Mustafa Kemal çok uzun yılların ardından, merkezi Ankara olan bir devlet hayali kurdu. Son olarak 10 yıllık bir savaştan (1912-22) çıkmış; yokluk içinde Anadolu’da kadın-erkek tutunmuş; Yunan kuvvetlerine ve emperyalistlere karşı savaşmış; günlük hayatta yaşanan onca rezalet ve gücü gücü yetene modelindeki rezilliklerden sonra nihayet yine-yeniden bir millet olma yoluna girmiştik.
İstiklal Harbi’nin lideri, taze-umutlu bir başlangıç yapmak; gelecek nesilleri düşünerek uzun vadeli bir yapı oluşturmak istiyordu. Yüzyıllardır devam eden geri çekilme-büzüşme-yenilgi ve sefaletten sonra ilk defa insanların yüzü gülecek, “çocuklara-torunlara güzel bir gelecek” artık hayal olmayacaktı. Ülkenin yetişmiş, işbilen, kültürlü ve düzgün insanlarının pek çoğu Çanakkale’de, diğer cephelerde ve son olarak Kurtuluş Savaşı’nda şehit düşmüştü. Plan-program yapacak, bunları uygulayacak yetişmiş kadrolar yoka yakındı.
Yıkık-dökük bir ülkede yaşayan insanlar, Atatürk’ün verdiği inançla, güvenle çalıştılar, çalıştılar, çalıştılar… Onurları için, çocukları için, ele-güne muhtaç olmamak için, bir daha savaşmak mecburiyetinde kalmamak için… Bu kadim coğrafyayı, yepyeni bir umut kuşattı. Zira ilk defa ülkedeki insanı-çoluğu-çocuğu düşünen, onları teba görmeyen, onlarla hemhâl olan bir insan evladı ülkenin başındaydı.
Türkiye giderek bir köprü-geçiş coğrafyası olmaktan çıktı; bir merkez ülke statüsü kazandı. Türkler artık ona buna yaltaklanarak veya eski parlak günlerin boş böbürlenmeleri ile değil, kendi ayakları üzerinde durarak varolmaya başladı. Milletin özgüveni, uzun bir zaman sonra hayali değil somut durumun bir nişanesiydi artık. Ve bizler 3-4 kuşaktır analarımızın-atalarımızın bu devamlılığında, bu kararlılığında yetiştik; onların bıraktığı bu manevi mirasla kendimizi daha iyi, daha yetkin ve vatana-millete faydalı insanlar yapmaya çalıştık.
Cumhuriyet Türkiyesi, kendini her türlü ideolojinin ötesinde, insanların emekleriyle var etmiş bir ülkedir. Temel koordinatları fedakarlıkla, çalışkanlıkla, mütevazılık ve özgüvenle örülüdür. Bu ahlaki prensipleri devlet millete dayatmamıştır; millet devlete hâkim olmuştur.
Bugün ülkemiz sadece kendi iç meseleleri yüzünden değil, dünyadaki ve yakın coğrafyamızdaki bir dizi çalkantı hatta fırtına dolayısıyla ciddi tehditlerle karşı karşıya. Erken cumhuriyet döneminin değerler mirası büyük oranda “politik ısınma”ya, “siyasi kriz”e ve en önemlisi kimilerinin ceplerini doldurmaya devam eden “tamamen duygusal sıcaklıklar”a harcandı. Gündelik hayattaki paranormal-paranoid gelişmelere, siyasilerin demeçlerine, denizlerimizi saran müsilaja, liyakat sahibi olmayan devlet görevlilerine, Türkçenin artık ikinci dil olduğu İstanbul’a, adli yılın açılışında teyit edidiği gibi hukukun “işimiz Allah’a kaldı” vaziyetine bakınca…
Hayır. Umutsuzluğa kapılmıyoruz.
Kapak konumuzda detaylarıyla işlediğimiz iklim krizi ve yozlaşmaya karşı; henüz kaybettiğimiz bir büyük ustanın, Ferhan Şensoy’un sözleriyle duruyoruz: “Çoğunluk dünyayı kötü fikir ve eylemleriyle, hem plastik hem nükleer hem siyasal anlamda kirletirken; bir küçük azınlık, yalnız romanlarda görülebilecek muhteşem bir umutla ortalığı temizlemeye çalışmakta…”.
“İş, ehil olmayana verildi mi kıyameti bekle!” sözü, Buhari tarafından aktarılan ve Hz. Muhammed’e ait bir Hadis-i Şerif. Yine Nisa Suresi, 58. Ayet’te işin ve hizmetin ehline verilmesi emrediliyor. Dinî referansların yanısıra, tarihte hem Türkiye hem dünya tarihinde yaşanan bir dizi iktidar-yönetim problemi de, “liyakat” konusunun ne denli hayati olduğunu kanıtlıyor. Dünden-bugüne, eğitim ve kalite olarak yetersiz olanların yolaçtığı rezaletler, felaketler…
SUNUŞ
KARAR AŞAMASI
Günümüzde gerek Türkiye’de gerek dünyada, belirli ve uzmanlık gerektiren bir alandaki otoritenin bilgisi-görgüsüyle o işi yapmaya layık görülmesi durumuna pek rastlanmıyor. Aktüel siyasetin, kayırmacılığın, aile-hanedan ilişkilerinin ve çeşitli “duygusal” nedenlerin birarada etkili olduğu dünya düzeni, şüphesiz bilinen tarihin ilk dönemlerine kadar geri gidiyor. Ancak 2021 senesinde Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşanan rektör-yönetici krizi; ülkemizdeki liyakat meselesinin bugün “Eski Türkiye”den, hatta çok eski Türkiye’den bile daha yakıcı olduğunu gösterdi.
“İşi bilmek”le övünen siyaset erbabının, özellikle bürokrasi-eğitim çarkında yapmaya niyetlendiği değişiklikler için gereken kalitede insan bulamaması şaşırtıcı değil. Daha önceki dönemlerde de örnekleri görülen bu vaziyet karşısında, koltuk sahipleri genellikle “idare eder”di. Ancak bugün yaşanan-yapılan atamalarla kritik görevlere getirilenlerin büyük kısmı, değil durumu idare etmek, kendilerini önemli değişim-dönüşümlerin öznesi gibi görüyor. Aslında haklılar. Zira yapmak istedikleri temel iş, örneğin seçkin eğitim kurumlarında mümkün mertebe seçkin olmayan, yani kendileri gibi olan gençlerin yetişmesini sağlamak. Böylelikle kendi sıradanlıklarını, kendi biat kültürlerini ve kendi liyakatsızliklerini yaygınlaştırmak, normalleştirmek. Dolayısıyla kendi iktidarlarını uzatmak ve para akışlarını devam ettirmek. Bu yaklaşımın ülkenin ulusal-uluslararası değerinin düşmesine yolaçması ise onların önem verdiği, ilgilendiği bir konu değil şüphesiz.
Ülkemizde maalesef sayıları giderek azalan, dünya sıralamasındaki yerleri giderek aşağıya kayan üniversitelerimiz; eğitim-öğretim seviyesi ve kalitesini en azından korumak için mücadele ediyor. Dolayısıyla Boğaziçi Üniversitesi’ndeki hoca ve öğrencilerin, atanan rektörün liyakatını sorgulamaları ve bu durumu protesto etmeleri; şu veya bu çevrelere siyaseten angaje olmuş insanların ötesinde, eğitimin seviyesi-içeriğine ilişkin bir uyarıdır.
Ülkemizdeki seçkin eğitim kurumlarının kalitesini de sayılarını da artırmak, her türlü ideolojinin ötesinde bir görev, bir idealdir. Eğer varolan olumsuz tabloyu elbirliğiyle değiştiremezsek, ülkemizin parlak beyinleri “Eski Türkiye”de olduğundan çok daha fazla oranda yurtdışına gidecek ve yine büyük oranda belki sadece tatil yapmak, ailesini görmek için buraya dönecek.
Birbirimize baka baka kararacak mıyız, yoksa genç insanların bizim batırdığımız bu ülke için daha iyi şeyler yapabilmelerinin yolunu açacak mıyız?
Kapak dosyamız, bu sorunun tarihsel boyutlarını yerli-yabancı örnekleriyle tartışıyor.
“Geçmiş dönemlerin çok yönlü zanaatkarları dalkavuklar, ne yazık ki hünerlerini değil dalkavuk sıfatlarını, yeni zamanın haysiyet yoksullarına bırakarak dünyamızdan çekilmiş bulunuyorlar. Yeni zaman tipleri, dünküler gibi tarifesi onaylı ücretler karşılığında hüner göstermek yerine, para kaynağının önünde eğilip el ve etek öpüyorlar. Ayağı öpülen kudretini kaybedince, başka efendiler bulup huzurunda zilletle eğiliyorlar… Tarih, bugünün ‘yalaka’larından bahsetmeyecek. Dünün dalkavukları ise hem geliştirdikleri yöntemler hem konuşma ve davranış incelikleriyle hatırlanmayı hakediyorlar…
… Yandaş TV kanallarında, gazetelerde boy gösterenlere ‘yıkama-yağlama tamam da biraz daha yaratıcı olun, aldığınız paranın hakkını verin, beni övmenin dışında siz de ortaya birşeyler koyun’ talimatı geldi. Kabataş’lar, suikast masalları, camide içkilerden tutun da, İnönü’nün Atatürk’ü zehirlediği iddiasına kadar uzanan bir dizi senaryo yazıldı. Ama bu dönemin yandaşları hem fikren hem zikren, dalkavuk ecdattan o denli uzaktı ki, yaptıkları işlerle gülünç, zavallı, patetik hallere ve birbirlerine düştüler…”
Tam 6 sene önce bu köşede yazılan yazı, çok yakın dönemin bırakın liyakat sahibi olmayı, cahillikleri ve tembellikleriyle otoriteyi bile canından bezdiren “yeni nesil” yandaşlarını tarif ediyordu. Aradan geçen zamanda kritik görevlere getirilen, daha doğrusu, “adam kalmadığı” için buralara gelmesine göz yumulan liyakatsızların kalitesizliği o denli arttı ki; bunların söz ve hareketleri, kendilerini atayanlara bile zarar verecek bir noktaya ulaştı.
Bu öyle bir nokta ki, “Anlayışınız, inancınız, siyasetiniz, tarafınız, partiniz ve hatta iktidarınız sizin olsun, hiç değilse şu meseleyi hâlledin” dedirten bir hâl. Rahmetli Turgut Özal’ın 1980’lerin başında “Benim memurum işini bilir” cümlesiyle meşhur ve uzun yıllar bir espri konusu olan durum, bugün artık “ya lütfen işini bilen bir memur olsun da kim olursa olsun” ciddiyetine ulaşmış durumdadır.
İşbilmezlik ve liyakatsızlık, diğer ülkelerin geçmişlerinde olduğu gibi bizde de büyük ve kalıcı hasarlara neden olmuş; gelecek kuşakları da etkileyen bir devamlılık göstermiş. Bizim coğrafyamızda herhangi bir konu veya alanda devamlılık neredeyse hiç görülmezken, liyakatsızlık örnekleri “gelen, gideni bile aratır” dedirtircesine gelişerek, serpilerek, büyüyerek gelenekselleşmiş. Yine yakın devirlerde epey moda olan “yiyor ama çalışıyor” motto’su da, artık günümüzde “hem yiyor hem yatıyor”a terfi etmiş.
Oğuz Atay’ın Günlük’teki meşhur cümlesini kimbilir burada kaç defa yazdık: “Üçkağıtçılık ve sahtekarlıkla ne devrim olur ne ümmet-i Muhammed kurtulur”. Hz. Muhammed’in kendisi de çok uzun yıllar önce uyarmış: “İş ehil olmayana verildi mi kıyameti bekle”. Ancak işinin ehli insan yetiştirmek de ancak eğitimle, kaliteli eğitimle mümkün. Diğer türlü, liyakat sahibi olanlar, bir göreve layık olanlar değil; sadece “sahibi olanlar” yönetecek Türkiye’yi.
Ahmet Yavuz’un yazdığı Başkomutan-Emsalsiz Lider kitabı, esas olarak Atatürk’ün 10 yıllık savaş (1912-1922) dönemindeki askerî performansına ve yaşananların analizine dayanıyor. Atatürk’ün karar alma ve uygulama süreçlerini, karşı tarafların bakışaçısı ve eylemleriyle de kıyaslayan eser, İstiklal Harbi’nin az bilinen-bilinmeyen kahramanlarını günışığına çıkarıyor.
Yirminci yüzyılın başlarında müstesna bir insan Türkiye’nin kaderini, dünya tarihinin rotasını değiştirdi. Fizikî ve ruhi coğrafyamızın sarsılmaz temellerini biçimlendirdi. O’nun varlığı, kararları, uygulamaları, millet için nesilden nesile devam eden bir kültürel miras teşkil etti.
BAŞKOMUTAN EMSALSİZ LİDER AHMET YAVUZ
1912-1922 arasındaki 10 yıllık savaş döneminde Mustafa Kemal’in tarih sahnesine çıkması; Balkanlar’dan Trablusgarp’a, Çanakkale’den Suriye cephesine ve nihayetinde Samsun’dan Dumlupınar’a uzanan kurtuluş yolunu belirledi. Bu yolda verilen şehitler, yapılan fedakarlıklar, ödenen bedeller, çekilen acılar, Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını ve sürekliliğini sağladı.
Başkomutan- Emsalsiz Lider kitabı, Türk milletinin varoluş mücadelesini Mustafa Kemal’in askerî kariyerini izleyerek anlatıyor. O’nun hangi kritik dönemde, hangi hayati kararı, nelere dayanarak aldığını ve bunların sonuçlarını tartışıyor. Sadece siyasi durum ve güç ilişkileri açısından değil, arazi bilgisi ve insan psikolojisi açısından da Mustafa Kemal’in tercih ve aksiyonlarını analiz etmeye çalışıyor.
İdeolojik yaklaşımlara teslim olanlar, tarihe sadece bugünden bakanlar, süslü-püslü sözlerle salt güzelleme yapanlar ve -belki de en önemlisi- O’nu geçmişe gömmeye çalışanlar için bu kitapta bir “malzeme” yok. Ancak fikri, eğilimi, inancı ne olursa olsun, Mustafa Kemal gerçeğine yaklaşmak için okuyan herkes, kitapta bugünkü hayatıyla ilgili bir birçok işaret bulacak.
Ahmet Yavuz bizi hem arazide hem arşivlerde bir zaman yolculuğuna çıkarıyor ama ayaklarımızı bugüne basarak… Mustafa Kemal’in izinde bugünü daha iyi anlamak, O’nu geleceğe taşımak için.
Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, 4 Şubat 1923’te Akhisar Çiftlik İstasyonu civarında yapılan Süvari Kolordusu Tatbikatı’nda.
Anadolu coğrafyasının ses tarihçisi. Anadolu sosyal tarihinin görüntü ve biçim uzmanı. Olağanüstü bir arşivci ve o arşivi bugüne bağlayan bir büyük usta. Tükenmez bir enerjiyle çalışan, üreten uluslararası bir kültür insanı. Kalan Müzik’le Türkiye’nin ses-müzik arşivini evrenselleştiren müstesna bir insan evladı. Hepimizden uzun yaşayacaksın.
Türkiye, insanıyla ve devletiyle sanatına, kültürüne, tarihine sahip çıkan bir ülke olsaydı; Hasan Saltık nadir bir araştırmacı, müstesna bir aydın ve yayıncı sıfatıyla anılır, tarihe yazılırdı. Ülkemiz, bilindiği gibi böyle bir ülke değildir. Saltık’ın yaptığı işler ise bunların da üzerinde, kahramanlık seviyesindeydi. Müzik ve insan kültürü alanında, devletin, hükümetlerin, üniversitelerin, tarihçilerin düşünmediği-gerçekleştiremediği-beceremediği işleri başardı. Kah küçücük odasında telefonla, kah arazi üzerinde çalışıp iz sürerek ortaya çıkardığı, yaptığı kayıtlar dünya çapında değer taşıyan olağanüstü bir arşiv, bir kültür mirası hazinesidir.
Anadolu coğrafyasının ses tarihçisidir. Anadolu sosyal tarihinin görüntü ve biçim uzmanıdır. Olağanüstü bir arşivci ve o arşivi bugüne bağlayan bir büyük ustadır. Tükenmez bir enerjiyle çalışan, üreten uluslararası bir kültür insanıdır… Bunu okusa, “Moruk amma abarttın ya, çalışıyoruz kendimizce” der veya şaka yollu “Olm, kardeşin bütün bu işlerin 1 Numarası; az bile yazmışsın” diyerek kendisini -ti’ye alırdı.
Dergimize baştan beri destek veren Kalan Müzik sayesinde Türk okurları müstesna bir koleksiyon sahibi olmuştu.
“Araştırdığını yaşamışsındır” derler. Dolayısıyla ortalama 1000 yıl yaşadı Hasan Saltık. Onun ses ve söz dağarcığındaki çeşitlilik-zenginlik, bugünümüzü anlamlı kılan zengin bir referans sağladı gündelik hayatımıza. Aslında Saltık’ın yaptıklarını, ortaya koyduklarını görüp dinleyince, bu coğrafyanın yaşayıcıları olarak kendimizi bir “şey” sanıyorduk. Daha doğrusu tarihten gelen o sesleri duyunca, atalarımızın-analarımızın ne denli yüksek, otantik ve saygıdeğer işler yaptığını idrak ediyor; bugünkü düşüklüğümüzü-düşkünlüğümüzü unutur gibi oluyorduk. Hasan Saltık bize umut veriyordu; “biz de yapabiliriz” diyordu; “kökü bizde, çalışalım” diyordu. Biz ise onun gibi yapamıyorduk. Bizim beynimiz-kalbimiz onun gibi değildi. Bizim önemli siyasi konularımız, kıymetli dünya görüşlerimiz, dokunulmaz dinî hassasiyetlerimiz, ideolojik-etnik pozisyonlarımız, süper gündelik dertlerimiz ve kişilik saydığımız ego’larımız vardı. Biz bütün bunları bir kenara bırakıp, onun gibi işe, duruma, insana, meseleye, üretime ve kaliteye konsantre olamazdık.
Tarihimizle aramızı buluyordu Hasan Saltık; biz ise onun yaptığı işi saygıdeğer bulmakla birlikte, bu aranın açık durmasını tercih ediyorduk. Bu ara kapanırsa yüzleşme, hesaplaşma, düşünme, çalışma, üretme gibi can sıkıcı işler vardı. Neme lazımdı. Biz böyle iyiydik. Öncesiz ve sonrasız yani şimdiki zamanın sonsuzluğunda varoluşmak varken, ne diye uğraşacaktık? Saltık’ın yaptığı işleri takdir ve stilize ederek yetinebilirdik.
Rahatsız edici bir insandı Hasan Saltık. Batılılar ve Doğulular bizden çok önce onun ne kadar müstesna bir insan olduğunu idrak etmiş, resmî kurumlarına, kuruluşlarına danışmanlık için yalvar-yakar olmuşlardı. Biz “kenar Batılı”lar ise bunu hafif sezer gibi olmuş, buna rağmen “daha büyük meseleler”le uğraştığımız için çok da “şeyetmemiştik”.
Yine de Hasan Saltık’ın ölümünden sonra gerek sosyal medyada gerekse cenazedeki mesajlar ve insanlar, Türkiye’de çok nadir olsa da “biraraya gelebileceğimizi” gösterdi. O da yattığı yerden “söyledik size kardeşim” dedi büyük ihtimalle. Bundan böyle -pek umudum yok ama- umarım sesine, eserine, mirasına kulak veririz.
Her zaman yanımızdasın Hasan ve şüphesiz hepimizden uzun yaşayacaksın.
HEM ARŞİVLERDE HEM SAHADA ÇALIŞTI, ÇALIŞTI…
İnanılmaz bir miras bıraktı; geleceğe taşımak hepimizin borcu
MURAT MERİÇ
Birileri gelip size “Memleket müziğine en çok hizmet etmiş isim kimdir?” sorusunu sorsa ne cevap verirsiniz? Bu sorunun cevabı bende tek: Hasan Saltık. Hep öyleydi. En azından son yirmi yıldır… Hasan’ın kurduğu Kalan Müzik otuz yıl önce hayatımıza girdi ama o çok daha öncesinde bir şeyler yapmaya başlamıştı.
“Bir şeyler” dediğime bakmayın, büyük şeyler. Meraklısı, Ruhi Su albümlerinin, ‘80’li yılların sonundan itibaren Nepa bünyesinde yeniden ve tertemiz kayıtlarla, üstelik seriye yaraşır bir kapak düzeniyle yayımlandığını bilir. Bu, Hasan Saltık’ın işi. “Gönül borcumdu” der çünkü o albümleri dinleyerek büyümüş. Sayesinde, bugün herkes onları tertemiz kayıtlarla dinliyor. Seri, Nepa’dan Ada’ya geçti ve hâlâ aynı şekilde basılıyor (…)
Hasan Saltık, memleketin herhangi bir döneminde görevde olan herhangi bir Kültür Bakanından çok daha fazla iş yaptı, memleket kültürüne büyük hizmetlerde bulundu. Aynur’dan Kardeş Türküler’e bize kazandırdığı şarkıcılar, topluluklar yeter… Tülay German yıllar sonra yeniden tanınmışsa, Fikret Kızılok albümlerini istediği gibi yapabilmişse, Selahattin Pınar’dan Seyyan Hanım’a pek çok isim arşivlerde kaybolmuş kayıtlarıyla hayatımıza girmişse ve en önemlisi dil kaygısı olmadan şarkılar/türküler seslendirilebilmişse, bunlar hep Hasan sayesinde (…)
Yaptıklarının hangi birini anlatayım? Ahmed Arif’in kendi sesinden şiirlerini derlediği (Saltuk Plak etiketiyle yayımlanan) “Hasretinden Prangalar Eskittim”den ilk Kürtçe film olan “Mem û Zin’in müziklerini topladığı albüme, Rebetiko albümlerinden kantoları, tangoları, gazelleri derlediği albümlere, bir çığır açan Arşiv Serisi’nden Neşet Ertaş külliyatına bir çırpıda onlarca isim, yüzlerce albüm sayabilirim. Kalan Müzik hepimizin çocuğuydu. Onu Hasan’la birlikte büyüttük ya da daha doğru bir deyişle Hasan büyütürken buna yakından şahit olduk.
Kalan Müzik tarafından yayımlanan ilk kaset, Grup Yorum’un “Yürek Çağrısı” albümü. Mayıs 1991’de piyasaya verildiğinde herkes bu yeni firmayı merak etmişti. Hasan Saltık’ın yolu toplulukla “Cemo / Gün Gelir” albümünde kesişmiş, bu birliktelik yeni firmaya taşınmıştı. Hasan Saltık, yasaklı olduğu günlerde bile Grup Yorum albümlerini inatla yayımlamayı sürdürmüştü. Bir dönem albümler çıktığı anda toplatılıyor, Anadolu’ya gönderilen koliler, kurşunlanarak ve açılmadan Kalan’a geri gönderiliyordu. Hasan buna rağmen yılmadı ve albümleri inatla yayınladı. Grup Yorum’un geldiği noktada Kalan Müzik ve Hasan Saltık’ın payı büyük.
Sadece bunlar değil, ilk döneminde cesur adımlar attı ve kimsenin yayımlamaya cesaret etmediği kimi albümleri Kalan Müzik etiketiyle piyasaya verdi: Asım Can Gündüz’ün ilk albümü “Anasının Gözü – Cin Gibi”, Seyir Defteri’nin “Tırışkadan Nağmeler”i, Hüsnü Arkan’ın “uzaktan” yolladığı “Bir Yalnızlık Ezgisi”, bu albümlerin birkaçı… Sema & Taksim albümleri, Tuncel Kurtiz’li “Şeyh Bedrettin Destanı”, Muammer Ketencoğlu’nun yaptığı “Halklardan Ezgiler” serisi, “Red Songs” adıyla yayımlanan “Dünya Devrim Şarkıları” serisi ve daha nicesi, Kalan Müzik işi.
Hasan, sonrasında bir modaya dönüşecek “iş”leri de Kalan Müzik bünyesinde yaptı. Ayşegül’ün ilk albümü “Güzelleme”yi yayımladığında, Türkiye’de yeni bir akımı başlattığının farkındaydı. O dönem, yaptığımız bir söyleşide şunları söylemişti: “Paraya ihtiyacım vardı, satacağını da biliyordum. Tamamen Beyoğlu sanatçılarıyla yaptık bu kaseti. ‘Biz’ dedik, ‘halk müziğini TRT kalıplarının dışında, bağlama kullanmadan tamamen gitarla yapacağız’. Parçaları seçtik, bas gitar, akustik gitar… Bağlama kullanmadık ama türkü hangi yöredense o yörenin renk sazlarını kullandık. Maliyeti de çok komik: 100 milyona mal ettik, bana 4 milyar para kazandırdı.” Hasan, buradan kazandığı paraları “Arşiv Serisi”nin prodüksiyonuna yatırdı. Kalan Müzik, bu adımlarla büyüdü. Yorgo Bacanos, Sabite Tur Gülerman, Deniz Kızı Eftalya, Şükrü Tunar, Sadettin Kaynak, Selahattin Pınar, Necdet Yaşar, Cüneyd Orhon, Özdal Orhon, Lale – Nerkis Hanımlar, Fevzi Aslangil, Kani Karaca ve nicesi, bu seriyle gün yüzüne çıktı. Muharrem Ertaş, Hacı Taşan, Çekiç Ali, Davut Sulari, Hisarlı Ahmet, Tenekeci Mahmut Güzelgöz, Malatyalı Fahri Kayahan, Nida Tüfekçi, Talip Özkan gibi isimler de öyle…
Belkıs Özener albümüyle başlattığı “Yeşilçam Şarkıları”, modaya dönüşen bir diğer seri. Yakın dönemde Handan Kara albümü de bu seriye dahil edildi. Şarkıları, onları söyleyenleri, bestecileri ve nicesini iğneyle kuyu kazarak aradı, buldu. Kimi eser sahiplerinin varislerini bulmak için gazeteye ilan verdi. Kimsenin hakkı onda kalmadı, Kalan, adı üzerinde tarihe “kalan” bir firma oldu. Bugün, yapılması gereken, bu firmayı ve Hasan Saltık ismini yaşatmak -ki başta eşi Nilüfer, Kalan Müzik çalışanlarının hepsi ve firmanın çevresinde olan muazzam danışman ordusu bu işi layıkıyla yürütecektir. Hasan’ın hayallerinden biri, Kalan’ın 30. yılını büyük bir şölenle kutlamaktı. Göremedi ama umarım onun adına yaraşır bir kutlama yapılır -ki bunun bir anmaya dönüşeceğini, bu hayalleri kurarken düşünemezdik.
Hasan Saltık, bu ülkenin en büyük değerlerinden biri. Artık yok ama adı yaşıyor, yaşayacak. Arkasında inanılmaz bir miras bıraktı. Bu, hepimize bırakılmış bir miras. Onu sırtlamak, büyüterek geleceğe taşımak hepimizin borcu. Kendi adıma bunu layıkıyla yapacağıma söz veriyorum (…)
Murat Meriç’in “Gazete Duvar”da yayımlanan yazısından, yazarın izniyle kısaltılarak yayımlanmıştır.
Ülkemizde çok çok uzun yıllardır, yani Anadolu coğrafyasında yurt kurma zamanlarından bu tarafa değişmeyen bir takım anlayış ve uygulamalar vardır. “Bize özgü” ve ne Batı’da ne de Doğu’da görülmeyen bu gündelik hâllere biz “âdet” deriz.
Yazımız ve tarihimiz çoğu zaman değişse veya değiştirilse bile, bunlar hayatımızdaki deyim veya uygulamalarda büyük oranda devam etmiştir. Bu hâller herhangi bir yabancı dilde ifade edilemez; parayla-pulla-sınıfla-eğitimle direkt ilişkilendirilemez.
“Türk” dediğimizde, tüm bunlardan mülhem “ortaya karışık” bir spesyalite anlarız.
Bize özgü bu ifade ve ruh hâlleri, adına genel olarak “kader” denen ve kökleri İslâmiyet’ten çok daha gerilere giden kadim bir kabullenme ve günü kurtarma kültürüyle örülüdür. Acıklı veya patetik olan ise, doğal olarak bu durumun kalıcı yani gelecekteki kuşaklara aktarılabilecek bir yapı oluşturamamasıdır.
Kural-kanun-kurum-hak-hukuk-kategori-plan-program gibi “kökü dışarda” kavram ve uygulamalar bizi genellikle tamir etmez, bozar. “Manevi” dediğimiz değerler silsilesi de, bizim için maddi olanlarla kıyas kabul etmeyecek ölçüde belirsizdir. Tarihimizi, atamızı-anamızı bilemediğimiz gibi, çocuğumuzu-torunumuza da hakiki manada umursamayız; zaten bizden önceki kuşaklar da böyle yapmıştır. Bu noktalardaki eksikliğimizi-ezikliğimizi bildiğimiz veya hissettiğimiz için de, “ecdad” veya “gelecek nesiller” mevzuunda yaman bir hassasiyet, muazzam bir reaksiyon gösteririz. Kimselere benzemeyen ve tamamen duygusal-afektif vaziyetlerle oluşturduğumuz bu hâller, biz Türklerin devamlılık adına ortaya koyduğu yegane biçimlerdir maalesef.
Yanan ahşap evlerin yerine aynı yerde tekrar ahşap evler yapmak, İstanbul’da 1502’den 1920’lere kadar en sevdiğimiz faaliyetlerin başında gelir (Padişahın 1703’teki aşırı sert “KHK”sına rağmen). Cumhuriyet devrinde de, deprem kuşağında olup yıkılmış, dedemizi-ninemizi öldürmüş evlerin bulunduğu yere tekrar ev yapmayı bir borç bilmişizdir. Olağandışı kahramanlıklar ve benzersiz fedakarlıklar ile tarifsiz ihanetler ve korkunç kepazelikler biraradadır bizde. Ölen ölür, kalan sağlar birbirini öldürür. Herkes ve her şey gömülür; mezarlığın üzerine dikilen rezidansta oturanlar gelmiş günlerin güzelliğinden bahseder ve zaman geçer.
Aradabir ve nadiren, yaptığı işte usta ve dünya çapında birkaç insan evladı çıkarırız ama onlarla övünsek de onlara tahammülümüz yoktur. Herkes haddini-hududunu bilecektir; şimdiki zamanın sonsuzluğunda yaşayan biz Türkler, böyle müstesna kişilere de “gününü” gösteririz. Mesela 26 Haziran 2021’deki LGBTİ+ yürüyüşünde işini yapan ve dünyanın sayılı fotoğrafçılardan Bülent Kılıç’ın ensesine binip nefesini kesmesini biliriz.
Bilmediğimiz ise kesilenin kendi nefesimiz olduğudur.
Genç kuşaklar, bizlere rağmen bu ülkenin kaderini değiştirecektir!
Sosyal denilen medyada en sosyal hadiselerden biri yine tarihle ilgili. 20’li yaşlardan fotoğraf paylaşmayan az kişi var. Kendinden bahsetmek, kendini göstermek gibi “hoşluk”lara çok daha fazla ihtiyaç duyulan bir dönemdeyiz. Yakın tarihle ve kendimizle olan ilişkimizi bu suretler üzerinden diğerlerine gösterirken, esas olarak ne düşünüyoruz acaba? Dikkati çeken en önemli ortak özellik; birkaç istisna dışında herkesin iyi-güzel-yakışıklı göründüğü resimleri seçip servis etmesi. Umulan, hedeflenen, “layk” ve “ritivit” beklenen durum ise, belki de “vay be” eşliğinde bir takdir cümlesi. Kişisel tarihimizdeki bir tür “devamlılığa” işaret edip diğerlerine kendimizi “gösterirken”, aslında pandemi döneminde evde, tarihsel dönemde ise geri-geride kalmışlığımızı tescilliyoruz.
Psikiyatr Yankı Yazgan ise insanla ve pozitif bilimle uğraşan bir uzman olduğu için çok daha pozitif yönüyle değerlendiriyor bu meseleyi: “20’li yaşlar hatırlaması güzel ve mutluluk verici, ancak yaşanırken zorlu yıllardı. O yılların yüz ve bedenlerinin görüntüleri, o döneme ilişkin belleğimizin iklimini belirlemiş duygularını canlandırıyor. Bugünden geçmiş resimleri koyup koymamaya nasıl baktığımız, bunu ‘uygun’ bulup bulmadığımız biraz da o zamanda kalan duyguların gücüne bağlı. Güçlü duygular, olumlu ya da olumsuz olmasına bakmaksızın davranışlarımızı etkilemeye devam ediyor. Geçmişteki simamızın bugünküyle ilgisine bakarken, bir yandan o yüz veya duruşta o günün duygusunu hatırlamak iyi bir kendini keşif egzersizi olabilir… Günümüzün toz dumanı, acı ve kayıplarına dayanabilmek için bir gülümseme ya da rahatlama yaratacak hiçbir şeyden kaçınmamalıyız”.
Evet. Pandemiyle içe ve eve kapanma hâli, kişisel tarihimizde de “yaşarken yazılan” hadiseleri hatırlamamıza, bunları elektronik ortam üzerinden “paylaşmamıza” yol açabiliyor. Günümüz dünyasında, özellikle günümüz Türkiye’sinde teyit edilmemiş, gerçekliği fena halde şüpheli bilgimsiler öyle bir büyük hızla yayılmakta ki; ancak “gerçek” kelimesinin tanımını-anlamını değiştirerek, yaşananları “kabul edilebilir” bir formata sokarak hayata devam edebiliyoruz. Bu bakımdan, yalan-dolanla doldurulmuş insan ve bilgisayar ve telefon hafızaları, her türlü iletişimde paranoid-şizoid bir karmaşayı oksijen niyetine kafamıza-kanımıza katıyor.
Hep diyoruz. Enseyi karartmamak lazım. Oğuz Atay’ın meşhur lafını hatırlıyorum: “Üç kağıtçılık ve sahtekarlıkla ne devrim olur ne de ümmet-i Muhammed kurtulur”. Gelecek için, çocuklarımız için, tarihe sahip çıkmaya, çalışmaya-üretmeye devam edeceğiz.
106 yıl önce yaşanan Çanakkale muharebeleri, sadece bugünümüzü şekillendirmekle kalmadı, toplumsal hafızamızda da kalıcı izler bıraktı. Ancak bilindiği gibi, insan hafızası unutkanlıkla örülüdür ve tarih kayıt altına alınmaz, tanıklarla yaşatılmazsa “hikaye”ye dönüşür. İşte Çanakkale kahramanlarından Mehmet Çavuş’u konu alan yeni bir belgesel, fedakar askerleri ve Mustafa Kemal’in gerçek değerini tarihe katmak üzere geliyor.
Bugün bu topraklardaki varlığımızı, çoğunun mezarı bile olmayan, “Mehmetçik” diye selamladığımız insanlara borçluyuz. Onlar, arkadaki çoluk-çocuk başına buyruk yaşasın, ele-güne muhtaç olmasın, yabancının sultasına kalmasın diye istilacının karşısında durmuş; benzersiz bir fedakarlık içinde, yaşadıkları gibi ölmüşlerdi. Çanakkale cephesi, 1. Dünya Savaşı’nın başında, yorgun, moralsiz, yenik ve aç-bilaç Türk insanının, denizden gelen düşmana “durun bakalım, buraya kadar” dediği yerdir.
Onların kadrini, kıymetini bilmedik. Esas olarak laf ürettik. Heykel-abide-bayrakla sembollere, nutuk-hamaset-edebiyatla kahramanlığa uzanan anonim hikayelere bel bağladık. Muharebeler sırasındaki gerçek-yaşanmış-belgeli-tanıklı hadiseleri tesbite çalışmak ve bu izlerin peşine düşmek yerine; ucuz duygusallıklara, pahalı organizasyonlara, aktüel-politik hesaplara, bilimsel-estetik değeri olmayan yapımlara yöneldik.
Onların hatırasına bir şeyler yapabilmek, ancak 1950’li yıllarda aklımıza geldi; büyük bir abide yaparak kendimizi affettirmeye çalıştık. Muharebe arazisini koruma altına almamız 1970’lerde, sembolik mezarlık yapma faaliyetlerimiz 80’lerde, otobüs turları 90’larda başladı. Referans değeri, araştırma-bilgi değeri taşıyan kitap, makale, belgesel, fotoğraf, film konularında İngiltere ve Avustralya’nın hâlâ çok gerisindeyiz. Gözümüz gibi bakmamız gereken Çanakkale muharebe arazilerinin orijinal haliyle korunması noktasında son yıllarda önemli aşamalar kaydedildi (otobüs trafiği için Anafartalar’dan, sıcak muharebe arazisinden geçecek asfalt yol yapımı hariç!); eski hatalar düzeltildi; yanlış ağaçlandırmalar durduruldu. Yine de -bugün salgın hastalık nedeniyle motorlu araç trafiği fiilen durmuş olsa da- bu kutsal topraklara otomobil-otobüsle girmenin kısıtlanması, anı ve izlerin korunması bakımından önşarttır.
1915’te Gelibolu Yarımadası’ndaki muharebeler sonucu kazanılan zafer, bu ülkenin insanlarına her şeyden önce umut vermiştir. Dünyanın en güçlü donanmasını-ordusunu durdurmak; küçülen-büzülen ve imkansızlıklar içinde kıvranan bir imparatorluk için, bu ülkede yaşayan insanlar için yeni bir başlangıç imkanı sağlamıştı. Mustafa Kemal’in 1915’te başka bir cephede değil de Çanakkale’de olması, Türkiye ve dünya tarihini sonsuza kadar değiştirmişti. O ve diğer tüm kahraman komutanlar, askerler, kadınlar, yeniden yeni bir millet olmanın koordinatlarını vermişlerdir bize. Ele-güne ama her şeyden önce kendimize kendimizi göstermişizdir. Çanakkale’nin verdiği özgüven, İstiklal Harbi’nin ve cumhuriyetin temel yapıtaşıdır ve bu coğrafyada kalıcı olduğumuzun teminatıdır.
Titizlikleplanlanmışdetaylar Belgeselde kullanılan silahlar; Mauser, Lee Enfield, Vickers gibi birçok orijinal silahtan kalıp alınarak tekrar dökülmüş (üstte). Belgesel için 200 kişilik bir ekip çalışmış (altta).
İşte bu benzersiz geleneği, hakiki-sahici bir tarih bilincine dönüştürmek için laftan fazlası, yani iş yapmak gerekir. Diğer türlü sadece atalarıyla övünen mirasyediler oluruz ki, maalesef günümüzde yaygın bir hâldir.
Çocukluğundan beri Çanakkale muharebe alanlarında araştırmalar yapan ve genç neslin önemli saha uzmanlarından Gökhan Tarkan Karaman; çalışmalarını uluslararası seviyeye taşımış nadir Türklerden. Karaman şu sıralar, muharebelerin unutulmaz kahramanlarından biri olan Bigalı Mehmet Çavuş üzerine önemli bir belgesele imza atmak üzere.
Bigalı Mehmet Çavuş, 1881 Filibe doğumlu. 93 Harbi olarak da bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı sonrasında ailesiyle birlikte Anadolu’ya göç etmiş; Biga’nın Bahçeli Köyü’ne yerleşmiş. Toplam 16 yıl askerlik yapmış. Balkan Savaşları’nda ve 1. Dünya Savaşı’nda yer almış.
4 Mart 1915 tarihinde Seddülbahir’de göstermiş olduğu kahramanlıkla literatüre girmiş. 18 Mart’ta gerçekleşecek büyük deniz saldırısı öncesi, Boğaz girişini koruyan kalelerdeki topları susturmak isteyen İtilaf güçleri, Seddülbahir Kalesi önüne küçük bir birlik çıkarmıştı. İngiliz deniz piyadeleri tarafından donanma ateşi ve uçakların keşif desteğiyle gerçekleşen bu çıkarma sırasında, Mehmet Çavuş emrindeki askerlerle fedakarlık tarihine de geçmişti. Çatışma sırasında tüfeği tutukluk yapınca, yerden aldığı taşları düşmana atarak savaşı sürdürmüş; eline geçen bir istihkam küreğiyle askerlerini hücuma kaldırmıştır. Başından ve göğsünden ağır yaralanmasına rağmen bayılana kadar savaşmaya devam etmiştir. Şaşıran, afallayan ve ciddi zayiat veren İngilizler ilerleyememiş ve takviye kuvvet isteğinin geri çevrilmesi üzerine filikalarına binerek geri çekilmek zorunda kalmıştır. O günkü çarpışmada 27. Alay 10. Bölük, 6 şehit ve 13 yaralı verirken, geri çekilmek zorunda kalan düşmanın zayiatı ise 20 ölü, 25 yaralı ve 3 kayıptır.
Saha bilgisi ve set cephesi Muharebe sahnelerini canlandırmak için Eceabat’ta, muharebe bölgesi dışında bir plato oluşturulmuş, muharebe haritalarına bakılarak ölçek ve derinlik hesaplamaları yapılmış.Genç neslin önemli saha uzmanlarından Gökhan Tarkan Karaman sette.
Hadiseyi sonradan Arıburnu Muharebeleri Raporu isimli kitabında bizzat aktaran o dönem Maydos Mıntıka Komutanı Yarbay Mustafa Kemal, takdirle bahsettiği Bigalı Mehmet Çavuş’un ödüllendirilmesini teklif ederek Gümüş Muharebe İmtiyaz Madalyası almasını sağlar. Başkomutan Vekili Enver Paşa, Maydos Hastanesi’nde tedavi altında bulunan Bigalı Mehmet Çavuş’u ziyaret ederek kendisine padişah tarafından verilen bu madalyayı bizzat göğsüne takar.
Tedavisi bittikten sonra kendisine verilen izin süresini kullanmayarak tekrar cepheye döner Mehmet Çavuş. “Arkadaşlarım orda kelle koltukta savaşırken ben burada oturamam” diyerek tekrar cepheye döner. Bu defa birliği Arıburnu sektöründe çarpışmaktadır. 25 Nisan 1915’teki çıkarma sırasında 27. Alay’la birlikte düşmanı yine ilk karşılayan askerler arasında bulunur. Görev yaptığı Arıburnu bölgesinde ikinci defa yaralanır Düşman birliklerinin tahliyesinin yapıldığı 9 Ocak 1916 tarihine kadar bu bölgede savaşmaya devam eder.
Hem askerlik süresinde hem de askerlik sonrasında kendisine yapılan maddi yardım tekliflerini “Ben vatanım için savaştım, para için savaşmadım” diyerek reddeder. Savaştan sonra gazi olarak döndüğü köyünde mütevazı bir hayat sürer. 3 Şubat 1964 tarihinde vefat ederek Bahçeli Köyü Mezarlığı’na defnedilir.
Belgeselin çekim süreci neredeyse 1.5 yıldır devam ediyor. Bu müstesna tarihe tanıklık etmiş Bigalı Mehmet Çavuş’un torunları, akrabaları ve onu gören vatandaşlarla röportajlar gerçekleştirilmiş. Muharebe sahnelerini canlandırmak için Eceabat’ta, muharebe bölgesi dışında bir plato oluşturulmuş ve dönem muharebe haritalarına göre ölçek ve derinlik olarak birebir tasarımlar uygulanmış. Asker ve dönem kostümleri titizlikle danışmanlar eşliğinde dikilmiş (maalesef sürekli olarak hata yaptığımız ve bunlardan ders almadığımız bir konu).
Dönemin silahları, Mauser, Lee Enfield, Vickers gibi birçok silah orijinallerinin kalıbı alınarak tekrar dökülmüş.
Yaklaşık 200 kişilik bir ekiple çekilen belgesel, Biga Belediyesi, Çanakkale Muharebeleri Tarihî Alan Başkanlığı ve Çanakkale Valiliği tarafından da destekleniyor. Türkçe-İngilizce olacak belgeselin yapımcısı ve yönetmeni Gökhan Tarkan Karaman; görüntü yönetmeni Ender Ercan, danışmanı ise Ömer Arslan.
Çanakkale muharebelerini geleceğe taşımak için, gerçek insan hikayelerinin peşine düşmeye ve bunları tüm detaylarıyla kayıt altına almaya ihtiyacımız var. Onlar da bizden bunu beklerdi.
Ünlü yazarın 1980’lerin ortasında, ölümünden 10 sene kadar sonra “ünlü” olmasına yolaçan eseri Günlük, ortaya çıkış hadisesiyle yeniden gündeme getirildi. Oğuz Atay’ı yeni, özgün çalışmalar-araştırmalarla geleceğe taşıyalım; dedikodularla veya onun ismi üzerinden nemalanarak değil.
Cumhuriyet döneminin müstesna yazarlarından Oğuz Atay (1934- 1977), geçen ay medya ve sosyal medyanın gündemindeydi. Hakkında yazılan yeni bir kitabın (Sefa Kaplan – Oğuz Atay Sözlüğü) tanıtımı dolayısıyla Hürriyet, Sabah, Habertürk gazetelerinde çıkan yazılar, Atay’ın 1987’de basılan Günlük’ünün nasıl ve kimler tarafından ortaya çıkarıldığına dair kimi “esrarlı” çeşitli anlatımlar-iddialar eşliğinde sunuldu.
Oğuz Atay veya meşhur/ popüler bir isim üzerinden rating sağlamak, kitap satmak, takipçi edinmek, adını duyurmak, gündeme gelmek ve bunun gibi çeşitli “avantajlı” haller elde etmek; günümüz TT’li hayatlarının kaçınılmaz bir fonksiyonu. Bu trendli-topikli dünyada Atay’ın yazdıklarından alıntılanan veya devşirilen cümleler, elektronik ortam çöplüğünde de ciddi bir toplam oluşturuyor. Oğuz Atay bugün kendi adı etrafındaki bu enflasyonu görseydi, “Yahu kıyıda-köşede bir yazar olarak kalsaymışım daha iyiydi” diyebilirdi. Zira ne bu son “gündem” konusu ne de daha önceki bir dizi Atay mevzuunda; haber değeri taşıyan bir enformasyon veya çalışma-emek değeri taşıyan bir araştırma-ürün yoktur. Zaten gazetecilik-araştırmacılık gibi işler, memleketimizde epey bir süredir dedi-kodu ve “vay be, ne biçim laf oturttu” seviyesinde seyrettiği için, Oğuz Atay ismi üzerinden nemalanmak da artık meşru bir kazanç sayılıyor.
Günlük’ün başlangıcı Atay’ın 1970’de tutmaya başladığı günlüğünün ilk sayfası: “Canım insanlar! Sonunda, bana, bunu da yaptınız”.
Hayatlarımızdaki “sonradan görme”lik ise şüphesiz yeni bir durum sayılmaz. Hatta değil sonradan, hiçbir zaman göremeyenler; Atay’ın eserleri üzerine çalışmak, ortaya yeni analizler koymak yerine, son zamanlarda “goy-goy” diye tabir edilen tembel işi lafazanlıkla idare eder hâlde. Yazarın 1977’deki vefatından sonra, hakkında çıkan ve referans değeri taşıyan yazı, makale, kitapların sayısı iki elin parmaklarını geçmez. 44 seneye yakın zamanda Nurdan Gürbilek, Yıldız Ecevit ve birkaç düzgün akademisyen haricinde bu insanla ilgili yazılanlar pasta/ posta-modern seviyesindedir.
Bununla birlikte Oğuz Atay’ın Günlük’ünün ortaya çıkışı, yazarın bugün Türkiye’de ve dünyada (Sevin Seydi’nin olağanüstü Tutunamayanlar/Disconnecte d çevirisiyle) tanınması bakımından bir dönüm noktasıdır. Zira Tutunamayanlar’ın 1984’te ikinci defa, Günlük’ün ise 1987’de ilk defa basılmasıyla Oğuz Atay geniş okur kesimine ulaşmış ve özellikle genç nesil arasında popüler olmuştur. Yazarın Tutunamayanlar’da öngördüğü durum gerçekleşmiştir:
“Önce kendini tanıtmalısın, yaptıklarınla ispat etmelisin kendini. Başkaları nasıl yapmışsa, nasıl yapıyorsa öyle davranmalısın. Kendini önce başkalarına kabul ettirmelisin ki biz de kabul edebilelim. Bunun için de belki ölmelisin. Unutulmalısın. Unutulan herkesin hatırlanması için ne kadar zaman geçiyorsa, o kadar zaman geçirmelisin mezarda. Orada bile acele etmemelisin. Senden önce ölüp, senden önce unutulanlar ve hatırlanmayanlar var. Dur bakalım, dur hele. Sıranı bekle”.
Atay’ın “sırasının gelmesi”nde rol oynayan birçok kişi vardır. Başroldekiler şunlardır:
1. Prof. Dr. Cevat Çapan, Günlük’ü okuyarak “Bu çok önemli bir eser. Yayımlanması şart” diyerek, orijinali elinde bulunduran kişilere yol göstermiş, referans olmuştur.
2. Enis Batur, o dönem çalıştığı Milliyet gazetesinde Günlük’ün kimi bölümlerini tefrika ederek duyurmuş (Ömer Madra ile birlikte) ve kitap olarak yayımlanması için bağlantı kurmuş, çalışmıştır.
3. Atay’ın telif haklarının sahibi kızı Özge Atay ve ilk eşi Fikriye Atay, Günlük’ün yayımlanması için olur vermiştir.
4. İletişim Yayınları, Günlük’ü basarak geniş okur kitlesine ulaşmasını sağlamıştır.
Bunlar dışında, Günlük’ün ortaya çıkarılması sürecinde “iyi” ve “kötü”, yan ve küçük roller alan başkaları da vardır. Zaman zaman bu kişiler arasında benim adım geçse de, bir figüran sıfatıyla ve son söz olarak şöyle demek doğrudur:
Günlük’ün ortaya çıkarılmasında önemli payı olan kişiler, bunu kendilerine maddi-manevi bir fayda sağlamak amacıyla yapmamışlardır. Kendilerini Oğuz Atay üzerinden tanıtmak, ifade etmek gibi bir “öne çıkma” dertleri yoktur. Aynı gerekçeyle, bu süreçte “kötü” roller üstlenen insanları da korumuşlardır; zira bu “kötü” isimlerin de, onlar yaptıklarının da bir önemi yoktur. Önemli olan yegane şey, Atay’ın Günlük’ün ortaya çıkıp yayımlanması ve bu eşsiz yazarımızla ilgili ciddi çalışmaların artmasıdır. Gerisi laf ü güzaftır.
Kapaktaki Atay Oğuz Atay’ın eserleri üzerine, ilk defa ortaya konan belgelerle yapılmış çalışmalar ve yazılar, dergimizin Aralık 2012 ve Aralık 2017 sayılarında yer almıştı.
Nâzım Hikmet 1945’te yazdığı Piraye İçin Yazılmış Saat 21.00/22.00 Şiirleri’nde “…dünyanın hâli gibi hâlimiz…” der. 2. Dünya Savaşı, Pasifik cephesinde de bitmek üzeredir. Japonya’da insanların tepesine iki atom bombası atılmıştır; 200 bin civarında sivil anında ölmüştür; ilerleyen yıllarda ölüm ve hastalıklar devam edecektir. Avrupa’da da durum karanlıktır. 70 milyondan fazla sivil ve asker hayatını kaybetmiştir.
O yıllarda devasa bir topyekun savaştan bahsediyoruz; 1. Dünya Savaşı’ndan farklı olarak, sivillerin de dahil olduğu-edildiği ve öldürüldüğü bir savaştan. Bu acıların-kayıpların delirtici hafızası, yerle bir olan hayatlar, çöken ekonomiler, iyileşemeyen psikolojiler, çocuklara-torunlara taşınan ağır problemler…
Nâzım hiç şüphesiz büyük bir dünya-Türkiye şairidir. Ancak 1945’te ülkemizde yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen, o yıllardaki hâlimizin dünyanın hâli kadar berbat olmadığı kesindir. Türkiye coğrafyası 1912-22 arası yaşadığı “10 yıllık savaş”ın yıkıcı etkilerini, yaralarını, trajedilerini geride bırakmak ve yeniden yeni bir millet olabilmek için cumhuriyetin ilk yıllarında benzersiz bir varoluş mücadelesine sahne oldu. Küçülen-büzülen ülkemiz, Anadolu’daki yeni merkeziyle ikinci bir Kurtuluş Savaşı’na girdi. 1939’da patlayan savaşın dışında kalmak, kalabilmek; Balkan, 1. Dünya ve İstiklal savaşlarına tanık olmuş, bunların tarifsiz acılarını bilen, bunların bir daha yaşanmaması için mücadele eden insanlar tarafından başarılmıştır.
Türk milleti, yakın tarihi felaketlerle dolu bu coğrafyada hâlâ varolabiliyorsa bunu Nazım’lara olduğu kadar Piraye’lere de borçludur. Kadınlar tüm dünyada ama özellikle bizim ülkemizde, acıları emmişlerdir. Erkekler “yüksek politika” yaparken, kadınlar “alçak hayat”ın sadece kahrını çekmemiş; onu başta çocukları için tahammül edilebilir bir düzene sokabilmek için debelenmiştir.
Bugün bu “erkek” tarihin, kadınlara yakıştırılan en düşük-aşağılayıcı tabirlerle örülü bir dönemini idrak etmekteyiz. Aklını kaçırmış, ahlakını kaybetmiş, inancını siyasete alet ve nefrete dönüştürmüş, küçük taktik cinliklerle iktidar sağlamaya çalışan iktidarsız ve “erkek” yöneticiler… Her gün yeni bir rezillikle sarsılan sosyal medya, asosyal gazeteler… Paraya iman edenler… Sadece reaksiyonla beslenen tembel beyinler…
Evet, dünyanın hali de hiç parlak değil ama; bizim tarihsiz-talihsiz durumumuz tek kelimeyle acıklı. Allah’tan (veya her neye inanıyorsanız) kadınlar var da, onların yüzü suyu hürmetine hâlâ umut var.