Yazar: Gürsel Göncü

  • Atatürk’ün silinmez izinde…

    Atatürk’ün silinmez izinde…

    Anadolu coğrafyasına gelen Türkler son 721 yıl boyunca bu coğrafyada devlet kurdu, oturdu; Balkanlar’a yayıldı, İstanbul’u fethetti; 3 kıtada söz sahibi oldu; sonrasında tekrar Anadolu’ya doğru küçülse de varlığını korudu. Kendilerini tanımladıkları isimler değişse de; kültürel devamlılık konusundaki bütün sınavlardan ikmale hatta sonrasında sınıfta kalsalar da; mevcudiyetlerini sürdürmeyi başardılar. Hayatta kalma mücadelesinde hem anaları-ataları hem de çocukları -torunları pek dikkate al(a)mayan biz Türkler, hep “şimdiki zaman” denilen zamanda varolduk; yaşadığımız coğrafyayı, dolayısıyla kendimizi de pek tanıyamadık. Muhafaza etmeden muhafazakar, geçmişi reddederek “gerici”, geleceği tasarlamadan “ilerici”, devrimi planlamadan” devrimci” olduk. Tüm bu uzun “oluşma” süresince;” dış” dediğimiz, “yabancı” dediğimiz, “kökü dışarda” dediğimiz insanlardan-unsurlardan ziyade birbirimizle uğraştık; birbirimizi hallettik; yani kendimizi yiyip bitirdik.

    Kıra kırıla, döküle saçıla ulaştığımız 19. yüzyıl ortalarında artık mevcudiyetimizin sonlarına doğru geldiğimizi, başka bir rotaya girmemiz lazım geldiğini biraz idrak etmeye başlamıştık ki; 1878′ den itibaren tüm dünyayı etkileyecek farklı bir savaşlar ve paylaşımlar dönemine girdik. Aslında bu “uzatmalar” daki kondisyonumuz o kadar da kötü değildi ama, 1911-12′ den itibaren kaçınılmaz sonu daha fazla öteleyemeyeceğimiz anlaşılmıştı. Durum artık pek fenaydı. insan olarak, asker olarak, ekonomi olarak, kısacası teknik olarak yokoluşa doğru büzüşüyorduk.

    20. yüzyıl masasında Türklere yer yoktu ve sahip oldukları yerler de birer birer ellerinden alınmaya başlamıştı. Mülteci durumuna düşen Türkler, Ege’ den, Balkanlar’ dan, Kafkasya’ dan ve Ortadoğu’ dan Anadolu’ya doğru akmaya başlamış; felaketli günler gelip çatmıştı. Osmanlı yönetimi de çatırdamış; padişahlar dönemi sadece kağıt üzerinde ve sembolik kalmış; ancak askerlerin ve sivillerin çabaları da bu büyük enkazı sırtlayacak ve büyük devletlere kafa tutacak kalite ve vizyona ulaşamamıştı. Kısacası, kaçınılmaz sona doğru gidiyorduk.

    Sonradan 1. Dünya Savaşı adını alacak Büyük Savaş’ın hemen ilk aylarındaydık. İngiltere ve Fransa, Avrupa cephesinde sıkışan muharebeleri çözmek; Kafkasya-Ortadoğu bölgelerine hakim olmak; Almanya’yı ezmek yolunda Osmanlı Devleti’ni devreden çıkarmak için İstanbul’u hedefe koymuştu. Başkente giden en kısa, en zahmetsiz, en ucuz, kara harekatına gerek duymayan yol, deniz yoluydu. İngilizlerin donanması 20 km. uzaktan bile her şeyi parçalayıp geçiyordu. Çanakkale’ den de geçeriz sandılar.

    Sonrası malum. O sırada bu sıraya uymayan, sıradışı bir insan evladı çıktı ortaya: Mustafa Kemal! Çanakkale cephesinin direnişi, sonraki yenilgiler ne olursa olsun İstiklal Harbi için benzersiz bir umut, benzersiz bir lider ortaya çıkarmıştı.

    Cumhuriyet de bu inançla, bu özgüvenle, “yaptık, yine yaparız” diyen, “bu coğrafyanın sahibi biziz” diyen Mustafa Kemal ve Türk milleti tarafından kuruldu. Hep birlikte, ilelebet!

  • SONRADAN GÖRME, ÖZÜNDEN DÖNME

    Tarih boyunca, iktidarı elinde bulunduranların, kendilerini daha “yüksek-yüce”, daha “rafine” addetmeleri, görgü ve davranış kurallarını biçimlemiş. Ülkemizde de her devirde, bir önceki mal-mülk-iktidar-para sahiplerinin “sonradan görme” dedikleri yeni gelenleri hor görmesi; hor görülenlerin de en fazla 1-2 kuşak sonra yeni zenginleşenleri “sonradan görme” ilan etmesi; coğrafyamızdaki nadir “devamlılık”lardan biridir.

    Türkiye ve dünya coğrafyası, bilinen tarihte birbiriyle farklı-aynı nice “yer”leşime sahne olmuş. Hareket hâlindeki topluluklar kimi zaman “oturmuş”, kimi zaman tekrar yerinden kalkmış; bu zaman zarfında durdukları veya gittikleri yerlerin tarihini de kendi bildikleri, daha doğrusu geleceğe kalmasını istedikleri gibi yazmış. Sonuçta dünya kimseye kalmamış ama, insan türü “cehennem”i dünyaya taşımış; kendini beğenmişliğiyle hem diğer canlıları hem türdeşlerini ateşe atmış; bugünkü “iklim krizi”ne kadar varan bir “medeniyet yaratmış”.

    Geçen sene başında çıkan 89. sayımızın kapak konusu “Adab-ı muaşaret kuralları” idi. O dosyanın sunuşunda, “iktidarı ve gücü elinde bulunduranların, kendileri ve etraflarını daha ‘yüksek-yüce’, daha ‘bilgili-kültürlü’, daha ‘rafine’ hatta ‘ilahi’ addetmeleri, tarihlerini bu şekilde tanzim etmeleri de, görgü ve davranış kurallarını biçimlemiş. Örf, âdet, yol, yordam, şekil, tarz gibi kategoriler; tarihin her döneminde hâkim-yönetici zümreler, sınıflar tarafından gerek dinî gerekse etik kodlar, yasalar hâline getirilmiş. ‘Başların’, ‘ayak takımı’nın gündelik hareketlerine ‘ayar vermesi’, onların da haddini hududunu bilmesi, ancak bu sayede mümkün olabilmiş!” demiştik.

    Gerçekten de bugün kullandığımız “sonradan görme” terimi, hepimizin bildiği gibi, her dönemde iktidar sahiplerinin, yönetici zümrelerin kendilerini “farklı” saymalarının bir türevi. Ancak bu durum, modern zamanlarda “halk” olarak ifade edilen çoğunluk arasından çıkıp “halk”ın üzerinde bir iktidar kuran ama bir taraftan da “halkçılık yapan” yeni seçkinleri de kapsıyor şüphesiz.

    Fransızca ve İngilizcede 18. yüzyıl sonlarından itibaren “parvenu” (sonradan gelme) kelimesiyle bilinen; maddi olarak ilk durumunun çok üzerinde bir servet elde eden; ancak bu yeni konumun gerektirdiği coğrafi, ailevi, kültürel ve ahlaki devamlılığa sahip bulunmadığı için, elde ettiği parayla bunları sağlamaya çalışan kişiye Türkçede “sonradan görme” diyoruz. “Sonradan görmemek”, yani çok daha eskiden beri “görmüş” olmak için ilk şart şüphesiz coğrafya. Yani ancak epey bir zamandır, kuşaklar boyunca aynı coğrafyada, aynı ülkede, mekanda oturmuş-bulunmuş olmaktan bahsediyoruz. Halbuki dünyanın pek çok yerinde “öteden beri” aynı coğrafyada hüküm sürmüş halklar bulunmadığı gibi, Anadolu coğrafyası da sayısız medeniyete evsahipliği yapmış (bkz. sayfa: 68; Prof. Dr. Şevket Dönmez’in “Anadolu’nın ilk halkları, medeniyetin ilk anahtarları” yazısı). Türkler de sonradan geldikleri bu coğrafyada (ve ötesinde) önce yayılmış, sonra büzüşmüş, en sonunda ise İstiklal Harbi’yle birlikte tekrar tutunmuş.

    Ülkemizde de her devirde, bir önceki mal-mülk-iktidar-para sahiplerinin “sonradan görme” dedikleri yeni gelenleri hor görmesi; hor görülenlerin de en fazla 1-2 kuşak sonra yeni zenginleşenleri “sonradan görme” ilan etmesi; coğrafyamızdaki nadir “devamlılık”lardan biridir. “Ne oldum delisi” olmak durumu özellikle son 30 yıldır sadece para-pul-iktidar üçgeniyle sınırlı kalmamış; bunların yanına bir de “ego” sahibi olmak eklenmiştir. Ahlaki kriterlerden ziyade inanç alanındaki zorlama çatışmalardan beslenen; “ben var ya ben” yaklaşımını özellikle sosyal medya üzerinden dillendiren bu yaklaşımlar artık günlük hayatın “normal” sayılan özelliklerinden olmuştur.

    Coğrafyanın, çevrenin, doğal ve sosyal dokunun orijinal haliyle korunması; sadece ana-babanın değil, büyük dedelerin-ninelerin geriye gidebildiği kadar bilinmesi-kaydedilmesi; yapılan haksızlıklarla, “unutturma” faaliyetleriyle mücadele edilmesi; varolan aktüel-siyasi dalgalara, hakim görüşlere uymayan tarihi hadiselerin belgelenmesi; bugünü mutlak, Gürsel Göncü

    Eylül sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • Bilgi, görgü ve birlik

    Kazananların yazdığı tarih, hâtırasına haksızlık edilmiş insanlarla dolu. Dergimizin editörü Deniz Kaynak’ın, hafta içi her sabah okurlarımıza ulaştırdığı bültende yer alan bu cümle, herhâlde en çok bizim coğrafyamız için geçerlidir. Tarihe mâl oluşunu sadece galibiyetler-zaferler-başarılar-mucizeler-tanrısal iradeler üzerine inşa edip kaydedenler; bu durumun ilelebet süreceğini ve sonraki nesillerin de kendilerini hep takdir edeceğini düşünür. Oysa ki tarih, satır aralarından heykel detaylarına, arazi tetkiklerinden kayıp sanılan yazmalara, doku analizlerinden anlam ve beden dili araştırmalarına kadar; zaman içerisinde giderek mikro ölçülerde uzmanlıklarla çok daha büyüyen bir bilim dalı artık.

    ON KAPAK

    Tarihî figürlerin hakkını da hakkını da haksızlığını da teslim etmek; her yeni ortaya çıkan bilimsel bulgu, referans ve data’yla, bilinen ve kabul görmüş yaklaşımları revize etmek, tarihçi insanın temel niteliği olmalıdır. Ülkemizde maalesef çeşitli ideolojiler doğrultusunda veya “duygusal” nedenlerle veya tembellikle karışık kabullenmelerin sıkıştırmasıyla tutum alan insanlarımız epeycedir. Ancak vahim olan, toplumda şu veya bu alanda öne çıkmış, karar verici olmuş, herhangi bir iktidar alanına sahip kişiler arasında da; objektif kriterlerle konuşup-yazmaya çalışan pek az insan evladı bulunmasıdır. Zaten bilindiği gibi bu kişiler, sadece tarih veya tarihî şahsiyetler konusunda değil, akla gelebilecek her konuda fikir yürütürler; daha doğrusu laf üretirler.

    Ülkemizde giderek ağırlaşan iktisadi kriz koşullarında, insanların tarih ve tarihle bağlantılı konuları karın doyurmayıcı ve “entelektüel” bulması; okumak-araştırmak yerine varolan klişelerle “tivit” faaliyetlerine vakit ayırması bir noktaya kadar anlaşılır bir durumdur. Ancak o “bir nokta”, ülkenin, vatanın, çocukların geleceğini birinci dereceden etkileyebilecek bir cümle sonuna konursa; tarihimizin, özellikle yakın tarihimizin sağlıklı-objektif şekilde bilinmesinin hayati önemi anlaşılır. Hem hataları tekrarlamamak hem de geleceğe dair isabetli kararlar alabilmek, ancak geçmişiyle hesaplaşabilmiş insanların çoğunluğunda mümkündür. Böyle bir çoğunluk da, ancak azınlıkta kalan, hatta kimi zaman marjinal diye nitelenen fikirlere bile itinayla yaklaşılırsa sağlanabilir.

    Cumhuriyetin 100. yılına 1 ay kala, sahici bir samimiyete, durmaksızın çalışmaya, farklılıklarımızı koruyarak birarada durmaya her zamankinden çok ihtiyacımız var.

  • Sana yemin sana söz

    Türkiye’de kendisinden sonraki kuşaklara bilgi-beceri aktar(a)mamış insanlar orta yaşları biraz geçince “acılaşır” ve yeni neslin ne kadar cahil olduğundan bahseder. Bu kişilerin haklı olduğu durumlar da elbet vardır ama, esas mesele önceki kuşakların da kendilerine pek bir şey bırakmamasından doğan kırgınlık, kızgınlıktır. Hatta buna vurgu yapmak ve biraz böbürlenmek için “biz tek başımıza nelerle mücadele ettik” benzeri cümleler sarfederler.

    103_On Kapak

    Gerçekten de dramatik sayılabilecek bu vaziyet, “her devrin kendine göre bir şeyleri var” diyenlerce rasyonel kılınmaya çalışılır ama bu artık trajiktir. Aktarma-devamlılık olmadığı hâllerde, hayat alanlarının ve coğrafyanın ve dilin tıkızlaştığı; tarihin de canlı değil bir hayalet olarak gündelik ihtiyaçlar için “kullanıldığı” durumlara ve genellikle birbirimize düşeriz. Aradabir veya iki, “yahu şu konuda sebat edelim; geçmişten geleceğe bir bağlantı kurup daha iyiye-güzele doğru ilerleyelim; birlik olup çocuklara daha düzgün bir ülke…” falan gibi çıkışlar olur ama; böyle diyenler “hayalci-bozguncu” ve giderek “gerici-faşist-komünist-anarşist” gibi bilumum birbirinden farklı ama bizce aynı ideolojilere göre yaftalanır; hatta yine “duruma göre” hapse atılır.

    Yaşadığımız coğrafya üzerindeki tarih izlerini silmek, bizim için esastır! Atalarımızın-analarımızın bıraktığı bu parçaları (kültürel miras diyoruz), aktüel pozisyon ve düşüncelerimize uymadığı veya onları kendimize uyduramadığımız durumlarda yıkarız-yakarız-satarız-yoksayarız. Millet olarak birbirinden epey farklı yapılara-kökenlere-düşüncelere sahip olsak da, üzerinde yüzde 100’e yakın şekilde anlaştığımız belki de yegane vaziyet budur. Hazar Denizi’nin hemen doğusundan Anadolu coğrafyasına geldiğimiz, sonrasında Batı’ya doğru ilerlediğimiz, daha sonrasında gerileyerek tekrar bugünkü sınırlara döndüğümüz yaklaşık 1.100 yıldır, bir bakıma kendimizi arıyoruz. Ancak her seferinde ya “dış güçler” yolumuza taş koyuyor ya da “içerdeki hainler” arkadan vuruyor! Biz de maalesef bu koşullarda suya-aynaya bakmadan, esas olarak reaksiyon vererek, çoğunlukla dini-imanı kullanarak ve mutlaka hiçbir durumda hesaplaşmadığımız geçmişimizi gömerek, dayanılmaz bir ağırlık içinde varoluyoruz. Günahlarımızla yüzleşmediğimiz için, gerçekten parlak olan sayfalarımız ile benzersiz sevaplarımız da kıymetsizleşiyor.

    Yakın tarihimizde bu gidişata “dur” diyen bir insan evladı çıkarmışız içimizden: Kemal Atatürk. O’nun ilk sıradaki başarısı emperyalistlerle didişip, işgalcileri mağlup etmesi değil; yeniden bir millet gibi yaşama/hissedebilme yolunda coğrafi-kültürel-tarihî bir referans oluşturmasındadır. Bugün şüphesiz “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış” bir millet değiliz, olamadık. “Türk milleti zekidir, Türk milleti çalışkandır” cümlelerini bize salt güven vermek için söylediğini biliyoruz. Cumhuriyet mirasını nasıl “yediğimiz” ortada. Düşmandan koruduğumuz coğrafyamızı, kentlerimizi, kasabalarımızı, düşmanın bile beceremeyeceği biçimde “hâllediyoruz”.

    100 yıl önce Lausanne’da, aslında kendimize bir söz verdik: Bu coğrafyayı koruma sözü. Çocuklarımız için tutalım bunu. Lafta kalmasın; yazıya-tarihe kalsın.

  • Umut için çalışmak

    Türkiye’nin bir süredir kilitlendiği se­çimler, Recep Tayyip Erdoğan’ın (RTE) 20 yıllık iktidar dönemini devam ettire­ceğini ortaya koydu. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde, tek bir liderin bu kadar uzun bir iktidar süresi ilk defa gerçekleşiyor (“Uzun adam”). Ülkemizin içinde bulunduğu ciddi sıkıntılara rağmen, milletimizin 2.5 milyon üzerinde bir farkla tekrar RTE demesi karşısında, öncelikle cumhurbaşkanını tebrik etmek gerekir.

    Haziran Ayı Dergisi

    İkinci sırada ise bu sonuçlar karşısında kimi insanlarda ve çevrelerde izlenen; kabul edilemez bir yaklaşıma dikkati çekmek önemlidir: “Bu millet adam olmaz!”. Bu yaklaşımın sa­hipleri, ortaya çıkan sonuçta kendi sorumlulukları da bulun­duğunu hiçbir zaman kabul etmez ama gerçeğin bir parçası da budur. Zaten her ne kadar bir deyim olsa ve “adam kazandı” dense de bu seçimlerde muhalefetin motoru kadınlar olmuş; sandık başlarında saatlerce çalışan bu insanlar, evlerine dönüp TV-telefon başına geçen erkeklerle kıyas kabul etmeye­cek bir performans sergilemiştir. Türkiye’nin kadınları, Millî Mücadele’den bu tarafa ülkemizin gururudur.

    Üçüncü sırada umut vardır: Türkiye seçmeninin neredeyse tam yarısı, değişim için oy vermiştir. İktidarın, devlet meka­nizmasının büyük imkanlarını siyasete seferber etmesine karşılık 25 milyonun üzerinde vatandaş “önce ahlak”, “önce çocuklar ve milletin geleceği” demiştir. Bugüne kadar esas olarak, hatta neredeyse tam olarak bir reaksiyon politikası iz­leyen; “karşı taraf” ayrımcılığı üzerinden siyaset yapan iktidar temsilcilerinin; bu dönemde milletin tamamını düşünen bir aksiyon içinde bulunması gerekir. Muhalefetin de eksiklerini görmesi, iğneyi önce kendine batırması, hemen karşı tarafı suçlamak yerine kendini revize etmesi ve yenilemesi beklenir.

    Bu ülke 10 yıllık savaşa (1912-22) ve tarifsiz acılara rağmen, “Biz bu coğrafyada kalıcıyız ve başımıza buyruk yaşarız” diye­bilen insanlar tarafından kuruldu. Bu zaman zarfında, ülkeyi daha da ileriye taşıyan, hatta kimi zaman bu ülke insanlarını bile şaşırtan başarılara imza attık. Umudumuzu hep canlı tuttuk. Evet, gereken devamlılığı tam olarak gösteremedik; “şimdiki zamanlar”ın içine sıkışarak çocuklarımızın gelece­ğini pek sağlam kuramadık. Ancak, değişen-dönüşen dünya içerisinde, çok sorunlu ve hassas bir coğrafyada ayaklarımızın üzerinde durduk. Artık sadece durmayacağız ve cumhuri­yet-demokrasi yolunda gelecek nesiller için daha çok çalışma­ya devam edeceğiz.

    Bu sayımızda cumhuriyet döneminde “enseyi karartma­dık” dediğimiz, kişisel başarıların ötesinde, toplumsal kaza­nım oluşturan hadiseleri ele aldık.

  • Yeni açılar, yeni bilgiler…

    Yeni açılar, yeni bilgiler…

    Zamanın bu günleri, siyaset ve seçim atmosferinin ağır karbondiyoksitli hava koşullarında, akıl ve ruh sağlığı epey­ce bozulmuş bir Türkiye toplumu ortaya çıkarıyor. Küçük çocukların bile gün­lük-politik dalgalanmalara alet edildiği, temel ahlaki değerlerin dahi hiçe sayıldığı anormal bir dönem.

    Ülkemizin yakın tarihi, birbirinden acı-trajik devamsızlık­lar tarihidir. “Kökü dışarda mihraklar”a havale ederek ken­dimizi rahatlattığımız nice kepazelik, bu coğrafya insanının günahıdır, marifetidir. Hatalar tekerrür eder, durur. Acılar ve açılımlar hep aynı tavada, karmakarışık bir tatsızlık içerisinde ama o an işimize geldiği gibi sunulur.

    image

    Umudumuz tüm bunların geçmesi-geride kalması ama, he­pimizin bildiği gibi hesaplaşma-belgeleme-muhasebe ve kayıt düşme olmazsa gerçek kurtuluş da olmaz. Tarihin çarkının ge­riye dönmediği yolundaki savın bir efsane olduğu, yerli-yaban­cı sayısız belge tarafından gösterilmiş. Buna rağmen, daha eski devirlerde yaşayan insanların bugünkünden daha bilgisiz, daha az zeki ve daha kavrayışsız oldukları, hâlâ neredeyse bir toplumsal önkabul gibi. “Tabii o zamanlar şimdiki gibi internet yok” cümlesindeki anlamsız böbürlenmenin nasıl bir cehalet içerdiği; teknolojik gelişmenin sağladığı imkanların, gerçek bilgiden ziyade nasıl bir bilgi kirlenmesine yolaçtığı da ortada.

    Yakın tarihimizi şekillendiren cumhuriyetin 100. yılında­yız. Mustafa Kemal Atatürk gibi müstesna bir insan evladı, bu milletin son yüzyılını şekillendirdiği için şanslıyız. Osmanlı tarihinde benzersiz bir hükümdar olarak tarihe geçen Fatih Sultan Mehmed de, bu coğrafyanın yapıtaşlarını koyan ve İstanbul’u dünya merkezi hâline getiren bir başka büyük isim. Fetih öncesinde-sırasında-sonrasında gerçekleştirdiği işler; bllgisi, kültürü, vizyonuyla devleti ve halkı yükseltiği seviye… Dünya tarihinde eşi-emsali yok.

    Günümüzün teknolojik imkanlarını, temiz ve anlaşılır bilgiyle kavuşturmanın neredeyse yegane yolu, bunu test edilebilir şekilde “göstermek”tir. Bu “gösteri” platformlarında -dediğimiz gibi- bin türlü dezenformasyon dolandığı için, bunlara karşı doğru ve teyit edilmiş açıları sunabilmeliyiz. İşte İstanbul’un fetih sürecini ve sonrasını, bugünkü coğrafya üzerinden, drone görüntülerine işlenmiş data’larla sunma fikrimiz böylece gelişti. Böylelikle İstanbul’da her gün önün­den geçtiğimiz, yerini bildiğimiz, oturduğumuz-kalktığımız mekanları hem yepyeni bir açıdan hem de tarihî bilgilendir­me-işaretlemeleriyle görüyoruz, kayıt altına alıyoruz.

    Bu ayki zaman yolculuğumuz başlıyor. Umutlu bir gelecek için.

  • Seçimler ve umudumuz

    Seçimler ve umudumuz

    image

    Henüz iki ay önce meydana gelen depremin kayıpları-yaraları hâlâ tazeyken, milletçe seçim havasına girmiş bulunuyoruz. Şüphesiz, acıları geleceğe taşıyamayız; hatta taşımamalıyız; ancak bu hızlı ve adeta hiçbir şey yaşanmamışçasına geçilen seçim atmosferinde -herkesin zaman zaman takdir ettiği gibi- ciddi bir kirlilik de var. Ülkemizin içinde bulunduğu sıkıntılar, iktisadi ve ahlaki konularda devasa bir boyutta. Adalet, eğitim ve liyakat ise “eski Türkiye”yle mukayese kabul edilemeyecek ölçüde yokluk çektiğimiz alanlar.

    Biraraya gelmemiz-kucaklaşmamız gerekirken, siyasetin biçimsizleştirdiği durumlara, laflara, insanlara mahkum ediliyoruz. İkbal ve para ve iktidar peşinde koşanların ibretlik hâli, ancak ve ancak reaksiyon politikası yapabilenlerin düşkünlükleri, her gün haberlere yansıyor.

    İş bilmeyenlerin kılıç kuşandığı bu devrin bir özelliği de tembellik. Ancak bu insanlar laf üretiminde iyiler. “Karşı taraf” görülene sözlü saldırılar, artık neredeyse en amiyane, en berbat kelime ve yaklaşımlarla hayatımızı etiketliyor. Gerçi artık takke düştü, kel göründü, hattâ kafanın içindeki tilkiler bile ülke dışına doğru harekete geçti ama; yine de “dur bakalım dur hele” diyerek uzatmalara gidilebileceği umuluyor.

    Tabii bütün faturayı politikacılara çıkaracak hâlimiz yok. Bu ülkenin insanı da -yani hepimiz- özellikle son 20-30 yıldır bu vatanı kuranları; bunun için canını-cananını kaybedenleri; hataları olsa da sevapları kat kat fazla olanları; kısacası cumhuriyetin temel koordinatlarını unutmasa da, “şöyle bir kenara” koydu. Ne de olsa onların zamanı geçmişti; biz daha farklı falandık.

    Böyle olmadığı, hem bireysel hem toplam kalitemizin fena şekilde yere serildiği; gündelik hayatımızdan, iktisadi verilerden, dünya genelindeki itibar kaybından bellidir. Çalışmadan, didinmeden, ortaya kaliteli ve uzun vadeli ürünler çıkarmadan, bu coğrafyada kalıcı ve sarsılmaz bir varoluş içinde olamayız. Son deprem felaketi, bu anlamda yeniden bir toparlanmayı hepimiz için, daha ziyade çocuklarımız için zorunlu kılıyor. Söz, sadece seçimlerde değil her daim milletin olmalı. Bizler de bir millet olmanın gereklerini, sorumluluğunu yerine getirecek şekilde birlik olmalıyız.

  • İnsan ve yapısı

    İnsan ve yapısı

    Yaklaşık 300 bin yıl kadar öncesinden bu yana, diğer canlı türlerini öldüren, yiyen veya kullanarak köleleştiren insan evladı; biraz kalabalıklaştığında da birbirini hâllederek bugünlere ulaştı. Ne de olsa “insan insanın kurdu”ydu ve iktidar alanlarımız diğerlerinin hayatından kıymetliydi. Gel zaman git zaman, “öteki”lerin hakları-hukukları dediğimiz çeşitli kodlar, yasalar falan geliştirdik ama, “ne de olsa hepimiz insanız” diyerek birbirimizi yemeye de devam ettik.

    Bilimsel olmayan bir ifadeyle “biraz oturaklı” diyebileceğimiz toplumlar, yakın tarih içerisinde sürekli aynı coğrafyada oturmuş olmanın avantajıyla bir tür süreklilik gösterdi. Bizim gibi “sur dışı”ndan gelenler ise, dünya görmüş olmanın zenginliğini hiçe saydı, mala-mülke tamah etti; geleneğini-göreneğini ucuz böbürlenmelere, pahalı zevklere terketti. Yongamız-yorganımız olan “mal”ı, çok katlı apartmanlara, gökdelenlere, hatta “tower”lara dönüştürdük. Tabii bütün bunları yaparken, devlet-kanun-hukuk gibi engelleyici-düzenleyici unsurlardan pek de etkilenmedik; zira bunlar da “benim vatandaşım işini bilir”ciler tarafından “idare edilir” bir vaziyete gelmişti. “İdare etmek”, zaten hem devlet için hem halk arasında diğer anlamıyla kabul görmüştü artık. Bina ve insan malzemesi kalitesizliği ülkeyi ele geçirmişti.

    Son yaşanan büyük deprem felaketini, “bu şiddette 200- 300 yılda bir oluyor” veya benzeri yaklaşımlarla hafifletemeyiz. Cezasızlandırma devam ettiği veya sadece günah keçileriyle sınırlı kaldığı müddetçe, yeni kuşaklar daha büyük felaketlere, tarihin değil hataların tekerrür ettiğine tanık olacaklar.

    Evet, alnımıza yazılmış şeyler olabilir. Ancak yaşadıklarımızı da yazmak, çocukların hayatı için, milletimiz için, etkileri yıllarca sürecek deprem felaketinden dersler çıkarabilmek için şarttır. “Yaşarken Sarsılan Tarih” baştan sona bunun için çıkıyor.

    Kaybettiğimiz canları saygıyla anıyor, yakınlarının acılarını paylaşıyoruz. Bu felaket sırasında ve sonrasında elini o taşların altına koyan, depremzedelere yardım için çabalayan, kendi hayatını riske atan yerli-yabancı herkesin, bütün kurumların-kuruluşların, bağışçıların ve belki de en önemlisi, bölgeye koşan genç gönüllülerin önünde eğiliyoruz. Yaşadığımız onca kötülüğe, hatta kötülüğün bile ötesine geçen örneklere rağmen “Türkiye ayakta” dediniz, umut verdiniz, tarihe geçtiniz. Varolun.

  • Müthiş tarafsızlık

    Müthiş tarafsızlık

    Engin denizleri, dağları-ovaları aşıp yeni topraklara gelen istilacılar; yanlarında yeni diller-bilgiler, yeni görgüler, yeni mikroplar da getirdiler. Öküzün boynuzları üzerinde duran güzel dünyamız, insan kadar hem kendi türüne hem diğer türlere düşman bir canlı görmemişti. Ortalama 150 bin yıl önce belirdik ve geçtiğimiz-kaldığımız yerlerin, gezegenin dengesini bozarak varolduk.

    Toprağa, gökyüzüne, suya, ateşe, diğer canlılara ve bitkilere olan bağlılığımız, saygımız-sevgimiz giderek azaldı. Onların üzerinde, onlardan üstün, hatta dünyanın sahibi olduğumuzu düşündük. Önce hayvanları, çocukları ve kadınları, sonrasında kendine benzemeyenleri köleleştiren “erkek” olanlarımız; kendi memleketlerinden kovulan büyücüler, şamanlar ve peygamberler aracılığıyla saygıya-sevgiye, tekrar “insan” olmaya davet edildi. Onları dinlemediğimiz, “din”ler gibi yapıp bildiğimizi okuduğumuz için sadece cennetten kovulmakla kalmadık; adına çok sonraları “ego” dediğimiz kişiliksizlik duvarları inşa edip kendimizi “iktidarlı” hissettik.

    Tabii hadiseler tam olarak bu şekil ve sıralamada gerçekleşmemiş olabilir. Yine de gel zaman git zaman, “insani” dediğimiz kadim değerleri kendi zamanına taşımaya çalışanlar, arkalarında kalıcı işler, izler, eserler bırakmış. Onların yüzü suyu hürmetine tüm belirsizlikler bir parça da olsa netleşmiş; unutulmuşlar-unutturulmuşlar-gömülmüşler ve bilinmemişler tekrar hayata dönmüş. Galiba tarih dediğimiz şey de, bu insanların işaretlerini takip eden izciler sayesinde giderek bir disiplin hâline gelmiş.

    Peki bu disiplin, disiplinli bir şekilde aktarılıp zenginleştirilen bir ortak mirasa dönüşmüş mü? Pek sayılmaz. Zira insan türü, tarihin hep kendi gününü, kendi durumunu, kendi konumunu doğrulayan kısımlarını alıp yaymış; buna uygun birşey bulamazsa da uydurmuş; “uydurdunuz” diyeni de dokuz köyden kovmuş.

    Günümüzdeki kaotik düzende; özellikle siyasetin baştacı edildiği, siyasetçinin iktidar ettiği dönemde, tarihle ilgilenmek de pek makbul bir iş sayılmamış. Yine de buna rağmen, geçmişte yaşananların onlarca yönü, yüzlerce detayı ve müthiş bir ‘tarafsızlığı’ olduğunu hisseden, bilen, merak eden ve düşüncelerine ideolojik bir engel koymayan insan evlatları varmış. Bu dergi de onlar için, onlarla birlikte çıkarmış.

  • Yepyeni bir yıl için…

    Yepyeni bir yıl için…

    Kaos, karmaşa, maddi sıkıntılar arasında kendine bir yol bulmaya çalışan insanlarımız, yeni bir yıla eski dertlerin ağırlığı ve yeni umutların arayışı içinde giriyor. Yeni umutlar sadece tarihten çıkar; ama onları işleyip hayata kazandıran ancak genç nesillerdir. Yaşlı kuşaklar, eski hataların ve günahların bedellerini ödemeden onları genç kuşaklara transfer ederse, kırılan kollar yen içinde kalırsa; toplum akut bir hastalık içinde kavrulur durur.

    Kısa vadeli, vitamin destekli, günü-görüntüyü kurtarıcı operasyonlar dahi, bugün artık ülkemizde zorlukla yapılabilmektedir. Günlük hayatın, iş hayatının, siyasal-sosyal hayatın devamı için gereken asgari donanım bile nadir kişide kalmıştır. Liyakat artık neredeyse unutulan bir değer olmuş; “her konudan her sorundan her işten anlayan” ve çeşitli iletişim kanallarında “zar-zar konuşan”; cep telefonunun tuşlarını “tık-tıklayarak” engin fikirlerini beyan eden bir insan türü hâkim tür hâline gelmiştir. Hâl böyle olunca, sayıları giderek azalan uzman kişiler de “problemli-takıntılı” sıfatlarıyla tanımlanmaya ve kenara-köşeye iteklenmeye, değersizleştirilmeye başlanır. Öyle ya; böyle insanların varlığı, hiçbir konuda yetkinliği bulunmayanları fena hâlde rahatsız eder.

    Bu genel ölçüsüzlük durumu, özellikle ülkemizde herhangi bir ölçü biriminin, üzerinde anlaşılan kod ve kuralların artık bulunmayışından kaynaklanır. Bütün bunlardan daha elim ve vahim olan ise, her türlü politik, dinî, gündelik yaklaşımın veya inancın ötesinde, Türk toplumunda adalet ve ahlak alanında derin bir çöküntü yaşandığı gerçeğidir. Dipleri kapkara tencerelerini birbirleriyle tokuşturanlar, gelecek nesiller için sağlıklı bir yemek yapamaz. Kendi evini, bedenini temiz tutmayan insan; sokağın, mahallenin, şehrin, ülkenin geleceğiyle ilgili ancak ahkam kesebilir. “Yazı yazdı, demeç verdi, konuştu” diye insanları hapse tıkan zihniyet; çocuğa-kadına tecavüz edildiğinde bile failleri görmezden gelmeye, bunları cezasızlandırmaya başlar.

    Ülkemizin her türlü siyasi-dinî-ideolojik yaklaşımı bir kenara koyarak, adalet ve ahlak alanında acil bir hesaplaşma ve reform yapmaya ihtiyacı vardır. Yeni nesiller üzerine koyduğumuz ipotekleri, ancak önceki kuşakların hata ve günahlarıyla serpilen ve bizleri de kıskacına alan kepazelikleri kabul ve açık ederek kaldırabiliriz.

    Bu coğrafyanın, bu milletin insanları, analarımız-atalarımız, şu anda yaşadığımız dönemle kıyas kabul etmeyecek zorlukları ahlak ve hakkaniyet/adalet temelinde göğüslemiş insanlardı. Bizler de yapabiliriz. Yılbaşı ve yeni yıl temizliği ve yeni bir sayfa için… Enseyi karartmayalım ve umudumuzu canlı tutalım.