Türkiye’de özellikle son 40 yıldır ne zaman Kıbrıs konusu açılsa, birbirinden çok farklı yapı ve fikirdeki insanlarda bile bir ortak ifade görülür: Bir yüz ekşimesi, dudak büküşü ve “ya, boşver” reaksiyonu. Gazete ve dergiler, oldum olası Kıbrıs’la ilgili pek bir haber/konu yapmak istemezler; çünkü bunlar satmaz-okunmaz. “Yavru vatan” tabiriyle sempatikleştirdiğimiz bu Ada, biz Türkler için “meşru bir çocuk” değildir aslında. Rumun, İngilizin, sıcağın, kumarın, şeftali kebabının etkisinde bir yakın ama uzak coğrafyadır.
1974 Barış Harekatı’nın 50. yılında; devletiyle, askeriyle, mücahitiyle, halkı ve kültürüyle bambaşka bir memleket olan Kıbrıs’ı dünden bugüne uzanan tarihiyle geniş bir dosya konusu yaptık. Siyasi gelişmeleri siyaset üzerinden değil, insan üzerinden anlatmaya çalıştık. Takdir tarihin ve sizlerindir.
Yakın coğrafyamızı kasıp kavuran uluslararası gelişmeler, ancak en azından yakın tarihimizi öğrenmekle-bilmekle sağlıklı değerlendirebilir. İdeoloji, dünya görüşü veya dinî inançla şekil verilmiş önkabullerin; ulusal-yerel reaksiyonlarla yani omurilik sistemiyle ortaya konan beyinsizliklerin; başka insanları kullanarak edinilen iktidar(sızlık)ların ortak bir niteliği vardır: Bunlar kalitesizdir. Zira arkasında emek-çalışma değil, hafif argo ifadeyle “gazlama” taktikler ve kendi “ben”ine değer katma arzusu yatar. Dolayısıyla kalıcı olmazlar.
Bizim coğrafyamızı kasıp kavuran yaz yangınları da, yine yakın tarihimizde giderek artmıştır. Bunun küresel ısınma ve buna bağlı anormalliklerle şüphesiz doğrudan bir ilgisi vardır ama; devlet ve millet olarak ne alınması gereken önlemler konusunda ne de felaketler sonrası biraraya gelebilmek noktasında bir başarı gösteremeyiz. Ülkemize yönelik sahici bir düşmanlık besleyen odaklar, her seferinde “ya bu Türkiye’yi parçalamak için kaynak falan ayırmadığımız çok isabetli olmuş; bunlar zaten birbirlerini yer bitirir” diyerek kadeh kaldırırlar. Diyarbakır ve Mardin’de sadece doğa tahribatına değil, esas olarak insanların ölümlerine yolaçan yangınlardan sonra bile “Kürt zaten” diyen, diyebilen yaratıkların olması, “dış düşman”a ihtiyaç duymadığımızı göstermiyor mu?
Mustafa Kemal Atatürk’ü yakın tarihimizin en önemli karakteri yapan, bu bugün neredeyse kaybettiğimiz birlik-beraberlik-yurttaşlık hissiyatını önce somut bir direniş ve İstiklal Harbi’ne; sonra yapılara, kurumlara, gündelik hayata taşımış olmasıdır. Ülkemiz, bugünkü akıl-izan-insanlık tutulması karşısında bile birkaç temel “kod”, birkaç temel anlayış ve en önemlisi bir ahlak-etik duruş sergileyebiliyorsa; bunu bu insan evladının bizi yeniden bir millet yapmasına borçludur.
Hatalarımız çok. Kendimizle hesaplaşmalarımız neredeyse yok. Ama sabahın köründe işe giderken, evden cebine koyduğu kuru mamaları sokaktaki kedilere dağıtan insanlar var bu ülkede. Umut var.
Sorunlar ağırlaşmadan bunları halletmek, Türk toplumunun mayasında yok. Sorunlar ağırken sağlıklı çözüm üretmek ise tabii çok zor; zira baskı o denli kuvvetli oluyor ki, neredeyse “günlük taktikler”, hatta anlık eskivlerle kendimizi kurtarmaya çalışıyoruz. Akşam olunca da yorgunlukla karışık bir böbürlenme içerisinde, ne kadar da becerikli-zeki olduğumuzu yanımızdakilere anlatıyoruz.
Plan-program yapmak gibi metot ve bilgi gerektiren faaliyetler bize göre olmamış hiç. Neden? Çünkü çalışmak lazım bunlar için. “Geldik-gidiyoruz” kafası için hiçbir keyif verici maddeye ihtiyacımız yok; yapısal özelliklerimizden ve “biz bize benzeriz” durumundan memnunuz. Geçen ay itibarıyla başka bir boyuta çıkan yapay zeka uygulamaları, bu bakımdan biz Türkler için bulunmaz bir nimet. “Ya yükle arkadaşa hâlletsin, sen ne uğraşıcan” diye veya “sor bakayım çetcipitiye” şeklinde formüle edebileceğimiz bu gelişme, bizim asırlardır aslında ne kadar haklı olduğumuzu, dünyanın “dediğimize geldiğini” de gösteriyor.
Şüphesiz dünyanın bugün içinde bulunduğu ağır krizleri, savaşları, ahlaksızlıkları, rezillikleri tüm gerçekliği ve ciddiyetiyle sürekli gündem yapamayız, yapmamalıyız. Zaten problemli olan “doğal zeka”mız bu durumda hepten uçar-gider. Ancak gözümüzü-beynimizi-kalbimizi dünyaya kapatırsak, yanımızdaki/ yöremizdeki insanlara -özellikle çocuklara- bile kalıcı bir ürün bırakmamış oluruz. Yakın-uzak, bilinen tarihimiz, hem millet hem şahıs olarak devamsızlıklarla, “şimdiki aklım olsaydı”larla dolu. En basit bir günlük, bir yazı, hatta bir not bile bırakmamış dedeler-nineler-analar-babalar varsa çocuk ne yapacak? O da aynısını yapacak; yani bir şey yapmayacak.
Batılılar dediğimiz insanlar, bu vaziyeti özellikle Roma döneminden beri idrak etmiş (verba volant, scripta manent). Yerleşik Doğulularda da yazılı kültür yüksek. “2kıtaarası, 1Kızılırmak deresi”nde kalmış bizler ise, şimdilerde yüzyıllardır ne kadar haklı olduğumuzu yapay zeka sayesinde teyit ettik! Meselenin ironisi bir yana, özellikle ülkemizde genç kuşakların bu ülkeye bizden daha fazla sahip çıkacağına; hatalarımızı, plansızlıklarımızı, günahlarımızı daha sonraki nesillere taşımayacağına inancımız var. Bu inancı yaşı ne olursa olsun ancak üretim, adalet ve ahlaklı insanlar besleyebilir.
Devamsız bir öğrencinin -isterse bir süper zeka olsun- okulda başarılı olmasına imkan var mıdır? Tembel bir kişinin -isterse çok yüksek ahlak sahibi olsun- kaliteli bir ürün ortaya koyabilmesi mümkün müdür? Çalışmadan, emek harcamadan elde edilen şey, aslında bir tür hırsızlık değil midir? Miras bile, ancak ilgili kişinin onu devam ettirip aktarmasıyla sürmez mi?
Tüm bu kavramlar, insan türünün dününü-bugünü şekillendirmiş; üzerine sayısız eser yazılmış. Birbirinden farklı devir ve coğrafyalarda, bugünkü aklımızla pek anlayamayacağımız yaklaşımlar, stratejiler, gelenek-görenekler kaydedilmiş. Tüm bunlar arasında bir ortak nokta, bir “değerler manzumesi” bulmak kolay iş değil. Ancak insan türünün “gelişimi” tarihte bir düz çizgi şeklinde olmadığı için, “aktarım” dediğimiz sözlü-yazılı kaynakların da dönemlerinin gerçeğini ne kadar yansıttığı hep tartışmalıdır. Bunlar ancak farklı dillerde, farklı yaklaşımlarda, farklı açılarla değerlendirilirse gerçeğe yaklaşılır. Böylesi kapsamlı çalışmalar için en önemli, hatta olmazsa olmaz kriter ise tabii coğrafyadır.
Coğrafya bilgisi, arazi çalışması, keşif gezileri, arkeoloji olmadan -kimse kusura bakmasın- hiçbir kalıcı, referans değeri taşıyan ürün ortaya konamaz (Tabii bunu derken, sadece sanatçıları/artistleri ayrı tutuyoruz; zira onlar da insandır ama ayrı ve daha yüksek bir türdür, homo sapiens değildir).
Bizim tarihimizdeki müstesna insanlardan biri de Pîrî Reis şüphesiz. “İnsanlar” diyoruz ama, bu kişilerden fazla yok; parmakla sayılır. Pîrî Reis, ailesi Karaman’dan gelmiş, kendisi Gelibolu’da doğmuş, Boğaz’dan çıkmış, açık denizlere taşmış, hatta Hindistan sularına kadar varmış sıradışı bir insan. 80 yaşından fazla yaşamış ama, zaten 40’ına kadar yaptıkları-yazdıkları-çizdikleriyle “uluslararası büyükusta” (GMI) olmuş bir deha. Bu topraklara, bu denizlere dair yaptığı çalışmalar 500 yılı aşkın bir zamandır dünya literatüründe baş sıralarda.
E tabii bu denli başarılı, üretken, çalışkan birini biz “normal”lerin kabul edip bağrına basmasına pek imkan yok. Hatta tersine; Pîrî Reis gibi bir insan evladını kabullenirsek, kendi seviyemizin ne kadar aşağılarda olduğu, bundan dolayı nasıl bir “aşağılık kompleksi” içinde bulunduğumuz da ortalara çıkacak! Bu bakımdan onu da kendi bulunduğumuz “aşağı”ya çekmemiz lazım ki, kendimizi iyi hissedip hayata devam edebilelim!
Şüphesiz tarihsel hadiseleri salt bu şekilde, yani bir “psiko-tarih” örneği olarak okuyamayız. Ancak 80’ini geçmiş Pîrî Reis’in Kanunî’nin fermanıyla katledilmesi; sonrasında kendisinin unutulması-unutturulması; ancak 1929’da tesadüfen diyebileceğimiz şekilde yeniden keşfedilmesi ve Atatürk gibi müstesna bir lider o sırada devletin başında bulunduğu için Pîrî Reis Haritası’nın çevrilip yayımlanabilmesi; kendimizi sorgulamak için önemli bir silsiledir. Yolumuzu aydınlatanları karanlıkta bırakırsak, biz de görünmez oluruz. Geçmişle hesaplaşmazsak, şimdiki zamanı sonsuz sayarsak, geleceğe de uzanamayız.
Günlük siyasetin, yıllık hatta yüzlerce yıllık acılara-felaketlere, ağır bedellere yol açması; iktidarı elde tutan “devlet adamları”nın ise genellikle bunlardan “yırtması”, dünya tarihinin en trajik sayfalarını oluşturur. Özellikle 19. yüzyıldan günümüze kadar geçen dönemde, “halk adına” hareket eden kimi liderler ve “demokratik meclisler”; krallara, padişahlara rahmet okutacak katliamlara, kepazeliklere, ihanetlere imza atmıştır (bkz: Tanju Akad’ın yazısı, sayfa: 32-33).
Tabii tüm bunlar olup biterken -masum insanlar ölüp giderken-, bugün adına “halk” dediğimiz bizlerin de tamamen mağdur olduğunu, hiçbir sorumluluğu bulunmadığını söyleyemeyiz. Fransız İhtilali’nden bu yana geçen 235 senede; “yahu bizimki ne ki, adamlar hamuduyla götürüyor” veya “oğlum serserinin tekine arabayla çarptı diye hapse mi girecek yani?” diyerek küçülttüğümüz ahlaksızlıklar, rezillikler; baştakilerin hukuk-adalet tanımayan yaklaşımlarını haklı çıkarmadı mı?
Kemal Beydilli hocanın dediği gibi (bkz: Sinan Çuluk’un yazısı, sayfa: 29-32) “zarureti meziyet haline getirerek”, çok uzun yıllardır kendimizin gayet ahlaklı, Batılılar’ın ise “yalancı ve sahtekar” olduğunu iddia etmiyor muyuz? Bu satırlar yazıldığı sırada, Moskova’da yaşanan terör saldırısında katledilen insanlar için bile, “bırakın onları, siz Filistin’e bakın” diyenler; insan acılarını siyasi pozisyonları için bir “malzeme” görenler yok mu? Sosyal medyada “tamamen duygusal nedenlerle” şu veya bu kişiye, kuruma saldıran suikast timleri her geçen gün artmıyor mu?
Ateşe düşmüş bir dünyada, gayet kritik günler yaşanırken birbirimize düşmek; aynı milletin coğrafyanın insanları olarak birbirimizden bu denli nefret etmek, tarihin hiçbir döneminde kaydedilmemiş bir olgu. “Öteki” denilene duyulan reaksiyon, maalesef büyük oranda siyasetçilerin de kullandığı-beslendiği bir kirli damar oldu ülkemizde. Üretimsizlikle, verimsizlikle, tembellikle büyüyen nefretler; neredeyse tüm temel ahlaki normları, en temel sevgi-saygı hissini, en basit güvenlik ihtiyacını, kısacası en yalın varolma hakkını dahi tahrip etti. Din-iman-ırk-köken üzerinden yıkıp dökmekle, hak-hukuk-isyan- devrim üzerinden yıkıp dökmekler arasında bir fark bulunmadığını; bu ideolojik şiddetlerin karaktersizliğini defalarca dile getirdik, yazılarımıza taşıdık. Tarih bize anlamsız-karşılıksız böbürlenmelerle geçmişe sahip çıkılamayacağını; boş vaatler ve “gazlamalar” ile çocuklar için bir gelecek kurulamayacağını gösteriyor. Ancak ve ancak ortaya koyduğumuz, ürettiğimiz kaliteli malzemelerle; itinalı, kalıcı işlerle bir referans oluşturabiliriz.
Günahları gömmek, sevapları imkansız kılar. Hesaplaşma-yüzleşme olmazsa, geçmiş kepazelikler yeni nesillere aktarılır. Başarılar cezalandırılırsa, umutsuzluk hepimizi kuşatır. Tarihten aldığımız derslerle, birlik-beraberlik içinde karşılayalım ilkbaharı.
Yakın siyasi tarihimizin en önemli dönüm noktalarından biri, 1 Mart 2003 tarihinde yaşandı. TBMM, Amerikan askerlerinin Irak’a müdahale için Türkiye topraklarından geçmelerine izin vermedi. Dönemin başbakanı Abdullah Gül, bu kritik süreçte hem ülke içinde siyasetçilerle hem de uluslararası ölçekte yürütülen temasları ilk defa ayrıntılarıyla anlattı. 1 Mart Tezkeresi, TBMM’de çoğunluk olan AkParti milletvekillerinden bir kısmının da “hayır” demesiyle, sadece 3 oy farkla reddedilmişti. Türkiye’de bu Tezkere’nin geçmesi için uğraşanlar “masada yerimiz olmaz” demiş ve her kanaldan baskı yaparak Meclis’in iradesini etkilemek istemişlerdi. Abdullah Gül, sürecin sadece siyasi değil; insani, ahlaki-vicdani ve tarihî boyutlarını da dile getiriyor.
Irak meselesi, biz hükümet olduğumuzda önümüzde bulduğumuz en önemli dosyalardan biriydi. Kıbrıs, AB, ekonomik meseleler de bununla birlikteydi. Irak’a müdahale süreci bizden önce başlamıştı. ABD’nin bir “neocon” projesiydi; uluslararası bir meşruiyeti yoktu. Başka meselelerde olduğu gibi BM Güvenlik Konseyi’nden bir karar neticesinde değil; ABD önderliğinde, İngilizler’le bir koalisyon sonucu ortaya çıkmıştı.
Savaş karşıtı cephede AkParti seçmeninin de bir bölümü yer alıyordu.
O dönemde Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in de bunun uluslararası meşruiyeti bulunmadığına işaret eden ve muhalif bir tavrı vardı; başbakan olarak da bunu bana da iletmişti. Tabii başlangıçta dosyalara çok hakim değildik; öncelikle bu meselenin tüm uluslararası veçhelerini ve muhtemel etkilerini ayrıntılarıyla bilmeliydik. Dışişleri’nin brifingleri ve diğer temaslarla bunları netleştirmemiz gerekiyordu.
Bizim için zorluk şuradaydı: Hukuki olarak uluslararası meşruiyeti bulunmayan bir çerçevede, 50 binin üzerinde Amerikan askeri Türkiye’ye gelecek; Türkiye’nin değişik havalimanlarından -Trabzon’dan tutun da Sabiha Gökçen’e kadar- giriş yapacak ve Türkiye içinden bir komşu ülkeyi işgal edecekti. Bu durum cumhuriyet tarihinde de bir ilkti ve büyük bir meseleydi. Kimi arkadaşlar, kimi çevreler, kimi gazeteciler “Amerika’yı reddetmek masada yeri kaybetmek demek” diye açık açık belirttiler, yazdılar. Ben ve bazı arkadaşlarımız böyle düşünmüyorduk. Büyük bir sorumluluk, tarihî bir sorumluluk sözkonusuydu. Bunu bir başbakan olarak üstlenmenin ağırlığını her saniye üzerimde hissettim.
Tabii böyle bir olaya girerseniz, bu kadar Amerikan postalı ilk defa Türk topraklarına ayak basacak. Bir kısmı burada, bir kısmı orada… Bunların lojistikleri, ilişkileri… Nihayetinde savaş bitecek, Irak yakılacak-yıkılacak ama ondan sonra bunlar ne zaman gidecekler? Ne zaman tamamen çekilecekler? Yakın tarihte birçok örnek vardı: Güney Kore’den tutun da Afganistan’a kadar. Bunlar çok büyük sorulardı. Tabii Irak’ta bir diktatör vardı hiçbir zaman sempati duymadığımız. Kendi halkına zulmeden bir Saddam… Türkmenler’e, Kürtler’e, kendisine karşı gelen Araplar’a, herkese… Amansız, acımasız bir diktatör. Aslında bu işgal fırsatını tabii o veriyordu. Ancak diğer bir gerçek de şuydu: Ortadoğu’da Filistin meselesi çözülmemiş, orada sağlam bir barış sağlanmamıştı. Ortadoğu’nun hem maddi kaynak, hem de insan kaynağı bakımından -nüfus ve para, petrol- en güçlü devleti Irak’tı. Suudi Arabistan’ın parası vardı, insanı yoktu. Mısır’ın insanı vardı, parası yoktu. ABD geleneksel olarak İsrail’in güvenliğini önplanda tutuyordu.. Neocon’lar ve onların bir nevi güdümüne girmiş Başkan Bush da bu projenin kilit insanlarıydı. Yani, İsrail’in güvenliğini tehdit eden en güçlü ülkenin belini kırmak istiyorlardı.
Bu koşullarda, şüphesiz öncelikle askerî yapımızın görüşleri ve hareketi çok önemliydi. Genelkurmay Başkanımız Orgeneral Hilmi Özkök bize karşı çok dürüst davranıyordu. Kendisiyle konuştuğumda, hem bardağın dolu tarafını hem de boş tarafını anlatıyor ve ihtimalleri aktarıyordu.
Bizim için bir başka tedirginlik konusu da şuydu: Yeni hükümet olmuştuk. Reformcu bir hükümet anlayışımız vardı. Türkiye’de uzun bir dönemden sonra tek başına iktidar olan bir hükümettik. Bu tek başına iktidar gücünü, Türkiye’nin demokratik ve ekonomik kalkınmasına seferber etmek istiyorduk. Dolayısıyla bunları devreye sokacağız ve AB hedefi doğrultusunda da süratli bir şekilde yürüyeceğiz. İlk hedeflerimizden biri AB müzakere süreci ve Türkiye’nin “Kopenhag Kriterleri”ni yakalayıp buna dahil olmasıydı. Tüm bunları düşündüğümüzde, böyle bir ajandası olan bir hükümetin “savaşa yol vermesi” çok çelişkili bir durumdu doğrusu. Savaşa girerseniz, kaçınılmaz olarak güvenlik politikaları uygulayacaksınız. Halbuki biz o dönem Güneydoğu Anadolu’da 30 senedir uygulanan “olağanüstü hâl”leri kaldırmışız; normal döneme geçmişiz; Devlet Güvenlik Mahkemeleri sona ermiş… Eğer savaşa angaje olursak, bu kadar yabancı asker gelince ister istemez bunların arkasına kendi topraklarımızda da kendi askerlerimizi koyacağız.
2003 Mart’ının ortalarında Başbakanlık görevini Recep Tayyip Erdoğan’a devreden Abdullah Gül, 1 Mart tezkeresiyle ilgili ayrıntıları #tarih dergisi Yayın Yönetmeni Gürsel Göncü’ye anlattı.
Ayrıca Türkiye’deki “Kürt meselesi” zaten hallolmamış büyük bir mesele. Girilen bölge Kürt bölgesi olacak ve Amerikalılar’ı o coğrafyaya biz sokacağız. Tabii kimi çevreler gayet hayalci bir şekilde “Musul, Kerkük petrollerinde söz sahibi olmak” gibi cümleler sarfediyorlardı ama; benim endişem hatta korkum, bırakın petrolü, suya gidip susuz gelme durumu, hatta Kürtler’le çok daha içinden çıkılmaz problemlerin ortaya çıkmasıydı.
Sonuçta başbakan olarak sadece benim değil, partide önemli bir grup arkadaşın da ciddi şüpheleri vardı. Hem Bakanlar Kurulu’nda hem milletvekilleri içinde, durumu tüm boyutlarıyla değerlendiren insanlar bulunuyordu. Tabii bunun yanısıra bazı arkadaşlar da yine iyi niyetli olarak Türkiye’nin geleceği için daha “pratik” hareket etmek gerektiğini düşünüyor; derin analizlere girmeden “aman masada olalım” diyorlardı.
İşte bu şartlar altında süreç işlerken Davos Toplantısı oldu. Orada en üst Amerikan yetkilisi olarak Dışişleri Bakanı Colin Powell’la da buluştuk; özel bir görüşme yaptık. Powell çok prestijli bir insandı şüphesiz; 1. Körfez Savaşı’nın galibi komutan, hükümetin en kuvvetli ismi, kendi karizması yüksek biri… Yaptığımız özel görüşmede, onun aslında bu savaşa çok gönüllü olmadığını gördüm, hissettim. Aslında kendisi de bunu hissettirdi. Yanımda Büyükelçi Gürcan Türkoğlu vardı. Bir taraftan Amerikan askerlerinin Türkiye’ye girmesi, çıkartma yapılacak iskeleler, İskenderun Körfezi’ndeki düzenlemelerden bahsederken; diğer taraftan “çok da acele etmeyin” diyordu. Kendisine “Ben bunu şüphesiz meclise götüreceğim ve meclis karar verir” dediğimde “yani o zaman karar Türkiye’nindir” diyecek kadar dürüst bir yaklaşımı vardı. Tabii sonraki süreçte kendisine “Irak’ın nükleer çalışmaları var” efsanesinin nasıl dayatıldığını, nasıl aldatıldığını ve bunu ömür boyu bir leke olarak taşıdığını, yazdığı kitapta ifade edecekti.
1 Mart tezkeresi döneminde Erdoğan parti başkanıydı ama henüz parlamentoya girememişti. Dönemin Genelkurmay Başkanı ise Hilmi Özkök’tü.
Meclisteki genel kuruldan 1 gün önce bir grup toplantısı yaptık. Grup toplantısında Genel Başkan Tayyip Bey de bir konuşma yaptı. Ben de başbakan olarak herkesi bilgilendirdim. O zaman Dışişleri’nin hazırladığı artıları, eksileri sözlü ve yazılı olarak ilettim. Hatta bu süreç içerisinde bütün siyasi partilerin genel başkanlarını davet ettim. Rahmetli Ecevit de vardı; Rahmetli Mesut Bey, rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu… Hatta Cem Uzan bile vardı; o seçimde çok oy almıştı. Hepsinin fikirlerini dinledim.
Şu bir gerçekti ki, Türk kamuoyu ciddi bir şekilde bu savaşa karşıydı. Hatta Türkiye’ye gelip halkla röportajlar yapan televizyonlar -BBC gibi- benimle de mülakat yapıyorlardı. Bana “halkınız karşı, siz nasıl geçireceksiniz” sorularını yönelttiler. Ben de onlara şunu söylüyordum; “I’m not Emir or King, I’m the elected Prime Minister” (Ne emirim, ne kralım, ben seçilmiş bir başbakanım). Yani, ben meclise getireceğim, meclis ne derse o olacak. Hatta birkaç kere danışmanlarım uyardı; “emir-kral demeyin alınırlar” diye; ama doğrusu buydu.
O günlerde bir de İzmir seyahatim olmuştu. Rahmetli anneannemin, büyükbabamın kabrini de ziyaret etmiştim sessizce, sabahın erken saatinde. Çıkarken, kabristanda insanlarla karşılaştım. Kadınlar koşarak yanıma geldi. Bana söyledikleri şuydu: “Aman bizi savaşa sokma.” Bu hiç aklımdan çıkmaz. Savaşın ne demek olduğunu biliyoruz. Savaş ölüm demek, ayrımsız. Hele bugünün savaşları, büyük yıkım demek. Çoluk, çocuk, herkes yani… Ve bu uluslararası meşruiyeti de olmayan bir savaş olacağı için çok daha farklı olacaktı. Dolayısıyla bu duygular içinde meclise gittim.
Siyasi hayatımda sorumluluk duygusunu çok önemserim. Bazı kişiler risk almaya açıktır. Ben bunu yapamam. Bu mesele, diyelim kendi yaptığınız bir ticaret, bir ekonomik faaliyet değil. Neticesi sadece sizi ilgilendiren bir konu değil ki risk alalım. Milletin meselesi bu. Çok iyi hesaplanması, analiz edilmesi ve tartılması gerekir; tabii sonuçta ne olursa olsun o karara uyulması gerekir.
Konuyu meclise getirdiğimizde milletvekillerini detaylı bilgilendirdim. Son konuşmamızda da şunu söyledim: “Ben birçok başbakanın bu tip konularda yaptığı gibi hepinizin, grubumun oyunu alıp, sizin adınıza mecliste kullanmayacağım. Yani ‘şu yönde oy kullanın’ gibi bir talimatım olmayacak. Sizi yeterince bilgilendirdik. Neticede altında benim imzam olacağı için durumum farklı. Ancak sizler de farklısınız. Örneğin Amerikan Kongresi neyse bizim Meclis’imiz de öyledir” dedim.
AkParti hükümetlerinin ilk başbakanı Abdullah Gül, 1 Mart Tezkeresi Meclis’te görüşülmeden önce de Türk halkının büyük çoğunluğunun savaşa karşı olduğunu değerlendirmişti.
1 Mart 2023’te Meclis’te yapılan oylamada, bildiğiniz gibi 264 kabul, 250 red, 19 çekimser oy kullanıldı. Anayasa’nın 96.maddesinde öngörülen 267 salt çoğunluğa ulaşılamadı. Yani 3 oyla da olsa tezkere reddedildi.
Benim değerlendirmem şudur: Büyük sorumluluk duygusu içinde hareket etmemizin neticesinde, Türkiye için çok hayırlı oldu. Ahlaki kaygılar güden insanların-vekillerin ödüllendirilmesi diyebilirim. Kendi topraklarımızdan savaşa yol verseydik, Irak’ın altüst oluşuna da katılmış olacaktık. Ne olursa olsun bütün Arap dünyası, bütün İslâm dünyası, hatta Avrupa için; işbirlikçi olarak, Amerikalılar’ın güdümünde bir ülke olarak hafızalarda ve arşivlerde yer alacaktık.
Dönemin en önemli gazetesi Hürriyet manşetinde Meclis’in tarihî kararını böyle duyurmuştu.
Türkiye tezkereyi reddedince, ülkemizin dünyada en itibarlı seviyeye çıktığı bir döneme girdik. Arap sokaklarında da, Avrupa sokaklarında da, Türk dünyasında da bunun etkisini gördük. Birçok devlet başkanı beni arayıp “çok saygıdeğer bir ülke olduğunuzu gösterdiniz” dedi. En çok etkilenenlerden biri Putin, bir diğeri de Chirac’dı. Chirac o tarihe kadar Türkiye’yi ABD’nin güdümünde bir ülke olarak değerlendiriyordu; AB konularında bunun etkilerini hissettiriyor hatta açıkça ifade ediyordu; kendisiyle tatsız görüşmelerimiz de olmuştu. Ancak bu hadiseden sonra her AB toplantısında -ki o zaman sıklıkla liderleri de davet ederlerdi ve ben de birkaç zirveye katıldım- her seferinde yanıma oturdu ve özel görüşmek istedi. Birçok başka liderin de yaklaşımı değişmişti.
ABD’yle ilişkilerimizde ise tabii bir soğukluk meydana geldi ama, Amerikalılar çok şoke olmadılar aslında; daha ziyade Türkiye’deki Amerikancılar şoke oldu! Tezkere geçsin diye çok uğraşanlar ve Amerikalılar’la yakınlığıyla ünlenenler… ABD’nin “çok büyük intikam alacağını” falan yazan-çizenler… Ancak dediğim gibi, ABD’deki birçok sağduyulu siyasetçi Türkiye’nin bu kararına saygı gösterdi. Hatta daha sonra ben Dışişleri Bakanı olarak gittiğimde, o dönem tezkerenin geçmesi için büyük baskı yapan hem Cheney hem Rumsfeld benimle görüşmek istedi. Hepsine de dürüst bir şekilde bütün bunları anlattım. Onlar da Türk halkının büyük çoğunluğunun tezkereye karşı olduğunu bildiklerini ifade etti. Zaten ABD’deki Demokratlar da karşıydı; Başkan Obama bile “hayır” oyu kullanmıştı kendi meclislerinde.
Irak savaşının arkasındaki iki önemli isim ABD Başkanı Bush ve Dışişleri Bakanı Powell’dı. Powell, Türkiye’ye beklenenden daha yumuşak bir tepki verecekti.
Türkiye’nin kararı, ideolojik, körü körüne bir reddediş değildi. Altında ciddi analizlerin, ciddi ahlaki sorumlulukların hissedildiği bir duyguyla ve kararla Meclis bunu reddetti. Meclisin reddetmesi Türkiye’nin itibarını çok yükseltti, ülkenin önünü çok açtı. 2007- 2010’lara kadarki itibar artışının en büyük nedeni budur. Avrupa’yla en iyi dönemimizi yaşadık. Kimilerinin dediği gibi Amerikalılar’la ilişkilerimiz yıkılmadı. Daha o zaman, bana “ABD’yle ilişkiler koptu” diye feryat edenlere de şunu söylerdim: “Hayır, şimdi ABD’yle daha sağlıklı ilişkiler var. Önceden sadece askerî ilişkiler ve onların güdümünde görünen bir ülkeyken şimdi daha sağlıklı ve saygın bir ülkeyiz.” Nitekim böyle de oldu. Kimi kötü niyetliler, gizli anlaşmalar, “Büyük Ortadoğu Projesi”, “PKK’ya destek” diyerek bu süreci baltalamak istedi ama; bildiğiniz gibi önyargılı oldukları için bugün bile devam ediyorlar bunlara.
O dönem muhafazakar kesimin önemli gazetesi Yeni Şafak da tezkerenin reddedilmesinden memnundu.
Benim değer verdiğim, hatta arkadaşlığım da olan bazı yazarlar; müthiş bir Amerikan taraftarlığıyla, ABD’yle beraber hareket edilmesi gerektiği noktasında o kadar ileri gittiler ki, suçlamaya varan yazılar yazdılar. Wolfowitz’le telefon görüşmeleri dahi yapıp Türkiye’de bir etki oluşturmaya çalıştılar. Diğer taraftan bizim içimizdeki siyasetçiler ve milletvekilleri arasında, eğitimlerini Batı’da almış, hatta “Batıcı” bilinen birçok arkadaş da tezkereye karşı çıktı; çünkü o ahlaki sorumluluğu hissetti. Ancak bunun yanında kendisini daha “geleneksel” ve “yerli” sayan birçok arkadaş ise daha “pratik” hareket etmek istedi; tezkerenin geçmesi için çaba sarfetti.
ABD malum büyük bir güç, büyük bir devlet; ekonomik, teknolojik, bilim-kültür-sanat olarak lider ülke dünyada. Türkiye şüphesiz bunu yok sayamaz. Türkiye-ABD ilişkilerinin güçlü olması bizim için şüphesiz önemlidir; ama bunun sağlıklı bir şekilde olması, Türkiye’nin kendi çıkarlarını önde tutması daha da önemlidir.
CHP, TEZKEREYE TAM KADRO KARŞI DURMUŞTU
Onur Öymen: Meclis kararı doğru ve tarihî bir karardı…
Dönemin CHP milletvekili Türk diplomat ve siyasetçi Onur Öymen, “Bu kararı alan bir meclisin üyesi olduğum için gurur duyuyorum. Aksi takdirde siyasi bedeli çok ağır olacaktı” diyor.
Aslında 1 Mart Tezkeresi’nden önceki dönemde de ABD’nin Irak’a müdahale için Türkiye topraklarını kullanma projesi vardı. Savunma Bakanı Yardımcısı Wolfowitz Türkiye’ye geldi ve Ecevit’i iknaya çalıştı; ama Başbakan Ecevit buna sıcak bakmadı.
1 Mart Tezkeresi öncesinde ise Amerikalılar’la çeşitli düzeylerde bir dizi uluslararası temas gerçekleşti. Biz de özellikle BM Güvenlik Konseyi kararı olmadan Türkiye’nin bir müdahaleye izin vermesinin yasal imkansızlığını dile getirdik. Özellikle müzakereleri yürüten Deniz Bölükbaşı, 1 Mart Vakası adlı kitabında bunları dile getirmiştir. Gazeteci Fikret Bila da Ankara’da Irak Savaşları kitabında bu gelişmeleri ayrıntılarıyla anlattı, belgeledi. Sayın Şükrü Elekdağ da bu konunun takipçisi oldu.
Böyle bir ortamda 1 Mart tezkeresi Meclis’te görüşüldü. Deniz Baykal, Türkiye’nin uluslararası hukuka aykırı bir tezkereyi kabul etmesinin doğru olmayacağını, Irak’la ilişkilerimizi uzun vadede olumsuz etkileneceğini söyledi. CHP milletvekillerinden hiçbiri çekimser kalmadı ve “hayır” dedi. Sonuçta, Meclis’teki oylamada iktidar partisinden de -yanılmıyorsam 99 kişi- ya ret oyu verdi ya da çekimser oy kullandı. Neticede içtüzüğe göre gerekli oy çıkmadı ve tezkere reddedildi.
Benim bildiğim kadarıyla, ABD’nin herhangi bir ülkeye asker göndermesinin; oradan başka bir ülkeye müdahale etmesi için herhangi bir hükümetin onayını almasının; meclis çoğunluğuna sahip olmasına rağmen o hükümetin milletvekillerinin bir bölümünün karşı çıkması sonucunda bunun reddedilmesinin başka örneği, bırakın Türkiye’yi dünyada yok.
Tabii Amerikalılar büyük tepki gösterdi buna, çok şaşırdılar. “İktidarın nasılsa çoğunluğu var, bu meclisten geçer” havasındalardı. Reddedilince çok rahatsız oldular. Wolfowitz, Mehmet Ali Birand’la yaptığı bir mülakatta Türk askerlerini eleştiren laflar söyledi. “Askerler bu olayda meclise liderlik yapamadılar” dedi. Bir taraftan yıllardır “askerler siyasete karışmasın” diyorlar, burada ise “asker siyasete niye karışmadı” diyorlar!
Bence bu karar, TBMM’nin aldığı en önemli, en doğru, en isabetli kararlardan biridir. “Bu kararı alan bir meclisin üyesi olduğum için gurur duyuyorum” dedim ben hep. Aksi takdirde ne olurdu? Amerikalı askerlerin bir bölümü Kuzey Irak’a geçecekti, bir bölümü de -aşağı yukarı 25 bin asker- Türkiye’de kalacaktı. Ne kadar süre kalacaktı? Belirsiz. 2. Dünya Savaşı’nda ABD’nın Japonya’ya gönderdiği askerlerden 40 bini hâlâ orada. Güney Kore’ye gönderdiklerinden 26 bini orada. Almanya’ya gönderdiklerinin büyük kısmı hâlâ orada. Yani büyük bir ihtimalle Türkiye’nin en hassas bölgesi olan Güneydoğu Anadolu’da çok sayıda Amerikan askeri uzun yıllar kalmaya devam edecekti. Bu Türkiye’nin hem egemenlik haklarını, hem bölge politikalarını çok kötü bir şekilde etkileyecekti. ABD bu karardan rahatsız oldu ama aksi durumda bunun Türkiye’ye siyasi bedeli çok ağır olacaktı.
Yerel seçimlerin arifesindeki ülkemiz, tarihte nadir görülen kırılmalardan birini yaşıyor. Belediyelerin neredeyse tamamen rant kapısı olarak görüldüğü, parti ve adayların büyük oranda buna göre belirlendiği-dayatıldığı bir atmosferde oy kullanacağız. Siyasi iktidar sahiplerinin, devletin en tepesinden itibaren vatandaşa verdikleri mesaj oldukça hazin: “Tamam, dilersen diğer partinin adayına oy ver; ama o zaman gündelik hayatı sana dar ederim. Güvenliğini, çoluk-çocuğunu, paranı-pulunu, işini-gücünü, hatta evini (rezerv alan yasası), huzurunu kaybedebilirsin. Ona göre!”
Siyasetteki kirlenme yeni değil şüphesiz. Zaten reel siyaset, tarihin hangi döneminde, hangi diyarda pirüpak temiz olmuş? Ancak ülkemizde yakın zamanlara kadar, özellikle yerel seçimler sözkonusu olduğunda; adayların şu veya bu partiden olması şüphesiz belirleyiciydi ama; yine de “Ben şu partiyi destekliyorum, ama bizim bölgeden aday olan diğer partinin insanı (diyelim) buralı ve günlük problemleri daha iyi biliyor; ona oy vereceğim” diyenler de epeyceydi. Zaten yerel seçim bu demekti ve genel seçimlerin aksine, birlik-beraberlik görüntüleri de güzeldi.
Bugün geldiğimiz nokta ise, bırakın birlik-beraberliği, son yıllarda çeşitli vesilelerle belirttiğimiz gibi, maalesef “dış düşmana ihtiyaç bırakmayacak” şizoid bir karakter kazanmıştır. Seçim sonuçları ne olursa olsun, buradan, bu atmosferden ülke için bir kazanç çıkması neredeyse imkansız kılınmıştır.
Evet, çok ciddi iktisadi-sosyal zorluklar içerisindeyiz. Evet, toplumsal istikrar ve bireysel ahlak konularında berbat olmasak da ona epey yakın bir yerlerdeyiz. Evet, nüfusumuza göre ortaya koyduğumuz üretim kalitesi ve miktarı son derece yetersiz. Tüm bunları birbirimize düşerek, suçu “karşı” dediğimiz tarafa atarak, birbirimizin gözünü oyarak mı çözeceğiz? Ülkemizin bugün en büyük ihtiyacı sahici/hakiki özgüvendir. Bu da herkesin takdir edeceği gibi ona-buna efelenerek, üst perdeden repliklerle “sahne yaparak”, sosyal medyada trol şakşakçılığını besleyerek, “düşman” bellenen rakiplere karşı reaksiyon edebiyatı keserek gerçekleşmez.
Ülkemizin yakın geçmişinde, tüm cumhuriyet tarihine damgasını vurmuş önemli bir dönüm noktası var: 1 Mart Tezkeresi! Bu ülkenin meclisi, 2003’te Irak’taki Saddam rejimine karşı haraketa hazırlanan ABD’ye kısaca “benim toprağımdan geçemezsin” demişti. Üstelik o dönemde hem hükümet içinden hem Sağ’dan ve Sol’dan ve hem çeşitli “Orta”lardan gelen “Bakın bunu kabul etmezsek masada yerimiz olmaz” diyenlere rağmen. TBMM’nin bu “Hayır’lı” kararı AB süreci başta olmak üzere önemli değişikliklere yol açmış; aksini söyleyenlerin aksine, Türkiye dünyada büyük itibar kazanmıştı. O dönem Başbakan olan Abdullah Gül, yaşanan gelişmelerin detaylarını ilk defa bu sayımızda dile getiriyor; birlik-beraberlik noktasında bir tutumun tarihi nasıl değiştirdiğini anlatıyor.
Bu ülke bizim, hepimizin. Vicdanımızı da ötekileştirmeyelim.
Türk toplumu genel olarak, hatta gayet yaygın olarak “akıl sağlığı”nı epeydir kaybetmiş durumda. Belki de tarihin hiçbir döneminde aklımız pek başımızda olmamıştır ama; “çılgın Türkler” ve benzeri deyimlerle kendi kendimizi sempatik bulmuşuz, “ah biz var ya biz” diyerek durumu kurtarmışızdır. Bu babacan-anacan hâlimizle; cahilliğin değil, bilgiyi reddetmenin anlaşılmaz tepkisiyle; “başkası” gördüğümüzün yanlışına vurgu yapıp, “bizden” dediğimizi bile “kazıklama”nın tuhaf keyfiyle asırlardır idare ediyoruz. Daha doğrusu, ediyorduk da artık galiba sadece deniz değil, kara da, hava da bitmek üzere.
“Başarı” kriterinin para kazanmak, çok seyredilmek, rating yapmak, TT olmak, “ne biçim oturttu lafı” denmek sayıldığı bir ülkeye dönüştük. “Kıymet” verdiğimiz şeyler bunlar. Diğer taraftan, önüne çıkan insanları hiçbir gerekçe olmadan dahi bıçaklayanların; bir dönem devlet örgütlerinin de karıştığı siyasi cinayetleri savunan liderlerin; bizdeki eğitim sisteminin “dünyanın en iyisi” olduğunu söyleyen bürokratların yaşadığı bir Türkiye’yiz. Reaksiyon tüccarlığının en gözde meslek hâline geldiği ülkemizde, kendi alanında çalışıp orijinal bir üretim yapan, bir değer ortaya koyan insanlar artık pek azınlıktadır; bunlara da tabii “çağdışı kalmış”, “kafayı bozmuş” muamelesi yapılır. Oysa “kafa”sı çoktan başka yerlere (mesela Ay taraflarına) uçmuş kimi günümüz vatandaşının durumu, tek kelimeyle patetik. Sürekli olarak reel politikayla, ideolojiyle, “karşı tarafa nasıl çakarım” güdüsüyle yatıp-kalkanların; düzgün bir iş yaptığı görülmüş-yazılmış değildir tarihte.
Peki bu kadar negatif bir vaziyet içerisinde, “hâlâ işinde-gücünde, hâlâ namuslu, hâlâ çalışkan, hâlâ ahlaklı insanlar nasıl çıkıyor” diye sorabiliriz kendimize. Soğukta dilenmeyen ama çiçek-tespih-bilet satan; emekli maaşıyla çocuk bakan-okutan; parası-pulu çok olup da bunun ciddi bir bölümünü vakıflara, ihtiyacı olanlara bağışlayan; sabahın karanlığında okullarına yetişmeye çalışan; ağır enflasyona rağmen kâr marjını asgaride tutan; toplu taşıma araçlarında yaşlı insanlara yer veren; elindeki sigara izmaritini söndürüp çöp tenekesine atan; kamusal alanlarda başkalarıyla veya telefonla yüksek sesle konuşmayan; tanımadığı kişilere veya kendisinden büyüklere “siz” diye hitap edenler de var ülkemizde. Evet sayıları az, ama var. Bunlar geçmişlerini unutmayan-hatırlayan, yani bir devamlılığı olan insanlar. Hata yaptıklarında “özür dilerim” derler. İyi bir iş yaptıklarında alkış-tezahürat beklemezler. Kötülükle karşılaştıklarında kendilerini sonuna kadar savunur, ama asla intikam düşünmezler. Zira bilirler ki, bu dünya kimseye kalmaz; kalacak olan yegane şey, arkada bırakılan işler ve isimdir; onlar ilelebet yaşar ve gelecek kuşaklara referans olur. Bunları gören, okuyan, bilen diğer vatandaşlar “demek ki mümkünmüş; demek ki olabiliyormuş; demek ki biz de böyle yapabiliriz” derler.
Bu umudu bize özellikle 1912-22 arasındaki 10 yıllık savaş döneminin kahramanları sağladı. Cumhuriyet, neredeyse yokolma noktasına gelmiş bir toplumu-coğrafyayı aydınlattı. Ona buna efelenmeden, kendi insanını ayağa kaldırdı; ona güç verdi. O insanların yüzü suyu hürmetine, her türlü kepazeliğe karşı hâlâ varız, varolacağız.
Hayatta kendi başına, kendi çabasıyla pek bir şey üretememiş insanlar, belli bir yaşa gelince varoluşlarını “sosyal” kılmak ister. Saygınlık yani itibar denen durum, onlar için esas olarak “etraf”tan gelen bir olumlama, bir sosyal statü bileşenidir. Ülkemizde bu kombinasyon için, bilindiği gibi 3 temel alan bulunur: Devlet, din, para. Tabii en iyisi, bunların hepsini birarada “idare eden” bir varoluş biçimidir ki, bu duruma şimdilerde “Yeni Türkiye” diyoruz.
Tabii herkes bu varoluş vaziyeti için yeterince şanslı doğmuyor. Yersiz-yurtsuz-parasız olmak; önceden gelene bir -ek yapamamak; devamsızlık, sıradanlık ve bir tür çaresizlik içerisinde bir “kapı” arama mecburiyeti… Tüm bunlar din olgusunu bir motif değil de kumaşın kendisi olarak dayatınca; bir tür saygı, özsaygı ve giderek bir hakimiyet alanı yani bir iktidar keyfiyeti-kıyafeti de ortaya konmuş oluyor.
Tarikatler ve cemaatler, biz Türkler için İslâmiyet içindeki heterodoks istikametler olmuş. Bu iki kavramın kökeninde de “yol” ve “birlik” var. Ancak sadece bugün değil, tarihimizin her döneminde siyaset dediğimiz çukur, bu yolları ve birlik-beraberliği bozmuş, hâlletmiş. Özellikle İstanbul’un fethiyle değişen devran, din alanında da yeni formatları, yeni çatışmaları ve tarikat-cemaatlerin farklı inisiyatiflerini harekete geçirmiş. Fatih dönemindeki revizyonlardan Mustafa Kemal Atatürk’e yaklaşık 4.5 asırlık dönem, devlet organizasyonu içindeki ve dışındaki “paralel” veya “dikine” örgütlenmelerle doludur. Sadece bu iki müstesna lider, dini devlet işlerinden ayırma iradesi göstermiş; daha doğru bir ifadeyle, bu inisiyatiflere devlet kontrolü getirmeye çabalamıştır. Günümüzdeki Diyanet yapısı da, aslında bu “laiklik” anlayışının bir sonucudur. Dolayısıyla bugün “tarikat ve cemaatlere destek olacağız” diyen anlayışın aslında Diyanet yapısını da ortadan kaldırması gerekir ki, bu “sivil” yapılar sadece pratikte değil, kağıt üzerinde de istedikleri gibi örgütlenip çalışabilsin; genç insanları kendi “yollarına” çekebilsin! Yakın tarihimiz Fethullah örgütü gibi “devlet içinde illet”lerle doludur ama, nedense siyasi iktidarların “karga besleme” arzusu, bunları diğer “düşmanlara” karşı kullanma opsiyonu bir türlü sona ermez. İnsanlar öldürülür, şehit edilir; ders almayız.
Bu satırlar yazılırken Güneydoğu’dan gelen şehit haberleriyle sarsılıyoruz. Teröristlere karşı mücadelede yitirilen askerlerimiz… Böyle bir durumda, hayatın diğer alanlarına dair birşeyler söylemek neredeyse imkansız, anlamsız. Mesele, sosyal medya üzerinden intikam çığlıkları atmakta değil; bir ve beraber olmakta. Türk milletinin yeni yılda önce kendisiyle barışmaya; “öteki” dediği, “bizim mahalleden değil” dediği insanlarla kucaklaşmaya; bu meseleyi siyasetüstü bir hâle getirmeye ihtiyacı var. Hiç değilse çocuklarımız için.
Ülkemizdeki rejim modeli, yönetim şekli, yasalar, içtihatlar, yargılama, usul, vesair tüm hukuk düzenlemeleri, hatta hukukun kendisi; dünyadaki herhangi bir devletle kıyaslanamayacak ölçüde “değişik”tir. İnsanın insanla ve otoriteyle ilişkisini düzenleyen tüm bu kodlar-kurallar silsilesi, şüphesiz dünya tarihinde de sayısız evrim, devrim geçirmiştir. Ancak bu alanda bizim, bugün Anadolu’da oturan insanların, yani en genel tanımıyla Türklerin duruşu-anlayışı-yaklaşımı öteden beri kestirilemez, bilinemez, izahı akıl-mantık kabul etmez bir hâldedir.
“Tamam, hakem olsun ama bizim attığımız gollere karışmasın” diyebileceğimiz bu hâl, kelimenin tam anlamıyla bir “kültürsüzlük”tür. Bilindiği gibi kültür, insanoğlu-insankızını yerleşik kılan tarım anlamındadır ve bu olmadan ürün ortaya çıkamaz. “Demokrasi kültürü” diye sıklıkla duvduğumuz deyim de “entel-dantel bir laf” değildir; daha iyi ve besleyici bir ürün elde etme yolundaki birikime, tecrübeye, yol-yordama işaret eder. Daha önce de belittiğimiz gibi, bizim türümüz biçe-biçile çeşitli tarihler üretmiş; bugün adına demokrasi denen üründen daha yararlı bir ürün bulamamış. Ürünün kültürü yoksa kendisi de kaliteli olmuyor, hatta hiç olmuyor.
Bununla birlikte, biz Türkleri birlik-beraberlik-dayanışma içinde saymak-sanmak da tabii büyük yanılgıdır. Turcus Turco lupus (Türk Türkün kurdudur) diye literature önerebileceğimiz atasözü -günümüzdeki “milliyetçi” ve “Türkçü” akım-parti-ideolojiler her ne kadar bize tersini söylese de- milletimizin “dış düşmanlar”dan ziyade birbirini yemek için, birbirini kurban etmek için uğraştığını gösterir. Başımıza gelen büyük doğal felaketlerden tutun da, terbiye-ahlak kurallarının bile hiçe sayıldığı bir ayrımcılık hatta nefretle kaim bir ayrışmayı gündelik hayatımızda dahi büyütüp dururuz. Güzel ülkemiz, yandaki araziden 50 cm. de olsa çalmayı “işbilirlik” sayan; yasadaki irtifa sınırını yarım kat olsun geçmeyi “zeka” kabul edip bununla övünen; kanunu herhangi bir konuda köşesinden de olsa azıcık delmeyi “başarı” addeden; yüksek girişimci ruha sahip vatandaşlarımızla doludur. “Olacak artık o kadar” durumu zaman içerisinde benliğimizi kaplamış; bu şekilde davran(a)mayan “enayiler” ise yoksulluk ve sinir içerisinde kaderleriyle başbaşa kalmıştır.
Son yaşadığımız “yargı krizi”nin arkasında da, siyaset-anayasa ikileminin ötesinde bu anlamda bir “güncellenme” ihtiyacı yatmaktadır. Yürürlükteki anayasa, “şu an toplumun ihtiyaç duyduğu adalet anlayışı”yla ilgili çeşitli zorluklar çıkarmaktadır! Yasa, kural, kaide ve normlarda kağıt üzerinde de bir değişiklik yapılmalıdır ki; hâlen, siyaseten veya “tamamen duygusal nedenlerle” ve işimize geldiği şekliyle uygulamak istediğimiz fiiller meşruiyet kazansın! Ülkenin şartları, dünyanın ateşe düşmüş, paranın suyunu çekmiş olması; huzursuzluk oluşturan çatlak seslerin, sosyal medya üzerinden atıp tutanların susturulması ihtiyacı bunu gerektirmektedir! Kısacası, tek kefeli bir adaletin hâkim kılınması artık şarttır.
Bizim coğrafyamızda-tarihimizde, baştakiler hep başta kalmak ister. Arkadakiler de başa geçince eski sıralarda kalanları unutur-ezer. Bu bakımdan, devamlılık olmaz. Devam eden yegane durum bu devamsızlık olur. Bunun adına da “gücü gücü yetene modeli” denir. Hep “enseyi karartmayalım” diyoruz ama, “kafayı sıyırma” noktasına uzanan şizoid gelişmelerle yeni bir yıla doğru geriliyoruz.
7 Ekim 2023’te HAMAS’ın roket saldırısıyla başlayan ve genelleşme eğilimi taşıyan son savaş, dünyadaki tüm dengesizliklere bir yenisini kattı. İsrail’in misilleme olarak giriştiği hava saldırıları neredeyse tamamen sivilleri hedef alan bir katliama dönüştü. 2 gün sonra Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, yaptığı açıklamada “Her şeyin olduğu gibi savaşın da bir adabı, ahlakı vardır. Taraflar buna riayet etmekle mükelleftir” dedi.
Kendisinin bu etik yaklaşımını takdir etmekle birlikte, bunun maalesef gerçek olmadığını söylemek durumundayız. Üstelik bu vaziyet, yani sıcak savaş hâlinin hiçbir insani-ahlaki boyutunun bulunmadığı, hadiseler ve belgelerle kanıtlanmış tarihsel bir gerçektir. Dahası, tarihte insan türünün birbiriyle tutuştuğu tüm bilinen savaşlarda, yani öteden beri bu durum geçerlidir.
Son 170 yıldır ise -haberleşmenin telli, telsiz, yazılı, elektronik, dijital aşamalarıyla birlikte- savaşlarda “gerçekten” ne yaşandığı/yaşanmadığı iki önemli noktada ortaya çıkmıştır: İlki, bu “gerçeğin” dezenformasyon yoluyla yeniden şekillendirilmesidir. İkincisi ise, savaşlarda yaşananların telefon-bilgisayar ekranlarına naklen taşınmasıdır; bu “canlı” görüntülerde, canların nasıl alındığını hep birlikte izleriz (daha detaylı bilgi için bkz. sayfa 50 / Mehmet Tanju Akad). Kısacası, savaşlar öteden beri korkunçtur; ancak bunun ne denli korkunç olduğunu artık görerek, duyarak, evimizin içinde yaşamaktayızdır.
Sıcak muharebeye girmiş ve sağ kalmış bir insan, önceki hayatına bir daha dönemez. Öyle şeyler yaşamış-yaşatmış, öyle şeylere tanıklık etmiştir ki artık “normal” olmak imkansızdır. 1950-53 arasında Kore’de savaşmış gazilerden birkaçıyla tanışma-konuşma ve bunları yazma şansı bulmuş biriyim. Bu gaziler zaten çok az konuşuyor, genellikle susuyor ve gözlerinin netlik ayarını artı sonsuza alarak bakıyorlardı. Söyledikleri ortak şey ise şuydu: “Bizim yaşadıklarımız ne ki? Esas oradaki siviller perişan oldu. Hayatta kalanlar ölmekten beter oldu. Allah kimseye kendi ülkesinde savaş vermesin!”
Evet, bugün savaş bizim ülkemizde değil belki ama içimizde, evimizde, telefonumuzda, ekranlarda ve her tarafta. Acı ve travma, çoluk-çocuk herkesi kapsayan bir felaketi yaygınlaştırıyor. Umudumuz ve beklentimiz, şüphesiz bu savaşın yaygınlaşmaması, sona ermesi.
İşte bu trajik atmosferde, tarihî ve çok gurur verici bir yıldönümünü, cumhuriyetin 1 yüzyılı geride bırakan mirasını kutluyoruz. 100. yıl için hazırladığımız geçen sayımızın kapağında “Hep birlikte, ilelebet!” demiştik. Bugün de yine umudumuzu kaybetmeden haykırıyoruz: “Filistin yaşayacak!”