Yazar: Gürsel Göncü

  • Anafartalar coğrafyası yola kurban edilemez!

    1915’te sıcak muharebelerin yaşandığı alanda yaklaşık iki yıldır süren yol çalışmaları, geçen aylarda iyice hız kazandı. Başta Mustafa Kemal, binlerce askerin savaştığı, şehit düştüğü arazide, genişliği yer yer 20 metreye varan yeni karayolu, yakın tarihimizin bu en belirleyici hadisesinin orijinal anı ve izlerini yokediyor.

    Anafartalar! Çanakkale muharebelerinin kader coğrafyası. Türk insanının yeniden millet olduğu yer. Mustafa Kemal’in ve nice kahramanın işgalcilere “buradan öteye seni geçirmem; arkamdaki ülkeyi, çoluğumu-çocuğumu sana yedirmem” dediği yer. 

    Şehit düşerek bize bugün bu topraklarda yaşama imkanı verenlerin, bu umutla göğsünü siper edenlerin sembol mekanı, ebedi istirahatgâhı. İster inançlı olun, ister inançsız; ister kendinizi şöyle veya böyle tanımlayın; ister en koyu muhalif, ister en yaman aktivist; ister en muhafazakar dindar, ister… ne olursanız olun. Olabiliyor musunuz? İşte bu “olma”yı, bu coğrafyada ölmeyi bilen insanlara borçluyuz hepimiz.

    Aktüel, siyasi, ideolojik, ekonomik, etnik, duygusal yönlerden birçok farklı düşünüş ve tavır içindeyiz. Maalesef bugün artık farklılıklar bir yana, birbirini boğmak için fırsat kollayanlar ülkesi hâline geldiğimiz için; bizi hâlâ biraraya getirebilen, mevcudiyetimizi sağlayabilen belki de yegâne hadisenin Çanakkale olduğunu da unutuyoruz.

    Çanakkale muharebe alanlarının bu en kuzeyindeki tarihî alan, maalesef orijinal dokusunu yitirmek üzere. Oysa ki 105 sene önce bu vatanın, milletin istiklali ve istikbali için toprağa düşenlere minnet-şükran borcumuzu bir nebze olsun ödeyebilmek için; bu küçük toprak parçasını aslî hüviyetiyle bozmadan, bir şey eklemeden, olduğu gibi bir muhafaza etmemiz, gelecek nesillere bir canlı tarih müzesi olarak intikal ettirmemiz lazım. 

    Çanakkale Tarihî Alan sınırları içinde yapılacak, ticari, turistik vs. hiçbir yatırım, bu millî ve tarihî mirasımız olan alanın manevi havasının bozulup kirlenmesini karşılayacak maddi getiri sağlayamaz. Çanakkale destanı ve bu destanın yaşandığı alanın zarar görmesi, aslî hüviyetini kaybetmesi, bir daha para ve maddi imkanlarla geri getirilemeyecek bir kayıp olur.

    Devletin en tepesinden, bugün alanda çalışan işçilere kadar bu sürecin içinde bulunan herkesin vicdanına sesleniyor Mehmet Akif Ersoy: “Bastığın yerleri ‘toprak’ diyerek geçme, tanı / Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı/ Sen şehîd oğlusun, incitme, yazıktır atanı…”

    Tarihin üzerine asfalt Anafartalar sektöründe açılan devasa genişlikte yollar. Eğer müdahale olmazsa çok yakında sıcak asfalt dökülecek.
  • ‘Demokrasi geliyor Abede’ye’

    ‘Demokrasi geliyor Abede’ye’

    Amerikalı ozan, besteci ve yorumcu Leonard Cohen, 1992 sonlarında piyasaya çıkan “The Future” adlı albümünde adeta “geleceği” görmüş, “Demokrasi” adlı parçasında ABD’deki vaziyetleri, içindeki umudu dile getirmişti:

    Duygusal bir insanım ben, bilirsin yani

    Memleketi seviyorum, ama hiç görmeyeyim halini. 

    Ne sağcıyım ne solcuyum

    Evden çıkmam bu gece,

    O küçük, umarsız ekranda kaybolurum.

    Ama inatçıyım da, zamanın çürütemediği

    O çöp torbaları kadar.

    Beş para etmem belki, ama hâlâ tutuyorum 

    Bu minik yabani çiçek demetini elimde.

    Demokrasi geliyor Abede’ye.

    (Türkçesi: Bülent Somay)

    Eşsiz bir ironiyi gündelik hayatların gerçekliğiyle buluşturan parça, aslında albüme adını veren “Gelecek” parçasında olduğu gibi Cohen’in kötümserliğini yansıtıyordu: “Gördüm geleceği dostum / Hep cinayet”.

    Dünyayı saran ve devam eden pandemi günlerinde, tarihin belki de en dehşet verici hastalığıyla, ırkçılıkla tekrar karşılaştık. Yüzyıllardır tedavisi bulunamayan bu hastalık, bilindiği gibi kapitalist döneme özgü bir virüsten yayılmıyor. Bu virüsün özkardeşi “ayrımcılık” da öyle. Ancak ABD’deki aktüel hadiseleri ve bunların öncesindeki dönemlerde yaşanan kölelik-kölecilik rezilliklerini, Batı medeniyetinin veya Hıristiyan âleminin bir icadı, uygulaması gibi algılamak-anlatmak da ucuz bir manipülasyon tabii. Roma devrindeki meşhur Spartacus-köle isyanını aşağı yukarı herkes bilir ama, ondan 800 sene sonra Emevîler döneminde yaşanan “Zenc İsyanı”nı silmişizdir (bu sayımızda okuyabilirsiniz). Kısacası siyah insanlara karşı tarih boyunca gerçekleştirilen cinayetlerin ve köleciliğin Doğu’su-Batı’sı ve Hıristiyan’ı-Müslüman’ı yok. Sırasıyla diğer canlı türlerini, Siyahları ve kadınları köleleştirmek noktasında, Beyaz Adam dil-din-ideoloji-dünya görüşü vesaire dinlememiş ve başka hiçbir noktada değil ama bu üç noktada büyük bir dayanışma sergilemiş. Yani önce hayvanlar, sonra derisi beyaz olmayanlar ve sonra da kadınlar… 

    Bu son hadiseler dolayısıyla, Beyaz insanoğlu, günahlarla dolu geçmişini ABD keçisine tahvil ederek hayata devam edecek şüphesiz. Tabii pandemi nedeniyle tökezleyen dünya sisteminin kalbi ABD, tüm bu muhalif ve alternatif hareketlerin de kalbi aynı zamanda. Kapitalizmi ırk ayrımcılığıyla eşitleyip ABD’yi demokratik denilen sistemin “hasta adam”ı ilan etmek sadece kolaycılık değil düpedüz hata olur. Malın serbest dolaşımı ve sermaye, ne pandemi dinler ne de ırk ayrımı. Bu bakımdan, günah keçisi ABD’nin sermayeyi kediye yüklemeyeceğini de bilelim. Milyar dolarlık şirketler logolarında, ürünlerinde, hatta isimlerinde bulunan “Beyaz” vurgulu herşeyi değiştirmeye başladı bile. 

  • COVID-19 gösterip sıtmaya razı etme…

    COVID-19 gösterip sıtmaya razı etme…

    Salgının ilk aylarındaki felaket hissi ve panik, tüm dünyada ve ülkemizde geçici bir dayanışmaya, samimiyetsiz bir kader ortaklığına, mesnetsiz bir beraberlik hissiyatına yolaçmıştı. Cami hoparlörlerindeki ilahilerden yayılan coşku ateist kardeşlerimize, bilimcilerden gelen virüs açıklamaları mütedeyyin kesime bir huzur-bilgi-mücadele ruhu katmış gibi olmuştu. O sıralarda enikonu temizlenen havadan dolayı İstanbul’dan Uludağ’ın gözükmesi ve yunusların adeta “Yunus aleyhisselam” diyerek Haliç’e kadar zuhur etmesi de, bu kara günlerde memleket sathında hepimizi bir iyimserliğe, umuda gark etmişti.

    Çok şükür kısa zamanda bu yanılsama/illüzyon/galat-ı his hâlini geride bırakarak aslımıza rücu ettik; birbirimizin gözünü oyarak devam ettiğimiz o mutlu-mesut günlerimize tekrar kavuştuk. Hatta bu ara dönemdeki mesnetsiz yakınlaşmalar, birlik ve beraberlik varmış gibi yapmalar dolayısıyla; eskisinden çok daha yakıcı, kıyıcı, yokedici bir ruh-madde-varlık hâline, yani bir yaratık haline dönüştük. Yaşadığımız bu kısa iyilik ve barış günlerinin ne mene bir sahtekarlık olduğunu anlamış; “düşmantaraf”ın bundan faydalanarak bizi kıstırmaya çalıştığını görmüştük.

    “Krizi fırsata dönüştürmek” noktasında yapabileceklerimiz, “halka-millete iyilik” maskesiyle satabileceklerimiz vardı. Bu zor günlerden istifadeyle, normal zamanlarda sıkıntı oluşturacak konuları halledesimiz vardı.

    Böyle olağanüstü zamanlarda, özellikle ihtiyaç duyulan güven ortamını sağlamak için neler yapılması gerektiğini biliyorduk: Oturduğu sitedeki kimi insanları “temizlemek” için silahlanmaktan bahsedenlere; ölen bir kişiyi mezarından çıkarıp yakmak isteyenlere; yardım konvoyuna saldırıp görevlileri katledenlere; sokağa çıkma yasağına uymadığı için çocuk dövenlere; yine kız çocuklarla evlenilmesinde bir mahsur bulunmadığını söyleyenlere dair haberler, medya ve sosyal medyadaki eşlikçi trol-troliçeler tarafından itinayla servis edildi. Zira kurulu düzenin işlemesi için aşırılıkların beslenmesi, “çüş artık” denileceklerin yeri geldiğinde kullanmak üzere himaye edilmesi gerekirdi. Tarihteki krallar, padişahlar ve özellikle Game of Thrones dizisindeki Cersei Lannister bize bununla ilgili mükemmel örnekler sunmuştu. “Ölümü gösterip sıtmaya razı etme” boşuna bir atasözü olmamıştı. Daha korkunç olanın arada öne sürülmesi gerekirdi ki gündelik kepazeliklere alışalım, vasata rıza gösterelim, “sizi başımızdan eksik etmesin” diyelim.

    Aradabir Yeni Zelanda gibi aslında bu dünyada bulunmayan sanal bir ülkeden tuhaf haberler duyuyoruz ama, bunlara itibar etmemek lazım gelir. Biz böyle iyiyiz. Kökü dışarda ve bizi bölüp parçalamak isteyen yabancı ideolojilere karşı “birlik ve beraberlik” içinde yolumuza devam edeceğiz. Yaşasın medyokrasi!

  • Fedakarlar tarihe kalır, benciller silinir

    Fedakarlar tarihe kalır, benciller silinir

    Bu bir savaş.

    Ancak bu defa tek bir düşman var.

    Bundan tam 100 yıl önce, Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşuyla Millî Mücadele büyük bir ivme kazanmış, düşmana karşı askerî-sivil bir direniş ve dayanışma ruhu bizi birbirimize kenetlemişti. Bu ruh, bu topraklarda yaşayan insanların başına buyruk insanlar olduğunu ele-güne gösterdiği gibi, en önemlisi bizi bugüne kadar getiren bir özgüven aşılamıştır. Bu ruh, Mustafa Kemal Atatürk’le somutlaşır.

    O dönemde de paramız yoktu ama, bugün o dönemle kıyaslandığında çok büyük bir yoksunluk içerisindeyiz:

    Bu defa ruhumuz da yok.

    Fedakarlar tarihe kalır, benciller silinir

    Zaten ucuz politikanın ayrıştırdığı insanlar olarak, en saldırgan virüsler gibi birbirimizin kanına girmekle meşguldük. Zaten doğru-düzgün iş yapmayan, üretmeyen, ahlakını kaybetmiş ve varoluşunu “öteki”nin cehennemine bağlamış bir halde değil miydik? Konu-komşu, yaşlı, kimsesiz, çocuk, kadın gibi temel konularda dahi birliğini-beraberliğini unutmuş; sevgisizliği ve saygısızlığı marifet sayan; cahilliği kutsayan; düşüneni-konuşanı kovuşturan, hapse atan; zaten sayıları az olan işinin ehli insanları etkisizleştiren bir sistemsizliği yaşamıyor muyduk? İktidar veya otorite yandaşlığı, hayatın neredeyse tüm alanlarında neredeyse tek geçer akçe hâline gelmemiş miydi?

    Bu giderek yükselen toplam kalitesizlik içerisinde edinilen düşmanların, verilen savaşların, harcanan paraların, ölen-öldürülen insanların ve kırılan kalplerin hesabı kitabı tutulamaz hâldedir.

    Ancak durum değişti.

    Artık, yaşamak için karşıda bir düşmana ihtiyaç duyan (hatta bu gerçekte olmasa bile onu yaratan) ve ancak reaksiyonla varolabilen insanların, düzenlerin zamanı doldu. Artık bütün o siyasi itişmelerin, çekişmelerin, pozların, pozisyonların hükmü bitiyor. Bu gerçek virüs, özellikle ülkemizde hüküm süren kimi irili-ufaklı iktidar sahiplerinin aslında ne kadar sanal/zahiri bir ortamda yaşadıklarını ve çoğunun ne denli acınacak bir durumda bulunduğunu gözler önüne serdi.

    Bunun yanısıra, yaşadığımız ölümün kıyısındaki olağanüstü koşullara rağmen birlik-beraberlik duygusu, “tek düşman virüs” olgusu hâlâ kimilerince anlaşılamadı. Bu ortamda kanal projelerini sürdürmek; belediyelere gönüllü yardım edilmesine engel olmak; durumdan yakınan bir kamyon sürücüsünü gözaltına çekmek, bir sosyal devlet anlayışıyla izah edilemeyecek önlemler olarak kayıtlara geçti. Oysa ki hangi konularda önlem alınacağı, bu virüsün hepimizin tek ve ortak düşmanı ortadaydı.

    Evinden, çoluğundan çocuğundan uzakta, ölümle yanyana ölüme karşı savaşan doktorlarımız, sağlık çalışanlarımız; çöplerimizi toplayan, bakkalları, marketleri boş bırakmamak için uğraşan görevlilerimiz; asker-sivil tüm Emniyet güçlerimiz; biz evde oturabilelim ve yaşayabilelim diye kendi canını her gün tehlikeye atan insanlarımız… Sizler yaşarken tarihe geçtiniz; yaşadığımız 2. Millî Mücadele’nin fedakar kahramanları sizlersiniz.

  • ‘Valide sultanlar üzerine ancak son 20 yıldır ayrıntılı çalışmalar var’

    İlber Hoca, Bizans ve Avrupa’da öne çıkan eğilimlerden Osmanlı Sarayı’na, yönetimde kadın hakimiyetinin etki ve sonuçlarını özetledi. Hoca’ya göre, çok daha etraflı, derinlemesine tetkikler yapmak ve gerçek insan hikayeleriyle hadiseleri birleştirmek için çok daha fazla çalışmak gerek.

    Tarihte çeşitli dönemler için kadınlar hakimiyetinden bahsedilir. Roma Cumhuriyeti’nde Augustus’un karısı Livia, kocası üzerinde fevkalade nüfuzlu bir kadındı ve bu döneme de bir “kadın hakimiyeti” diye bakıldı. Gerçekten de, bilhassa hanedan üyelerinin elenişinde -örneğin Germanicus’un- Livia’nın önemli ölçüde payı vardır. Ancak tabii sonunda Augustus’un halefi Tiberius oldu. Roma’nın kudreti devam eder; askerî, finans yapısı devam eder ama artık merkezde karizmatik liderler devri geçmiştir. Her devirde, her yerde görülür bu.

    Aynı mesele şark tarihinde de vardır. Rahmetli Bahriye Üçok, İslâm Devletlerinde Türk Naibeleri ve Kadın Hükümdarlar adlı eserinde bu konudan etraflıca bahseder. Abbasiler’de kadın memurlar vardır; kadıyül-kudât, Mazlama Divanı reisesi… Eski Rusya’da ve yeni Rusya’da vardır. En meşhuru Katerina; çariçe oldu çünkü kadınlar olabiliyor. Bilimler Akademisi’nin reisi Daşkova Zaimova’ydı. Akademiyi Büyük Petro’nun kızı Yelizaveta kurmuştu. Fransa’da da çok tipiktir, bilhassa
    14. ve 15. Louis devrinde kontes ama halktan gelme kadınlar var. Marquise Pompadour (Madame de Pompadour veya Madame du Barry) gibi… Fransa tarihinde kadın payı daha etkindir ve rivayetler gerçeğe yakındır.

    Kraliçeyle Bursa’da Kraliçe 2. Elizabeth’in 12 Mayıs 2008’deki Türkiye ziyareti sırasında Prof. Dr. İlber Ortaylı Bursa’daki Yeşil Cami’yle ilgili kendisine bilgi veriyor.

    Bizdeki durum Hocam?

    Bizans’ta da dominant kadınlar var (Zoey, Theodora) ama, bizde iş hakikaten Hurrem ile başlıyor. Hurrem’in belirli alanlarda tesiri var. En büyük tesiri, sarayda Harem bölümünü tesis etmesidir. O yaptırmıştır. “Padişahım, eski saraya gidip gelmeyin, biz burada olalım” dedi ve onun üzerine Mimar Sinan aceleyle o Harem bölümünü yaptı. Mustafa için padişah üzerindeki önemli etkisinden sözediliyor ama pek doğru değil. Oraya gelene kadar Mustafa’nın kendisi ipin ucunu kaçırmıştır. Ondan sonra 2. Selim’in hasekisi Cecilia Venier-Baffo hadisesi vardır; yani Nurbanu Sultan. Nurbanu mu yoksa 3. Murat’ın eşi Safiye Sultan mı, onun kavgası var. Leslie L. Pierce’in kitabı (Harem-i Hümayun: Osmanlı İmparatorluğu’nda Hüküm- ranlık ve Kadınlar) bu konu üzerinde duruyor. Bu münakaşalı bir konu, zira bizim Harem’deki hatunların menşei net olarak bilinmez. Yavuz Sultan Selim’den sonra aristokrat evlilikler biter.

    Kadınlar bir dönem gerçekten imparatorluğu domine ettiler mi?

    Hurrem, Nurbanu, Kösem… Kösem Sultan naibe, tabii önemli rolü var Yeniçerilerin üzerinde 4. Murat’ın biraz eli ekmek tutunca -kafayı toplayınca- yolladı Kösem’i, tutmadı başında. Yani Harem-i Hümayun’un reisesi valide sultandır ama orada bile tutmadı kadını. Sonra Kösem Sultan sahneye tekrar çıktı Sultan İbrahim’le. Daha sonra Terhan (Turhan) Sultan’ı görüyoruz sahnede. Çok akıllı bir Ukraynalı kadın. Önemli meseleleri hallediyor, vezir tayin ediyor… Ama Köprülü gelince geri çekiliyor. Kendinden sonra aynı pozisyona gelen gelini, oğlu 4. Mehmet’in karısı Gülnuş Emetullah Sultan; onu da çekiyor. Köprülü ile birlikte yine bir vezir saltanatı başlıyor. İlginçtir, Çandarlılar için “Bizim vezir saltanatına tahammülümüz yok, doğrudur” derler. Arada bildiğiniz gibi Sokollu yükseldi ve hafif nepotizm başladı; hemen “götürdüler” adamı.

    Osmanlı devrinde kadınların önemli etkisi bu devirlerde kesildi. 5. Murat’ın annesi karışmak istedi ama hiç nasip olmadı. 2. Mahmut’un annesi Nakşidil Sultan -bazıları Aimée du Buc de Rivery diyor- Napoléon’un eşi Josephine’in kuziniymiş diyorlar ama öyle bir şey yok (Gürcü bir hatundur. 1. Abdülhamit Han’ın karısı). 2. Mahmut’un iki eşi var: Abdülaziz’in annesi Pertevniyal Sultan ve Abdülmecit’in annesi Bezmialem Sultan. Bu kadınların devletin, maliyenin üzerinde bir tesiri yok. Ne Sultan Abdülaziz ne de Sultan Abdülmecit anne sözü dinleyecek hükümdarlar değildi.

    Sultan 2. Abdülhamit Han öksüz büyüdü; annesi Tirimüjgan Sultan öldü. Padişahın Abdülhamit ve kardeşi Cemile Sultan için tayin ettiği Piristû çocuksuz bir kadın efendidir ve Abdülhamit’i şefkatle büyütmüştür. Şunu da not düşmek lazım: Kendisine çocuk verilen herkes böyle şefkatli değil. Halbuki Piristû hem Cemile Sultan’ı hem Abdülhamit’i büyük bir şefkatle büyütmüştür; bu bakımdan yüzden Sultan Abdülhamit ona “Valide Sultan” diyerek çok itibar eder. Sık görüşüyorlar, birlikte yemek yiyorlar diye demek değildir ki onun dediklerini dinliyor. Belki Harem’in işini konuşuyor, belki iç dünyasını konuşuyor.

    Kadınların tarihi yeni yeni keşfediliyor İlber Ortaylı, Osmanlı döneminin güçlü valide sultanlarıyla ilgili gerçek hikayelerin yeni yeni ortaya çıktığını söylüyor.

    Padişahın ve Valide Sultan’ın gözüne girmek zeka ister, çabuk öğrenmeyi gerektirir ve tabii bir de çok güzel-alımlı olacaksınız. 19. asırdan sonra Çerkeslerin bilinen ailelerinin kızları gelmiştir. Harem’deki eğitimi de küçümsememek gerekir. Hiç şüphesiz bu eğitim Cevdet Paşa’nın veya Avlonyalı Ferit Paşa’nın kızlarına verdiği eğitime benzemiyor; buradan bir Halide Edip çıkmayacak ama sarayda Fransızca da bilen, müzikten de anlayan kadınlar var. Bu kadınlar, onların gerçek hikayeleri yeni yeni çıkıyor ve çok iyi yapılmış tetkikler yok henüz. Mesela bazı Çerkes yazarlarının amatörce yazdığı şeyler var 19. yüzyıl prensesleri için; çok değerli bir materyaldir. Yine de bu bilgilerin kontrol edilmesi lazım. Kadınların yazışmalarının, mektuplaşmalarının ortaya çıkması da son 20 senelik işlerdir. Daha çok çalışmamız, daha derinlemesine araştırmalar yapmamız gereken bir alan.

    Gürsel Göncü

  • Dünyayı yöneten düşler, düşleri yöneten güçler…

    Dünyayı yöneten düşler, düşleri yöneten güçler…

    Antik metinlerden kutsal kitaplara, fetih ve savaşlardan gündelik işlere, rüya ve rüya tabiri, tüm çağlar ve tüm coğrafyalarda insanları etkilemiş; iktidar sahiplerinin kararlarına ilahi bir meşruiyet kazandırmış. Çivi yazılı tabletlerden günümüz tabirnamelerine, sanat yapıtlarından felsefe metinlerine rüya ve gerçeğin iç içe geçen hikayesi.

    Rüyalar ve onların oluşturduğu literatür, yazının icadı kadar eski. Haberleşme ve iletişimin dünyayı değiştirmesinden çok önce, özellikle iktidar sahipleri tarafından görülen rüyalar dünya tarihini önemli ölçüde etkiledi. Bu etkileme, görülen rüyaların ne kadar isabetli olduğunu dilden dile yayarak, baştaki krala, padişaha, “büyük adam”a daha büyük bir kutsallık, bir keramet kattı. Günümüzde özellikle medya ve sosyal medya üzerinden yürütülen ve “algı operasyonu” deyimiyle teknik ve somut bir yöntem halini alan kimi politikalar; daha eski devirlerde dilden dile yayılan ve baştaki iktidar sahibine “malum olan” rüya hikayeleriyle rasyonellik kazanıyor, insanları etkiliyor ve harekete geçiriyordu. Bu kimi akıldışı hikayelerin rasyonel tarafı ise hiç şüphesiz iktidardakilerin “tamamen duygusal” nedenlerle bir bölgeyi istila etmek istemesi (veya istememesi); bir düşmanı bertaraf etmek niyeti veya önemli bir siyasi aksiyona bu şekilde bir meşruiyet kazandırma gayreti idi. “Koskoca bir kral”ın gördüğü rüya, sıradan bir insanın düşleriyle elbet kıyaslanamazdı. Bunları düzenleyen yardımcılar, vezirler, büyücüler, müneccimler, astrologlar ve danışmanlar, onlardan daha önce oluşturulmuş, kayda geçmiş ve “işe yaramış” rüyaları kendi zamanlarına uydurarak, onları aktüel kılarak gerçeğin üstüne taşıdılar. Bu meşhur rüyaların çoğu zaman birbirine benzemesi; fantastik unsurların zenginleştirilmesine rağmen çıkarılan “hisse”nin yine çoğu zaman dünyevi ihtiyaçlarla örtüştüğünü ve bunların yönetenlerin varlığını da imajını da daha yukarıya taşıdığını gösteriyor.

    Dil, din, mezhep, ırk, sınıf, ideoloji farklarının bu anlamda ortadan kalktığı rüyalar dünyasında da “büyük birader bizi izliyor” ve bu öte dünyadaki hakimiyetini de bize empoze ediyor. “Halk tabakası”na ise “otur oturduğun yerde” diyerek şu tarihî ve değişmez mesajı veriyor: “Sen ancak rüyanda görürsün”.

  • Jeolojik ve sosyal fay hatları

    Jeolojik ve sosyal fay hatları

    Askerî ve siyasi tarih “içerden bölünmüş” toplumların dış tehditlere karşı savunmasız kaldığını, bunların “harici mihraklar”ın saldırıları karşısında tutunamayıp kolaylıkla yıkıldığını gösteren sayısız örnekle doludur. Aslında bu gerçeğin farkına varmak için aman aman tarih bilmek de gerekmiyor.

    Kapak İllüstrasyonu: M.K. Perker

    Bizimki gibi mayın tarlasını andıran bir coğrafyada varlığını ilelebet sürdürme iddiasında olan bir devletin yöneticilerinin; birliğini geleceğe taşımak isteyen bir milletin fertlerinin her fırsatta gırtlak gırtlağa gelmekten kaçınmaları için asgari bir kolektif sağduyuya sahip olmaları yeterlidir. Oysa, en küçüğünden başlayarak hemen her sosyal, siyasal ve fiziksel çalkantı Türkiye’yi kamplara ayıran toplumsal fay hatlarını tetikliyor, açığa çıkan kötücül enerji memleketi maalesef temellerine kadar sarsıyor. Böyle giderse, milletçe kendi üzerimize çökmemiz için deprem gibi büyük doğal afetlere ihtiyacımız kalmayacak, kendi hakkımızdan kendimiz geleceğiz.

    Geçen ay yaşanan, 41 vatandaşımızın canverdiği, sayısı 1500’ü geçen insanımızın yaralandığı Elazığ depremi bize bunları düşündüren.

    Evet, şerden hayır da doğdu; kurtarma çalışmalarında dayanışmanın en dokunaklı örneklerine tanık olundu. Cansiparâne çalışan kurtarma ekipleri elele vererek yine mucizeler yarattı, zelzeleden saatler sonra enkazdan birçok depremzedeyi çıkardı. Türkiye’nin dörtbir köşesinden insanlar Elazığ’a yardım yetiştirmek için seferber oldu. Kimi maddi bağışta bulundu, kimi kamyonunu yardım malzemesiyle doldurup yollara koyuldu; komşu illerden vatandaşlar depremzedelere evlerini açtı. Ancak bunlar insan haysiyetine yakışmayan bazı hadsizlikleri halı altına süpürmeye yetmedi. Sosyal medyada deprem vergilerinin akıbetini soranları vatan hainliğiyle suçlayan trol saldırıları; devletin sorumluluklarını sorgulayanlara yüksek mertebeden yetkili fırçaları; Google’da rekorlar kıran ırkçı “Elazığ Kürt mü?” aramaları; zelzeleyi, çocuklarla evliliğin yasaklanmasına bağlayan kerameti kendinden menkul akademisyen yorumları… Ulusal dayanışmanın en kutsal örnekleriyle, Türkiye’nin köküne kibrit suyu serpmeye aday kamplaşmanın en utanç verici misalleri birarada varoldu Elazığ’da…

    17 Aralık 1999 Gölcük depremi jeolojik olarak çok daha büyük bir hadiseydi. Elazığ depremine göre çok daha fazla can ve mal kaybına yol açmış, ardında dayanılmaz acılar, atlatılması zor travmalar bırakmıştı. Ancak bu felaket, istisnasız bütün toplumsal katmanları acıda, tasada ve umutta biraraya getirmişti. Birlikte yaşama iradesinin manasından yavaş yavaş uzaklaşan bireylere hem vatanın hem birbirlerinin kıyme- tini hatırlatmıştı. Çatlak ses çıkmamıştı, belki de o ses henüz icat edilmemişti.

    Son derece hareketli ve tehlikeli jeolojik fay hatlarının bulunduğu ülkemizde, vakit geçirmeden ve külliyen bir deprem seferberliği ilan edilmesi; idarecilerin, biliminsanlarının ve halkın elele vererek yaklaşmakta olan zelzelelere hazırlanması artık tartışılmaz bir zorunluluktur. Ancak insan marifetiyle harekete geçen/geçirilen derin sosyal fay hatlarının varlığı çok daha endişe vericidir.

  • ‘Laf oturtan’ cahiller…

    ‘Laf oturtan’ cahiller…

    Bilindiği gibi son yıllarda gerek kitap-dergilerde gerekse sosyal medyada yazıların çoğunluğu fikir yazısı değil. Bilgisizliğin yaygınlaştığı ve bunun normal, yeterli hatta makbul sayıldığı zamanlara geldik. Hâl böyle olunca ülkemizdeki “sözlü kültür” geleneği, elektronik ortam üzerinden “yürüyerek” yepyeni bir model ortaya koydu.

    “Laf oturtmak, laf koymak” diye tabir edebileceğimiz, kafiyeli ama özü olmayan bu sözler; şiirimsi formatlar eşliğinde, bir zamanki “âşıklar atışması”nı andıran ama çok daha hınçlı sloganlarla yayılıyor. Araştırma yok, bilgi yok, fikir yok, peki ne var? İşte bu kıymeti sosyal medyadan menkul, ahir zaman trolleri var. Üstelik sevimli-sempatik de değiler; daha ziyade “karşı” oldukları tarafa verdikleri reaksiyonun şiddetiyle, şakşakçıların “layk” dokunuşuyla heyecanlanıyorlar.

    Bilginin peşine düşmek, araştırma yapmak, ilgili konu hakkında donanım sahibi olmak ise başka bir dil, hatta diller gerektirir. Türkçe dahi bilmeden; Eski Türkçe, İngilizce, Fransızca, Almanca ve diğer literatür dillerini (Latince, Grekçe, Çince, Arapça…) öğrenmeden, hatta bunlardan tek birini dahi yüksek seviyeye çıkarmadan, hangi alanda ne yenilik ortaya koyacaksınız? Eğitimsiz, öğretmensiz ve dolayısıyla ufuksuz bir ortamda; “laf koymak”la sağlanan irili-ufaklı tatminlerle; “pratik zeka” denilen Türk usulü canbazlıklarla hangi tarih öğrenilebilir, hangi gelecek kurulabilir?

    Hiç.

    Zira bu işler ancak çalışarak olur. Diğer türlü en iyi ihtimalle “ağzı laf yapan”, “becerikli”, “uyanık”, “zeki” ve “Türkiye’ye göre iyi” bir yapı ortaya çıkar ki günümüzdeki “avam güzellemeleri” ve aydın düşmanlığı da bu ideoloji ile beslenir. Bu ideoloji ise tarihimizin en basit ve en etkili ideolojisidir: Tembellik! Ancak konsantrasyon ve metot bilgisi adı verilen karma aşıyla bağışıklık kazanabileceğimiz bu hastalık, yine ancak tutkuyla geride bırakılabilir. Dergimizin son sayfasında yazan Prof. Dr. İsenbike Togan, doktora yaptığı Harvard Üniversitesi’ndeyken yıl 1968’di. Kendisine “Hocam o sırada Harvard, 68 olaylarının merkezindeydi; neler gördünüz, neler yaşadınız,” diye sorduğumda şöyle demişti: “Evet, dışardan bazı sesler geliyordu”.

    Tüm okurlarımıza ve çocuklarına, yeni yılda İsen Hoca’nın yolundan yürümelerini; plastik ruhlu atıkların şimdiki zamanı sonsuzlaştırdığı bir evrede daha çok çalışmayı ve gelecek için umut yetiştirmeyi öneriyorum. Her şey daha güzel olacak!

  • Şehitler ölmesin diye!

    Yakın tarihte, yani 1. Dünya Savaşı’ndan bu yana dahil olduğumuz düzenli-düzensiz savaşlar üzerine Türkiye’de binlerce kitap-ma­kale yazılmıştır. Yüzbinlerce nutuk atılmış, tören düzenlenmiş, haber yapılmıştır. Peki bunlardan yüzde kaçı bu önemli hadiselere katı­lan askerlerin tanıklığına, anılarına, bilgilerine yer vermiştir? Yüzde falan değil, ancak binde biri!

    Önce şunu baştan (tekrar) söyleyelim: Türk devleti de Türk milleti de vefasızdır.

    Olsun. Zaten bu askerler bu savaşlara, bu mücadelelere böyle bir ha­tırlanma, anılma beklentisiyle girmemiştir. Arkadaki çoluk-çocuk ya­şasın, toprak düşmana geçmesin, görevimizi yapalım; kısaca “vatan sa­ğolsun” demişlerdir. Bu yüksek ruh hâlini takdir eden, onların anılarını yaşatan ve yeni nesillere aktarabilen ilk elden kaynaklar, eserler, kayıtlar, fotoğraflar, çalışmalar utanç verici seviyede azdır, nadirdir. Basit bir ör­nek: Çanakkale Harbi’ne katılan gazilerin tanıklığına yer veren kitap sa­yısı 1’dir! (Yaşayan Çanakkaleli Muharipler – Cahit Önder).

    İstiklal Savaşı’nda, Kore’de, Kıbrıs’ta savaşan ve Güneydoğu’daki gay­rinizami harbe iştirak eden gazilerin tanıklığına dayalı çalışmalar iki elin parmaklarını geçmez. Onların görüşlerini, düşüncelerini, duygularını, sa­vaştan sağ çıktıktan sonraki hayatlarını bilmeyiz; bunlarla ilgilenmeyiz.

    “Ölen ölür kalan sağlar bizimdir” lafı bile, içinde bulunduğumuz bu rezil-kepaze durumu tarif etmekten uzaktır. Zira ölen öldüğüyle kalmış, unutulmuş, genel laflarla anonimleştirilmiştir. Hani bazı kendini bilmez­ler “şehit edebiyatı” diyorlar ya, aslında o dahi yoktur; saçma sapan dizi­lere-filmlere malzeme edilen, üzerinde asgari düzeyde bile çalışılmamış berbat ve zehirli ürünler vardır.

    “Kalan sağlar” da bizim değildir. Şehitler düşman kurşunuyla düş­müş, gaziler kendi vatanının insanları tarafından yaşarken unutulmuş, yani bir anlamda öldürülmüştür.

    Asker, görev insanıdır. Her dönemde siyasi otoritenin siyasi tercihle­ri tabii olacaktır. Ancak ister zaferle ister hezimetle sonuçlansın, bu sıcak çatışmalara giren insanları unutmamak, belgelemek ve şereflendirmek milletin boynunun borcudur.

    Çanakkale’de tarihlerinin en ağır yenilgilerinden birine uğrayan İngi­lizler, Avustralyalılar, Fransızlar; bu yenilgiyi bir “anma zaferi” haline ge­tirebilmişlerdir. Biz ise örneğin tam 69 yıl önce Kuzey Kore toprakların­da kalan 175 şehidimizin kemiklerinin iadesi için 69 yıldır herhangi bir girişimde bulunmamış durumdayız.

    Bu sayımızda, Kıbrıs Harekatı’nda görev yapan kahraman askerleri­mizden bir grubun 45 sene sonra yine aynı arazideki incelemelerine ta­nıklık ettik. Yazarımız Serhan Güngör ile bu girişimi organize eden Yiğit Şatana ve Hasan Taş’ı tebrik ediyoruz; ülkemizde de “anma kültürü”nün gerçek anlamda tesis edilmesi yolunda önemli bir adım.

    Şehitler ve gaziler, eğer unutulursa ölür. Ve onlar ölürse, devamlılık ve devlet ve millet ve gelecek yoktur.

  • Dışımızdaki ve içimizdeki şeytan

    Dışımızdaki ve içimizdeki şeytan

    Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kuzey Suriye’de gerçekleştirdiği Barış Pınarı Harekatı, 9 Ekim 2019 tarihinden itibaren hem dünya hem Türkiye gündeminde ilk sırada. Bu süreçte kamuoyuna pek yansımayan, sıralamada gerilere atılan bir mesele, bizce hayati, tarihî ve insani açıdan büyük önemi haizdir.

    Medya ve sosyal medyada başından beri siyasi-askerî yönleriyle ele alınan operasyonun, tarih-arkeoloji alanındaki etkileri-sonuçları nerdeyse hiç önemsenmiyor. Öyle ya, Türkiye-ABD-Rusya-Suriye gibi majör, terör örgütleri gibi minör aktörler varken; bunlar arasındaki çelişki ve hesaplar konusunda yüksek politikalar sözkonusuyken kim tarihle-marihle uğraşacak? Halbuki kontrol altına bölgede, özellikle Arslantaş (Hadatu), Tel Ahmar (Til Barsip) ve Tel Halaf ’taki (Guzana) arkeolojik değerlerin korunması hayatidir.

    Daha düne kadar Batı’dan beslenen IŞİD veya DAEŞ ile PKK veya YPG’nin gerçekleştirdiği tarih katliamlarının insan katliamları kadar yıkıcı ve önemli olduğunu defalarca dile getirdik. Bu terör odaklarının bölgedeki taşınmaz tarih eserlerini tahrip ettikleri, taşınabilir olanları ise yine Batı piyasasına sattıkları öteden beri biliniyor. Konunun hem tarihî miras hem de maddi yönü son derece hayatidir.

    Toplumsal hafızanın ancak sosyal doku ve tarih eserleriyle yaşayabileceği ortada. Her türlü ideoloji, inanç, öğreti, politika, tutum, hissiyat, vesaire, ancak bu orijinal yapı ve parçalarla kaimdir. Bunlar olmadan hiçbir kalıcı yapı tesis edilemez. Gelecek kuşaklar sizin “ne kadar büyük bir insan” veya “ne kadar müthiş bir beyin” olmanızla ilgilenmez; ne bıraktığınızla ilgilenir. İleriye bırakılacak değerler de, ancak ve ancak tarihten gelen ve koruyarak geliştirdiğiniz somut değerlerdir. Hani son 15-20 yıldır neredeyse herkesin dilinde pelesenk olan “sürdürülebilir” kelimesi var ya! İşte genellikle ekonomik gelişme anlamında kullanılan bu “sürdürme”nin temel bileşeni tarihtir.

    Tarihimizin orijinal izleri her geçen gün azalıyor. Bunlar azaldıkça sembollere, giderek sembollerin sembollerine ihtiyaç duyuyoruz. Veya sıklıkla yapıldığı gibi nostaljiyle, yazıklanmayla idare ediyoruz. Eski Yeşilçam filmlerini, eski İstanbul görüntüleri için seyrediyoruz. “Sen geçmişte kalmışsın kardeşim; kendini güncelle biraz” diyenlerin, çok değil 5-10 sene sonra nerede duracağını, hangi durakta kalacağını merak ediyorum doğrusu.

    Suriye’nin kuzeyi şu an için tamam da, İstanbul başta olmak üzere ülkemiz genelinde bütün hızıyla sürmekte olan tarih katliamına karşı ne yapacağız? Ecdadın sadece edebiyatını yaparak (üstelik onu bile kötü yaparak) hayata devam edenlerin ve bu cahilliğin hırsı, paranın sıcaklığıyla ataların mirasına adeta bir DAEŞ-PKK iştahıyla saldıranları kim durduracak? Evet, sormak istiyorum: Kendi içimizdeki teröristi, kendi içimizdeki Joker’i kim durduracak?