Yazar: Gürsel Göncü

  • Ne Doğulu ne Batılı, yarım yamalak olmak

    Son zamanlarda Türkiye’nin bir “merkez ülke” olduğu, hem Doğulu hem Batılı değerleri savunduğu sıklıkla dile getiri­liyor. Bir zamanlar ve hâlâ kimi zaman kar­şımıza çıkan “köprü ülke” Türkiye klişesi­nin yerini, bu yeni klişe almak üzere.

    “Merkez ülke” tabirinin ülke insanına hoş duygular veren bir tarafı var; “güç bende artık” gibisinden, “ben ortadayım sen periferidesin” gibisinden. Gerçi son yıllardaki durumumuz daha ziyade “ortada sıçan” rolüne uygun düşüyor sanki ama, tam 12 sene önce, henüz başbakan başdanışmanı iken Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’nun söylediklerini bir hatırlayalım. Kendisi o meşhur “komşularla sıfır problem” cümlesinden sonra şöyle diyor: “Türkiye’nin uluslararası sistemdeki rolü tanımlanırken genellikle kullanılan kavram ‘bir köprü olma’ rolü idi… Türkiye yeni dönemde ‘köprü’ değil, ‘merkez’ ülke olarak tanımlanmalıdır”.

    Kendi topraklarında aylardır kent savaşları yaşanan; her gün çoluğu çocuğu, sivili, askeri, polisi öldürülen bir ülkenin değil merkez, değil köprü, Doğu ile Batı arasında bir “tampon ülke” durumuna geldiği aşikâr. Bunun sorumlusu olarak “dış güçler ve içimizdeki hainler”i göstermek de artık eskise de yine kullanılan diğer bir klişe. İçinde bulunduğumuz durumu geçen ay 38. ölüm yılında andığımız Oğuz Atay çok daha sempatik bir dille ifade etmişti: “Öyle bir yarım yamalaklığımız var ki, bizim dramımız, trajedimiz, akıl almaz bir biçimde gelişiyor. Ayrıca, bir trajedinin içinde olduğumuzun farkında bile değiliz… Biz taklit yapıyoruz ve Batı’ya bile kendimizi kabul ettirdiğimiz anlar oluyor (Bir futbol maçında yeniveriyoruz onları). Ya çocuksu gururumuz! Beğenilmezsek hemen alınıyoruz, Batılılara iftiralar ederek kendimizi temize çıkarmak için didiniyoruz…”

    Davutoğlu, 2004’teki konuşmasında devamla şöyle demiş: “Bunun gerçekleşebilmesi (merkez ülke) sadece diplomatlarımızda ve siyasilerimizde değil, aydınlarımızda da zihniyet değişikliğini gerektirmektedir. Bir aydın reformasyonu olmadan, yeni bir aydın prototipi geliştirmeden bunu sağlayamayız”. Şu sıralar geliştirilmeye çalışılan prototipe bakınca, insanın Atay’ın eleştirdiği yarım yamalak Cumhuriyet aydınına sarılası geliyor.

    Tarihî coğrafya olarak Doğu’nun ve Batı’nın nerede başlayıp bittiği ayrı bir tartışma konusu. Ancak şurası bence kesin: Yakın tarihimizin belki de en tayin edici hadisesi Çanakkale Savaşı’yla ortaya çıkan yeniden kuruluş koordinatlarını kaybetmiş durumdayız. Hem maddi hem manevi anlamda.

  • Kalıcı olmayan değerlerin geçici insanları…

    Siyasi cinayetlerden gazeteci tutuklamalarına, terör saldırılarına uzanan karanlık bir ülke gündemi hepimizi sarmalıyor. Bu denli yakıcı, olağanüstü hadiselerin yaşandığı bir dönemde Türkiye de giderek kendi içine kapanıyor, ufuklar daralıyor, “öteki”ni suçlamak hatta gerekirse öldürmek noktasına varan zihniyet güç kazanıyor.


    Tarih üzerinden yürütülen hamaset edebiyatı; dinî inançların kötüye ve şiddet için kullanılması; yol-köprü-bina inşa etmenin gelişme, eleştiri ve muhalefet yapmanın vatan hainliği sayılması bu dönemin karekter özellikleri olarak hatırlanacak.


    Dışarda da durum kritik. Suriye, IŞİD derken Rusya’yla da tarihî bir dönemeçteyiz. Bundan 160 yıl önceki Kırım Savaşı’nı saymazsak (İngilizler ve Fransızlarla müttefiktik), atalarımız Ruslara karşı son sıcak muharebeyi 304 yıl önce kazanmış: Prut Savaşı. Sonraki zaman zarfında Rusya bir dünya devleti oldu biz ise “bölgesel güç” havalarında dolaşırken, çok ciddi bölgesel güçlükler içine düştük.


    Genellikle her geçkin kuşak, kendisinden sonra gelen yeni nesilleri ve ülkeyi “bozulmuş” bulma eğilimindedir ve kendisine bir sorumluluk yüklemez. Cumhuriyet kuşakları, dönemlerinde yaratılan değerleri kalıcı bir toplumsal hafızaya, dokuya işlemiş yaygın bir kültürel yapıya dönüştüremedi. Evet, bu topraklar üzerinde özgürce, bağımsız yaşamak istiyorduk ve bu hakkı savaşarak kazanmıştık ama, sonrasında neyi, nasıl yapacağımızı pek bilemedik. Bilemedikçe de suçu her türlü emperyalizme, “dış düşman”a atarak idare ettik. “Halktan kopuk, elitist” zihniyet,
    bu süreçte ancak yarım yamalak bir değerler sistemi oluşturabildi ve bu da uzun ömürlü olmadı.


    Peki Cumhuriyet’in bu sorunlu yapısına, uygulamalarına duyulan reaksiyonla gelişip büyüyen şimdiki siyasi otorite, son 10-15 yıldır hangi yeni veya yenilenmiş değerleri “tesis” edebildi? Neredeyse her gün yaşanan acı olayları, giderek yükselen korku ve şiddet ortamındaki skandalları bir tarafa bıraksak bile, gündelik hayatta kötü yapılmış restorasyonlar, ıslıklanan saygı duruşları, betonlaşan çevre, kutuplaşan ve mutsuzlaşan insanlar görüyoruz sadece.


    Siyasi iktidar ve para odaklı yönetim ve zihniyetler, dünya medeniyetine şimdiye kadar sadece iki kalıcı değer bırakmış: Siyasi iktidar ve para. Ve bunların temel özelliği, sürekli el değiştirmesi. Türk olmaktan, Türkiyeli olmaktan gurur duymak, kan grubuyla, tarihî başarılarla, vatan-toprak hissiyatıyla, yabancıya-ötekine tepki koymakla sınırlanırsa, biz de bu coğrafyada geçici hale geliriz. Sadece fikirlerin çatıştığı, iyi yapılan işlerin birbiriyle rekabet ettiği bir ülkenin özlemiyle… Şimdilik hoşçakalın.

  • Ermeni gazimiz Dr. Cebeciyan

    Ermeni gazimiz Dr. Cebeciyan

    1914-18 arasında önce Çanakkale’de sonra Doğu cephesinde görev yaptı. Hem insanları kurtardı hem gerektiğinde askeri şevke getirecek kadar üstün bir görev bilinci ve vatan sevgisiyle davrandı. Aynı sırada akrabaları tehcirde katlediliyordu. Özel bir günlük.

    Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı ordusunda çok sayıda gayri müslim asker de silah altına alınmıştır. Bunlar arasında hekim olarak görev yapanların önemli bir bölümünü Ermeni subaylar oluşturmaktaydı. Son yıllarda yayınlanan çeşitli hatıratlar, çıkan tartışmalar neticesinde Osmanlı ordusunda Ermeni ve Yahudilerin de bulunduğu, büyük bir özveriyle görev yaptıkları ve bir kısmının da “şehit” olduğu bir kez daha teyit edildi, belgelerle ortaya kondu.

    Bu konuda Yüzbaşı Torosyan örneğindeki gibi, kimi hatıratların içindeki bazı bölümlerin yaşanan hadiselerle ciddi çelişkiler göstermesi soru işaretleri yaratsa da; bu durum Türk, Fransız, İngiliz, Alman, Avustralyalı subayların anılarında da değişen oranlarda geçerlidir. Dolayısıyla zaten yapısı gereği öznel olan hatıratların, tüm aktüel siyasi tutum alışların ötesinde değerlendirilmesi ve nalına mıhına okunması gerekir.

    Savaştan sonra da hekimlik yaptı Dr. Cebeciyan, Halep’te kurduğu hastanede, meslektaşı Filip Hovnanyan, hemşire Zabel Vartanyan ve hasta kız çocuğu ile, 1928.

    “Hatırat” dediğimiz şey, “günlük”ten farklı olarak olaylardan sonra kaleme alınmıştır. Yazar kimi zaman eğer olaylar yaşanırken not almışsa bunlara başvurur ama genellikle “hatırladıklarına” ve “duyduklarına” güvenir. Tabii aradan belli bir zaman geçtiği için, yazarın kendini konumlandırması da değişir. Günlük ise olaylar sırasında tutulur ve her ne kadar yine öznel olsa da, hatırattaki gibi “muhtemel revizyonlar” görmediğinden, tarihsel değeri ve güvenilirliği daha yüksektir.

    Dr. Avedis Cebeciyan’ın günlüğü de tam da bu noktada, 1. Dünya Savaşı sırasında bizim cephelerde tutulan günlükler arasında epey kıymetli bir örnek sayılmalı.

    Önce Çanakkale sonra Doğu cephesinde görev yapan Cebeciyan, hem cephe hem cephe gerisine dair askerî ve insani gözlemlerini aktarır. Bir taraftan savaşırken diğer taraftan tehcire uğrayan akrabalarının acı haberlerini alır. Cephe gerisinde görevli olmayı kabullenemez ve cepheye gitmek için gönüllü olur. Kimi zaman “haydeyin aslanlarım, vatana hizmet edecek gün, bugündür!” diyerek askeri şevke getirecek kadar görevine, yurduna bağlı bir subaydır.

    ‘Kalan ömrümün tarihçe defteri’

    Ermeni harfleriyle Türkçe tuttuğu ve “Yövmiye Ömrümün Tarihçe Defteri” diye adlandırdığı günlüğün ilk sayfası (yanda).

    Ermeni alfabesiyle ama Türkçe tuttuğu günlüğü sadece askerî tarihçiler için değil, sosyal tarihçiler için de bir hazine niteliğindedir. Dönemin haleti ruhiyesi, subay ve askerlerin davranış modelleri, sivil halkın yaklaşımları, başta sağlık hizmetleri olmak üzere ulaşım-haberleşme-lojistik üzerine aktardığı gözlemleri, günlüğün değerini arttırmaktadır.

    Cebeciyan’ın samimi üslubu, tarafsızlığı, duyduklarını aktarırken çoğu zaman “duyduğuna” vurgu yapması, nadir boş zamanlarında Rumca öğrenmeye çalışması veya mandolin çalması, iyi yetişmiş ve seçkin bir subayla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.

    Mütareke’den sonra memleketi Halep’e yerleşmiş Cebeciyan. Burada kurduğu hastanede 1952’deki vefatına kadar kendini insanları iyileştirmeye adamış. Yaşadığı büyük acılara ve kayıplara (ailesinden 25 kişi tehcir sırasında ölüyor, öldürülüyor) rağmen kendini insana, vatana adamış bir gazinin 100 yıl önceki sesini duyuyoruz onu okurken.

    Tabib subay Dr. Avedis Cebeciyan 1. Dünya Savaşı sırasında…
  • Çaptan düşen dalkavuklar modern zaman efendileri

    Çaptan düşen dalkavuklar modern zaman efendileri

    Bugün ülkemizdeki iktidar yandaşlarına bakınca, bizde ve Batı’daki ahir zaman dalkavuklarına, şakşakçılarına insanın şapka çıkarası geliyor. Geçmiş dönemlerin yandaşları biat etmenin zeka ve espri dolu yöntemlerini geliştirmişler, arkalarında unutulmaz hikayelerle dolu bir literatür bırakmışlar.

    Kralların, sultanların yanıbaşında çoğu zaman “kadrolu” çalışan bu zevat, birikimleri, malumatfuruşlukları ve yol-yordam-kelam hâkimiyetleriyle öne çıkardı. Bunların “dal” harfi gibi eğilip bükülmeleri, vücut dili bakımından günümüzde pek bir değişiklik olmadığını gösteriyor. Otoritenin ayak seviyesine kadar olmasa da, karın seviyesine kadar eğilen nice patronlar, hukukçular, gazeteciler gördü bu ülke. Sonra yine görüldü ki bu da yeterli değil.

    Yandaş TV kanallarında, gazetelerde boy gösterenlere “yıkama-yağlama tamam da biraz daha yaratıcı olun, aldığınız paranın hakkını verin, beni övmenin dışında siz de ortaya birşeyler koyun” talimatı geldi. Kabataş’lar, suikast masalları, camide içkilerden tutun da; İnönü’nün Atatürk’ü zehirlediği iddiasına kadar uzanan bir dizi senaryo yazıldı. Ama bu dönemin yandaşları hem fikren hem zikren, dalkavuk ecdattan o denli uzaktı ki, yaptıkları işlerle gülünç, zavallı, patetik hallere ve birbirlerine düştüler.

    Bunun üzerine otorite, “doğru dürüst” bir fotoşop bile yapmayı beceremeyen yağcı, yalaka, yandaş takımından etkili bir sonuç çıkmayacağına kanaat getirerek, “tetikçi” sınıfının ödenek ve tahsisatını arttırma yoluna gitti. Muhalif sayılanlara karşı başlatılan saldırılarda, medyada hedef gösterme aşamasından direkt tehdite, sonrasında gazete baskınlarına, gazeteci dövmelere, çocuk-genç öldürmelere ve nihayetinde Suruç ve Ankara’daki katliamlara uzanan şiddet dönemine girdik.

    Bir zamanların dalkavukları, efendilerinin suyuna giderek, onları pohpohlayarak yumuşatarak, “hepsinin başı vurula” fermanını “tamam üçünü beşini halledin”e çevirebilirlerdi. Şimdilerde ise “yetmez efendim, çatlak sesleri tamamen yokedelim” diyenler var!

    Zaman içerisinde sadece dalkavuklar değil, efendiler de değişti. Değişmeyen tek şey, galiba diktatörleşen efendilerin şu motto’su: “Bırak nefret etsinler, yeter ki korksunlar”. Ne kadar korktuğumuz bu ay başı ortaya çıkacak!

  • Kader değil Mustafa Kemal

    Kader değil Mustafa Kemal

    10 Ağustos 1915 sabaha karşı yapılan süngü hücumu Çanakkale muharebelerinin dönüm noktasını oluşturur. Mustafa Kemal o gün, 25 Nisan’dan sonra bir kez daha tarihin akışını değiştirmiştir.

    Yarbay Mustafa Kemal

    Bu yıl Çanakkale muharebelerinin 100. yılı dolayısıyla yüzlerce etkinlik, yayın, film, panel, kitap yapıldı. Bunların arasından kaçı geleceğe kalacak, referans yaratacak bir değer yarattı derseniz, cevabımız bir elin parmaklarını göstererek verebiliriz.

    Özellikle devlet destekli faaliyetler tam bir hayalkırıklığı. Bu da Türkiye koşullarında “normal” sayılıyor, zira amaç bu devlet pastasından nasiplenmek.

    Bilindiği gibi Çanakkale muharebe alanlarının idaresi bu yıl Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı Gelibolu Tarihî Alan Başkanlığı’na devroldu. Aslında kağıt üzerinde doğru bir uygulama ama, pratikte neler olacağını göreceğiz. Zira yeni mevzuat, yeni yapılaşma ve uygulamalar için yepyeni “fırsatlar” sunuyor. Malum, bizde ortada para ve politika olduğu zaman, vatan teferruattır. Tarihî Alan Başkanlığı özellikle son 15-20 yılın yanlış uygulamalarını sonlandırıp, hatta bunları ortadan kaldırıp, alanın tarihine yakışır, bilimsel bir anlayışla hazırlanmış bir master planı, uzmanlar gözetiminde devreye sokacak mı; yoksa yine müteahhitlerin at koşturduğu bir alan ve estetik yoksunu, hamaset zengini, siyaset kullanımlı yeni kepazelikler mi göreceğiz?

    Son aylardaki gelişmeler pek umut verici değil ama, alan başkanlığının yeni yayınladığı kitap belki de olumluya gidiş için bir işarettir.

    Öncelikle kitabın yazarı olarak, Çanakkale konusunda önde gelen alan uzmanlarından Muzaffer Albayrak’ın seçilmesi önemli. Alan uzmanı deyince, bizde “rehberden hallice” gibi birşey anlaşılıyor. Halbuki bu, tarihi bilgileri aktüel alan üzerinde ayrıntılı şekilde eşleyebilen, yorumlayabilen, literatüre hakim ve Çanakkale’nin o maalesef meşhur “tüyleri diken diken” eden duygusallığını aşmış araştırmacı demek.

    İkinci olarak, seçilen konu çok önemli. 10 Ağustos karşı saldırısı, sadece Çanakkale muharebelerinin değil, 1. Dünya Savaşı’nın ve bir milletin kaderini yeniden çizmiş bir hadisedir. Mustafa Kemal deyince, “Anafartalar kahramanı” demek tabii yanlış değil ama, asıl kritik ve tayin edici kapışma, 10 Ağustos sabahı Conkbayırı yamaçlarında yaşanmıştır. Mustafa Kemal eğer tam o gün, o saatte bir süngü hücumuna karar vermemiş olsaydı, hatta sadece bir saat daha bekleseydi (mesela henüz saldırı için yerini alamamış 41. Alay’ın da gelmesini bekleseydi) gün ağarmış olacak, hücumun ilk dalgasındaki sürpriz etkisi kaybolacak, belki de bugün bu satırları bu şekilde ve bu dilde yazamayacaktık.

    Kitabın yazarı, bize saldırı öncesi ve sırasında yaşananları bütün ayrıntıları ve heyecanıyla aktarmış. Hepsinden önemlisi, bugün Conkbayırı’na gidip de tepenin üzerinden turist gibi denize bakan insanlarımız için, neyin tam olarak nerede gerçekleştiğine dair tarifler ve fotoğraflar da vermiş. Özellikle “Mustafa Kemal’in gözetleme yaptığı siper” veya “Mustafa Kemal’in saatinin kırıldığı yer” gibi uydurma saçmalıklar önünde fotoğraf çektirenlerin mutlaka okuması gereken bir kitap. Tabii kabahat insanlarımızda değil, yıllardır bu levhaları orada tutan zihniyette.

    Bu kitap, Çanakkale muharebelerinin tartışılmaz yıldızı Mustafa Kemal’in, tarihi değiştiren hamlesini nasıl yaptığını öğrenmek isteyenler için. Tabii Tarihî Alan Başkanlığı bir an evvel bu kitabı daha geniş kitlelere ulaşacak şekilde piyasaya çıkarırsa.

  • Kürt meselesinde devlet hata yapmıştır

    Kürt meselesinde devlet hata yapmıştır

    100 yaşına basan tarihçilerin kutbu Halil İnalcık, bugün Türkiye’nin en önemli meselesinin kürt meselesi olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Doğu’da yıllarca onlara iyi muamele etmedik, en azından Batı’da bizimle beraber yaşamaya başladıklarında Kürtleri benimsemeliydik. Devlet vazifesini yapmadı, bu konuda biliminsanlarının uyarılarına kulak asmadı”.

    Tam altı sene önce 93 yaşında olan ünlü tarihçi Halil İnalcık, o dönem yayınlamakta olduğumuz NTV Tarih dergisinde aylık tarih yazıları yazmaya başlamıştı. Bizim için büyük bir onur, okurlar için gerçek bir şanstı. Hocanın ilk kez yazdığı birbirinden değerli makalelere, kendimizce bir katkı yapabilmek için epey uğraştık. Haritalar, krokiler, arazi fotoğrafları, çizimlerle, onun yazdıklarını daha çok sayıda insana ulaştırmanın, özellikle gençlere aktarmanın yollarını aradık (Bu değerli makaleler geçen sene Osmanlı Tarihinde Efsaneler ve Gerçekler adı altında NTV Yayınları tarafından kitaplaştırıldı; fakat yayıncı bunların ilk olarak nerede yayınlandığından hiç bahsetmemeyi tercih etti!)

    Halil Hoca’nın Osmanlı tarihine yaklaşımındaki hassasiyet ve tarafsızlık; arşiv belgelerinden yola çıkarak yaptığı yorumlar gayet öğretici ve etkileyiciydi ama, beni en çok 90’ını geçmiş bir akademisyenin hâlâ saha araştırmaları yapması, örneğin Bolu dağlarında erken Osmanlı döneminin izlerini sürmesi şaşırtmıştı.

    Yine o dönemde, Hoca’yı Bilkent Üniversitesi içindeki mütevazı dairesinde ziyaret ettiğimde şaşkınlığım daha da arttı. Evin salon ve yemekodası birleşik alanı, fiilen bir çalışma odasına dönüşmüştü ve binlerce kitap, kağıt, defterin arasından geçerek zorlukla oturacak dar bir yer bulabilmiştim. Hoca da aradabir kendi sıkıştığı köşeden kalkıyor, “şurada belgenin fotokopisi olacaktı” diyerek, o korkunç yığınlar arasında tek seferde aradığı şeyi buluyordu. Benim şaşkınlığıma karşılık da şöyle demişti: “Gürsel Bey buzdağının görünen kısmı bu; yani sadece şu sıralar uğraştığım işlerle ilgili kitap ve notlar bunlar. Benim asıl kütüphanem İstanbul’daki evde”.

    Geçen ay 100 yaşına basan Halil Hoca’nın Ankara’daki evine beş yıl sonra tekrar gittiğimde manzara biraz değişmiş, salonda biraz olsun yer açılmıştı. Hoca “Şu sıralar bakmadığım kitapları kutulara koydum, yine de balkonda oturalım” diyerek güldü.

    Halil İnalcık gibi bir uluslararası seviyede bir tarihçiye sorulacak şüphesiz çok şey vardı. Hele o hoca, bir asrı devirmiş, yani yazdıklarının yanısıra 99 yıl yaşamış ve Türkiye’nin geçirdiği evrelere bizzat tanık olmuş bir hoca ise. Bugün yaşadığımız dönemi bu tecrübe ve bilgiyle değerlendirmesini istediğimde ise şöyle dedi: “Gürsel Bey, bugün içinde bulunduğumuz durum, maalesef neredeyse sadece politik tercihlere göre anlatılıyor, yorumlanıyor. Ne desem bir tarafa çekilir. Halbuki ben yalnızca tarihten tarafım”.

    “Peki hocam, öyleyse bugün Türkiye’nin sizce en önemli meselesi nedir ve tarihten çıkaracağımız bir ders var mıdır?” diyerek şansımı tekrar denedim. “Biz bu tür gazeteci numaralarını çok gördük” gibisinden gülümsedi ve “sizin derginizi öteden beri biliyorum ve çok beğeniyorum. Aktüaliteyi tarihle bağlantılı takip ediyorsunuz.

    Zaten siz gelmeden bunu düşünmüştüm. Benim kişisel tarihimle de bir bağlantısı var. Bu bakımdan sorunuzu cevaplayacağım” dedi.

    Kayda başladım.

    “Bugün Türkiye’nin en önemli meselesi Kürt meselesidir. 27 Mayıs 1960’tan hemen sonra Millî Birlik Komitesi bizi Doğu’daki vaziyeti anlamak üzere bölgeye gönderdi. Cemal Alagöz ve başka arkadaşlarla beraber bilimsel bir rapor hazırlamak üzere epey dolaştık, çok insanla konuştuk. Kürt meselesi için bizim ülkede yapılan ilk bilimsel çalışma denebilir buna.

    Ben kronolojiyi, hadiselerin sıralamasını hem öğrenirken hem öğretirken önde tuttum.

    Tarihin sosyal ve ekonomik kısmına hep çok önem verdim. Batı’da da bu böyle. Yani toplumun tarihini, insanın tarihini yapmak. Bu gezintilerde de bu metodolojik bakış açımdan şaşmadım.

    “Kürtlere asimilasyon siyasetinin nasıl tatbik edildiğini, kötü muameleleri orada gördüm. Kürt halkının çok geri şartlarda yaşadığını gözlemledim. Şeyh, derviş kılıklı insanlar halkın üzerinde söz sahibi idiydi.”

    Bizim ziyaret ettiğimiz bu tarih aralığında Doğu illeri Ortaçağ’ı yaşıyordu adeta. Ziraat ağaların elinde. Daha ziyade bu sosyal problem üzerinde durdum ben. Ağalar, arazinin büyük kısmına sahip ve bu araziyi işletmek için de toprağı olmayan köylüyü yarıcı olarak çalıştırıyor. Bunları araştırdım. Ağanın hissesi üçte ikiye kadar yükseliyor bu arada. Bu da yerel köylüleri bir parya hayatına sürüklüyordu. Doğu ile ilgili raporumda bunun da üzerinde durdum. Halkın istismar edildiğinden bahsettim. Yaşanabilir bir muhitin devlet tarafından sağlanmadığına da değindim. Su yok, köprü yok…

    “Ben 60’lı yıllardan beri Doğu’yu ilmî usullerle incelemektaraftarıyım. O dönemler devlet tarafından Kürtlerle ilgili saçmasapan, uydurma şeyler kaleme alınıyordu. 70’li yıllarda birkaçüniversitede kürdoloji enstitüsü kurulması teklifi de verdim. Biz bu fırsatları kaçırdık.”

    Kürtlere asimilasyon siyasetinin nasıl tatbik edildiğini, kötü muameleleri orada gördüm. Kürt halkının çok geri şartlarda yaşadığını gözlemledim. Şeyh, derviş kılıklı insanlar halkın üzerinde söz sahibi idiydi. Said Nursi mesela büyük etki yaratmıştı. Şimdi önemleri azalsa da hâlâ etkilerinin devam ettiği yerler var.

    Ayrıca devletin bu halk için vazifesini yapmadığını rapora ekledim. Raporu, Kurucu Meclis’e verdiler. O komitede Doğu’da valilik yapmış valiler vardı.

    O dönemde Kürt vatandaşların sınır komşularımızla ilişkilerini kesmek için sınır kasabalarına Türkmenleri yerleştirme teklifleri yapıldı (Yakın zamanda bunları tek- rar duymaya başladık).

    Doğu Anadolu’da hayvancılık ve bir tür kabile düzeni hakimdi. Kış geldiği zaman Doğu Anadolu’daki insanlar Kuzey Irak’a ve Suriye’ye giderlerdi, daha sıcak olduğu için. Osmanlı döneminde Fırat Nehri’nin kuzeyindeki Kürtlerden devlet birer akçe vergi alırdı hayvan başına. Palu’daki köprünün üzerinden geçerken hayvanlar tespit edilir ve ona göre para alınırdı. Bu bölgede Türkmenler de vardı tabii. Türkmenler ile Kürtlerin hayvan varlığı ara- sındaki uçurum (Türkmenler lehine) benim dikkatimi çekmiştir.

    Meclis kuruldu, Komite otoritesini ve elindeki işleri meclise havale etti ve bizim raporumuz TBMM’ye intikal etti ve burada unutuldu. Bizim gözlemlerimiz boşuna bir ziyaretten ibaret kaldı. O dönem üniversitede ders veriyordum. Talebelerim arasında İsmail Beşikçi isimli bir talebem vardı. Bir gün ders sırasında ‘Doğu’yu tanımıyoruz, orayı anlamıyoruz, sizler ilmî metodlarla, Doğu’nun sosyal ve ekonomik meselelerini araştırın’ demiştim. Beşikçi bunu benimsemiş, kendisi sonrasında bu konuda uzman hale geldi. Sadece kitapları sebebiyle 30 seneye yakın hapiste kalmıştır. Ama Kürt meselesine olan ilgi benimle ve İsmail Beşikçi ile başladı.

    “Biz çeşitli etnik grupları Türkiye birliği içinde benimsemeyibaşaramadık. Türkiye bu etnik zenginlikle uyumlu (Lazlar, Çerkeslergibi Türkiye’deki 27 farklı etnik grubu kapsayarak söylüyorum) bir siyaset belirlemeliydi. Yıllardır en temel meselelere el atamayan, pratik önlemler alamayan bir devlet sözkonusu.”

    Ben o zamandan beri Doğu’yu ilmî usullerle incelemek taraftarıyım. O dönemler devlet tarafından Kürtlerle ilgili saçmasapan, uydurma şeyler kaleme alınıyordu. Ben birkaç üniversitede kürdoloji enstitüsü kurulması teklifi de verdim. 70’li yıllarda yapılmış bir teklif bu benim tarafımdan. Maksadı Doğu’yu ilmî şekilde tanımak. Son zamanlarda biliyorsunuz, ayrılık taraftarı Kürt aydınları bunun içeriğini değiştirerek ihya ettiler. Biz bu fırsatı kaçırdık.

    Sonraki yıllarda Kürt meselesiyle ilişkim devam etti. Zannediyorum Milliyet gazetesi benimle bir röportaj yaptı. Türkiye’nin meseleleri üzerinde konuştuk, burada Kürt meselesini de ele aldık. Kürtler kitleler halinde Batı şehirlerine intikal ediyorlardı, bundan bahsettik. Fakat kendi ülkemizin sosyologları bu konuyla ilgilenmedi o dönemde. Kürt meselesi göç sonucunda sadece Doğu’yu ilgilendiren bir konu olmaktan çıktı, bütün Türkiye’yi ilgilendiren bir konu haline geldi.

    Anadolu halkı yalnız Türklerden ibaret değil, Kürtler de var Anadolu’da. 80’li yıllarda oluyor bunlar. İstanbul’da Kürt nüfusu 1 milyonu aşınca, takip edeceğimiz siyasetin onları tam anlamıyla benimsemek olduğundan bahsettim. Doğu’da onlara iyi muamele etmedik, en azından Batı’da bizimle beraber yaşamaya başladıklarında onları benimsememiz gerektiğini anlattım. Bilimadamlarının söylediklerini gözardı etmemek gerekir. Benim sunduğum çözümler dikkate alınsaydı bugünkü çatışma durumunda olur muyduk, kendimize sormamız gerek.

    Sosyal gelişimde ekonomi hayatı önemlidir. Biz çeşitli etnik grupları Türkiye birliği içinde benimsemeliydik.

    Türkiye bu etnik zenginlikle uyumlu (Lazlar, Çerkesler gibi Türkiye’deki 27 farklı etnik grubu kapsayarak söylüyorum) bir siyaset belirlemeliydi. Yıllardır en temel meselelere el atamayan, pratik önlemler alamayan bir devlet sözkonusu”. 

    ‘Avrupa tarihi, Osmanlı tarihi olmadan yazılamaz, anlaşılamaz’

    Avrupa’daki büyük ülkelerin millî devlet olma sürecinde Osmanlıların belirleyici rol oynadığını söyleyen İnalcık Hoca, Türk tarihçilere önemli görevler düştüğünü söylüyor.

    Kanuni zamanında dünya ekonomik tarihi, Baharat ve İpek Yolları bizden geçiyordu. Osmanlı Devleti, Millî devletlerin teşekkül sürecinde İngiltere’yi, Hollanda’yı, Fransa’yı desteklemeseydi bunlar imparator ve Papa’ya karşı millî devletlerine kavuşamazlardı.

    Fransa kralı esir düşmüştü 1525’te. Kanuni’ye büyük devlet olarak, imparatora karşı çıkabilecek güç olarak başvurdu ve Mohaç seferini bundan dolayı gerçekleştirdik. Mesela bizim tarihimizde bu oldukça açık, sonra Fransa ittifakıyla biz İtalya’yı fethetmek için Korfu Seferi’ni yaptık ve Fransa’ya Barbaros sayesinde Korsika’yı kazandırdık bu sefer esnasında. Fransa, Korsika’yı bize borçludur. Bu hakikatler eşeleniyor. 1543’te Hayrettin’in Fransa ile ittifakı ile ilgili olarak; ‘Türkler bu tarafa geldiler, yaptıkları bütün iş manastırdaki kızları esir alıp götürmekti’ derler. Benim Devlet-i Aliyye’yi okuyun, hakikatleri vesikalarla gösterdim. Toulon’da 30.000 Türk bütün bir kışı geçirmiştir baharda sefer için. Fransa varlığını bize borçludur.

    Protestanlık, Osmanlı desteği olmasaydı ezilirdi imparatorluk tarafından. Yani Avrupa tarihi Osmanlı tarihi kaale alınmadıkça anlaşılamaz. Avrupalı yazarların da gözardı ettiği şeyler var. Biz Türk tarihçiler olarak bunların üzerinde durmalıyız.

    Barbar Osmanlı algısı

    Avrupa kamuoyunda “Barbar Osmanlı” imajı uzun yıllar boyunca hakim olmuştu.19. yüzyıl sonlarında Girit’te sivil halka saldıran Osmanlı askerlerini tasvir eden çizim.

    Halil İnalcık, Osmanlılarla ilgili gerek Batı gerekse Doğu ülkelerindeki olumsuz ve tarafgir yaklaşımların değişmesinde, yaptığı bilimsel çalışmaların katkısını değerlendirdi.

    Tarihçi olarak gençlik hayatımdan beri önüme koyduğum bir gaye vardı. Osmanlı İmparatorluğu, Türklük ve İslâm tarihinde yeni bir sayfa açan bir devlettir. Osmanlı Devleti bir dünya devletidir. Türk tarihinde de dünya tarihinde de önemli bir safhadır. Çalışmalarımda dünya tarihçilerini ikna etmek, inandırmak için, itiraz kabul etmez, arşiv vesikalar kullandım.

    Rahmetli Turgut Özal zamanında, arşivimiz konusunda bir fon ayrıldı ve arşivimiz modernleştirildi. Bu arşive dayanarak Ömer Lütfi Barkan, ben, İsmail Hakkı Uzunçarşılı, yeni bir Osmanlı tarihi anlayışı yolunda çalışmaya başladık. Barkan ve ben Osmanlı sosyo-ekonomik tarihi üzerinde durduk. Uzunçarşılı, teşkilat, siyasal tarih, bunların üzerinde durdu. Bu süreçte Hikmet Bayur’un da katkıları vardır. Yeni bir tarihçilik, arşiv vesikalarına dayalı, somut bir temele dayalı bir Osmanlı tarihi yarattık.

    Benim An Economic and Social History of the Ottoman Empire isimli, 1000 sayfayı aşan bir çalışmam vardır. Bütün dünya dillerine çevrilen bir temel başvuru kitabına dönüşmüştür (Batı dillerinden başka Lehçe, Rusça, Arapça, Yunanca gibi…) Beni Atina Üniversitesi, 150. yıl dönümünde davet etti ve fahri doktorluk ünvanı verdi. Amerikan Akademisi, Sırp Akademisi, İngiliz Akademesi de beni bir üye olarak seçmişlerdir. 23 farklı üniversite bana fahri doktora ünvanı vermiştir. Bütün dünya artık Osmanlı İmparatorluğu’nu gerçek, tarafsız kaynaklardan, benim kitaplarımdan öğreniyor.

    Arap dünyası, yıllarca aleyhimize bir Osmanlı tarihi öğretti. “Osmanlı Türkleri gelmeseydi,
    biz Avrupa gibi gelişmiş bir devlet olacaktık” şeklinde düşünüyorlardı. Şimdi bu tamamen değişti. İki üç sene önce Arapların Nobeli sayılan “King Faisal International Prize”’a beni layık gördüler. Benim övünebileceğim, bütün dünya çapında kitaplarımın başvuru kitapları haline gelmesidir. The Ottoman Empire, The Classical Age, 1300-1600 kitabım şu an Çinceye çevriliyor, yakında Çince okunacak. Gönül rahatlığıyla ve iftiharla misyonumu tamamladığımı söyleyebilirim.

    Batılıların beni benimsemesinde, itiraz kabul etmez delillerle çalışmamın da çok büyük payı var. 1972’de Dil Tarih Fakültesi’nden emekli olur olmaz Amerikan üniversiteleri bana teklifte bulundular. Chicago Üniversitesi’nde 1972’den 1986’ya kadar 15 sene Osmanlı tarihi okuttum.

    Halil Hoca’dan tarihe düşülen notlar

    Halil İnalcık’ın Timaş Yayınları tarafından 2 cilt olarak basılan son eseri Tarihe Düşülen Notlar, hocayla yapılmış söyleşilerden, röportajlardan oluşuyor. Aynı zamanda İnalcık’ın çeşitli vesilelerle yaptığı konuşmalar da kitabın kapsamında yer alıyor.

    Hoca, kitaba yazdığı önsözde hassasiyetle üzerinde durduğu bir noktayı bize de tekrarladı:

    “Timaş Yayınevi’nin önerisi üzerine çeşitli tarih ve yerlerde yaptığım konuşmalar, hitabeler, tenkitler, siyasi görüşlerden oluşan bu kitap benim düşüncelerimi takip etmek için birincil kaynak olma özelliğine sahip. Kronolojik bir biçimde bütün bu konuşmaları biraraya getirdik. Önceden hazırlanılmamış konuşmalardır; bundan dolayı Türkçe konusunda noksanlıklar içerebilir ve tekrarlar bulunabilir.”

    Nice yıllara, nice kitaplara diyoruz.

  • Demokrasinin “demo”su ve samimiyet noksanlığı

    Demokrasinin “demo”su ve samimiyet noksanlığı

    Kültürden nasibini almamış kişiler için kullanılan “ot” tabiri gayet isabetlidir. Zira tabiat veya Allah tarafından yaratıldığı yerde kendi kendine bitmiş, insan eli değmeden, bir işlem görmeden büyümüştür. Tarımsal anlamıyla artık pek kullanmadığımız “kültür” için Roma konsülü Cicero şöyle buyurmuş: “Bereketli bir tarla, kültürsüz kalırsa (eğer işlenmezse) verimli olamaz. Aynen eğitimsiz insan gibi”.

    “Demokrasi kültürü” diye sıklıkla duyduğumuz ve kimilerince “entel-dantel” yaklaşımların nişanesi sayılan ifade, bir sosyal birikime, tarihî deneyime, yol-yordam-yönteme işaret ediyor. İnsanlar biçe biçile çeşitli tarihler üretmişler; şimdiye kadar adına demokrasi denen üründen daha besleyici, yararlı bir şey bulamamışlar. Ürünün kültürü olmadan kendisi de olmuyor. Bu bakımdan Türkiye henüz “yabani” bir evrede. Arada bir Batı demokrasilerine dadanan haşereleri, tarım zararlılarını örnek göstererek kendimizi “organik” olduğumuza inandırmaya çalışsak da, mal meydanda.

    Başımıza gelen her türlü felaketi doğaya, fıtrata, düşmana, hatta tanrıya bağladığımız gibi, güya bunları durdurmak yolunda birbirimizi de kurban ediyoruz. Acaba bunlar tarihin hangi dönemlerini hatırlatıyor?

    “Türkiye’nin demokratikleşememe tarihi” adlı oyunda, devlet, kurumlar, politikacılar elbette başrollerde yer aldılar. Ancak eğitimle mümkün olabilecek, kök salabilecek demokratik zihniyet, yine ancak günlük hayattaki uygulamalarla bir gelenek yaratabilirdi. Böyle olmadı. Yasakçı, baskıcı, askerî, polisiye yöntemleri uygulayanlar, zaten “doğal olarak” otların hep ot kalmasını, kalitesizliğin hüküm sürmesini arzu ediyorlardı. Bugün geldiğimiz noktada, onların kazandığı ortada.

    İşlenmemiş, sadece zaman zaman aşılanmış, üstelik yanlış aşılanmış in- sanlar olarak sadece baştakileri suçlamak da bizi demokrat yapmıyor. Son olarak Mekke’de veya Halep’te yaşanan felaketlere, rezaletlere bakıp “hâlimize şükretme” noktasında kısmi bir rahatlık hissedecektik ama o da olmadı. Cumhurbaşkanı Hac’da yaşananları “normal” bulduğunu açıkladı ki bence haklıdır. Bırakın Kürt sorununu, trafik sorununu bile halledememiş (son bayramda 134 kurban) Türkiye’de, demokrasinin “demo”su bile mevcut değilken başkasına ne diyeceğiz? Suudiler hiç değilse demokrasi falan gibi iddialar içinde değiller. Bizde de gidişat bu “samimiyyet” doğrultusunda.

  • Yzb. Torosyan’ı tartıştık sıra ‘bizim’ komutanlarda

    Yzb. Torosyan’ı tartıştık sıra ‘bizim’ komutanlarda

    2012 sonlarından bu tarafa tarihçiler arasında süregiden Yüzbaşı Torosyan polemiği, yeni çıkan Tarih, Otobiyografi ve Hakikat kitabıyla devam ediyor. Derlemede, Türkiye’de tarih yazımı, yaklaşımı ve otobiyografiler üzerine tazeleyici makaleler var.

    Yüzbaşı Torosyan’ın Çanakkale muharebelerinde başlayıp Filistin’e, oradan ABD’ye uzanan hikayesi, bir süredir yakın tarihimizin önemli tarih polemiklerinden birine sebep oldu. 

    Sarkisyan’ın Çanakkale’den Filistin Cephesi’ne adlı hatıratının 2012 sonlarına doğru yayımlanmasının ardından, Ayhan Aktar ve Halil Berktay arasında gazete sütunlarında başlayan tartışma giderek büyüdü. Karşılıklı yazılan onlarca makaleyi, Hakan Erdem’in konuyla ilgili yazdığı Torosyan’ın Acayip Hikayesi adlı kitap izledi. Hatta konu Hürriyet’in manşetine kadar taşındı (16 Aralık 2012) ve popüler oldu. 

    Bülent Somay’ın derlediği Tarih, Otobiyografi ve Hakikat adlı kitap ise, bu konu üzerine başta Ayhan Aktar olmak üzere Suavi Aydın, Kahraman Şakul, Ohannes Kılıçdağı ve Taner Akçam’ın makalelerini kapsıyor. Makaleler sadece Torosyan’ın kitabı üzerine değil; tartışmaların ortaya çıkardığı tarih anlayışı, tarih felsefesi, siyasi bakış açıları da yazarlar tarafından farklı referanslarla ele alınmış. 

    Sarkis Torosyan, Philadelphia, 1940’lar

    Torosyan tartışmasının bu kadar büyümesinin iki temel nedeni var. İlki, Osmanlı subayı Torosyan’ın Ermeni olması ve 1. Dünya Savaşı’nın ortasında isyancı Ermeni birliklerine katılması. İkincisi ise kitabında yaşadığını iddia ettiği kimi hadiselerin ve yayınladığı çeşitli belgelerin, varolan tarihî kayıtlarla önemli ölçüde çelişmesi. Tarihçiler, “Torosyan’ın hiç yaşamadığı ve kitabın tamamen uyduruk olduğu”ndan, “resmî tarih tarafından hakkı yenmiş kahraman bir Osmanlı subayı” olduğuna kadar gayet geniş aralıkta tezler ileri sürdüler. Ermeni meselesi ve 1915 tehcirindeki katliamların bugün için kritik ve siyasi hüviyeti de tartışmaları doğal olarak kızıştırdı. 

    Dolayısıyla bu süreçte Taner Akçam veya Ayhan Aktar’ın “Torosyan şu bölümde saçmalamış” demesi, aynı şekilde Halil Berktay veya Hakan Erdem’in “Torosyan’ın şu anlatımı gayet isabetli” demesi imkansızlaştı. Torosyan’ın nesne edildiği yazıların üslupları da, sarkastik, kavgacı, suçlayıcı, “geçirmeci” bir hale dönüştü. “Akademisyen tarihçilerin bu şekillerle de olsa popüler bir karakter kazanmaları, konunun yaygın tartışılması açısından faydalı olmuştur” diyerek bu paragrafı kapatayım. 

    Bilgi Üniversitesi Yayınları’ndan henüz çıkan kitap, Bülent Somay’ın nefis önsözüyle başlıyor ve yazı bize “tarihin belirsizliği” üzerine “belirli” bir bakış açısı sunuyor. Somay, Torosyan’ın hatıratındaki kimi isabetsizlikleri rasyonalize etmeye değil, üzerinde tartışılan alanın bile ne denli “kurmaca” olabileceğini göstermeye çalışmış. 

    Ayhan Aktar 140 sayfalık iki makalesinde hem Torosyan vakasını hem de tartışmaları yeni bilgi ve belgelerle canlandırıyor, değerlendiriyor. Ancak yukarda bahsettiğim polemikçi üslubu sürdüğü gibi (“alaturka tarihçi”, “belge fetişisti”), eleştirdiği yaklaşımlarda sıklıkla görülen yöntem hatalarını bilerek bilmeyerek tekrarlıyor. Örneğin Torosyan’ı yalanlayan veya bir belgeyi çürüten bir yazıda, esası etkilemeyen bir teknik hata veya tarih hatası varsa, sadece ona işaret ederek kendi tezini kuvvetlendirdiğini düşünüyor ki, “alaturka” değilse de “alla turca” bir yaklaşım. Yine de hocanın Torosyan tartışmalarını takiben, aynı zamanda dönemin bir askerî tarih uzmanı seviyesine gelmesi, hamasetin hüküm sürdüğü tarih literatürümüz için önemli bir kazanç. 

    Suavi Aydın’ın “Otobiyografi Nasıl Okunur?” makalesi, özellikle dipnotlarıyla, zengin referanslarıyla birlikte, herkesin anlayabileceği bir ders metni. Hakan Erdem ve Halil Berktay’ı eleştirdiği son bölümler ise makalenin kalitesini biraz düşürüyor; zira onları yalanlamak adına verilen kimi örneklerde (Ertuğrul Tabya, 18 Mart, topçu ateşi), yukarda sözünü ettiğim “içinden bir parça” alma yöntemi benimsendiği için, teknik, spesifik bilgiler önemsizleştiriliyor. 

    Kahraman Şakul’un Mehmet Çavuş ile Torosyan’ın muhtemel ilişkisini konu alan makalesi oldukçe ilginç. Yine de “Berktay-Erdem şöyle demişlerdi, halbuki…” cümlelerine gerek var mıydı bilmem. 

    Ohannes Kılıçdağı’nın kısa yazısı ise Osmanlı ordusundaki gayrımüslimler üzerine polemiklerin uzağında sağlam bir özet sunuyor. 

    Taner Akçam’ın kitabın sonundaki üç makalesi, daha önce çeşitli gazetelerde yazdığı makaleler. Kendisi 2013’te noktayı koymuş görünüyor: “Eğer Torosyan tartışmalarında biten başka bir şey daha varsa, o da akademisyenler arası tartışma kültürüdür…” 

    1. Dünya Savaşı sırasında, Osmanlı ordusunda Istanbullu Ermeni yedeksubaylar.

    Torosyan tartışmaları, bana kalırsa Türkiye tarihçiliğinde önemli dönemeçler oluşturdu. İlki, dayatılan resmî tarihin güvenirliliğini –haklı olarak- sorgulayan akademisyenler, belki de ilk defa ‘alternatif tarih söylemi’nden çıkıp, ‘somut üretim’e yöneldiler; üslup ve yöntem sorunlarına, ‘dünya görüşü ve siyasi eğilim engelleri’ne rağmen. İkincisi, Ermeni ve diğer gayrımüslim askerlerin Osmanlı ordusunda varolduğu ve önemli hizmetler verdiği teyit edildi. Torosyan’ın abartılı, hatta kimi zaman hayali (veya yanlış hatırlamaya, aktarmaya dayalı) cümleleri bu gerçeği zayıflatmadığı gibi, yaygınlaşmasına katkıda bulundu. 

    Üçüncüsü ve belki de en önemlisi, yakın tarihimizde doğru, güvenilir, kahraman, büyük adam olan veya sayılan, özbeöz Türk kişilere ait hatıratların da, -aynen Torosyan’ınkine yapıldığı gibi- didik didik edilmesinin yolu açıldı. Başta Ayhan Aktar olmak üzere kitabın diğer yazarları da bu rotanın koordinatlarını veriyor. 

  • ‘Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın…’

    ‘Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın…’

    Bir yerin “yerlisi” olmak, Türkiye coğrafyasında ne kadar mümkün? Türkler geldiğinde Anadolu’da kimse oturmuyor muydu? Bugün ülkemizdeki her iki aileden birinin ataları 80-100 sene önce Balkanlar’dan veya Kafkaslar’dan mecburi göçlerle gelmedi mi? Günümüzde örneğin dedesi veya ninesi İstanbul’da doğmuş kaç İstanbullu vardır? Yurt bellediğimiz şehirleri, semtleri, beldeleri, yabancı istilacıların tahayyül bile edemeyeceği biçimde “bellemiş” bir milletiz. En büyük Türk-
    Osmanlı kültürkırımını, bizzat torunlar gerçekleştirmiştir. Göçebe kültürün özgün biçimlerini Anadolu gelenekleri ve İslâmiyet’le harmanlayan atalarımız, bu coğrafyayı, kendini, insanı, sosyal dokuyu zenginleştirmişti. Tarih sonsuza dek bu mirası yazacak. Mirasyedi torunlar ise hatırlansalar dahi pek iyi anılmayacaklar.

    Birbirine düşmüş, düşman olmuş, hatta varoluşunu öteki bildiğinin yokoluşuna bağlamış; kinle, nefretle, adaletsizlikle beslenen ve bu duruma düştüğüne üzülmek bir yana, düşürüldüğüne inanan “mağdurlar” ülkesi Türkiye.

    Yolda karşılaştığımız ve genellikle insan muamelesi yapmadığımız Suriyeli göçmen bize şöyle diyor: “Bu ülkenin zaten öyle bir içine etmiş, kendinize öyle bir kötülük yapmışsınız ki, ben istesem bile size daha fazla fenalık yapamam. Sadece çocuklarım ölmesin diye gelmek, daha doğrusu buradan geçmek zorunda kaldım. Denize düştüm, size sarıldım…”

    Yakın tarihin acı cilveleri saymakla bitmez. Bugün Yunanistan’a gitmek zorunda kalan Suriyelinin büyük dedesi, 1920’lerde Yunanistan’ı terketmek zorunda kalanları kendi ülkesinde ağırlamıştı. Bu bakımdan kimin yurt edindiği yerde kaç kuşak kalacağı, kimin sırtına canyeleği takarak kucağında çocuklarıyla denize doğru koşacağı belli olmaz.

    Yerleştiğimiz yerleri sadece sözde vatan sayarak, doğayı ve çevreyi geri dönüşsüz biçimde tahrip ederek, gelişmeyi ve ilerlemeyi bina, köprü, yol yapmak sanarak, ucuzlatılmış bir cumhuriyet ve Mustafa Kemal edebiyatı veya abartılmış bir Osmanlı ve ecdad sahtekarlığı ile bu topraklarda ne kadar kalıcı olabiliriz?

  • Dönemin gazetelerinde Çanakkale muharebeleri

    Dönemin gazetelerinde Çanakkale muharebeleri

    Koloğlu’nun çalışması, savaşın ilk yıllarında özellikle Osmanlı kamuoyundaki atmosferi yansıtması bakımından önemli bir kaynak kitap.

    Gazeteci-yazar Orhan Koloğlu’nun Çanakkale Muharebelerinin 100. yılında yayımlanan araştırması, 1915’in Osmanlı ve dünya basınında savaşla ilgili yer alan önemli haberleri biraraya getiriyor.

    100. yıl münasebetiyle, malum birçok kitap basıldı, bir dizi etkinlik gerçekleştirildi, filmler, diziler yapıldı, yapılıyor. Ancak bunların arasından kaçı geleceğe kalacak, kaçı sonraki kuşaklar için bir kaynak eser olacak, hangileri Çanakkale mirasının bir parçası olacak diye sorulursa, cevap “pek azı”dır. Nedeni de ortada. Bunların çoğunluğu para-şov ekseninde ortaya konmuş, değersiz, itibarsız, yalan-yanlış işler. Koloğlu’nun kitabı ise, sadece Çanakkale tutkunları için değil, tüm okurlar için kütüphanelerde bulunması gereken bir kıymet yaratıyor.

    Yazar öne çıkan haber, fotoğraf ve karikatürleri aktarmakla, alıntılamakla yetinmiyor, aynı zamanda bunların dönemin atmosferi ve yaklaşımı içerisinde nasıl bir anlam taşıdığını da kısa notlarla okura sunuyor. Osmanlı tarafında hem orduda hem de basında gayet sıkı şekilde uygulanan savaş sansüründen de bahsediliyor; “savaşın özellikle ilk iki yılında hep zafer şarkıları tekrarlatılmıştır” denerek, bizde çıkan haberlerin bu bilgi ışığında değerlendirilmesi hatırlatılıyor.

    Kitabın içinde yer alan İngiliz, Avustralya ve Fransız basınında çıkan kimi haber ve görüntüler, dönemin İtilaf basınını anlamak yolunda genel bir fikir vermesi bakımından faydalı. Ancak özellikle bizim Osmanlı basınında yer almış ve benim gibi eski Türkçe bilmeyen Çanakkale sevdalılarının bile okuyup anlayamadığı ‘Karagöz-Hacivat temalı karikatürler’, kitabın en keyifli ve değerli bölümlerini oluşturuyor. Orhan Koloğlu ileri yaşını hiçe sayarcasına genç ve aktif, araştırma ürünü orijinal eser üreten, “popülarite” gibi zamane hezeyanlarına gülüp geçen, sponsorsuz, desteksiz çalışan, tek başına bir yazar. Beri tarafta ise devlet veya özel kuruluşlardan alınan ciddi paralarla, devşirme ve kes-yapıştır tarzı, güzel ambalajlı ama bayat hamaset üretenler var. Neyse ki genç nesil bu durumun bizden daha çok farkında.

    Koloğlular devam ettikçe, Çanakkale ruhu da yaşayacak.

    Karagöz ve 18 Mart deniz zaferi Dönemin mizah dergisi Karagöz’de yayımlanan karikatürde 18 Mart deniz muharebesine atıfta bulunan kahramanımız şöyle diyor: “ Gördün mü Kikirik (O dönem İngilizler için kullanılan lakap) cenapları? Kalbimiz din ve imanla dolu! Bir hamlede üçü birden gitti. Amiral kıçı kırık cenaplarına bizden ilk selam olsun. Hiç şüphe etme bunun arkası da var”.