Yazar: Gürsel Göncü

  • Aba-sopa-yasa

    Aba-sopa-yasa

    Siyasi otoritenin otorite niteliği, bilgi ve görgüsünden gelir. Daha doğrusu böyle olması gerekir. Zira belli sınırlar içerisinde, orada oturanların oylarıyla seçilmişseniz; bu insanları tüm farklılıkları, çeşitlilikleri, talepleri ve ihtiyaçlarıyla temsil etmeniz gerekir. Tüm bu faaliyetler de, tabii anayasadaki kurallara-kodlara göre gerçekleştirilir. Bu temel konumlandırma, adına demokrasi denilen siyasi rejimi tarif eder.

    Ülkemiz, hepimizin bildiği gibi “değişik” bir ülkedir. Ne Batı’dır ne Doğu’dur ne Ortadoğu’dur. Çevremizdeki, dünyadaki hadiselerden hem iktisadi hem siyasi olarak şüphesiz etkileniriz ama, yine kendimizce, kendimize özgü yollar veya yolsuzluklar bularak hayata devam ederiz. Bu durumun en bariz kanıtı, güzel Türkçemizde -diğer dillerde bu ölçekte olmayan- herhangi bir yabancı dile çevrilemeyecek çok sayıda ibare, deyim, atasözü bulunmasıdır. Bunlara karşılık düşen hareket, hâl ve davranışlar da yakın tarihimizde Aziz Nesin, Oğuz Atay gibi az sayıda dâhi yazarımız tarafından kaydedilmiştir.

    Demokrasi kelimesi zaten Yunancadır; “kökü dışarda” olduğu gibi, pek de hoşlanmadığımız bir komşumuzun kültüründen gelmektedir. Her dönem, işimize geldiği-işimize yaradığı kadarını uyguladığımız bir ecnebi icadıdır.

    Bilindiği gibi “Basın Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” 18 Ekim 2022 tarihinde Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Hayırlı olsun. Yine hepimizin bildiği gibi bu yasa, esas olarak sosyal medya alanındaki “dezenformasyon tehdidi”ne karşı düzenlendi. Tüm dünyada da son yıllarda konuyla ilgili düzenlemeler, yasalar yapılıyor. Ancak ülkemizin bu noktada da bir “biricikliği” var. Özellikle batıda Avrupa ve ABD’yle, doğuda Japonya, Çin, Hindistan’da yayımlanan, yani kağıda basılarak servis edilen gazetelerin-dergilerin satışları; sosyal medya iletişiminin yaygınlığına rağmen hâlâ çok yüksek. Bizde ise durum malum. Bu bakımdan yeni yasa, esas olarak cep telefonları üzerinden yürüyen iletişime yönelik.

    Peki neyin haber, neyin uydurma, neyin “gazlama” olduğuna karar verecek; muhtemel yeni davalarda “bilirkişi” olarak objektif karar verecek; siyasal-kişisel eğilimlerini bu süreçten vareste tutabilecek uzmanlar ülkemizde mevcut mu? Sorunun cevabı ne olursa olsun, bu yeni yasa “neme lazım, ben yine de susayım”ı sağlamak içindir. “Öyle her kafadan bir ses çıkmasın, aklınızı başınıza toplayın, yoksa…” yasasıdır.

  •  Yüksek ve yürekli insanlarla… 

     Yüksek ve yürekli insanlarla… 

    Her yılın sonbaharında “bu kış çok zor geçecek” lafları sıklıkla duyulur ama, bu defa hiç geçmeyecek bir “kış” kapıda. İnsani, iktisadi ve siyasi anlamda yeni “Küçük Buz Çağı”, dünyanın neredeyse bütün ülkelerindeki normal-işinde gücünde insanları tehdit ediyor. Açlık ve soğukla iyice beslenen, korku ve şiddetle katmerlenen, adaletsizlik hatta kaosla iğreti dengesini de yitiren kötülük; bilimkurgu senaryolarını gerçeğe doğru itekliyor. 

    Kendi geçmişinde olumlu-gurur verici ve olumsuz-utanç verici hadiseleri birlikte hatırlamayan milletlerin; kalıcı bir kültür oluşturması ve kaliteli insanlar yetiştirmesi mümkün değildir. Zira bu toplumlar, hem kendi insanına hem de insanlığa evrensel katkı sağlayacak bir “mal” ortaya koyamazlar. Geçici-dönemsel iktidarların tarihte iz bırakmayacak sahipleri, ancak ve ancak reaksiyonla, “ona-buna-şuna karşı olmak”la beslenen obez şahsiyetlerdir. Türkiye’de yükselen tehdit, bu yapının, daha doğrusu bu yapısızlığın artık sadece iktidar sahipleriyle sınırlı kalmaması; sınıf-seviye-para-pul tanımadan toplumun bütün kesimlerine yayılmaya başlamasındadır. Bu durumu sadece aktüel siyasetin kodları ve kişileri ile açıklamaya çalışmak da akut problemleri daha ağır ve çözülemez bir hâle sürüklemektedir. 

    Tarih-coğrafya ikilisinin bize sunduğu veriler, ancak ve ancak alanında uzmanlaşmış insan evlatlarının bilgi ve üretimiyle hakiki bir refah-zenginlik-mutluluk ekseni oluşturabileceğini gösterir. Bu da ancak ilgili topluluğun-milletin temel bir konuda, yani kendi varlığı ve geleceği konusunda bir ülkü birliği içine girmesiyle; eğitimin yüksek kalitesiyle ve hukukun üstünlüğü ilkesiyle mümkün olabilir. 

    Bu kısa yurttaşlık bilgisi dersini, hâlâ okullarımızda veriyoruz diye umuyorum. Ancak yaşanan günlük, gülünç ve trajik hadiseler, ahlaki normlarını neredeyse tamamen yitirmiş insanımsılar ve sosyal medya düzensizliğinden yayılan kepazelikler… Hayır, umudumuzu asla kıramıyor ama, kötümserliğimizi kronik hâle getiriyor. Yine de bu sayımızda ele aldığımız Moğolistan’da tekrar ortaya çıkan kadim Türklere dair izler; erken cumhuriyet devrinde ve sonrasında gördüğü onca zulme rağmen pes etmeyen Sabiha Sertel’ler; rüşvet ve yolsuzluğun yol olduğu Osmanlı döneminde buna karşı mücadele eden sultanlar-bürokratlar; arkalarında bıraktıkları eserlerle yolumuzu gösteren ve onu aydınlatan sanatçılar-hocalar; tüm bunları takdir eden, “sıradan” denilen ama yüksek ve yürekli insanlar, hepimizin enerjisini-umudunu canlı tutuyor. 

  • Nereden nereyee… Türkiye 

    Nereden nereyee… Türkiye 

    Sıcak havalar ve rutubetle birlikte her türlü baskının arttığı zamanlardayız. İktisadi kriz-enflasyon, ahlaki çöküntü, yaygınlaşan cehalet, adaletsizlik, pandemi ve ülkenin etrafını saran savaş koşulları içerisinde beden-ruh-akıl sağlığını korumaya çalışıyoruz. Gündelik hayatını sürdürmek, sürdürebilmek için göz korkutmaktan göz oymaya uzanan bir anlayışla devam eden “insan” türü; hayat mücadelesi adını verdiği süreçte her yolu mübah görüyor. Türdaşlarıyla ilişkisini telefon ekranına hapsetmiş, kendisini de aynı ortama kilitlemiş insan evladı. 

    “Story”ler, “paylaşım”lar ve takipçi sayısı ile gündemi-hayatı takip ettiğini düşünenler; “dünya artık böyle” diyerek, “akıllı telefonlar”ı kendi aklına tercih ederek tuşlara dokunuyor. Aklımızı tekrar başımıza toplamak için, daha büyük felaketler yaşanmadan birlik-beraberlik ve sahici-samimi bir iletişim içine girmemiz şart. Bu da ancak ve ancak Türkiye Cumhuriyeti’nde oturan tüm insanların her türlü siyaset-inanç-ideolojiyi uzun bir süre için sadece kendi evinde tutmasıyla mümkün. Yine bu süre zarfında çok ama çok çalışarak, üreterek ve birbirimize destek olarak yaklaşan fırtınada tutunabiliriz. 

    Alanında uzman insanlar, artık bu ülkenin sınırları içindeki alanlarda çok çok az. Değil uzmanlık, temel eğitimde bile temellerimizi kaybetmişiz. Bizi bir millet yapan Tıbbıye, Harbiye, Mülkiye üçlüsünün bugünkü kalitesini erken cumhuriyet devriyle kıyaslamayalım bile. Oğuz Atay’ın daha 70’lerin ortasında “üçkağıtçılık ve sahtekarlıkla ne devrim olur ne ümmet-i Muhammed kurtulur” diye yazdığını (Günlük) kimbilir kaç defa yazdık. Yaptığımız hataları, işlediğimiz günahları “sen asıl kendine bak” diyerek nereye kadar sürdüreceğiz? Yüzleşmenin, özür dilemenin bir zayıflık-eziklik göstergesi olduğu yalanını genç kuşaklara da mı aktaracağız? “Tamamen duygusal” nedenlerle birbirimizi kazıklayarak, düşük siyasi pozisyonların ucuz tatminiyle idare ederek, sadece ve ara sıra reaksiyon vermekle sınırlı bir tembellik içerisinde nereye kadar devam edeceğiz? 

    Tabii en tahammül edemediğimiz şey, sayıları çok azalan ama kendi sınırlı-sorumlu alanında düzgün işler yapmaya çalışan insanların varlığı. Zira bu kişiler, bizim aslında ne kadar perişan bir halde bulunduğumuzu dolaylı olarak yüzümüze çarpıyor. Bu bakımdan hemen ve özellikle bu insanları da kendimize benzeterek durumumuzu “normal”leştiriyoruz. Altında sahici ve teyit edilmiş bilgi bulunmayan algılar dünyası ile yargının adaletsizliğiyle tavan yapan önyargılar; sadece pısırıklık veya tam tersine provokasyon seçenekleriyle karşılanıyor. Eh, hâl böyle olunca “dış düşman”a gerek kalmadan birbirimizi hâllediyoruz. 

    Dergimiz, geçmişi bilmeden-hesaba katmadan hayırlı bir gelecek olamayacağını; bunları umursamaz isek şimdiki zamanın içinde sıkışıp kalacağımızı; bilgi ve yüzleşme olmadan gerçek bir ilerlemenin mümkün olamayacağını aktarmak-göstermek için var. Yapabildiğimiz kadarıyla ve her yaştan gençler ve zaman yolcuları için… 

  • Her şeye rağmen, yeniden

    Her şeye rağmen, yeniden

    Yeni başlangıçlar, geçmişle hesaplaşma olmadan yapılamaz. Tarihin bize gösterdiği, tüm dünyada budur. Bu yalın ve çoğu zaman acı verici gerçek, kişinin kendisinden toplumun geneline yaygın şekilde kabul görmüyorsa, evet, durum pek parlak değildir. Geleceği karartan yeni günahlar genç kuşakların sırtına yüklenir; böylelikle onlar da isyankarlıkların azalmaya başladığı orta yaşlardan itibaren “ne kadar doğru işler yaptıklarını” anlatarak kırıkları yen içinde bırakır ve bu devamsızlık devam eder.

    Gelenek ve görenek, eski ve yeni suçların gizlenmesi-yok sayılması için bir paravan işlevi görür. Bu arada şüphesiz doğru-düzgün işler de yapılmıştır; bunları öne çıkartarak, bunları konuşarak-yazarak diğer olumsuzlukları gömeriz. Kimilerince “insan tabiatı” sayılan bu vaziyet, bizim milletimizde de “ya herkes daha mı farklı sanki” denerek meşruiyet kazanmıştır. Özellikle sosyal denilen medyanın hayatımızı iyiden iyiye belirlediği günümüzde, “sen onu bırak esas şuna bak”larla dolu bir algı, daha doğrusu bir salgı çoğu kişinin ağzından telefon ekranlarına dökülür durur. “Her devrin kendine göre…” diye başlayan cümleler, varolan kepazeliklerimizi hoşgörmek, kabul edilebilir bulmak içindir. Tarihten, geçmişten aldığımız-alıntıladığımız laflar ve olaylar; bugünkü durumumuzu, inancımızı, dünya görüşümüzü doğrulayan bölümlerden özenle ayıklanıp seçilir.

    Bu kara tablonun son 20 yılın ürünü olduğu, tabii bir yalandır. Ahlaki çöküntüyü LGBTİ+’yle, iktisadi çöküntüyü USD’nin TL paritesiyle, eğitim-adalet-sağlıktaki çöküntüyü işbilmezlikle izah etmeye çalışmak, iyice düşükleşen siyasetin, ideolojinin çaresizliğidir. Bununla birlikte 21. yüzyılın ilk 10 yılındaki iyimserlik, özellikle ülkemizdeki son kaliteli bürokratların tasfiyesiyle artan çölleşme sonucu günümüzde artık yerini genelleşen bir susuzluğa-kötümserliğe bırakmıştır. Hatta bununla da kalmamış, akıl sağlığını zorlayan karar ve uygulamalar, liyakatsizlik ve hatta neredeyse şizoid görüntüler gündelik hâle gelmiştir. Ancak bilindiği gibi ruh ve beden sağlığı sadece namaz kılarak veya pilates yaparak sağlanamayacağı gibi, çok çalışma ve üretim olmadan da durumlar düzelemez.

    Ülkemiz bundan tam 100 sene önce işgal altındaydı. O dönemde, bugün de olduğu dünyanın geri kalanı da bizden daha parlak bir durumda değildi. Büyük Savaş bitmiş, İspanyol Gribi savaştan daha fazla can almıştı. Bu ülkenin insanı 1912’den beri, 10 yıldır süren bir savaşın içinde varolma mücadelesi veriyordu. Nâzım Hikmet “Kuvayı Milliye Destanı”nda şu muazzam dizeleri yazacaktır:

    “… Hayır,
    gelecek günler için
    gökten âyet inmedi bize.
    Onu biz, kendimiz
    vaadettik kendimize…”


    Yine biz. Yine kendimiz.

  • Kaos ve karmaşaya inat

    Türkiye ve dünya, bir yandan bölgesel çatışma-savaşlar ve giderek ağırlaşan bir iktisadi bunalımla, bir yandan da siyasi arenada yaşanan ciddi çatışmalar, sertleşen adımlarla sarsılıyor. Yaşananların ne kadarının gerçek, ne kadarının abartılı, ne kadarının uydurma olduğunu bil(e)miyoruz. Zira yazılı medya diye bir şey neredeyse kalmadığı gibi, sosyal medya diye bir şey neredeyse her şey haline geliyor ve hayatın yaşanışını değiştiriyor. 

    Bundan daha vahim hatta trajik olan işe şu: Yaşanan hatta bizzat tanık olunan hadiseler karşısında herhangi bir harekete veya karşı harekete yeltenmiyoruz; cep telefonunun klavyesini tıktıklıyoruz. Böylece sosyal medyada varolan kaosu büyütüyoruz. Yemek yerken, çay-kahve içerken, konser-tiyatro-gösteri izlerken, konuşurken, uyumadan önce, yolda yürürken ve daha başka saymak istemediğim faaliyetlerde bulunurken; kendi kendine konuşan, tuhaf mimikler yapan, kulaklıklı bir canlı türü giderek hakim tür hâline geliyor. 

    İletişimin şizoid karakteri, “iletişenler”i de dipsiz bir uçuruma çekiyor-düşürüyor. Siyasi-toplumsal konularda şu veya bu tarafta bir “tele-tutum” almanın ötesinde; zaten işi bu olan maaşlı trol çetelerinin berisinde; akıl sağlığı terapi tutmaz bir duruma gelmişler ordusu her gün taze bir karmaşayla besleniyor. Her türlü dinî inançtan çok daha üstün olması gereken temel ahlaki kodlar (büyüğe saygı, küçüğe sevgi; yaşlıya yol-yer verme; yolda gördüğün ekmeği kenara koyma; toplu oturulan yerlerde yüksek sesle konuşmama vb.), bu alanda zaten “sıkıntı” yaşayan ülkemizde kötüden kötüye gidiyor, parçalanıyor. 

    Geçmişteki hadiseleri, bugünkü varoluşunu veya siyasi pozisyonunu haklı görmek/çıkarmak için kullananları; bunların işlerine gelen kısımlarını öne çıkaranları; hatta bunları çarpıtanları defalarca yazdık. Bugünün “avanta”larından yararlanmak için debelenen düşük ahlaklı politikacılar-yöneticiler-vesaireler, ilerde kayıtlarda yer almayacak, anılmayacak. Buna mukabil “hak bellediği bir yolda yalnız” da olsa yürüyen, döneminin tanıklığını ve mücadelesini yaptığı iş-eylemle tarihe kazıyan insanlar asla unutulmayacak. 

    Dünyada ve ülkemizde böyle insanlar ortaya çıktığında; onları “örnek olmasın”, “etki yapmasın”, “mümkünse yaşamasın veya hapiste kalsın” diye bertaraf etmek yüzyılların geleneğidir. Yakın tarihimizde ve halen, gerek sistemin gerekse iktidar odaklarının hedefi olan bu kişiler, hukukun hiçe sayıldığı siyasi davalarla yokedilmeye, sessizleştirilmeye çalışılır. Tabii olmaz; o an veya dönem için olsa da, sonrasında onların fikirleri-eylemleri-hatıraları ölmez, öldürülemez. 

    Mithat Paşa, 2. Abdülhamid tarafından sürgüne ve ölüme gönderilmeden önce “Yazık; devlete ve millete yazık” demişti. Onu yargılayan zihniyet, aslında korkak bir iktidarsızlıkla kaimdi. 

    Bu topraklarda yaşayan insanlar, onların bugününü ve geleceğini karartan kaos ve karmaşaya teslim olmayacak. Bu sayımızı “elle tutulur” bir arşiv belgesi olarak, hayatı söndürülen, söndürülmeye çalışılan örnek insan evlatlarına adıyoruz. 

  • Özel ve öncü insanlar sayesinde

    Özel ve öncü insanlar sayesinde

    Yaşadığı dönemde, yaptığı işle, o işin kalitesi-özgünlüğü- biricikliğiyle, o üretimin benzersizliğiyle tarihe adını yazdıran insan evlatları, gelecek için referans olur. Bir hayatın, bundan daha ötede bir anlamı yoktur. Gelip geçici olmayan, iz bırakan, dolayısıyla varoluşu inancın dahi üzerine çıkaran ancak bu “iş”lerdir.

    Kendinde başlayıp kendinde biten “iş”ler yapan, yani bu süreçte bir ikinci kişiye ihtiyaç duymadan üretebilen yazarlar, sanatçılar şüphesiz müstesna insanlardır. Bu kişilerin doğuştan gelen Tanrı vergisi yetenekleri vardır ama, bu nitelikler tek başına olgunlaşıp üretime dönüşemez; ancak olağanüstü bir çalışma ve bilgiyle ve kıyaslamayla ve tekrar tekrar inatçı bir sabırla işlenerek mükemmelleşir.

    Hangi alanda, konuda, türde olursa olsun, bu tür insan bizim ülkemizde nadiren çıkar. 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ise bunlar iyiden iyiye azalmış; dolayısıyla ülkemizin entellektüel üretimi kötüden kötüye doğru gitmiştir. 21. yüzyıl ise bizim için “Ya geçtik böyle özel ve öncü insanları… Doğru-dürüst-düzgün-kendi hâlinde-normal-ahlaklı kimse bile pek kalmadı” vaziyetlerine geldiğimiz bir zaman dilimi olmuştur. Evde, işte, yolda, café’de, sürekli olarak telefon ekranına bakan, parmağıyla pıt-pıt yapan bir insanın; kalıcı bir değer, bir eser, bir referans ortaya koymasına tabii imkan yoktur. Seçeneklerin sonsuzlaştığı, data’ların taştığı, dezenformasyon ve sahtekarlık enflasyonunun rekor üzerine rekor kırdığı ve aynı gerekçelerle sahici bir “iş” veya “eylem” yapmanın anlamsız sayıldığı, hayatın sanallaştığı böylesi bir ortamda; ego şişirmek, dedikodu pişirmek, ucuz tarafından siyaset etmek, “o değil de sen esas şuna bak” tarzında sefil tweet’ler tapelemek artık temel faaliyettir.

    Bu hazin tembellik ve bununla beraber yükselen kaçınılmaz ahlaksızlık ve düşkünlük içerisinde debelenen ülkemiz insanı da, hayatını idame ettirmek için gereken maddi kaynakları bu yeni yollarda, yani “yolsuzlukta” bulmuştur. Ve bu artık bir norm olmuş, “normal”, hatta “yeni normal” sıfatıyla günümüzü doldurmuş, en tepeden en aşağıya kadar toplum için maalesef bir “kod” hâlini almıştır.

    Hep birlikte geldiğimiz bu noktada, “dünyanın geri kalanı da bizden farklı değil” diyenlerin, dünyanın geri kalanıyla ilgili hangi dil bilgisi ve genel kültürle ne kadar malumat sahibi oldukları malum. Bu bakımdan en azından yakın tarihimizde, alanlarında önemli işler başaran, bugün her türlü köksüzlüğe rağmen ülkemizin iyi-kötü ayakta kalmasını temin eden Cemal Nadir gibi nadir, Nâzım Hikmet gibi hikmetli insanları (sayfa 52) saygıyla-sevgiyle- minnetle anıyoruz, anlatıyoruz.

  • Umudumuz tükenmedi, tükenmeyecek!

    tarih Dergi - Sayı 89 - #Tarih Dergisi - 1000Kitap

    Her yeni yıla girildiğinde, hele de kötü geçtiyse, 365 günde yaşlanan bir önce­ki yılın süratle tarihteki yerini alması, evlere gelen yeni gürbüz bebeğin de mutluluk­lar getirmesi dilenir, beklenir. İlerki yıllarda pek de hayırla anmayacağımız 2021, hâlâ ha­yatlarımızı karartmaya devam eden salgın has­talık yılı olarak anılacak şüphesiz.

    Aslında buna rağmen dünya 2021’e Trump’tan kurtulmanın tatlı heyecanı ve iyim­serliği ile girmişti. Ancak 6 Ocak’ta Kongre bi­nası baskını hemen herkesi şoke etmiş, dün­yanın merkezi konumundaki ülkede meyda­na gelenler sonraki felaketlerin de habercisi olmuştu. Yeni başkan Biden’ın yemin törenine katılmayan Trump ise ülkeye 150 yıl sonra bir ilk yaşatarak dönemini tamamladı.

    Mars’a inen Perseverance keşif aracı; yine burada uçurulan ilk hava aracı Ingenuity; Sü­veyş Kanalı’nın The Evergreen konteynır gemi­si tarafından tıkanması; derken yine ABD’nin 20 yıllık bir dönemin ardından Afganistan’daki varlığını sona erdirmesi ve bu sırada Kabil’den havalanan askerî kargo uçaklarına tutunma­ya çalışan, başarsa bile sonrasında gökten yere düşen Afganların görüntüleri…

    Almanya Şansölyesi Angela Merkel tüm dünyanın samimi takdirini ve saygısını kaza­narak kendini emekliye ayırırken, dünya, kadın siyasetçilerin gittikçe artan bir ivmeyle önem­li görevlerde yer aldığını görür oldu. Bu arada Türkiye, ilk imzacılarından olduğu İstanbul Sözleşmesi’nden ayrılarak kadın hakları konu­sunda “yeni bir ilk”e imza attı.

    Türk biliminsanları Özlem Türeci ve Uğur Şahin neredeyse tüm dünyanın gururu ol­du. Pandemi nedeniyle ertelenen 2020 Tokyo Olimpiyat Oyunları, Türkiye’nin en çok madal­ya aldığı organizasyon oldu. Olimpiyat şampi­yonu okçumuz Mete Gazoz bir hedefe odak­lanmanın, bilimsel yöntemlerle ve özveriyle çalışmanın rol modeli hâline gelirken; Busenaz Sürmeneli, Eray Şamdan ve Buse Naz Çakıroğ­lu altın ve gümüş harflerle adlarını tarihe yaz­dırdı. Kadın voleybol millî takımımız ülkeyi TV ekranlarına kilitlerken, A Millî Futbol Takımı grup aşamasından sıfır puanla ülkemize dön­dü.

    Küresel ısınmanın etkileri daha da artan bir ivmeyle hissedilirken, çeşitli toplantılar ve zirveler yapıldı. İskoçya-Glasgow’da yapılan COP26 toplantısında 100’den fazla ülke lideri yer alırken Türkiye “itibarlı güvenlik sağlan­madığı” gerekçesiyle katılımını geri çekti.

    2021 yazı ülkemiz için bitmek bilmeyen, söndürülmesi haftalar alan yangınlar mevsi­miydi. Antalya’dan Marmaris’e kadar uzanan çok geniş bir alanda günlerce süren, havadan müdahale araçlarının eksikliğinin önemli rol oynadığı süreçte doğal yaşam ve ormanlar kav­ruldu. Ülkenin güneyi ateşlerde yanarken, ku­zeyi de çok sayıda can kaybına yol açan seller altındaydı. Betona dayalı kalkınma modeli bi­limi ve mühendisliği hiçe sayınca faturası can kayıpları, yıkılan yapılar ve heba olan millî ser­vet olarak kesildi.

    Temeli matematik olan ekonomi alanında ise yüzyıllara dayanan iktisat teorilerini yok sayma girişimleri, Türkiye ekonomisini ciddi biçimde etkiledi. Dünyada küresel olarak pan­demiyle birlikte yaşanan tedarik zinciri so­runları, yükselme trendindeki enflasyon, vb. konularla başa çıkmak için iktisat bilimi reh­ber alınırken; Türkiye’de “reel efektif döviz ku­ru” 1980 sonrası en düşük seviyeye geldi. 1994 krizine yol açan faizle inatlaşma yaklaşımı 2021’de yeniden karşımıza çıkarken, son kaza­nanın hep matematik olduğunu ve “tarih değil, hatalar tekerrür eder” sözünü hep hatırlamak gerekiyor.

    100 yıl önce pozitif bilimi rehber alarak 10 yıllık savaştan muzaffer çıkan, yorgun-bitkin ve fakir bir ülkeyi yeniden inşa eden insanlar bizim ninelerimiz, dedelerimizdi. Onların yüzü suyu hürmetine ve çocukların geleceği için ta­rihe hep sahip çıkacağız.

    2021’in dünyada ve ülkemizdeki gerçek kahramanlarına, tüm hekimler ve sağlık çalı­şanlarına minnettarız. Mutlu ve umutlu yıllar…

    Alp E. Aksudoğan

  • Umudumuz tükenmedi, tükenmeyecek!

    Umudumuz tükenmedi, tükenmeyecek!

    Her yeni yıla girildiğinde, hele de kötü geçtiyse, 365 günde yaşlanan bir önceki yılın süratle tarihteki yerini alması, evlere gelen yeni gürbüz bebeğin de mutluluklar getirmesi dilenir, beklenir. İlerki yıllarda pek de hayırla anmayacağımız 2021, hâlâ hayatlarımızı karartmaya devam eden salgın hastalık yılı olarak anılacak şüphesiz. 

    Aslında buna rağmen dünya 2021’e Trump’tan kurtulmanın tatlı heyecanı ve iyimserliği ile girmişti. Ancak 6 Ocak’ta Kongre binası baskını hemen herkesi şoke etmiş, dünyanın merkezi konumundaki ülkede meydana gelenler sonraki felaketlerin de habercisi olmuştu. Yeni başkan Biden’ın yemin törenine katılmayan Trump ise ülkeye 150 yıl sonra bir ilk yaşatarak dönemini tamamladı. 

    Mars’a inen Perseverance keşif aracı; yine burada uçurulan ilk hava aracı Ingenuity; Süveyş Kanalı’nın The Evergreen konteynır gemisi tarafından tıkanması; derken yine ABD’nin 20 yıllık bir dönemin ardından Afganistan’daki varlığını sona erdirmesi ve bu sırada Kabil’den havalanan askerî kargo uçaklarına tutunmaya çalışan, başarsa bile sonrasında gökten yere düşen Afganların görüntüleri… 

    Almanya Şansölyesi Angela Merkel tüm dünyanın samimi takdirini ve saygısını kazanarak kendini emekliye ayırırken, dünya, kadın siyasetçilerin gittikçe artan bir ivmeyle önemli görevlerde yer aldığını görür oldu. Bu arada Türkiye, ilk imzacılarından olduğu İstanbul Sözleşmesi’nden ayrılarak kadın hakları konusunda “yeni bir ilk”e imza attı. 

    Türk biliminsanları Özlem Türeci ve Uğur Şahin neredeyse tüm dünyanın gururu oldu. Pandemi nedeniyle ertelenen 2020 Tokyo Olimpiyat Oyunları, Türkiye’nin en çok madalya aldığı organizasyon oldu. Olimpiyat şampiyonu okçumuz Mete Gazoz bir hedefe odaklanmanın, bilimsel yöntemlerle ve özveriyle çalışmanın rol modeli hâline gelirken; Busenaz Sürmeneli, Eray Şamdan ve Buse Naz Çakıroğlu altın ve gümüş harflerle adlarını tarihe yazdırdı. Kadın voleybol millî takımımız ülkeyi TV ekranlarına kilitlerken, A Millî Futbol Takımı grup aşamasından sıfır puanla ülkemize döndü.

    Küresel ısınmanın etkileri daha da artan bir ivmeyle hissedilirken, çeşitli toplantılar ve zirveler yapıldı. İskoçya-Glasgow’da yapılan COP26 toplantısında 100’den fazla ülke lideri yer alırken Türkiye “itibarlı güvenlik sağlanmadığı” gerekçesiyle katılımını geri çekti. 

    2021 yazı ülkemiz için bitmek bilmeyen, söndürülmesi haftalar alan yangınlar mevsimiydi. Antalya’dan Marmaris’e kadar uzanan çok geniş bir alanda günlerce süren, havadan müdahale araçlarının eksikliğinin önemli rol oynadığı süreçte doğal yaşam ve ormanlar kavruldu. Ülkenin güneyi ateşlerde yanarken, kuzeyi de çok sayıda can kaybına yol açan seller altındaydı. Betona dayalı kalkınma modeli bilimi ve mühendisliği hiçe sayınca faturası can kayıpları, yıkılan yapılar ve heba olan millî servet olarak kesildi. 

    Temeli matematik olan ekonomi alanında ise yüzyıllara dayanan iktisat teorilerini yok sayma girişimleri, Türkiye ekonomisini ciddi biçimde etkiledi. Dünyada küresel olarak pandemiyle birlikte yaşanan tedarik zinciri sorunları, yükselme trendindeki enflasyon, vb. konularla başa çıkmak için iktisat bilimi rehber alınırken; Türkiye’de “reel efektif döviz kuru” 1980 sonrası en düşük seviyeye geldi. 1994 krizine yol açan faizle inatlaşma yaklaşımı 2021’de yeniden karşımıza çıkarken, son kazananın hep matematik olduğunu ve “tarih değil, hatalar tekerrür eder” sözünü hep hatırlamak gerekiyor. 

    100 yıl önce pozitif bilimi rehber alarak 10 yıllık savaştan muzaffer çıkan, yorgun-bitkin ve fakir bir ülkeyi yeniden inşa eden insanlar bizim ninelerimiz, dedelerimizdi. Onların yüzü suyu hürmetine ve çocukların geleceği için tarihe hep sahip çıkacağız. 

    2021’in dünyada ve ülkemizdeki gerçek kahramanlarına, tüm hekimler ve sağlık çalışanlarına minnettarız. Mutlu ve umutlu yıllar… 

    ALP E. AKSUDOĞAN

  • Mizah ve tazelenme vaziyetleri

    tarih Dergi - Sayı 88 - #Tarih Dergisi - 1000Kitap

    Dünyada ve ülkemizde “şahane” bir seneyi geride bıraktık. 2021’in “pandemik” günleri; kayıplar-siyasi krizler-düşmanlıklar-cinayetler-ekonomik sıkıntılar ve mutsuzluklarla örülü hayatlarımızı değiştirmediği gibi daha da ağırlaştırdı. Yani, “dünya çapında ciddi bir salgın var; diğer konuları es geçmeyelim tabii ama, en azından bu kritik noktada biraraya gelelim” gibi bir anlayış-

    yaklaşım insan türünde hâkim hâle gelemedi. Özellikle ülkemizdeki siyasi-toplumsal itişmeler, salgın hastalık falan dinlemedi, hastalığa meydan okudu! Geçmişi kaydetmek de geleceğe hazırlanmak da pek biz Türklere göre işler değil. Bu bakımdan gerek anne-baba-dede-nine gerekse bebek-çocuk-gençlerle ilgili meselelerde bilgi ve iş üretmeyiz; hassasiyet ve politika ve “manevi değerler”i kendi meşrebimizce abartarak birbirimizi yeriz. Bu birbirini yiyerek beslenme durumu, proteini-vitamini-karbonhidratı sadece anlık bir “idare etme” sağlayan; kalıcı bir sisteme dönüşemeyen, spekülatif bir rejimdir. Ülkemiz de çok uzun yıllardır böyle rejimler tarafından idare edilmektedir. Karacaoğlan, “Gurbet elde çok eğleştim / Nazlı yârim ağlar şimdi” demiş. Plan-program yapabilmek için önşart olan metot bilgisi, bizim coğrafyamızda üretilmez; dolayısıyla özellikle Anadolu topraklarındaki toplu veya bireysel hareketler, yani gerek siyasal nedenlerle yapılan akınlar gerekse şahsi inisiyatiflerle çıkılan barışçı yolculuklar, kalıcı toplumsal sonuçlara veya yazılı anılara dönüşmez. “Kulaktan kulağa, dilden dile” geleneği de, mâlum her kulak ve dil değiştiği için, zamanla unutulur veya yalan olmasa da “efsane” olur, tarih olmaz. Ancak bu sistemsizliğin bir de pozitif, bize ve başkalarına iyi gelen bir tarafı vardır. Şimdiki zamanı sonsuz gibi yaşamak, hem insanımıza hem toplumumuza, yerleşik Batı ve Doğu toplumlarının aksine müstesna bir “dinamizm” katar. Öteden beri zaman zaman başka ülkelerden gelen yabancıların “Türk toplumu ne kadar da dinamik!” diyerek olumladıkları bu vaziyet; biliriz ki hafif şizoid bir tazelenmişlik vaziyetidir. Zira bu yanılsama, neredeyse hiçkimsenin doğduğu evde ölmediği; çocukların-gençlerin eski İstanbul karelerini görünce fotoşop sandığı; geçen hafta geçtiğiniz yolun yönünün değiştiği; mahallenizdeki mekanın yeni Arap sahibinden “Yallah” diyerek sepetlendiğiniz bir zamanda yaşandığı gerçeğini değiştirmez. Sonuçta, hakedilmiş bir durum vardır; çünkü tarihimizi ve bugünümüzü ucuz böbürlenmelerle ve ideolojik-dinî-siyasi yaklaşımlarla yaşatabileceğimizi sanmışızdır. Sürekli olanın neredeyse sadece yanılgılar olduğu coğrafyamızda, “ders almak” bir yana, kendimizi uzman-hoca sayarak-sanarak birbirimize ders verip duruyoruz. İşte belki de bu noktada ‘mizah’ bizi biraz olsun kurtarıyor. Her ne kadar kendi kendimizle dalga geçebilmek konusunda ciddi sıkıntılarımız olsa da, “güleriz ağlanacak hâlimize” diyerek önemli bir gelenek, evrak, kültür oluşturabilmişiz. Reaksiyon kültürünün acı-tatlı mizahı…

  • ‘Katliamlar ne kötü be birader’

    tarih Dergi - Sayı 87 - #Tarih Dergisi - 1000Kitap

    Rutin kelimesi Fransızcadan geliyor. Yol kelimesi yani “route”, bir küçültme ekiyle “routine” hâlini almış; sonra da dilimize girmiş. Her gün yapılan ve alışkanlık olan işler anlamına geliyor malum.

    Bu “küçük yollar”dan, küçük alışkanlıklardan başlayarak kurulan büyük sistemlere medeniyet diyoruz. Tarih boyunca irili-ufaklı yol kazaları oluyor tabii ama doğanın öfkesi sonucu ölenler; insan türünün hemcinslerine tahammülsüzlüğü sonucu meydana gelen hadiselerde katledilenlere kıyasla solda sıfır. Ülkeler ve insanlar, kendi tarihlerini işte bu akıl almaz rezaletlere “medeni” gerekçeler bularak, uydurarak devam ettirmiş, ettiriyor.

    Türk milleti de kendisinden önceki daha eski yollardan yürümüş veya yeni yollar oluşturarak mevcudiyetini bugüne kavuşturmuş bir millet (Gerçi “yolsuzluk” da bizde epey eskiye giden bir âdettir ama, merkezî devlete değil de ona yakın şahıslara avanta(j) sağlaması 30-40 yıllık hadisedir).

    Bizim de, her millet gibi uzak ve yakın tarihimizde hem övünç hem utanç duyduğumuz hadiseler var şüphesiz. Biz de yine her millet gibi övünçlü olanları öne çıkarır, diğer konular açılınca da “siz esas kendi yaptığınız katliamlara bakın” deriz ve aslına bakarsanız bunlardan utanç falan da duymayız. Buraya kadar olan biten, hem politikayla hem sosyal psikolojiyle (bkz. bu sayıda Fatma Özlen’in muhteşem yazısı) izah edilebilir.

    Peki izah edilmesi çok zor, imkansıza yakın olan nedir?

    Şudur: Tarihin çok da uzak olmayan bir zamanında, çok yakın bir coğrafyada, çoluk-çocuk Türk ve Müslüman ahali Yunan isyancılar tarafından boğazlanmış; ancak biz bu korkunç hadiseyi daha Osmanlı döneminden başlayarak unutmuşuzdur. Unutmak bile değil; bilmemişiz, öğrenmemişizdir. Daha da vahimi var: Bu katliamı, bizim “gavur” dediğimiz başta Fransız, İngiliz tanıklar, tarihçiler yazmış-çizmiş, literatüre katmıştır!

    1821’de Mora Yarımadası’nda, Tripoliçe’de, 30 bin civarında Türk-Müslüman, 2 gün içerisinde boğazlandı. İsyancılar kadın-çocuk demediler. Kendi ifadeleriyle “atlarının ayakları yere değmiyordu”; zira yer cesetlerle doluydu. Hemen akabinde “çocukları öldürmeseydik, büyüyünce onlar bizi öldürecekti” diyecek kadar alçaldılar. Hatta Müslüman mezarlıklarını kazıp çıkardıkları naaşları bile yaktılar! Yunan isyancıların yanında savaşmak için Batı’dan gönüllü gelen Fransız-İngilizler arasında, gördükleri karşısında bunalıma girenler, ülkesine geri dönenler oldu. Zaten biz bugün esas olarak onların tanıklıklarına ve sonrasında Batılı tarihçilerin konuyla ilgili yazdıklarına bakarak bu hadiseleri öğreniyor, bilebiliyoruz!

    1821 katliamı sonrasında gerek Osmanlı gerek cumhuriyet döneminde konuyla ilgili ciddi bir çalışma yapılmadı. Hemen 4-5 sene sonra bölgede geçici bir hakimiyet sağladık ama “ölen öldü, önümüze bakalım” dedik. Önümüze de bakamadık. O toprakları ve insanlarımızı kaybettik.

    Yani insanımızın, atamızın-anamızın başına gelenlerle ilgilenmedik; zaman zaman “kahpe” dediğimiz Yunan’dan bile daha ağır sıfatlara layık duruma düştük.

    “Osmanlı” sıfatı, aslında Balkanlar merkezli bir gücün, yerleşimin nişanesiydi. Bu coğrafyada oturan insanlarımız, İstanbul’un fethinden çok önce o topraklara yerleşmiş, kuşaklar boyu orayı yurt edinmişlerdi. Bugün benim diyen insan hakları savunucusu, Türk milliyetçisi, Müslüman, siyaseten Müslüman, muhafazakar kardeşlerimiz… Yazarımız Muzaffer Albayrak’ın yazısını okuyunuz ve düşününüz: Tam 200 yıl sonra “kimleeer kimlerle beraber” ve biz kimiz, hangi “yol”dayız?