Yazar: Gürsel Göncü

  • Yanına kâr kalma ve anonimleşen günahlar

    Yanına kâr kalma ve anonimleşen günahlar

    Yanına kâr kalma ve anonimleşen günahlar
    Ad Van Denderen’in fotoğrafından (1976, Erzincan) uyarlanmıştır.

    Türklerle Kürtlerin birarada ve barış içinde yaşaması, bu coğrafyada “önce insan” olmaktan geçiyor hiç kuşkusuz. “İnsan kimliği” kayboldukça, diğer kimlikler ideolojilerin yörüngesine giriyor; ayrımcılıktan düşmanlığa uzanan yollar dönüp dolaşıp çatışma ve ölüm getiriyor.

    Kin ve nefretin ele geçirdiği, sadece omurilik tarafından yönetilen kafalar… Ve bu şekilde dizayn edilen kafaları kullanarak, adına iktidar mücadelesi denilen kanlı oyunu oynayanlar… Ve en acısı, bu süreçte hayatları çalınan insanlar…

    Hukuk ve adalet yoksa, insanlar bunların önünde eşit değilse, barış da yoktur. O vakit her odak, kendi gücü nisbetinde adına adalet dediği rövanşı, cezayı, intikamı reva görür.

    “Mukabele-i bilmisil”den yani “aynen karşılık verme”den, “misliyle cezalandırma”ya yani “iki katı ödetme”tehditlerine geldiğimiz şu günlerde; bir taraftan da “çözüm süreci” adı verilen bir kavram hayata geçirilmeye çalışılıyor. Şimdiki zamanın herkese dayattığı şartlar o kadar ağır ki, kimsenin tarihle marihle uğraşacak hâli yok. Protesto gösterilerinde insanlar vuruluyor, hatta linç ediliyor. Bingöl’de “yargısız infaz” yapılıyor; Yüksekova’da çarşı iznine çıkmış, askerlik görevini yapan insanlar pusuya düşürülerek öldürülüyor.

    Yakın tarihimizde yaşanan benzeri hadiselerin ördüğü, yüklü bir “faili meçhul geçmiş”imiz var. Büyük çoğunluğu devlete ve örgüte ait günahlar, maalesef “anonimleşmiş” artık. Oysa eskiye sünger çekerek değil, ancak geçmişle hesaplaşarak bir rahatlama sağlanabilir. Yaralar deşilmeden sağalmaz.

    Bu toprakların özellikle yakın tarihte tanık olduğu cinayet ve katliamlar, bunları gerçekleştirenlerin yanına kâr kaldı. Ve daha da kötüsü bunlar bir “yanına kâr kalma kültürü” (culture of impunity) oluşturdu. Cezasız kalan suçlara tanık olan, bunları duyan yeni nesiller de hem cezasız kalan yeni suçlar işlediler hem adaleti kendilerince sağladılar. Devlet görevlileri tarafından işlenen suçlar da aynı şekilde korkunç bir hafıza, meşruiyet, gelenek yarattı.

    Osmanlı döneminden “Yeni Türkiye”ye yatay geçiş yapmak isteyenler de, Cumhuriyeti sadece sevaplarını sayarak yaşatabileceklerini düşünenler de, kimlik siyasetinin dar kalıpları içerisinde reaksiyoner bir milliyetçilik üretenler de, kalıcı bir barışın tarafı olamazlar. Günlük politika, iktidar kavgası, siyasi ikbal ve paranın değersizleştirdiği, tarihsizleştirilen, ölen-öldüren insanlar olarak mı yaşayacağız; yoksa Türk ve Kürt olmaktan önce insan olduğumuzu hatırlayarak, birarada kardeşçe bir gelecek için mi çalışacağız?

    Uygarlığın, dostluğun, acıları bal eyleyip hayata sarılmanın gerekliliğini, Saltanatın Cumhuriyete mirası 103 yaşındaki Ulviye Tur Hanımefendi örneklendiriyor 18. sayfamızda. Acılara, güçlüklere karşın huzur ve mutlulukla geçirilmiş bir asrı, yaşamöyküsünde özetliyor. Biz de sevgiyi, barışı aramaktan vazgeçmeyelim.

  • 1. Dünya Savaşı’nın gömülen hafızası

    1. Dünya Savaşı’nın gömülen hafızası

    Osmanlı Devleti demek, Balkanlar demekti. 1912 Balkan Savaşı’nda sadece topraklar değil, insan kaynakları, moral, itibar, muazzam bir para ve güç, yani devlet de kaybedildi. Üstelik bu savaşı öyle yedi düvele falan değil, karşılarında favori gösterildiğimiz yeni kurulmuş küçük devletlere karşı yitirmiştik. Eziktik, bozuktuk, yoksulduk ve önemlisi umutsuzduk.

    1. Dünya Savaşı'nın gömülen hafızası

    Türkler, daha doğrusu Osmanlı toplumu, öncesi ve sonrasıyla 10 yıl sürecek bir savaşın encamını o günlerde tabii bilmiyordu. Balkan Savaşlarının intikamı 1914’te patlak veren savaşta alınacak beklentisi vardı. Oysa devamındaki İstiklal Harbi’nden sonra evlerine dönebilen şanslı askerlerin çoğu, ne ev ne kadın ne çocuk bulabildiler.

    1.Dünya Savaşı’nın hafızası, bizim topraklarda yer etmedi. Çanakkale’de feda edilen, Sarıkamış’ta donan, Arap çöllerinde sızlanan bir duygusallıkla idare ettik 100 yıldır. Seferberlik gazileri unutuldu, çoğu yoksulluk içinde köylerinde öldüler; yıkılan Osmanlı Devleti’yle birlikte hafızalarda da gömüldüler.

    1914-18 son asker, yani muharip ve siper savaşıydı. Avrupa cephesinde sivil kayıplar da yüksekti ama, savaşın asıl kurbanları bütün cephelerde ölüme sürülen asker yığınları oldu. Aylarca sadece gökyüzünün bir bölümünü siperlerde görerek, yaşamaktan çok ölmeyi beklediler.

    Bu anlamsız savaşın fedakâr askerlerini sadece unutmakla kalmadık; onları kendi hissiyatımız ve adına dünya görüşü, ideoloji, politika, inanç, vs. dediğimiz çeşitli “şeyler” için kullandık. Politikacıların ve generallerin kurban ettiği bu insanları, biz de şehit edebiyatına, menkıbelere, anonimliğe, ucuz duygusallıklara, “vatan-millet”lere ve “Allah’a-peygambere” kurban ettik.

    Türkiye’de 1. Dünya Savaşı’nın resmî olmayan tarihi, objektif-bilimsel değerlendirmeleri yazılamamış, yapılamamıştır. Aynı şekilde bu savaşın gerçek acıları, koşulları, gündelik hayatı da sanatlaşmamış, yaygınlaşmamıştır. Sadece az sayıda iyi çalışma ve o insanlardan kalan “birkaç mektup-birkaç resim”, fotoğraf-günlük-hatırat vardır.

    Bir anma kültürünü tesis edecek çalışmalar yerine; içi boş ve kof törenlerle, filmlerle, gösterilerle, gazlama işlerle giriyoruz 1. Dünya Savaşı’nın 100. yılına. Özellikle Çanakkale muharebe alanlarında artarak devam eden “şehitlik şovları”, yapılaşma tehdidi, siyasi ve ekonomik rant beklentileri, neredeyse yeni bir istila başlatmış durumda. Muharabelerin anıları izleri, geri dönüşü olmayacak biçimde yokediliyor.

    Halbuki bu savaşı, koşullarını ve onun insanlarını bilmeden, tanımadan bir varoluş, bir gelecek yok bize bu topraklarda! Belirsiz silueti, bir şarapnel dumanında kaybolan atalarımız da böyle söylüyor.

  • Geçmiş tasavvurları ve tarihi restore etmek

    Geçmiş tasavvurları ve tarihi restore etmek

    Değer yargıları ve inançlar, malum her devre göre değişir. Değişmeyen, her tarihî dönemi her seferinde bugünün yargılarına göre değerlendirme hastalığı. Eşcinsellik konusu da bugünün hayat tarzlarına, ahlaki değer ve tercihlerine göre uzun mazisini biçimlendirdiğimiz “kritik” alanlardan biri. Tarihten birkaç anekdot alarak, yapay bağlantılarla kendimizi haklı çıkaracak sonuçlara varmamız kolay. Örneğin “Osmanlı toplumlarında eşcinsellik çok yaygındı, padişahlar, oğlanlar, vs.” gibi bir yaklaşımın; “Osmanlı toplumunda eşcinsellik kesinlikle yasaktı, böyle şeyler olsa da pek azdı” demekle pek farkı olmadığı ortada. Geçmiş tasavvurları üzerinde oynamak yerine, ilgili dönemde yazılıp, çizilen belgelere bakarak konuyu anlamaya çalışmak şüphesiz daha sağlıklı.

    Geçmiş tasavvurları ve tarihi restore etmek

    Kapak konusunda ele aldığımız eşcinsellik tarihini, ana hatları ve kişileriyle bu anlamda sunmaya çalıştık. Bu devasa literatürün yasak, günah ve sansürle sarmalanmış olması, eşcinselliğin gizliliğini tarihsel bir “durum” haline getirmiş; ya da tam tersi. Yine de bu dosyada ele aldığımız Enderunlu Fâzıl gibi önemli bir Osmanlı aydınının, eşcinsellik temalarını da işlediği Defter-i Aşk adlı eserini sunduğu dönemin padişahı III. Selim tafından ödüllendirilmesi ilginçtir.

    AIDS patladığı zaman hem bizde hem Batı’da bunun bir “homoseksüel hastalığı” olduğuna hepimiz inandık, inandırıldık. Yakın tarihin dezenformasyon veya “algı yönetimi” hadiseleri saymakla bitmez. Bu vaziyetin sadece yakın tarihle sınırlı olmadığı, ülkelerin, şehirlerin, meşhur şahsiyetlerin ve siyasi iktidar için mücadele eden rakiplerin birbirlerini suçlamak için eşcinselliği sıklıkla bir aşağılama sıfatı şeklinde kullanageldiklerini biliyoruz.

    Bugünse özellikle Türkiye gibi “normları” altüst olmuş bir toplumda, kimilerinin kendilerini “normal”, başkalarını öteki görmelerini, marjinal saymaları da ayrı bir anormallik değil mi? Son 30-35 senede eşcinsellerin, transseksüellerin maruz kaldığı baskı, şiddet ve cinayetlerde de ön sıralarda değil miyiz?

    Ağustos sayımızın editoryal yazısı, önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçimlerinden bahisle şu cümleyle bitiyordu: “Sonuçta Türkiye her yeni liderle, yepyeni bir ‘restorasyon dönemi’ yaşar”. 62. hükümetin başbakanı Ahmet Davutoğlu da ilk konuşmasından beri “restorasyon” kelimesine vurgu yapıyor. İktidarın neyi restore etmek istediği ya da neyi restore etmeyi sürdürdüğü oldukça tartışmalı. Biz ise #tarih olarak, modern zamanların dünya görüşlerinden ve ideolojilerinden arındırılmış, çeşitli önyargıların üzerinde silgi işlevi gördükleri, günahıyla sevabıyla yaşanmışlığı, yani tarihi restore etmeye çalışıyoruz. Bu sayfalardaki mücadele, yanlış yapanın, haksızlık yapanın yaptıklarının yanına kâr kalmayacağı, hakkı yenenin hakkının teslim edildiği günler için.

    Geçmiş tasavvurları ve tarihi restore etmek
    Makâme hayali bir kahraman ve onun maceralarının bir hikayeci tarafından dile getirildiği bir Arap edebiyatı türüdür. Bu türün en bilinenlerinden el-Harîrî’nin (öl. 1122) el-Makâmât eserinde kahraman Ebû Zeyd, hikayeci ise Hâris b. Hemmâm’dı. El Makâmât’teki 50 kısa hikayeden birinde iki karakterin deve üstündeki veda sahnesi Fransa Ulusal Kütüphanesi’ndeki yazmada resimlendirilmiş. Kapağımızı bu tarihî çizimden uyarladık.
  • Muhafaza etmeyen muhafazakâr liderler

    Muhafaza etmeyen muhafazakâr liderler

    Anti-demokratik uygulamalar konu edildiğinde, siyasi iktidar temsilcilerinin yıllardır söylemekten sıkılmadığı, hatta zevk aldığı bir cümle var: “Demokrasi olmasaydı böyle konuşup, yazabilir miydin?” Buradaki “haddini bil, demokrasi dediysek de tepemize çık demedik” vurgusuyla, daha az gelişmiş demokrasilerden veya otoriter rejimlerden örnekler verilerek, “yat-kalk dua et, durumuna şükret”e getirilir. Bizler de “evet, adam haklı” dönüşü yapar, son düzlüğe geliriz: “Allah seni başımızdan eksik etmesin!”

    Muhafaza etmeyen muhafazakâr liderler

    Bu Ağustosta yeni bir cumhurbaşkanı seçeceğiz. Ülkemizi “iç ve dış düşmanlara karşı” koruyacak güçlü bir “baş”a olan ihtiyacımız kimilerine göre pek artmış durumda. Dünyanın ve özellikle Ortadoğu’nun halini ve Türkiye’deki kutuplaşmayı gözönüne alınca, bize şöyle vurunca inletecek, sözünü dinletecek, anlamayanı sindirecek, çatışma kültürü ustası bir başkan lazım gibi.

    Her konuyla ilgili mutlaka bir fikri olan, her konuya mutlaka müdahil olan, gündem yaratan, her gün gazete ve televizyonlarda boy gösteren, eleştiriye tahammülü olmayan ve iş bilen, iş bitiren bir lider…

    Maalesef ülkemizde yaşayan insanların neredeyse yarısı, böyle bir lidere olan ihtiyacı henüz yeterince kavrayamamış görünüyor. Hâlâ tüm kesimleriyle toplumu kucaklayan, tüm eğilimleriyle toplumu taşıyan, gündelik siyasetin üstünde duran, gerek aldığı eğitim gerekse kişisel tarihi bakımından kaliteli bir kariyeri bulunan, uluslararası saygınlığı-ağırlığı olan bir başkan özlemi var. Bu özlem örneğin Avustralya, Yeni Zelanda veya Uruguay için geçerli ve karşılığını bulmuş olabilir; ama bizim memleketimiz “bir başka”dır ve herhangi bir yabancının bu ilişkileri tam manasıyla anlaması pek mümkün değildir.

    Bizim tarihimizdeki ‘baş’lar, yaşadıkları döneme damga vurmayı sever. Hem isimleri hem eserleriyle yaşarken efsane olmak isterler. Özellikle tarihî-doğal doku üzerinde geri dönüşü olmayan projelere imza atmak, önceki liderlere bu alanda fark atmak ve bunları ekonomik-kültürel gelişmenin bir ifadesi gibi pazarlamak, temel stratejidir. Böylelikle kendi dönemleri içinde irili-ufaklı milatlar yaratmış, kendilerini bu şekilde tarihe kazımış olurlar.

    Yaygın kanaatin aksine ‘baş’ların siyasi çizgisi, dünya görüşü, inancı, vizyonu pek önemli değildir. Bu tür şeyler “sıradan vatandaş”ların dönemsel eğilimlerine göre şekillendirilen konuşma balonlarıdır. Yoksa başkanlık ve iktidar nimetleri, böyle bir toplumsal değerler silsilesine bağlanamayacak kadar ciddi bir yaklaşım gerektirir. Yakın geçmişteki çoğu liderimizin en önemli ortak özelliği ise, tarihî ve kültürel mirası muhafaza etmekten özenle kaçınmaktır. Bunu yapabilmek için de “muhafazakar olmak” esastır; böylelikle ecdada yaslanarak “yanlış anlaşılmalar”ın önüne geçersiniz.

    Sonuçta Türkiye her yeni liderle, yepyeni bir “restorasyon dönemi” yaşar. Herkese iyi tatiller. Eylül’de, yeni bir dönemde görüşmek üzere.

  • Asker zihniyetine asker eleştirisi

    Asker zihniyetine asker eleştirisi

    Emekli subaylar İsmail Hakkı Pekin ve Ahmet Yavuz’un, sivil-asker ilişkileri üzerine Silivri’de yazdıkları kitap, polemik yerine tarihsellik, tepki yerine analiz içeriyor. 

    Son beş yılın en çok konuşulan siyasi davalarından biri olan Balyoz, hukuk ve insan hakları ihlalleriyle olduğu kadar, tutuklu ve hükümlülerin hapiste yazdıkları kitaplarla da anılacak. Anayasa Mahkemesi’nin hak ihlali kararının ardından tahliye edilenler ile Ergenekon ve OdaTV davalarında yargılananların hapiste yazdıkları kitapların toplamı 60’ı geçti.

    Bunlar arasında son yayımlanan eser, Em. Korgeneral İsmail Hakkı Pekin ve Em. Tümgeneral Ahmet Yavuz’un imzalarını taşıyor: Asker ve Siyaset: Osmanlı’dan Günümüze Sivil-Asker İlişkileri. Eserin en önemli özelliği ve belki de diğerlerinden farkı, aktüel sorunları analiz ederken, reel politikanın kavramlarından ziyade belirli bir tarihselliği öne çıkarması. Kimi zaman yapılan alıntılar çok fazla, kullanılan kaynaklar sınırlı olsa da –ki hapishane koşullarında bu gayet anlaşılabilir bir durum– III. Selim’den günümüze önemli iç-dış siyasi dönemeçler ve asker-siyaset ilişkilerinin sorunlu yönleri özetlenerek aktarılmış.

    Ayrıca, hem Balyoz davası hem de o süreçte yaşanan diğer gelişmelere bağlı olarak “TSK’nın itibarsızlaştırılması” meselesi de bir polemik zihniyeti veya “mağduriyet edebiyatı” ile değil, somut örnekleri ve çıkarımlarla yansıtılmış.

    Ancak kitabı ilginç kılan, iki yüksek rütbeli subayın “içerden” yaptıkları ve TSK’nın yapısına yönelik eleştiriler, yani özeleştiriler. Pekin ve Yavuz, Türkiye’deki “asker zihniyeti”nden hareketle hem ordunun yapısı hem de bu bünye içindeki psiko-sosyolojik modeller, davranış kalıpları ve bürokratik uygulamalara dair cesur saptamalarda bulunuyorlar.

    Asker zihniyetine asker eleştirisi
    Emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz, Silivri Cezaevi’nden 19 Haziran 2014’te tahliye edildi.

    Şeffaflık meselesinden inisiyatifsizliğe, terfi sisteminden iletişimsizliğe bir dizi idari-insani problem, günümüz ihtiyaçlarına cevap veren modernleşmelerin neden sadece “silah” düzleminde kalmaması gerektiğine işaret ediyor.

    Yazarların bakışaçıları sadece eğitim-yönetim alanında değil, yakın geçmişte ordunun bizzat müdahil olduğu toplumsal kırılmalarda da “kritik” karakterini yansıtıyor. Örneğin 27 Mayıs 1960 her ne kadar “ihtilal” olarak adlandırılsa da 12 Eylül için “darbe” tanımı kullanılmış. Bu noktada “askerin vatanın tek sahibi” olduğunu sanması, özgürlüklerin kısıtlanması, insan hakları ihlalleri, işkenceler, içi boş Atatürkçülük söylemleri dile getirilmiş. Ayrıca 28 Şubat sürecine giden yolda TSK’nın hataları, Güneydoğu’daki uygulamalar MGK-hükümet ilişkileri bakımından ele alınmış. İlksözünü Orhan Bursalı’nın yazdığı kitap, anlamlı bir mesajla sonlanıyor: “Toplumun önündeki temel görev, demokrasiyi bütün kural ve kurumlarıyla inşa etmek ve gelecek nesillere bırakmaktır. Asker-siyaset ilişkileri de ancak bu temelde sağlıklı olarak yürütülebilir. Aksi takdirde ordu, ya birilerinin iktidara gelmesi ve onu sürdürmesi için payanda haline gelir ya da kendine lüzumsuz görevler edinir”.

    Hayatlarının 3-4 senesi Balyoz tarafından kırılan, emekli edilen iki subayın, tepki duymak veya tutum almak yerine, analize, anlamaya ve yüzleşmeye yönelen yaklaşımlarını içeren kitap, asker veya sivil hal-i hazırdaki kutuplaşmanın tarafı olan herkese tavsiye edilir. 

  • İslâm kültürü ‘İslâmcılar’a bırakılamaz

    İslâm kültürü ‘İslâmcılar’a bırakılamaz

    Tarihte “kültür ve medeniyetin beşiği” tanımını, Ortadoğu-Anadolu hattı kadar hakeden başka coğrafya var mıdır? Uygarlığın tarih öncesinden başlayan, antik dönemlerde zenginleşen mirası en müstesna eserlerini, insanlarını hep bu topraklarda kazandı; dünyanın merkezi bu koordinatlarda kuruldu.

    İslâm kültürü 'İslâmcılar'a bırakılmaz

    İslâmiyet’in 7. yüzyılda başlayan önlenemez yükselişi, Anadolu’ya kadar uzanan yepyeni bir kültür sentezi, medeniyet yarattı. Malazgirt’ten çok daha önce bu topraklara ulaşan Müslümanlık, önce gönülleri fethetti. Aynı tarihlerde Kuzey Afrika üzerinden İspanya’ya ulaşan ve Endülüs medeniyetini kuran bir kol da, Avrupa’nın Ortaçağ karanlığına ışık saçtı.

    Bu heyecanlı, devrimci çağın bilim insanları, düşünürleri, sanatçıları, ustaları medeniyeti yönlendirirken bugünkü Batı kültürünü de biçimlediler.

    Son yıllarda uluslararası etki yaratan iki önemli etkinlik, İslâm kültürünün en yüksek özelliklerini milyonlarca insana tanıttı. Bunlardan birini İngilizler, diğerini Fransızlar gerçekleştirdi! İlki “1001 İcat – Dünyamızın Müslüman Mirası” sergisi, diğeri Louvre Müzesinde yeniden açılan İslâm Sanatları Bölümü ve Sergisi.

    Paris’teki sergiyi gezdiğimde, zenginleştiğimi hissettim. Bir ilköğretim öğrencisinin bile anlayabileceği yalınlıkta, son derece kaliteli bir sunumla gerçekleşen, nefis bir sergi. Eyüp Sultan’dan çalınan muhteşem çiniler karşısında hafif fenalık geçirsem de, esas büyük sıkıntıyı, tabii “neden bizde olamıyor” noktasında yaşadım.

    Neden İslâmiyet’i esas olarak bir Mızraklı İlmihal dünyası haline getirmişiz? Neden Allah sevgisinin yerini, çarpıtılmış, abartılmış bir Allah korkusu almış? Neden Biruni’yi, İbn-i Sina’yı, Razi’yi, Cabir’i bilmiyor; hacı-hocalarla sınırlı, sinirli ve çoğu zaman geri, gerici hallere düşüyoruz.

    Kimileri de, “Müslümanlar öyle başlangıçta parlak bir dönem yaratıp sonradan gerilemediler. Hz. Muhammed’in .lümüyle birlikte, hatta cenazesi kalkmadan başlayan iktidar mücadelesi, kargaşa, içsavaş, kıyım, katliam Müslüman dünyada bir daha eksik olmadı. İşte bugün de yanıbaşımızda devam ediyor” görüşünde.

    Doğru olabilir ama inançları istismar ederek, kutsal kitapları kullanarak saldırmak, insanları öldürmek de malum bir Haçlı geleneği. Bunu, birinin diğerinden farksızlığını veya tarihe malolmuş acı hadiseleri mazur göstermek için demiyorum. Sadece şunun için diyorum:

    İslâm kültürü, hayranlık uyandıran kimliğini, kendilerini “İslâmcı” olarak niteleyenlere borçlu olmadığı gibi, onlara da bırakmamalı!

  • Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa?

    Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa?

    Tarihin bir kıyısında, çok bulutlu bir coğrafyada, aynı ülkede ama birbirinden çok farklı dünyalarda, kendi inanç ve doğrularımızı esas, başkalarınınkini hiçe sayarak yaşıyoruz. Kendi dünyalarımızın duvarları içinde tutsak etmişiz kendimizi. Gözlerimiz, kulaklarımız, duyu ve duygularımız ‘ötekiler’e kapalı.

    Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa?

    Yüksek gerilim hatlarıyla örmüşüz ana yurdu dört baştan. Aslında en baştan! Devlet, hükümet denilen yapılar, siyasetçi denilen insanlar bu durumun baş sorumluları. Bu milletin, vatandaşların hizmetindeki temsilciler, hesap verici, emanetçi, seçilmişler, belli ki “seçilmiş kişi” tabirini yanlış anlamış; bunu şeytan ve müridlerine karşı ilahi bir görev olarak benimsemişler. Halbuki herkes bilir ki, “şeytan” dışarıda, karşı tarafta değil, içimizde büyür; cennet de cehennem de bu dünyada örülür.

    Tarih, ahirete göçüşteki Münker ve Nekir’dir; sorgucu meleklerin rolünü üstlenir. Araştıran, hesap soran, sorgulayan, açığa çıkaran, belgeleyen, karar veren O’dur. Yaşadığımız topraklarda, yaşarken bedeli ödenmemiş nice günah, yüzleşmediğimiz nice acı hadise var. Siyasetin, hırsların, iktidar ve paranın kanıyla lekelenmiş; ideoloji ve inançlara kurban edilmiş kara sayfalar, çoğu ülkedeki gibi bizim de tarihimizde kalın dosyalar oluşturuyor. Bunlar açılmadıkça, konuşulmadıkça, yazılmadıkça yokolmaz. Tersine, sonraki nesillerin sırtına binerek daha da ağırlaşır. Eski günah ve acılar yeni nesillere transfer edilir.

    Soma’da 301 madencinin ölümüyle, hayatta kalan binlerce yakının ise yıkımıyla sonuçlanan facia, bu katliam da sadece bugünün işi değil. Bu ilk sayımızdaki özel dosya konumuzla, kömür madenciliğinin dünyada ve ülkemizdeki kara tarihini yansıtmaya çalıştık.

    1 sene önce Gezi olayları safahatını ve tarihsel boyutlarını ‘Yaşarken Yazılan Tarih’ başlığıyla hazırladığımız dergimiz yayınlanmamış, kapatılmış ve siz sevgili okurlarımıza veda bile edemeden ayrılmıştık. Şimdi ‘Ölürken Yazılan Tarih’le çıkıyoruz karşınıza.

    Ama umudumuz bu hayatta. Bu vatanda, bu insanda. Düşüncesi, inancı, dünya görüşü, kökeni, geliri, geçmişi, cinsiyeti, yaşı başı ne olursa olsun, bu ülkenin aydınlık yurttaşları var. Kara sayfalarla hep birlikte, kendimizi de dışarda tutmadan hesaplaşacağız. Çünkü tarihsel sorumluluklar geçmişe havale edilirse bugünü ezer ve çocukların geleceğini elinden alır.

    Soma’da karanlıkta ölenler tarihe değil güneşe gömüldüler. Verdikleri ışık hepimizin yolunu aydınlatacak. Anıları önünde eğiliyoruz.