE EDİP’İN MEŞHUR ESERİ:
Ateşten Gömlek
Halide Edip, Sakarya Meydan Muharebesi’nden hemen sonra bir de roman yazdı: Ateşten Gömlek. Roman önce 6 Haziran-11 Ağustos 1922 tarihleri arasında İkdam’da tefrika edildi (Bkz. İnci Enginün, Halide Edip Adıvar’ın Eserlerinde Doğu Batı Meselesi, Dergâh Yayınları, s.178). Kitap olarak 1923’te yayımlandı. Halide Edip kitabın başında yer alan Yakup Kadri’ye yazdığı açık mektupta kitabın adı için teşekkür eder; aslında Yakup Kadri bu başlıkla bir roman yazdığını Halide Edip’e söylemiş, o da bu adı kullanmaktan kendini alamamıştır.
Türk İstiklâl Savaşı’nın ilk destanı olan Ateşten Gömlek, “Sakarya Ordusuna” ithaf edilmiştir ve romanın başkahramanları olan Doktor İhsan’la Ayşe, Sakarya Muharebesi sırasında şehit olurlar.
İlk baskı Ateşten Gömlek’in ilk baskısı. Halide Edip, Salih Bey’e imzalamış, Teşebbüs Matbaası, 1339 (1923). Roman, “Sakarya Ordusuna” ibaresiyle ithaf edilmiştir.
HALİDE EDİP’İN MEŞHUR ESERİ:
Nazım Hikmet’ten Necip Fazıl’a Sakarya Muharebesi
Sakarya kelimesi pek çok kişinin aklına önce Necip Fazıl’ın aynı adlı şiirini getirir. Şairin 1949’da duyduğu manevi ızdırapla yazdığı bu şiir Sakarya Savaşı’ndan ziyade Sakarya Irmağı’nı anlatır. Bununla birlikte şu iki mısra sanki Sakarya Meydan Muharebesi’ne bir göndermedir:
“Rabbim isterse, sular büklüm büklüm burulur,
Sırtına Sakarya’nın, Türk tarihi vurulur”.
Nâzım Hikmet’in şiirinde de Sakarya’nın Anadolu’nun değerli isimleriyle birlikte sembol olarak kullanılma nedeni Sakarya Muharebesi’nden başka bir şey olmasa gerektir:
1858 doğumlu Hoca Ali Rıza, Türk resim sanatının ilk büyük ustalarındandı; öğrencisi Ferit İbrahim ise 1882 doğumlu ilk Türk fotoğrafçılarından. İkisi de değişen bir dünyaya tanıklık etti, eserleriyle tarihi, tarihî kişilikleri belgeledi. Bilinmeyen imzaların silinmeyen izlerinde bir yolculuk…
Arşivimde Hoca Ali Rıza’nın bir fotoğrafı var; Ferit İbrahim çekmiş. 20. yüzyıl başlarında her fotoğrafçı biraz da ressam olmak zorundadır; malum fotoğrafa yapılan rötuş, ustasının kalem ve fırçasından çıkmaktadır. Ferit İbrahim ayrıca resim yapardı ve resim hocası sevgili dostu Hoca Ali Rıza idi. Bu vesileyle bu iki değerli insanı anlatacağım.
Hoca Ali Rıza bir ressam. Binlerce karakalem, suluboya eseriyle zamanın İstanbul’unu tespit eden, yitirilen güzellikleri yaşatan bir ressam. Çok büyük iddialarla yola çıkmış değildir Hoca Ali Rıza. Şöyle der: “Resim sanatının icap ettirdiği diğer tarzlardan nasip almakla beraber mesleğim peyzaj ressamlığıdır. Yegâne zevkim memleketimin tatlı semaları altında, zümrüt yeşili görüntüler üzerine serpilmiş yerli ve milli bir yaşayışı anlatan Osmanlı aşiyanlarını, mahallelerini, manzaralarını, ağaçlıklarını, tarihi ve kıymetli eserlerini öldürmemek ve onlara uzun bir hayat vermek olduğu gibi, bu yolda yaptığım pek çok resim kroki ve karakalem, suluboya, yağlıboya resimlerim her gün artmakta olan yadigârlarımdır (Osmanlı Ressamlar Cemiyeti gazetesi, sayı 7). Onun resimlerine bakarken Üsküdar’ın sokakları, kırları, Anadolu Hisarı ve Boğaz gözlerimizin önünde o güzelim halleriyle belirdiğine göre, Hoca Ali Rıza ‘yegâne zevki’ini dolu dolu yaşamıştır.
Hoca Ali Rıza
Ferit İbrahim
Yine aynı yazıda resim üzerine görüşlerini açıklarken günümüzün resim anlayışından farklı düşündüğünü de görürüz: “Medeni milletlerce pek büyük önem verilen resim sanatı, birçok faydalar sağlaması bakımından, hayal etme gücünün meydana konmasına ve bütün insan topluluklarının okuyup anlayabilmesine vasıta olan apaçık bir dil, bir nevi yazı gibidir”.
Ve Hoca Ali Rıza eski İstanbul’u en güzel ‘yazı’ya dökenlerden biridir.
Bazı kaynaklarda 1857 ve 1864 tarihlerinin verilmesine karşın, Hoca Ali Rıza 1858’de Üsküdar’da Ahmediye mahallesinde doğmuştur. Kendisinin el yazısıyla yazıp Süheyl Ünver’e verdiği notlarda da bu tarihi belirtir (Ressam Ali Rıza ve Eserleri [1858-1930], Prof. Dr. Süheyl Ünver, 1949). Babası hattat ve süvari binbaşısı Mehmet Rüştü’dür.
Ali Rıza’nın resim merakı çok küçük yaşlarda başlar. Okul defterlerinin kenarlarını süslemek için eline aldığı fırça ve kalemi yaşamının son yıllarına kadar elinden bırakmayacaktır. Rüştiye ve İdadi’yi bitirdikten sonra 1878’de Mekteb-i Harbiye’ye girer. Birkaç arkadaşıyla beraber okul komutanlığına başvurarak bir ‘Resimhane’ açılmasını sağlar.
Okulun sağladığı malzemelerle resim yapma olanağına kavuşan Ali Rıza ve arkadaşlarının ilk hocası, asker ressam Osman Nuri Paşa olur. Daha sonra Fransa’da eğitim görmüş olan Albay Süleyman Seyyit ve İtalya’da eğitim görmüş olan Fransız asıllı Mösyö Guez’den ders alırlar. Yapılan resimler sarayın da hoşuna gitmekte ve grup, padişahın hediyeleriyle ödüllendirilmektedir.
1882’de okulu bitiren Ali Rıza, öğrenimine devam etmek üzere İtalya’ya gönderilecekken, Napoli’de görülen kolera salgını üzerine bundan vazgeçilir. Resim öğretmeni yardımcılığına getirilerek Mekteb-i Harbiye’de çalışmaya başlar. Okulda kurulmuş soylular sınıfının resim hocalığı da artık ‘Hoca’ olan Ali Rıza’nındır.
Ünlü ressam Zonaro’nun fırçasından ünlü ressam Hoca Ali Rıza’nın üniformalı portresi.
Bu hocalık 1908’de Meşrutiyet ilan olununcaya kadar sürer. Bunun ardından Mekteb-i Harbiye basımevinde başressam olarak görevlendirilen Hoca Ali Rıza, askerî okullarda resim derslerinde kullanılmak üzere albümler hazırlar. Resim modelleri içeren bu albümler daha sonra diğer okullar için başka basımevleri tarafından yeniden basılacaktır. Aynı yıl, Osmanlı Ressamlar Cemiyeti’nin başkanlığına seçilerek Osman Asaf’la beraber cemiyet dergisini çıkarır. 1911’de yarbayken emekliliğini isteyip ordudan ayrılan Hoca Ali Rıza, çeşitli okullarda resim öğretmenliğine devam etmenin yanı sıra Maarif Nezareti tarafından kurulmuş olan Sanayi-i Nefise Encümeni’ne de üye seçilir.
Hakkında yazılanlardan, Hoca Ali Rıza’nın kendisinden bahsederken ‘ben’ diyemeyecek kadar mütevazı ve inanılmayacak derecede iyi yürekli bir insan olduğunu anlıyoruz. Kaç kişi oturduğu evdeki “farelerin de yaşama hakkı var” diye yuvalarının önüne ekmek ve su koyar? Çok yüklü bir arabayı yokuş yukarı çekerken zorlanan bir ata yardım etmek için arabayı iter? Uyumasına engel olan tahtakurularını öldürmeyip, su dolu bir çanağın ortasına koyduğu bir taşın üstünde toplayıp sabah bahçenin uzak bir köşesinde serbest bırakır? Arkadaşlarının anlattıkları, benzer pek çok anı içerir. Onun cömertliğini vurgulamak için Kemal Erhan’ın Hoca Ali Rıza (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları) adlı kitabından bir anı daha nakledelim: “Bir yaz günü, Köprüden 17.30 da kalkan Şirketi Hayriye’nin en büyük ve güzel vapuru, 74 numara ‘Altınkum’, Kanlıca’ya yanaşmıştır. Hoca Ali Rıza vapura biner ve güvertede arka sıralarda bir yere oturur. Birkaç dakika sonra iki genç Hoca’yı hürmetle selamlayarak yanına gelirler. Gençlerden biri, -‘Hocam’ der, ‘zatıalileriyle bir müddetten beri görüşmek istedik. Biz de Paşabahçe’de oturuyoruz. Bir istirhamımız var. Kabilse sizin resimlerinizi görmek istiyoruz. Acaba mümkün olacak mı?’
Hoca fotoğrafta, öğrenci kamerada
Hoca Ali Rıza, Ferit İbrahim Stüdyosu’nda çektirdiği fotoğrafını Hattat İsmail Hakkı Bey’e (Altunbezer) “Yar-ı canım Hakkı bey karındaşıma. A. Rıza” diye imzalamış.
Hoca her iki genci gözlüklerinin üstünden süzer ve pek memnun bir eda ile:
-‘Beyler’, der. ‘Evim resim meraklılarına açıktır. Ancak, anlıyorum ki, sizler iş güç sahibisiniz. Zamanlarınız dardır. En iyisi şimdi ben size birer resim yapayım. Siz evinizde ara sıra bakarsınız.’
Vapur, Çubuklu’dan kalkmıştır. Paşabahçe’ye 10 dakika sonra yanaşacaktır. Hoca, elini cebine atar, bir defter ve kalem çıkarır. Oturdukları yerden Boğaz’ın Rumeli yakasına bakar ve kalemini oynatır.
Ayrı ayrı yerleri canlandıran iki resim birkaç dakika içinde sona ermiştir. Gençler, şaşkın bir halde resimlere hayranlıkla bakarlar ve dayanamayıp Hoca’nın elini öperek hürmetle ayrılırlar” (s.57).
Nerdeyse bütün zamanını resim yapmaya veren ve binlerce resim yapan Hoca Ali Rıza yaşamının son günlerinde hastalığı nedeniyle fırça ve kalem tutamayacak hale gelir ve 1930 yılının Mart ayında ölür. Pek çok kez resim yaptığı Karacaahmet Mezarlığı’nda toprağa verilir.
Ve Ferit İbrahim…
Şimdi biraz da Ferit İbrahim’den bahsedelim. Ayaşlı Miralay (Albay) İbrahim Bey’in oğlu Ferit, 1882’de Üsküdar’da doğdu. Üsküdar Lisesi’nde okurken annesinin hediye ettiği makineyle fotoğraf çekme merakı başladı. Hukuk Fakültesi’nde tahsiline devam ederken Şurayı Devlet Mülkiye Dairesi’nde çalıştı. Bu sırada resim ve musikiye de ilgi duydu. Taha Toros’un yazdığına göre Üsküdar’daki Zöhre-i Musiki Cemiyeti’nin kurucusudur (Taha Toros, O Güzel İnsanlar, s.47)
24 Temmuz 1908’de “Hürriyetin ilanı”ndan sonra başlayan memur tasfiyesi sırasında aynı dairede çalışan ve “sarhoş” olarak tanınan başka bir Ferit’le ismi karıştırılınca işinden oldu. Liseden okul arkadaşı Faik Sabri’nin (Duran) teklifiyle Resimli Gazete’de fotoğrafçı olarak çalışmaya başladı. Uygulamaya gelince işin zorlukları ortaya çıktı. Mesela İshak Paşa yangınında herkesin canı yanarken, keyifle (!) fotoğraf çektiği için halkın hücumuna uğruyor, bir yerleri gezmeye giden padişahın resimlemek istediğinde polisler engel oluyordu.
Ferit İbrahim çareyi yine de polise başvurmakta bulur; yaptığı işi anlatarak fotoğraf muhabirliği vesikasını alır. Bu ülkede foto muhabirlerine verilen ilk kimlik olarak numarası 1’dir. Ferit İbrahim pek çok tarihî olayın tanığı olur, fotoğraflarını çeker. 31 Mart Vakası’ndan dolayı idam edilenlerin fotoğraflarından kendisi bile korkar. Babıâli Baskını’nın (23 Ocak 1913) fotoğraflarını, tırmanıp gizlendiği bir ağaçtan çeker. Bazıları yayımlansa da çoğu yayımlanamaz; bunların arasında Nâzım Paşa’nın vurulup yere yuvarlanışının fotoğrafı da vardır.
Fotoğrafçı ve sinemacıÜnlü fotoğrafçı Ferit İbrahim (solda) ve Türk sinemasının ilk görüntü yönetmenlerinden Cezmi Ar, ellerinde kameraları bir çekim esnasında…
Balkan Savaşı başladığında Haydarpaşa’da Anadolu’dan gelen asker ve gönüllülerin fotoğraflarını çeker. Fotoğrafları İngiliz, Fransız, Alman ve Avusturya gazete ve dergilerinde yayımlanır.
Balkan Savaşı’nın sonunda İkdam gazetesine geçer. Uçağa binen Talat Paşa’nın fotoğrafını çekerek bu gazetede yayımlar; diğer bütün fotoğrafçıları atlatmıştır.
Fotoğrafını çektiği bir devrin devlet adamlarını, 1939’da Münir Süleyman Çapanoğlu’na şöyle anlatır:
“Sultan Reşad resim çekeceğimi anlarsa düzelir, fesine bir intizam verir, önünü, yakasını iliklerdi. Ve daima gülerdi. İttihat ricali -Talat Paşa’dan başka- hemen hepsi yüzlerine bir ciddiyet verirlerdi. Rahmetli Talat laubali bir tavır takınırdı. Demokrat adamdı o… Enver, kimseye belli etmeden bıyıklarını büker, dikleştirir, yüzüne bir vakar vermeğe çalışırdı. Şehzadelere gelince onlar objektif karşısında bir başka insan olurlar, güzel çıkmak için ne gibi jestler yapmak, poz almak lazımsa yaparlardı. Bebekleşirler, züppeleşirlerdi kamera karşısında…” (Münir Süleyman Çapanoğlu, Modern Türkiye Mecmuası, no: 44).
Ferit İbrahim, Balkan Savaşı biterken ilk fotoğraf dükkanını Sirkeci’de Büyük Postane karşısında açar. 1. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Çanakkale ve Galiçya cephelerinde ordu fotoğrafçılığı yapar ve dükkânını kapatır. Savaşın bitiminden sonra, 1919’da Beyoğlu’nda fotoğrafhane açan ilk Türk olur.
Dumlupınar’ın ikinci yıldönümü Ferit İbrahim (en sağda) ve diğer fotoğrafçılar, 1924’te zaferin yıldönümü için Dumlupınar’da. Trenin üstündeki yazıda Haydarpaşa-Dumlupınar yazıyor (Cengiz Kahraman Arşivi).
1925’te Ankara’ya çağrılır. Kendisi de fotoğrafla uğraşan zamanın İçişleri Bakanı Cemil Uybadın fotoğraf ve film çekilmesine çok önem vermektedir. Onun teklifiyle Ferit İbrahim Çankaya’nın fotoğrafçısı olur. Bir yıldan uzun bir süre Mustafa Kemal’in (Atatürk) bütün seyahatlerine katılır, yüzlerce fotoğrafını çeker.
İstanbul’a döndükten sonra önce yine Beyoğlu’nda, yaşlanınca da Kadıköy’de fotoğrafhane açar. Kendisine Özgünar soyadını seçen İbrahim Ferit, 1953’te vefat eder.
Fotoğraftaki fotoğraf: Atatürk Hoca Ali Rıza’nın öğrencisi Ferit İbrahim, fotoğrafhanesinde iki gözlüğünü üst üste takarak resim yapıyor. Münir Süleyman Çapanoğlu, Ferit İbrahim’le yaptığı röportajda fotoğrafhanesinin duvarında onun çektiği ve Mustafa Kemal Atatürk’ün imzaladığı fotoğraflar olduğunu yazıyor. Bu fotoğrafta da duvarda fraklı Mustafa Kemal Atatürk fotoğrafını görüyoruz; böylece pek çok yerde yayımlanan bu fotoğrafı Ferit İbrahim’in çektiği kanıtlanıyor.
ÇANAKKALE 1916
Ferit İbrahim: Sembol fotoğrafın ardındaki isim
1. Dünya Savaşı sırasında Harp Mecmuası adıyla bir dergi yayımlandı. Propaganda amaçlı çıkartılan bu derginin hayatı Ekim 1915-Haziran 1918 tarihleri arasında 27 sayı sürdü. Servet-i Fünûn dergisini de çıkaran Ahmet İhsan’ın matbaasında basılan bu dergi, yüzlerce kaliteli fotoğrafla doludur. Birinci Dünya Savaşı üzerine o zamandan bu zamana kadar yayımlanan hemen her kitap için görsel kaynak olan bu fotoğrafları kimlerin çektiği bilgisi ne yazık ki dergide yoktur. Fakat Şehir Üniversitesi’nde bulunan Taha Toros Arşivi’ndeki bulunan ve Ferit İbrahim’in çektiği bu fotoğraf, Harp Mecmuası’nın Şubat 1916 tarihli sayısının kapağında da yer alır. İtilaf Devletleri’nin Çanakkale’yi terketmek zorıunda kalmasının ardından çekilen ve sembolleşen bu fotoğrafının dergideki altyazısı şöyledir: “Arıburnu’nda Kanlısırt’ta düşman siperine dikilen gazi alay sancağıyla muhafızları, azmin önünde kırılmış uydurma İngiliz satvetinin çalkanarak kaçan son teknesini seyrederlerken…” Taha Toros’un arşivindeki fotoğraf ve derginin tarihi, Çanakkale muharebeleri biter bitmez Gelibolu Yarımadası’nda çekilen karelerin pek çoğunun usta fotoğrafçı Ferit İbrahim’e ait olduğunu da kanıtlıyor.
Türk edebiyatının iki büyük şairi hayattayken tanışmış, genç Nâzım, Yahya Kemal’in öğrencisi olmuştu. Nâzım Hikmet’in eşi Münevver Hanım’a, Yahya Kemal’in ölümü üzerine 1 Kasım 1958’den hemen sonra yazdığı mektup, son duruşmada Yahya Kemal üzerine düşündüklerini ortaya koyuyor. Türk şiirinin iki büyük ismi arasında, edebiyattan kişisel ilişkilere uzanan hadiseler…
NÂZIM HİKMET’İN TAMAMI İLK KEZ YAYIMLANAN MEKTUBU
Yahya Kemal-Nâzım Hikmet ilişkisinin çok iyi anlatılmamış olduğunu düşünüyorum. Bu ilişki hep Nâzım Hikmet’in annesi Celile Hanım’ın gölgesinde kalmıştır: Nâzım Hikmet Deniz Lisesi’nde öğrenciyken Celile Hanım ve Yahya Kemal arasında duygusal bir yakınlık doğar. Bu yakınlık dolayısıyla “Yahya Kemal ve Nâzım Hikmet” diye başlayan cümleler hemen sonu hüsranla biten bir aşk hikâyesine dönüşür.
Yahya Kemal, Celile Hanım’la 1916’da Yakup Kadri (Karaosmanoğlu) tarafından götürüldüğü Çamlıca Bektaşi Dergâhı’nda tanışır. O sırada Celile Hanım, Nâzım Hikmet’in babasıyla evlidir. 1918’de ayrıldıklarında, Nâzım Hikmet aile dostları Bahriye Nazırı Cemal Paşa’nın aracılığıyla girdiği Heybeliada Bahriye Mektebi’nde öğrencidir. Yahya Kemal de aynı okulda tarih dersleri vermektedir. Hayranlık duyduğu kadının oğluna özel ilgi gösterir. O zamanlarla ilgili bir anısını yıllar sonra Ekber Babayev’in düzenleyerek yayımladığı bir konuşmada şöyle anlatmış Nâzım Hikmet:
“Büyük bir Türk şairi, Türk şiirine o devir için yeni bir şiir dili ve anlayışı getiren Yahya Kemal anama sevdalıydı sanırsam. Evde şiirlerini okurdu anam. Bahriye Mektebi’nde tarih öğretmenimdi şair. Kız kardeşimin kedisi üstüneydi yazdığım şey. Yahya Kemal’e gösterdim, kediyi de görmek istedi ve şiirimde anlattığım kediyi gördüğü kediye o kadar benzetmedi ki, bana ‘Sen bu pis uyuz kediyi böyle övmesini biliyorsun, şair olacaksın’ dedi. (Yön dergisi, 1.5.1967)
Nâzım Hikmet’in üçüncü şiirim dediği “Samiye’nin Kedisi” adlı şiiri şudur:
Yeşil deniz gibi gözleri vardı Beyaz tüyleriyle bir küme kardı Ağzını süsleyen sedef dişlerdi Baygın nazarı ta ruha işlerdi Severken aldatıp birden kaçardı Okşarken apansız pençe açardı Onda bir kadının gururu vardı Sürmeli gözlerinden riya akardı
Nâzım Hikmet’in dedesinin kütüphanesinden çıkan bir kitabın başındaki boş sayfalara Celile Hanım’ın çizdiği karakalem bir desende kedinin ismini de görüyoruz: Pisik.
Nâzım’ın Yeni Mecmua’da yayımlanan Yahya Kemal’in düzelttiği şiiri.
Ekber Babayev’in yazısında anlatıldığına göre, Yahya Kemal, öğrencisinin “Hâlâ Servilerde Ağlıyorlar mı?” adlı ilk şiirini bazı düzeltmeler yaptıktan sonra Yeni Mecmua’nın 3 Ekim 1918 tarihli sayısında yayımlatmıştır. Yahya Kemal’in isim babası olduğu ve katkıda bulunduğu Yeni Mecmua, Ziya Gökalp tarafından çıkarılıyordu. Daha sonra ufak tefek değişikliklerle Ümit ve İnci gibi dergilerde de çıkan bu şiir şöyledir:
Bir inilti duydum serviliklerde Dedim: Burada da ağlıyan var mı? Yoksa tek başına bu kuytu yerde, Eski bir sevgiyi anan rüzgâr mı? Hayata inerken siyah örtüler, Umardım ki artık ölenler güler, Yoksa hayatında sevmiş ölüler, Hala servilerde ağlıyorlar mı?
Tam o yıllarda Celile Hanım-Yahya Kemal aşkının dedikodusu almış yürümüştür. Nâzım, evlerine kendisine ders vermek için gelen hocasının paltosunun cebine, bir gün annesiyle evlenmesine karşı olduğunu kesin bir şekilde belirten bir mektup koyar: “Hocam olarak girdiğiniz bu eve babam olarak giremezsiniz!” Mektubun ne kadar etkisi olduğu bilinmez ama, dedikoduyu fazla uzatmadan, Celile Hanım evliliğe hazırlanırken Yahya Kemal’in vazgeçtiğini söyleyelim. Otuz iki yıl sonra, Nâzım Hikmet, Vâlâ Nureddin’e gönderdiği 5 Nisan 1950 tarihli mektubunda Yahya Kemal’e yazdıkları için duyduğu üzüntüyü anlatır. O sırada Yahya Kemal, hapishaneden çıkabilmek için mücadele veren Nâzım Hikmet’in af dilekçesini imzalamaktan çekinmiştir:
“Fakat Yahya Kemal’in istinkâfına [çekinmesine] üzüldüm. Ters anlama, zavallı adamcağıza vaktiyle hiç de kendime yakıştıramadığım bir mektup yazmış olduğumu hatırlayıp üzüntülü bir hayıflanma duydum”.
Nâzım Hikmet’in dedesinin kütüphanesinden 1895 basımı bir kitabın ilk sayfasındaki Celile Hanım çizimi. Üst tarafta “Samoş’un kedisi Pisik” yazıyor.
Nâzım Hikmet, Yahya Kemal’in annesiyle evlenmesini istemez, ama onun mısralarına ilgisi hiç azalmaz. 1919’da Peyk-i Şevket Torpido Kruvazörü’nde yazıp Yahya Kemal’e ithaf ettiği “Şair” adlı şiirde onu anlatır:
Her gün daha dalgın görürdüm onu Bu ıssız beldenin sokaklarında En acı gülüşün sezdim yolunu İri gözlerinin nemli akında Bir gün bakmıştım da gittiği yere Kimdir diye sordum ben geçenlere Dediler bir şair küskündür şehre Mersiye dolaşır dudaklarında
Memet Fuat’ın Gölgede Kalan Yıllar adlı kitabında hem bu şiirin yazılışının hikâyesini, hem de Nâzım Hikmet’in 40’lı yıllarda Yahya Kemal’le ilgili düşüncelerini bulabiliriz. Memet Fuat, Nâzım Hikmet’in mahpus yattığı Bursa Hapishanesi’ne yaptıkları bir ziyareti anlatıyor:
“Bir gittiğimizde müdürün odasında oturuyorduk. (Nâzım Hikmet) Birden bana dönüp, ‘Ankara’da bir dergi Yahya Kemal’le ilgili bir soruşturma açmış, gençler bol keseden atıp tutuyorlar. Sen de söyledin mi yoksa bir şeyler?’ diye sormuştu. ‘Hayır,’ demiştim. ‘Kaynak’ dergisiydi soruşturmayı açan. Genç kuşak sanatçıları Yahya Kemal’i yeren sözler ediyorlardı. Tanınmış bir yazar olmadığım için bana sorulmamıştı. Sorulsa, o toplu karşı çıkış içinde herhâlde ben de olumsuz konuşurdum. Nâzım, ‘Aman, oğlum,’ demişti, ‘Bunlar çok büyük sanatçılar, bütün o sözleri söyleyenler unutulup gider, Yahya Kemal gene dimdik ayakta kalır. Sonradan pişman olacağın şeyler söyleme bu çapta ustalar için…’ Arkasından, daha önceden de bildiğim bir olayı, gemide güverte nöbeti tutarken, Yahya Kemal’in bir dizesinin kuruluş özelliklerini çözmeye çalışarak, bir aşağı bir yukarı, nasıl sabahı bulduğunu anlatmış, elini göğsüne bastırıp, ‘Hocamdır’ demişti. Bana soru gönderilmemiş olmasına o anda çok sevinmiştim.” (Gölgede Kalan Yıllar, YKY, İstanbul 2013, s. 413)
Yahya Kemal Beyatlı’nın 1947’de Tasvir için imzaladığı fotoğrafı.
Nâzım Hikmet 1932’de basılan Benerci Kendini Niçin Öldürdü adlı kitabında, Roy Dranat’ı Benerci’yle konuştururken Yahya Kemal’in “Abdülhak Hâmid’e Gazel”indeki
Yattık bülend servilerin gölgesinde şâd Dehrin bu hây ü hûyuna meclûb-i handeyiz
beytine gönderme yapar:
Ve Yahya Kemal beyi asrîleştir biraz, yaz: Şöyle rahat bir kûşeye sığındık da biz Dehrin bu hayı huyuna meclubu handeyiz
Roy Dranat’ın olumsuz bir karakter olduğunu gözönüne alırsak, bu göndermenin bir eleştiri olduğu düşünülebilir. Nâzım Hikmet bütün saygısına rağmen, yeri geldikçe, şiir konusunda Yahya Kemal’i eleştirmiştir. Bursa Mahpushanesi’nden Adalet Cimcoz, Kemal Tahir ve Memet Fuat’a yazdığı mektuplarda bu eleştirilerin örnekleri görülebilir. Örneğin Adalet Cimcoz’a Temmuz 1948’de yazdığı mektup oldukça teknik eleştiriler içermektedir. Yahya Kemal’in kafiyenin bütün tarz ve inceliklerini bildiğini belirttikten sonra şöyle devam ediyor Nâzım Hikmet:
“Fakat yine de, mesela son okuduğum ‘Endülüste Raks’ isimli şiirinde yedinci ve sekizinci, yani arka arkaya gelen iki beytin kafiyelerini şöyle tertipler:
"…… yürür gibi
öldürür gibi
sürmeli
öpmeli”
Yürür gibi ve öldürür gibi, çifte yani redifli kafiyelerin hemen arkasına yani gibilerin bi’leri ardından sürmeli ve öpmeli, yani li’ler… Üstad redifli, medifli, yani klasik, mukayyet kafiyelerle bu şiirini yazdığına göre arka arkaya gelen iki beytin kafiyelerini, mukayyet kafiye olmayan bi’ler ve li’lerle yapmamalıydı. Birinci beytin gibilerinden sonra, ikinci beytin kafiyeleri sesli harfle bitecekse, daha kalın olmalı yahut sessiz harfle bitmeliydi. Dedim ya bütün bunları üstad benden çok iyi bilir, elbette bilir. Fakat şimdiden söyleyelim ki, herhalde tenezzül etmediğinden değil, belki daha ziyade bilgisini tatbik edememesinden” (Şükran Kurdakul, Nâzım’ın Bilinmeyen Mektupları, Broy Yayınları, İstanbul 1987, s. 39).
Nâzım, aynı mektupta Yahya Kemal’in şiirini genel olarak eleştirirken, hakkını da verir:
“Yahya Kemal’in ne güzel mısraları, beyitleri, kıt’aları vardır da, bunlar bir kül halinde tek bir şiir olmadan önce dilden dile dolaşırken nasıl güzeldirler de şiir haline gelince, vahdet halinde, yani bir mimari içinde okununca değerlerini kaybediverirler” (Age, s. 32).
Nâzım Hikmet, her mısraı çok güzel olan şiirlerin imkânlarının dar olduğu fikrini, şiir hakkında Kemal Tahir’e yazdığı mektuplarda da incelemiştir.
Yahya Kemal de Nâzım Hikmet’in şiiriyle ilgilenir, Vâ-nû’ları her ziyaretinde yeni şiirlerini dinlemek isterdi. Müzehher Vâ-nû, onun ziyaretlerine her gelişinde, “Nâzım’dan mektup var mı? Bizim oğlan ne yazmış, okuyun bakalım?” dediğini söyler ve şöyle devam eder:
“Sessizce dinlerdi şiirleri. Yepyeni bir tarz olarak çok beğendiğini söylerdi, belki gönül almak için bilemem. Tabii yazardık mektuplarımızda Nâzım’a, Yahya Kemal’den söz ederdik. Nâzım da onun gıyabi muhabbetine şu rubaisiyle yanıt vermişti:
MUKAYESEOsmanlıların en usta şairi Yahya Kemal gelir aklıma: bir camekânda şişman ve mustarip görürüm onu. Ve her nedense birdenbire hatırlarım: Yunan dağlarında ölen topal Bayron’u.”
(Müzehher Vâ-nû, Bir Dönemin Tanıklığı, Cem Yayınevi, s.40)
Nâzım Hikmet, Yahya Kemal’in “Açık Deniz” adlı şiirine gönderme yapmış gibi görünüyor. Şöyle başlıyor şiir:
Balkan şehirlerinde geçerken çocukluğum; Her lâhza bir alev gibi hasretti duyduğum. Kalbimde vardı “Byron”u bedbaht eden melâl Gezdim o yaşta dağları, hulyâm içinde lâl...
Nâzım Hikmet, Bursa Mahpushanesi’nden Memet Fuat’a gönderdiği 09.01.1950 tarihli mektupta da Yahya Kemal’den bahsediyor. Memet Fuat daha önceki mektubunda, İngiliz filolojisini bitirirken üzerine tez yazdığı romantik İngiliz şairi William Wordsworth (1770- 1850) ile Yahya Kemal’i karşılaştırmış olacak ki Nâzım Hikmet şu satırları yazmış:
“Sonra unutma ki, ihtiyarlamanın bir de başka tarafı var: İhtiyarlamak kendinden başka hiç kimseyi sevmemek demek. Kendinden başkasını sevmeyen insan ise şair filan değil, ancak nefes alan ölü olur. Senin İngiliz şairiyle bizim Yahya Kemal arasında belki şiir tekniği bakımından yahut senin şairin ihtiyarlığından sonra yazdığı şiirlerin muhtevası bakımından benzerlik vardır. Bilmiyorum. Dedim ya, o İngilizin şiirlerini hiç okumadım. Zaten İngilizce bilmem, tercümelerini de görmedim. Fakat bir meselede bizim Yahya Kemal’den ayrılıyor gibime geldi. Bizim Yahya Kemal teknik bakımdan, Türk diline yaptığı hizmet bakımından filan hakikaten usta şairdir. Fakat her zaman ihtiyardı. Hiçbir zaman genç olamadı. Hâlbuki İngiliz, gençlik günleri de görmüş, diyorsun.” (Nâzım Hikmet, Cezaevinden Memet Fuat’a Mektuplar, Adam Yayınları, İstanbul 1991, s. 106-107)
İhtiyarlık üzerine yazdıkları, üç yıl önce yazdığı “Hatunumun Gözleri Elâdır Da…” başlıklı şiirinin son mısraına bir göndermedir:
Kalın, beyaz boynu kırışan kızım, imkânsızdır ihtiyarlamamız bizim, etin gevşemesine bir başka tâbir gerek, zira ki ihtiyarlamak: kendinden başka hiç kimseyi sevmemek demek.
Bir sonraki, 27.01.1950 tarihli mektupta tartışma devam ediyor. Nâzım Hikmet, Yahya Kemal’in Türk şiir diline getirdiği ve kendisinin de çok faydalandığı temiz dili kabul ederken, bu haddinden fazla temiz dilin konuşma diline faydası olmadığını vurguluyor:
“Yavrum, evladım, oğlum. Senin İngiliz şair, ne dersen de, bizim Yahya Kemal beye benzemiyor. Hatta dil meselesinde. Mesela, senin anlattığına göre, senin İngiliz, İngiliz şiirine tertemiz konuşma dilini getirmiş. Yahya Kemal Bey ise, Türk şiirine temiz bir dil getirdi ama, bu konuşma dili değildi. Temiz fakat apayrı bir ‘şiir’ diliydi. Yahya Kemal’in dilde ve Türk şiirinin umumiyetle teknik bahislerindeki hizmetini inkâr etmiyorum, bu hizmet büyüktür, ben şahsen ve benden sonrakiler bundan bol bol faydalandık. Fakat dedim ya, bu dil temiz, lüzumundan fazla temiz ve bundan dolayı da suni, cilalı, ölü bir ‘şiir’ diliydi ve ‘şiir dili’ ne kadar mükemmel olabilirse o kadar mükemmeldi. Yahya Kemal beyi öz bakımından ele alırsak, onu karakterize edecek bir cümle söylemek yeter: ‘Türk küçük burjuva münevverliğinin ümitsizliğe düştüğü yıllarda – geçen seferberlik yıllarının sonu ve mütareke yılları – yahut aynı münevverliğin irticaa doludizgin gittiği şimdiki yıllarda ve son dünya harbi yıllarında, yani iki büyük sıçramayla şöhretini yapmıştır. Bu iki sıçramanın arasında bir devir var, daha doğrusu iki merhaleli bir fasıla var: Milli Kurtuluş hareketinin devam ettiği yıllar, Anadolu’nun emperyalizme karşı ayaklandığı yıllar ve sonra Cumhuriyet yahut Atatürk inkılâpları devresinin yılları. Yahya Kemal Bey bu iki merhaleli fasılada unutulmuştur.” (AGE, s.109-110)
Nâzım 13 yıl hapis yattıktan sonra cezası indirildiği için 15 Temmuz 1950’de özgürlüğüne kavuşur. Bütün hastalıklarına rağmen 49 yaşında askere alınmak istendiğinden, üç aylık oğlu Memed’i ve eşi Münevveri bırakarak 17 Haziran 1951’de yurtdışına çıkar.
Yahya Kemal Beyatlı 1 Kasım 1958’de öldü. Nâzım Hikmet aşağıdaki mektubu herhalde ertesi gün yazdı. Son duruşmada bir şairin, hocasını ve başka bir şairi hatırlaması, Nâzım Hikmet’in kendi duygularını da en güzel ifade ettiği mektuplardan biri:
“Canım karıcığım. Dün gece radyoda dinledim: Yahya Kemal ölmüş. Büyük şair. Hocalarımdandı da, hem de çok şey öğrendiğim hocalardan. 73 yaşındaymış. Bir hayli zaman uyuyamadım. Yahya Kemal gençliğimdi biraz da. Büyük şair, usta. Telgraf çekeyim dedim… Kime? Ne tuhaf şey ne garip hâldeyim, Yahya Kemal’in ölümünden duyduğum acıyı, halkıma bildirmek için telgraf çekecek adresim yok. İşte böyle. Hava bu sabah açtı. Günlük güneşlik. Senaryoya başlıyacağım. Kafam bomboş, yüreğim keder dolu ağzına kadar, böyle bir ruh hâliyle senaryo yazmağa başlamak nasıl olacak bilmiyorum, ama başkaca çarem de yok, çalışmak lâzım, yaşamak için değil, unutmak için, dalıp dalıp gitmemek için, düşünmemek için kötü kötü. İşte böyle gülüm. Kusura bakma, senden uzaklık, sensizlik başta, muhacirlik, hattâ benimkisi gibi kardeş evinde de olsa, sevdiğim, inandığım bir dünyada da olsa, yazdımdı ya, ölümden beter. İşte böyle, ömrüm seni sevmekle nihayet bulacaktır. Rahmet Yolları Kesti’nin Fıransızcasını aldım. Hasretle.
1951’de yurtdışına çıkan Nâzım Hikmet, İstanbul’daki karısıyla 1955’e kadar mektuplaşamadı. O yıl Türkiye’yi ziyaret eden Belçika Dışişleri Bakanı Paul-Henri Spaak, Dünya Barış Konseyi’nin Belçikalı üyesi Elizabeth Blum’un isteği üzerine, Adnan Menderes’le konuştu ve mektuplaşma iznini kopardı. O tarihten sonra Nâzım ve Münevver birbirlerine sık sık yazdılar. Bu mektuplar günyüzüne çıkmadı. Hâlbuki araştırmacı Aydın Aydemir 1999’da üçüncü basımı yapılan Nâzım Nâzım adlı kitabında Münevver’e yazıldığını belirtmeden, bu mektuplardan 30 sayfa alıntı seçerek “Nâzım Hikmet Anlatıyor” başlıklı bir bölüm oluşturmuş. Aydın Aydemir’in kitabı ve özellikle bu bölüm, Nâzım Hikmet hakkında çok değerli bilgiler vermektedir.
1915’teki Çanakkale muharebelerinden sonra, Türk ve Avustralyalı askerler bu defa Kore’de ama aynı safta çarpıştılar. 35 sene sonra yeniden kurulan dostluğun hatıraları ve görsel hafızası…
Kore Savaşı’nın başka bir yönünden bahsedeceğim bu yazıda. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin NATO’ya katılabilmek için asker gönderdiği bu savaş beklenmeyen yakınlaşmalara da neden oldu.
Avustralya ve Yeni Zelandalılar, yani Anzaklar, Gelibolu Yarımadası’na çıkarma yaptıkları 25 Nisan 1915’in yıldönümlerini Anzak Günü olarak kutlarlar, o gün savaşlarda kaybettikleri askerleri onurlandırırlar. Kore Savaşı’na kadar hiçbir Türk temsilcisi yurtdışında yapılan törenlere resmî olarak katılmadı. 1952’de Kore’de yapılan törende Anzaklar bir Türk subayını, Tuğgeneral Namık Argüç’ü ağırladılar.
Kore’de İngiliz Milletler Topluluğu’na ait birlikler kamplarına, silahlı kuvvetlerinin katıldığı meşhur muharebelerin ismini vermişlerdir. Avustralya 2. Kraliyet Alayı’nın Birinci Taburunun kampı “Gallipoli” olarak adlandırılmıştı. Kampın adının yazılı olduğu taş, İngiliz askerlerinin Avustralyalılara bir hediyesi idi. Savaş bittiğinde Avustralyalılar bu granit taşı memleketlerine götürdüler.
Aynı yılın Eylül ayında, Avustralya Gazi İşleri Başkanı George Holland, Kore’ye geldiğinde, Avustralya birliklerinin Kore’deki komutanı Tuğgeneral I. R. Campbell ile 3. Tugay Komutanı Tuğgeneral Sırrı Acar’ı karargâhında ziyaret etti. Askerlerimizin hazırladığı panoda ay-yıldız ve ortasında küçük bir kangurunun yer aldığı Avustralya kıtası vardı. Panodaki “Atatürk’ün çocukları, beraberiz” yazısı Çanakkale’nin unutulmaz kumandanı Mustafa Kemal Atatürk’ün Şükrü Kaya’ya söylettiği sözlere göndermedir: “Bu memlekette kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetçikle yan yana koyun koyunasınız… Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı siliniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler. Onlar bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır”.
Ertesi yıl Kore’de yapılan Anzak Günü törenlerine Türk komutanlar da katılır. 3. Tugay Komutanı Tuğgeneral Sırrı Acar, İngiliz ve Avustralyalı meslektaşlarının arasında Anzak Günü resmî geçidini selamlar.
1953’te Türk Hükümeti ilk defa yurtdışındaki Anzak törenlerine temsilci göndermeye karar verdi. 25 Nisan’da, aralarında Tokyo Türk İrtibat Heyeti Başkanı Korgeneral Rüştü Erdelhun ve kendisi de Çanakkale gazisi olan, Kore Türk Silahlı Kuvvetlerinden Albay Daniş Karabelen’in olduğu yedi kişilik bir heyet, Gazi İşleri Kurumu’nun davetlisi olarak Avustralya’daki Anzak törenlerine katıldı. O gün Avustralya’da yayımlanan gazetelerin (örneğin Canberra Times, The Advertiser) ilk sayfalarında ziyaretçi Türk subaylarının resimleri yer aldı. Ziyaretin en ilginç olaylarından biri de, anıta İngiliz Milletler Topluluğu temsilcilerinin dışında, sadece Erdelhun’un çelenk koymasıydı; The Advertiser gazetesinin haberine göre, Avustralyalı gaziler Japon büyükelçisinin çelenk koyması durumunda törenleri boykot edeceklerini bildirmişlerdi.
Bu ziyaret sırasında Rüştü Erdelhun’un yaptığı radyo konuşması Avustralya Savaş Müzesi’nin arşivinde S0056 olarak kayıtlı. Avustralyalı gazeteci ve tarihçi C. E. W. Bean’in de katıldığı program, https:// www.awm.gov.au/collection/ S00156/ bağlantısından dinlenebilir.
Tuğgeneral Sırrı Acar, İngiliz Orgeneral M.A.R. West ve Avustralyalı Tuğgeneral J. Wilton arasında Anzak Günü töreninde (üstte). 27 Nisan1953 tarihli The Advertiser gazetesinin haberi.
Bu bahsi kapatırken 1955’te Çanakkale Savaş alanını gezmeye gelenleri o zaman general olan Daniş Karabelen’in (1898- 1983) Eceabat’ta karşıladığını, 1958’de Genelkurmay Başkanı olan Rüştü Erdelhun’un (1894-1983) ise 27 Mayıs darbesinden sonra 3 Haziran 1960’da emekliye sevk edilerek Yassıada’da yargılanıp idama mahkûm edildiğini, 1964’te Cemal Gürsel’in af çıkarmasıyla serbest kaldığını hatırlatalım.
Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes’in de imzalarını taşıyan 4 Eylül 1953 tarihli kararname ile Rüştü Erdelhun ve Daniş Karabelen Avustralya seyahatleri için 75’er lira gündelik aldılar (Başbakanlık Arşivi).
Bir Çanakkale gazisi olan Korgeneral Vedat Garan, Kore’de Avustralyalı askerlerin şeref kıtasını teftiş ediyor.
18 Mart 1954’te Kore’de bulunan Avustralya 2. Kraliyet Alayı’nın tören kıtası, genç bir subay olarak Çanakkale Savaşı’na katılan Korgeneral Vedat Garan (1895-1964) tarafından teftiş edilir.
Kore Savaşı’nda ölen askerlerin Pusan’daki mezarlıkları. Avustralya ve Türk askerleri yanyana yatmaktadır.
Yine o yıl Kore’den Albay Cemal Madanoğlu başkanlığındaki dört subaydan oluşan bir heyet Anzak Günü’ne katılmak üzere Yeni Zelanda’ya gider. Bu ziyareti Atlas Tarih dergisinin 12. sayısında anlatmıştım. Burada sadece Yeni Zelanda’da çok iyi karşılandıklarını, Çanakkale Savaşı’nın Yeni Zelandalı gazilerle tanışarak uzun uzun sohbet ettiklerini, hediye alıp verdiklerini hatırlatayım. Bu hediyelerden biri Türk heyetine takdim edilen, Çanakkale Savaşı’nda ele geçmiş bir Türk bayrağıydı. Bayrak şimdi askerî müzededir.
27 Mayıs darbesiyle sanık durumuna düşenler Yassıada’da yargılandılar. Bunun için Yüksek Adalet Divanı oluşturulmuş ve başına Salim Başol getirilmişti. Başsavcılığı da Altay Ömer Egesel yapacaktı. Yargılamalar 14 Ekim 1960’da başladı. 600’e yakın sanık için 20’ye yakın dava açılmış, bunlardan bazıları Bebek Davası, Köpek Davası, Barbara Davası, Anayasa Davası olarak adlandırılmıştı. 15 Eylül 1961’de kararların açıklanmasıyla biten mahkemede sanıkların 123’ü beraat etti, diğerleri çeşitli cezalara çarptırıldılar.
15 Kişi idama mahkum oldu. Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın cezaları infaz edildi. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk ve son defa bir başbakan idam edildi. Türk demokrasisi bu idamın kara lekesinin izlerini hala taşıyor.
Yassıada duruşmalarını takip edenlerin biri de illüstratör, ressam ve karikatürist Münif Fehim (1899-1983) idi. Haluk Oral’ın arşivinden mahkeme sürecinde yapılan orijinal çizimler…
Mahkeme heyetinin imzaladığı karton
Yüksek Adalet Divanı Başkanı, Üyeleri, Başsavcısı ve yardımcılarının imzalarının bulunduğu karton. Ortasındaki 27 Mayıs temalı üç pul 26 Eylül 1961, yani mahkemeler başladıktan oniki gün sonra Yassıada’da damgalanmış. Divan Başkanı Salim Başol’un imzası en üstte. En alttaki pulun hemen altındaysa Başsavcı Altay Ömer Egesel’in imzası yer alıyor.
Polis şefleri mahkemede
Münif Fehim’in kaleminden polisler. Mahkemelerde polis şefleri de suçlamalardan paylarını aldılar.
İki asker ve Bayar
Celal Bayar iki asker arasında duruşmaya gidiyor. En çok fotoğraf, belki de sanıkların mahkemeye gelişleri sırasında çekilmişti. Münif Fehim de buna çizgileriyle katılmış.
Baş sanıklar: Bayar ve Menderes
Münif Fehim imzalı Celal Bayar Portresi ve duruşmalar sırasında Celal Bayar ve Adnan Menderes çizimleri. Bayar az duyduğu için kulaklık kullanıyor. Menderesin boyadığı iddia edilen saçları duruşmalar boyunca hiç beyazlamadı.
Ayhan Aydan, “Bebek Davası” ve utanç verici sahneler…
Demokrasi tarihimizin en utanılacak davalarından biri de “Bebek Davası” adıyla anılır. 31 Ekim 1960’da başlayan bu davada Adnan Menderes ve Doktor Fahri Atabey, opera sanatçısı Ayhan Aydan’ın Adnan Menderes’ten olan çocuğunun ölümüyle ilgili suçlandılar. Ayhan Aydan, Yassıada’da verdiği ifadede Menderes’le olan ilişkisini gizlemediği gibi onu sevdiğini açıkça beyan etti. Duruşmaların birinde başsavcı, Adnan Menderes’in kasasında bulunduğunu iddia ettiği beyaz bir “kadın donu”nu havaya kaldırarak mahkeme heyetine gösterdi. Mahkeme 22 Kasım’da sanıkların suçsuz bulunmasıyla bitti. Münif Fehim’in yaptığı çizimde, Ayhan Aydan, Adnan Menderes, Dr. Fahri Atabey ve elinde donla başsavcı.
Salim Başol ve Ömer Egesel
Münif Fehim, Salim Başol ve Altay Ömer Egesel’in portrelerini sadece imzalamakla kalmamış, onlara da imzalatmış. Başol’un resimleri zamanın pek çok dergi ve gazetesinde yer aldı. Mahkemenin haber filmlerini izleyenler, çoğunun Başol’un “sanıklar getirildiler, elleri bağlı olmayarak yerlerini aldılar” deyişini hatırlayacaklardır. Egesel’in resimleri o kadar meşhur olmadı.
Yassıada’ya yolculuk Dolmabahçe’den başlardı
Yassıada’daki duruşmalara katılacak olanların yolculuğu Dolmabahçe’den başlardı. Yolculuk boyunca bir hücumbotun eşlik ettiği gemi, seyirciler, sanık yakınları ve avukatlarıyla dolu olarak, yavaş yavaş ufuktaki kasvetli adaya doğru yol alırdı.