Yazar: Gürsel Göncü

  • Kültür yoksa demokrasi de yok

    Kültür yoksa demokrasi de yok

    Aralık ayının son günlerine doğru, bir defa daha tarihten çıkıp bugünün gerçekleriyle çarpıldık. Seçim sath-ı mâiline doğru yükselen-yükseltilen siyasi tansiyon, bu defa da Metin Akpınar ile Müjdat Gezen’in sabahın erken saatinde savcılık tarafından ifadeye çağrılmasıyla “hiper” seviyelere çıktı.

    Aktörüne, sanatçısına, edebiyatçısına değer vermeyen, sahip çıkmayan devlet, devlet olma özelliğini yitirir. Emirle harekete geçen hukuk, Emirlik denilen ülkelerde olur; yani olmaz. Türk milleti, farklılıkların zenginliğiyle hemhal olmuş, varolmuş bir millet. Saygısızlık-sevgisizlik, zaten insanı aşağı düşürür. Hedef göstermek, ayrıştırmak, ayrışmaları körüklemek… Bunlar bizleri de ülkeyi de daha ileri taşımak yerine, felaketlere davetiye çıkaran tutumlar. Yakın-uzak tarihimiz maalesef bunlarla dolu. Osmanlı Devleti fethettiği topraklarda, gayrimüslimlere gösterdiği insanlığı, insicamı; kendi doğduğu Anadolu coğrafyasına çok görmüş. Batılıdan gelen hakarete, saldırıya karşı durmuş, bâtıla haddini bildirmiş ama; yine Batılıdan gelen övgü ve teveccüh karşısında gevşeyip pohpoh (!) olmuş.

    Ülkemizdeki ayrışmadan medet umanlar, bunun nasıl bir karanlığa dönüşebileceğini, çoluklarının çocuklarının nasıl bir geleceksizliğe doğru gittiğini göremeyecek kadar şimdiki zamanın kulu-kölesi olmuştur. “Kendini bulamamış” cumhuriyet aydınını yerin dibine batıranlar, aynı topraktan bir alternatif kültür çıkaramayacak ölçüde cehalet batağına saplanmıştır. Reaksiyondan başka hiçbirşey üretemeyen, sonuçta kendini paralar-bitirir. Sonuçta, bizde hep sıklıkla dile getirilen “bizde demokrasi kültürü yok” cümlesini bu bakımdan ele almak gerekir. Doğrusu, “kültür olmadığı için, demokrasi zaten yetişemez”dir.

    Cumhuriyet döneminde, özgün ve kaliteli eserleriyle dünyamızı zenginleştiren aydınlar da çıktı. Ama bunların da bilerek kıymetleri bilinmedi; hapislerde süründürüldüler veya unutulmuşluğa terkedildiler. Bunların başında şüphesiz Nâzım Hikmet gelmektedir. Bu sayımızda da bilinmeyen şiirleriyle kapağa taşıdığımız Nâzım Hikmet, asırlarca yaşayacak.

    Peki biz nasıl yaşayacağız?

    “Kendini bulamamışların sadece cumhuriyet rejimi ve cumhuriyet aydını olmadığını anladığımız, bu tespit ve otokritik üzerinde uzlaştığımız zaman ülkemizin bir şansı olabilir… Elitlerden nefret edenler, kendi camialarındaki kültürsüzlük içerisinde biten ve giderek her tarafı kaplamaya başlayan yabani otlarla mı beslenecek?” diye yazmıştım beş sene önce. Rövanşist ve otoriter yaklaşımlar, ülkemizi de insanımızı da mutluluğa, refaha taşıyamaz.

    2019’da umuda, kardeşliğe ihtiyacımız var.

  • Çanakkale geçilmez Anafartalar geçilir!

    Çanakkale geçilmez Anafartalar geçilir!

    Çanakkale muharebelerinin yaşandığı Anafartalar bölgesine yeni yollar yapılıyor. Sıcak muharebenin yaşandığı araziye sıcak asfalt dökülüyor. Amaç, varolan ve büyüyen otobüs-ziyaretçi trafiğini rahatlatmak! Peki Mustafa Kemal ve burada savaşan nice şehidin-gazinin ruhları da rahatlıyor mu? Bizi geleceğe onların mirası taşıyacak; karayolları değil.

    Çanakkale Boğazı’na köprü yapılmasına karar verildiğinde, Başbakan Binali Yıldırım, “Çanakkale geçilmez tarihte kaldı artık. Çanakkale geçilir. Her türlü geçilir hale geliyor. Denizden geçiliyor, havadan geçiliyor, şimdi karadan da geçilmiş olacak” demişti (26.10 2016). Yıldırım’ın samimiyetini ve rahatlığını hep takdir etmişimdir. Zamane politikacıları gibi kıvırtmaz. Ancak kendisinin ve herkesin bildiği gibi “Çanakkale geçilmez”deki Çanakkale aslında Gelibolu Yarımadası’dır ve gerek 18 Mart 1915’teki Boğaz harbi gerekse 25 Nisan 1915’te başlayan kara harbi, esas olarak bu yarımadadaki savunma sayesinde kazanılmıştır.

    Çanakkale Boğazı üzerine asma köprü yapılması 2000’lerin başlarında gündeme gelmiş, ancak o vakit Eceabat-Çanakkale arasına düşünülen bu projeden Allah’tan vazgeçilmişti. Zira bugün Tarihî Alan Başkanlığı sorumluluğunda bulunan muharebe arazileri, özellikle köprü bağlantı yolları ile büyük zarar görecek ve Kilitbahir Platosu civarında geri dönüşü olmayan bir tahribat yaşanacaktı. Köprü projesi daha sonra isabetli şekilde Gelibolu-Lapseki arasına alındı.

    Tarihin üzerine sıcak asfalt dökmek Anafartalar bölgesinde yapımına başlanan yeni asfalt yollar, bölgenin tarihî dokusuyla muharebe anı ve izlerini geri dönüşsüz biçimde ortadan kaldıracak.

    Şimdi ise tarihî Gelibolu Yarımadası’nda gerçek bir tehdit var ve bu defa İngilizler değil, Türkler geliyor! Karayolları ve Tarihî Alan Başkanlığı ortaklığında, Anafartalar ovasına 15 km.’lik yol yapılıyor. Sıcak asfalt. Genişliği 12 metre. Maliyeti 54.992.430 TL. Süre 810 gün. Peki neden?

    Tarihî Alan Başkanlığı’nın yazılı izahı şöyle: “2017 senesinde 3 milyona yaklaşan ziyaretçi sayısını cumhuriyetimizin 100. yılında 10 milyona çıkarmak hedefiyle çalışan başkanlığımız; gelen ziyaretçilerimizin konforlu bir gezi deneyimi yaşaması; devletin zirvesi başta olmak üzere üst düzey yöneticilerimiz, uluslararası temsilciler ve devlet başkanlarının törenlere katılım göstermesi; ayrıca tarihî alan içerisinde yaşayan yaklaşık 10 bin vatandaşımızın ihtiyaçlarına cevap verebilmek için yeni yolların gerekli olduğunu değerlendirmektedir” (metnin Türkçesi düzeltilmiştir).

    Hiç uzatmadan madde madde yazayım:

    1- Tarihî Alan Başkanlığı’nın asli görevi-amacı, ziyaretçi sayısını arttırmak değil, bu alanı ve muharebe anı-izlerini korumaktır.

    2- Yapılması planlanan ve maalesef yapımına başlanan karayolu, muharebe arazisi içerisinde geri dönüşü mümkün olmayan bir tahribat yaratacak, doğal-tarihi dokuyu sonsuza dek değiştirecektir. Bu durum, bu sektörde savaşan başta Mustafa Kemal olmak üzere tüm şehit ve gazilerin anısına, bizden sonraki kuşakların geleceğine saygısızlıktır.

    3- “Konforlu gezi deneyimi” denilerek olumlanan durum, otobüs turlarıyla bölgeye gelen ziyaretçilere hizmet sunmaktır. Zira hal-i hazırda Eceabat-AlçıtepeŞehitler Abidesi hattında, özellikle yaz aylarında büyük bir trafik yoğunluğu olmakta ve alan başkanlığı hem bunu aşmak hem de ifade edildiği gibi ziyaretçi sayısını arttırmak için, bu ağırlığı Anafartalar tarafıyla dengelemek istemektedir.

    4- “Devletin zirvesi başta olmak üzere üst düzey yöneticilerimiz…” ve sevgili halkımız, eğer Anafartalar sektörünü ve buradaki şehitlikleri görmek-ziyaret etmek isterlerse, bir zahmet arabalarından-otobüslerinden müsait bir yerde inip yürüyebilirler. Zira bu vatanı onlara hediye eden, onların bugün varolmasını sağlayan askerler o topraklar için o topraklarda şehit olmuştur.

    5- Tarihî alan içerisinde yaşayan 10 bin vatandaşımızın gündelik ihtiyaçları için (tarım-traktör-ulaşım), varolan yolların iyileştirilmesi yeterlidir. Bunun için şüheda toprağına kilometrelerce sıcak asfalt yapmak gerekmez.

    Bölgeden sorumlu Tarihî Alan Başkanlığı, özellikle şu andaki başkan İsmail Kaşdemir yönetiminde gayet başarılı çalışmalar yapıyor; hakkını teslim etmek isterim (Anadolu Hamidiye Tabyası’nda açılan müzedeki kabul edilemez hataları önümüzdeki ay yazacağız. Tabii buradaki esas sorumlu Kültür ve Turizm Bakanlığı’dır). Daha önceki yıllarda Millî Park döneminde yapılan hatalar düzeltilmeye, muharebe arazileri ve şehitlikler korunmaya, doğru işaretlenmeye uğraşılıyor. Ancak Anafartalar karayolu projesi, tüm bu olumlu gelişmeleri sıfırlayacağı gibi, gelecekte hiç de övünç duymayacağımız bir hal yaratacak.

    Daha önce de çeşitli vesilelerle yazdığımız ama kulak asılmayan temel çözüm önerimizi tekrarlayalım: Çanakkale muharebe arazileri, herşeye rağmen bugün dünyada en iyi korunmuş 1. Dünya Savaşı alanıdır. Bu kutsal toprakları ziyaret etmek isteyen vatandaşlarımız, arabalarından-otobüslerinden “müsait bir yerde”, yani Alçıtepe veya Anafartalar köylerinde inecek ve oralardan bir zahmet yürüyecek. Bu toprağı kendisine kazandıran şehitin katlandığı zahmetin milyonda birine razı olacak. Şehitlik kapısına park etme, otobüslerle bu tarihî alanı katletme devri artık bitmeli. Ziyaretçi sayısıyla değil, atalarımızla gurur duyalım. Bizi geleceğe onların mirası taşıyacak; karayolları değil.

  • Tarihe bakışaçımız, tarihle bağlantısızlığımız…

    Tarihe bakışaçımız, tarihle bağlantısızlığımız…

    Büyük Britanya’da “Kral öldü, yaşasın (yeni) kral” deyişi meşhurdur. Ancak İngilizler bunu eski kralın her anlamda “gömülmesi” diye anlamamışlar ve yine hepimizin bildiği gibi son 10 yüzyıldır her dönemin kaydı-kuydunu gayet ayrıntılı biçimde arşivlerinde tutmuşlar. Üstelik sadece hanedanın değil, gündelik hayatın, gündelik hadiselerin ve sonradan “sivil toplum” denilen müktesabatın yazılı kayıtlarından bahsediyoruz.

    Bugün ülkemizde ise sadece aktüel konuların, siyasetin ve paranın civarında var olan ve yaşadığı zamanı mutlak sayan yöneticiler çoğunlukta. Aslında bunlar hiç de “zamane insanı” sayılmazlar. Öyle ya; Fatih Sultan Mehmet gibi, Barbaros Hayreddin gibi gerçekten tarihimizde fark yaratmış, ülke yaratmış büyük isimler, Osmanlıların uzun unutuş dönemlerinden nice sonra 20. yüzyılın başlarında hatırlanmışlar, cumhuriyet döneminde taçlanmışlar. Barbaros’un İstanbul-Beşiktaş’taki vakıf arazisini, hem Ortaköy hem Dolmabahçe tarafından istimlak ettiğimizi, Sinan Çuluk’un kaleme aldığı bu ayki kapak konumuzda arşiv belgelerinden öğrenebilirsiniz. Bu da yetmemiş. Barbaros hafızalardan da silinmiş. Nice sonra İstanbul’a gelen “gâvur” araştırmacılar sayesinde yeniden hatırlanmış.

    Bizde pek yazılı kayıt olmamasını, “sözlü kültür”e bağlayanlar çoktur. Ancak bu sözler uçucu olduğu gibi, her dönemin rüzgarına göre de yön değiştirirler. Her yeni dönemin yeni realitesi de, kendinden öncekileri “sözde” yüceltirken, günün fırsat ve değerlerini “en iyi şekilde” yeniden “değerlendirir”.

    Önceki sayılarımızda, İstanbul’un fethi sırasında şehit düşen Yeniçerilerin gömüldüğü Tepebaşı-Haliç sırtlarının, daha Yavuz Sultan Selim döneminde nasıl Avrupalılara tahsis edildiğini yazmıştık. Çok sonrasında, dönem haritalarında (Pervititch) “Türk mezarlığı” olarak geçen kimi alanlara bizzat II. Abdülhamid’in iradesiyle nasıl otel dikildiğini de!

    Bugün ülkemiz coğrafyasında, özellikle tarihî başkent İstanbul’da yaşanan tarih kıyımına bakınca, bunun son dönemlere özgü bir talan-yağma olduğunu düşünmek yanlış olur. Atalarımız da atalarının sadece “para ve saha” mirasına sahip çıkmış; onlardan tevarüs ettikleriyle yaşayıp, yine onlar gibi unutulmuşlardır. Bir şekilde unutulmamayı başaranlar ise, onları hatırlayanların yalan-yanlış ve tabii ilgili dönemin çıkarlarına uygun şekilde biçimlendirilmiş halleriyle yaşamıştır. Yani yeniden dünyaya gelseler, “beni unutsanız daha iyiydi” diyecek durumlara sokulmuşlardır (bkz. Sultan II. Abdülhamid).

    Kısacası tarihle olan gerçek bağlantısızlığımız, aslında bu ülkede yaşarken fazlasıyla ihtiyaç duyduğumuz bir haldir. Daha önce de “Ata binen Türk, atasını tanımaz” şeklindeki “atasözü”nü hatırlatmıştım. Onun devamına eklenebilecek en isabetli atasözü ise herhalde “Bindik bir alâmete, gidiyoruz kıyamete”.

    Bu kadar “at” demişken… İnsanları bilmem ama Bold Pilot herhalde nesiller boyu hatırlanacak.

  • Belirsizleşen geleceğimiz, tükenmeyecek umudumuz

    Belirsizleşen geleceğimiz, tükenmeyecek umudumuz

    Bizde insanlar yaşlandıkça, tarihine yaklaşır. Kimi Batılı memleketlerden farklı olarak, kişisel geçmiş ve tarih bizim için oldukça duygusal konulardır ve insan yaş aldıkça, ölümüne yaklaştıkça maziye önem vermeye başlar. Ancak bu ileri yaşlarda, araştırma yapmak, kitap okumak, gidip gezmek gibi faaliyetler -tabii genç yaşlardaki enerjik dönemler geride kaldığı için daha zordur. “Oturduğu yerden ahkam kesmek” deyimi, tam da bu anlamda, bize uygun bir haldir.

    Oturduğu yer ister köy, ister kasaba, şehir veya büyük şehir olsun… Bugün ülkemizde yaşı değil 60’lara 70’lere, 40’lara varmış bir insanın dahi, çocukluğunda tanık olduğu çevreyi, dokuyu, yapıyı görmesine imkan var mıdır? Acaba dünyada, bu kadar kısa sürede bu kadar dramatik hatta trajik bir değişim yaşamış bir başka ülke var mıdır? Hâl böyle olunca ortaya çıkan ekonomik/sosyal meseleler bir yana bir insan evladının kendi geçmişiyle, ülkesinin tarihiyle hakiki bir bağlantı kurabilmesi, sahici bir devamlılık hissetmesi mümkün müdür?

    Bu koşullarda tarih de efsaneleşmek zorunda kalır. Bu koşullarda gelecek de silinir. Ve bu koşullarda şimdiki zamanın sonsuzluğunda kayboluruz.

    1960’lı yıllara kadar neredeyse zengin-fakir-orta halli bütün evlerin duvarlarında, salonlarında anne-babaların, nine-dedelerin bir köşede fotoğrafı olurdu. Şimdilerde pek az kaldı. İnsanlar daha ziyade çocuklarının, torunlarının fotoğraflarını koyuyor. Resmî dairelerde ise Atatürk fotoğraflarının yerini son yıllarda Fatih ve II. Abdülhamit çizimleri-fotoğrafları almaya başladı.

    Aslında Fatih Sultan Mehmet’i Osmanlı unutulmuşluğundan kurtaran ve onu gelecek nesillere tanıtanın cumhuriyet yönetimleri olduğu biliniyor. Bu bakımdan Fatih gibi tarihsel bir şahsiyetin bizim devlet hafızasında ve dairesinde hatırlanması çok isabetli. Sultan Abdülhamit de bu millete okulu, fotoğrafı, Batı eğitimini, romanı, tren yollarını, kısacası medeniyeti-kültürü taşımış; belki de Fatih’ten sonraki en aydın padişah.

    Ancak daha önce de çeşitli vesilelerle yazdığımız gibi, Mustafa Kemal Atatürk’ü isteseniz de silemezsiniz. Yakın tarihin büyük liderleri Batı’da bile saygın ama mesafeli bir “müzelik” objeye dönüşürken, Atatürk hâlâ bizlerin içinde, kalbimizde yaşıyor. Onun cenazesine katılan Betül Mardin, “Atatürk başka bir şey. Gazi. Kurtarmış adam bizi” diyor. Bu kadar basit ve bu kadar büyük aslında. Geleceğimiz belirsizleşirken, onun bize verdiği umutla “Hallederiz Paşam” diyoruz; “sen rahat uyu”.

  • Ülkeler kazandı-kaybetti ama insanlar öldü ve unutuldu…

    Ülkeler kazandı-kaybetti ama insanlar öldü ve unutuldu…

    1.Dünya Savaşı, 2. Dünya Savaşı’na kadar, “Büyük Savaş” veya “Cihan Harbi” diye adlandırılırdı. Birinci Savaş 1914’ün yaz sonunda patlak verdiğinde, Batı’daki yaygın kanaat, tüm uluslardan askerlerin en geç o yılın Noel’inde evlerine dönmüş olacaklarıydı. Yine Batılı liderler ve genelkurmaylar, bu savaşı “Tüm savaşlara son verecek savaş” diye yaftaladılar; âmiyane tabiriyle “gazladılar”. Basın-yayım işlerinin, gazeteciliğin yeni geliştiği; bunun etkisinin top mermilerinden ve kurşunlardan ve bombalardan daha fazla olduğunun anlaşılmaya başlandığı yıllardı. Böylelikle önce, bugün dezenformasyon dediğimiz durumlar doğdu; enformasyon ise 20. yüzyıl boyunca onun süratine, etkisine ve mükemmelliğine erişmeye çalışacaktı (21. yüzyıl ve dijital medya ile, tüm dünyada gerçek gazeteciliğin sahtekarlığa yetişme şansı kalmadı; zira dijital medya “gerçekten daha gerçek”).

    Bugün ‘gerçekten de’ 20. yüzyıl başlarındaki yalan haberler, nefret söylemleri, kötü fotomontajlar, uydurulan efsaneler ve “düşman” tarafa karşı yürütülen kara propagandalar bile, bize oldukça “naif ” ve hatta neredeyse “sevimli” gelebiliyor.

    Aslında savaşla ilgili algılar ve tanımlamalar, herkesin bildiği gibi tamamen Batılıdır; yani onların kriterlerine, eğitimlerine, sıralamalarına göre şekillenip yer etmiştir. Bizim taraftaki insanlarımız, özellikle 1870’lerden sonra hızlanan küçülme-büzülme döneminde, savaşlar ve seferberlikler içinde yaşamaya çalıştı. Artık gücümüz yeni emperyalistlere yetmediği için, kendi coğrafyamızda birbirimize düşerek hatta birbirimizi boğazlayarak (Türk-Ermeni katliamları) hayata devam ettik. 1. Dünya Savaşı patlak verdiğinde, Balkan Harbi’nin yıkıcı etkisi ve getirdiği perişanlık içerisindeydik. Ve bu halimiz 1922’ye, İstiklal Harbi’nin sonuna kadar devam etti. Yani buranın insanı 1912-22 arası, 10 yıllık bir büyük ızdırap devri yaşamıştır. Bu dönemde sadece savaşlarda değil, sivil ve günlük hayatta da ezilen, ölen, kaybolan insanlarımız milyonlarla ifade edilir.

    Bu acı devri, biz özellikle ve genellikle öne çıkan kahramanları, devlet adamları, komutanları, padişahları ve başlıca antlaşmaları, kararları, vb. unsurlarıyla biliriz. İnsanı, insanımızı bilmeyiz. Onlar sadece, büyüklerin anlattıkları ve dilden dile bugüne ulaşan; ulaşırken de bire bin katılan veya eksiltilen hikayelerde yaşar. Yine de devletlerin, mekteplerin, otoritelerin anlattıkları-yazdıklarına kıyasla çok daha sahici, çok daha tarihtir.

    Şevket Süreyya Aydemir Suyu Arayan Adam’da (1959) şöyle diyordu: “Kaldı ki bugün harbin hikayesi, artık insanın hikayesi olmaktan çıkmıştır. Şimdi tekniğin, teknolojinin kudreti, aktif bir faktör olarak, adına insan denilen garip yaratığın kaderini, harpte de barışta da, dilediği gibi yoğurur. Şimdi insanlar değil, insanların hayata davet ettiği, sonra da bir türlü nizam altına alamadığı kör kuvvetler, yani teknik harp eder. Biz onun hem efendisi hem esiriyiz”.

    Bu sayımızda seferberlik dönemindeki insan gerçeğine de bir nebze olsun ışık tutmaya çalıştık. Necdet Sakaoğlu’nun yazısı, umarım çok eksik olduğumuz bu alandaki sözlü tarih çalışmaları için de bir fırsat olur.

  • Dünden bugüne doğru Doğu’ya ve Batı’ya sahip çıkmak

    Dünden bugüne doğru Doğu’ya ve Batı’ya sahip çıkmak

    Emperyal devletlerin özellikle son 200 yıldır dünyayı nasıl çekip çevirmeye çalıştığı herkesin malumu. Bunun karşısında şöyle veya böyle tutum alanların, buna karşı çıkanların tarihte gördüğü, bulduğu en önemli örnek ise Mustafa Kemal Atatürk. Gazi, işgalcileri kovaladığı gibi, hem maddi hem kültürel büyük bir yoksunluk içerisinde, savaştan perişan şekilde çıkmış bir coğrafyanın üzerinde, kendi başına buyruk bir milleti yeniden dünya sahnesine çıkarmak için çabalamış. Şüphesiz hatalar da yapmış. Ancak sevaplarının yanına yaklaşacak başka dünyalı belki de henüz doğmamış.

    12. yüzyılda İslâm kültürünün Endülüs’ten sonraki gerileme döneminde, Avrupalılar bugün borçlu oldukları Antik Yunan ve Roma geleneğini canlandıran Müslümanları hallederek yeni bir rotaya girdiler. Bu bakımdan hiç de karanlık olmayan Avrupa Ortaçağ’ı, Hıristiyan tutuculuğuna rağmen bugünkü Batı medeniyetinin temel koordinatlarını belirledi. Aynı sıralarda Anadolu’yu mesken tutan biz Türklerin, Osmanlı Devleti diye adlandırdığımız yapı içerisinde, Kostantiniyye’yi alarak, Bizans geleneğini sırtlayarak özellikle Doğu Avrupa’da kalıcı olma mücadelesi ise 19. yüzyılın henüz ilk yarısında akamete uğradı.

    Doğu’dan yükselen ışık Batı’da elektriklenirken, Mustafa Kemal de çöken bir imparatorluğun yağma edilen toprakları üzerinde yeniden bir ateş yakmaya muvaffak oldu.

    Böbürlenmek, özellikle geçmişle böbürlenmek, “şanlı tarihimiz”den dem vurmak, bugün içinde bulunduğumuz vaziyetlere “moral” açısından iyi gelebilir. Ancak bugün düşüncesi ne olursa olsun, özellikle yeni kuşak gençlerin bu tür ucuz-bayat ve kalitesiz “Türk’ün Türk’e propaganda”larıyla veya salt Müslümanlık vurgusuyla dile getirilen sloganlarla tatmin olmadıkları açıktır.

    Bu sayımızda Amerikan Başkanı Trump’ın son inisiyatiflerinden hareketle, ABD’nin ve daha önce İngiltere’nin uluslararası politik geleneğinde varolan “Büyük sopa” diplomasisine dikkati çekiyoruz. Ancak asıl mücadele, “dış düşman” veya “iç düşman” tuzaklarına düşmeden bir olmakla ve yaşadığımız tarihî coğrafyayı kültürel olarak canlandırmakla verilebilir. Mustafa Kemal Atatürk de gücü yettiğince, ömrü elverdiğince Türkiye’yi yeniden bir merkez ülke yapmak, hem Doğu’ya hem Batı’ya sahip çıkmak için gayret gösterdi.

  • Efsaneyle karışan tarih, tarihle karışan hayatımız

    Efsaneyle karışan tarih, tarihle karışan hayatımız

    Tarih, özellikle geriye doğru gittikçe efsaneyle karışır. Tabii bu durum çok daha eski dönemler için de geçerlidir. Ünlü yazar ve bence büyük tarihçi Umberto Eco, 1204’te Haçlıların İstanbul’u işgaliyle başlayan Baudolino adlı romanında, Hz. İsa’ya ait bir takım “kutsal emanetler”in şehir dışına kaçırılmasını anlatır. Latinlerin şerrinden korkan Ortodoks papazlar bu emanetleri kaçırmak üzere sarıp sarmalarken, aralarında daha yaşlı ve güngörmüş olanı, bunların aslında hiç de sanıldığı ve inanıldığı gibi “orijinal” olmadığını ima eder, söyler.

    Bir romanda, bir kurguda geçen bu hadise, aslında bize tarihin ne denli belirsizleşebildiğini ve siyasi-dinî iktidar sahiplerinin her dönemde bu durumdan azami ölçüde faydalandığını gösterir. Ancak Mimar Sinan gibi gerçek ve ardında somut, çok büyük eserler bırakmış bir dehanın etrafındaki sis perdesi, neredeyse onun yaşadığı 16. yüzyıldan itibaren etrafı kaplamış. Sonrasındaki 350 yılda bu büyük sanatçıyla ilgili yazılan-çizilen neredeyse hiçbirşey yok. Cumhuriyet döneminde ise belli bir çaba var ki, bugün Mimar Sinan adını duymamış, işitmemiş kimse neredeyse yok. Evet, adını duymuşuz, eserlerini listelemişiz ama bunu hangi belgeye, bilgiye, kitabeye göre yapmışız?

    İşte bu noktada, devreye kimi önkabuller giriyor ve bitip tükenmeyen tartışmalar başlıyor. Tartışma iyi hoş da, bilimsel çalışmalarla kıyaslanmaz ölçüde fazla ve niteliksiz. Hele hele günümüzde yazılı basının ve üniversiter çalışmanın hal-i pür melali gözönüne alındığında, bu tür konularda kamuoyu artık tamamen sosyal, pardon sosyopat medyadaki “laf çakma”larla şekillenir oldu.

    Yine de umutsuzluğa kapılmamak gerekir. Yayın Kurulu başkanımız tarihçi Necdet Sakaoğlu, bu sayımızda Mimar Sinan’la ilgili Osmanlı literatüründe ne var ne yok ortaya koyuyor. Evet, dediğimiz gibi pek bir şey yok ama; “nasıl ve neden yok”un cevaplarını bu yazıda bulacaksınız. Sanat tarihçisi Hayri Fehmi Yılmaz da, özellikle Mimar Sinan’la ilgili efsanelerin yakın tarihte nasıl geliştiğini yazıyor.

    Bırakın 16. yüzyılda yaşamış Mimar Sinan’ı, çok daha yakın tarihte, 20. yüzyılda yaşanmış, örneğin Çanakkale Savaşı, hatta Kore Savaşı gibi konularda dahi, efsaneleri tarihî gerçeklere tercih eder olduk.

    Tarihin belirsizliği, belki biraz da bu alanın niteliği; ancak bunun ardına sığınarak aktüel pozisyonlarımızı doğrulamaya çalışmak, hele hele uydurmalara başvurmak bize kaybettireceği gibi, gelecek nesilleri de tehlikeye atar.

    108. sayfamızdaki ‘Ajanda’ konusunun girişinde şöyle deniyor: “Türk sanat tarihinin öncü ve en önemli isimlerinden Osman Hamdi Bey’in Sakıp Sabancı Müzesi resim koleksiyonunda yer alan altı tablosu, x-ışınları, kızılötesi gibi tekniklerle detaylı bir şekilde karşılaştırmalı olarak incelendi. Bu eserlerin geçirmiş olduğu restorasyon çalışmalarına, sanatçının üretim ve eserlerine dair her ayrıntı ilk defa bilimsel yöntemlerle ortaya çıkarıldı”. İşte tarihin, tarihçinin işlevi de bu yöntemleri kullanarak bilgiyi ortaya çıkarmak ve yorumlamak.

  • Ruşen Eşref’ten 100 yıllık gazetecilik dersi…

    Ruşen Eşref’ten 100 yıllık gazetecilik dersi…

    Son seçimlerde basınımızın, medyamızın pek iyi bir sınav verdiğini söyleyemeyiz. Bu durumu da şüphesiz salt siyasi gerekçelerle izah edemeyiz. İktidara yakın veya iktidar yanlısı olanlarla, muhalif olan mecralar arasında bir gazetecilik farkı ortaya çıkmamıştır.

    Seçimler hakkında yorum yapan Batı medyası ise genel olarak “free but not fair” (serbest ama adil değil) kavramını kullandı ki, bu da esas olarak kampanya sürecinde devlet olanaklarının iktidar partisi için kullanılmasına ve adaylardan birinin (Demirtaş) hapiste bulunmasına işaret ediyordu.

    Seçim sonuçlarına dair “kabullenememe” yaşayan kimileri de, özellikle MHP’nin tahminlerin ötesinde bir oy almasından hareketle, çeşitli usulsüzlükler yapıldığını dillendirdi ama ortaya somut bir kanıt, belge konamadı.

    Şimdi önümüzde yeni bir dönem yok. Hep birlikte göğüslememiz gereken, ağır iktisadi-sosyal sonuçları olabilecek zor bir devreye giriyoruz. Seçim sonuçlarından bağımsız, şu veya bu parti politikasının ötesinde, samimi bir birlik-beraberliğe ve tüm kurumlarıyla demokrasiyi güçlendirmeye ihtiyacımız var. Seçimler başka türlü sonuçlansaydı da aynı temel meselelerin belirleyeceği bu süreçte, gazetecilere, gazeteciliğe de önemli görevler düşüyor.

    Çizgisi ne olursa olsun, neredeyse tüm basının, neredeyse tamamen aktüel politikaya endekslendiği bir ülkede normalleşme olamaz. Adliye, çevre, şehir, kültür, spor, dış haber, magazin alanlarında kaliteli, orijinal medya üretimi yoksa, gazetecilik de olmaz.

    Özellikle son 10 yılda Türk medyasındaki patronaj değişiklikleri ve gazeteciler üzerindeki siyasi baskı, şüphesiz gazeteciliğe önemli darbeler vurmuştur. Sadece yazıları nedeniyle hapse atılan gazeteciler sıralamasında dünya lideriyiz. Bununla birlikte Türk basınının içinde bulunduğu genel kalitesizlik, salt siyasi iktidarın tutumuyla izah edilemez. Son derece demokratik koşullarda faaliyet gösteren bir medyanın da, hâl-i hazırdaki durumdan daha yüksek bir performans göstereceğini sanmak gerçekçi değildir. Dolayısıyla yazıları nedeniyle hapiste tutulan tüm gazeteciler acilen serbest bırakılmalı; gazeteciler de bu kabul edilemez vaziyeti ve baskıları öne sürerek asli işlerini hakkıyla yapamadıkları argümanından kurtulmalıdır.

    Tam 100 yıl önce, mütareke döneminin hemen öncesindeki son derece olumsuz koşullarda, Sultan Reşad’ın ölümü ve Sultan Vahideddin’in tahta çıkışı esnasında; bu tarihî hadiseye tanıklık eden Ruşen Eşref (Ünaydın) üstadın kaleme aldığı olağanüstü yazı da gazeteciliğin gücünü, umudunu yansıtıyor.

  • Gezi’den beş yıl sonra tarih devam ediyor, hâlâ…

    Gezi’den beş yıl sonra tarih devam ediyor, hâlâ…

    Bundan tam beş yıl önce, 2013 Mayıs sonu… Taksim Gezi Parkı’na toplanmış gençler, meydanın hemen yanındaki park alanına yeniden yapılması planlanan kışla binasına karşı çıkıyorlardı. Ağaçlar kesilmeye başlanınca, protestolar da başlamış, ancak gösteriler henüz kitlesel bir mahiyet kazanmamıştı.

    O vakit hazırladığımız NTV tarih dergisinin Haziran sayısı yeni piyasaya çıkmış, Temmuz sayısı için düşünmeye, hazırlıklara başlamıştık. Gezi Parkı’ndaki hareketlilik ve insan topluluğu, izlediğim ve tanık olduğum haliyle, en azından benim yakın tarihte gördüğüm-bildiğim herhangi bir “şey”e benzemiyordu. Bunun üzerine gerek Türkiye’de gerekse dünyada belki de yüzlerce gösteriye tanıklık etmiş ve yaşı benden “daha müsait”, tecrübesi sabit yayın kurulu üyemiz Masis Kürkçügil’i aradım. “Abi” dedim, “neler oluyor?”

    Kürkçügil kendine özgü cümleleriyle şöyle dedi: “Enteresan bir bileşim var. Klasik solcu zevat-ı muhterem değil bunlar. Neredeyse beş benzemez. Bizim tarihimizde pek nadirdir ama gerek kompozisyonu gerekse kimyasıyla ‘kendiliğinden’ bir harekete benziyor bu. Hadi hayırlısı”.

    Hareket daha sonra büyüyecek, farklılaşacak ve üç hafta boyunca hem Türkiye’yi hem de dünyayı sallayacaktı. NTV tarih dergisinin Haziran 2013 sayısı, Gezi’den hareketle hem Türkiye hem dünya tarihindeki “kendiliğinden” hareketlere ve bunun çeşitli sosyal alanlardaki etkilerine ayrılmış bir özel sayı, bir “Fevkalade Nüsha” olarak hazırlandı. Sonrasında, bildiğiniz gibi bu sayı yayıncı tarafından piyasaya verilmedi ve bizler de istifa edip dergimizi bağımsız olarak bugünlere taşıdık.

    İlgili sayıda yazdığım editoryal yazı “Tarihe tanıklık etmek, gençlerden öğrenmek” başlığı taşıyordu ve şöyle başlıyordu:

    “Hem cesur hem bilgeydiler. Hem bir, hem birliktiler. Hem birbirlerinden farklı hem ortaktılar. Hem tek başına hem kalabalıktılar. Böyle olduklarını bilmiyorduk. Belki onlar da kendilerini böyle bilmiyorlardı. Çadırlarının yakılmasından iki gün önce onları Gezi Parkı’nda gördüğümde, “ne kadar kendi halinde” çocuklar demiştim. Bu çocukların Türkiye tarihindeki en geniş kapsamlı kendiliğinden hareketi başlatacaklarını hiç düşünmemiştim. Siyasi partilerden en marjinal örgüte, medyasından polisine, belediyesinden yargısına, sendikasından iş dünyasına neredeyse bütün kurum-kuruluşları sallayacak bir etki yaratabilecekleri kimin aklına gelirdi?

    Bunlar sonuçta “üç-beş çapulcu” değildi ama, biz çoğu yetişkinin de yıllardır tekrarladığımız “okumaz etmez, kültürsüz, bilgisiz, bilinçsiz, Türkçesiz, geçmişinden habersiz, yol-yordam bilmez, bencil, apolitik, vs.” gençler değiller miydi?

    Değillermiş. Bunu hem her şeyden önce kendilerine kanıtladılar hem de cümle aleme gösterdiler. Onların direnişini bırakın anlamayı, algılamakta zorlandık. Onların mizahı karşısında komik durumlara düştük. Onların iletişimi karşısında postacı bile olamadık.

    Görüşü, ideolojisi ne olursa olsun, hadiseleri siyaseten yorumlamaya, daha doğrusu kendi bildiği siyaset üzerinden açıklamaya çalışan her kurum, kuruluş, kişi; bu gençlerin ortaya koyduğu “ortaya karışık” talepler ve sokak manzumesi karşısında, son kullanma tarihi geçmiş kaldı (…)”

    Bugün beş yıl sonra, Gezi’nin oluşturduğu hafıza hâlâ canlı ve herşeye rağmen hâlâ o yazının son cümlesindeki iyimserliğimi koruyorum:

    “Barış, huzur, kardeşlik içinde, farklılıkların zenginliğiyle yaşayalım”.

  • Genel seçimler ve tarihin seçimleri

    Genel seçimler ve tarihin seçimleri

    Seçim sath-ı mailine girdiğimiz şu günlerde… İlk üç kelimeyi internette “search” ettiğinizde, şu anki KKTC Başbakanı Tufan Erhürman’ın beş sene önce Yeni Düzen gazetesinde yazdığı nefis bir yazıyla karşılaşırsınız. Erhürman şöyle diyor:

    “Satıh, yüzey demek, mail ise eğim. Bu durumda, seçim sath-ı mailine girmek, seçime doğru eğimi olan bir yüzeye girmek gibi bir anlam taşıyor… Seçim sath-ı mailine girildiği takdirde tüm konsantrasyon seçimin kazanılmasına odaklanır. Kazanmanın tek hedef olarak görüldüğü her ortamda olduğu gibi, bu durumda da, her yol mübah kabul edilecek, hedefe ulaşmak için seçilen yöntemlerin, ideolojiye, ilkelere, ahlaka uygun olup olmadığı, tali ve ancak (olabilirse) seçimden sonra değerlendirilebilecek unsurlar olarak algılanacaktı… Her toplumun da bir vasatı, bir ortalama insan tipi vardır. Bu ‘tip’ler bir araya gelirler ve toplumun en kalabalık kesimini oluştururlar. Toplumla ilgili başka birçok kararda olduğu gibi, seçimin sonucu üzerinde de belirleyici olan bu ‘vasat’tır. İşte seçim sath-ı mailine girildiği zaman seçimi kazanmak tek hedef hâline geldiğine göre, siyasi partilerin ve adayların programlarını ve sloganlarını belirlerken kullandıkları denek taşı bu ‘vasat’ olacaktır. Onların dışında kalanlar her durumda azınlıktadır ve azınlığın ne düşündüğü, ne beklediği önemli değildir”.

    Erhürman’ın Kuzey Kıbrıs için sözünü ettiği “vasat”ın bile, bugün Türkiye için oldukça “seçkin” kaldığı ortada. Hele son zamanlarda bizdeki politikacıların demeçlerine bakınca, değil “vasat” neredeyse “trol” seviyesizliğinde bir ortama düştüğümüz anlaşılıyor. Ancak bu seviyesizliğin bile bir “karakter”i var. O da hep dediğimiz gibi reaktif yani “tepki verme” üzerine kurulu bulunması; düşman saydığı tarafa yönelik tutum alması, yayın yapması. Dahası, yapabileceği tek şeyin bu olması.

    Tarih bize bu “trol karakteri”nin de, bunları kullanarak iktidar edenlerin de herhangi bir kültür, sağlam bir müessese ve doğal olarak kalıcı bir miras bırakamadığını gösteriyor. Umutsuzluk, güvensizlik ve alternatifsizlikle şişen bu anlayış, çeşitli kurnazlıklarla idare-i maslahat etmeye çalışır ve sonunda çöker, unutulur gider. Bize düşense, hak etmediği halde tarihimizin unutulanları arasına giren insanları, olayları ortaya çıkarmak; onların anı ve izlerini görünür kılmak.