Yazar: Gürsel Göncü

  • Memleket gerçekleri ve başka dünyalar

    Memleket gerçekleri ve başka dünyalar

    Haziran’ın 7’sindeki seçimlerin hemen ertesinde Türkiye kamuoyu koalisyon hesaplarına, tartışmalarına kilitlendi. “İktidara mecbur” olanların başkanlık hayalleri kağıt üzerinde sona ermişti ama, “hesabı düzeltmek” için çeşitli adımlar, yani bombalar atılabilirdi. Böylelikle bir taraftan sanki medeni ve demokratik bir ülkede yaşıyormuş gibi çeşitli koalisyon görüşmeleri, daha doğrusu görüntüleri sürdürülürken; diğer taraftan daha otoriter bir rejim için maddi ve psikolojik ortam yaratılacak ve erken veya yeni bir seçimle yeniden tek parti iktidarı sağlanabilecekti.

    Bu senaryonun ilk sahnesinin çekimleri, seçimden iki gün önce HDP mitinginde patlatılan bombalarla başlamıştı. Bunun üzerine geçen sayımızın kapak konusunu, cumhuriyet tarihinde yaşanan “En büyük siyasi provokasyonlar” olarak kararlaştırdık. Amacımız, içinde bulunduğumuz atmosferi solurken, yakın geçmişimizdeki zehirli havaları da hatırlatmaktı.

    Sonrasında yaşanan acı hadiseler malûm. Türkiye çoktaraflı bir savaş ortamına sürükleniyor, karanlıkla beraber tedirginlik artıyor.

    Doğu ve Güneydoğu’da çok yakın tarihimizdeki “30 Yıl Savaşları”nda sanki 40 bine yakın insan ölmemiş gibi, etnik-ideolojik milliyetçilikler ve “kimse bizim gü- cümüzü sınamaya kalkmasın, herkes ayağını denk alsın”larla harekete geçen bir zihniyet, hizmetinde olduğunu iddia ettiği millete ne verebilir? Sahte bir güvenlik duygusu. Peki millet ne verir? Kan, ölü, şehit, sakat. Yani herkesin yine kaybedeceği bir “Eski Türkiye”. Yani tarihin değil, yine siyasetin tekerrür ettiği bir ülke.

    “Umut fakirin ekmeği” olabilir ama bakın bu sayımızda Şevket Dönmez Hoca, Gaziantep-Karkamış’ta, IŞİD’e iki metre mesafede, arkeologların fedakarca kazılarını sürdürdüğünü anlatıyor. Hayri Fehmi Yılmaz, Efes’le birlikte UNESCO miras listesine giren Diyarbakır surları, “millliyetçiliğin değil çokkültürlülüğün kalesi olsun” diyor. Tanju Akad, savaşların tek kazananı olan silah tacirlerini analiz ederek barışın değerini vurguluyor. Masis Kürkçügil, Harun Karadeniz’in hatırasını canlandırarak silahsız mücadele tarihimize dikkati çekiyor. Murat Toklucu, Stalin dönemi istihbaratının belki de en önemli siması Sudoplatov’un anılarında “provokasyon, dezenformasyon, suikast” eylemlerini analiz ediyor. Ve Necdet Sakaoğlu, Enis Batur, Ahmet Kuyaş ve Nedret İşli, 100 yıl önce ölen Tevfik Fikret’in sesini kapağımıza taşıyor: “Bu memlekette de bir gün sabah olursa…”

    Bu memleketten birşey olmayacağını düşünen, ünlü bilimkurgu yazarı Philip K. Dick gibi “Ben bu dünyanın değiştirilebileceğine inanmıyorum, o yüzden başka dünyalara gidiyorum” diyenler ise, Ayşen Gür’ün “dünya dışı yaşam fikrinin tarihi”ni incelediği yazısıyla diledikleri yere uçabilirler.

  • Sorumlu gazetecilik ve provokasyon iletişimi

    Sorumlu gazetecilik ve provokasyon iletişimi

    Türkiye insanı 7 Haziran matematik sınavından geçer not aldı. Çocuklar için hâlâ umut var. Ancak mevcudiyetini iktidar ve para denklemlerine bağlamış olanlar, kirli siyaset + kara para işlemine provokasyonu da dahil etme hesabında.

    Yakın tarih ve günümüzde siyasi provokasyon için kullanılan en önemli zemin, platform şüphesiz medyadır. Geçen ay Sabah gazetesi “PYD, IŞİD’den Daha Tehlikeli” manşetiyle, bölgedeki Kürt varlığını hedefe koydu. Sözcü gazetesi ise “Cumhuriyetin Değerini Bilin” manşetiyle Kürt, Ermeni, Ezidi, Roman kökenli milletvekillerine, fotoğraflarını koyarak gözdağı verdi. Kimi yayın organları, gerçekleri gizleme, kendi mahallesine hoş görünme, mahalleliye tempo tutturma, algısını yönetme, yalan haber ve fotoşopla gaza getirme, antipatiyi nefrete dönüştürme, hedef gösterme sıralamasıyla hareket eder. Son aşama ise mahalleliyi ayaklandırma ve düşman bellediklerini linç ettirmedir (Bakınız 6-7 Eylül 1955 hadiselerinden önce, çeşitli gazetelerdeki “Atamızın evine bomba atıldı” veya “İstanbullu Rumlar para toplayıp Kıbrıs’taki Rum çetecilere gönderiyor” manşetleri).

    Bunlar yerli bir “üst akıl” tarafından yönetilir ve işler çığrından çıkıp kan ak- tığında, suçu yabancı istihbarat örgütlerine ve genellikle Batı’ya, özellikle ABD’ye atarlar. “Dış güçler veya kökü dışarda mihraklar” karşısında kimse duramaz.

    Buraya kadarını zaten herkes biliyor, ama sonrası biraz değişik ve karışık: Tüm bu “operasyon”ların failleri kadar, şimdilerde “sorumlu gazetecilik” kavramının arkasına sığınıp, gazetecilik adına ve gazeteci sıfatıyla sadece siyaset yapanlar da bu rezilliklerden belli ölçüde “sorumlu”dur. Zira yukarda bahsi geçen ajan provokatör ve maaşlı tetikçiler, ancak habercilikle marjinalize edilebilir; ancak gazetecilikle kamuoyu nezdinde itibarsızlaştırılabilir. Oysa ki çoğunluğunu Türk tipi köşe yazarlarının, bir dönem yetenekli muhabir veya röportaj ustası veya uzman haberci iken artık “büyüyüp” yazarlığa terfi etmişlerin oluşturduğu bu popüler isimler, artık neredeyse tamamen “kendilerine” çalışmaktadır. Yazılarında ve TV yorumlarında siyasi kanaatlerini, siyasi duruşlarını, eleştirilerini, övgülerini sıralamaktan başka bir şey yapmayan meslektaşlarımız, bunları ‘yorum’ veya ‘analiz’ saymaktadır.

    Bir gazetecinin “Türkiye için neyin iyi, neyin hayırlı olduğu”na dair yazı yazması artık kanıksanmıştır. Halbuki biz onun yüksek fikirlerini değil, konuyla ilgili bilinmeyen bir bilgiyi, belgeyi, konuşmayı, tanıklığı paylaşmasını beklemekteyizdir.

    Köhnemiş köşe yazarlığı müessesesi yaşatıldıkça, gerçek haberciler ve araştırmacı gazetecilik desteklenmedikçe, basının kalitesi düştükçe, provokasyonun temel iletişimi medya üzerinden olmaya devam edecek.

  • Yakın geçmiş, adalet ve 7 Haziran matematik sınavı

    Yakın geçmiş, adalet ve 7 Haziran matematik sınavı

    Kenan Evren geçen ay 98 yaşında öldüğünde, 12 Eylül rejimininin acıları, kayıpları tekrar hatırlandı. Kendisi o karanlık dönemin baş sorumlusuydu, ama cezası infaz edilemedi. Emrindeki devletin asker-sivil katilleri, işkencecileri de, birkaç istisna dışında hiç yargı önüne çıkmadı, ceza almadı.

    12 Eylül, sağcı-solcu demeden bir silindir gibi geçti toplumun üzerinden. Saat 24.00’de başlayan sokağa çıkma yasağını beş, on dakika geçirmiş, hiçbir şeyle ilgisi olmayanların, 40-50 yaşlarında aile babası insanların dahi dayak yediği, işkence gördüğü zamanlardı. ‘Özel’ bir muamele bile sayılmayan işkence, mevzuatın standart bir parçası haline gelmişti. 12 Mart’tan farklı olarak “siyasi tutuklu” kavramı pratik anlamda ortadan kalkmış; çocukların asıldığı, gençlerin gözaltında kaybolduğu, zanlıların “olay yeri tatbikatı”nda öldürüldüğü, kadınların tecavüze uğradığı, evlerin sorgusuz sualsiz basıldığı günler gelmişti.

    Necip Türk milleti, yani bizler, 1982 darbe anayasasını kabul ettik; bu yıkım döneminin mimarlarına % 92 oranında “Evet” dedik. İşkenceye evet, faili meçhullere evet, idamlara evet, tecavüze evet…

    12 Eylül öncesi kahvelerin tarandığı, her gün ortalama 5-6 insanın siyasi sebeplerle öldürüldüğü, ailelerin çocukları akşam eve sağ salim dönecek mi diye endişelendiği zamanlardı. İktidar ülkenin ve sokağın kontrolünü kaybetmişti ve toplumsal bir çözümü mümkün kılacak adımlar atılamıyordu. Bu kaotik hal ve atmosferde, askerî darbe bir kurtuluş gibi görünmüştü herkese. Oh, sonunda ülkeye bir nizam gelmişti! E, kurunun yanında biraz yaş da yanacaktı tabii.

    Ateşler öyle sınırlı kalmadı, sadece düştükleri yeri yakmadı, ülkenin özellikle sosyal dokusunda üçüncü dereceden ağır yanıklar oluşturdu. “Elim kırılsaydı da ‘Evet’ oyu vermeseydim” diyenler giderek arttı ama iş işten geçmişti; kanlı masalardan hiçbir hesap ödemeden kalkan nice devlet görevlisi, 90’lı yıllarda 12 Eylül dönemini bile aratacak zulüm ve cinayetlerin failleri oldular. Kenan Evren ise emekli ve ressam olmuştu.

    Şimdilerde de “neyse ki 2000’lerin başında AKP iktidara geldi, o ‘eski Türkiye’yi tamamen sıfırladı. Diktatörlükler, vesaire geçmişte kaldı. Kimileri çıkmış, o günleri bilmeden etmeden şimdiki idareyi otoriterlikle, tek adam yönetimi hatta diktatörlükle suçluyor” diyen bir zihniyetin sultasındayız. Cumhurbaşkanı da aynı zihniyeti geçen aylarda basın özgürlüğü konusunda ifade ederek, “Bizden özgürü yok, öyle olmasaydı benim aleyhimde bu kadar yazabilir miydiniz?” dedi (Son olarak da The New York Times gazetesine ayar verdi, “sıkıysa Obama aleyhine böyle yazın!” anlamında konuştu).

    Dünyaca ünlü Nobelli matematikçi John Forbes Nash ve eşi Alicia de Lardé Nash, 23 Mayıs’ta New Jersey’deki bir trafik kazasında öldüler. Dünyanın adaleti yok. Kendisi üç yıl önce geldiği ülkemizde, Türkiye’nin matematikte dünya sıralamasında sondan ikinci olduğunu öğrenince, gazeteci Mehveş Evin’e “İyi matematik bilmeyen toplumlarda adalet yoktur” demişti.

    Türk halkı 7 Haziran’da matematik sınavına giriyor.

  • Tarihi yazan atalar tarihi bozan torunlar

    Tarihi yazan atalar tarihi bozan torunlar

    Tarihçiler defalarca söyledi: Tek bir tarih yok, birbirinden farklı anlatım ve okumaların ortaya koyduğu süreçler var. Zaten tarih bunlarla zenginleşiyor, gelişiyor; ortaya çıkan yeni bir belge, yeni bir tanıklık, yeni bir buluntuyla bile, yıllardır “öyle” kabul edilen hadiseler “böyle” olabiliyor. Hâl “böyle”yken, tarihin belirsizliğinin bugünü belirlemesine şaşmamalı. İçinde bulunduğumuz şartlara, dünya görüşümüze, kimliğimize veya kimlik saydığımız değerlerimize göre, geçmişin içinden özenle seçip ayıkladığımız bilgileri alıyor, kendimizce kanaatler oluşturuyoruz. Eğer “bize ters gelen” bir bilgi varsa ya hiç görmüyoruz ya da ona bir kılıf uyduruyoruz.

    Kısacası tarih, şu anki durumumuzu, duruşumuzu, bakışımızı onaylamak için yararlandığımız, kullandığımız bir toplama dönüşüyor. Kahramanlarımız, kutsallarımız, düşmanlarımız oluşuyor. Sonrasında bunları öne sürerek, örnek alarak, inanarak veya inanmayarak birbirimizle çatışıyoruz.

    Tek bir insanın bile kişisel tarihi farklı okunabilirken, çok sayıda insanın hayatını etkilemiş büyük çapta hadiselerin ne denli karmaşık, çeşitli, değişik yönleri olduğu ortada. Bu alanlarda yapılan tarih çalışmalarının kalitesi ve sayısı, ilgili coğrafyadaki halklar için zenginlik yaratır ki, bütün zamanlar için bundan öte bir zenginlik yoktur.

    Geçen ay 100. yılını andığımız Çanakkale muharebeleri, tarih literatüründe üzerine en fazla araştırma yapılmış, kitap, makale yazılmış olaylardan biri. Bu neden ve ne zaman oldu, nasıl oluştu? Çanakkale gerek Batı’da gerekse bizde, uzun yıllar boyunca önemi idrak edilmemiş bir konu olarak kaldı. Yayınlanan hatırat, günlük ve tarih kitapları sınırlıydı. Anmalar küçük çaptaydı. İtilaf Devletleri’nin Mütareke Dönemi’nde yaptırdıkları ve bugün hâlâ aynen duran mezarlıkları dışında, muharebe alanlarında sadece açıkta kalmış şehitlerin kemikleri vardı.

    Çanakkale 50’lerde hatırlanmaya başladı. Zira 2. Savaş felaketinden sonra kurulan yeni dünya düzeni, 1. Savaş’ın bu küçük cephesinin 20. yüzyıl tarihini nasıl etkilediğini göstermeye başlamıştı. Tarihçiler, kesin netice yeri olmamasına karşın 1. Savaş’ı fiilen uzatan Çanakkale cephesini; Osmanlı Devleti’nin 1915’te değil 1918’te savaş dışı kalmasını; bunun Sovyet Devrimi’ne, Kurtuluş Savaşı’na etkisini değerlendirmeye başladı. Sonrasında Çanakkale gibi aynı zamanda son derece dar bir cephede ne kadar geniş bir insani malzeme olduğu keşfedildi. Avustralyalılar “ANZAC ruhu”nu, Türkler “Çanakkale geçilmez” motto’sunu işlediler ama her zamanki gibi ciddi referans kitaplarını İngilizler yazdı (Bu işin ‘İncil’ini kaleme alan Avustralyalı Charles Bean hariç).

    Biz aradan geçen zaman içerisinde pek kalıcı eserlere imza atamadık. İdare ettiğimiz efsanelere yenilerini ekleyerek, sadece devşirme kitaplar üreterek, muharebe alanlarını betona, panayıra çevirerek, Çanakkale gerçeğinden de, fedakâr askerlerin yüksek ruh halinden de uzaklaştık. Çanakkale’nin 100. yılı irili-ufaklı anma etkinlikleriyle geçti. Yenilik yapabildiğimiz tek nokta, Çanakkale kara muharebelerinin başladığı 25 Nisan’ı bir gün öne çekerek anma törenlerini 24 Nisan’da gerçekleştirmek oldu.

    Tarihi değiştiren ataların, “tarih değiştiren” torunlarıyız.

  • Türklerin ve Kürtlerin Ermenilerden alıp vermediği

    Türklerin ve Kürtlerin Ermenilerden alıp vermediği

    Bu bir soykırım değil. Soykırımdan da beter. Bu bir tarihten-coğrafyadan silme girişimi. Bu sadece bir Teşkilat-ı Mahsusa operasyonu değil, dedelerimizin bizzat veya dolaylı katıldığı bir toplumsal linç hadisesi. Bu bir “onlar da haketti” değil, “onlar hiç yaşamamıştı ki” politikası. Bu bir tehcir değil, bir idam kararı ve infazı. Bu bir kıyım veya “karşılıklı boğazlaşma” değil, bir insanlık suçu.

    Lafı dolandırmadan söyleyelim: Ermenileri, Türk-Kürt-Çerkez-Laz elbirliğiyle öldürdük. Mallarına, arazilerine el koyduk. Onların mallarını ve parasını, erken Cumhuriyet döneminin ilk sermayeleri yaptık. Kadınlarına, kızlarına tecavüz ettik. Hayatta kalanları Müslüman olmaya, adlarını değiştirmeye, gizlenmeye mecbur ettik.

    Sonrasında, bu günahlarla yaşadık. İçimizdeki irini, sonraki günahsız kuşaklara taşıdık. Kimi zaman “esas onlar bizi kesti” diyerek kendimizi temize çıkarmaya çalıştık; kimi zamansa çeşitli vesilelerle “Biz aslında Ermenileri çok severiz” yaptık.

    Yine kimi Ermenilerin haklı nefretini hiç anlamak istemedik; ama kendi anlamsız nefretimizi, küçümseme ve aşağılama hissimizi “afedersiniz” hiç sorgulamadık.

    Vicdanımızı bıraktık ama tarih peşimizi bırakmadı. Ayrıca bu bir “sözde soykırım”dı, yani sözde kalmış, Ermenileri tam olarak öldürememiştik; hayatta kalanlar olmuştu! Bu hayatta kalanlar, ninelerinin-dedelerinin hatırasına sahip çıktılar. Buna itirazımız yoktu, ne de olsa hadiselerin üzerinden yıllar geçmişti. Ama kimileri, atalarının topraklarına, mallarına da sahip çıkmak istedi; zira borçlar hukukunda zaman aşımı pek çalışmıyordu. Para konusu açılınca “tamamen duygusal” bir ruh haline girdiğimiz için, bu noktada “hop” dedik. Zaten Ermeni diasporasının yıllardır “soykırım” tabiri üzerinde ısrar etmesinin politik olmaktan çok, bu anlamda hukuki bir sonuç doğuracağını idrak ettik (Bu bakımdan bugün resmî veya gayriresmî özür dilemeler ne kadar sembolikse, “soykırım deyip dememe” eksenindeki tartışma o kadar maddidir).

    Katliamların 100. yılı, artık neredeyse tamamen politik bir mesele haline gelen “Ermeni soykırımı”nı, tarihî ve insani boyutuyla tekrar ele almak için bir fırsat yaratıyor. Devletler ve hükümetler ne derse desin, acıları kullanarak siyaset yapan çevreler ne tutum alırsa alsın, bu meselenin kamuoyu vicdanında hakiki bir rahatlama yaratması yolunda atılacak önemli bir adım var: Ailesi öldürülenlerin torunlarıyla, cinayetlere karışan ve Ermeni mallarına el koyan ailelerin, aşiretlerin torunlarının biraraya gelmesi.

  • Savaş malzemelerinde ‘Yaşayan Çanakkale’

    Savaş malzemelerinde ‘Yaşayan Çanakkale’

    Çanakkale Savaşı’nın üzerinden bir asır geçti. Bu sürede ne gazilerimize ne anılarına ne de savaştıkları toprakların tarihi dokusuna sahip çıkamadık. Muharebe arazisinde bulunan çeşitleri malzemeler ve dönem fotğrafları, bizi o günlerin atmosferine taşıyan yegane unsurlar.

    Bundan bir asır önce Gelibolu Yarımadası’nda meyadana gelen muharebeler, sadece Türkiye’nin değil, dünyanın da tarihini değiştirdi. Bugün ülkemizde inancı ne olursa olsun, yaşayan her insanın bir anlamda varlık nedeni Çanakkale’deki savunmadır.

    Dünya Savaşı içerisinde herhangi bir cephe değildi Çanakkale. Osmanlı Devleti’nin 1915’te savaşdışı kalmaması Avrupa’daki savaşı uzatmış, bir dünya savaşı haline gelmesine sebep olmuştur. İngiliz-Rus bağlantısının kurulamaması, Sovyet Devrimi’ni etkileyen önemli faktörler arasındadır. Mustafa Kemal’in bir komutan figürü olarak ortaya çıkması ve tanınması, Milli Mücadele sürecini şekillendirmiştir.

    Çanakkale muharebelerinin siyasi-diplomatik etkileri 20. yüzyıla damgasını vurdu vurmasına ama; savaşın insani yönü, savaşanların hikayeleri özellikle Türk tarafında çok cılız kaldı. Kahramanlık ve fedakarlık klişeleri, menkıbeler, anonimleşen anlatılar ve abartılan hadiseler 100 yıl boyunca giderek arttı, insan gerçeğinin üzerini kapattı.

    Savaştan sağ çıkan gazi- lerimizin büyük çoğunluğu, yokluk ve unutulmuşluk içinde öldü. Anma kültürü gelişmemiş Türk devleti ve toplumu, onların bırakın kendilerini, hatıralarına dahi sahip çıkamadı. Muharebe bölgesinin milli park ilan edilmesi için 1974 senesini; bugün gördüğümüz yalan yanlış heykel, abide, pano, sembolik mezarlık gibi unsurlar için 1980 askeri darbesini beklemek gerekti. Bu süre zarfında arazide kalan şehitlerin kemikleri sızladı; birçok savaş malzemesi ve hatıra, hurda demir fiyatına satıldı.

    2000’li yıllardan itibaren bir “kitle turizmi”ne maruz kalan bölge, yeni yapılan yollar, otoparklar, yeni sembolik şehitlikler, betonlaştırılan ve tarihi-coğrafi dokusu bozulan haliyle, eskiye rahmet okutan bir hale getirildi. Bir zamanların unutulmuşluğa terkedilen hüzünlü toprakları, özellikle son 10 yılda müteahhitlere terkedilen bir “serbest şehit ekonomisi” alanına dönüştü. 100. yılda ise, bu defa ciddi yapılaşma tehditleri altında bulunan Çanakkale muharebe alanlarında, gösterişli törenlere ve gövde gösterilerine hazırlanıyoruz.

    Onur Akmanlar gibi, birkaç sahici Çanakkale araştırmacısı ise, muharebe alanlarında bulunan savaştan kalma objelerin izini sürerek, bunların hikayelerini derleyerek; bugün yanına bile yaklaşamayacağımız ruh yüksekliğine sahip gazileri ve anılarını yaşatmaya çalışıyor. İşte Akmanlar’ın arşivinden derlediğimiz “Yaşayan Çanakkale”…

    Tunca Örses arşivi Çanakkale siperlerinde askerlerimiz…
  • Zehirli atmosferde yaşamaya çalışmak

    Zehirli atmosferde yaşamaya çalışmak

    Sokakları, ekranları, manşetleri ve günlük hayatıyla, sinirli-öfkeli erkeklerin ülkesi Türkiye… Aslında kendini beğenmeyen ve beğenmedikçe acısını diğerinden, genellikle de kadından çıkaran özgüvensiz bir “erkek millet”… Diğer tarafta suçluyu cezalandırmayan, masumu içerde yatıran “baba devlet”. Ortada ise sadece kendine karşı çıkanı, kendisiyle uğraşanı hedef alan bir hükümet. Kenarda bir yerlerde de, olmayan muhalefet.

    “Zort” sesi çıkaran polis eskortuyla kendine yol açılan çeşitli mühim şahsiyet, acaba bu yolun nereye bağlanacağını düşünüyor mu? Tabii evet. Kartopu oynayanın, minibüse binenin veya ekmek almaya gidenin bile güvende olmadığı bir ülke, iktidar sahipleri için, doğru yolda demektir. Bu iklimde, daha baskıcı güvenlik yasalarını, anti demokratik uygulamaları ve tek adamlık sistemini çözüm olarak dayatmak, kabul ettirmek kolaylaşır.

    Öyle ya, ciddi bir ekonomik kriz kapıdayken, sokaklar güvensizken, ülkede kutuplaşmanın ötesine geçmiş bir tür soğuk savaş yaşanırken; kadın hakları, çocuk hakları, çevre ve yeşil alan hakları gibi insani meseleler lüks değil mi? Kültürel, doğal ve tarihi mirası koruma, geliştirme gibi uğraşların sırası mı? Sanat, edebiyat gibi “entel” alanlar, zaten halkımıza yabancı, Batıcıl fikirler yaymıyorlar mı?

    Yeni inşaat ve AVM’ler, yeni yollar ve köprüler, yeni saray ve camilerle kuşatılmış “huzurlu” bir yeni Türkiye’yi istemeyenler de ya susup uyum sağlayacaklar ya da dilerlerse başka bir ülkeye gidebilecekler; sonuçta özgür bir ülkede yaşıyoruz.

    Tarihten ders değil bilgi alınır. Bu bilgiyi de ancak ilgili dönemin şartları ve insanlarıyla birlikte değerlendirip hissedebilirsek kendimizi revize edebiliriz. Diğer türlü geçmişe uzanan bir ufkumuz, geleceğe dair bir vizyonumuz olmaz, oluşmaz. Tarihten cımbızladığımız özlü sözler, beğendiğimiz kahramanlar, sevdiğimiz imajlar, şimdiki halimizi doğrulayan inançlarla idare ederiz.

    Bu coğrafyanın insanları yakın tarihte çok daha sert ve zorlu dönemlerden geçti, ama atalarımız kadar bedel ödemedi. Çanakkale ve İstiklal Harbi’nden sonra yeniden yeni bir millet olmanın heyecanını sürdüremedi, aktaramadı, toplumsal dokuya yayamadı. Bugün her alanda kalitesizlik ve vasatlık tarafından kuşatılan, kuşatıldığını düşünenler, kendi niteliklerini gözden geçirmediler.

    Şimdi “birçok sayfasını atlayarak bitirdiğimiz kitabın başından başlayabiliriz”. Belki o zaman, çocuklarımız için daha fazla oksijen üreten bir çevre yaratma şansımız olur.

  • Dinî ve siyasi iklimde şiddetli yağışlar dönemi

    Dinî ve siyasi iklimde şiddetli yağışlar dönemi

    Dini ve siyasi iklimde şiddetli yağışlar dönemi

    İlk atası elmadan ısırık alınca müebbet sürgün cezasına çarptırılan insan, Tanrı’dan öc alırcasına günah işlemeye devam etti. Kulları günahtan arındırmak için yola çıkan semavi dinler de, çoğu zaman yeni günahlara malzeme edildi. Savaşların çoğu din veya kutsal değerler adına yapıldı. Öldüren de öldürülen de Tanrı adına hareket etti veya cezalandırıldı.

    Farklı dinlere mensup olanlar arasındaki savaşların kurbanları, aynı dine inananlar arasındakilere kıyasla azınlıktadır. Hıristiyanlar da Müslümanlar da, birbirlerine savaşlarda yapmadıklarıını dindaşlarına yaptılar. İnanç ve kaynağı aynı peygamber olan farklı mezhep veya yorumlar, birbirlerine karşı en acımasız yöntemleri uyguladılar; çoğu zaman ”ibret olsun, soyu kurusun” mantığıyla hareket ettiler.

    Geçen ayın dünya ve Türkiye gündemine damgasını vuran, izleri kalıcı sonuçlara yol açacağı anlaşılan Charlie Hebdo katliamını ”şiddet-ibret” ekseninde ve kuşkusuz sadece yakın tarihin El Kaidesi’yle, İŞİD’iyle açıklayamayız. Son 20 yılda şiddet ve terörü temel eylem biçimi kabul eden İslâmcı yapıları da, tarihten gelen çeşitli radikal dini akımların devamı gibi göremeyiz. Her dönemin koşulları farklı yaşanır; tarihte farklı yazılır. ”Tarih tekerrürden ibarettir” nasıl bir masalsa ”tarihten ders çıkarmak” da pek gerçek değildir. büyük olayların yarattığı travmalar kuşaktan kuşağa aktarılır ve toplumların hafızası, stilize edilen geleneklerle siyasi alanlara taşınır.

    2. sayımızın kapak konusu ”Anadolu’nun Öncü Müslümanları” idi ve Batı’nın Ortaçağ karanlığını aydınlatan İslâm medeniyetini, biliminsanları, sanatçıları ve unutulmaz eserleriyle yansıtmıştık. O sayımızın editoryal yazısında ” İslâm kültürü hayranlık uyandıran kimliğini, kendilerini ‘İslâmcı’ olarak niteleyenlere borçlu olmadığı gibi, onlara da bırakmamalı!” demiştik.

    Bu gün artık başka bir noktadayız. Türkiye’de kimliklerini ”Müslüman” olarak tanımlayan çoğunluğun, din adına işlenen cinayetleri kınamakla birlikte, ” ama onlar da buna zemin hazırladılar” anlayışını sürdürdüğü kabul ediliyor. Bunun pratikteki karşılığı, sonucu şudur: ”ifade özgürlüğü, dinin kutsal saydığı değerlerin başladığı yerde biter. Eğer bu sınır geçilirse, dinin kutsal saydığı değerler adına öldürme özgürlüğü doğar!” Eğer bu durum veri kabul edilecek olursa, ”dinin kutsal saydığı değerler” aşınır, yozlaşır. Bugün maalesef ” gerçek islâm bu değil” diyenlerin anlamakta zorlandığı gerçekte budur.

    Paris saldırısı, meşum stratejiyi net bir mesajla ortaya koymuştur: ”İslâm düşmanı, modern Haçlı veya ırkçıysan problem yok. Ama eğer ateist, laik, ılımlı veya İslâm’ı benim gibi yorumlayan biriysen ya sus ya beni destekle; yoksa sıra sana gelecek.”

    Müslümanların ”gerçek İslâm”ın ne olduğuna dair alacakları tutumlar, din ve dünya işlerindeki samimiyet-ahlak seviyeleri, önümüzdeki dönemde belirleyici olacak.

  • Siyasal iktidarın baskısı medyanın bağımlılığı

    Siyasal iktidarın baskısı medyanın bağımlılığı

    Aralık ayında Türkiye, gazetecilere karşı yeni bir siyasi operasyona tanık oldu. Hedefinde Zaman gazetesi ve Samanyolu TV’nin bulunduğu baskında, üst düzey yönetici ve gazeteciler gözaltına alındı, tutuklandı.

    Siyasal iktidarın baskısı medyanın bağımlılığı

    Kimi çevreler olayı protesto ederken, kimi kesimlerden de “iyi oldu; onlar da birçok masum insanın, gazetecinin düzmece delillerle hapse girmesine, mahvına sebep oldular” yorumlarını duyduk. Demokrasi, insani değerler ve meslek ahlakı kriterlerinin çoktan rafa kaldırıldığı günümüzde; gelişen hadiseler karşısında “siyaseten tutum” almayan gazetecilere de artık pek rastlanmıyor. Manşetler, köşe yazıları ve TV’ler bir tarafın “bunların neresi özgür basın; bir suç örgütünün elemanlarına gazeteci mi diyeceğiz”; diğer tarafın ise “basın özgürlüğü ayaklar altına alınıyor” çıkışlarına sahne oluyor. Devletin, hükümetin en üst düzey temsilcileri de kendilerini çoktan yargıç yerine koymuş, hükümlerini “bunlar suçlu” diye açıklamış durumdalar.

    Kuvvetler ayrılığının kağıt üzerinde kaldığı ülkemizde, basının özellikle 21. yüzyıldaki savruluşu bir kez daha şunu gösterdi: Türkiye medyası patronuyla, yöneticisiyle, yazarıyla, çalışanıyla ve doğal olarak yayınıyla bağımsız değildir. Son yıllarda iktidara yağ çekmek ya da küfür etmek ekseni dışında çok az sayıda gazete ve TV kanalı gösterebiliriz. Basın organları siyasi eğilimlerin, daha doğrusu siyasi ekiplerin yönettiği mecralar haline gelmiş, açıkçası çeteleşmiştir. Bugün kamuoyunda “en itibarsız meslekler” araştırması yapılsa, politikacılar ve gazeteciler diğer meslekleri uzak ara geride bırakarak ilk sıra için yarışır.

    Özellikle son 10-15 yıldır “meslek erbabı gazeteci” de çok azalmış, böyle bir iklimde doğal olarak nitelikli gazeteciye gerek kalmamıştır. Her meslekte olduğu gibi gazetecilikte de, kalite düşerse ahlak da düşer; çeşitli resmî ve gayriresmî çevrelerin “adamı” olup, onların kendi mahallelerine yayın yaparsınız. Bugün olan budur.

    Yine son 10-15 yılda basına ve gazetecilere yönelik cinayetler, hapis cezaları, haksız gözaltılar ve sayısız sansür girişimi vardır. Siyasi otoritenin basını susturmak ve tamamen “yandaş” bir medya yaratmak yolunda önemli başarılar elde ettiği de ortadadır. Bu bakımdan medyanın ülkede varolan kutuplaşmadan kaçınamayacağı ileri sürülebilir. Tüm bu baskılara rağmen, medyanın yine de önce iğneyi kendisine batırması gerekir. Zira basın üzerinde baskı kurmak zaten siyasi iktidarın doğasında vardır, onun yazılı olmayan temel işlevlerinden biridir. Nitekim bizim basın tarihimizde de 184 yıldır yaşanan budur.

    Murat Toklucu’nun hazırladığı, 21. yüzyıla kadar devlet-basın ilişkilerini dönem dönem özetleyen çalışmayı bu sayımızın kapak konusu olarak sunuyoruz. Son 14 yılı daha iyi anlamak için… Kaliteli ve özgür bir basın yaratmak yolunda hâlâ umut var diyebilmek için…

    İyi seneler.

  • Her gün yeniden ve hiç hatırlamadan

    Her gün yeniden ve hiç hatırlamadan

    Meşhur lafı herkes duymuştur: “Hafıza-i beşer nisyan ile malûldür”. Yani, insan belleği unutkanlıkla sakatlanmıştır. Gündelik işlerin, meselelerin, problemlerin kıskacındaki insan çoğu zaman ister istemez hafızasındaki bilgileri siler (veya bunlar silikleşir) ve boşalan alanı şimdiki zamanın verilerine terkeder.

    Her gün yeniden ve hiç hatırlamadan

    Ülkemiz insanının, eksikliğinden pek şikayetçi olmadığı bir özellik de “uzun süreli hafıza”dır. Ekmek parası derdine düşmek, bunun doğal nedeni sayılır. Hatırlamaya, geçmiş hadiseleri düşünmeye “zaman” yoktur. Hatırlanmayan hatıralar da “zamanla” yokolup gider. Bir kısmı yazılmış-aktarılmış-saklanmış olsa da, “zamane” insanı genellikle bunlara burun kıvırır.

    Büyük çelişki, bu döngüye giren insanın da, toplumların da ilerde pek hatırlanmayacak olmasında. Hatırasızlaşan, geçmişle bağını koparan insan, hatır da bilmez kıymet de. Günümüz Türkiyesi’nde yaşayan bizler, Osmanlı ve Cumhuriyet mirasını siyasi tercihlerin bir fonksiyonu olarak algıladığımızdan beri, kötü yapılmış sinirli kopyalar halinde yaşıyoruz. Tarihî-kültürel mirası korumayı değil, onu günlük ihtiyaç ve hesaplarımız için kullanmayı, harcamayı düşünüyoruz. Daha öncesi, yani coğrafyamızın Bizans, Roma, antik döneme ait kıymet ve izleri ise zaten hem epeyce eski hem de oldukça “gâvur” (Tam da bu noktada, ülkemizde pek bilinmeyen, ilgilenilmeyen ama tayin edici bir tarihsel olayı kapağımıza taşıdık: 1204-İstanbul’un Haçlılar tarafından fethi).

    Böyle bir iklimde hiç değilse günün tarihine tanıklık etmesi beklenen gazetelerin, dergilerin, TV kanallarının durumu da ortada. Yarın arşivlerde bunlara bakacak gelecek kuşaklar, unutulmayı haketmiş bir dönemin hâl-i pür melalini görecekler, daha doğrusu göremeyecekler. Yeni yayın yasakları, yeni polisiye tedbirler, yeni adaletsizlikler, yeni tarih ve çevre katliamlarıyla dolu yepyeni bir Türkiye’ye doğru gidiyoruz.

    #tarih dergisi dünden bugüne küçük de olsa bir nefes umut sağlıyorsa ne mutlu bize. 2015’te görüşmek dileğiyle…