Yazar: Gürsel Göncü

  • Konunun uzmanı olmak

    Bir konunun, bir alanın uzmanı olmakla ilgili kriterler, akademya tarafından belirlenir. Zira akademik kurumlar ve bunların değerleme/değerlendirme sistemleri, tüm dünyadaki ilgili literatürü gerek arşiv bilgileri gerekse halen yürütülen çalışmalarla kıyaslayarak takdir edebilecek yegane yapılardır.

    Herhangi bir konuda bir tez veya görüş ileri sürüldüğünde; bir kitap veya çalışma çıktığında; bir sanat yapıtı veya bir edebi eser ortaya konduğunda; yeni buluş-icat olduğu ileri sürülen bir fikir-uygulama gündeme geldiğinde; bunun ne kadar orijinal, yeni, otantik ve dolayısıyla kıymetli sayılacağını da bu kurumlar belirler.

    “Literatüre girmek” tabir edilen bu yüksek hâl, anlaşıldığı üzre ancak ciddi bir çalışma, emek, zahmet, mücadele sonucu damıtılan bilgiyle mümkün olabilmektedir. Sonra da başka bir diyardan gelen veya dağdan inen veya gemiyle karaya bindiren bir grup “barbar”, senin bu emek emek, ilmek ilmek ördüğün “bilgi toplumu”nu ezer geçer, yakıp kül eder veya biraz akıllıysa kendine mâlederek hayata devam eder. Tarihin yazdığı gerçek hikayeler arasında en trajik olanlar bunlardır ama, akıllı ve uzun vadeli düşünebilecek zekadaki kimi “barbarlar”; kendi soyunu-sopunu-kanununu ilelebet payidar kılmanın yegane yolunun yazmak, üstelik “kendi yediği naneleri de yazmak” olduğunu bilmişlerdir. Bunun en meşhur örneği tabii Roma İmparatorluğu’dur. İmparatorluğun başındaki “Büyük” sıfatı da aslında ülkenin coğrafi alanından değil, bu düşünsel yükseklikten gelen irtifaya işaret eder.

    Ancak kendi işlediği günahları, yaptığı yanlışları; hatta kıydığı canları, yıktığı ocakları da yazıya dökebilen, kayda geçirebilenler gelecek tarih dönemlerinde yaşayabilmiştir. Eski Romalılar salak değildi. Tamamen “pembe”, tamamen olumlu, tamamen “biz çok şahane bir milletiz”lerle dolu kayıtlar hazırlamak herhalde pek zor olmasa gerekti. Ama yapmadılar. Bunu yapmadıkları için de hem geçmişleriyle barışık oldular hem hayatlarına hayat kattılar hem büyük bir özgüven sağladılar hem de gelecek nesiller için bir hesaplaşma imkanı sunacak kanıtlar bıraktılar.

    Daha önce de defalarca belirttiğimiz gibi tarih düz ve “ilerlemeci” bir çizgi izlemiyor ve mesela interneti bilmeyen 20. yüzyıl insanı veya ampulü görmemiş 18. yüzyıl köylüsü veya matbaaya yetişememiş erken Osmanlı efendisi bizden daha az bilgili, daha az zeki değildi. Hatta belki de tersine. Günümüz iletişiminin yarattığı süper hızlı haberleşme, dünyayı takip eden ve olayları izleyen ama hiçbir konuda derinlemesine bir bilgisi bulunmayan bilgiçler ortaya çıkardı. İşinin-mesleğinin erbabı, alanının uzmanı, sokağının eski taşı, armudunun tadı, ataların ahlakı pek kalmadı.

    Su içtiğimiz eski testiler, hiç değilse tekrar döneceğimiz topraktandı.

  • Umutlu ve iyimser olabilir miyiz?

    Umutlu ve iyimser olabilir miyiz?

    İmkansız değilse de epey zor. İstiklal Harbi ve sonrasındaki 10 yıllık dönemi, hem Mustafa Kemal Atatürk gibi müstesna bir liderle hem de dünyayı vuran ağır iktisadi-toplumsal krizler varlığında, hiç de fena olmayan bir performansla geçmişiz. Son Osmanlı döneminde dibe vurmuş devlet ve millet, bu acıların hafızasıyla toprağının, çoluk-çocuğunun geleceğini düşünmüş, buna göre yaşamaya çalışmış. 1930’lu yılların “Türk’e durmak yaraşmaz, Türk önde, Türk ileri” veya “Türk, öğün, çalış, güven” laflarını bugünün “liberalimsi” veya “Müslümanımsı” kodlarıyla küçümseyebilmek için; bu ideolojiye alternatif akımlar oluşturmuş ve bunlar doğrultusunda hayatı-milleti dönüştürerek başarıya ulaşmış olmak icabeder. 

    Varolmuş mu veya var mı böyle bir durum? Yok. 

    İnönü’nün ve konjonktürün sağladığı, 2. Savaş’ın dışında kalabilmemiz bizi büyük bir insani yıkımdan korumuş ama, sonrasındaki dönemde dünya “boom” derken biz yerimizde saymışız. Yine de erken cumhuriyet devrinin iyi-kötü inşa ettiği, yapılarla, tarım-hayvan-maden üçlüsünün yüzü suyu hürmetine, temel eğitimin ciddiye alınmasıyla idare edebilmişiz. 

    Sonrasında ise yönetim aygıtına kim sahip olacak; kim cumhuriyet mirasından beslenip halkı “idare edecek”; kim avantalar ve yandaşlarla hem devleti hem milleti soyacak; kim sadece reaksiyon politikalarıyla konuşup aksiyon inşaatlarıyla beton atacak devirlerine ulaştık. 

    Dün dört işlemi yapamayan, köyünden çıkmamış, okuma-yazma bilmeyen “cahil” ve fakir insanın yerini; bugün dört işlemi yine yapamayan, şehrin içine etmiş ve ağzı laf yapan “bilgili” ve “zengin” bir güruh almışsa; bunun sorumlusu Amerika, dış güçler ve “kaka Batılılar” herhalde! İktisadi ve ahlaki problemlerin din-imanla çözülebildiğini hiçbir tarih kitabı yazmıyor. 

    Ülkemizde vasatın kendini en makbul gördüğü 21. yüzyılda giderek daha vahim bir boyut kazanan kadına şiddet meselesinin çözümü için ciddi bir zihinsel devrim şart! Ancak büyük felaketler sonrası, insanların bunlardan ders çıkardığı ve bu dersi yaşattığı ülkelerde bir gelecek umudu tesis edilebiliyor. Ancak hakiki bir anma kültürü, samimi bir yurtseverlik ve çoluk-çocuğa ihtimam gösteren bir sevgiyle, eğitimle millet olunabiliyor. 

    Umarız Emine Bulut’un hâlâ kulaklarımızda çınlayan ve toplumun bütün kesimlerini derinden yaralayan “ölmek istemiyorum” çığlığı, kadın cinayetlerine karşı toplu bir isyanın fitilini ateşler; uyanan toplumsal duyarlılık kalıcı sosyal reformların yolunu açar. Yoksa, yaşarken gömüldüğümüz, unutulduğumuz bir tarihsizlik bekliyor hepimizi. 

  • Suriyeliler, Suriyesizler ve biz Türkler

    Bir yerin “yerlisi” olmak, Türkiye coğrafyasında ne kadar mümkün? Türkler geldiğinde Anadolu’da kimse oturmuyor muydu? Bugün ülkemizdeki her iki aileden birinin ataları 80-100 sene önce Balkanlar’dan veya Kafkaslar’dan mecburi göçlerle gelmedi mi? Günümüzde örneğin dedesi veya ninesi İstanbul’da doğmuş kaç İstanbullu vardır? 

    Yurt bellediğimiz şehirleri, semtleri, beldeleri, yabancı istilacıların tahayyül bile edemeyeceği biçimde “bellemiş” bir milletiz. En büyük Türk-Osmanlı kültürkırımını, bizzat torunlar gerçekleştirmiştir. Göçebe kültürün özgün biçimlerini Anadolu gelenekleri ve İslâmiyet’le harmanlayan atalarımız, bu coğrafyayı, kendini, insanı, sosyal dokuyu zenginleştirmişti. Tarih sonsuza dek bu mirası yazacak. Mirasyedi torunlar ise hatırlansalar dahi pek iyi anılmayacaklar. 

    Birbirine düşmüş, düşman olmuş, hatta varoluşunu öteki bildiğinin yokoluşuna bağlamış; kinle, nefretle, adaletsizlikle beslenen ve bu duruma düştüğüne üzülmek bir yana, düşürüldüğüne inanan “mağdurlar” ülkesi Türkiye. 

    Yolda karşılaştığımız ve genellikle insan muamelesi yapmadığımız Suriyeli göçmen bize şöyle diyor: “Bu ülkenin zaten öyle bir içine etmiş, kendinize öyle bir kötülük yapmışsınız ki, ben istesem bile size daha fazla fenalık yapamam. Sadece çocuklarım ölmesin diye gelmek, daha doğrusu buradan geçmek zorunda kaldım. Denize düştüm, size sarıldım…” 

    Yakın tarihin acı cilveleri saymakla bitmez. Bugün Yunanistan’a gitmek zorunda kalan Suriyelinin büyük dedesi, 1920’lerde Yunanistan’ı terketmek zorunda kalanları kendi ülkesinde ağırlamıştı. Bu bakımdan kimin yurt edindiği yerde kaç kuşak kalacağı, kimin sırtına canyeleği takarak kucağında çocuklarıyla denize doğru koşacağı belli olmaz. Yerleştiğimiz yerleri sadece sözde vatan sayarak; doğayı ve çevreyi geri dönüşsüz biçimde tahrip ederek; gelişmeyi ve ilerlemeyi bina, köprü, yol yapmak sanarak; ucuzlatılmış bir cumhuriyet ve Mustafa Kemal edebiyatı veya abartılmış bir “Osmanlı edebiyatı” ve “ecdad sahtekarlığı” ile bu topraklarda ne kadar kalıcı olabiliriz? 

    (Dergimizin 2015 Eylül sayısında yazdığım bu editoryal, dört sene sonra hâlâ, hatta fazlasıyla geçerli. Suriye’de savaş hız kesti ama, hem yabancılara hem bu toprakların insanı olup da bizim gibi düşünmeyenlere yönelik düşmanlığımız daha da arttı maalesef).

  • İktidar, muhalefet ve ahlak üzerine

    İktidar, muhalefet ve ahlak üzerine

    İstanbul Büyükşehir Belediyesi seçimini Ekrem İmamoğlu kazandı. Tekrarlanan seçim sürecinde Cumhur İttifakı, hükümet ve yandaş medya birbiri ardına o kadar büyük hatalar yaptı ki, aşağı yukarı başa baş olan oy dağılımı İmamoğlu lehine açık bir farka doğru gitti. 

    İmamoğlu’nun kampanyasına, genel yaklaşımına ve toplamdaki başarısına lafım yok; ancak öncesinde yaşananlar herhalde “rakibi kazandırmak için neler yapılmalı?” başlığıyla ironi tarihine, “bir seçim öncesi yapılmaması gerekenler” başlığıyla siyasi literatüre geçecektir. 

    Siyasi partiler şüphesiz iktidar hedefiyle kurulur ama, 18 yıl önce kurulan Ak Parti’nin herhangi bir şekilde “muhalefet etmek için” tasarlanmış bir yapısı, geleneği yok. Evet, özellikle 2007-2014 arası verilen hizmetleri teslim edelim ama, Ak Parti’nin söylemi esas olarak ve çok büyük oranda reaksiyon üzerine, “Eski Türkiye’nin yanlışları, günahları” üzerine kurulu oldu. Aksiyon aldığı birçok sahada ise Eski Türkiye’nin kötü alışkanlıkları fazlasıyla sürdürüldü. Bununla da kalmadı, Eski Türkiye’de kısmen de olsa devam ettirilmeye, oturtulmaya çalışılan eğitim, yerli üretim (buğday, hayvancılık), adalet sistemi, çevre, enerji, dış ilişkiler gibi bir dizi temel alanda dünya konjonktüründeki değişiklikler hakkıyla izlenemediği gibi, ciddi gerilemelere sebep olundu. 

    Diğer taraftan CHP’nin de “muhalefet” alanında epey problemli bir yapı olduğu ortadadır. Bülent Ecevit’in genel seçimleri kazandığı 1977’den bu yana 42 sene geçti ve İstanbul sokaklarında 23 Haziran’da gördüğüm sevinç, bu kadar zaman sonra ilk defa İmamoğlu’yla yaşanabildi! Bu uzun süre zarfında “sosyal-demokratlar” genel olarak hep muhalefette kaldılar ama bu işte de hiç başarılı olamadıklarını “zaman” gösteriyor. 

    Yakın ve uzak tarihimizde yer etmiş veya fiilen yer etmekte olan liderleri, fikrimize, inancımıza, ideolojik tercihimize göre değerlendirmek bize bir “ahlaki üstünlük” sağlamaz. Ancak maalesef son yıllarda yaşananlar, artık “Allah akıl-fikir versin” dememize yolaçacak “ucuz cinlikler” seviyesinde derin bir ahlaksızlığa evrilmiştir. 

    Tüm bunlara rağmen toplumu idare etmek keyfiyetini haiz liderlerin kendi yönetim ve insani hatalarını dile getirmesi, “rakiplerim bunu kullanır” endişesinin ötesine geçmesi, Türk toplumunda neredeyse hiç görmediğimiz ve en çok ihtiyaç duyulan bir durumdur. Ve geldiğimiz nokta, artık bu yıpranmış gündelik siyaseti, ucuz itişmeleri terkedip, iş yapma, şehri ve ülkeyi ve kaliteyi yükseltme noktasıdır. 

  • Tarihini ve kendini kaybetmek

    Tarihini ve kendini kaybetmek

    Yeniden ve yeniden ve yeniden seçim sath-ı mailine girdiğimiz şu günlerde, günlük siyaset dışında konuşan, çalışan az sayıda insana rastlıyoruz ülkemizde. Daha önce biz Türklerin bugünkü en temel meselesinin akıl sağlığı olduğunu yazmıştım ama, bunu tabii “klinik” bir mesele olarak dile getirmiştim. Zira belki de dünyanın hiçbir milletinde görülmeyen tür bir “akla” sahip olduğumuz su götürmez.

    Gündelik hayatta kendi kendimize, kendi kendimizi yüceltmek için “pratik zeka” olarak adlandırdığımız bu “akıllı hareketler”, aslında belki de çok daha büyük bir probleme, keskin ve tedavisi pek zor bir tembelliğe işaret ediyor. İdeolojiler, inançlar, dünya görüşleri, siyasi kamplaşmalar ve tabii en önemlisi dönemsel çıkarlar ve “avantalar” etrafında ilerleyen Türk milleti; kendini kaybettikçe sloganlara, hiddete, şiddete, sahtekarlığa, ahlaksızlığa doğru savruluyor.

    Şüphesiz tarihteki atalarımızın-analarımızın bir bütün olarak şerefli insanlar olduklarını söyleyemeyiz ama; bugün içinde bulunduğumuz “düşük haller”in tarihimizdeki herhangi bir dönemle mukayese kabul etmeyecek seviyede, yani deniz seviyesinin bile altında olduğunu söyleyebiliriz. Bu konu gündeme geldiğinde, yine çoğunluğun görüşü, ülkemizde “aile terbiyesinin kalmadığı” yönündedir. Dolayısıyla bu “terbiyesizlik” hâli, hem özel hem toplumsal hayatı son derece olumsuz etkilemektedir. Ancak böyle düşünen aile buyüklerinin neredeyse tamamı kendisine toz kondurmaz ve esas olarak “modern hayat”ı ve interneti ve kendileri dışındaki her türlü “dış güçler”i bu durumdan sorumlu tutar. Aslında problem de büyük oranda burada, bu yaklaşımdadır. Türk milleti geleneklerini, göreneklerini olduğu gibi kendi tarihini de taşıyamamış, aktaramamıştır. Bunun nedeni de bana kalırsa yol-yordam-metot bilmemesi (ve bunu öğrenmeye niyet etmemesi), kendini eleştirememesi ve sadece geçmişi yücelterek, şimdiki zamanın sonsuz sanarak idare etmesidir.

    Kısacası hem şahsi anlamda hem memleket meselelerine yaklaşım konularında, ciddi bir restorasyona ihtiyacımız var. Bunu da salt psikolojik denilen faktörlerle, iyimserlik ve umut adı verilen hâllerle gerçekleştiremeyeceğimiz ortada. Merkezinde eğitim olan, eğitimci yetiştirmek olan bir master plan yapma işi en acil görevdir ve birbirimizle didişmeyi bırakıp erken cumhuriyet devrinin heyecanını somutlaştırmak yolunda biraraya gelmeliyiz.

    Diğer türlü, Türklerin tarihindeki finalde bir araya geleceğiz.

  • Savaş hukuku, barış hukuksuzluğu

    Siyasi iktidar tutkusu, şüphesiz eski bir hastalık. Tabii daha ziyade bir erkek hastalığı. Belli bir cinsel ve cinssel iktidarsızlık halinin diğerlerine hükmetme kudretiyle, hatta zulmetme keyfiyetiyle dengelenmek istenmesi, herhalde Freud öncesi de vakiydi. Aynı şekilde, modern zaman kralları olan başkanların-diktatörlerin aldığı canlar, döktüğü kanlar, öncekilerle mukayese kabul etmez boyuttadır.

    Yakın tarih günümüzde hem dünyada hem Türkiye’de siyasetin ve hakim ideolojilerin güdümünde şekillenmekte, öğretilmektedir. Bu durum muhtemelen daha eski zamanlardan beri böyleydi. Bu silsilenin dışına çıkabilmiş az sayıda tarihçi vardır ve bugün tarih onları hatırlamakta, yazmaktadır. Gelecekte de böyle olacak ve doğrulanmış, araştırılmış, test edilmiş olguların yazıldığı eserler referans teşkil edecek.

    Gerçeğin birçok yönü var ve şüphesiz tarihçiler bütün vechelerini ortaya çıkaramaz. Ayrıca gerçeklik algısının, tanımların ve dilin zamanla değiştiğini düşünürsek, tarihçinin iğneyle kazdığı kuyuların devasa derinlikte ve çeşitlilikte olduğunu takdir edebiliriz. Günümüzde günümüzün değer yargılarının ötesine geçme kavrayışı-cesareti gösterebilen; gereken engin dil, arşiv ve arazi bilgisine sahip zaman yolcusu tarihçiler pek nadirdir.

    Tarihteki linç hadiseleri birbirinden farklı saiklerle farklı şekillerde yaşanmış, büyük acılarla bezenmiş. Cana ve kimi zaman mala yönelik bu “çökme”ler, insan türünün hayvan diye tanımladığı türlerden gerçekten farklı olduğunu, yani daha “aşağıda” olduğunu gösteriyor. Belki de bu benzersiz özelliğimiz sayesinde diğer türlere galebe çalabildik ve dünyanın kontrolünü ele geçirdik. Bunu da “medeniyet” gibi kavramlarla rasyonel kılarak kendimizi sevdik, beğendik. Bugün de “ayıp olmasın” diye diğer türlere anlayış gösterip, onları koruyoruz; koruyor gibi yapıyoruz.

    Geçen ay Kemal Kılıçdaroğlu ve yanındakilere yönelen linç girişimi, bu insanların siyasi ve önemli bir sosyal konumları olduğu için gündeme oturdu. Oysa ki daha “küçük çapta” ve popüler olmayan-bulunmayan linç vakaları gündelik hayatımızın her yerinde, her gününde. Gel de tarafların silahlı-teçhizatlı bir şekilde birbirlerine saldırdığı sıcak savaşları, aşağı yukarı eşit koşullarda meydana gelen muharebeleri özleme! Militarist savrulma eğer buysa (bu galiba); onun rüzgârın ehveni şerdir.

  • Nerdeeen nereye: Kaybolan gazetecilik

    Tarih Dergi 59.sayı

    Bugün Türkiye’de en itibarsız, en güvenilmez meslekler anketi yapılsa, zannediyorum gazeteciler-gazetecilik uzak ara ilk sırayı alır. Hatta siyasetçileri bile geride bırakır. Bizim ülkemizde basın, belki hiçbir zaman Batı’daki seviyeye, anlayışa, kaliteye ulaşamamıştır ama, yine de iyi örnekler, iyi gazeteler ve iyi habercilik bir zamanlar mevcuttu. 

    Batı’daki seviye demişken hatırlatalım: 1. Dünya Savaşı sırasında bile, Britanya hükümetini, örneğin Çanakkale seferini açıktan eleştiren Ellis Ashmead-Bartlett ve Keith Murdoch (Rupert Murdoch’un babası) gibi İngiliz-Avustralyalı gazeteciler ve onların haberlerini yayımlayan gazeteler vardır. Bunlar ağır sansüre rağmen Çanakkale’de gördüklerini yazmışlar ve hatta savaşın seyrine etki etmişlerdir. 

    Bizde ise ana akım medyanın göreceli olarak devletten uzaklaşması 1960’lı yıllardan itibaren başlamış, Haldun Simavi ve Günaydın ekolü (Tevfik Yener), 70’li yılların başında bu Batılı anlayışın öncüleri olmuştur. O dönemlerde, örneğin kaçak pozisyonda olan Deniz Gezmiş’le röportaj yapmak veya Başbakan Demirel’e “posta koymak”, bugünlerde hayal dahi edilemeyecek şeylerdir. 

    Şüphesiz sonraki dönemlerde de iyi gazetecilik ve kaliteli gazeteler vardır ama, bunlar esas olarak “muhalif” kimliğiyle yayın yapan ve ana akım dışındaki yayınlardır (Hasan Cemal-Okay Gönensin’li Cumhuriyet ve sonra Yeni Yüzyıl gibi). 

    Gazetecilik işinin temel karakteri, muhalif olmaktır. İktidarda kimin olduğu veya haberi yapan gazetecinin, editörün, yayın yönetmeninin siyasi görüşü-inancı önemsizdir. Önemli ve esas olan, haberle kurulan bağımsız kamu denetimidir; milletin bilgilendirilmesidir. Dolayısıyla gazetecinin kendisi ister kızıl komünist, ister koyu faşist, ister ne olursa olsun, işinin ehli yani kaliteli ve donanımlı olmalıdır. Yaptığı haberde kendi inanç ve ideolojisinden de, siyasetin taraflarından da vareste olmalıdır. 

    Bu durum tabii günümüz Türkiye’si için uzak bir hayal. 

    Yazılı basının artan nüfusa rağmen 20 yıl önceki satış rakamlarına bile ulaşamamasını dijital medyanın gelişimine bağlayanlar; bir zahmet ABD’deki, Avrupa’daki, Japonya’daki gazetelerin-dergilerin satış rakamlarına bakıp utanabilirler. Ortaya çıkan bu vahim tabloyu esas olarak siyasi iktidarların baskıcı tutumuna bağlayanlara da şunu sormak lazım: Yarın ülkede gelmiş geçmiş en özgürlükçü siyasi yönetim iktidara gelse, gazete ve dergiler daha kaliteli mi olacak? 

  • Üç mesele

    Türk toplumunun Şubat 2019 itibariyle üç temel problemi var. Bunlar 1. Akıl sağlığı, 2. Adab-ı muaşeret veya görgü kuralları, 3. Kendini bilme olarak sıralanıyor bana kalırsa. Bu temel konularda bir iyileşme, bir ortaklık sağlanamadan, diğer bahislerde, yani eğitim, adalet, ekonomi ve siyasette kalıcı ilerleme beklenmemeli. 

    Yaygın anlamda kabul görecek ve ilerde Magna Carta veya Sened-i İttifak benzeri bir vesika olarak tarihe geçmesi muhtemel ayrıntılı bir “toplumsal sözleşme”, şu anda aklı başında, saygılı ve kendini bilen her Türk vatandaşının ihtiyacıdır. Ülkemizin herşeyden önce coğrafi sınır ve zeminini korumak, bunu gelecek kuşaklara sağlam şekilde aktarmak istiyorsak; giderek derinleşen politik görüş ayrılıklarımızı ortak bir temel üzerinde ele almayı düşünmeliyiz. Yani birbirimizi süründürecek hatta boğazlayacak olsak da, bunu kodları-koordinatları belirlenmiş bir ahlak alanında, bir “moral” sahada yapabilmeliyiz. Diğer türlü zaten çok ağırlaşmış bulunan sosyal buhran, dönemsel hatta neredeyse anlık olarak “gücü gücü yetene” haline dönüşecek, hükümet edenlerin dahi iktidar edemeyecekleri bir kaos herkesi yiyip bitirecektir. 

    Tarih bize aktüel gelişmelerin empoze ettiği halleri ve bu süreçlerdeki insan kararları ile sonuçlarını aktarır. Bunların tamamını hayat devam ederken idrak edemeyiz elbette; ancak veya belki tahayyül edebiliriz. Diğer türlü tarih, tarih olmazdı. Ancak içinde bulunduğumuz günler, çocuklarımız ve torunlarımız için büyük ve giderek artan bir belirsizlik içindedir. 

    Bununla birlikte komşularımızda ve dünyada yaşanan belirsizlikler de, çoğu zaman ülkemizdeki olumsuzluklar için bir kılıf, adeta bir kabullenme oluşturmaktadır. Yani “dünyanın çivisi çıkmış kardeşim, biz ne yapalım” halleri veya diğer ülkelerdeki kepazeliklere işaret ederek “yat kalk, durumuna dua et” vaziyetleri… Yakında “kurtarılacak gün kalmayınca”, şimdiki zamanın da sonsuz olamayacağını acı şekilde anlayacağız ama, o vakit artık kendimizi bilmemiz için vakit kalmamış olacak. Bizim için zaten hava nahoş. Önemli olan bu coğrafyadaki varlığımızı devam ettirecek genç nesiller. Onlara pek de hayırlı bir miras bırakamayacağımız her halimizden belli de, hiç değilse önlerinden bir an evvel çekilelim. 

    Mustafa Kemal Atatürk, bizim 20. yüzyıl başlarındaki müstesna bir şansımızdı. Ateşe düşmüş bir milletin, Çanakkale’nin güveniyle tekrar ayağa kalkmasını sağladı. Onun üzerinden yaldızlı kitaplar, cilalı laflar üretenlerin, bugün Atatürk’ün adını bile anmakta zorlananlarla aslında “aynı yolda beraber yürüdüklerini, aynı yağmurda beraber ıslandıklarını” düşünüyorum. 

  • 10. yıl

    10. yıl

    Bu sayımızla birlikte #tarih dergimiz 10. yılını tamamlıyor. Dünyada ve Türkiye’de çok hızlı bir değişim-dönüşüm yaşanan bu son 10 yılda, tarih dergimizin yayın hayatına devam etmesi bile tek başına önemlidir. NTV döneminde Ferit Şahenk ve dergimizin fikir babalığıyla yetinmeyen, 2014’te #tarih adıyla yeniden doğuşunu sağlayan Cem Aydın ile bayrağı ondan devralarak yayın hayatımızı sürdürmemizi mümkün kılan Candaş Tolga Işık ilk sırada anılmayı hakediyorlar. Bilgi birikimleri, parlak fikirleri, alın terleriyle ilk günden bu yana dergimizin kendisine has yayın çizgisinin oluşmasına/sürmesine katkıda bulunan, halen bizimle olan ya da olmayan tüm ekip arkadaşlarımıza, yazarlarımıza ve yayın kurulu üyelerimize müteşekkiriz. Ama bugün 10 yıllık bir başarı öyküsünden söz edebiliyorsak, bunda en büyük pay sahibi şüphesiz 2009’dan bu yana ve sonrasında dergiyi alan-okuyan insanlar, yani sizlersiniz. 

    Türkiye, malumunuz özel bir coğrafya. Biz Türkler de eksisi-artısısı ile öyleyiz. Köklerimiz, kökenlerimiz ve bu memlekette yaşanmış hadiselere dair bilgiler, belgeler, kitaplar devasa hacimdedir. Lakin daha önce de çok defa belirttiğimiz gibi, bunlardan pek azı bizim coğrafyada veya bizim insanlarımız tarafından üretilmiştir. Metot bilgisi, dil bilgisi, arşiv ve arazi çalışmasına dayalı uzmanlık isteyen tarihçilik mesleği, ancak sağlam bir temel eğitimin üzerine inşa edilirse hakkıyla ortaya çıkar. Ülkemizin temel eğitim konusunda dahi dünya sıralamasında aşağılara yuvarlandığı bu dönemde, tarih alanında orijinal ve uluslararası değer taşıyan bir üretim yapılması zaten beklenemez. Ortaya çıkan nadir ve uluslararası önemi haiz tarih çalışmalarını da elimizden geldiğince bu sayfalarda sizlerle buluşturmaya çalışıyoruz. 

    Tarih bilgisi zayıf insanlar ve ülkeler, tarihi kendi işlerine geldiği biçimde anlatarak-yazarak hayata devam ederler. Böyle oldukça da tarihle bağlantıları zayıflar, gevşer. Aslında böyle olması da normaldir ve zaten bu hedeflenir. Zira her yeni devrin iktidarı, kendini öncekilerden daha farklı, daha iyi, daha özel ve güzel olmakla tanımlamak ister. Bunu yaparken de “biz milletin emrindeyiz” der. 

    Biz ise tarihin emrindeyiz. 

  • ‘…Ölüm hep bana Bana mı düşer usta?’

    60 kuşağının önde gelen şairlerinden, yazar ve gazeteci Refik Durbaş’ı, kaybettik. Şiirleri, denemeleri, haberleriyle silinmez bir iz bıraktı ardında.

    Refik Durbaş’ın günümüz Türkiye’sinde pek nadir görülen üç özelliği var­dı. Birincisi şair olmak, ikincisi adam olmak, üçüncüsü ise ga­zeteci olmak. Az konuşup çok düşünen, çok okuyan, çok yazan bir insandı. 80’lerin ortasında Cumhuriyet gazetesinde tanıdı­ğım, Yeni Yüzyıl’da daha da iyi tanıdığım bambaşka bir varlıktı. Onun mısralarındaki samimi­yet -dönemin stilize edilmiş, sloganlaştırılmış, halkçılaştırıl­mış ifadeleri arasında- temizli­ğiyle parlardı. İşte zaten bu ne­denle asla eskimedi, dönemsel kalmadı ve kalmayacak.

    Refik Durbaş’a “mütevazı” demek yetersizdir. İşinde ger­çek bir profesyoneldi; çalışkan­dı, iddialıydı, espriliydi hatta komikti. Hangi yazının ne ka­dar ne olduğunu Türkçesin­den, kimin kendisini ne kadar taşıdığını gözlerinden, neyin ne kadar gerçeğe yaklaştığını halinden anlardı. Durbaş, zeka gösterileri yapmayacak veya naif rolleri oynamayacak kadar yüksek IQ sahibi bir insandı.

    İçinden çıktığı toplumu, in­sanları onun kadar hissetmiş, yansıtmış ve kendini öne çıkar­ma hevesi olmadan yaşamış az insan tanıdım. Bu varoluşuyla, doğal olarak hem takdir edilen hem de kızılan biri oldu. Onun gibi olamazdık; olamadık zaten. Ama ondan çok şey öğrendik. Hem nefis şiirleriyle bezendik hem de yapabildiğimizce ken­dimizi düzelttik. Hoşçakal usta; tekrar görüşmek üzere.

    Gürsel Göncü

    CANDAN SABUNCU (1944-2018)

    Özel bir oyuncu, öncü bir tiyatrocu

    Türk tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu Candan Sabuncu’yu 74 yaşında, Aralık ayının altıncı gününde kaybettik. Türk tiyatrosunun duayen isimlerinden Candan Sabuncu, Yeşilçam’daki takma ismi olan Sevil Candan lakabıyla da tanınıyordu.

    Genç kuşaklar onu Ömer Vargı’nın yönetmenli­ğini üstlendiği ve Şener Şen’le Kenan İmirzalıoğlu’nun başrollerinde olduğu Kabadayı (2007) filmindeki Atiye karakte­ri ile tanıdı. Sabuncu’yu bugünkü ününe kavuşturan ise asıl olarak 1960’larda içinde yer aldığı film­lerle gösterdiği performans oldu. Sabuncu’nun bu yıllarda orta­ya koyduğu oyunculuk metodu, Türk sinema ve dizi endüstrisi­nin oyunculuk ayağının gelişti­rilmesinde ciddi bir eşiği temsil etmeyi sürdürmektedir.

    Suavi Sualp’in senaryosunu kaleme aldığı ve Nuri Ergün’ün de yönetmenlik koltuğunda oldu­ğu 1962 yapımı “Neşemizi Bula­lım” onun kendini gösterdiği ve yeteneğini sergilediği ilk büyük işi oldu. Ardından gelen ve yö­netmenliği ile senaristliği Hüse­yin Peyda tarafından üstlenilmiş olan “Perişan” filmindeki başro­lüyle de sinemada aranan yıldız isimlere dahil oldu. Oyunculuğu­nun orijinal taraflarını kamera karşısında icra edebilme şansı bulan Sabuncu, filmlere yeni bir soluk getiriyordu. Yine de onu zirveye taşıyan, geniş kitlelere ta­nıtan film “Kral Arkadaşım” oldu. Ayhan Işık’ın başrolünde, Osman F. Seden’in de yönetmenlik kol­tuğunda olduğu 1964 yapımı bu film, bugün hâlâ Yeşilçam’ın kla­sikleri arasında sayılmaktadır. Sabuncu’yu sadece filmleriyle anmak haksızlık olur. Devlet Gü­zel Sanatlar Akademisi mezunu Sabuncu, kadrosunda yer aldığı Şehir Tiyatroları’nın birçok oyu­nunda başrolü oynadı. Türk tiyat­rosunda adeta ayrı bir ekol oluş­turabilecek olan performansları ona birçok ödük de kazandırdı. Türk sineması önemli bir oyun­cusunu, Türk tiyatrosu ise birkaç öncüsünden birini yitirdi.

    AFİFE BATUR (1933-2018)

    Mimarlık tarihimizin temel taşlarından

    Afife Batur Hoca, Osmanlı ve erken cumhuriyet mimarisi üzerine ilk önemli akademik araştırmaları gerçekleştirmişti.

    Aralık ayında Afife Batur hocayı kaybettik. İstan­bul Teknik Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi, mimarlık tarihi kürsüsünde öğretim üyesi olan hoca, son dönem Osman­lı mimarlığı ile ilgili çok sayı­da çalışması ile tanınmaktay­dı. İTÜ Mimarlık Fakültesi’nde hem lisans hem yüksek lisansta çok sayıda öğrenci yetiştirmiş, yüksek lisans ve doktora tezi yönetmişti. Değişik dönemler­de Mimarlar Odası, Kültür Var­lıklarını Koruma Kurulu gibi bir çok kurumda ve çeşitli sivil toplum örgütlerinde de görev almıştır.

    Osmanlı mimarlığının son döneminde etkin olan mima­ri akımlar ve sanatçılar ile ilgili çalışmalarının bir çoğu, alanın­da ilk olma özelliğine sahiptir. Osmanlı Devleti’nin Avrupa etkilerinde mimarisinin deği­şimi, Batı’dan gelen etkilerin kent ve mekan kurgusuna katkı­sı, bu süreçlerde mimarlar gibi konuları ele alan makaleleri ve ansiklopedi maddeleri dikka­ti çekicidir. 19. yüzyılın son yıl­larında ve 20. yüzyıl başların­da Osmanlı ülkesinin başkenti İstanbul’da görülen art-nouve­au üslubu araştırmalarında da önde gelen isimlerden biriydi. Yine son Osmanlı ve ilk cumhu­riyet yıllarında eser veren mi­mar Vedat Tek hakkında geniş bir araştırmaya imza atmıştır. Emeklilik sonrasında da çalış­malarına devam eden Hoca, son günlerine kadar meslek heyeca­nını kaybetmemişti.