Ülkemizin uzun tarihinde, baştakilerle aşağıdakiler arasındaki ilişkiler diğer milletlerden oldukça farklı olmuş. Bugün iktidar dediğimiz güç odakları, geçmişte de esas olarak “isim/kişi”yi önde tutan bir nizam-ı alem esasında insanları idareye çalışmış. Hâl böyle olunca, kurum-kuruluş-metot-devamlılık-kural-yasa-hukuk diye devam eden “organize işler” de, daha ziyade başımızın tacı olan baştaki liderlerin kafasına göre şekillenmiş, uygulanmış.
Tabii bu “seçilmiş” kişileri Allah başımızdan eksik etmesin. Zira bugün “halk” veya “millet” diyerek belirsiz bir soyutlamayla ifade ettiğimiz bu “aşağıdakiler”; herkesin bildiği gibi zaman zaman şakşakçı-eyyamcı, zaman zaman ise en korkunç despota bile rahmet okutacak bir acımasızlık içinde olur. Bizdeki en temel yönetim esası ise -defalarca belirttiğimiz gibi-tarihten ders almamak üzerine kuruludur ve bu durum sanıldığı-söylendiği gibi olumsuz bir durum değildir. Türkler hem yöneten hem yönetilen olarak heyecanlı-duygusal insanlardır. Her yeni liderin her yeni dönemin bu anlamda “öngörülemez” oluşu, coğrafyamıza başka yerlerde pek görülmeyen bir dinamizm katar. Bugün ülkemizde, başka ülkelerde akıldışı hatta “şizoid” denebilecek uygulamaların adeta gündelik rutin olması da, ancak bizim tarihten gelen “bilgeliğimiz”le izah edilebilir.
Batılı kodlarla şekillenen “güçler ayrılığı” ilkesinin, bizim ruhumuza da etimize de iyi gelmediği; her zaman “tek bir baş”ın bizim çaremize bakması gerektiği ortada. Hatta Batı ülkeleri bile son zamanlarda bu vücut şeklinin, bu yönetim tarzının kıymetini takdir ediyor; kendi toplumlarında bunu tesis etmeye çabalıyor. Yasa, hak-hukuk, adalet vs. tamam da; baş baş olmayınca başka taraflar oynaklaşabiliyor. Özellikle erken cumhuriyet döneminde, vücudun diğer kısımları için sanki “güçler ayrılığı” var-mış gibi bir imaj oluşturulduğu için; sonradan toparlanmakta güçlük çekilmiş. “Demokrasi girişimleri” yanlış anlamalara yolaçmış. Bugün ise şüphesiz durum güllük-gülistanlık değil ama hiç değilse bir “samimiyet” var.
Yukarda görüldüğü gibi, özellikle pandemi döneminde tarihten “ciddi” dersler çıkarmak daha da zorlaşıyor. Bizden -Aziz Nesin hariç- uluslararası bir mizah yazarı çıkmaması da, herhalde gündelik hayattaki gelişmelerin değme komedi ve traji-komedilerin ulaşamayacağı bir nitelikte olmasından.
Özellikle son 20 yıldır hayatımızda yaygınlaşan “eğitim falan önemli değil kardeşim, önce adam ol adam” şeklindeki tuhaf “ahlak” anlayışı; artık yavaş yavaş da olsa “o kadar da demedik” hâline geliyor. Zira sağlam kafa ancak ve ancak sağlam vücutta bulunur.
Ev içinde bulunma, yaşama ve çalışma hâli, yaklaşık 1 yıldır dünyadaki hemen herkesin hayatını değiştirdi. Adeta “format atılan” veya “güncellenen” hayatlarımızla, bu yeni “yazılım” çerçevesinde “virüs”e karşı durmaya çabalıyoruz.
İletişimin çok büyük oranda cep telefonları ve ekran üzerinden sağlanması; kaçınılmaz olarak bu “iletişme”nin niteliği, karakteri, sağlığı ve ahlaki boyutları üzerinde tartışmalar doğuruyor. Yeni bir döneme girdiğimiz kesin. Salgın hastalık tamamen yokolsa dahi, eski hayatlarımıza dönemeyeceğimiz de kesin. Tarihî bir döneme tanıklık ettik, ediyoruz… diyerek biraz olsun teselli bulabiliriz.
İnsan evladının en büyük yapısal trajedisi, “kurulum”undadır. Yani doğamızda bulunan “sakıntarihtendersalma” adlı bu genetik şifre, Homo sapiens’in hem iktidarını hem de iktidarsızlığını sağlamıştır. Diğer canlı türlerini elimine veya köle ederek “ilerleyen” insan, kendi türünü de zaptı rapt altına alamayınca; dünya, doğa, Tanrı veya Tanrılar (artık hangisine aklınız-gönlünüz yatıyorsa) “madem öyle gel böyle” demiştir.
Demiştir ama, sizlerin de bildiği gibi insan evladı her zaman “kendinden başka” olan veya “başka” olduğunu düşündüğü hemcinslerini günah keçisi ilan ederek (ve hatta onları yiyerek) hayata devam eder. Hele ülkemizde, bu durumun olağanüstü örnekleri hemen her gün yaşanmakta; düşmanlıkla tazelenen kalitesizlik, değme virüse bile “ya bu kadar da değil artık” dedirtecek seviyede seyretmektedir. Kimbilir, belki de bu sonsuz kötülük hâli Covid belasını bile altedecek bir kimya salgılamakta ve “virüs virüsü söker” gibi “anti-bilimsel ama efektif” bir metotla salgının kontrolünü sağlamaktadır.
Böyle mühim saydığımız “entel” akıl yürütmeler içerisinde, öteden beri yapageldiğimiz, daha doğrusu mecbur olduğumuz çeşitli biyolojik ihtiyaç işleri de var şüphesiz. Bunların başında yemek yemek geliyor (bir de “sonu” var ama ona girmeyelim). Herkesin değişen oranlarda dışarda yemek yemek durumu vardı; artık oranlar malum çok değişti. Ya evde yiyoruz ya da dışarıdan söylüyoruz. Evde yesek bile, hammaddeyi dışarıdan almak zorundayız. Yemek rejimlerinin değişmesi, öğün saatlerinin kayması, hareketsizliğin artması ve “ev sakinleri”nin doğal olarak ev hırçınları”na doğru evrilmesi, hepimizin hem beden hem kafa sağlığını etkiliyor. “Ne olacak bu dünyanın, Türkiye’nin hâli” diye endişelenirken; kendi küçük hayatlarımızdaki basit organizasyonlar konusunda bile ne denli problemli olduğumuzu görüyoruz.
Ancak ben yine en çok yatları, katları, sarayları, adamları, yurtdışında paraları ve türlü türlü “krizi fırsatı dönüştürme” planları olanlara üzülüyorum. Onların işi daha zor! Kazanacakları bir yana ama, kaybedecekleri şeyler çok arttı.
Yani hayatta kalmaya, hayatı idame ettirmeye çalışmak değil; olumsuz bir vaziyetten faydalanmaya çalışmak. Son yıllarda sıklıkla tekrarlandığı için, ilk duyuşta insana “normal” gibi gelen bu ibare, aslında insan türünün “doğal” ve genetik bir hastalığı. Kendi türüne insan kadar düşman başka bir tür bilmiyoruz. Bir de utanmadan homo homini lupus (İnsan insanın kurdudur) demişiz; güzelim kurtlara benzetmişiz kendimizi.
Önce hayvanları sonra kadınları köleleştiren insanoğlu, başına gelen felaketlerin sorumlusu olarak da önce onları hedef almış hep. Hayvanları zaten yiyoruz, eh üstüne de “cadılar”ı da yakıyoruz ve arada Tanrı’ya bunları kurban ediyoruz. Tek Tanrılı devirlerde de daha incelikli, daha “ahlaklı”, daha “sosyal” ve giderek “daha medeni” çözümler üretiyoruz. Modern zamanlarda bunların “sürdürülebilir” olmasına dikkat ediyoruz!
Hayatın “normal” denen akışı bozuluyor tarihte kimi zaman. Şu anda içinde bulunduğumuz gibi salgın hastalık dönemleri veya yangınlar-depremler-savaşlar- seller gibi afet dönemlerinde, insan türü kendini iyice kaybediyor. Yoksa kendini mi buluyor? İçimizden çıkan kötülüğü Şeytan’a malederek vicdanımızı temizliyoruz. Tabii buna ihtiyacımız var. Din, ahlak, vicdan, yasa, kod, kural olmadan kendimizi idare etmemiz mümkün değil. Bu durumda, bu toplumsal organizasyonu yapan ve bizi yöneten hemcinslerimizin iktidarını kabul ederek ve onlara belli bir bedel (vergi) ödeyerek “kardeşim, biz kendi kendimize yapamıyoruz; sen bizim adımıza hallet” diyoruz. Giderek de “ancak sizleri de ben seçeceğim” deyip, adına “demokrasi” dediğimiz gayet ileri ve modern ve medeni formatlar ortaya koyuyoruz.
Buraya kadar iyi de, esas mesele kriz çıktığı zaman yönetmekte. Krizin olmadığı “normal” zamanlarda, yönetenlerin biraz da “yemesine” itirazımız olmuyor. Zira “yiyor ama çalışıyor”, yani bizi “normal” tutarak kendisi de sebepleniyor. Tamam canım, “olacak o kadar”. Ama esas mesele, kriz çıktığı zaman çıkıyor. “Hani biz size oy-vergi-iktidar falan vermiştik; şimdi hadi bakalım bizi hayatta tutun ve muhtaç etmeyin” diyoruz da, bakıyoruz durum öyle değil. İktidarda bulunan hemcinslerimiz bize birdenbire atalarımızı, çok eski çağları hatırlatarak “sürü bağışıklığı”ndan bahsediyor! Veya dünyanın en “ileri” ülkesi ABD’de olduğu gibi, salgın hastalıktan her gün yüzlerce insan ölüyor. En ileri teknolojinin sağladığı, bilmem kaç boyutlu görüntü eşliğinde uzayın derinliklerine seyahat ediyoruz ama köşedeki bakkala gidip ekmek alamıyoruz. Hesaptan doğalgaz parası çekiliyor ama Çin aşısını vurdurmak için hâlâ bekliyoruz.
Kriz fırsatçılığı bizim kanımızda var. İdeolojileri, siyaseti, dini, ahlakı ve kendi oluşturduğumuz ve işimize geldiğinde hiçe saydığımız toplumsal kuralları-kodları da bu yaradılışta aramak lazım biraz.
Ahmet Hamdi Tanpınar yakın tarihimizdeki müstesna edebiyatçılardan biriydi. Aşiyan’daki mezarının üzerinde, o meşhur şiirinden başındaki iki mısra yazılıdır:
“Ne içindeyim zamanın
Ne de büsbütün dışında…”
“…Yekpare, geniş bir anın
Parçalanmaz akışında” diye devam eden şiir, yaşadığımız Korona günlerinde iyice kaybettiğimiz zaman kavramı üzerine nice filozofa “kapak” olur. ABD’nin en prestijli dergilerinden Wired’a yazan Arielle Pardes, salgının eve kapattığı insanların “zaman”la olan ilişkisini ele aldığı müthiş yazısında, virüsün aynı zamanda “kendi saatini” nasıl empoze ettiğini anlatmış. The New Yorker’da çıkan bir karikatürde, TV’ye bakan bir adamın kafasının hemen yanında bir ışık patlamış ve içinde kendisi var: “Ben senim! Gelecekten geldim. Yoksa geçmişten mi? Zaman duygusunu tamamen kaybettim!” diyor. Ekonomist David Wessel ise “Şubat dört yılda bir 29 çeker ama bu yıl Mart 300, Nisan 1500 çekti” diyor yazıda.
Zamandaki bu sapma-bozulma veya bu hissin ortaya koyduğu “Coronatime” vaziyetini, illüstrasyon ustası Kutlukhan Perker “Zamanın durduğu yıl: 2020” olarak ele aldı dergimizde. Acaba zamanda geri gidebilseydik, bu salgın hastalık belasını çıkmadan engelleyebilir miydik? Sanmıyorum. Bunu başaranlar sadece kendilerini korumak için uğraşırdı herhalde. Hatta şu sıralar ciddi bir “umut” olarak ortaya çıkan aşılardan biri de sizi belki hastalığa karşı koruyor ama, virüsü taşıyıp yaymanıza engel olmuyor!
Bu salgın, yaş, baş, ırk, millet, ülke, coğrafya dinlemiyor… diyoruz ama, hepimizin bildiği gibi ezelden beri dünyanın her yerini sarmış olan “siyaset ve iktidar virüsü”, yanına “para-pul virüsü”nü de alarak insanları ezmeye, öldürmeye devam ediyor.
Dergimizin baskıya hazırlandığı saatlerde, Fransa’da yüzbinler sokağa çıkarak hükümeti protesto ediyordu. Ülke çapındaki gösterilerin nedeni, güvenlik güçlerinin hadiseler sırasındaki görüntülerini çekmeye-yayımlamaya ağır cezalar getiren yasa tasarısı. Kasım ortasında, ülkenin neredeyse bütün basın-yayın kurumları ortak bir açıklama yaparak bunun kabul edilemez olduğunu söylediler.
İşin ilginç tarafı, Paris başta olmak üzere ülkenin tüm büyük şehirlerinde insanların çok büyük oranda “kendiliğinden” sokağa çıkarak protestoya katılması; üstelik pandemi ortalığı kasıp kavururken! Gösteriler sırasında işini yaparken polis tarafından feci şekilde dövülen Suriyeli meslektaşımız, AFP muhabiri Emir (Ameer) Alhalbi’ye geçmiş olsun diyoruz.
Siyaset-iktidar-para ve diğer virüsler tarihi teslim alamayacak.
Orhan Oğuz’u bugünkü genç kuşak esas olarak televizyondaki “Arka Sokaklar” dizisiyle biliyor. Bu yıl sinemadaki 50. yılını tamamlayan Orhan Oğuz, aynı zamanda unutulmaz filmlerin de yönetmeni. Peki böylesine başarılı bir kariyerin sırrı nerede? Kendisine sorduğumuzda önce “çalışmak” diyor ve ardından diğer önemli kareleri sıralıyor.
Meslekte 50. yılınız ve geçen ay Orhan Kemal Emek Ödülü’nü aldınız. Profesyonel kariyerinizdeki kilometre taşlarına geçmeden, bu dünyaya uzak bir insan olarak şunu merak ediyorum: Siz görüntü yönetmenliğinden geliyorsunuz. Sinemada “görüntü yönetmeni” ne demek, ne iş yapar? Bizim göremediğimiz neyi görüyor, yönetiyor bu insan?
ORHAN OĞUZ (O. O.)Bizim beyazperdede ve ekranda baktığımız-seyrettiğimiz planları, önceden görüp planlayan insandır görüntü yönetmeni. Sinemanın felsefesi ve dili, görüntü ile anlatmadır. Edebiyatla beraber yürür, şiirle beraber yürür; önemli olan görüntü ile o durumu yansıtmak, ifade etmektir. Bu bir bakış gerektiriyor tabii. Bir dizi aşamadan sonra, sinema perdesinde “19.6” gibi bakışınız oluyor. Ben mesela sizinle aynı şekilde bakmıyorum. İkimiz birlikte bir filmi izlediğimiz zaman da kesinlikle aynı şekilde bakmayız.
#tarih Yayın Yönetmeni Gürsel Göncü, meslekte 50. yılını kutlayan Orhan Oğuz’la konuştu.
‘19.6’lık bakış Kamera arkasında geçen yılların ardından, sinema perdesine “19.6” baktığını anlatıyor Oğuz. “İkimiz birlikte bir filmi izlediğimiz zaman da kesinlikle aynı şekilde bakmayız” diyor.
Peki daha ortada senaryo hariç hiçbir şey yokken, bizim görmediğimiz bir görüntüyü siz nasıl tasarlıyorsunuz?
O. O. Hikaye ile, anlatacağınız senaryo ile birlikte çalışırken. Mesela siz bir kitap okurken görüntüler oluşmuyor mu kafanızda? Diyelim “odaya girer, kapıyı açar ve karşısında da annesi vardır, konuşurlar…”. Şimdi bunu okuduğunuz zaman, bir evin görüntüleri gözünüzün önüne gelir. İşte bana da öyle görüntüler geliyor. Bunlar yüzlerce alternatifi olan görüntüler olabilir. Herkes başka görebilir. Her kişiye özel bir şeydir bu. Tabii görüntü yönetmenliği, yönetmenle beraber yürüyen bir meslek. Analog dönemde, bir görüntü yönetmeni olmak uzun seneler alıyordu. Yani muhakkak usta-çırak ilişkisi gerekiyordu.
Usta-çırak ilişkisi Analog dönemde, görüntü yönetmeni olmak uzun seneler alıyor; mutlaka bir usta-çırak ilişkisi gerekiyordu. Oğuz’un ustalarından biri de 1967’de birlikte çalıştığı Cahit Engin’di.
Analog dönemde çırak, ustanın nasıl gördüğünü mü görüyor?
O. O. Hayır, orada önce teknik bilgileri alıyor ondan. Bu arada öğretmeyenler de var tabii. Ben mesela öğreterek gittim, hep öyle. Ancak öğretmenin de sınırları var. Sadece teknik imajlar verip işin tekniğini gösterebilirsin. Yani okullarda yapıldığı gibi. Ancak yaratıcılık kısmını, nasıl bakacağını öğretemezsin. O onun bakış açısıdır. Görüntü yönetmeni olmak için bu aşamalardan geçmek gerekiyordu. Ben asistanlığa başladım; 10 yıl sonra kameraman oldum; aradan bir 4 yıl daha geçtikten sonra görüntü yönetmeni oldum. O dönem riskli ve masraflı bir işti görüntü yönetmenliği.
Niye pahalı? Niye pahalıydı daha doğrusu?
O. O. Sinemasal bütçede bayağı negatif riskli bir işti. Hem pahalıydı, hem dolar üzerindendi. Laboratuvarlar da öyleydi. Zira o görüntü sadece bir kere alınıyor. Görüntü kötü ise işi yapan -yani yapamayan- insan yollanırdı. Mecburen yeniden çekilecek ve bu da tekrar masraf demek. Burada en önemli mesele bana göre yönetmenle beraber aynı şeye, aynı senaryoya bakmaya çalışmak, aynı duyguların kesişmesi. Ben hep en iyi yönetmenlerle çalıştım ve hikayeleri çekilecek olan senaryolar üzerinde çok yerde hemfikir olduk.
Bu ünlü yönetmenler arasında özellikle bu “görüntü” meselesine en fazla önem veren kimdi?
O. O. Hepsi. Zira onlar “göremiyorlardı”. Yani kamerayı sadece görüntü yönetmeni çalıştırdığı zaman görebiliyorlardı. Tabii yönetmen o aksı düşünüyor, bu aksı düşünüyor, planları çiziyor. Bazısı bütün planları çizerdi; mesela rahmetli Atıf (Yılmaz) Abi. Ben baktığım zaman onun açılarını görürdüm anında. Onun üslubu öyleydi. Bazısı ise daha doğaçlama giderdi. Mesela rahmetli Ömer Kavur daha doğaçlama, daha sakin ve entelektüel bir yönetmendi. Rahmetli Memduh Ün apayrıydı. Açıyı arardı. En iyi açıyı nereden buluruz, çekeriz diye düşünürdü. Ya da bir amorslu plan mesela çok önemliydi onun için: Bir gıdım sağa kayalım, bir gıdım sola kayalım… Tabii o sırada onlar da vizörden bakıyor. Ancak bu bir ayna görüntüsü. Bir ayna paralaks görüyor aslında. Ancak kamera çalıştığı zaman tonlar oturuyor. Onu da sadece görüntü yönetmeni görüyor. Çektikten sonra yönetmen “Tamam Orhancığım” diyor. Bu kadar yani. Finali o. Yani buradan ne çıkacağını, nasıl çıkacağını o da hayal ediyor. Aslında görüntü yönetmeni olarak onun perdeye yansıyacağı şekli aşağı-yukarı biliyorum ama yine de tam bilemiyorum; zira biz de aynadan görüyoruz. Bir tek diyafram oturuyor çalışınca kamerada.
Şimdi ise istediğin kadar çekebilirsin. İstediğin yerden çekebilirsin. Her şeyi yapabilirsin. Çünkü karta çekiyor; bir hafızaya çekiyor. Mesela analog dönemde Doğu’da çalıştığımız zaman, diyelim 20 kutu çektin. Laboratuvara göndermen lazım. Çizik mi var, bozuk mu? Bilmiyorsun. Peki uçakla mı gönderelim, otobüsle mi gönderelim? Genelde otobüslere veriliyordu; zira havalimanında X-ray meselesi var ve oradan geçmemesi için ayrıca izin gerekiyor. Ve ancak laboratuvarda yıkanıyordu, banyo ediliyordu. Sağlam çıktıktan sonra rahatlıyorduk.
Tekrarı olmadığı için, yaptığınız işe inanılmaz bir itina gösteriyorsunuz.
O. O. Düşünün; diyorlar ki sana “üç kutu yandı”. Hangileri yandı önce bir kere? Hangi sahneler yandı? Korkunç bir şey. Ancak dünyada da bu böyleydi. Yani düşünsenize; yönetmensin, bir şeyler çekiyorsun, görmüyorsun. Kutulara koyuyorsun, duruyor bir kenarda. Otelin kasasına konuluyordu. Şimdi çekiyorlar, hemen link ile atıyorlar. “Hadi siz kurguya başlayın” diyorlar. Özel olarak negatifleri götürüp, getiren insanlar vardı.
Görüntü yönetmeni olarak hangi yönetmenlerle, nasıl çalıştınız?
O. O. Yönetmenlerin hepsi iyi bir görüntü yönetmeniyle veya alıştığı bir görüntü yönetmeniyle çalışmayı yeğler her zaman; çünkü kafaları uyuyordur, atmosferi biliyordur. Mesela Atıf Abi ile beş film çektik; her buluştuğumuzda başka bir hikaye. Ömer Kavur ile üç film çektik. Zeki Ökten ile, Memduh Ün ile film çektik. Hepsinin ruhları değişiktir. Ben onların senteziyim; öyle düşünüyorum. Hepsinden bir parça bende var. Yönetmenin bu yukarda bahsettiğim “görememe” hâli de var ya… Yönetmen olduğum zaman kendi filmlerimin görüntü yönetmenliğini de bir süre ben yaptım.
Hangileriydi onlar?
O. O. “Her Şeye Rağmen”, “Üçüncü Göz”, “Dönersen Islık Çal”, “Manisa Tarzanı”. Hâlâ analog dönemdeydik. Mizansenlerimi görüntüye göre kurmaya başladım. Şimdi bunu bir görüntü yönetmenine anlat falan filan, zor iş. Birçok şeyi de göremeyeceğim… Bundan dolayı “dijital”in çıkmasına çok sevindim ben. Önceleri tabii kalitesizdi ama şu anda her yerden görebiliyorsun. Yönetmen de görebiliyor. Herkes görüyor. Görüntü yönetmeni ile yönetmen daha iyi anlaşır oldular; görüyorlar çünkü. Yönetmen de kafasındaki görüntüyü orada arıyor. Aslında biraz sorunlar da oldu. Görüntü yönetmeninin hegemonyası kalktı ortadan. Artık hem ışıkları hem her türlü detayı monitörden görüyorsun. Kareyi görüyorsun en azından. O atmosferi de görebiliyorsun. Tabii ondan sonra “colour analyser”a falan giriyor ama, dijital teknoloji yepyeni bir çalışma sistemi ve algı meydana getirdi.
Analog dönem “Her Şeye Rağmen”, “Üçüncü Göz”, “Dönersen Islık Çal” ve “Manisa Tarzanı” filmlerinde Oğuz, hem görüntü yönetmeni hem de yönetmen olarak çalıştığında henüz film endüstrisi dijital döneme geçmemişti.
Bu yarım yüzyıllık meslek hayatınızda, biz seyircilerde de iz bırakan çok filminiz var. Peki sizin için önemli kırılma noktaları hangileriydi?
O. O. 35 sayfalık bir hikaye vardı: “Her Şeye Rağmen”. Hikaye aslında çok basit. Hapisten niye çıktığını anlamadığımız bir adam. Kamu hizmetinde çalışamıyor; şoförlük arıyor ama kapılar yüzüne kapanıyor. Sonunda, eleman arayan bir kiliseye gidiyor. Elinde tesbihle giriyor içeri. Kendisi de tedirgin, civardakiler de, rahip de. Ona hemen “Ben hapisten çıktım ama biliyor musunuz?” diyor. “Sen cenaze arabasında şoför olacaksın. Ücretin de dolgun” deniyor. Ben bunu yapımcıya götürdüm. Senaryolar genellikle 100 sayfa civarıdır. Dedim ki “bunu çekeceğim”. Yapımcı Kadri Yurdatap ve Memduh Abi. Kadri Abi aldı dosyayı, bakmadı bile. Çekmeceye attı. “Yarın hazırlıklara başla” dedi. Şaşırdım. Çünkü ilk filmimdi. Hemen ekip kurmaya başladım. Sonra öğreniyorum, diyorlar ki Kadri Abi’ye “Orhan’ın senaryosunu okumadan falan yani nasıl kabul ettin?” O da “Ya, nasılsa görüntüler iyi çıkacak” demiş.
“Her Şeye Rağmen” filmi dünyayı gezdi ve dünyanın her yerinden ödüller aldı. Ben çoğuna gidemedim. Bir zaman sonra “Üçüncü Göz” filmini çektim. O film de bir yönetmeni anlatıyordu. Arkasından “Dönersen Islık Çal”, “Manisa Tarzanı”, “Eksi Bir” geldi.
Cannes Film Festivali’ne gittik. “Her Şeye Rağmen” filmimizin gösterimi vardi. Bekliyoruz, insanlar sırada. Orada bir haber geldi. “Filmde çizikler var. Bunu seyirciye söylemek zorundayız” dediler. Ağladım ben orada. Neyse ki Atilla Dorsay devreye girdi; söylemediler. Film başladı. Rulonun hep başında çizikler vardır. Böyle bir çizik atar, sonra yerine oturur. Aynen öyle oldu. Kadri Abi’ninki laboratuvardan yeni çıkmış kopya ve tertemiz. Seyircilerden 1 kişi çıkarsa arkası gelir mi diye düşünüyorum. Kimse çıkmadı. Sonunda herkes ayağa kalktı. Biz loca gibi bir yerdeyiz. Çılgın bir alkış koptu! O sırada hanım hamile. Ertesi gün bir telefon: “Doğuramıyor, hemen gel, psikolojik olarak doğuramıyor”. Atladım uçağa hemen. Uçakta öğrendim ödül aldığımı. Kaptan pilot söyledi.
Daha sonraki dönüm noktalarından bahseder misiniz biraz?
O. O. Çok süründüğüm zamanlar oldu. Yönetmen olarak bana gelen birkaç iş vardı. Ticari format taşıyan. O ticari formatı hemen anlarsın zaten. Onun için hep direndim. Sonunda çok parasız kaldım ve “Büyü” diye bir filme başladım. Beni tanıyan sinema izleyicisi “Büyü” filmine başladığım zaman bana e-postalar atıyor. “Ne oluyor hocam, sen şimdi böyle ticari işler mi yapıyorsun?” diye soruyor. Antalya’da çekilecek olan bir korku filmi bu. Ben bunu aldım götürdüm Doğu’ya. Doğu’nun içine soktum. Bomboş bir köy. Böyle bir atmosferde iş bambaşka bir hâle büründü tabii. Sonra “Hayda Bre” filmi geldi. Dijital çektiğim ilk filmdir.
Halen devam eden ve 15 yıldır yönettiğiniz “Arka Sokaklar” dizisi, Türkiye’de rating rekorları kıran, sürekli ilk sırada bir yapım. Nedir bunun sihri?
O. O. Bunun öncesinde “İkinci Bahar’ı çektim; çok güzel bir hikayeydi ve çok tutuldu. Ondan evvel “Baba Evi” ve “Süper Baba” vardı. “Arka Sokaklar” ise polisiye bir dizi. Bunu nasıl çekerim diye düşündüm. Çizgiroman çok severdim çocukken, hâlâ bayılırım. Çizgiroman karelerinde bir tür hız vardır; o kareden bu kareye. Çarşamba günleri Kinowa gelirdi bayiye. Gece 2’de Nişantaşı’nda bayinin önünde beklerdik. Beni çok etkileyen bir tempo vardı. Aynı şey Red Kid için de geçerli; aldığımda, çizgiromanla beraber zaman geçireceğim bir ortamı önceden hazırlamış olurdum. Yani yolda falan bakmazdım; ona özel bir zaman ayırırdım. Sinemaya gitmek gibi. “Arka Sokaklar”da da bu heyecanı nasıl yakalarım diye düşündüm. Sonunda o karelerin hem yakın hem genel planlarının da aynı heyecanı taşıması gerektiğini düşündüm. Bunun için de çok kameraya ihtiyacım vardı. Onun içindeki o heyecan var ya; onu karelerle yakalamak için çoklu kameraya geçtim. Büyüsü burada işin. Bu üslupta zaman zaman kameralar sallanıyor ama bir heyecan var altta. Önce en çok gençler izliyordu. Ortayaşlı ve yaşlı kesim “kameralar biraz daha az hareket etse iyi, göremiyoruz” dediler ama sonrasında onlar da alıştı.
“Arka Sokaklar” hiçbir diziye benzemiyor. Yeni nesil artık çizgiroman okumuyor belki ama çizgiroman seyrediyor. Biz nasıl bir dönem bayi kapısında bekliyorsak, insanlar da şimdi dizinin o haftaki bölümünü bekliyor. Bu duygu, o duygu!
‘Arka Sokaklar’ın başarısının sırrı Orhan Oğuz, 15 yıldır popülerliğini koruyan “Arka Sokaklar”ın başarısını, bir çizgiroman mantığıyla tempoyu sürekli ayakta tutmasına bağlıyor.
Dizinin formatı sinemadan farklı şüphesiz. Dolayısıyla meydana getirdiği etki de farklı. Nedir bu fark?
O. O. Tabii aslında dizi, sinemadan daha zor. Sinemada halkı topluyorsun, ışıkları söndürüyorsun, al seyret diyorsun. Yani bir anlamda onu mecbur tutuyorsun. Televizyon olduğu zaman bakmayabilir. Ekrana hep arkadan vurmak gerekir. Bana bak, bak bana! Çorbayı içerken, hem çorbayı içsin hem dönsün izlesin. Mesela sesler yükseliyor, bir yerde bomba patlıyor. Veya biri taş atıyor, cam kırılıyor vs. Neden? Zira seyirci çorba içerken sesi duyunca “ne oluyor” diye dönüyor. Dönmesini istiyorum. Neredeyse her sahnenin böyle bir tarafı var. Bir yerlerde bir şeyler oluyor, koşuşmalar oluyor. Seyirci, nereye koşuyorlar diye izliyor. Benim içsel tempom da öyle. Benim sinemadaki üslubum da böyle. Bir heyecan var, neler olacak, hep bir sonraki durum nedir gibi… Edebiyatta da öyle değil mi? Yani güzel bir roman okurken, “Dur bakalım, şimdi ne olacak” diye sayfaları çevirmek.
Orhan Oğuz için yaşlı diyemeyiz ama doğum tarihiniz belli: 1948. Siz bu olgunluk döneminde bu kadar genç insanları etkileyebilmeyi, onların bakışaçısını yakalamayı nasıl başardınız?
O. O. Bu tabii her şeyden önce okumakla, hayatı takip etmekle ve çok iyi arkadaşlar seçmekle oluyor. Bilgi alışverişi, beslenme. Ben mesela Cihangir’den ayrılamıyorum, burada besleniyorum. Siyasetle ilgilenenleri, onların heyecanlarını da anlamıyorum. Yaptığım filmlerde de kenarda köşede kalmış, görmediğimiz insanları arıyorum. İnsanlar belki onu görmemiştir, bakıp geçmiştir diye onu gösteriyorum. Hangi hükümet gelirse gelsin bizi iyi yaşatmak zorunda diye düşünürüm. Bizim onları düşünmememiz lazım. Ben işimi düşüneyim, filmimi yapayım, dizimi çekeyim, resmimi yapayım. Siyasetten anlamadığıma da çok memnunum. Eğer anlasaydım, belki siyaseti filmlerime karıştıracaktım, bayraklar-pankartlar açacaktım. O da filmlerimi zedelerdi. İki tane milletvekili ismi sayamam.
Orhan Oğuz, Muzaffer İzgü uyarlaması “Zıkkımın Kökü”nde yönetmen Memduh Ün.
Dünyada büyük bir dizi piyasası var. Sinema deseniz, o da dev gibi. Bizde neden olamıyor?
O. O.Sinema şöyle olamıyor. Mesela 1930’ları çekemezsin Türkiye’de. 1930’ların dekorlarını kuramazsın. O insanların giysilerini giydiremezsin. Görselliğini hiç bir zaman tutturamazsın sinema olursa. Zira en fazla 2 saatlik bir iş. Ancak dizi olursa kuruluyor; en az 50 bölüm düşünülerek. Bu, işin teknik tarafı. Bir de hukuki tarafı var. İyi filmlerimizi niye görmüyoruz, niye gösteremiyoruz? Altyapımız yok. Yasamız yok. Endüstrimiz yok. Bireysel yapımcılar var. Bireysel savaşıyorlar yani. Yani ABD’den, Avrupa’dan yapımcı bulabilirsin. Warner Bros.’a “bu filmi al dağıt” diyebilirsin; ama bu büyük paralar demek.
Bizde yasa olmadığı için telif hakları da olmuyor. Mesela benim dizi 15 yıldır kimbilir kaç defa gösterilmiştir. Telif falan yok. Mesela Avrupa’ya festivallere gittiğimizde, “Ooo Orhan Bey, sizin adanız falan vardır herhalde” diyorlar. Tabii yapımcıya zorlayamazsın telifi, bireysel kalırsın. “Ben bundan telif istiyorum” diyemezsin; bunu ancak yasa der. Mesela Devlet Tiyatroları var. Devlet Sinemaları var mı? Yok. Mozambik’de sinema yasası var, bizde yok. Çok ayıp! Ben bu diziden kazandığım parayı filmlerime harcıyorum. Bir anda beş kuruşsuz kalıyorum. Sonra yine hadi dizi çekimi.
Bir de sinema çok ciddi bir iş. Bence bir bilim dalı. Kolektif bir iş. Senaryosu var, kameramanı var, görüntü yönetmeni var, yönetmeni var. Uzun bir hazırlık dönemi gerektiriyor.
“Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni” filminde Şener Şen’le birlikte.
Sinema yasasının çıkması için bir dönem adımlar atılmıştı diye hatırlıyorum.
O. O. Bir dönem rahmetli Adnan Kahveci uğraştı bununla. Sonra 2004’te tekrar bir girişim oldu. Tayyip Erdoğan böyle bir yasayı çıkarabilirdi ama, bizim sinemacılar “Biz size hayranız ama partinizden nefret ediyoruz” gibi bir açıklama yaptılar. Orada her şey bitmişti zaten. Yani Türk sinemasının hâlâ yasası yok. Telif hakları yok. Hâlâ dünyaya sinema pazarlayamıyoruz. Bir-iki dizi pazarlanıyor şimdi ama sinemada bir etkimiz yok. Ben bir film yapıyorum; işte Nuri bir film yapıyor. Birkaç iyi yönetmen var. Birkaç ödül alıyoruz ama o kadar. Diğer taraftan mesela Meksikalılar, Hollywood ile çalışıyor. Hindistan kendisi zaten yapıyor ve hepsinin yasaları var. Bu aslında bizim yaramız. Türk sinemasının yarası. Bu işi de bence sadece cumhurbaşkanı yapabilirdi. Onu da işte böyle mahvettiler. Halbuki o gerçekten dersini iyi çalışmıştı ve konuya hâkimdi.
Merhum Bahtiyar Yalta’nın, Türkiye’de 60’lı yılların başındaki darbeler dönemini anlattığı kitabı; bizzat hadiselerin içindeki bir subay olması nedeniyle literatüre bir katkı niteliğinde. Ancak kitabın asıl kıymeti, Yalta’nın aktarım ve yorumlarını “bugünden bakarak” revize etmemiş olmasında. Kısacası, “nalına mıhına” bir referans eseri.
Kore Savaşı’nın (1950-53) ilk aşamasında Türk Tugayı’nda görev yapan ve Kunu-ri cehenneminden hem sağ çıkan hem de askerlerini sağ çıkaran Bahtiyar Yalta’nın, bu defa hayatının sonraki dönüm noktasını, 1960-63 döneminde bizzat yaşadığı darbeler dönemini kaleme aldığı kitabı yayımlandı.
Bahtiyar Yalta: Bir Darbeci Subayın Hatıraları (27 Mayıs 1960-22 Şubat 1962-21 Mayıs 1963)
Kore Savaşı’nda üsteğmen rütbesiyle görev yapan Yalta, Kunu-ri Muharebeleri ve Geri Çekilmeler (26.11.1951 – 24.1.1951) adlı kitabını 2005’te çıkarmış ve Kore Savaşı’nın belki de en kritik aşamasını bizzat tanıklıklara dayanan anlatısıyla tarihe kaydetmişti. 2016’da kaybettiğimiz Yalta, bu kitabından sonra yine bizzat içinde bulunduğu darbeler sürecini mercek altına almış ve yine hem notlarına hem ilk elden tanıklıklara dayanan ikinci kitabı üzerinde çalışmaya başlamıştı. Kendisi bu kitabının basıldığı göremedi ama; sevgili Gülay Yalta ve kitabın editörü Erhan Çifci’nin özverili çalışmalarıyla, Türk okurları bu defa iç politikanın yakın tarihteki en önemli dönemeçlerinden birini “içerden” bilgilerle değerlendirme fırsatı buldu: Bir Darbeci Subayın Hatıraları/27 Mayıs 1960-22 Şubat 1962-21 Mayıs 1963.
Bahtiyar Bey 1960’un ilk döneminin son fiili darbe girişimlerin, yani hem 1960 Mayıs’ının hem de Talat Aydemir’in 1962’nin 22 Şubat’ında ve 1963’ün 21 Mayıs’ındaki teşebbüslerinin bizzat içindeydi. 1963’teki başarısız darbeden sonra yargılandı ve Aydemir ile Fethi Gürcan’ın idam edildiği bu süreçte 4 yıla yakın cezaevinde kaldı.
2016’da hayatını kaybeden Bahtiyar Yalta, 1960- 63 döneminde içinde bulunduğu darbeler dönemini kaleme aldı.
Türkiye’nin yakın tarihindeki darbeler dönemine tanık olanlar, hadiselerin bizzat içinde yaşayanlar veya tarihçi-araştırmacılar; bu kritik yılları çeşitli kitaplarında ele aldılar, incelediler, hatıralarını yazdılar. Ancak tarihin belki de en “nankör” tarafı, olaylardan sonra yazılan kitaplardaki “mesafe” sorunundadır. Yazarlar, yaşadıklarını, tanık olduklarını ve hatırladıklarını, geldikleri noktada tekrar değerlendirir. Bu “tekrar değerlendirme”, doğal olarak kitapların yazıldığı dönemlerden yani hadiselerin üzerinden belli bir zaman geçtikten sonra yapılmıştır ve genellikle yazanı aklar. Bu yaklaşım dünyada da çoğu zaman böyledir ama bizde malum tamamen böyledir.
İşte Yalta’nın kitabını farklı kılan, eserin temel bir referans eseri olmasına yol açan durum, tam da bunun aksini yansıtan epeyce bilgi ve hadiseye de yer vermesindedir. Yalta hem pek az kişinin bildiği detayları aktarır hem de hadiseler yaşanırken ortaya çıkan pozisyonları bugünün gözlüğü ile değerlendirmez; ayrıca hiçbir durumda da kendisini aklamaya, haklı olduğunu göstermeye çalışmaz.
Darbeler dönemi, cezaevi günleri Bahtiyar Yalta (en sağda ayakta), Orhan Kabibay, Talat Aydemir, Suphi Gürsoytrak, Mustafa Ok, Necati Ünsalan ve Yıldıray Seyhan’la birlikte (üstte). Cezaevi günlerinde okumayı ve yazmayı aksatmayan Yalta, Korgeneral Fahri Belen’in kaleme aldığı Demokrasiden Diktatörlüğe adlı kitabı okurken (altta).
Peki bu müstesna durum nedendir? Yalta ömrünün sonbaharında hatta kışında neden böylesi bir sıradışı bir metot benimsemiştir? Pişmanlığından mı? Kesinlikle hayır. Onu tanıyanlar da tanımayanlar da gerek günlük hayatında gerekse Kore kitabında, başta kendisi olmak üzere kimseye müsamaha etmediğini bilir. “Nalına mıhına” bir insan evladı olan Yalta’nın bu tutumu, bu hâlinin tek ve gayet basit ve aslında artık hayatımızda pek nadir tanık olduğumuz bir açıklaması vardır: Bahtiyar Bey ahlaklı bir insandır!
Bu sene başından beri tüm dünyayı etkileyen salgın hastalık, aslında virüsten ziyade insan türünün kendisinin ne denli tehlikeli olduğunu ortaya koydu. İnsanların birbirine verdiği zarar ve ortaya çıkan yıkım, hastalığın sebebiyet verdiği kayıplarla mukayese edilmeyecek kadar büyük ve kalıcı.
Tüm dünyada zaten son yıllarda önemli bir yükseliş gösteren insan hakları ihlalleri, salgın hastalığı bahane eden iktidar sahipleri tarafından çok daha korkunç boyutlara taşınıyor. Covid-19’a karşı er ya da geç bir aşı elde edilecek ama bu “iktidar hastalığı”- nın aşısı, malum asırlardır bulunamadı. Türkiye çeşitli nedenlerle Covid-19 karşısında -açıklanmayan veya aşağıya çekilen rakamlara rağmen- birçok ülkeye kıyasla daha az kötü bir durumda. Ancak kendi içimizdeki itişmeler yüzünden ölüm karşısında bile birlikte duramadığımız için, “dış düşmanlar”a pek ihtiyaç duymuyoruz. Daha doğrusu duymuyorduk. Yakın zamanda ise özellikle iktisadi durumların giderek fenalaşması üzerine, belli bir zeminde biraraya gelmek kaçınılmaz ve zaruri oldu.
Tabii bu “birlik ve beraberlik” hâlini, özellikle Kurtuluş Savaşı’ndan sonraki dönemlerde hakiki manasıyla ve pratikte gerçekleştiremedik. Bilindiği gibi tarihte ekonomik koşulların ağırlaştığı neredeyse her dönemde, siyasi otorite kimi zaman “baldırı çıplak” denilen sokak güçlerini devreye sokar. Bunlar da ilgili ülkeye bir nizam verir, bir tür “kamu düzeni” sağlarlar.
2015 başındaki terör saldırısında 12 kişinin katledildiği Charlie Hebdo saldırısı, tüm dünyada infial meydana getirmişti. Bu hadisenin etkisiyle doğal olarak kendine gelemeyen bu dergi sonraki yıllarda kalitesini-esprisini yitirdiği gibi, ucuz ve provokatif bir çizgiye sürüklendi. Ekim sonunda yaptıkları ve Tayyip Erdoğan’ı hedef aldıkları kapak, Fransa’da yabancı düşmanlığından ırkçılığa giden yolda özellikle şimdiki Macron yönetimini konsolide etmeyi amaçlıyor. Ve tabii Türkiye tarafında oluşan haklı tepki ve nefret de, ülkemizdeki benzer odaklara İslâmiyet’i kullanarak harekete geçme fırsatı veriyor.
Bu karanlık tablo kimseyi ürkütmesin. Bu berbat salgını da, uluslara yapışan-yapıştırılan yabancı düşmanlığını, ırkçılığı ve din tacirliğini de yeneceğiz. Bir ve beraber olmak için, kimsenin bizim hakkımızdaki kışkırtmalarını kullanmaya ihtiyacımız yok. Onlar daha Hz. Muhammed’e gelmeden, Hz. İsa’yı bile idrak edememiş “medeniyet” tacirleridir.
Biz birleşmiş bir millet olarak nelere kadir olduğumuzu son olarak İstiklal Harbi’nde ele-güne gösterdik. Ele-güne göstermekten öte, neler başarabileceğimizi önce kendi kendimize kanıtladık. Evet; önümüzde yürüyen bir Mustafa Kemal vardı o vakit. Ancak öyle bir yol açtı ki, izi silinmez, bilgisi tükenmez, ruhu eskimez.
Bu bilinçle, bu duyguyla ve sevgiyle selamlıyoruz onu.
Daha önceki devirlerde matbuat ve basın olarak isimlendirilen medya, yani Anglo-Saksoncadaki “haber kağıdı”, Latincedeki “gazete”; günümüz dünyasında malum çok genişleyerek hatta şişerek, başına “sosyal” sıfatını da ekleyerek bambaşka bir ortam, şekil, içerik, işlev kazandı. Bu durumun ne mene birşey olduğunu ve etkilerini bizim analiz etmemiz imkansızdır. Ancak biz Türklerin sosyal medyayı “kullanma” noktasında müstesna bir kabiliyeti bulunduğu; analiz değil ama sentez, daha doğrusu sentetik ve ortaya karışık “nebulursaniçinekoy çorbası”nı gayet nefis yapabildiği açıktır.
Artık her gün özellikle tivitır’da “bugün kimi linç ediyoruz?”, “bugün kimi gözaltına aldırıyoruz?”, “bugün kimin itibarını yokediyoruz?” haline dönüşen trol aktiviteleri mevcut. Bunların bu “sentezleme” işini gayet başarılı şekilde icra ettikleri, çeşitli resmî veya gayriresmî odaklardan epeyce iyi beslendikleri de ortada. Aslında 2. Savaş’la birlikte ortaya çıkan, sonrasındaki dönemlerde tabii esas olarak Amerikalı abiler tarafından dezenformasyona koşut yürütülen ve “perception management” denilen “algı yönetimi”nin sosyal medyadaki son hâli bu. Gizli servisler, istihbaratçılar ve bu işlerde profesyonel çalışan kardeşlerimize bir lafım yok tabii. Sonuçta onların devletler katındaki işleri bu. Ancak sosyal medyaya sürülen maaşlı trollerin verdikleri tahribat; oturdukları/yemlendikleri yerden insan hayatları üzerinde oluşturdukları yıkım; bunları yaparken kullandıkları dil-üslup ve provokatif yaklaşım; kirli “layk” tuşeleriyle yaygınlaşan fotoşoplu görüntüler; sahte hesaplarla gerçek insanları “öldürmeleri”; faili meçhul saldırı veya taammüden cinayete tam teşebbüs değilse nedir?
Demokrasi denilen rejimin ne denli kesin/keskin kurallar içeren, ne denli sert bir rejim olduğunu biz Türklerin tam olarak bilmesine, idrak etmesine imkan yok. Ne de olsa bizim coğrafyamız için “sözde” olan, kültürümüzde bulunmayan ve “kökü dışarıda” bir yönetim şeklidir demokrasi. Bizdeki iktidarlar da erken cumhuriyet devrinden bu yana sanki böyle bir hal varmış gibi yaparak ülkeyi ve durumu idare eder.
Özgürlüklere ve insan hayatına değer vermek, bunları ve sorumlulukları hukukta ve gündelik hayatta düzenlemek, herkesin bildiği gibi bir gelenek-devamlılık-kültür-plan/program işi. Eh, böyle olunca bu işler bizim için zor. Tıkanma noktalarında da esas olarak birbirimizi yiyoruz. Yurtdışındaki lokmalar ise büyük olduğundan ve teknik olarak onları yememiz mümkün bulunmadığından (örneğin son olarak 2 ay kadar önce Doğu Akdeniz’e gelip buradaki 2-3 yıllık doğalgaz çabalarımızı sona erdiren USS Eisenhower uçak gemisi), ucuz efelenmelerle kuyruğu dik tutma gösterileri yapıyoruz.
Ancak moralimizi bozmayalım. Aslında en genel anlamıyla Batı’nın ve Doğu’nun, kuzeyde Rus güneyde Arap milletinin tarihsel ve aktüel olarak bizden çekindiği, korktuğu -şaşırtıcı olabilir ama- doğrudur. Zira bu bize özgü, kesinlikle siyasetüstü ve spekülatif ve belki de genetik/jeografik ne- denlerle ortaya koyduğumuz hâller, tüm dünya milletleri için ciddi bir tehdittir. Bu insanlar eğer bizim tarzımızı benimserse, bu ülkelerin yöneticileri pek fena bir durumda kalır. Kısacası trolün feriştahı gelse, ona bile pabucunu ters giydiririz.
Tek bir ricam var. Bu trolleri kullanan siyasi odaklar lütfen biraz daha seçici olsun. Bir kaç sene sonra tutuklamak mecburiyetinde kalacakları sıradan kişilerle kaliteyi çok aşağı çekmesin. “#NeverWithoutTurkey” veya “#JamaisSansLaTurquie” gibi İngilizce ve Fransızca olmayan etiketlerle gülünç durumlara düşülmesin; paralar da boşa gitmesin.
Tarihten/geçmişten özenle seçtiğimiz, hatta bugünkü ihtiyaçlarımıza göre yeniden biçimleyip değiştirdiğimiz parçalarla hayata devam ediyoruz.
Tarihî şahsiyetleri işimize, ideolojimize geldiği gibi kullanmak hem dün hem de bugün en iyi yaptığımız işlerden biri olmuş. Bizde genellikle doğru düzgün bir işi olmayanlar veya iş yapmayanlar yani tembel olanlar, bu tarih konusuyla ilgilenir gibi yaparlar. Bugün Türkiye’de evde, sokakta, çarşıda, kahvede, TV’lerde ve internette geçen konuşmaların içinde tarih büyük bir yer tutar. Herkes duyduğu-bildiği, daha doğrusu bildiğini sandığı bir tarih hadisesini karşısındakine anlatır. Bu anlatımlar sırasında kendi dünya görüşü veya inancı veya tamamen “duygusal ($$$)” nedenlerle tarihi eğip büker; bugünkü haklılığına sözde bir altyapı oluşturur.
Dünyada bugün Türklerden başka, gündelik hayatında tarih üzerine bu kadar laf eden, bu kadar tarihe maruz kalan ve bu kadar tarihi önemser-miş gibi yapan bir millet yoktur. Tabii bunun nedeni, hepimizin bildiği ve yine hepimizin bilmezlendiği gibi, aslında tarih üzerine pek bir şey bilmediğimizdir. Zaten yaşadığımız yerler, memleketimizin dörtbir yanındaki görüntüler ve ortaya kon(amay)an eserler, bizim kendi coğrafyamızdaki tarihle bile herhangi bir irtibatımızın olmadığını gösterir. Tabii bu durum sadece bugünün değil, yüzyıllar boyunca devam edegelen bir hâlin meselesidir.
Peki neden ata binen Türk atasını tanımamıştır? Neden bu uzun yıllar boyunca Türk toplumu, tarihi, coğrafyası üzerine temel referans kitaplarını yabancılar yazmıştır? Neden Orhun Yazıtları’nı yabancılar bulup, okumuştur? Neden bu milletin-coğrafyanın evlatları hep bol bol konuşmuş; ama kendi tarihini yazmak, gelecek kuşaklara bırakmak, onu muhafaza etmek noktasında pek bir şey, hatta hiçbir şey yapmamıştır? Hatta bırakın muhafazayı, “muhafazakârız” diye diye neden ata mirasını çarçur etmiş, yiyip bitirmiş, kalanların da içine etmiştir, etmektedir?
Bu soruların cevaplarını tam olarak bilemiyoruz. Ancak bunlardan daha canalıcı soru şudur: Tüm bu tarihsizliğe, geleneksizliğe, bağlantısızlığa, lafazanlığa ve geçmişi imhaya varan yıkıcılığa rağmen Türk toplumu iyi-kötü nasıl ayakta kalabilmiş, varlığını sürdürebilmiştir? Her seferinde –aslında Türk kökenli bir kuş olduğu kesin gözüken– Anka’dan nasıl tekrar tekrar doğmuşuzdur?
Evet; her seferinde şimdiki zamanını sonsuz gibi yaşayabilme becerisi bahşedilen biz Türklerin bu özgüveni; büyük ihtimalle Sultan Süleyman döneminde, İstanbul’un fethinden 70 sene sonra tesis edilmiş ve 1. Dünya Savaşı’na kadar iyi-kötü devam etmiş. Sonrasında ise “artık o kadar da değil” diyerek fedakarlık literatürüne geçen yeni bir millet; Çanakkale ve Afyon Ovası’nda planlı ama pervasızca ileri atılan bir lidere kavuşmuş; Ata ve Türk buluşmuş.
Ne Dolar’ın ileriye doğru hareketiyle kötümser ne de Karadeniz’de bulunan doğalgaz rezerviyle iyimseriz. Salgın hastalık, pandemiye karşı “zihinsel bir bağışıklık” içinde, maskelere ihtiyaç duymadan, kimbilir nereye kadar gideriz. Yine de küllerimizi sağlam bir yerde saklayalım, oraya buraya saçmayalım.
Bu topraklarda yaşayan insanların sadece bugünü olduğu, dünü ve yarını bulunmadığı neredeyse kesin. Ayasofya’nın gündem olması da bir tarih, kültür ve gelenek meselesinden ziyade, günümüzün siyasi-sosyal algıları ve iktidar ilişkileri dolayısıyla gerçekleşiyor. Kısacası -hangi bakışaçısı olursa olsun- geçmiş ancak bugünkü görüşlerimizi doğrulamak için, gelecek de yine bugünkü görüşlerimizi pazarlamak için kullanacağımız kavramlar.
Tarihten sadece bugün işimize gelenleri almak konusunda, ülkemizin akla gelecek tüm kişi ve kurumları birleşmiştir. Hatta millet olarak ezici bir çoğunlukla üzerinde mutabık olduğumuz durum budur. Böylelikle kendimizi haklı, tarafımızı daha da haklı bilir; bizi yalanlayan-yanlışlayan referansları silerek hayata devam ederiz. Bir Allah’ın kulu da çıkıp, “Ya biz böyle diyoruz ama, Fatih Sultan Mehmet bununla çelişen bir uygulama yapmış” demez, diyemez. Bu tür rahatsız edici bilgiler eğer ayyuka çıkarsa, “O devir farklıydı” gibisinden kıvırtmalarla yine hayata devam ederiz. Ayasofya örneğinde de, 1453’ten 18. yüzyıl ortalarına 250 seneden fazla hem Ortodoks ikonaları hem de Müslüman hatları altında namaz kılınmış olması, tam da bu tür “rahatsız edici” bir bilgi. Zira Fatih’in, Kanuni’nin, Yavuz Selim’in “bizden daha az Müslüman” olma ihtimali bulunmadığı için, bugün bu mozaikleri kapattırma noktasında çok müşkül durumda kalıyoruz.
Müşkül bir durumda kaldığımız diğer bir gündem maddesi de kadınların öldürülmesi. Bu hususta içinde bulunduğumuz durumu en iyi özetleyen gelişme, son yaşanan Pınar Gültekin cinayetiyle ilgili meşhur bir şarkıcı hanımın Twitter üzerinden yazdığı; katil Cemal Metin Avcı’ya seslendiği şu cümle oldu: “O kdr iri ve uzun bi kızı nasıl sığdırdın varile… Beton dökmek ne ya”.
Binlerce yorum yapılabilir, yapılmış zaten. Ancak dikkati çekici olan, bu korkunç cinayetin bu denli “sıradan”, hatta “saf ”, hatta “teknik”, hatta “esprili”, hatta “vay canına” şeklinde ifade edilmiş olması. Bu milyonlarca seveni, takipçisi bulunan meşhur kardeşimizin yalnız olduğunu, özel bir vaka olduğunu söyleyemeyiz elbette. 2020 Türkiye’si sadece aktüel siyaset tarafından kirletilen gündem maddeleriyle değil, ileri seviye şizoid arızaları bulunan insanlarımızla birlikte, geleceğe doğru güvenle ilerliyor!